<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232</id><updated>2012-01-27T08:27:10.395-08:00</updated><title type='text'>evrenselkoy</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>1215</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-4887262306866444681</id><published>2012-01-27T08:26:00.000-08:00</published><updated>2012-01-27T08:27:10.405-08:00</updated><title type='text'>Sezuan’ın İyi İnsanı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-Mr-5EfHyubg/TyLQN3JEzrI/AAAAAAAAE1E/MHSVgPCnZbM/s1600/Sezuan%25E2%2580%2599%25C4%25B1n-%25C4%25B0yi-%25C4%25B0nsan%25C4%25B1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 310px; height: 230px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-Mr-5EfHyubg/TyLQN3JEzrI/AAAAAAAAE1E/MHSVgPCnZbM/s320/Sezuan%25E2%2580%2599%25C4%25B1n-%25C4%25B0yi-%25C4%25B0nsan%25C4%25B1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5702349014763359922" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sezuan’ın İyi İnsanı&lt;br /&gt;“Sezuan’ın İyi İnsanı”, (Der Gute Mensch Von Sezuan) Bertolt Brecht’in 27’nci denemesi. 1938 yılında Danimarka’da yazmaya başladığı bu oyunu 1940’ta İsveç’te bitirdi. Bütün Batı ülkelerinde ve ABD’de sahneye kondu. İlk kez 1943’te Zürih’te sahnelenen oyunu Leonard Steckel yönetti. Oyun, 1946’da Viyana’da oynandıktan sonra, Almanya’da ancak 1952’de Frankfurt Tiyatrosu’nda sahnelenebildi. Rejisini Harry Buckwitz’in yaptığı bu prodüksiyon için dekorları Teo Otto hazırladı, müziğini Paul Dessau yazdı. Yazar, Shen Te ve Shui Ta ikilemiyle, iyi insan ve kötü insan çizgileri çizen, kapitalist sisteme ve burjuvaziye sağlam göndermeler yapan bu oyununda, yabancılaştırma efektini en somut haliyle sergiler. Bu oyunda hem iyi olmak, hem de iyi yaşamak için çırpınıp duran Shen Te’nin sorgusuz sualsiz boyun eğilen kurallar ve yaygın bir yoksulluk karşısında çıkar yol bulma çabası dile getirilir. Shen Te’nin bulabildiği çözüm, iyi niyeti ile çelişmekte midir, yoksa başka çözüm bulunamaz mı? Bu soruya yanıt aranır. Kesin bir sonuca, son yargıya varılmaz. Brecht, seyirciye bırakır bunu. Araştırın, düşünün, tartışın, siz bulun bakalım der. Oyun sistemin iki ahlaklı, ikiyüzlü yapısını ibretle ortaya koyar.&lt;br /&gt;Türkiye’de Sezuan’ın İyi İnsanı Bertolt Brecht’in epik tiyatro ekolünü en iyi yansıtan oyunlarından biri olarak kabul edilen bu oyunun ülkemiz tiyatrosu adına şanssız bir geçmişi var. Oyun, 1957’de Adalet Cimcoz’un tercümesiyle (şiir çevirileri Teo’ya aittir) yayımlanır yayımlanmaz yasaklanır. 1958 yılında Şehir Tiyatroları’nda Max Meinecke rejisiyle oynanacağı ilan edildiği halde, oynanmasından vazgeçilir. 1963 yılında yeniden Şehir Tiyatroları’nın repertuarına alınan oyun Beklan Algan’ın rejisiyle sahnelenmeye başlar. Oyunun müzikleri Mehmet Abut’a, dekor ve kostümleri David Pursley’e aittir. Zihni Rona (Wang), Ayla Algan (Shen Te ve Shui Ta), Ertuğrul Bilda (1.Tanrı), Mete Sezer (2.Tanrı), Kayhan Yıldızoğlu (3.Tanrı) baş rolleri paylaşırlar. Böylece Sezuan’ın İyi İnsanı ülkemizde bir profesyonel tiyatro tarafından oynanan ilk Brecht oyunu olur. Oyunla ilgili bazı gazetelerin kışkırtıcı yayınlar yapması üzerine, tiyatroya saldırılır ve oyun daha sonra yasaklanır. Oyun son olarak 1976 yılında ve Vasıf Öngören’in rejisiyle Birlik Sahnesi tarafından sahnelenir. Sezuan’ın İyi İnsanı geçen otuz yıllık süreçte, birçok üniversite topluluğu ve farklı amatör topluluklar tarafından defalarca oynanmıştır. Bakırköy Belediye Tiyatroları Ali Taygun yönetiminde 2005 yılında sahneye uyarlamıştır.&lt;br /&gt;Devlet Tiyatrolarında sahneye konan “Sezuan’ın İyi İnsanı”nda iki baş rolde Shen Te’yi Zeynep Ekin Öner ve Yü Schan’i Reha Özcan oynuyor. İki sanatçı birbirine denk, yüksek düzeyde, büyük alkış alan bir oyunculuk sergiliyorlar. Epik tiyatronun özüne uygun oyunculuklarıyla; İlkay Akdağlı, Zeynep Erkekli, Zühtü Erkan, Hakan Güneri, Ahenk Demir, Seval Gökçe, Hanife Şahin, Cengiz Baykal, Mehlika Balkan, Hakan Şahin, Aylin Gürsoy, Yıldırım Gücük’ten oluşan kast Yücel Erten’in Şafak Eruyar’la birlikte gerçekleştirdiği dramaturgi ve rejiyi  başarıyla sahneliyor. Oyunun dekor tasarımı Ethem Özbora, giysi tasarımı Nalan Alaylı, ışık tasarımı Yakup Çartık ve müziğiPaul Dessau imzasını taşıyor.&lt;br /&gt;Oyunun yönetmeni Yücel Erten tanıtım broşüründe “ Brecht’in yıllarca emek verdiği ve deyim yerindeyse Marksist analii doruklaştırdığı bir oyun. Olağanüstü bir matematik ve incelikle kurmuş. Yaşamın ‘iyi’ ve ‘kötü’ arasındaki gelgitlerini tartışıyor. İnsanın ‘kapitalist sömürü düzeni’ ile ‘iyi olmayı buyuran tanrı yasaları’ arasındaki açmazlarını sergiliyor. … Düzene uyup acımasızlaşarak, sömürerek, haksızlık ederek ayakta kalınabileceğine dikkat çekiyor. Ancak bu yolla güç kazanıp, ‘sadaka’ olarak adlandırabileceğimiz, iyiliğin içini boşaltan iki yüzlü ve yalancı bir iyiliğe ulaşabileceğine vurgu yapıyor…” diye vurguluyor.&lt;br /&gt;Brecht’e göre bu dünyada çaresiz ve güçsüz olan yalnızca insan değildir. Brecht’in dünyasında tanrılar bile çaresizdir. Oyunda bir değil, tam üç tanrı birden vardır, ama üçü de birbirinden şaşkındır! Yücel Erten’in yönetmenliğinde, tanrıların oyunun başında ilk sahne aldıklarında birinin kör, birinin topal, birinin sağır olarak temsil edilmiş olması bu karşıtlığı daha da iyi anlatmıştır. &lt;br /&gt;Brecht, oyunda “iyi insan” olarak toplumun en dışlanmış, ötekileştirilmiş kesimlerinden birini, bir fahişeyi seçer. Burjuva ahlak anlayışının ve onun yarattığı düzenin insan yerine bile koymadığı, bedenini satmak zorunda kaldığı için hayatı zindan ettiği fahişeler, Brecht’in oyununda Şente’nin (Shen Te) şahsında bu dünyayı baş aşağı çevirir. Şente oyunun başında tanrılara bedenini sattığı için iyi insan olamayacağını anlatmaya çalışır, tanrılar bunu önemsemezler. Tarafsız bir gözle bakıldığında, bedenini satmayan var mıdır ki kapitalist dünyada? İnsanın parça parça, bir hiç uğruna ve dahası en pis işlerde kullanılması adına sattığı emeğinden daha mı değerlidir bedeni?&lt;br /&gt;Tanrılar oyunun hemen başında Şente’yi iyi insan yapmak için buldukları tek çarenin ona para vermek olması da fevkalade manidardır. Böylece Brecht daha oyunun başında, kapitalist toplumun ahlakına iki darbe birden vurmuş olur: Kapitalizmde iyi olmak için para şarttır, iyiliğin kıstası paradır.&lt;br /&gt;Kapitalizmde para, sermayeleşmiştir. Tanrıların verdiği para Şente’nin işine yarar yaramasına, artık fahişelik yapmak zorunda değildir, ama paranın gerçekten dönüştürücü etkisi ancak oyunun sonunda kapitalist sömürünün gerçekleşmesiyle olur. Şente’nin erkek kılığına girmiş hali olan “akrabası”, Sezuan’ın lümpenlerini proleterleştirir, para-sermaye tarafından tütün fabrikası için satın alınan birer işgücü haline getirir ve böylece Şente tütün kralı olur! Kısacası, soyut para değil, para-sermaye işbaşındadır!&lt;br /&gt;Tanrıların hakim olduğu mahkemede Şente gerçek kimliği ortaya çıkar. Fakat bunu sadece tanrılar bilecektir, çünkü hakimlerin tanrı olduğunu anlamıştır.&lt;br /&gt;Oyun iki bölüm olarak sahnelenmiştir. Oyun boyunca sahnenin arkasında sahne düzenine uygun olarak müzik çalanlar yer değiştirir, bir bütün olarak oyunun içinde kendilerini hissettirirler. Şente zaman zaman iç konuşmalarını müzik tınlaması ile seyirciye aktarılır, o an zaman durmuştur sahnede yaşayanlar için.&lt;br /&gt;Müzik; klarnet, trompet ve piyanodan oluşan bir trio ile yorumlanmıştır. Sahne düzeni ve ışığın kullanımı bu uzun soluklu oyunun izleyiciyi kucaklaması ve içine almasını sağlamayı hedeflemiş olmasına rağmen, zaman zaman seyrederken biraz uzatılmış mı duygusunu içimizde oluşmasına engel olamamış. Oyunun gerçek uzunluğunun daha uzun olduğunu ve bu oyunda Yücel Erten’in ince eleyip, sık dokuyarak yeniden yorumlayarak zamanını düşürdüğünü ama bütünü bozmadığını broşürde yazısından öğrenmemize rağmen, içimde zaman zaman bu duygunun oluşmasına engel olamadım.&lt;br /&gt;Oyun, bir bütün olarak başarılı ve izlenilmesi gereken bir oyun olarak düşünüyorum. Oyuna büyük katkı sunan Yücel Erten ve ekibinin başarısına siz de izleyici olarak katılmanızı öneriyorum.  &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;br /&gt;SEZUAN'IN İYİ İNSANI&lt;br /&gt;Yazan : BERTOLT BRECHT&lt;br /&gt;Çeviren : ADALET CİMCOZ&lt;br /&gt;Yöneten : YÜCEL ERTEN&lt;br /&gt;DEKOR TASARIMI: ETHEM ÖZBORA&lt;br /&gt;GİYSİ TASARIMI: NALAN ALAYLI&lt;br /&gt;IŞIK TASARIMI: YAKUP ÇARTIK&lt;br /&gt;MÜZİK DİREKTÖRÜ: ÇİĞDEM ERKEN&lt;br /&gt;DRAMATURGİ: YÜCEL ERTEN - ŞAFAK ERUYAR&lt;br /&gt;YÖNETMEN YARDIMCILARI: BURAK ŞENTÜRK-AYLİN GÜRSOY&lt;br /&gt;ASİSTAN: ECE KARAAĞAÇ&lt;br /&gt;OYUNCULAR&lt;br /&gt;ZEYNEP EKİN ÖNER&lt;br /&gt;REHA ÖZCAN&lt;br /&gt;İLKAY AKDAĞLI&lt;br /&gt;ZEYNEP ERKEKLİ&lt;br /&gt;ZÜHTÜ ERKAN&lt;br /&gt;UĞUR HAKAN GÜNERİ&lt;br /&gt;AHENK DEMİR&lt;br /&gt;SEVAL GÖKÇE&lt;br /&gt;HANİFE ŞAHİN&lt;br /&gt;CENGİZ BAYKAL&lt;br /&gt;MEHLİKA BALKAN&lt;br /&gt;HAKAN ŞAHİN&lt;br /&gt;AYLİN GÜRSOY&lt;br /&gt;YILDIRIM GÜCÜK&lt;br /&gt;ORKESTRA&lt;br /&gt;DEREN ERYILMAZ PÖĞÜN&lt;br /&gt;UFUK ATAR&lt;br /&gt;DERİN IRMAK&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-4887262306866444681?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/4887262306866444681/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=4887262306866444681' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/4887262306866444681'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/4887262306866444681'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2012/01/sezuann-iyi-insan.html' title='Sezuan’ın İyi İnsanı'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-Mr-5EfHyubg/TyLQN3JEzrI/AAAAAAAAE1E/MHSVgPCnZbM/s72-c/Sezuan%25E2%2580%2599%25C4%25B1n-%25C4%25B0yi-%25C4%25B0nsan%25C4%25B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-5971737834869982347</id><published>2012-01-26T04:32:00.001-08:00</published><updated>2012-01-26T04:32:33.370-08:00</updated><title type='text'>Rosenbergler Ölmemeli</title><content type='html'>Rosenbergler Ölmemeli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kore savaşı yıllarında Amerika’da başka şeyler yaşanmaktadır. O dönemde Amerikan halkı üzerine devlet terörü saldırısı yapılmaktaydı ve bir kurban seçilmesi gerekliydi. Hiçbir kanıt olmamasına rağmen, Komünist Parti üyesi olmayan ama solcu olan bir Yahudi aile kurban  olarak seçilmiş ve onların üzerinden topluma korku dalgasının en alt birimlere kadar yayılması için şartlar oluşturulmuş. &lt;br /&gt;1950’li yıllarda Amerika’da yaşayanlar bir saldırı altındaydı, o saldırı da Mc Carthy ismi ile özdeşleşmişti. Özgür dünya güya kendisini korumak için saldırıyordu, saldırırken suç olmasına gerek yoktu, suç yaratılırdı. O suçun yaratılması içinde işkencenin her türlü yöntemi, iftira ve ekonomik yönden kişilerin zaafları kullanılacaktı. Kullanıldı da. Bu yöntem elbette Amerika’da başarılı olduktan sonra bütün özgür dünya müttefikleri ülkelerde uygulanacaktı. O uygulamadan ülkemiz ve ülkemizin aydınları, insanları nasiplerini almaya devam ediyor. &lt;br /&gt;Rosenberler Ölmemeli Alain Decaux tarafından kaleme alınmış ve ülkemizde de daha önce sahneye uyarlanmıştı.* Yıllar sonra bu oyunun başka bir yorumu Şehir Tiyatroları sahnesine Orhan Aklaya tarafından uyarlanmış. Yaşadığımız döneme ait mesajları da içinde taşıyan oyun, şehir tiyatrolarının oyuncularının ve teknik elemanlarının büyük bir başarısı olarak hayat bulmuş. &lt;br /&gt;Oyun, hiçbir delil olmadan tutuklanan Rosemberg ailesi fertleri ve onların çevresinde yer alan kişilere yapılan baskı ve toplum normlarının yerle bir edildiği bir sürece politikacıların etkisine sahnede şahitlik ederiz. Aslında sahnede izlediklerimiz bildiğimiz, yaşadığımız bir süreçtir. Sahnede bize sunulurken yeni teknolojik olanaklardan da faydalanmış, bu sayede oyunu bir ekrandan izler gibi izleyiciye ulaştırılmış. Evimizin odasından sanki ekrana bakıyor gibiyiz, bir savaşa, işkenceye bakar gibi. Oyuncuların sesleri hoparlörden kulaklarımıza gelirken görüntü sahnededir. Sahne de işkence, mahkeme, delil yaratma sürecine şahitlik ediyoruz. Yaratılan delilerinde aslında bir işkence tutanağı olduğunu görüyoruz ve özgür dünyanın adaleti de işkence ile alınan ifadenin bir zamanlar ülkemizde halen alınıp alınmadığını bilmiyorum ama büyük olasılıkla alınıyordur, doğru kabul edildiği ve sorgulanmadan gerçek olarak algılanmasına şahitlik ediyoruz. Karar dava başlamadan polis koridorlarında karara bağlanmıştır, mahkeme sadece bu kararın onaylanma sürecinin işleten bir tiyatro oyunudur. Amerika’da bu oyuna sıradan halktan oluşan jüri üyesini katarak toplumun kararı haline getirilme sürecini yaşıyoruz. Mahkemeler karar vermeden insanlar suçludur, ajandır, vatanı satana aşağılıktır ama gerçekler öyle değildir. Vatanı satanlar diye nutuk atanlar ilk önce vatanı sattıklarına da yakın tarihimiz içinde şahitlik etmedik mi, hala onların yaratmış olduğu sorunlar ile uğraşmıyor muyuz? Amerikan toplumu üzerine uygulanan devlet terörü bir aileyi hiç düşünmedikleri sona getirmiş ve binlerce Amerikalı o korkudan ve saldırıdan nasibini almıştır. Sesini çıkaramayanlar ne yazık ki o suca ortak olmuştur. Bugün dahi Amerikan halkı bu devlet terörünün sonuçlarını yaşamaya devam ediyor. &lt;br /&gt;Sahne dikey olarak da bölünmüş ve bu sayede bölümler arası geçiş daha hızlı ve kesintisiz hale getirilmiş durumda. &lt;br /&gt;Oyun iki bölümden sahneye konmuş, bölüm başlangıçları ve bitişleri Çağrı Hün sesinin duru hali ile nefes alıyoruz. Deniz Noyan yönetimindeki Altuğ Kutluğ, Ayla Özkan, Utku Akıncı, Muzaffer Berişa ve Bilal Nazlıgül’den oluşan orkestra da alkış konusunda Çağrı Hün’ün hemen yanına yerleşmiş. &lt;br /&gt;Oyun bittiğinde ekranda bir dizi/ film seyretmenin getirmiş olduğu bir psikolojik rahatlama içinde salonu terk ettiğimi düşünüyorum, çünkü o anlık vay be ne de güzel şeyler demişler, yaşadığımız anı eleştiriyor, mükemmel, ülkemizde de haksızlıklara karşı bir şeyler diyorlar rahatlığını duyumsadım. İstanbul soğuğuna karıştıktan sonra bir tv dizisinin, filminin etkisi gibi hemen soğuk havada buharlaştığını ve hayatımda bir etkisi olmadığını hissettim. Çok çabuk alıp, çok çabuk tüketen mi konuma geldik? Yoksa bu duyduklarım sadece bana ait duygular mı?&lt;br /&gt;İsmail cem Özkan&lt;br /&gt;ROSENBERGLER ÖLMEMELİ&lt;br /&gt;Yazan: ALAİN DECAUX &lt;br /&gt;Çeviren: ZEHRA AĞRALI GENÇOSMAN &lt;br /&gt;Yöneten: ORHAN ALKAYA &lt;br /&gt;Koreografi: (KORREPETİTÖR: Y. GEZGİN- TANGO KOR.:H. ERENTÜRK &lt;br /&gt;Müzik: Tarık Öcal ve Timur Selçuk &lt;br /&gt;(VOKAL: ÇAĞRI HÜN) &lt;br /&gt;Sahne Tasarımı: BARIŞ DİNÇEL &lt;br /&gt;Işık Tasarımı: MURAT İŞÇİ &lt;br /&gt;Kostüm Tasarımı: CANAN GÖKNİL &lt;br /&gt;Yönetmen Yardımcısı: NURDAN GÜR- ÖZGÜR DAĞ&lt;br /&gt;OYUNCULAR:&lt;br /&gt;ALİ GÖKMEN ALTUĞ, ALİ MERT YAVUZCAN, ASLIHAN KANDEMIR, BUKET YANMAZ KUBİLAY, KUTAY KIRŞEHIRLIOĞLU, MAZLUM KİPER, MERT TANIK, MURAT COŞKUNER, MURAT DERYA KILIÇ, OSMAN GİDİŞOĞLU,OZAN GÖZEL, YEŞİM KOÇAK&lt;br /&gt;*1970 yılında Dostlar Tiyatrosu Genco Erkal, Ayla Algan, Öcal San, Zeki Yurtbaşı, Berin Süngü, Halit Akçatepe, Deniz Çakır, Mehmet Akan, Nüvit Özdoğru’lu kadrosuyla sahnelendiğinde yer yerinden oynamıştı,&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-5971737834869982347?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/5971737834869982347/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=5971737834869982347' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/5971737834869982347'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/5971737834869982347'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2012/01/rosenbergler-olmemeli.html' title='Rosenbergler Ölmemeli'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-7644576702475665016</id><published>2012-01-25T10:44:00.001-08:00</published><updated>2012-01-25T10:44:20.326-08:00</updated><title type='text'>Boncuk</title><content type='html'>Boncuk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boncuk bir kuşun adıdır, hani evlerde ara sıra rastladığınız, kafeslerin içinde şen şakrak öten bir muhabbet kuş. Boncuk bizim evin bir ferdiydi, geldiğinde sağlıklıydı eve, daha sonra nedenini bilemediğimiz bir felç geçirdi ve ondan sonra uçamadı. O evin bir ferdiydi, doğal olarak veteriner veteriner dolandık, iyileşmesi için ama kimse bu konuda uzman değildi. Hatta biri koparalım başını yenisini verelim demişti. Evin bir ferdinin kafasını koparmak!