15 Kasım 2024 Cuma

Mercaniye Çok Yaşa, padişahım çok yaşa!

Mercaniye Çok Yaşa, padişahım çok yaşa!

Abdülmecid Avrupa gezisi sırasında İngiliz yolcu gemisini görür ve hayran olur ve gezi sonrası istanbul'a döndüğünde o geminin benzerini satın alır. Adına da Mercaniye ismini verir. Gemi yolculuk içindir; uzun süre yolcularını bir yerden bir yere taşırken, içinde tiyatro izleyecekleri salonu olan bir dönemin en lüks gemilerindendir. Osmanlı, yıkım sürecindedir; yolcu gemileri de savaş gemisine dönüştürülür ama tiyatro salonu yerinde kalır. Abdülmecid o geminin denizde seyahat etmesini göremeden bir darbe ile tahtan indirilir. Yerine gelen yeğeni Abdülhamid ise o gemi ve darbeye karıştıkları için diğer gemileri Haliç'e bağlar ve çürümeye bırakır. Amcasının tahtan indirilişini ve ölümü hiçbir zaman gözünün önünden gitmez; o da ona yapanları cezalandırır…

Oyunun kurgusu, Haliç’e demir atmış ve mürettebatının çoğu gitmiş, içinde birkaç asker ve geminin kaptanı orada yıllarca bir şey yapmadan gemiyi beklemekle geçirirler. Elbette Haliç kenarında olan Kasımpaşa’da da meyhaneler vardır, meyhanelerin de müdavimidir bu gemide kalanlar… Gemide kalanlar, günlük harçlıklarını gemide yetiştirdikleri tavukların yumurtalarını satarak kazanırlar; yumurtaları çevrede bulunan dükkanlar alır. Uzun süre demirleyen gemiler çürürken, gemide kalanlar ne denizi bilir ne de gemiyi; sadece kaptanları geçmişten gelen işi bilenleridir.

Gemi cezalandırılmıştır; cezalandırılan sadece gemi midir?

Haliç’e mahkum edilmiş gemiler ve onlara bakmakla yükümlü olanların hükümlü olması. Akşamları gemiye dönen, gemi dışında gidecekleri birkaç meyhane. İstanbul'un unutulan, en alta yaşamaya zorlanmış insanların yaşamından bir kesit. Devleti aliye saray ve çevresinde kendi sorunları ile uğraşırken, devletin çıkarları gözden düşmüş olan bir kesimin kenara itilmiş yaşamlarının trajik komik hikayesidir. Trajedi yaşarken acı verir ama uzun yıllar üzerinden geçince komik gibi anlatılır ve hatta ağız dolusu gülünür…

Her yaşamın, her ortamın tarihi vardır

Haliç’e demirlemiş, çürümeye tutulmuş, gezi amaçlı üretilip üzerine birkaç top konularak savaş gemisi yapılan Mercaniye, ülkenin çöküşünün tarihinin Haliç'e vuran ışık hüzmesidir. Ülkenin ahvali durumunun bireyler üzerine bıraktığı karamsarlık, hayalleri ve gerçekleşmeyecek aşklarının bıraktığı sert rüzgarların sığınağıdır bir anlamda; bir kaçış aynı zamanda kurtuluşudur. Şinasi'nin yazdığı ilk tiyatro eseri “Şair Evlenmesi” geminin tiyatro salonunda hayat vermeye çalışan bir birikimde söz konusudur. İlk eserin günümüze göndermesidir, aynı zamanda Titanik filmine ve gemisine göndermeler ile zaman içinde bir esnekliğin oyunun bütünü içinde varlığını hep koruyacaktır.

Şinasi gibi belki bir gün bir şeyler yazma özlemi içindedir; denizlere açılacaktır, denizlerde yaşadıklarını anlatacak ve tarihe kişisel tarihini yazdıracaktır. O hayal içindedir ama meyhanede bir Rum kadında vurgundur. Ona şiirler yazmakta, ona yanında olmasına rağmen kavuşma arzusundadır. Bir anlamda memleket içinde memlekete hasret olan kaptan, aynı zamanda aşkını da memleket gibi görmektedir.