&lt;br /&gt;Elbette kopartmadık başını, onu olduğu gibi seviyorduk, çünkü o evin bir ferdiydi ve evde her birey birbirini olduğu gibi seviyordu, ara da sırada birbirimizi değiştirmek için mücadele eder gibi gözükse de her birey kendisine buyruk, kendisini yaşayandı. Boncuk’ta kendisini yaşıyordu, kafesinden istediği zaman iniyor, istediği zaman ses çıkararak evin zemininde dolanabiliyordu, ses çıkarmak zorundaydı, çünkü çok küçüktü ve göz ile görülemeyebilinirdi, önlemini kendisince almıştı. O her daim evin bir ferdiydi, evin içine ne canlılar gelip geçmişti, yaşadığım dönem içinde bilmiyorum ama her gelen evin bireyi olup evin yaşamı içine iz bırakmıştır.&lt;br /&gt;Boncuk, şimdilerde resimlerimizi içinde yerini almış durumdadır, resimleri yanında anılarımızda, sohbetlerimizde yerini almıştır. Gerçi her sohbetimizin içinde yerini hep alırdı, o hep yanımızdaydı ve içimizden biriydi.&lt;br /&gt;O bir hastalıktan aramızdan ayrılmış, telefon ile öğrendim. Ev yaşayanları ona bir cenaze merasimi yapmışlar, mezarlıkta ona ait bir mezar olmuş. Onun vücudu toprağa karışırken, bir insan için nasıl acı duyuluyorsa o acı her bireyin içinden duyduğunu biliyorum. &lt;br /&gt;Boncuk, bir muhabbet kuşuydu, en çokta acıyı yeğenim Temmuz ve babamın yaşadığını düşünüyorum, çünkü her ikisinin sesini duyduğunda heyecanını ve sohbete katılışını hiç unutmayacağım. &lt;br /&gt;Boncuk aramızda sesi ve anıları ile hep yaşayacaktır… ışıklar içinde kal…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-7644576702475665016?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/7644576702475665016/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=7644576702475665016' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7644576702475665016'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7644576702475665016'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2012/01/boncuk.html' title='Boncuk'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-3321273518323565741</id><published>2012-01-24T15:31:00.001-08:00</published><updated>2012-01-24T15:31:53.275-08:00</updated><title type='text'>Gazeteci özgür olabilir mi?</title><content type='html'>Gazeteci özgür olabilir mi?&lt;br /&gt;Gazeteci olmak için öncelikle muhalif olmak gereklidir, çünkü iktidarın penceresinden bakarsa eğer sadece bülten yazabilir. Bu önermeme karşı bir çok farklı görüş sürülebilinir, doğaldır, çünkü gerçek olarak kabul ettiğimiz şey, nerede durduğumuza bağlı olarak farklı algılanabilinir. Ben, muhalif olmayan birinin haber yazamayacağına inanıyorum, çünkü muhalif olmayan biri iktidarın gölgesi altında olmaktan mutlu olduğu için, iktidarın aleyhine haber yazamaz, yapamaz. Yaparmış gibi yapar sadece, iktidar rahatsız olduğunda onu anında gün ışığının altına iterek yalnızlaştırabilmektedir. Bu yalnızlaştırma elbette iktidar lehine haber bülteni yazanlara örnek olacaktır ve bülten yazıcıları hizaya getirecektir. Bunun bir çok örneğini yaşadığımız çok sesli medyamızda yaşadık. &lt;br /&gt;Birbirine benzer gazetelerin yayınlanması, o ülkede birden fazla gazete yayınlandığı algısını yaratmasına rağmen, aslında tek bir gazete değişik biçimlerde okuyucuya sunmaktan başka bir anlam ifade etmiyor.&lt;br /&gt;Haber yazmak muhaliflerin gözünden olaya bakmaktan geçiyor. Şimdi bu önermeyi okuduğunuzda düşüneceksiniz, peki ne olacak bağımsız gazetecilik, habercilik, yoksa hiç mi olmadı? &lt;br /&gt;Her haber merkezinin belirli bir duruşu ve tercihi vardır, o tercihte bağlı bulundu sermaye grubunun ihtiyacına uygun olmak zorundadır, çünkü günümüzde medyayı ayakta tutan sermayedir. Eğer sermaye yok ise, ortada ne medya kalır ne de başka bir şey. Bağımsız olarak yayın yapan bir takım gazete denemeleri hep olmuştur ama bir süreliliğine amatör olarak yürütülen çalışmaların devamlılığı olmaz, en ufak bir dalgada buharlaşmak ve yerine küçük bir iz bırakarak yok olur. &lt;br /&gt;Gazeteciler, yaşadıkları toplumun ve eğitimin biçimlendirdiği bireylerdir. Toplumun doğruları ve eğitimde öğrendikleri doğrular onun doğrularıdır ve o doğrular bakış açısı içinde olayları algılar ve haberleştirir. Bağımsız bir düşünce yapısına sahip değildir. İçlerinden istisna bireylerde çıkabilir, kendilerini geliştirmiş bireyler olabilir, fakat onlarında çalışma alanı çok dardır ve o dar alanda haber yapmaları istenir. Gerçek anlamda özgür, bağımsız gazeteci yoktur. Günümüzde gazeteciler haber müdürlerinin belirlediği haberleri yapmak için görevli bireylere dönüştürülmüştür, onlar adına basın toplantıları izlenir, onlara bülten olarak sunulur, onların denetimi sonrası gözlemleri gazetede yerini alır. Elbette yazdıkları biraz ya da tamamı ile değiştirilmiş olarak.&lt;br /&gt;Gazeteci göreceli olarak özgürdür,  patronun istediği haberi yapan, onun çıkarına dokunmayan yerlere bakan ve oralardan haber çıkaracak kadar özgürdür. Onlara her türlü konfor ve olanak verilir. Onun sınırını bilen gazeteci, o sınırlar içinde kategorize olmuş ve o sınırları zorlamadan mesleğini risksiz olarak yapar konumundadır. Gazetecilikte de gazetecileri kategorize edilmesi çok yenidir, bu yeni yapılanma bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmıştır, o ihtiyacı yaratan ise yaşadığımız çağın tercihidir. &lt;br /&gt;Toplum mühendisleri, toplumu daha iyi yönetebilmek ve kontrol edebilmek için toplumu değişik adlar ile kategorize etmekte ve o kategorizelere uygun ihtiyaç ve tüketim alışkanlıkları geliştirilmektedir. Medyanın bu durumdan etkilenmemesi imkansızdır, onlarda bu tercihe göre yapılanmıştır. Bu sayede haber yakalayan ve haber atlatan gazetecileri ortadan kaldırmış, haber müdürlerinin yönlendirmesi ile habere gidip gelen ve günde birden fazla haber yazan muhabirler oluşturulmuştur. Gazeteciden en çok verim nasıl alınır diye düşünmüş olan toplum mühendisleri, geliştirdiği yöntemler ile en az maliyet ile en çok verim alınması için gazetelerin iç işleyişi yapılandırılmış ve ona göre kategorilerden oluşturulmuştur. Bu sistem içinde özgür, bağımsız gazeteci olamaz, olduğunu sananlar ise göreceli özgürlükleri içinde yaşamaya devam ediyorlardır. &lt;br /&gt;Eğer gazeteciler özgür olsalardı, satılan gazeteler ve medya ile birlikte satılan ve alınan birer meta görevi görmezlerdi. Medyamızda gazetecilerin özgürlüğünün sınırı bellidir, o sınırı aşan gazeteci işizdir ya da başka iş ile uğraşıyordur. &lt;br /&gt;Gazeteci muhaliftir, hangi iktidar gelirse gelsin muhalif olmak zorundadır, eğer muhalefet yapmıyorsa iktidarın gör dediğini görür, o da iktidarın doğrularını halka dikte ediyordur. Muhalefet olmak demek, iktidarın görmediğini göstermek, topluma sunmak demektir. Bu sayede demokrasi ve yaşam kalitesinin daha yükselmesi anlamına gelir, çünkü eleştiri olmaz ise iktidar her şey yolunda diyerek sadece göstermelik birkaç iş yapar, o da toplumu, demokrasiyi geriye götürmekten başka anlam ifade etmez. Gazeteci eğer muhalif olamıyorsa o zaman gazetecilik mesleği bırakması gereklidir, çünkü iktidar çevresinde yeteri kadar onu alkışlayanlar vardır ve onu iktidara getirenlerde onu alkışlayanlardır. İktidarın yanında yer alan ve muhalif gibi gözükenler bana göre aslında mesleğe, insanlığa ihanet ediyorlardır, çünkü iktidarı olduğundan fazla güçlü göstermek, demokrasiye katkı olmadığı yaşadığımız günlerde daha iyi anlaşılmaktadır. &lt;br /&gt;Elbette her iktidar kendi medyasını yaratmak ve yaşatmak zorundadır, bunu devlet eli ile zaten cumhuriyetimizde yasal olarak yapmaktadır. Gazetecilere hala ülkemizde basın kartını başbakanlığa bağlı bir birim vermektedir. Normalde basın kartını basın ile ilgili kitle örgütleri vermesi gerekmektedir. Çağdaş ülkelerde basın kartını devletin vermesi başka anlam ifade edeceğini söylemeye gerek var mı? Devletten basın kart alanın özgürlüğü ne kadar olduğunu söylemeye gerek var mı? Bu konuda geçmişte yaşanmış ve günlük politika ile hiç ilgisi olmayan spor yazarları ve yorumcularının İsviçre Milli Takımına karşı tavırları ve başlıkları unutulur gibi değildir. İşte bizde medyanın özgürlüğünün sınırı o kadardır. &lt;br /&gt;Başta sorduğum soruya geri dönersem, ne yazık ki gazeteci özgür değildir. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-3321273518323565741?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/3321273518323565741/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=3321273518323565741' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3321273518323565741'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3321273518323565741'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2012/01/gazeteci-ozgur-olabilir-mi.html' title='Gazeteci özgür olabilir mi?'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-3429055676368645397</id><published>2012-01-23T08:36:00.000-08:00</published><updated>2012-01-23T08:37:04.952-08:00</updated><title type='text'>Gönlümdeki Osman Hamdi Bey</title><content type='html'>Gönlümdeki Osman Hamdi Bey&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osman Bey Osmanlı tarihi içinde batılaşma dönemi içinde öne çıkmaktadır. Bugün dahi onun eseri olan ve halen en büyük Arkeoloji Müzesi onun eseridir. Güzel sanatlarda tabuları yıkan ve çok yönlü olan Osman Hamdi bey bu sefer bir tiyatro eserinde karşımıza çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki bölümden oluşan oyun, Gülsün Siren Kınal tarafından kurgulanmış ve oyunlaştırılmış, Engin Gürmen tarafından can verilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk bölüm Osman Hamdi beyin İstanbul yılları ve yurtdışına çıkmadan yaşamından yansımaları görmekteyiz. Kuzeni ile arasından su sızmamakta ve evde yaşayan kuzeni evin bir çocuğu gibidir. Esma Osman Hamdi Beyin sırdaşıdır, oyun arkadaşıdır, kardeşi gibidir. Esma bir çok olaydan ve aile kararından da Osman Hamdi Beyden önce haberi olmakta bir çok haberi ona ulaştırmaktadır. O, Osman beyin bir anlamda evdeki gölgesidir. Babası devlette önemli görevdedir ve Osmanlı devletinin batının zorlamaları sonucu dönüşüm yaşadığı yıllardır. Her dönüşüm sancılıdır, o sancı aile içinde de hissedilmekte, aile çocuklarının devlet içinde önemli mevkide olmasını istemektedir. O mevkilere gelmek için yabancı dil ve batı bilgisi gerekmektedir, çünkü batı artık Osmanlı’dan ileridedir ve teknoloji ve yaşam kalitesinin ülkemize gelmesi için batıya öğrenci gönderildiği yıllardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasi değişimin sancılarının olduğu yıllarda ülkede de köklü değişliliklere gebedir ve o değişiklikler sancıları ile birlikte hayata geçmektedir. Osmanlı hükümdarlığı zamanında resim, heykel gibi güzel sanatlar dalı pek gözükemezken, roman kahramanları henüz sayfalarda yerlerini almamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osman Hamdi Bey Fransa’ya gider ve orada Hukuk eğitimine başlar ama gönlündeki resim eğitimine devam eder. Resim ve arkeoloji ile Fransa’da tanışır. O dönemde Fransa’da Osmanlı idaresine karşı örgütlenen Jön Türk hareketinden haberi olmasına rağmen uzak durur, o büyükelçilikte tercümanlık yaparak hayatına çeki düzen verirken Fransız bir kadına aşık olur ve onun ile evlenir. Evliliği İstanbul’da yaşayan Esma için büyük sürpriz olur, fakat o bu duruma içini kanatarak sessiz kalarak yanıt verir. Osman Hamdi artık Esma için beydir. Ve o günden sonra Bey eki ile hitap eder. Osman Hamdi Bey Fransa’da okulunu bitirmiş, Fransa’nın da içinde olduğu bir savaş ortamından uzaklaşarak Türkiye’ye döner.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mithat Paşa’nın yanında Bağdat’a yabancılardan sorumlu adı altında bir mevki ile atanır.  Bağdat o dönemde çok uzaktır ve bir çok yönden İstanbul’a göre geridir. Araplar yönetimden rahatsız ve zaman zaman olaylar çıkarmaktadır. O yüzden Osman Hamdi Bey eşini ve çocuğunu Bağdat’a götürmez. Orada da resim çalışmalarına devam eder, batı bakış açısı içinde doğuya özgü konuları büyük bir titizlik içinde tuvale işler. Bağdat günlerinde bir çocuğu daha olur. İstanbul’a döner. Yeni bir göreve atanır, Viyana büyükelçiliğine. Savaş Avrupa’dadır. Eşini götürmez Viyana’ya ama orada da eşinin adı ile aynı ismi taşıyan başka bir kadın ile evlenir. Marie bu durum karşısında Fransa’ya dönme kararı alır ve kızlarından birini alarak yoksulluklar içinde olan Paris’e döner. Paris savaş yorgundur, açlık ve yoksulluk şehri kuşatmıştır. Marie Osman Hamdi Bey ile ilişkisini tamamı ile kopartarak gitmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Viyanalı Marie isim değiştirmiştir, gençtir ve güzeldir. Onun da çocukları olur. Osman Hamdi Bey bu arada güzel sanatlar fakültesini kurulumuna öncülük etmiş, ders vermektedir. Arkeoloji müzesi kurulu için çalışmakta ve yeni bir binanın projesini çizmektedir. Bu arada arkeoloji eserlerinin yurt dışına habersiz çıkarılmasına karşılık bir kararını çıkartmıştır. O bir yanda resim yaparken, diğer yandan yer altından önemli eserlerin çıkarılmasına öncülük etmekte, bizzat kazı alanlarında kazıya katılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman geçmiştir, yaşlanmıştır. Son yolculuğuna çıkmak üzeredir. Paris’ten gelen kara haber onu daha da yalnızlaştırmıştır. Geçmişi ile bir hesaplaşma içindedir sanki, kızının acısını içinde yaşatarak sona yaklaşır ve ölür. Marie ölümü üzerine İstanbul’a gelir ve Esma ile yüzleşir. İki seven kadın kaybettikleri sevgilinin arkasından göz yaşı dökerler ve ilk defa esma orada aşkını açıkça itiraf eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunun içeriği kısaca bu şekildedir, oyun Osman Hamdi bey’in aşkları ve tutukları içinde Esma’nın tutkusu ve gölge gibi onu izlemesine şahitlik yaparız. Sahneye uyarlama, uygulama ve ışık ile bir bütün oluşturan oyun, tarihimizin derinliklerine başka bir açıdan bakışa sahnede canlandırılmasına seyirci olarak katkıda bulunduğumuza inanıyorum. Oyun kurgusu ve uygulaması açısından başarılıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazan: GÜLSÜN SİREN KINAL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yöneten: ENGİN GÜRMEN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dramaturgi: ÖZGE ÖKTEN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahne Tasarımı: NİLGÜN GÜRKAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kostüm Tasarımı: Feyza Zeybek&lt;br /&gt;Müzik: Selim Can Yalçın ve Barış Manisa&lt;br /&gt;Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan&lt;br /&gt;Efekt Tasarımı: Nesin Coşkuner&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen Yardımcısı M.DERYA KILIÇ-EMRE NARCI- ENES MAZAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süre2 PERDE / 2 SAAT&lt;br /&gt;Oyuncular&lt;br /&gt;Aslı Narcı, Ayşen Çetiner, Tolga Yeter, Engin Gürmen, Vildan Gürelman, Emre Narcı, Enes Mazak, Nurseli Tırışkan, Cem Uras, Ceysu Aygen, Murat Derya Kılıç, Yağız Pala&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-3429055676368645397?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/3429055676368645397/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=3429055676368645397' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3429055676368645397'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3429055676368645397'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2012/01/gonlumdeki-osman-hamdi-bey.html' title='Gönlümdeki Osman Hamdi Bey'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-8076123793425329106</id><published>2012-01-17T12:01:00.001-08:00</published><updated>2012-01-17T12:01:40.477-08:00</updated><title type='text'>Dink’i gerçekten kim öldürdü?</title><content type='html'>Dink’i gerçekten kim öldürdü?&lt;br /&gt;Dink'i Ergenekon öldürdü, kabul edelim, o zaman Ergenekon’u hükümet korumaya devam ediyor sonucu çıkar... &lt;br /&gt;Ergenekon adı verilen örgüt gerçekten var ise artık yapısı, düşüncesi, hedefi ortaya çıkarılsın. Gladio örgütlenmesi ülkemizde yaşananlara bakarak hala varlığını korumaya devam ediyor. &lt;br /&gt;Ergenekon diye laf söyleyenler Gladio örgütlenmesinin üstünü örtme telaşı içinde olduklarını düşünüyorum. &lt;br /&gt;Ergenekon adı altında açılan davaya her kesimden insanı dahil etmeleri Gladio cinayetlerini ortaya çıkarmak yerine, kafaları ve dosyaları bir birbirine karıştırmaktan başka işe yaramadı… &lt;br /&gt;Ergenekon davası hükümet kendisine muhalif olabilecekleri dahi dört duvar arasına alıp kontrol etme aracına dönermiş durumda. Geçmişte yapılan ve bugünde devam eden cinayetlerin gerçek sorumluları yaşananlara sanırım keyifleri yerinde izlemeye devam ediyorlar. &lt;br /&gt;Karagöz oyunundan, gündem değiştirmelerden vazgeçildiğinde gerçek anlamda geçmiş ile yüzleşme gerçekleşebilir, bunu da bugünkü hükümetin yapamayacağı ortada... Bugünkü idare daha fazla iktidarda kalmak için her şeyi mubah görmeye devam ediyor ve işine geldiğinde gözyaşları ile gündemi değiştiriyor. &lt;br /&gt;Liberal ve eski sol artıklarının desteği ile yapılan operasyonlar ülkeye demokrasi getireceğine, baskı, zulüm olarak döndü ve durmadan yapılan zamlar ile haklın cebinden alınan paralar hükümet ile iyi geçinenlerin cebine girmeye devam ediyor. &lt;br /&gt;KCK operasyonlarının sonunda Ergenekon davasına birleşme kararı çıkarsa hiç şaşırmayacağım... &lt;br /&gt;Liberallerin Dink davasına bakışı Ergenekon adını kullanarak soyut, ne idüğü belli olmayan bir korku örgütünü yaratarak bakın AKP desteklemezseniz başınıza neler gelir demek istiyorlar ama bir şeyi unutuyorlar Dink öldürüldüğünde iktidar partisi AKP idi... Karar açıklandığında da AKP iktidardadır... Hükümete destek verenler bu gerçeği neden görmek istemezler? &lt;br /&gt;Hükümete destek veriyorlar, büyük olasılıkla aldıkları maaşlarının kesilmesi ve azar işitme korkusu ve telaşı içinde olduklarından olmasın? &lt;br /&gt;Liberaller, ekonomik olarak hükümetin etkisi içinde olan yerler ile bağlantı içinde olmalarından kaynaklanıyor olmasın? &lt;br /&gt;Liberallerin AKP hayranlığı neden kaynaklanıyor acaba? &lt;br /&gt;Asker vesayetçiliğinden şikayet eden bir avuç liberaller, neden minare gölgesinde birilerin vesayeti altına gerçek düşüncelerini açıklayamazlar?&lt;br /&gt;Dink öldü, somut bir durum. Davası karar açıklanarak bir aşaması sonlandı. Davada olması gerekenler hükümetin izin vermediği soruşturmalar ile eksik belgeler ve bilgiler ışığında sonlandı. Bu somut durum ülkemizin demokrasi sınavsında nerede olduğunu gösteriyor. Bizler henüz Gladio ile yüzleşmeye ve tavsiye etmek gibi gayret içinde olmadığımızı katılamıyor mu?&lt;br /&gt;Demokrasi için sivilleşelim, demokrasi için vesayeti ortadan kaldırılalım düşüncesi hala varlığını somut olarak koruyor, çünkü bu somut isteğe henüz olumlu anlamda bir yanıt verilmiş değildir.  &lt;br /&gt;Öteki olarak gördüklerimize karşı hoşgörüsüzlüğümüz yasaların güvencesi altında varlığını korumaya devam ediyor. &lt;br /&gt;Dink davası somut sonucu bu düşüncemizi ne yazık ki kanıtlamaya devam ediyor. &lt;br /&gt;Dink’i gerçekten kim öldürdü?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-8076123793425329106?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/8076123793425329106/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=8076123793425329106' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/8076123793425329106'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/8076123793425329106'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2012/01/dinki-gercekten-kim-oldurdu.html' title='Dink’i gerçekten kim öldürdü?'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-8248465676308272224</id><published>2012-01-15T11:35:00.001-08:00</published><updated>2012-01-15T11:36:03.741-08:00</updated><title type='text'>dink için...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-16AoLwDbC3k/TxMql_DHs3I/AAAAAAAAE00/mw4RUtUDsjk/s1600/dink_12a.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 226px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-16AoLwDbC3k/TxMql_DHs3I/AAAAAAAAE00/mw4RUtUDsjk/s320/dink_12a.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5697944785621857138" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Hrant Dink aziz değildir, onu anarken dini müzik ve motifler içinde bir salonda anma yapılması onun düşüncelerine ve yaşam anlayışına karşı yapılmış hakaret olarak görüyorum. o da kendisinin aziz mertebesine ulaştırılmasına sanırım karşıydı, o yüzden ayakkabısının altı delikti. biliyoruz ki bugün aziz mertebesinde olduğunu sanılan kişiler daha iyi koşullarda ve korumalı olarak yaşıyorlar. Dink halkın arasında yaralı bir güvercindi. beş yıldır yaşanan mahkemede gerçek suçluların üstünü örtmekten başka şey yapamamıştır. bugün dahi Hrant gibi aydın insanlar öldürülme riski altındadır, çünkü o günkü koşullardan bugün değişen pek bir şey olmamıştır. eline silah veren suçludur ama esas suçlu; katile silahı almasını sağlayan ortamı hazırlayanlardır ve vur emrini verenlerdir. onlar hala görevlerinin başında, işlerini yapmaya devam ediyorlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-8248465676308272224?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/8248465676308272224/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=8248465676308272224' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/8248465676308272224'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/8248465676308272224'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2012/01/dink-icin.html' title='dink için...'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-16AoLwDbC3k/TxMql_DHs3I/AAAAAAAAE00/mw4RUtUDsjk/s72-c/dink_12a.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-7473825289648572047</id><published>2012-01-14T06:59:00.001-08:00</published><updated>2012-01-14T07:02:00.597-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-h9s0vlJF-LU/TxGYYvrp4qI/AAAAAAAAE0o/fhv7cFlGJZw/s1600/dink_12.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 227px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-h9s0vlJF-LU/TxGYYvrp4qI/AAAAAAAAE0o/fhv7cFlGJZw/s320/dink_12.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5697502554484236962" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;beş yıl olmuş, Hrant din aramızda sadece anılar ile yaşamaya başlayalı...&lt;br /&gt;bu beş yılda Hrant adını kullanarak ödül dağıtanların düştüğü komikliğe şahitlik ettik, çünkü Hrant'ın katillerini koruyan iktidara destek verene ödül verdiler... Hrant'ın kemiklerini sızlatacak gelişmeler yaşandı, cemaat ilişkisi içinde olan gazetede yazı yazandan, AKP iktidarı ile iyi geçinmek için her türlü özveri gösterene kadar hepsi Hrant adını kullandı... bugün bir cezaevinde hem Hrant katili ortaya çıksın diye mücadele eden bir gazeteci ile aynı davada katilleri destekleyenler ile birlikte bulunabiliyor. aynı cezaevi içinde bulunmalarını sağlayan iktidar bugün hala iktidarda... iti iz at izine karışması diye bir atasözü vardır, bugün Hrant davası ve destekleyicileri arasında da bir karışıklık yaratan iktidar mevcuttur... &lt;br /&gt;referandumda "yetmez ama" diyerek AKP iktidarına destek verenler, iktidarın suçluları korumasına da destek vermiş oldular. Hrant'ın gerçek katilleri bugün mahkeme önünde değildir. Hrant'ın sahte dostları Hrant'ın katillerini koruyan iktidara destek verenleri ödüllendirmiştir. bugün davanın sonlanacağı günlere yaklaşırken Hrant isminden fayda sağlamak isteyenler ile gerçek dostlarını ayırt edin. Hrant'ın gerçek dostları beş yıldır meydanlarda, mahkeme salonlarındaydı... iktidara referandumda destek verenleri aranıza almayın, çünkü kirlenmişlikleri ile sizi kirletirler... kirliliklerini bugün dahi yaymaya devam ediyorlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-7473825289648572047?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/7473825289648572047/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=7473825289648572047' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7473825289648572047'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7473825289648572047'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2012/01/bes-yl-olmus-hrant-din-aramzda-sadece.html' title=''/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-h9s0vlJF-LU/TxGYYvrp4qI/AAAAAAAAE0o/fhv7cFlGJZw/s72-c/dink_12.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-3503904676477204877</id><published>2012-01-14T02:53:00.000-08:00</published><updated>2012-01-14T02:54:05.728-08:00</updated><title type='text'>Kan, kan ile yıkanır mı?</title><content type='html'>Kan, kan ile yıkanır mı?&lt;br /&gt;Geleneğimiz içine nereden geldi girdi bilemem ama kan davası diye bir kavram var. Bu kavram; kanı kan ile yıkamak olarak adlandırılır. Bir tarafın soyu tükenene kadar devam eden bir süreçmiş, daha sonra devletin çözüm yolları gelmiş ve mahkum edilmiş insanlar. Mahkum edilen cezası sona erince, rakibi olan aile ferdi tarafından hemen öldürülürmüş, elbette evde cezayı en az alabilecek kişi tarafından. Kanı kan ile yıkamak kavramına çocuklara gelmiş sıra, çocukları katil yapmış gelenek… &lt;br /&gt;Çocuklar cezaevinde büyümüşler, çıkınca yine bir çocuk tarafından öldürülmüş. Bir girdap olmuş, kanı kan ile yıkamak. İnsanlık tarihi birikimi içinde; kan davasının çözüm olmadığı kafalara yer ettikten sonra, kanı kan ile yıkamak yerine başka çözüm yolları bulunmuş, çünkü kan, kan ile yıkandıkça kan deryası olmuş yeryüzü. &lt;br /&gt;Hınçlar, öç almalar kuşaklara aktarılmış, çünkü kanı kan ile yıkamak için hınç ile beslemişler insanları, çocukları. &lt;br /&gt;Öç almak, hınç duymak kanı kan ile yıkamanın eğitim bölümü olmuş, çünkü öç alma ile güdülenen insan (çocuk) hiç düşünmeden bıçağı, silahı öldüreceği kişinin üzerine çevirirmiş, çünkü eğitim ile katil yetiştirilmiş yıllar boyu… Toplum geleneği/ göreneği denilen şey; okul olmadan verilen eğitimdir bir anlamda… İnsanı biçimlendirmektir. &lt;br /&gt;Kanı kan ile yıkamak demek, bir arada yaşamamak demektir. Kan, birlikte düşünmeyi yok eder, birlikte eğlenmeyi ortadan kaldırır. Kan, kan ile yıkandığı yerde dram, ağıt vardır. Eğlenceleri bile ağıt türküleri eşliğinde olur. &lt;br /&gt;Günümüzde hınç alma güdüsü kan ile beslenirken, bir yanda da devlet olma gereği yasal zeminde hukuk kuralları içine alındı. Bireyler arasında kavga yerini, daha büyük ve kitlesel olarak toprağı kan ile sulamak için çatışmalar yaratıldı, uygulandı. Birinci ve ikinci dünya savaşları insanlığın kan tutulması yaşadığı yıllardır. &lt;br /&gt;Kan tutulması demek, insanın beyninin bir şeye odaklanması ve onu gerçekleştirmesi için güdülenmesidir. Hiçbir şeyi düşünemez, hissedemez, ölmek ve öldürmek dışında bir şeyi düşünemez, ne doğa vardır ne de diğer insanlar. &lt;br /&gt;Devlet, hınç besler ve büyütür mü? &lt;br /&gt;Eğitim müfredatına bakınca evet demek zorunda kalıyorum. Evet, devlet toprakları üzerinde yaşayan farklı inanç ve kültürden olanlara karşı hıncı beslemekte ve yeni katillerin oluşması için ortam hazırlamaktadır. Faili meçhul cinayetler ve çözülmemiş, ceza almamış cinayetlerin fazlalığı bunu kanıtlar. &lt;br /&gt;Devlet, kanı kan ile yıkamaya devam ediyor…&lt;br /&gt;Kan davası biçim ve boyut yanında özneleri de değiştirmiş halde, daha kitlesel olarak yaşamaya ve var olmaya devam ediyor.&lt;br /&gt;Kan, kan ile yıkanınca kan temizlenmez, yeni kanlı zeminlerin oluşmasını hazırlar. Doğal olarak yeni katillerin kahraman gibi ortalıkta dolaşmasını sağlar. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-3503904676477204877?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/3503904676477204877/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=3503904676477204877' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3503904676477204877'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3503904676477204877'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2012/01/kan-kan-ile-ykanr-m.html' title='Kan, kan ile yıkanır mı?'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-5050404048578606164</id><published>2012-01-14T00:35:00.001-08:00</published><updated>2012-01-14T00:35:59.844-08:00</updated><title type='text'>Bir arada mutlu yaşamak mümkündür…</title><content type='html'>Bir arada mutlu yaşamak mümkündür…&lt;br /&gt;Tüm operasyonlara, kışkırtmalara rağmen kardeşimsin, Kürt kardeşim... Aşkın sesini bile hüzün ile yaşayan kapı komşum, yüzlerinde gülme çizgisinin yok olduğu, acının, hüznün, sürgünün, zulmün çizgisini taşıyan kardeşim benim. &lt;br /&gt;Her şeye rağmen kardeşiz, çünkü halkların bireyleri kardeştir... &lt;br /&gt;Hrant gibi, Azad gibi... &lt;br /&gt;Konuştuğumuz dil, yaşadığımız kültür ayırmaz bizi, çünkü renktir, çeşitliliktir, bir arada yaşamanın güzelliğidir... &lt;br /&gt;Bütün renklerin çocukları yan yana geldiğimizde dünya güzel olur. &lt;br /&gt;Olur mu hiç, tek çiçekten bir bahçe. Olursa eğer, o çiçek güzel gözükür mü? &lt;br /&gt;Rengimsin, sesimsin... Kardeşimsin...&lt;br /&gt;Gündemin değişimi içinde unutturulmaya çalışılan dayanışma, dostluk, binlerce yıldır birikmelerimiz ile birlikte yaşamaktan mutluyum, çünkü Kürt, Ermeni, Rum, Süryani, Çerkez, Abhaza, Gürcü, Roman, Bulgar, Arnavut… yetmişiki ve daha fazla kültürden olan kardeşlerim ile dünyanın en güzel bahçesini yaratıyoruz. Bu güzelliği yok etmek isteyenlere karşı omuz omuza kavga etmekten de bahtiyarım. &lt;br /&gt;Her dilden türkü dinlemek, her dilden aşk sözleri duymak, her dilden kitap okumak, her dilden oluşan renklerden bir evrende yaşamaktan mutluyum. Bu mutluluğumu yok etmek isteyenlere karşı kavga etmek de evrene barışık olmanın getirmiş olduğu bir görev olduğunu düşünüyorum. &lt;br /&gt;Bir arada mutlu yaşamak mümkündür…&lt;br /&gt;Bir arada kavgasız, silah tüccarlarına rağmen bir arada yaşamak için yan yana duran tüm güzel insanlar kardeşimdir. &lt;br /&gt;Hiçbir insan zorunlu olarak yaşadığı yerden göç etmesin…&lt;br /&gt;Hiçbir insan kendi mutluluğu için başkalarını ezmesin… &lt;br /&gt;Hiçbir insan, betonlar içinde, tek başına yaşamasın…&lt;br /&gt;Hiçbir insan hınç büyütmesin…&lt;br /&gt;Hiçbir insan “üstün insan” olduğunu iddia etmesin, kanıtlamaya kalkmasın…&lt;br /&gt;Hiçbir acı boşuna çekilmiş olmasın, yeter ki bir arada yaşama kültürümüzü geliştirelim. &lt;br /&gt;Bir arada yaşayalım, çünkü bütün renkler ile dünya ve yaşam güzeldir… &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-5050404048578606164?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/5050404048578606164/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=5050404048578606164' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/5050404048578606164'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/5050404048578606164'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2012/01/bir-arada-mutlu-yasamak-mumkundur.html' title='Bir arada mutlu yaşamak mümkündür…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-1715508557110133846</id><published>2012-01-13T18:49:00.001-08:00</published><updated>2012-01-13T18:49:19.881-08:00</updated><title type='text'>Kitaplarla büyümedim</title><content type='html'>Kitaplarla büyümedim&lt;br /&gt;“Kitaplarla büyümedim, her şeyi hayattan öğrendim.” diye içini geçirdi.  