Oyun dört kişi üzerine kuruludur ama arada imam rolünü oynamış bir meczup da dahil olur…  Oyunun kahramanı gemidir; geminin ruhu da bir hayalettir. Her şeyi gören ve kayda tutan hayalet, zaman zaman olaylara müdahil olur, aslında görünmezdir…

Ortaoyunu ve gölge oyun tekniği ile müzikalin iç içe geçtiği geleneksel tiyatronun modern yorumu ile seyirlik, eğlenceli, aynı zamanda mesajı bol olan bir oyun ortaya çıkmış. Her zaman olduğu gibi Barış Dinçel, oyunun içinde tasarladığı dekor ile yerini almış; puzzle gibi birbirinden ayrılan, sonra birleştirilen, her birleşme ile farklı bir öykünün mekanı olan dekorları ile oyunculara hem anlatım kolaylığı hem de oyunun vurgusunu daha da görünür kılmıştır. Oyunda kaptan rolü ile Erdem Akakçe, hem sahneyi hem de gözleri doldurdu; çünkü o özlemi, ülkenin halini anlatırken dünün dün olmadığını, bugünde yaşandığından dolayı bugün olduğunu hissettiriyor. Şerif Ali rolü ile Fatih Koyunoğlu, ikinci tayfa Kazel rolünde Bülent Çolak, Mimhal rolünde Bihter Dinçel, Hayalet Mesaret ve Rum kadını rolünde Sevil Akı sahnede birbirinden başarılı, birbirini besleyen, birbirini kollayan ama aynı zamanda kendisini büyüten bir oyunculuk ile sahneyi dolduruyorlar. Şarkı sözleri ve müziği ile oyunun ruhu seyirciye geçerken, aynı zamanda bölümler arasında geçişi de kolaylaştırmaktadır. Müzik olur da dans olmaz mı? Elbette, hareketler oyuncu için iyi düşünülmüş, dekora uygun, müziğin ritmini yakalayan aynı zamanda kanto’ya gönderme yaparak geçmişimize doğru da bizi alıp götürüyor. Bizden bir tiyatro olmuş; uzun zamandır sahnelerde görmek istediğim mizahı bol, günümüz siyasetini ve yaşadığımız krize dolaylı da olsa göndermesi olan bir siyasi tiyatroyu alkışlamak beni mutlu etti. Salonun dolu olması, her oyun için günler öncesinden sıraya girilmesi bu oyunun başarısını ortaya koymaktadır.

Oyunu her izleyen seyirci oyundan etkilendiği, eğlendiği ve günlük olaylara mizahi yaklaşımı görüp, biraz da kendi yaşadığını sahnede görmesinin mutluluğunu ve “iyi ki gelmiş” hissi ile salonu boşaltıyor.

Zaman geçiyor, kişiler değişiyor, hatta devlet isimleri bile değişiyor ama sorunlar hala varsa, hala canımızı acıtıyorsa, bir girdabın içinde kürek çeken bireyler olduğumuz gerçeğini bu oyun ile bir kere daha gördük. Ege Denizi’ne diye yola çıkan gemi Karadeniz'e çıkıyorsa, memleketi yönetenlerin acizliği, uzak görüşlü olmayışı, iş bilmeyenlerin gemiye el koyup, onu kara oturtmasını yaşamaya devam ederiz.

“Memleket dediğin su üstüne kurulu bir bahçe artık, yanaşacağımız her kıyı gurbet bize…”

İsmail Cem Özkan

 

Mercaniye Çok Yaşa

Yazan: Ahmet Sami Özbudak

Yönetmen: Emrah Eren

Dekor-Kostüm Tasarımı: Barış Dinçel

Müzik: Deniz Bayrak

Hareket Düzeni: Esra Yurttut

Işık Tasarımı: Uğur Aksu

Şarkı Sözleri: Faruk Üstün

Afiş Tasarımı: Berkcan Okar

Oyun Fotoğrafları: Ozan Güzelce

Oyuncular:

Erdem Akakçe

Sevil Akı

Bülent Çolak

Bihter Dinçel

Fatih Koyunoğlu

Sahne Amiri: Çağatay Tok

Yönetmen Yardımcıları: Ezgi Nur Köycü-Barışcan İğdeli

Yapım Koordinatörleri: Eren Dinç-Utku Öcal

Ses Kumanda: Muhammet Sait Yamaner

Işık Kumanda: Mehmet Doğan

Sosyal Medya: Mücahit Filiz

Dekor Uygulama: Sırrı Topraktepe

 

11 Kasım 2024 Pazartesi

Şahları da vururlar ama ondan seken kurşun bizi de vurdu...

Şahları da vururlar ama ondan seken kurşun bizi de vurdu...

Ses tiyatrosuna soğuk bir havada girdik. Yıllar sonra o salonun içine girerken bir çok birbirinden değerli insanın sahne tozuna yazılmış hikayesi ile karşılaşacağımı biliyordum… Henüz adımı tiyatro gişesinden içeriye doğru adım atarken Ferhan Şensoy sesi ile karşılaştım. Oyunlarından bölümlerin seslendirmesi salonun her yerine yayılıyordu. Henüz oyunun başlamasına dakikalar vardı, duvarda asılı olan fotoğraflara, afişlere baktım. Günümüz modası olan cep telefonu çıkarıp, flaşsız olarak duvarda asılı olanların fotoğraflarını çektim. Duvarlar nemi ve geçmişin seslerini taşıyordu. Soğuk havanın soğuğu içeriye vurmuş gibiydi, belki de anıların o çok uzak zamandan gelen esintisiydi…

Girişin sağ tarafında kitaplar ve özel basılmış tişörtler satışta, sağ tarafta yer alan alanda büyük bir büfe, geçmişin içki yasağı gelmeden önceki barı, şimdilerde su satılıyor. Elbette bunlar tiyatronun yaşaması için gerekli alanlar, çünkü izleyici sadece orada oyunu seyredip gitmeyecek, tiyatro ile ilgili kitapları, o tiyatroya özgü eserleri de alacaktır.

Tiyatro biletlerinin pahalılığından yakınanlar, dışarıda bir tabak yemeğe verdiği fiyatı karşılaştırır ama lokantalarda satılan her tabak, günlük gideri karışlayacak boyutta değil, çünkü sürekli artan maliyet, dar gelirli tüketicinin üzerine daha ağır yük bindirmekte, o da kısabileceği her şeyden kısmaya özen gösteriyor. Tiyatronun gerçek seyircisi ne yazık ki krizin bedelini ödemek zorunda bırakılmış kesimlerdir.

Meclislerinde vekillerine tiyatro oynatanlar hiçbir zaman tiyatroya gidip seyirci koltuğundan oyunlara bakmaz, onlar ancak yazdıkları senaryoların gerçekleşmesi için ellerinde ki medya gücü ile nefret söylemlerini geliştirirler…

Salon kapısı açıldı ve yerlerimiz aldık, gereken ilgiyi seyirciler ya göstermemişti ya da ekonomik krizin salona doğru yansımasını yaşıyorduk, çünkü an be an enflasyon adı altında cebimizden para çalınması süreci içindeyiz.

Ekonomik kriz sadece sabit gelirlileri vurmuyordu, iş başı yapan emekçileri ve küçük esnafı da vurdu. Meslek sahibi, yetenekli olmuşsun önemi yoktur, para yoksa işte yok! Parasızların hakim olduğu caddelerdeki kalabalık, dükkanların içinde çalışanların zaman geçirdiği zamana dönüşüyordu.

Büyük markaların prestij için bulunduğu İstiklal Caddesinde sanat ve kültür merkezlerinde (büyük sermayeye ve bankalar dışında olanlar) ayakta kalma mücadelesi içinde, seyirciye bağlı olarak salonlarını ya ısıtacak ya da örümcek ağlarına teslim edecektir…

Ses Tiyatrosu hiç değişmeyen tabelası içinde geçmişin izini günümüze taşımaktadır. Bir zamanlar bilet bulma zorluğu çekilen oyunların yerini, dijital ortamda bilet satışına bıraktığı bir dönemeçteyiz.

Ses Tiyatrosu ve Ortaoyuncular, tiyatro tarihimizin orta direğidir, kuşaktan kuşağa aktarılan “kavuğun” yuvasıdır.

Ses Tiyatrosu, Ortaoyuncularını var eden ve İstiklal Caddesinde muhalif tiyatronun, epik tiyatro ile geleneksel orta oyunun harmanlanarak yeni bir ses, yeni bir anlatım, yeni bir nefes olarak Haldun Taner'in anlayışının yeniden yorumlanarak hayat bulduğu alandır.

Ses Tiyatrosu tarihimizin kırılma sürecinde ortaya çıkmış, tarihe tanıklık etmiş, yeniden tarihi yorumlamış popüler kültüre muhalif kanattan katkı sunmuş bir anlayışın kurumsallaşmasıdır. Ferhan Şensoy kişiliğinde biçimlenen, onun dilinin, onun sahne anlayışının bir çatı altında özgürce kendisini ifade ettiği bir tarihtir. Aynı zamanda yaşayan kabare tiyatrosunun en önemli yaşayan temsilcisidir.

Şahları da Vururlar oyunu ile Ortaoyuncular ustalarından aldığı tarihi birikimi yeniden yorumlayarak sahneye taşıyorlar, üstelik yeni kadrosu ve geçmişin birikimin taşıyanlar ile harmanlanmış halde sahnede seyircisiyle buluşuyor.

Volkan Sarıöz’ün yönetiminde Ses Tiyatrosunda oyunu izleme şansına sahip oldum.

“İran’da bir yangın var

İtfaiye Failün,

Faili belli değil

Failatün Failün.”