Hayat bir çok dersini zaman içinde sindire sindire verir. Okul ise bir anda bilgileri beynimizin içinde atar sonra der ki, öğrendin. Aslında öğrendiğimizi sandığımız şeyler sadece görüntüdür, çünkü hayat okuyana da okumayana da aynı şiddette davranır, ayrım yapmaz. &lt;br /&gt;Her şeyi okulda öğrenen biri hayatta başarılı olma şansı ne yazık ki yok. Bugün bir çok profesör unvanı taşıyanlar hayatta eğitim görenlerin yanında çalışmaktalar ve onların zenginliğine daha fazla zenginlik katmak için zamanı yok edip, hizmet sektörü içindeki görevlerini yerine getirirler. &lt;br /&gt;Bazı okumuşlar ve hayatta dersini alanlar ise daha şanslıdır, çünkü el yordamı ile değil, insanlığın birikimlerinden yararlanarak adım atarlar. Onlar okuyanlara göre avantajlı olmuş olsalar da, sonuçta eğitilen insan bir çok basit çözümü göremez ve karmaşık hesapların içinde basit çözümler kaçırır, yıllar sonra çözümü bulduklarında ise artık zaman geçmiş olur. Zamanı yakalayanlar ise bugün babalarından kalan servetin vermiş olduğu rahatlık içinde insanlık için bir şey yapmazlar, onlar için sadece kendileri vardır ve kendilerinin hayattan aldıkları zevklere çeşit katmak için uğraşırlar. &lt;br /&gt;Kitaplar ile büyümedim diye düşündü Beyoğlu’nun arka sokaklarında küçük esnaflık yapan biri. Bir çok okumuşun onun oraya gelip çayını içtiğini görür, şanslıdır, çünkü okumuşların cebinde para yok iken, kendisinin yanında bir iki eleman çalışmakta ve gelene çay ısmarlamanın vermiş olduğu rahatlık ile sohbet eder. Eğer çay ısmarladığı birinin bir masası varsa; herhangi bir devlet dairesinde ya da holdingde yanına dahi yaklaşamazdı. Şimdi yanında kendi seviyesinde birlikte çay içmekte ve çayın demi altında sohbet edebilmekteler. &lt;br /&gt;Beyoğlu bir çok hayatı iç içe saklar ve besler. Kim necidir, neyi hedefler belli değildir, zaten Beyoğlu adı üstünde beylerin oğullarının mekanıdır ve orada hizmet sektörü gelişmiştir. Beylerin oğullarına hizmet edilir. &lt;br /&gt;Kitaplar ile büyüyenler, hayatın dişilileri arasında büyüyenlerin yanında büyümekte ve gelişmektedirler. Hayat hiç adil değil gibi gözükebilir ama hayatın hareketi herkese eşit vurur ama bazıları daha ileri gider, bazıları ise buhar olur uçar. Hayata tutunmak için çocuklarını eğitenler, aslında hayattan çocuklarını saklamaya çalışırlar, onları koruma güdüsü içinde hayata daha geç katılmalarını sağlarlar. Onlar için önemli olan; bir kariyer ve kimliktir. Kimliği ve kariyeri olanların hayatta başarılı olacağı illüzyonu içinde kendilerine güven içinde bakarlar ve hazırlıksız yakalandıkları hayatın rüzgarı içinde yok olur giderler. &lt;br /&gt;“Hayatı kelimelerden değil, nefeslerden öğrendim, çek bir nefes” derler Beyoğlu arka sokaklarında. Nefes çekenler bu dünyadan uzaklaşır kendi dünyaları içinde yok olurlar. Yok olan geçmişin bütün birikimidir aslında. Beyoğlu, içinde yok olanların hikayesini saklar, arada birkaç kişi başarılı olur ve o başarılı olan birkaç kişinin hikayesinin arkasından binlerce hayat o hikayenin içinde olmak için buhar olur. &lt;br /&gt;Kitaplar geçmişin birikimini saklar, geleceğin öngörülerini yazar. &lt;br /&gt;Kitaplarda dijital oldu, hayatımızın başka alanlarında olduğu gibi. Bir an varlar ve bir an bakmışsınız bilgisayarınızda kaydetmeyi unuttuğunuz bir yazınız gibi yok olur gider. Beyoğlu’nda ara ara elektrikler kesilir. Bir öykünün önemli kahramanın anısı yazılırken, o anı elektrik kesintisi ile birlikte yok olur, çünkü hayatımız kendi yarattığımız enerjinin kölesi konumundadır. &lt;br /&gt;“Kitaplardan öğrenmedim hayatı, simit satarak başladım hayata ve Beyoğlu’nun arka sokaklarında küçük ticaretime” diye geçirdi, çayın demi kömür közünün üzerinde kokarken. &lt;br /&gt;Beyoğlu yazılan ve yazılmayan bir çok hikayeyi saklar, en çok da yazılmayan dramları, trajik komik hikayeleri. Kitaptan ve hayattan öğrenenler aynı havayı solurlar, buharlaşan yaşamın içinde. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-1715508557110133846?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/1715508557110133846/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=1715508557110133846' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/1715508557110133846'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/1715508557110133846'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2012/01/kitaplarla-buyumedim.html' title='Kitaplarla büyümedim'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-7272008555067768125</id><published>2012-01-09T01:27:00.000-08:00</published><updated>2012-01-09T01:28:01.339-08:00</updated><title type='text'>12 Eylül ile hesaplaşma…</title><content type='html'>12 Eylül ile hesaplaşma…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül 1980 yılında olan faşist bir darbe ile hayatımızın bugünkü sürecini yaratan yol açılmış oldu. Yaklaşık otuz yıldır süren bir sürecin sonlanması için bazı adımlar atılıyor olması, bu otuz yıllık travmadan çıkmak için henüz bir ışık yakamamıştır.  &lt;br /&gt;Yaşanan olaylar otuz yıldır sürdürülen politikaların kesintisiz olarak uygulandığını göstermektedir. &lt;br /&gt;Kenan Evren ve arkadaşları hakkında açılan davaların ilk defa kabul görmesi önemli bir başlangıç olarak algılanmasına rağmen yetersizdir, çünkü darbenin bugünkü sonucunu yaratan olayların tek sorumlusu olarak darbeci generallere yüklemek demek, tarihin bir çok olayını karanlıkta bırakmak anlamındadır. &lt;br /&gt;12 Eylül darbesinin zeminini hazırlayan koşulların ekonomik boyutu çok önemlidir. Darbenin geleceğini ilk olarak yüksek ses ile söyleyen 24 Ocak kararlarıdır. 24 Ocak kararlarının uygulanması için ülkede darbe yapılması zorunludur ve o zorunluluk Eylül ayında yerine getirilmiştir. &lt;br /&gt;Darbenin ekonomik boyutunun zemini yaratmak için 50 Cente muhtaç olarak yaşamak zorunda kaldığımız dönemler vardır. Darbe öncesi dönemlerde toplumsal olaylarda kontrol dışı olarak gösterilen ama kontrollü şekilde gelişen çatışmalar ile ülkede can güvenliği sorunu yaratılmıştır. Maraş, Çorum, Sivas olayları çatışmaların kitlesel olması için geliştirilmiş birer senaryolar olduğu bugün daha iyi anlaşılmaktadır.&lt;br /&gt;1980 yılları global ekonomiyi elinde bulunduranların bizim bölgemiz için özel olarak üretmiş oldukları politikaların uygulanmaya konduğu yıllardır. Kısaca Büyük Ortadoğu Politikası olarak tanımlanan doktrinlerin hayata geçtiği yıllarda bizim ülkemizin de bu politikanın amaçları yönünde değişmesi kadar doğal bir şey olamazdı. Çünkü ülkemiz içindeki değişimler; dış etkilerin sonucunda olmaktadır. Ülkemiz yeni rotasını çizenler, 12 Eylül akşamı kadehlerini havaya kaldırarak “bizim çocuklar başardı” diye kutlama yapmaları tesadüfi değildir. &lt;br /&gt;12 Eylül günü yürürlüğe konan politikalar tamamı ile dış güçlerin ülkemiz için çizdiği yeni rotaya uygun olarak uygulanmış ve başarılmıştır. 12 Eylül sol muhalefeti tamamı ile yok ettiği gibi, batı ile kucaklaşma sürecini yaşayan ülkenin rotasını ılımlı İslam adı altında Ortadoğu ülkesi konumuna döndermiştir. Türkiye bir balkan devleti değildir, Ortadoğu ülkesidir.  &lt;br /&gt;İnsan hakları boyutu ile 12 Eylül sürecine bakarsak; işkence yapanlar, işkenceyi yasal boyutta görüp, işkence alınan ifadeleri normal koşullarda alınmış gibi kabul gören hakimlerde darbeci generaller kadar suçludur. İşkencelerin yaygınlaşmasına göz yuman, o dönemde özel mahkemelerde görev tapan tüm savcılarda suçludur. Güvenlik güçleri içinde çalışan ve işkenceye fiili olarak katılmış devlet memurları ve zorunlu görevini yapan askerlerde suçludur. &lt;br /&gt;Ekonomik boyuttan bakarsak, özelleştirme adı altında ülkenin birikimleri olan ağır sanayimizin tamamı ile işlevsiz bırakan ve yok pahasına satan devlet mekanizması içinde görev yapmış ve karar alan her bürokrat bu dönemin suçluları arasındadır. &lt;br /&gt;12 Eylül ile hesaplaşmaya başladınız mı, her boyutu ile hesaplaşmak zorunludur. Çünkü bugün ki iktidarımı 12 Eylül politikalarının bir sonucudur ve bu sonucu ortadan kaldırmak demek despotizm ile mücadele için sadece bir başlangıç işlevini görür. &lt;br /&gt;Ülkemizin kaderini dış etkilere bırakmaktan kurtulmak için tam bağımsız bir devlet mekanizmasını yaratmak ve kurgulamak zorundayız. Bugünkü bakış açısı içinde “mümkün değildir” dediğinizi duyar gibiyim, devrimcilik işte bu mümkün gibi gözükmeyeni yaratmaktır. &lt;br /&gt;12 Eylül ile hesaplaşmanın göstermelik olmak dışında gerçek boyutta olmasını istiyorsanız, tam bağımsız bir Türkiye politikasının yaratılmasını ile ancak oluşur. Birkaç generalin mahkeme önüne çıkarılması sadece vicdanları rahatlatırken, darbeleri yaratan koşulları ve sonuçlarını ortadan kaldırmaya yetmemektedir. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-7272008555067768125?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/7272008555067768125/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=7272008555067768125' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7272008555067768125'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7272008555067768125'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2012/01/12-eylul-ile-hesaplasma.html' title='12 Eylül ile hesaplaşma…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-7551270281892511534</id><published>2012-01-07T14:10:00.000-08:00</published><updated>2012-01-07T14:11:26.386-08:00</updated><title type='text'>metin göktepe</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-rTHqXV_mdJw/TwjC4Oz5UdI/AAAAAAAAE0c/ZgvZ8TvHSso/s1600/metingoktepe2.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 210px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-rTHqXV_mdJw/TwjC4Oz5UdI/AAAAAAAAE0c/ZgvZ8TvHSso/s320/metingoktepe2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5695016000114217426" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;metin göktepe haber yapmaya gitti, kendisi ne yazık ki haber oldu. onu ilk ve son defa evrensel gazetesinde görmüştüm. yeleği ve elinde fotoğraf makinesi ile inançlarına uygun haber yapma ve haberini yayın kuruluna sunma telaşı içindeydi. onu göreli çok uzun zaman olmuş, bana sorarsanız daha dün gibi. evrensel gazetesi sloganında gerçek evrenseldir yazıyordu o zamanlar... devletin gazeteci görmediği gazetecilerdendi... devletin verdiği kimlikle dolaşan çok gazeteci olduğunu söyleyiverip haber yazamayan, bir kere dahi habere çıkmamış "kimlikli gazeteci" bugün dahi kimliği ile gazeteci olduğunu iddia edip, kokteyl kokteyl dolaşıp, maçlarda bedava maç seyretme telaşındadır...&lt;br /&gt;kendisine gazeteci diyen ve sadece düzeltmenlik işinden anlayan  türkçe de "de - da" ayrımını bildiğini iddia eden "kimlikli" bir çok medya mensubu görebilirsiniz... ama sizler gerçek gazetecileri ya hapishane duvarları arasında, ya da toprak altında olduğunu biliyorsunuz. &lt;br /&gt;bugün medya mensubu işinden olmamak için "patronun işine gelmeyeni görmeyen", "devletin çıkarının haberden daha önemli olduğuna inanan" gazetecileri görüyorsunuz. işte onların devlet onaylı gazeteci kimlikleri var... &lt;br /&gt;onurlu bir gazeteci bana göre devlet onaylı kimlik almamalıdır, çünkü o kimliği alan devletin gözlüğü ile bakar habere ve olaylara. sıradan bir memur ile gazeteci arasında ki tek fark, devlet memurunun maaşını devlet, gazetecinin parasını gazete sahibi verir ama gazete sahibine ise devlet reklamları verilerek dolaylı olarak gazetecinin maaşı verilmiş olunur.&lt;br /&gt;devleti için kurşun atanda, haber yazanda "dönem dönem" erişilmez sayılır, ölürse eğer; şehit denir, bu sayede kutsallık payesi verilir. &lt;br /&gt;gazeteci metin'dir.. gazeteci abdi ipekçi'dir. gazeteci bugün cezaevinde yatan yüzlercesidir. &lt;br /&gt;onların bir çoğunun devlet onaylı kimlikleri yoktur, o yüzden devlet istatistikleri arasında cezaevinde yatan sekiz gazeteci görülür. &lt;br /&gt;gazeteci kimliklerini ancak ve ancak yine gazeteci kitle örgütleri verirse o gazeteci olmak için önemli adım atmış sayılır. &lt;br /&gt;sarı basın kartı taşıyanların büyük bir bölümü ne yazık ki gazeteci değildir, sadece belediye otobüslerine bedava binen sıradan yolcudur... &lt;br /&gt;metin göktepe öldürüleli kaç yıl oldu?&lt;br /&gt;kaç gazeteci öldürüldü, kaç gazeteci sadece mesleğini yaptığı için cezaevindedir?&lt;br /&gt;bugün dahi bütün olumsuzluklara rağmen bu ülkede gazeteciler mevcuttur. &lt;br /&gt;gazeteler satılır, içinde çalışan gazeteciler ile birlikte. gazetecilerde alınıp satılmakta mahsur dahi görülmüyor, hatta bu durum normal karşılanıyor. sıradan bir baskı makinesi gibidir, demirbaşlar alınır satılır!&lt;br /&gt;gazetecilere artık görüş sorulmuyor, onlara görevler veriliyor ve görevlerini patronlarının çıkarına uygun yapmaları bekleniyor, yapmayan ise kapı önünde işsizler ordusu içindeki yerini hemen alıyor. &lt;br /&gt;gazetecinin özgürlüğü patronlarının dudakları arasındadır. onlar izin verdiği sürece haber yazabilmekte, onlar izin verdiği sürece gazeteci özgürce haber peşinde koşabilmektedir. gazeteci haber yaparken dahi işinden atılabilmekte, yazdığı yazı yüzünden hapse giren ise işinden olabilmektedir. o yüzden gazeteci özgürlüğünü bu gerçekler ile otosansür yapmak zorunda bırakılmıştır. gazeteci özgür olmadığı yerde özgür medyadan bahsedilmez. &lt;br /&gt;birbirinden bağımsız ve farklı görüşleri yansıtan gazeteler yayınlanması medyanın özgür olduğu anlamına gelmez. medyanın özgürlüğünü belirleyen reklam verenlerdir. reklam verenlerin ticari hayatta başarı çizgisi ise hükumetin aldığı kararlar ve verdiği ihaleler ile sınırlıdır. &lt;br /&gt;metin göktepe ne zaman öldürülmüştü?&lt;br /&gt;medyamız ne zaman özgürlüğünü yitirdi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-7551270281892511534?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/7551270281892511534/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=7551270281892511534' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7551270281892511534'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7551270281892511534'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2012/01/metin-goktepe.html' title='metin göktepe'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-rTHqXV_mdJw/TwjC4Oz5UdI/AAAAAAAAE0c/ZgvZ8TvHSso/s72-c/metingoktepe2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-71923490801270252</id><published>2011-12-29T11:48:00.001-08:00</published><updated>2011-12-29T11:48:47.279-08:00</updated><title type='text'>Savaş uçaklarına hayır!</title><content type='html'>Savaş uçaklarına hayır!&lt;br /&gt;Uzaydan dünyamıza doğru bir şeyler her an gelmekte ve gelmeye de devam edecektir. Yerküremizin gök kubbesinden içeriye girerken bazıları gökyüzünde buharlaşıp yok olurken, bazıları da yerküremizin toprağı ve suyu ile bululuyor. Dünya kurulduğu günden beri yaşanan bir doğal olay olmasına rağmen, insan uzaya açıldığı günden sonra bu doğal olayda da değişimler olmaktadır. Çünkü dünyamızın etrafında dünyada üretilen uzaya bırakılan cisimler ile dolu ve büyük bir çöplük söz konusundur. Uzay çalışmaları birkaç ülkenin tekelinden çıktıktan sonra, daha fazla ve hızlı bir şekilde kontrolsüz şekilde kirletilmeye devam ediliyor. &lt;br /&gt;Yeryüzüne, yakın bir zaman diliminde daha fazla insan ürünü olan çöpler uzaydan gelecektir ve bunların şu andaki teknoloji ile kontrol edilemeyeceği söylenmektedir. Bu konuda bazı hukuksal düzenlemeler yapılıyor olmuş olsa da yasa çıkmadan gönderilenler kaderleri ile baş başadır. Her an herhangi bir yere uzaydan gelecek ve çarpacaktır. &lt;br /&gt;Uçak yolculuğu en güvenilir yolculuktur. İnsanların uçak kullanması teşvik edilmekte ve bu sayede zamandan büyük kazanımlar elde edilirken, ekonominin yani paranın hareket alanı da globalleşmekte ve bu sayede kapitalist sistem için yeni olanakların yaratılması anlamına gelmektedir. &lt;br /&gt;Uzaydan kontrolsüz şekilde gelen cisimlerin karaya ulaşmadan herhangi bir uçağa değmesi sonucu, o uçağın havada infilak etmesi her an olasılık içindedir. Uçaklar günümüz teknolojisi içinde her türlü hava koşullarına karşı dayanıklı yapılırken, uzaydan gelecek olan bu insan eseri ürünlerine karşı ne kadar dayanıklıdır? Bu konuda bugüne kadar her hangi bir araştırtma yapılmış mıdır?&lt;br /&gt;Havadan bomba yağdıranlar, bombalar için harcadıkları paralar ile bu uzaydan yeryüzüne gelecek olan ve gelmekte olan tehlike karşısında neden sessiz kalmakta ve yokmuş gibi davranmaktalar? Uçak yolculuğunun en sağlam ulaşım aracı olduğu propagandası yapılırken, neden uçak yolculuğunun ve uçaklarının yaratmış olduğu çevre ve insana yapmış olduğu tahribatlar konuşulmaz? &lt;br /&gt;11 Eylül ikiz kulelerle yapılan saldırı sonrası Amerika üzerinde bütün uçakların uçması yasaklandığı süreç içinde yapılan bilimsel çalışmalarda elde edilen veriler neden genel kamuoyunun bilgisine sunulmaz? Uçakların hava sıcaklığı ile birebir ilişkisi olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış olmasına rağmen, gök kubbenin ısınmasına neden olan bulutların oluşmasına sebep olanlar listesinde neden uçaklar sıralanmaz?&lt;br /&gt;Savaş uçaklarının ve savaş için kullanılan patlayıcı maddelerin uzaya, yerküreye ve gök kubbeye vermiş olduğu zararlar neden gündeme getirilmez? Bombalar ani olarak insanı öldürürken, uzun vadede insanların tümünü etkileyen ve doğayı, dünyayı yok eden gelişmeler gündeme dahi getirilmez… Doğa için mücadele eden dernekler, kurumlar, BM sözleşmesinde neden uçakların ve uzay çalışmalarının sonuçları, yaşadığımız küresel ısınma içinde gündeme getirilmez? Fabrikaların, arabaların bacalarından konuşuruz ama uzay ve uçaklardan konuşmayız! Sanki onlar doğaya zarar vermiyormuş gibi sessiz kalmaya devam ediyoruz. &lt;br /&gt;Bomba atan bir uçak, insanları öldürmeye devam ediyor. O uçak aynı zamanda dünyamızı da kronik hastalık pençesine bırakıyor. &lt;br /&gt;Savaş ve normal uçakların gök kubbe içinde bu kadar sık kullanılması güvenli ve sağlıklı değildir. &lt;br /&gt;Doğaya en zarar veren ve kontrollü bir şekilde kullanılan teknoloji insanlığın ilerleyişi için şanstır, fakat kontrol dışı gelişen teknolojiler aynı zamanda doğa ile birlikte insanları da yok eden birer bomba konumundadır. Bomba atan bir uçak küçük çaplı bir alanda yaşamı yok ederken, global anlamda bir yaşamı da tehdit ediyor. Savaş uçaklarına ve savaşa hayır demek doğanın yaşaması için evet anlamına gelir. Bizler ve bizden sonraki kuşaklar bu doğada yaşayacağız, doğamızı yok eden küçük çıkarlar için yaşanan savaşlar insanlığa sadece zarar vermekte, geçmişi, bugünü ve geleceği yok etmektedir. Savaş uçaklarına hayır!