Aruz ölçüsü ile bir döneme dair göndermedir, gerçi yeni kuşak bu edebiyattan ne kadar haberdardır bilmiyorum. 1980’li yıllara kadar lise eğitiminde edebiyat dersinde bu ölçüler ders olarak verilir, lise eğitiminden geçmiş her birey bu aruz ölçümlerin ne ifade ettiğini bilirdi. Saray ve çevresinde gelişen edebiyatın yazım tekniğidir, bir anlamda Nazım Hikmetlere ve günümüz şairlere kadar taşınan büyük birikimin ara yoludur. Bugün bu ölçüleri kullanarak şiir yazan var mıdır bilmiyorum ama klasik Türk musikisi icra edilen konserlerde eller ile yapılan tempolar bu ölçüdedir…

Aruz ölçüsü aslında acem diyarına ve saraya doğru bir göndermedir.

Azeri Türkçesine gönderme olarak  “b” yerini “m” harfine bırakan ama modern Türk dili kurallarını işletildiği bir ses düzenlemesine gidilmiştir. Seyirci ilk anda belki bu bozmayı hemen anlamamış olabilir ama oyuncular muhteşem bir istikrar ile bu yaratılmış yeni dili sahnede olağan ve doğal olarak kullanmaya devam etmektedir. Ferhan Şensoy bir dil cambazıdır, var olanı bozup yerini yeni bir kendisine özgü dil kullanımına ve ona bağlı olarak mantık süzgecine bırakır… Benzetmeler, çağrışımlar ilk duyulduğunda gülünç gelir ve söylemden kaynaklanan gülünç durum kısa sürede içeriğin kara mizahın ağırlığı hissedilir, çünkü ilk dalgadan sonra gelen dalga olayın gülünç yerini trajediye bıraktığına, acının yaşanırken haline dönüştüğüne şahitlik ederiz.

Olay, İran’da geçmektedir. İkinci dünya savaşı süreci ve onu izleyen yıllardan günümüze doğru bir tarihi çizginin içinde yer alan kurgusal ama tarihi gerçekliği olan bir çizgidedir. Kabare tiyatronun özelliği olan ana, zamana doğru göndermelerin, mekanın somut halinden soyutlaştırarak her coğrafyaya uyarlanacak ve her zamana gönderme yapacak şekilde yeniden oluşturulmasıdır. Örneğin olay İran şahını, büyük şair Ömer Hayyam anlatılırken, Ömer Hayyam’ın bir isim benzerliği ve bu benzerliği yüzünden cezaevinde olması, kısa yapılan her göndermenin bir sonucu olduğu gerçeği ile karşılaşırız. Zamansal oynamalar, oyun içinde kurgulanırken, tiyatronun tarihinde ise tiyatro yakmaya kadar giden bir saldırının da gerçekleşmesini görürüz, çünkü resmi raporlara rağmen göndermelerden rahatsız olanlar yakmıştır…

Kabare tiyatrosunda oyuncuların çok zeki, kurnaz, seyircinin tepkisine uygun olarak sahnede yer alan oyuncuları zora sokmayan, onları destekleyen, oyunculara özgür hareket alanı bırakan ve atılan pasları çok iyi değerlendiren olmalıdır. Oyunun temelinde bir öykü ve onun yazılmış hali vardır, konu bellidir ama zamanı ve içinde bulunduğu kırılmayı eleştiren, yorumlayan ve seyirciye içinde bulunduğu ülkeye ve gündemine dair gönderme yapması ile her oyun diğerinin kopyası değil, yeniden yaratılmasıdır...

Ömer Hayyam, Şah önünde son şiirini okurken, idam edileceği bilincindedir, “şairler ölür ama şiir yaşar” demektedir. Aynı şekilde Ferhan Şensoy artık aramızda değildir ama oyunun her dakikasında yazdıkları, sahneye taşıdıkları, usta çırak eğitimden geçmiş oyuncuları ile aramızdadır. Hatta cep telefonu kapatın anonsunda, seyircilerin arasında cep telefonu çalsa da, gelse Ferhan Şensoy bir tokat atsa diye beklenti içinde olan vardır. Ferhan Şensoy salonunda yaşamaktadır.

Zamanımızda da ülkemizde her şey raydan çıkmış, neye el atsak bir çürüme, bozulma olduğunu görmekteyiz, rejim halktan kopmuştur. Sarayda yaşananlar ile halkın yaşadığı uçurum çok büyüktür. İran Şahı öznesini çıkarın, Amerikan dostu, başkanın yazdığı metni kendi metni gibi gören iktidarda olan yöneticileri gelişmekte olan her ülkede bulabiliriz.

Oyun süresi içinde bugüne dair gönderme yerini daha ağırlıkta metne dayalı şah ve ona benzerleri eşleştirme boyunda kalmıştır. Seçilen müzikler dünde kalmıştır ama müzik dinamiktir, bugüne dek zamanı yok ederek gelmiştir, fakat sözler, kelimeler, cümleler zaman içinde anlamlarını değiştirmiş, yeni anlamlar yüklenmiştir. Kostümler, dans, dekor, özellikle klozetin gidiş gelişleri ile bir şah tahtı olması oyunun ne kadar ince ince düşünüldüğü, süzgeçten geçerken fazla olan hiçbir şey olmadığını görmekteyiz. Müzisyenler sahneye oyuncu olarak inmeleri dışında bir platform içinde sahneyi doldurmakta ve oyuncular ile birlikte seyirciyi de müziğe davet etmekte, bölümler ve konular arasında geçişleri işaret etmektedir.

Emperyalist devletlerin liderleri, yarı ya da tam sömürge yaptıkları ülkenin liderlerinden daha fazla o ülke hakkında bilgiye sahiptir. Muhtaç olanlar her zaman emperyalist devletlerin liderlerinden randevu almak için uğraşır, iç kamuoyuna aldıkları randevuları bir başarı olarak sürerler… Değişmez kuraldır ve bu durum her zamana uyar…

Var olan doğruları cümle içinde geçirmek eleştiri değildir, sadece durum tespitinden öteye geçemez ve bu tespit tüm kendisini lider olarak gösteren, kendi vatandaşlarına her türlü zulmü, eziyeti “fıtrat” olarak gören liderler için geçerlidir. Var olan kazalardan, cinayetlerden, katliamlardan ders almak yerine var olan baskı düzenini istikrarlı bir şekilde devam etmesini savunur ve farklı bir şey olabileceği düşüncesi hiçbir zaman kafalarının içinde olmaz… Liderler tarih ile yüzleşmek yerine, zamanın vermiş olduğu gücü bir diktatör olarak yönetmekte olduğu halka uygular, bunun için geliştirilmiş tüm devlet güvenlik güçlerini birer silah olarak kullanmaktan çekinmez.

Ölenler bu rejim altında her zaman suçludur, katliam yapanlar ise kahraman!

Baskı rejimi altında yaşayanlar için ise mizah en büyük silahtır, söylemekten korkulan ne varsa mizahın dili ile söylenir. Mizahçıları ortadan kaldırdığınız an ülkede muhalefet bitmiş demektir, bundan dolayı tüm mizahçıları ortadan kaldırmak için korku ve satın alma yöntemi kullanılır. Ülkemizde mizah dergisi Gırgır bir gece operasyonu ile satıldığında dönemin lideri Özal bu satın alma olayından büyük olasılıkla çok mutlu olmuştur, bugün ülkemizde “muhalefet” gibi gözüken medyanın sahibi bu satın alma işlemi yaptığı çoktan unutulmuştur…

Oyunda kullanılan tüm mizahi göndermeler günceldir ama bu göndermeleri kucaklayıp içselleştiren seyirci ile aynı kulvarda mı sorusu kafamda oluştu. Zaman içinde söylem farkları oluştu, geçmişte kullanılmayan ama günümüzde popüler olan birçok söylem dilimize girmiştir.  Genç seyirciler arkamda cinsel içerikli göndermelere gülerken, acaba diye düşündüm bunun siyasi arka yüzüne dair bir birikimleri var mı? Daha basit, daha anlaşılır ve daha da seyirciye yönlendirici bir yöntem var mıdır? Zaman ne yazık ki kelimelerin altını boşaltıp, yeni anlamalar yüklerken geçmişte yazılmış metinlerde bu değişimden ne kadar faydalandı?

Mizah dinamiktir, durağan bir şey olmadığını düşünüyorum, bizim ülkemizin de en büyük ihtiyacı bugünlerde siyasi mizahtır, eleştiridir. “Ben yaptım, oldu” anlayışı ile ülkemizin içinde her birey gün be gün fakirleşirken, çok küçük bir azınlık paralarına para katmaya devam etmektedir…

Mizah ezilenin yanında, baskı yapanın karşısında duruştur.

Ormanı yok edene karşı duruştur, derelerde benekli balıkların sesidir, altın madeni sırasında oluşan siyanürlü dağların karşısındadır…

Ülkemiz dünyada en fazla plastik ithal eden ülke konumda, geçmişte çöplükte çalışan insanların görüntüleri yerli filmlerde kullanılırdı, şimdi yok, çünkü ülke olduğu gibi çöp oldu, tüm vatandaşlar martı sesleri altında çöplükte işe yarayanları ayırmaya çalışıyor…

“Failatün failün

Faili belli değil

Herkes tutuklanıyor

Mefailün failün

Sebebi belli değil

Failatün faşizma

Failatün çok saçma.”