&lt;br /&gt;Savaş için harcanan her para insanlık için işlenmiş bir cinayettir. &lt;br /&gt;Teknolojiyi katiller için bir silah olarak kullanmayın, barış için, doğa için, insanlık için teknolojiye evet!&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-71923490801270252?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/71923490801270252/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=71923490801270252' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/71923490801270252'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/71923490801270252'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/12/savas-ucaklarna-hayr.html' title='Savaş uçaklarına hayır!'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-1703914624233526347</id><published>2011-12-29T01:48:00.001-08:00</published><updated>2011-12-29T01:48:42.797-08:00</updated><title type='text'>Ölüm havadan geldi</title><content type='html'>Ölüm havadan geldi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havadan bomba atan profesyonel pilot aşağıda kimleri öldürdüğünü göremez! Ona verilen matematiksel koordinatlar ile ekrandan gördüğü rakamlara uygun davranır ve bombayı bırakır. Aşağıda binlerce insan yaşıyormuş, bir insan yaşıyormuş fark etmez, o verilen görevi yerine getiren bir profesyoneldir. &lt;br /&gt;Havadan ilk bomba Libya toraklarında Osmanlı askerlerinin üzerine İtalyan askerleri atmıştı. İtalyan pilotlar, aşağıda kaçan, şaşkınlıkla bombaya bakan insanları görmüştü. Çünkü kaçanlar bir savaşta uçağı ilk defa görüyorlardı. İlk defa orada uçak ortaya çıktı, kaleler artık eskisi gibi güvenli savunma alanı değildir. O günden sonra tüm kaleler önemini kaybettiği için doğanın kucağına bırakılmışlardır. O günden sonra kaleler sadece turistlerin gezdiği bir alan olmuştur. &lt;br /&gt;Göklere hakim olan, savaşa hakim olacağı ilan edilmiş oldu, birinci dünya savaşında Trablusgarp cephesinde. O savaşı Osmanlı kaybetti, o günden sonra Cezayir’de, Libya’da nice kitlesel katliamlar olmuştur.  Kitlesel ölümler ve katliamlar 2. dünya savaşı sırasında ve sonrasında olmaya devam etti, bugünde olmaya devam ediyor, çünkü öldüren, öldürdüğü kişileri ancak tv ekranlarında ya da gazete manşetlerinde görür oldu. &lt;br /&gt;Görmeden öldürmek vicdanı da rahatsız etmez, katil olduğunu bile bilmeden normal yaşamına devam eder. Çünkü yukarıdan bırakılan bomba katil olma duygusunu ortadan kaldırır ve yabancılaştırır. &lt;br /&gt;Savaşın çirkin yüzüdür, Sabra Şatilla kampları…&lt;br /&gt;Savaşın çirkin yüzüdür Halepçe…&lt;br /&gt;Savaşın çirkin yüzüdür bugün Uludere.&lt;br /&gt;Bombalar, yeryüzüne birkaç metre patlarsa daha kitlesel olacağını hesaplayan mühendisler, Hiroşima’da atom bombasını ilk defa bir şehir üzerinde patlattıklarında nasıl bir katliama ortak olduklarını bilmiyorlardı. &lt;br /&gt;Hiroşima’da insanlar buhar olurken, belki İstanbul’da bir sivil kanser oluyor ölüyordu. Çünkü Hiroşima üzerinde biriken nükleer dolu bulutlar; yeryüzüne yağmur olarak indiği ve nereleri nükleer artık ile yıkadığını kimse bugüne kadar bilemedi, saklandı. Yok sayıldı. &lt;br /&gt;İnsanlar kanser hastası olmaya başladı ve çağın hastalığı olarak anlatıldı. Neden arttığını kimse sorgulayamadı gerçek anlamda. Kanserin nedeni nükleer olduğunu biliniyordu ve evlerdeki nükleer dalgası yayan araçları suçlu ilan edilmişti. Gerçek suçlu gözler önünde görünmez kılınmıştı, düşman vardı ve düşmana karşı silahlanmak ve nükleer bombalar biriktirmek, senenin planlı günlerinde onları patlatmak olağan şeylerdi. &lt;br /&gt;Yüzyılın kangreni, salgın hastalığı gökten alır olduk. Gökten gelene karşı kimsenin savunma mekanizması yoktur, çünkü o güne kadar öğrenilen savunma biçimi karadan karaya göre düzenlenmişti, uçak çıktı, savaşta mertlik yok oldu. Ölümler daha keskin ve ani olmaya başladı ve düşenin kimyasal, nükleer silah mı, biyolojik mi, virüs dolu bir balon mu olduğunu ölümlere bakarak öğrenir olduk. &lt;br /&gt;Savaş uçakları bir yerleri bombaladığında ölen sadece insan değildir, insanın biriktirdiği tüm değerlerdir. Savaş uçakları geçmişi ve bugünü yok ederken, geleceğe de nükleer, biyolojik, kimyasal artıklar bırakmaktadır. &lt;br /&gt;Savaş uçaklarına koordinat verenler sadece askerler değildir, onların siyasi sonuçlarından sorumlu olanlardır. Bugüne kadar savaş uçaklarına koordinat verenler ne yazık ki yargılanamamış, sorgulanamamıştır. &lt;br /&gt;Askerlik profesyonel anlamda öldürmek üzerine kurulmuştur, hedef neresi gösterilirse sorgulamadan, karşı çıkmadan hedef yönünde hareket etmektir. &lt;br /&gt;Profesyonel insan hangi meslek dalında olursa olsun, parayı verenin emirlerini yerine getirmek ile yükümlüdür. Yaşadığımız çağ, kategorize edilerek yaşam parçalanmıştır. Parçalanan meslek birimleri ise profesyonel insanlardan oluşturularak erk sahibinin amaçları ve beklentileri yönünde hareket etmesini sağlamaktır. Profesyonel insan görevini yaptığı için vicdanı rahattır, emir veren ise sonucu rakam olarak gördüğü için vicdanı rahattır. Ölen ise toprak olurken kimse ölenin kimliği, geçmişi, neden orada olduğu konusunda araştırma yapma gereği bile duymaz, çünkü yaşadığımız çağda insanlar bir rakama indirgenmiş ve kategorize edilmiştir. &lt;br /&gt;İnsan öldü, insan yarattığı yeni düzenin kurbanı oldu. Emir verenler ve emri uygulayanlar erk sahibinin niyetine göre hareket ettikleri için yaptıklarından dolayı sorumlu değillerdir bu yeni dünya düzeni içinde!… &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-1703914624233526347?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/1703914624233526347/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=1703914624233526347' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/1703914624233526347'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/1703914624233526347'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/12/olum-havadan-geldi.html' title='Ölüm havadan geldi'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-3700898606745380309</id><published>2011-12-21T01:11:00.000-08:00</published><updated>2011-12-21T01:12:06.664-08:00</updated><title type='text'>Tarih; ilkleri yaşarken tekerrür mü eder?</title><content type='html'>Tarih; ilkleri yaşarken tekerrür mü eder?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Susurluk davasına konu olan yıllarda yapılan operasyonlar ve sonuçlarını yeniden düşündüm, acaba dedim kendi kendime; tarih tekerrür mü ediyor? Özneler değişik ama uygulama ve yapılanları düşününce karbon kağıdından geçmiş gibi. &lt;br /&gt;Denenmiş operasyonları tekrar deniyorlar ama biryandan da geçmiş ile yüzleşmek adına bir takım soruşturmalarda / davalar da bu arada sürüyor. O dönemde yapılanları demektir ki başarılı görüyorlar ki, yeniden benzer bir senaryo yeniden uygulamaya konuluyor.&lt;br /&gt;Susurluk davasına konu olan yıllarda “ilk kadın” başbakanımız yönetimdeydi. Onun emrini şak diye yerine getiren bir genelkurmay başkanı, emniyetin “ağır topları” o dönemde her şeyi yapacak konumdaydı. Birde bugün varlığı kabul edilmeyen JİTEM ve onun gözü kara yöneticileri de henüz sağ idi. &lt;br /&gt;Mahkemelerde JİTEM henüz kabul görmüş değil ama fiili ve anılar içinde varlığını devam ettiriyor. PKK ile savaşan özel ve seçilmiş birlikler, o dönemde “Dağ Türkçesi” ile konuşan, yetiştirilmiş ve her şartta ayakta kalacak elemanlardan oluşturulmuştu. Dağ Türkçesi konuşan elemanlar; köylere baskınlar düzenleyip, PKK kıyafetleri ile önce propaganda yapıp, ardından kendi kimlikleri ile gelip o propagandaya sıcak bakanlara “bok yedirildiği” günlerdi. Yine o dönemde “bir liste” elden ele dolaştırılıyor ve “Kürt” olduğu söylenen işadamlarına, gazete dağıtıcılarına, muhabirlere yönelik suikastlar, saldırılar oluyordu. &lt;br /&gt;Liste bir kere ele düştün mü artık gereği yerine getirilmesi gereklidir. O listede olduğunu düşünenler; ellerindeki olanaklar ile karar verenlerin kapsını arşınlıyor ve listeden isimlerinin çıkması için tüm mal varlıklarını ortaya koyuyorlardı. &lt;br /&gt;Gerçekten dilden dile dolaşan, bizim görmediğimiz ama duyduğumuz o listede neler ve kimlerin isimleri vardı? &lt;br /&gt;Sonuçta bir liste olduğu yaşanan ölümler ile hayatta karşılığını bulmuştu. Görevlerini yerine getirmek isteyenler için elde liste olması büyük kolaylıktır, çünkü ele verilen liste emir olarak kabul edilir ve gereği yerine getirilmesi zorunludur. Bu işin yasal olup olmadığı, prosedüre uyup uymadığı önemli değildir, emir verenler sonucunu elbette biliyorlardır. &lt;br /&gt;Bugünlerde operasyonlar öncesi bir liste lafı ortaya atıldı. O dönemdeki gibi listede isimler alt alta sıralanmış, öncelik sırasına göre işlemler yapılmasının gereği uygun görülmüş. Sırası ile listedekilerin üstleri çizilmekte, uygun olan işlem, listeyi elinde bulunduran tarafından yerine getirilmiş olmakta olduğu anlaşılmaktadır. Bugünlerde yaşanan tutuklama operasyonları sözü edilen listenin varlığını kanıtlamaktadır. &lt;br /&gt;Devlet içinde devlet olduğu kabul edilen bir yapılanmanın her meslek grubundan, her katmandan insanı içine alacağı beklentisi boşuna değildir. Çünkü devlet içinde devlet olduğu söylenen yapının devlet tarafından tek elden yok edilmesi gerekli olduğuna inanılmaktadır. &lt;br /&gt;Susurluk kazası sonrası yaşananlarda da aynı mantık ile karşılaşırsınız. “Devlet için kurşun atan kahramandır” ve “bir çakıl taşı vermemek için her şey mubahtır”. Devletin bekası için gerekli olan işlemler yerine getirilmiştir. &lt;br /&gt;O gün Türkiye tarihi içinde bir ilk yaşanıyordu, ilk kadın başbakan görevinin başında “Demir Leydi” konumunda sözünün arkasında, kendisinden istenen bütün operasyonlara gözü kapalı “evet” diyen biriydi. Bir çakıl taşı vermemek için binlerce insanın hayatına da mal olsa program yerine getirilecekti. Çakıl taşı vermedik ama Avrupa Birliği ile özel bir anlaşma yaparak gümrük kapılarımızın bir bölümü serbest ticaret için yeniden düzenlenmişti. Gümrük Birliği ile ağır sanayi fabrikalarımız el değiştirileceği günlerin kapısını açılmıştı, bugün o farikaların kapısı dahi yoktur, yıkılmış duvarlar altında geçmişin hayali oralarda hala durmaktadır. &lt;br /&gt;Bugün “demir leydi’ye” danışmanlık yapan, konuşma metnini yazanlar bugünde görevlerinin başındalar ve yine aynı konumda olmasalar da akıl vermeye ve “yandaş medya” içinde konumlarını korumaktalar, var olan hükümete karşı yapılacak eleştirilere karşı akıl vermeye devam ediyorlar. &lt;br /&gt;Bugünde bir ilk yaşanıyor, cumhuriyet tarihinde en uzun süre iktidarda kalan bir başbakan vardır. İlklerin yaşandığı süreçte tarih tekerrür mü ediyor?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-3700898606745380309?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/3700898606745380309/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=3700898606745380309' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3700898606745380309'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3700898606745380309'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/12/tarih-ilkleri-yasarken-tekerrur-mu-eder.html' title='Tarih; ilkleri yaşarken tekerrür mü eder?'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-7857025566546766021</id><published>2011-12-19T04:32:00.001-08:00</published><updated>2011-12-19T04:35:25.949-08:00</updated><title type='text'>Beklenen ama beklenmeyen zamanda geldi!</title><content type='html'>Beklenen ama beklenmeyen zamanda geldi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Felaket, beklenmedik zamanda başımıza gelen şey diye tarif etsek yetersiz kalır o yüzden biraz daha açalım bu kelimeyi. Büyük zarar, üzüntülere yol açan olaylar. Kazalar genelde beklenendir, felaketler ise beklenmeyen büyük olaylardır. Fakat son otuz yıldır felaketler beklenir oldu. Çünkü daha önceden fark ediliyor ve uyarılmasına rağmen felaketler olmaya devam ediyor.&lt;br /&gt;Kazalar önceden tedbir alınarak ortadan kaldırılabilinir olmasına rağmen, trafik kazaları konusunda bir adım öteye atılamamıştır. Her bayramda yollar kazalar yüzünden kan gölüne döner ama bunu önlemek için ne bir çaba sarf edilir, ne de araştırma yapılır. Pardon, araştırma yapılır, istatistiki olarak! “Bu seneki bayramda şu kadar kişi hayatını kaybetti, geçen seneye göre bilmem ne kadar artış olmuştur ya da azalmıştır” denir. &lt;br /&gt;Doğada olan olaylara felaket deme alışkanlığımız vardır, belirli zamanlarda kazalar gibi gelmiş olmasına rağmen, doğal olduğu için felaket deriz ve ona göre yardım yapılması düşünülür, fakat bizim ülkemizde felaket ile kaza arasında sıkı bağ olduğu unutulur! Kazalar karşısında ne kadar önlem alıyorsak, felaketler karşısında da o kadar önlem almaktayız. Dış ülkelerin baskısı olmazsa eğer, hiçbir şey yapmayız, unutmaya bırakırız, çünkü o kadar çok gündem değiştiririz ki, artık ne zaman ne olduğunu unuturuz!&lt;br /&gt;İstanbul ve diğer büyük şehirlerimizi her an felaket gelecekmiş gibi beklemeye devam ederiz ama önlem alır gibi gözüküp, dış görünüm ile ilgileniriz. Parklara, bahçelere, yol kenarlarına lale ekimi alt yapı çalışmasından daha önemlidir, onlar için festivaller bile yaparız. Alt yapı dediğiniz gözle gözükmez, elle tutulmaz şeydir ama şehir alt yapı üzerine kurulu olduğunu bir çukura düştüğümüzde aklımıza gelir. &lt;br /&gt;Büyük şehirler yerleşim olarak ısı üretir. Şehirleşme ile birlikte doğanın o bölgedeki dengesi yok olur ve yeni bir dengeye kavuşur. Eğer şehir oturmuş ve alt yapı sorununu çözmüş ise…&lt;br /&gt;Şehirler betonlaştıkça ve alt yapı sorununu çözülmediği sürece doğada dengelerin oluşması her zaman sorun olarak kalır, çünkü doğa gün geçtikçe genişleyen şehirleşmenin karşısında acizdir, toprağın üstü betonlar ile örtülür, gökyüzüne doğu beton binalar yükselir. Bu gökyüzünde havanın hareket alanını değiştirdiği gibi, kuşların ve diğer canlıların yaşam alanını ve göç yollarını yok eder. Bugün şehirler üzerinden geçen göçmen kuşları gün geçtikçe azaltmaktadır. Hatta havalimanı yakınlarında hiç kuş uçmaması uçak güvenliği için şarttır. &lt;br /&gt;Havaların değişimi, toprak için gerekli olan ve binlerce yıldır devam eden düzenin dışında, hızla değişen yeni eko sisteme uyum sağlamaya çalışan dünyamız içinde felaketler sayısında bir artış söz konusu oluyor mu bilmiyorum ama her felaket sonucunda etkilenen insan sayısı arttığı kesindir. &lt;br /&gt;İstanbul şehri bu felaketlerden kendisine düşeni elbette almaktadır. İstanbul şehir olarak gün be gün yatay olarak genişlemektedir. Yarım ada artık İstanbul için küçük bir semt olma özelliğini taşır konuma gelmiştir. İstanbul sınırını bugün itibarı ile takip eden harita mühendisleri ve şehir planlamacıları olmasına rağmen, planların dışında hareket ettiği gerçeği de iki de bir çıkarılan orman arazilerinin yerleşime açan af kanunları ya da kararnameleridir. &lt;br /&gt;İstanbul geçen seneler içinde susuzluk ile karşı karşıya kalmış, barajların altında yer alan tarihi dokunun çıktığına şahitlik etmiştik. Felaket bir akarsuyun yönünün değiştirilmesi ile geçici olarak çözülmüştü. O sene susuzluktan kaynaklanan büyük bir felaket yaşamadık, fakat suların iki de bir kesilmesi ile birlikte yer altındaki boruların ne kadar sağlıklı olduğu ortaya çıkmıştı. Bugün dahi yer altında borular üst üste olmuş olmasına rağmen, düzenden ve sistemden bahsetmek çok zordur. &lt;br /&gt;İstanbul, modern şehir yapısından çok uzakta olmasına rağmen, görünüm ile modern bir yapıdaymış gibi izlenim vermeye devam ediyor. &lt;br /&gt;2013 yılında İstanbul’u bir felaket beklediğine dair haberler bugünlerde gazetelerde yer almaya başladı. Yani geçici çözümler çözüm olmamış, barajlarda su oranı gün geçtikçe düşmeye devam etmektedir. Normal yağması gereken yağmur artık yağmıyor. Hava kapalı olarak kalıyor ve gerekli yağmur yeryüzü ile kucaklaşmadan gidiyor. Şehir dokusu içine yağan az yağmur ise derelerin taşmasına sebep olabiliyor, çünkü yer altında artık suyu taşıyacak yeterli büyüklükte kanal sistemimiz yok. &lt;br /&gt;İstanbul felaket bekliyor. Beklenen şey bir gün mutlaka olacaktır, bugün o felaket anının ve sonrası için elimizde somut senaryonun olmadığını yer altına bakarak söyleyebiliriz. Şehir üzerine enerji yığmaya devam ediyor, enerji ısı yaratıyor. Yaratılan ısı dünyanın dokusunu bozmaya devam ederken, bizler hiçbir şey olmamış gibi, Aralık ayını günlük güneşlik şeklinde geçirmeye devam ediyoruz. &lt;br /&gt;Felaketlerden ders çıkamayan ve bir daha olmaması için araştırma yapmayan şehir ve devlet yönetimi beklenen felaketler karşısında anlık çözümler ile işi ertelemeye devam ediyor. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-7857025566546766021?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/7857025566546766021/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=7857025566546766021' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7857025566546766021'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7857025566546766021'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/12/beklenen-ama-beklenmeyen-zamanda-geldi.html' title='Beklenen ama beklenmeyen zamanda geldi!'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-3678038854715037782</id><published>2011-12-18T02:56:00.001-08:00</published><updated>2011-12-18T02:56:51.869-08:00</updated><title type='text'>Savaşa doğru…</title><content type='html'>Savaşa doğru…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kafirleri öldürmek cinayet değildir, cennete giden yoldur!" tapınak şövalyeleri bu sözü söylemiş, size yabancı gelmiyor değil mi bu söylem, bugünde başkaları diyor...&lt;br /&gt;Binlerce yıldır İbrahim dininden olanlar (Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık) milyonlarca insan öldürdü, öldürmeye de devam ediyorlar...&lt;br /&gt;Üç din aslında din mi yoksa mezhep mi tartışması dahi yapılmadı, sadece bize din dediler ve bizde din olarak algıladık ve öyle kabul ettik. Bugünkü bilgi birikimim içinde ben bu üç dinin aslında İbrahim dinin mezhebi olduğunu düşünüyorum. Birbirlerinden bağımsız değiller, kök ve düşünce olarak aynı zemin üzerinde ve söylemleri büyük fark gözetmeyen benzerlikler taşımaktadır, sadece ritüellerinde değişiklikler bulunmaktadır. O halde bunları ayrı ayrı bir din değil de mezhep olarak görmek bana daha mantıklı geliyor. &lt;br /&gt;İtaat etmek, bütün dinlerin olmazsa olmazıdır. İtaat etmek ve soru sormamak dinlerin en önemeli temel taşlarıdır. Bunları yok sayan biri, her hangi bir dinden olamaz, cemaat dışına düşer.  Toplum mühendisliği de itaat etmek ve emirlerin yerine getirilmesi yönünde var olan toplumu düzenlemek ile sorumludur. Bugün toplumu düzenleyenler; dinlerin birikiminden yararlanarak onların söylemlerini “maddi çıkarlar” üzerine yeniden biçimlendirmekteler. Toplumların yeniden düzenlenmesinin temelinde hangi dinden geldiğine göre değil, hangi ürünün ne kadar boyutta tüketileceği üzerine kurgulanmıştır.  &lt;br /&gt;Bugün dünyanın her hangi bir ülkesinde, dinler yükselen değer gözüktürtmesine karşın, aslında din sadece cephelerin kurulaması için araçtır. Yeni tüketim alışkanlıkların kazandırılması için bir reklam aracı olarak kullanılmaktadır. &lt;br /&gt;Kriz içinde olan sanayi ülkelerin krizden kurtulması için yeni pazar alanlarının yaratılması ve tüketici alışkanlıklarının değiştirildiği bir global dünya yaratılma sürecini uzun süredir yaşamaktayız. Geri bıraktırılmış ülkeler yeni “tüketici” pazar yerleridir, orada yaşayanların dini duyguları beslenirken, global dünyanın tüketim alışkanlıkları da empoze edilmeye devam ediliyor. Kahire’de, İstanbul’da Starbucks Cafe’de kahvesini yudumlarken, GAP marka bir elbise ile Marlboro paketini masa üzerine dururken ülkenin siyasi gelişmeleri konusunda o ülkenin münevver ya da aydınları arasında ateşli bir tartışmaya şahitlik yapabilirsiniz.   &lt;br /&gt;Pazarlama yöntemi olarak dini söylemler; geleneksel olarak var olduğundan ötekileştirilerek (başkalaştırılarak) yeni pazara uygun tüketici tipin yaratılmasıdır. Yeni tüketici tip; global ürünlerin tüketmesi ve bu ürünlerinin kazandırmış olduğu alışkanlıkları sağlıklı görme eğilimindedir. (türban, eşarp üretici global firmaların yeni pazar alanıdır, eskiden beri ürettiklerini yeni tüketici kesme uygun pazarlama araçları ile kendi ürünlerini temsilci yandaş firmalar aracılığı ile pazarlamaya ve sermaye biriktirmeye devam ediyorlar.) &lt;br /&gt;Yeni tüketici toplumun bir bölümünde silah ve türevlerini tüketmek daha önem kazanmıştır, çünkü savaş var olan krizin çıkış kapısı olarak durmaktadır. Son yüzyıl içinde yaşanan iki büyük dünya savaşı temelinde yaşanan krizler ve o krizlerden çıkış yolu olarak global savaşlar çözüm olarak uygulanmıştır. Her iki savaşta; krizin bir anlamda çıkış kapısı olmuş, kapitalist ilişkilerin yeniden biçimlendiği süreçlerin başlangıcı olarak miladi öneme sahiptir. Üçüncü bir dünya savaşı için ise bugün her iki savaşta olduğu gibi güç dengeleri ve cepheleri henüz yoktur. O yüzden üçüncü dünya ülkesinin en zayıf halkası olan Müslüman ülkelerden bir cephe yaratılma sürecini yaşamaktayız. Bu üçüncü cephe savaş alanını ve boyutunu savaş başlamadan sonucunu ortaya çıkarmıştır. Elbette toplum mühendisliliğinin öngörüleri her zaman beklendiği gibi sonuçlanmaz. &lt;br /&gt;Bugün piyasaların belirlenmesi ve cephelerin oluşturulması bu üç mezhebin içinde cereyan etmektedir.  Dünyaya hükmetmeye çalışan İbrahim dini mezhepleri kendi içlerinde rekabet varmış gibi bir algı oluşturmuşlardır ve mezhepler birbirine güvensiz ve düşmanca duyguları gün geçtikçe büyütmekteler. Yeni ırkçı örgütlenmeler mezhepler üzerinden düşmanlığı körüklemekte ve hınç beslemekteler. Hınç biriktirenler geçmişi asla unutmazlar ve öç alacakları günü sabır ile beklerler. Hıristiyanlık Yahudilikten hıncını 2. dünya savaşı sırasında aldı. Bugün iki mezhep birbirlerine karşı hınç büyütmekte ve değişik zamanlar içinde birbirlerine karşı açıkça saldırmaktalar. &lt;br /&gt;‎"Kafirleri öldürmek cinayet değildir, cennete giden yoldur!" anlayışı biçim ve zaman değiştirerek varlığını korumaktadır ve bugün kafirleri öldürdüğünü düşünen yeni kahramanların destanları yazılmaktadır. Bütün bu hınç ve birikimler; var olan kapitalist krizin çıkış kapısı olarak görülmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-3678038854715037782?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/3678038854715037782/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=3678038854715037782' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3678038854715037782'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3678038854715037782'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/12/savasa-dogru.html' title='Savaşa doğru…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-7449218223246755158</id><published>2011-11-18T16:22:00.001-08:00</published><updated>2011-11-18T16:23:23.007-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-sjWvy6brCh0/Tsb24UliXJI/AAAAAAAAE0M/LE7xkqAznTc/s1600/anita2.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 214px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-sjWvy6brCh0/Tsb24UliXJI/AAAAAAAAE0M/LE7xkqAznTc/s320/anita2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5676495827806346386" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-QkpdqiCl4eY/Tsb24GypEoI/AAAAAAAAE0A/X0j1HDA6N7Y/s1600/anita.png"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 222px; height: 314px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-QkpdqiCl4eY/Tsb24GypEoI/AAAAAAAAE0A/X0j1HDA6N7Y/s320/anita.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5676495824103215746" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Anita'nın Aşkı ya da Antigone Newyork'ta&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manhatten’in bir zamanlar fakirlerinin oturduğu bir park vardır, bugün artık orada fakirleri orada göremiyorsunuz, çünkü seyrettiğim olay yıllar öncesinde yaşanmış destan olarak günümüze kadar gelmiş bir polisin ağzından anlatılan hikayedir. &lt;br /&gt;Şehirler yeni yerleşim yaratırken, eski yerleşim yerleri şehrin merkezinde kalınca doğal olarak oralar değerlenir, orta düzeyde şehrin vatandaşları orada, görmek istemediklerini gözlerinin önünden uzaklaştırır. Bir sabah polis operasyon ile bu yersiz, yurtsuz demeyeyim ama evsizleri parktan uzaklaştırmadan önce park içinde şehrin renklerinin en fakirleri orada yaşarmış. Polonya, Rusya ve Porto Rico göçmeni bir sonbahar günü her zaman gündüzleri yaptıkları gibi banklarda uyumaktalar, çünkü evsizler gündüz kendilerini daha güvende hissetmekteler, geceleri ise yaşamaktalar. &lt;br /&gt;Göçmen olarak gelmişlerdir, hayalleri ile gelenler buranın gerçekliği içinde yaşamaktalar ama geldikleri ülkeye de dönememekteler. Evsizler günlerini yaşamaktalar, parkta kendilerine ait zamanlarını kendilerini belirlediği zamanı yaşamaktalar, bizlerin saat dilimi onlar için değildir. Bizlerin zamanları içinde, kendilerine özgü yaşamlar içinde ayrı bir dünyaları vardır. Yaşadıkları yere ve ideallere sonuna kadar bağlıdırlar, Amerika aleyhine yapılan bir protestoya ellerinden geldiğince karşı koyabilecek kadar da vatanlarına ve bayraklarına bağlıdırlar. &lt;br /&gt;Amerikan polisi, Amerikan eğitiminden geçmiş vatana ve bağlı olduğu şehre gönül ile bağlı biridir. Şehrin adaletini temsil etmektedir, o evsizleri şahsi olarak anlamaktadır, çünkü onların yani evsizlerin vatanlarına bağlı olmasını takdir ile karşılamaktadır. Onlarda bu şehrin rengidir, bu şehir evsizleri ile bir bütündür, hatta eski komünist Rusya’dan gelenler bu fakirlerin filmini çekerek propaganda aracı dahi kullanmıştır, ne garip bir cilvedir ki onların önemli adamları işsiz ve evsiz kalacaktır bir süre sonra. Sovyetler Birliği yıkılmış olmasına rağmen komünist düşmanlığı devlet memurları arasında devam etmektedir. Amerikalı olmak demek yaşadığı yerden ve bayraktan gurur duymak demektir, nereden ve ne zaman geldiğin önemli değildir. &lt;br /&gt;Amerikalı olan ama park içinde Rus göçmeni bir profesör (Sasha), geçmişin kötü izlerini hala üzerinde taşıyan, Amerika’ya geldiğinde kendisi gibi profesör olan yurttaşının yanında çalışmış, fakat eşini de ona kaptırarak evi ateşe verip sokaklarda yaşamayı seçmiş bir Rus Yahudi’si. Rusya’da babası müzikten nefret etmesine rağmen evde yüksek sesle radyo çalıp, yan taraftan gelen işkence seslerini bastırdığını ve genç sayılacak yaşta hayatını kaybettiğini anımsamaktadır. Amerika onun beklentisini karışılmadığı için Rusya üniversitesine dönmeyi hep düşünen ama bir adım dahi atmayan ve kendi zamanı evsizler arasında diğer evsizler gibi parkta geçiren biridir.  Parkta en samimi arkadaşı Polonyalıdır (Pire). İkisi parkta birlikte yaşamaktadır, belki doğudan geldikleri için birlikteler, kendileri dahi anımsamamaktadır. Pire, Sasha’ya göre daha hareketlidir ve sara hastasıdır. &lt;br /&gt;Parkın kadın müdavimi de vardır (Antigone). Süpermarket alışveriş arabası ile bir şeyler toplar ve satar. Birkaç defa tecavüze uğramış, o da Porto Rico’dan gelmiş. Her birinin ayrı ayrı geçmişi vardır ama park içinde evsizlerin ortak hikayesi vardır. Ev sahibine bıraktığı eşyaları ara ara aklına düşer ama parkı terk edip eski evinin ev sahibine gitmek hayali içindedir ama hiçbir şey yapamaz, çünkü elindeki alışveriş arabası ile metroya binemez, onu bırakacağı da yer yoktur. Sessizlik içinde yaşamı ve ölmüş bir arkadaşı vardır (Paullie). Onun cenazesi kimsesizler mezarlığında gömülmek için limana getirtilmiştir. Kimsesizler mezarlığı şehirden uzak bir adadadır ve orada düzenli olarak haftanın belirli günleri motor ile adaya götürülmektedir. Antigone, Sasha ve Rico’dan rica etmektedir, Paullie’nin mezar yeri kimsesizler mezarlığı değildir, çünkü o bir asildir. Yaşadıkları yerde yani parkta olmalıdır. Cenazesini limandan alıp getirmeleri için para verir. Onlarda limana gider ve cenazeyi almak için tabutların içlerine bakarlar ve Rico sara nöbeti geçirir, bütün yük Sahsa üzerine kalır ama gözlükleri artık net göstermemektedir, Paullie benzer bir başkasını alıp getirdiğini parkta yattığı bankta fark eder ama Antigone bunu fark etmez. Sasha parkta uygun yere mezar kazır ve oraya gömer. Aslında bu durum kimsesizler içinde yeni bir durum değildir, çünkü her yıl o limandan birkaç cenaze çalınır ve kentin kimsesizlerin olduğu parklara gömülür. Polis baskınında kayıtlara geçer. &lt;br /&gt;Bizlere yabancı gelen durum aslında evsizler arasında ve onlarla ilgili çalışanlar için yabancı değildir ve gün geçtikçe evsizlere oranı da artmaktadır. İstatistikler bu yönde bilgiler vermektedir ve tiyatroda izleyici olanların bir bölümü de bu istatistiki verilere göre evsiz kalma potansiyeli vardır ve olabilir. &lt;br /&gt;Oyun kısaca böyledir, oyun henüz başlamadan sizi kapıda bir polis memuru karşılar. Amerikan polisi her geleni süzer. Oyun başlayana kadar polis kapıda gelenlere bakar, ara ara merhaba der. Oyun polisin gözlemleri ve duyguları ile oyunun içine seyirciyi davet eder. Trajik komik bir oyundur, acı gülümsemenin olduğu bir oyundur. New York şehri çeliklileri içinde şehrin renkleri ile birlikte yaşatmaktadır. Kimsesizlerin dünyasına bir büyüteç ile bakarken, Rus klasik edebiyatının kara mizahi dilini hissettirir. Sahne her ne kadar demokrasinin vatanında geçsede Gorki’nin bir kahramanı, Çehov’un öyküsünden fırlayan bir karakteri ile karşılaşabilirsiniz. &lt;br /&gt;Müzik ile bir bütün oluşturan sahne düzenlemesi ile oyun seyircinin yüzüne sonbaharın soğuk rüzgarını oyuncuların sahnede gösterdikleri başarılı performansı ile yönetmenin kurgusunu yakalıyoruz.  &lt;br /&gt;İstanbul Devlet Tiyatroları sahnesinde sahnelenen oyun, sizi düşünmeye ve evsizlere başka açıdan bakmaya doğru bir yol gösteriyor. Henüz ülkemiz için evsizler içinde profosörler yok, fakat ekonomik kriz ve modern yaşamın bir sonucu olarak evsizler rakamında ve meslek, ulus, kültür çeşitliliğinde batı yakasını yakalayacağız, çünkü küçük Amerika olurken, elbette oranın bütün özelliklerini de alıyoruz. Yalnız büyük binalar ve onların yaşam, yeme kültürü yanında bu yaşam çeşitliliğini de global rüzgarın etkisi ile ülkemizin parklarında, çıkmaz sokaklarında sıcak noktalarda yaşama olasılığımız var. Her ülkede, her devlet yapısı içinde sokakta yaşayan insanlar hep var olmuştur, olmaya da devam edecektir, çünkü çelişkilerin bu kadar keskinleştiği bir dünyada zamanı ve yaşamı kendisi için yaşamak için tercih edenler ve zorunlu o tercih içinde yaşayanlar olacaktır. Mesleğinin doruğundayken bir anda evsiz ve parkta yaşayan, önemli bir işadamı iken bir anda kimsesiz ve parasız kalanların kaçacak yerleri yoktur, onlar zamanlarını parklarda durduracak ve oranın sosyal yaşamı içinde yaşamaya devam edeceklerdir. O parkı yapanlara şükretmeyi unutmayacaklardır. Geri dönüşüm ve para eden çöpleri toplayıp satarak içki alacaklar, sonra sıcak bir yer için kışın dondurucu soğuğunda giriş parası toplayacaklardır. Olar banyo yapmayacaklardır, o yüzden kokacaklardır ama kendileri o kokunun farkında dahi olmadan, üzerine yapılan kan emiciler ile birlikte birbirlerinin kanını emmeye devam edeceklerdir, çünkü olar saldırmak için park dışındakilerine ulaşacak ne güçleri vardır, ne de düşünceleri. Evsizler yaşamımızın bir parçası olacaktır, belki bu yazıyı okuyanlardan birileri gelecekte evsiz kalacaktır, istatistikler onu söylüyor. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anita'nın Aşkı ya da Antigone Newyork'ta&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazan: Janusz Glowacki&lt;br /&gt;Çeviren: Tuğrul Çetiner&lt;br /&gt;Yönetmen: Faik Ertener&lt;br /&gt;Yönetmen Yrd.: Özden Çiftçi&lt;br /&gt;Asistanlar: Özlem Çakar-Ethem Tuncay&lt;br /&gt;Dekor Tasarımı: Suar Şeylan&lt;br /&gt;Kostüm Tasarımı: Medine Yavuz&lt;br /&gt;Işık Tasarımı: Ayhan Güldağları&lt;br /&gt;Oyuncular:&lt;br /&gt;Polis: Ali Düşenkalkar&lt;br /&gt;Sazsa: Mehmet Ali Kaptanlar&lt;br /&gt;Anita: Özden Çiftçi&lt;br /&gt;Pire: Şamil Kafkas&lt;br /&gt;Adam: Ethem Tuncay&lt;br /&gt;Ceset: Adnan Kürkçü&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-7449218223246755158?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/7449218223246755158/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=7449218223246755158' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7449218223246755158'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7449218223246755158'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/11/anitann-ask-ya-da-antigone-newyorkta.html' title=''/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-sjWvy6brCh0/Tsb24UliXJI/AAAAAAAAE0M/LE7xkqAznTc/s72-c/anita2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-2751621378880822680</id><published>2011-11-15T04:37:00.001-08:00</published><updated>2011-11-15T04:38:17.165-08:00</updated><title type='text'>“ucuz” bir komedi değil…</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-ToWWWHz7ZaM/TsJdL0zKJuI/AAAAAAAAEzs/tGqNjXwH95M/s1600/Sevgili-Doktor01-2.