Saçmalığın gülünç hali olur mu, olur ama yaşayınca gülünç tarafı gözümüze batmıyor…

Oyuna gidin, Ortaoyuncular ve sahnesi yaşasın.

Onlara zamanı yakalayan yeni metinler yaratması konusunda daha fazla cesaret verin ve seyircisi bol, kapalı gişe oynayan oyunlar seyircinin karşısına çıksın.

Oyuncular geçmişin getirmiş olduğu yükün altında büyük bir sorumluluk içinde sahnede yerlerini almaya devam ediyorlar, büyük bir ustanın gölgesi ne yazık ki oyunculara daha rahat hareket etme alanı bırakmıyor, onun bıraktığı noktadan daha öteye taşıyacak, yaşadığımız zamana yönelik açık eleştiri yerine genel eleştiriler ile yetinen bir kabare tiyatro izledim. Güldüm mü, evet çok güldüm, ders çıkardım mı, evet çok çıkardım, yeterli mi, elbette değil, fakat onları da anlıyorum, çünkü klasikleşmiş eseri bu kadar kısa zaman sonra yeniden yorumlamak çok kolay iş değildir. Emeği geçen her çalışana çok teşekkür ediyorum, iyi ki varlar, iyi ki hala kabare tiyatrosunun o güzel geleneğini taşıyorlar.

İsmail Cem Özkan

 

Şahları da Vururlar

Yazarı: Ferhan Şensoy

Yönetmen: Volkan M. Sarıöz

Orijinal Müzik: Fuat Güner – Ferhan Şensoy

Sahne Tasarım / Kostüm Tasarım: Başak Özdoğan

Oyuncuların İsimleri:

Celal Belgil

Erkan Üçüncü

Serap Günaydın

Özkan Aksu

Elif Durdu Şensoy

Orkun Akyıldız

Sefa Tantoğlu

İlksen Ökte

Ve

Müzisyen:

Nejat Yavaşoğulları

Gökhan Şeşen

Burhan Şeşen

 

10 Kasım 2024 Pazar

Anma ve küfretme günü…

Anma ve küfretme günü…

Adamın biri ölmüştür, çünkü zamanı gelince adam ölür, kadın da, börtü böcekte, dağda taşta, yaşayan ne varsa ölür, çünkü yaşam ölüm üzerine kuruludur. Üretilen bir dize yaşarken, üretenlerin çoktan öldüğü bir yaşam döngüsündeyiz, ölümsüz olanlar üretilendir. Üretileni metaya döndürdüğünüz an o da ölür, çünkü meta olan her şey bir gün ölecektir...

İnsanlığın biriktirdiği ve ölümsüz olanlarda ölecek, çünkü binlerce yıl sonra dünyamızda ölecek, ölümü de uzaydan gelenler yüzünden olmayacak, üzerinde yaşayanlar tarafından bizzat bir düğmeye basarak yok edecek, kısaca ölümsüz diye bir şey yok!

Sonsuz karanlık ve bir ışık taneciği de bir gün ölecek ama nasıl olacağını bugünden bilemeyiz...

Adamın biri (kurucu lideri) tarihte bir bugün öldü, bir ülkede yas tutulacak. Metalaşmış, propaganda amaçlı bir dakika yer gök sabit kulağı rahatsız eden bir siren sesi duyulacak, o an birileri ayakta saygı gereği duracak, birileri de hakaret edecek, çünkü uzun zamandır her ölüm yıldönümlerini anma ve hakaret günü ilan edilmiş oldu... Bu durum sadece ülkemize ait bir durum değildir, Hollanda'da ikinci dünya savaşında ölenlerin anıldığı gün tüm sokaklarda siren sesi ile ayakta durulur ve sonrası bando geçişleri olmaktadır.  

Birileri anacak, birileri de hakaret edecek, birileri de siyasi olarak anıyormuş gibi yapıp hakaret edenleri destekleyecek, çünkü henüz o kadar güçlü olmadıklarını hissediyorlardır, güçlü olduklarında akıttıkları timsah gözyaşlarını yerini sevinç gözyaşları alacak...

Hakaretlerin ortada dolandığı ve tersi durum olan putlaştıran ve sonuçta metaya dönüştürülen liderin ölüm günü... Her liderler zaman içinde metaya dönüşür, işe yardıkça, değeri olduğu sürece arkasından gidenler olur, onun adına üretilen ürünler satılır, o işten para kazanan etnik pazarın pazarlayıcıları olur. Meta olmaktan çıktıkları zaman kısaca öldükleri an onun mezarı sessizlik içinde ot, böcek tarafından doğaya karıştırıldığı sürece katılır, çünkü her ölüm sonuçta doğada çürüme, doğaya karışmaktır... Mezarlıklarda eski liderlerin mezarını kimse bulamaz, çünkü yerine başkası çoktan gömülmüştür!

Tarihsel olan bireylerde tarihe karışır, çünkü onların vücutları çoktan doğanın bir parçası olmuştur, her büyük anıt mezarlıklar bugün sadece turist gezileri için kullanılan alanlardır, ölüden para kazanmayı düşünenler girişe bir bariyer koyup gelenden para alır...

Adamın biri bugün öldü. Onu tarihsel yerine koyarak, tarihsel süreçte öyle olması gerektiği için öyle oldu, katliam yaptı, cinayet işledi, emir verdi, en yakın arkadaşını koltuk uğruna idam ipinde sallandırdı, idam kararını en yakın arkadaşına aldırttı, cellat ve mahkumlar hepsi eskiden yan yana, omuz omuza birlikte mücadele etti, fakat koltuk uğruna, koltukta kalmak için yürüttüğü siyasetin sonucunun ona göre başarılı olması için önüne gelen her türlü engeli zor ile yok ettiği gerçeğini konuşamayız, çünkü o romantik bir tarih algısında, kahramanlar ne suç işler, ne de katliamlara emir verir, çünkü o yaşadığı kanlı sürece ak pak şekilde, elini kana bulaştırmadan atlatmıştır imgesi verilir... Tüm liderler biliyoruz ki tarihte elini kana bulamıştır, başarılı olanların elleri kan ile yıkanmıştır gerçeği yaratılan kahramanlara bulaştırılmaz...

Tarihte bir insan neden olduğu gibi değerlendirilmez, çünkü yaşanan anın yaratmış olduğu adalet ve ahlak anlayışına uygun gelmediği için!

Bugünden geçmişe bugünün değerleri ile bakınca yaşanmış olan tüm ilişkiler kirlidir, kanlıdır... İşte biz bu kiri geçmişte yaşamış, ideal olana dokundurmama gayreti yüzünden o kişi tarihte olduğu gibi anılmasına izin verilmiyor, o yüzden ölüm günü hem anma hem de hakaret etme günü oluyor...

Bugün onu ve yarattığı siyasi atmosferi savunanların hepsi muhafazakardır, yani tutucudur... Zamanı durdurup, sadece güzel tarafını savunan ama kötü tarafını görmeyen, elinin kanını gizleyendir… Bugün o liderin ya da siyasi kişiliğin yarattığı ne varsa zamanın çoktan gerisinde kalmış olmasına rağmen, kuruluşundaki ileri yönü abartılarak öne çıkarılmasını yapanların hepsi sağcılaşmıştır, çünkü sağ ilerlemeye ve insan haklarının kazanımlarına temsil ettiği sınıfın çıkarlar yüzünden karşıdır. Bugün bir insanı dokunulmaz kılan aslında onun yaratmış olduğu, yarattığı sınıfın çıkarına göre konumlanmasıdır… Sınıf bakışı olmayanlar onu idealleştirip, sınıfından koparıp ayrı bir konuma getirip orada değerlendirir.

Türkiye kurucu babası olarak kabul edilen Mustafa Kemal bir sınıfın temsilcisidir, içinde bulunduğu partinin tüm ideallerini, amacını, ideolojisine uygun bir devlet kurumunda yer almış önemli bir komutandır. Talat, Enver, Cemal paşalar ölmüştür, onların boşluğunu yeni doldurmuştur, onların liderlik anlayışına, oluşturmuş oldukları parti programına uygun karar almıştır, Osmanlı devleti içinde başlayan ve devam eden süreçte ulus devletinin anlayışına uygun olarak “ilerleme” yönünde atılan adımların başarılmasını sağlamıştır... Kısaca ulus devleti ideallerine uygun olarak ulus devletinin lideri olmuştur...

Bugün ulus devleti yıkılmıştır, tüm kurumları ortadan kalkmıştır, onun yarattığı ideoloji çoktan tarihin dehlizlerinde yerini almıştır, fakat yıkılanın yerine yeni bir devlet kurulamamıştır, ondan dolayı tarih ile yüzleşme bu ülkede gerçekleşmedi, gerçekleşmeyecektir de...

İşçi sınıfının mücadelesini, idealizmini taşıyanların bir burjuva devletine sahip çıkması, kapitalistlerin çıkarını savunması ne kadar doğrudur? İşçi sınıfı, burjuvaların kurduğu devleti yıkıp, oluşturmuş oldukları kapitalist sitemi yıkıp, yerine işçi sınıfının iktidarını ve sosyalist sitemi yerleştirmektir... Bu ideali olanların burjuva devletini kuranı bir idealist olarak, tarihten kopararak anması ve savunma yapması ne kadar doğrudur? Çünkü işçi sınıfı ve onun ideolojisi tarihte yer almış liderlere bakışı ortadadır, bu durumda ya Marksist değiller, İslamcıların bakışına uygun olarak "İş bitiren yalan, fitne çıkaran doğrudan yeğdir." anlayışı sahibidirler. Takiye yapmak sadece İslamcıların tekelinde değildir.

Devrimciler halka yalan söylemez.

Geçmiş ile yüzleşemeyenler, geçmişin burjuva kazanımlarını savunuyor duruma düşmüşse eğer, onların başarısız olduklarını ve yenildikleri için katilinin kazanımlarını başarı olarak görürler... Burjuva devleti işçi sınıfını ve işçi sınıfının iktidarını savunanlara karşı acımasız bir şekilde yok etmiş, onlara nefes alma hakkı bile tanımamıştır, fırsat bulduğu an onları idam etmekten de geri durmamıştır... Ezen ile ezilen ilişkisi içinde katiline aşık olanlar ancak geçmişin liderlerini olduğu gibi durumdan çıkarıp, sırf günlük ihtiyaca cevap veren bir tutum alırlar... Paradigmanın rüzgarını kendi lehlerine kullanarak, sözde kendilerine hareket etme alanı yaratana iki yüzlü bir davranış içinde olurlar. Devrimciler halka yalan söylemez sözü sözde kalır bunlar için…

Mustafa Suphi ve arkadaşlarının, katliam sonrası Mustafa Suphi’nin karısının başına gelenler bugün kuruculara saygı duruşunda bulunan ve tek kurtarıcı diye ananlar için ne anlama geliyor bilmiyorum ama kurulan rejimin üstü örtülü olmayan bu cinayetini sanırım komünistler yaptı ya da doğru zamanda doğru yerde olmadıkları için onları suçlayacaklardır…  Aslında lider istemedi ama onun adına karar verenlerin cinayetini lider ile ve yeni rejim ile bağdaşık kurulmayacak diyeceklerdir.

1919 – 1923 yılları arasında Anadolu topraklarında ulus devleti mücadelesi yapan ulus olarak sadece Türkler gösterilir. Fakat Rumların Küçük Asya’da ulusal mücadele için herhangi bir örgütleri olmadığını, Ermenilerin bu topraklarda köklerinin kazındığını Osmanlı rejimi (Abdülhamit ve İttihat ve Terakki Partisi liderliği) sürecinde olduğunu ama Kürtlerin ulusal uyanışı ve kurtuluş mücadele ettiklerini İngiliz oyuna gelen bir avuç isyankar olarak anılması resmi tarihin bize söyledikleridir.

Bugün medya ekranlarında anma reklamları dönmektedir. Koç grubunun yaptığı reklam filmi gerçekten etkileyicidir, onun yapması kadar doğal bir şey yoktur, çünkü ilk meclis binası olan İttihat ve Terakki Partisinin Ankara şubesinin olduğu binanın çatısını yaparak zenginleşme yolunda ilk adım atan özel teşebbüs olarak tarihteki yerini almış, bugünkü sermayesini kurucuların tercihine borçludur.

Bugün bu ülkenin nimetlerinden bahsederken iyi ki Karadeniz'de Rum, Anadolu’da Ermeni sorunu kökten temizledikleri için İttihat ve Terakki Partisi liderlerine ve de ülkenin kurucularına şükranlarını belirtenler vardır, tek çözemedikleri sorun ise Kürt sorunudur. Bugün o sorun ülkenin önünde kurulmuş bir kriz olarak algılanmakta, o sorunu önce inkar, sonra sorun olarak ortaya konulması ile çözüm arayışları ortaya çıkarmıştır. Kürt sorunu ile yüzleşmek resmi tarih ile yüzleşmek anlamına gelir ama yüzleşmek yeni resmi tarihin yazılmasını ortadan kaldırmayacaktır.

Resmi tarih ne kadar gerçeklerden bahseder, ne kadar algı oluşturur sorusu bugün yanıtlaması basittir ama o basit yönü halktan bilinerek saklanır.

Bugün anma ile hakaret etme gününde taraf olmak isteyenler elbette tercihlerini ortaya koyacaktır ama bir üçüncü yol işçi sınıfı politikası yapanlar için vardır, kişileri tarihte oldukları gibi yerine koyup, var olan tüm tarihin resmi veya onun karşıtı tarihi söylemlerin dışından bakmayı getirecek olan materyalist bakış açısı mevcuttur. Sınıfsal bakış olmayan her tercih, sorunludur.

İsmail Cem Özkan