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 213px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-ToWWWHz7ZaM/TsJdL0zKJuI/AAAAAAAAEzs/tGqNjXwH95M/s320/Sevgili-Doktor01-2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5675200938173408994" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ucuz” bir komedi değil…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çehov zeki bir yazardır, iyi bir gözlemci ve gözlemlerini kağıda dökmekte üstattır. Zeki bir insanın öykülerinden bir tiyatro eseri ortaya çıkarmak ve öyküleri yeniden kurgulamakta ancak akıllı bir insan yapabilirdi, onu da Neil Simon yapmış.  Çehov, Rus edebiyatının önemli yazarı olmasından bahsetmeyeceğim, onun kara mizah üslubu ile yazdığı eserlerinden de bahsetmeyeceğim, aksine öykülerinin Neil Simon kurgusu ve Sevgi Sanlı’nın dilimize kazandırırken yapmış olduğu kurgusundan ve sahneye uyarlanmış olmasından kısaca bahsetmek istiyorum. &lt;br /&gt;Çehov’un sahnede gördüğümüz öyküleri orijinal dilinden bizim dilimize gelirken üçüncü değişime uğramış olmasına rağmen, kara mizah dilinin güçlülüğünden bir şey kaybetmediğine oyun izlerken şahit oluyoruz. (Belki bu gücü kazandıran; Çehov’u seven yazar ve tercümanlardan kaynaklanıyor olabilir. Çehov’u iyi anlamış ve özümsemişler olduğuna sahnede gösterilen başarıdan da anlayabiliyoruz, bizi yormuyor, akıcı ve ince dokunmalar ile biçimlendirilmiş “acıklı bir güldürü”. “Ucuz bir komedi avcığı” yapmıyor, aksine hiç çekinmeden Çehov okuyucusuna tokadı okkalı bir şekilde vuruyor.)&lt;br /&gt;Oyun, günlük hayat içinde karşılaşabileceğimiz ama görmediğimiz ayrıntıları sahneye taşır. Çehov zamanında yaşanmış yaşanmışlıkların öykülerinin bir iz düşümünü de değişerek günümüzde de yaşadığına ve varlığını koruduğuna şahitlik edebiliriz, elbette Çehov gibi zeki ve iyi bir gözlemci olmuş olsaydık. &lt;br /&gt;Yaşayan için gülünç olmayan şey, izleyenler için gülünçtür ve gülmek biz insanların en doğal refleksidir. Yaşadıklarımıza eğer dışarıdan bakan bir olsaydı belki de kahkahalar ile yere düşerdi. Yaşayan için trafik hatta dram olan olaylar, birileri için ve izleyen için komik durum olabilir.&lt;br /&gt;Çehov, sahnede canlandırılan sekiz öyküsünde bunu kanıtlamaktadır. Küçük öyküler bize yaşamın ayrıntısını anlatmaktadır ve oyun bize keyifli dakikaları hediye etmektedir.  &lt;br /&gt;İki perdelik oyunun ilk perdesinde beş(Aksırık, Mürebbiye, Cerrah, Oyunculuk, Boğulan Adam), ikinci perdesinde üç( Baştan Çıkarma, Biçare Kadın, Uzlaşma) skeç var. Zamansız ve yersiz aksırıkla başlayan bir olayı, düşüne düşüne daha da karmaşık bir ilişkiye sokan devlet memuru, “bu kadar budala olması mümkün olmayan ” mürebbiye, acemi dişçi, “Moskova’da amatör, Odesa’da profesyonel” oyuncu, “yüzme bilmeden boğulmaya kalkan” adam, kocası yoluyla kadını baştan çıkaran çapkın, hakkını almak için şirretleşen kadın, ilk erkek olmak için baba ile gidilen genelev kapısı önünde sıkıntı… Bir tür insan koleksiyonu ve insanlık resmi geçidi sanki. &lt;br /&gt;Çehov sahnededir, sahnede bölümler arası geçişi yaparken, aynı zamanda izleyici ile iletişim içinde onları öğrencisi olarak görmektedir. Bir öğretmendir, öğretirken yaşadıklarından ders çıkarılmasını istemektedir. Gözlemleridir, gözlemleri yaşamın ayrıntısında gizlidir. Ayrıntılar bugün bize komik gelirken, yaşayanlar için nasıl bir trajediyi içinde saklandığını yüzümüze tokat gibi vurur. &lt;br /&gt;Sahne düzenlemesi kitap sayfaları açılır gibi yapılmıştır, her öykü kitabın bir sayfasından bize sunulur. Her sayfanın açılımı bir başka öyküyü sahnede canlandırılmasını sağlar. Sahne iyi düşünülmüş, gereksiz her ayrıntıdan uzak, pratik ve izleyiciyi yormayan, oyuncuları daha enerjik yapan bir düzenleme mevcuttur. Bölümler arası kopukluk yoktur, sayfa açılır ve yeni bölüm başlar. Çehov’un gözlemleri kelimeler ile sayfalara aktardığı sahnede canlanmıştır. Çehov geçmişten bugüne doğu konuşmaktadır. &lt;br /&gt;Oyun bir bütün olarak bakıldığında başarılı, temposu yüksek, oyuncuların performansı ve özellikle dişçi sahnesinde oynayan oyuncularım vücut dilleri müthişti. Amatör bir dişçi ve bir rahip konuşmanın az olduğu ama vücut dilinin en üst sınıra ulaştığı sahnede sahnedeki izleyicilerinde o sahneye belki bir kere de olsa dişçide yaşadıklarını kabul ederken katıldıklarına şahitlik ettim. Dişçi korkusu, dişçinin amatörce diş kökünün ağzın içinde bırakması sahnesinde oluşan korku bütün salonda yer alan izleyicileri de kucakladığını düşündüm. &lt;br /&gt;Taner Barlas’ın yönettiği ve Çehov’u canlandırdığı oyun, İstanbul Şehir Tiyatroları sahnesinde gösterimi devam ediyor. Keyif almak ve aynı zamanda Çehov’un kara mizah şaheserini canlandırılmış olarak görmek istiyorsanız kaçırmayın derim. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Doktor&lt;br /&gt;Yazan: Anton Çehov&lt;br /&gt;Uyarlayan: Neil Simon&lt;br /&gt;Çeviren: Sevgi Sanlı&lt;br /&gt;Yöneten: Taner Barlas&lt;br /&gt;Dramaturgi: Dilek Tekintaş&lt;br /&gt;Sahne Tasarımı: Barış Dinçel&lt;br /&gt;Işık Tasarımı: Özcan Çelik &lt;br /&gt;Kostüm Tasarımı: Nihal Kaplangı &lt;br /&gt;Efekt: Yusuf Tuncer&lt;br /&gt;Yönetmen Yardımcısı: Pınar Aygün &lt;br /&gt;Oyuncular: Aziz Sarvan, Funda Postacı Kıpçak, Kubilay Penbeklioğlu, Meriç Benlioğlu, Nagehan Erbaşı, Taner Barlas, Yalçın Avşar&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-2751621378880822680?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/2751621378880822680/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=2751621378880822680' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/2751621378880822680'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/2751621378880822680'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/11/ucuz-bir-komedi-degil.html' title='“ucuz” bir komedi değil…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-ToWWWHz7ZaM/TsJdL0zKJuI/AAAAAAAAEzs/tGqNjXwH95M/s72-c/Sevgili-Doktor01-2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-7254225356408016318</id><published>2011-11-06T01:48:00.000-07:00</published><updated>2011-11-06T01:49:30.441-08:00</updated><title type='text'>Dini bayramlar gelince…</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-qEy5deIMi4Q/TrZX_XtjNoI/AAAAAAAAEzc/XnOYCpORb1c/s1600/yardim.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 208px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-qEy5deIMi4Q/TrZX_XtjNoI/AAAAAAAAEzc/XnOYCpORb1c/s320/yardim.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5671817526928160386" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dini bayramlar gelince…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dini bayramlar gelince dinden beslenen vakıflar, dernekler vb. gibi yapılanmalar halkın dini duygularından yararlanmak için kampanyalar düzenlerler. &lt;br /&gt;Vakıflar, dernekler, adına ne ad verirlerse versinler var olan örgütlenmeler; insanlık tarihi kadar eski bir geleneği modern söylemler eşliğinde sürdürmeye devam ediyorlar. Eskiden kapı kapı dolanılırken, şimdilerde meydanlarda çadır kurup, alanlara, yollara tanıtıcı bez afişler asıp, duvarlara, otobüs içlerine kadar her yerde isimlerinin görüleceği, hesap numaralarının alenen ilan edildiği çarpıcı grafik çalışmaları ile halkın o masum duygularından yararlanan çalışmalara rastlarsınız ve gelenek biçim değiştirerek devam eder.&lt;br /&gt;Kurban bayramı içinde aynı anlayış içinde olanlar, birbirleri rekabet halinde; sokakları afişler ile donatmış, ekranlar aracılığı ile yardım toplama yarışı içindeler… &lt;br /&gt;Yaptıkları eylemler ile dikkat çeken vakıflar, halka kendilerini desteklemelerini, büyümeleri için yardım toplamaya devam ediyorlar. Vakıflar birbirinden ayıran küçük ayrıntıları öne çıkararak “aslında yok birbirimizden farkımız ama biz şuyuz” demeye devam ediyorlar. &lt;br /&gt;Son yıllarda birbirine benzer biçimde çalışan vakıf, dernek sayısı artması şaşırtıcı değildir. Bu kurumların merkezlerinin lüks içinde ve profesyonel çalışma koşullarına uygun mekanlarda olması şaşırtıcı değildir.  Profesyonel çalışanları ile daha disiplinli ve sürekliliği olan amaçları doğrultusunda faaliyet gösteren bu kurumlar, halkın yapmayı düşündüğü ve düşündürtüldüğü yardımlara göz dikmiştir, yapılan propagandalar da bu bütçenin paylaşımı üzerinedir.&lt;br /&gt;Sokaklarda aynı amacı, aynı hedefi ve aynı kesme seslenen propaganda çalışmaları ile kendilerini öne çıkarmak yarışı içindeler. “Bize yapacağınız yardım; en hayırlısı!” diyerek sokakların kan gölüne döndürülmesi yerine, “sizin adınıza keseceğimiz kurban ile en fakire en doğru şekilde biz ulaştırırız!” demekteler. &lt;br /&gt;Hedef kitleye ulaşmak içinde her türlü masraftan kaçınmazlar. Bağışlar ile “Allah için” bir şey yapmış olursunuz derken, Kilislerde günah çıkarmak için verilen paralar ile bir anlamda eş anlam yüklenmiş olmaktalar. Gerçi uygulanış ve amacı farklı olsa da biçim olarak benzerliği dikkat çekicidir. &lt;br /&gt;Zekat, birileri için geçim kaynağı, propaganda aracı ve örgütlenme için maddi destek anlamına gelmektedir. Toplanan zekat parasının hangi amaçlar ile nerelerde kullanıldığı sorgulanamaz, bu vakıfların, derneklerin mal varlığı ve yaptıkları eylemler kamuoyu önünde tartışılmaya ve denetime açılmaz. (Yurt dışında açılmış davalarında pek önemi yoktur. Orada verilmiş kararlar onların iç işidir. Ülkemizde benzer ismi taşıyan ve benzer işleri yapanların amaçlarını sorgulamak bugünkü anlayış içinde pek önemi yoktur. Onlar hayırlı işleri yapmaya devam ediyorlar ve desteklenmesi gereken ve projelerde ortak çalışılması gereken kamu yararına kurum özelliklerini korumaya devam ederler. Vergi gibi konularda ödüllendirilmeye devam edilir.)&lt;br /&gt;Zekat için her bayramda bir rakam belirlenir, bu rakamı propaganda araçlarında kullananlara yardım edenler elbette biliyordur, paranın önemli bir bölümü bu kurumların yapılanması ve kampanya için kullanıldığını. &lt;br /&gt;Dini bayramlar, din duyguları istismar edenlerin meydanlara çıkıp açıktan yasal olarak (bana göre) halkı kandırdıkları günlerdir… Kandırıyorlar, çünkü toplanan paralar; kampanya ve büro masrafları içinde buharlaşmasını kimse duyamaz, göremez ama hisseder. &lt;br /&gt;Devlet mekanizmasının denetimi ve bilgisi dahilinde yapılan bu açıktan yardım toplama faaliyetleri, verilen sözlerin ne kadarını yerine getirildiği konusunda denetim mekanizmasının olmadığı bir sistem içinde yaşamaktayız. Dini duyguları istismar ederek örgütlenen, yardım adı altındaki bu kuruluşları ulusal ve uluslararası boyutlarda değişik projelerde devlet ya da devletler ile birlikte yer alması ve orada yaptıkları faaliyetlerin gözler önünde olmaması ayrı bir handikap olarak ortada durmaktadır. Değişik ülkelerde faaliyet gösteren vakıfların ajanlık faaliyeti ile suçlanmaları tesadüfi değildir, onların yaptıkları projeler ve içlerinde oldukları ilişkiler ile sorgulanması gereklidir. &lt;br /&gt;Dini bayramlar gelince sokaklar, ekranlar, yaşamın her alanında bu yardım kuruluşların kampanyaları ile karşılaşabilirsiniz. Bağımsız denetim kuruluşu tarafından denetlenmeyen bu kuruluşların varlığı ve yaptıkları tartışma konusu olmaya hep devam edecektir.&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-7254225356408016318?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/7254225356408016318/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=7254225356408016318' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7254225356408016318'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7254225356408016318'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/11/dini-bayramlar-gelince.html' title='Dini bayramlar gelince…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-qEy5deIMi4Q/TrZX_XtjNoI/AAAAAAAAEzc/XnOYCpORb1c/s72-c/yardim.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-8442558642092973968</id><published>2011-11-05T18:18:00.001-07:00</published><updated>2011-11-05T18:18:25.502-07:00</updated><title type='text'>Sol, neden buharlaştı?</title><content type='html'>Sol, neden buharlaştı?&lt;br /&gt;“Sol, 12 Eylül’de neden buharlaştı ve daha sonra neden yağmur olarak yeryüzünü kucaklayamadı?” sorusu yıllardır kafamda duran ama sesli olarak söylenmeyen soru olarak durmaktadır. Zaman zaman kendi kendime cevaplar verdim, verilmiş olduğuna inandığım makaleleri inceledim, o döneme ait gazeteleri, yorumları ve 12 Eylül sonrası yayınlanmış dergileri inceledim, sorunun yanıtı verilmemişti. Kimse bu soruyu kendisine ciddi ve samimi olarak sormadığını düşündüm. Nasıl oldu da 12 Eylül gibi bir darbe ile sol halkın umudu olmaktan çıktı ve bir anda buharlaştı? Hiroşama’da insanlar buharlaştı ama orada buharlaştıran atom bombası “küçük erkek kardeş(Little Boy) ” vardı, peki solun üzerine atom bombası mı düşmüştü?&lt;br /&gt;12 Eylül öncesi solun amiral gemisi Devrimci Yol olduğu hakkında açılmış davalara bakarak söyleyebilirim. Sol, kendisini bir çok tartışama da Devrimci Yol Dergisi yazılarına ve o çevrenin yapmış olduğu eylemlere göre biçimlendiriyor ve konumlandırıyordu. Devrimci Yol dergisi ve çevresini merkeze alarak kafamdaki soruya kendi birikimlerimin ışığı altında yanıt arayayım, çünkü verilmemiş yanıtlar sonuçta gökyüzünde buhar olarak dolaşmakta olan bulutlardan biri yapar. O bulutlara bakarak anlamlar çıkarmak isteyenler ise yeryüzünde hala solun efsanesi altında geçmişe övgüler dizmek ile uğraşmaktalar. Sol yaşadığımız günler için gerekli. Halkaların gerçek çözüm yollarını sol geliştirebilir, geliştirdiğini söyleyen liberal solcular ise iktidarın koltuk değneği olma özelliğini aşamayacak kadar kirliliğin içinde ellerini, vicdanları kirleterek günlerini geçiriyorlar.&lt;br /&gt;Halk siyasi liderlik yoksunu olarak var olan sorunlara karşı kendisince çözüm yolları üretmekte, iktidarın yaratmış olduğu kirliliğe karşı direniş göstermektedir.&lt;br /&gt;HES karşıtı mücadele her görüşten, inançtan insanı, birkaç lira için doğayı yok etmek isteyen açgözlü sermayeye karşı direnişi sürdürüyor. Devlet destekli yapılan bu saldırıları boşa çıkarmak için halk, kendiliğinden firmanın inşaat alanında karşı tepkisini gösterirken, halk ile devletin kolluk güçleri karşı karşıya gelmektedir. Solun geçmişte güçlü olmadığı yerlerde bile halk içgüdüsel olarak yapılan bu doğaya karşı saldırı karşısında direnmektedir. Bu saldırıları hukuk kuralları içinde olması için çaba sarf eden AKP iktidarı, yeni yasal düzenlemeler yaparak, halk ile kolluk güçlerini karşı karşıya bırakarak sermeye yanında tavır almaya devam etmektedir, çünkü bu sorunu yaratanda zaten AKP iktidarı ve onun açgözlü sermeye destekçileridir.&lt;br /&gt;Azınlıklar ve ötekiler konusunda AKP plansız ve programı bilmeden “açılım” adı altında politika geliştirmeye çalışırken, bu açımlıları kendisine zorunlu kılan AB ve ABD uzun ve kısa vadeli politikalarını uygulamaya devam ediyor. Bu yaratılan ortam içinde sol ve solun çözüm önerileri acil olarak kendisini hissettirmektedir. Ne yazık ki yağmur yeryüzünü henüz adaletli şekilde kucaklamadı.&lt;br /&gt;Devrimci Yol dergisi çevresi, 12 Eylül öncesi yaratılan “iç savaş” ortamında direnişi örgütlemiş, beklemediği hızda ülke sathına yayılmıştır. Dergi çevresi daha çok öğrenci çevresi gibi algılansa da işçi ve memur kesimi içinde de önemli bir kesmi de kucaklamış görünmektedir. Bu dergi çevresinin ülke içinde dağılımının hızlı olmasını sağlamıştır. Maraş, Çorum, Sivas olayları dergi ve çevresinin direniş hattının alanını genişlemesine neden olurken, Fatsa gibi kasabalarda ütopya olarak algılanan teorilerin hayat bulmasına olanak sağlamıştır. Fatsa, devlet yönetimi tarafından hemen mercek altına alınmış, devlet içinde devlet olunamayacağını ve farklı bir sistem hayata geçirilemeyeceğini o dönemin başbakanı Süleyman Demirel ağzından ifade edilmiş ve saldırı Nokta Operasyonu ile başlatılmıştır. Ben bu Nokta operasyonun kırılma noktası olduğuna inanıyorum. Darbe yapan generaller anılarında buna vurgu yapmışlardır. Nokta Operasyonunda Devrimci Yol Dergisi çevresi gerektiği gibi direniş gösterememiş, Fatsa; yenilginin ilk işareti olarak kendisini göstermiştir. Devrimci Yol dergisi çevresi bu yenilgiyi henüz tartışamadan olayların girdabı içinde alacakları en büyük darbeye doğru savrulmuşlardır.  &lt;br /&gt;Sol içi çatışmadan Devrimci Yol Dergisi çevresi de nasibini almış, sol görüşlü insanlar iç çatışmada hayatlarını kaybetmiş, yaralanmışlardır. Bu çatışmanın yaratmış olduğu güvensizlik ve solun iç kavgaları var olan çatışmaların çoklu cephede ve çoklu ilişkiler içinde daha da karmaşıklaştırmıştır.&lt;br /&gt;12 Eylül darbesinin geleceği önceden biliniyordu, bunu dergilerinde de yazmışlardı. Beklenen darbe ve darbenin etkisi 12 Mart gibi olacağı ve direniş ile bu askeri darbenin geri püskürtüleceği sanırım dergi çevresi içinde tartışılmıştır. Bu konuda elimde bir veri yoktur. 12 Eylül hemen buharlaşma etkisi yapmamıştır, yaklaşık olarak dört yıl değişik yerlerde çatışmalar ve direnişler olarak kendisini göstermiş olsalar da medya gücünü elinde bulunduran darbeci generaller, amaçlarına kısa sürede ulaşmışlardır. Sanki hiçbir şey yokmuş gibi her şey sessizlik içinde ve hücre karanlığında, zor ile işler darbecilerin niyetleri yönünde “yoluna” konulmuştur. Dergi ve çevresine davalar açılmış, açılan davalar bir birinden bağımsız ve içerikleri farklı şekilde iddianameler ile mahkeme önüne gelmiştir. Darbe yapanlar için hukukun pek önemi yoktur, önceden verilmiş kararlar uygulatılmış ve karanlık dehlizlerde hukuka uygun ya da uygun olmadan uygulanmıştır. Sağ - sol ayrımı yapmadan çatışan taraflar aynı hücre içinde eritilirken, devletin gücü ve devletin gerçek sahibi biziz demişlerdir.&lt;br /&gt;Devrimci Yol Dergisi ana davası ve orada ortaya konulan savunma yenilgiyi kabul etmiş ve teslim bayrağını çekmiştir. Yenilgi, derginin devamlılığını ortadan kaldırmıştır. Dergi çevresi uzun süre sessizlik içinde Mamak önü ezgileri içinde kendisine yaşam alanı bulmuş olması, değişen Türkiye paradigması içinde buharlaşmıştır. Bugün Mamak kömür deposu yoktur.&lt;br /&gt;24 Ocak kararları ile liberal ekonomi ve onun sonucu toplum ilişkileri yeniden biçimlendirilmiş, yeni bir kuşak yaratılmıştır. Bu kuşak eskiden gelen dayanışmacı ruhunu ortadan kaldırmış, daha bencil ve para için en yakın arkadaşını ezmekten çekinmeyen bireyler güruhuna dönüştürmüştür. 12 Eylül öncesi yaratılan ilişkileri kullanarak, yeni dönemde kendilerine yaşam alanı açanlar, değişik belediyelerde ihale peşinde koşmuş, danışmanlık hizmeti vermişlerdir. Para kimdeyse ona doğru yönelim; siyasi inanç ve kişiliği tamamı ile kirleterek gerçekleşmiştir. Devrimci Yol Dergisi çevresinden olduğunu söyleyen, okurları ve dergi çalışanları bu kirlenmeden gerektiği gibi yararlanmış, solun amirali olan Devrimci Yol dergisi ve çevresi batmış geminin tayfaları olarak, liberal yaşam biçiminin denizi içinde kendilerine yaşam alanı açmak için mücadele etmişler ve bir anlamda da başarılı olmuşlarıdır. Geçmişte devrimci yolcu olduğunu söyleyen bir çok danışman ve öğretim üyesi ile karşılaşmamız yadırganacak durum değildir.&lt;br /&gt;Sol, bu kirlenme ile buharlaşmıştır. Zeminini kaybetmiştir, yeni zemin içindeki ilişkilere ise cezaevinden çıkanlar anlam vermeden yaşam kavgası içinde karışmışlardır.&lt;br /&gt;Dergi ve çevresi yenildiğini söyleyerek, devamlılık gösteremediği için eskiden var olan ilişkilerini kaybetmiş, geçmiş ile bağını koparmıştır. Derginin ana davasında yapılan savunma beklenen etkiyi göstermemiş, var olan beklentileri de yok etmiştir.&lt;br /&gt;Derginin buharlaşması ve bir daha anıları dışında başka etki yapamamasının arkasında bana göre en büyük neden bu yenilginin, geçmiş ile olan bağının, ilişkilerinin koparması olarak görüyorum.&lt;br /&gt;Cezaevi süreci ve bu süreç içinde insanların yoldaşlık anlayışı yerine, kim ne ifade verdi, kim kimin üzerine suç attı, kim kendisini kurtarmak için ne gibi çamur attı çevresine diyerek sorgulaması ve poliste verilen ifadelerin ortaya serilmesi, var olan ilişkilerin bir daha onarılamayacak şekilde bozulmasına neden olmuştur. Devrimci Yol Dergisinin yaratmış olduğu düşünce yöntemi ve yeni hayat tarzı, var olan liberal ekonominin acımasız şekilde uygulandığı ortamda kendisini savunamamış, koruyamamıştır.&lt;br /&gt;Sol, amiral gemisini kaybetmiştir. Ülke dışına kaçmak zorunda kalanlar ise ilticacı oldukları ülkelerin koşullarına uyum sağlamışlardır. Bir anlamda; getto içinde eski ilişki içinde oldukları ve ilişkileri henüz (polise verdikleri ifadeler olmadıkları için) bozulmadığından kapalı bir cemaat ilişkisi yaşamışlar ama cemaat ilişkisinde bir yerinde çıkarlar ve beklentiler karşılıklı hayat bulmadıklarında aynı derecede ayrılmanın ve kirlenmenin de nedeni olmuştur. Yurt dışında kalanlar, özellikle Avrupa’da olanlar iltica olayını ekonomik kriz içinde yaşayan ülkede vatandaşlarına çekici hale getirmişler ve ilticacı ama politik olmayan insanlar ile yeni cemaat ilişkileri yaratmışlardır, bu ilişkilerde doğal olarak kirliliğin boyutunu büyütmüştür. Kirlenmenin olduğu, çıkar çatışmasının yaşandığı cemaat ilişkilerinde küçülme ve parçalanma kaçınılmazdır.&lt;br /&gt;Devrimci Yol Dergisi yurtdışına çıkmış eski okurları da değişim karşısında kendisini koruyamamış ve yok olmasalar da minimal konumda eskinin anıları ve dergi koleksiyonları içinde yaşamayı seçmişlerdir.&lt;br /&gt;Kendi zeminden buharlaşan hareketin yurtdışında emin bulması ve zemini uzun süre koruyabilmesi imkanı yoktur. Zaman içinde ülke içinde gelişmelere uygun olarak toparlanıyor gibi yapmış olsalar da, cezaevinden çıkmış ve yurtdışında yaşamayı seçenlerin polis ifadeleri orada da kişilerin gündemine gelmiş ve güvensizlik, ortak amaç, ortak yaşam olanağını ortadan kaldırmıştır. Bireysel olarak her biri ülkedeki dergi çevresinin yaratmış olduğu harekete gönül bağı kurmuş olsalar da, gerçek anlamda dergi çevresi okuru olmak özelliğini aşamamışlardır.&lt;br /&gt;Devrimci Yol Dergisi ana davasından çıkanlar, geçmişten kopuk ama ilişkilerini koruyan arkadaşlarını toplayıp yeni dergi denemeleri yapmışlardır. Dergi çevresini biraz heyecanlandırmış olsa da, dergi çevresinde geçmişte yer almış ama daha sonra ilgisizlikten dolayı kaderi ile baş başa kalmış, cezaevinde tek başına mücadele ederken, dışarıda ailesi her türlü acıyı yaşamış olanların eteklerinde taşlar birikmiştir. O taşlar aşağıya düşmeden eskisi gibi ne güç olunabilecektir ne de çevre.&lt;br /&gt;Özgürlük ve Dayanışma Partisi ile bir araya gelen çevre, henüz ne söyleyecekleri belli olmayan ama geçmişin ortak anılarını paylaşanların bir birliği olma özelliğini göstermiştir.&lt;br /&gt;Geçmişte dergiyi çıkaran ve dergiye yazı yazanlar kendi içlerinde ayrılığa düşmüş, ortak tavır alamamaktadırlar. Geçmişin ortak arkadaşları farklı tercihlerin peşinde düşmüşlerdir.&lt;br /&gt;Parti kuruluşu, bir birinden ayrı gelenek ve anılara sahip olanların ortak bir anı yaratması süreci; ayrılıklar ile kendisini göstermiş, ÖDP adı ayrılık ile özdeşlemiş konumuna gelmiştir.&lt;br /&gt;Eski arkadaşlar cenazelerde karşılaşır olmuşlar, eskinin sembolü bugünlerde cenazelerde yakaya takılan bir rozet olma özelliğini korur konumundadır. Amiral gemisini batırmıştır, sol yoktur. (Gerçi o sembolü kullanan ve o derginin devamı olduğunu söylen bir kesim vardır ama gerçek anlamda ana davadan bakıldığında onlar devamlılığı sağlayamadıkları gözükür.)&lt;br /&gt;Sol, yeni bir gemi yaratma süreci için mücadele ediyor olmasına rağmen, gerektiği kadar halk tarafından ilgi görmemekte, çıkardığı günlük gazetenin satışı bir dergi satışından bile daha aşağıda durmaktadır.&lt;br /&gt;Sol, bugün var olmak zorundadır, yaşadığımız çağın alternatifini sol yaratacaktır. 30 yıldır iktidarda olan sağ ve ılımlı İslam hükümetleri toplumu atom gibi parçalamış, krizler içinde halk nasıl davranacağını, neye nasıl tepki vereceğini bilemez konumundadır, kendisini yok edene biat etmektedir.&lt;br /&gt;ÖDP son kongre kararları ile yeni çıkış yolu aramakta ve geçmişin yaratmış olduğu kopukluğu ortadan kaldırıp, yenilgi öncesi dönemi ile kucaklaşma ve yeni koşullara uygun politika geliştirmek için çaba sarf etmektedir.  Önündeki en büyük handikap, 30 yıl süresi içinde eteğinde taş tutan eski okurlarıdır. Onları geçmişe bağlı kalmaktan kurtarıp, yaşadığımız günlere uygun mücadele içinde yer bulmaları için zemin hazırlayabilirlerse, yeniden sol için amiral gemisini inşaat edebilirler ve sol, yağmur olarak ülkemiz topraklarına yağabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Devrimci Yol Dergisi ve çevresi kavramını kullanmama birileri itiraz edebilir, fakat ana davanın savunma mantığına uygun olarak bu yazıyı kaleme aldım, orada kendilerini dergi çevresi olarak görenler, daha sonra karşılıklı sohbet olarak çıkarılan bir kitapta da tekrarlanan dergi vurgusunu bozmak istemedim. Eğer örgüt olsalardı, bugün sürekliliğini devam ettiren bir yapıları olurdu. Onların bir bildiği var olduğunu düşünerek dergi ve çevresi vurgusunu kullandım.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Not2: Neden diğer sol dergileri / partileri konuma almadım diye sorabilirsiniz, ben solun amiral gemisi olarak gördüğüm Devrimci Yol Dergisi açsından ele aldım. Örneğin bugün Hürriyet Gazetesini Türk medyasının amiral gazetesi olarak görürseniz, onu incelersiniz, onun attığı başlıkları tartışırsınız, Sabah gazetesini konu edinmezsiniz. Hürriyet Gazetesi bugün çok satanlar içinde birinci sırada değildir, fakat amiral özelliğini hala korumaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-8442558642092973968?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/8442558642092973968/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=8442558642092973968' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/8442558642092973968'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/8442558642092973968'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/11/sol-neden-buharlast.html' title='Sol, neden buharlaştı?'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-3330697298825161317</id><published>2011-11-05T15:59:00.001-07:00</published><updated>2011-11-05T15:59:14.533-07:00</updated><title type='text'>Kararlar hurafe olur mu?</title><content type='html'>Kararlar hurafe olur mu?&lt;br /&gt;“Ben hukuka güveniyorum, bağımsız yargıya güvenim sonsuzdur. Hukukun verdiği kararlar sonuçtur, ancak açılmış bir dava hakkında yorumlar verilen karar üzerine yapılabilinir, öncesi verilen kararlar sadece hurafedir, bir şey ifade etmez.”&lt;br /&gt;“Yargılama sürecinde yapılan her yorum sübjektiftir…”&lt;br /&gt;Yukarıda tırnak içine aldığım görüşler genel bir yargıyı ve doğruyu ifade eder… Genel doğru olarak kabul edilenlerin hayat içinde karşılığı doğru olacak anlamına gelmez. Türkiye tarihi içinde alınmış bir çok kararın ve uygulamaların bugün dahi tartışma konusu olması, hatta bir çok kişiye yeniden iade-i itibar verilmesi, mahkemelerin vermiş olduğu kararların bir çoğunun doğru olmadığını göstermektedir. Mahkemeler, gerçek anlamda bağımsız olamamıştır. Adalet sistemi, devlet mekanizması içinde siyasi değişimlerden etkilenen bir konumunda olmuştur. Adalet sistemi; devletin çıkarlarını savunur ve devletin bakış açsının doğu olarak kabul eder. Mahkemeler, devletin ideolojik bakış açısı içinde benzer davalara değişik kararlar verebilmekte ve iç içtihattı çelişkiler ile doludur. Hem ak hem de kara anlamına gelecek kararlar benzer davalar içinde olması şaşırtıcı dahi değildir. Çünkü devlet kendi doğrularını değişen çağa ve dış/ iç ilişkilerin etkisine göre değiştirmektedir. Çağın gereklilikleri devletin ve mahkemelerin bakış açısını da etkilemekte ve mahkemeler bu etkilerin rüzgarına uygun kararlar vererek adaletli olamamaktadır. &lt;br /&gt;Ülkemizin eğitim sistemi, mahkemelerin karaları arasında bir paralellik görmek mümkündür. Eğitim sistemimiz, devletin istediği bireyi yetiştirirken, eğitimin kalıbından çıkma ama kalıba uymayan bireylerin davranışlarını düzeltmek için ayrı bir sibop özelliği gösteren mahkemeleri yani adalet sistemi geliştirilmiştir. Eğitimin ideal kişiliğine uymayan “toplum dışına” düşmüş bireylerin yeniden “toplum içine” kazandırılması veya hepten “toplum dışına” iteklenmesi anlamına gelen kararları verecek bir devlet mekanizması olarak adalet sistemi geliştirilmiştir. Adaletin verdiği kararlar; devletin kararları olarak algılanmış ve halk tabiri ile “adaletin kestiği parmak acımaz” olarak kabul görmüştür. &lt;br /&gt;Devletin ihtiyaca göre örgütlenen kolluk kuvvetleri de zaman içinde uzmanlık alanlarına ayrılmış ve uzmanlık alanları içinde mahkemelere yardımcı konuma gelmişlerdir. Devlet; var olan güçler dengesi içinde aracı konum olmaktan çıkmış, ekonominin seyrinin daha sorunsuz olması için düzenleyici ve yönlendirici konumuna dönüşmüştür. Sermayenin çıkarları ve ihtiyaçları yönünde biçimlenen devlet, doğal olarak kendi sınırları içinde yaşayan vatandaşları da ihtiyaca uygun biçimlendirilmesine gitmiştir. &lt;br /&gt;Devlet; ulus devleti yapısı içinde, homojen vatandaş yaratmak için kendi sınırları içinde var olan toplumsal çeşitliklere karşı savaş açmış, devlet ideolojisine uygun vatandaş yaratmak için her türlü savunma aracını aynı zamanda saldırı aracı olarak kullanmıştır ve bugün dahi ulus devlet anlayışının bu yönü uygulanmaya devam ediliyor. &lt;br /&gt;Ülkemiz sınırları içinde farklı olanlar “kirli”, “ur” olarak görülmüş ve onların ortadan kaldırılması için her türlü araç kullanılmıştır. Bu araçlar açıktan olabildiği gibi, hurafeler yaratılarak ötekileştirilmiş ve öteki olanlar karşısında önyargıların oluşması için; dilde, eğitimde, askerlikte, mahkeme salonlarında, devletin herhangi bir kapsı önünde öteki konumunda olan vatandaşlar ayrıma uğramışlardır. Devlet kendi vatandaşına karşı savaş açmış, homojen toplum yaratmak için ötekini asimilasyon ile ya da açıktan savaş ilan ederek yok etmeyi seçmiştir. Bugün toplum içinde var olan çatışmaların temelinde devlet bakış açısı ve uygulaması yatmaktadır. &lt;br /&gt;Bugün eğer bir imkan olsaydı; cumhuriyet tarihimiz içinde mahkemelerin (olağan, olağanüstü, istiklal… gibi adlarla anılan özel yetkili mahkemeler dahil) almış olduğu kararlar incelenmiş olsaydı, nasıl bir sonuç ile karşılaşırdık? &lt;br /&gt;Örneğin Yahudi ve Ermeni vatandaşlarımıza karşı uygulanan özel vergiler ve o vergilerin uygulanması için açılan mahkemelerin almış olduğu kararlar ve sürgünler bugün dahi karanlık sayfamızı oluşturmaya devam ediyor. Aleviler, Çingeneler (Romanlar) karıştığı davalar incelenmiş olsa nasıl bir sonuca ulaşırdık?  Cinsiyet ayrımcığı konusunda yaslarımızda maddelerin hala varlığını koruyor olması nasıl açıklanır? Bazı suçlarda erkek yönünde ceza indirimi karaların sık sık uygulanmasını nasıl açıklanır?&lt;br /&gt;Devlet ile iyi ilişiler içinde olan sermaye sahiplerinin çevreye, doğaya ve topluma karşı verdikleri zararlar hakkında açılmış olan davalar incelenmiş olsaydı, bilirkişilerin ve mahkeme heyetinin bakış açısı sorgulanmış olsaydı, nasıl bir sonuca ulaşabilirdik? HES konusunda yaslarda yapılan düzenlemeler ve yere halka karşı yürütülen kampanya ve açılan davalar evrensel hukuk bakış açısı ile incelenmiş olsaydı acaba nasıl bir sonuca varırdık? &lt;br /&gt;Devlet eğer isterse suçlu yaratabilmekte ve gerek gördüğünde yarattığı suçluyu ortadan kaldırabilmektedir. Geçmişte kolluk güçlerinin yaratmış olduğu suçlular ve onların hakkında verilmiş mahkeme kararları bugün gerçek anlamda incelenebilseydi, acaba kim suçlu, kim masum sorusu sorulmuş olsaydı ve cevap uluslararası hukuk kuralları içinde aranmış olsaydı, mahkeme heyetlerinin kaçı gerçek anlamda vicdana ve hukuka uygun karar aldığı ortaya çıkardı? &lt;br /&gt;Devlet kendi güvenliği içinde her zaman olağanüstü koşullar içinde yaşıyormuş gibi savunma araçlarını aktif halde tutmakta ve olağanüstü koşullara uygun mahkemeler varlığını yakın tarihimi içinde istikrarlı şekilde sürdürmüştür. Adları değişmiş olsa da, devletin her zaman ideolojiye uygun karar verebileceği yapılanması ve hukuk kuralları var olmuştur. Bu bakış açısı içinde mahkemelerin vermiş olduğu kararlar genelde adaleti temsil etmemekte, tartışma konusu olmaya devam etmektedir. &lt;br /&gt;Bugün dahi mahkeme kararı ile idam edilmiş, cezaevindeyken kendisinden haber alınamayan insanların cenazeleri nerede olduğu bilinmemektedir. Mezarlıklar, kimsesizler mezarlığı ve mezarlık olmayan derelerde, çukurlarda haksız verilmiş mahkeme kararların sonuçları ile somut olarak karşılaşabiliriz. Hukukun verdiği bazı kararlar, mezarlıklarda sonuç olarak bulunurken, sonuçları bugün ve gelecekte de tartışma konusu olmaya devam edecektir. &lt;br /&gt;Devlet için objektif olan kararlar, yaşam içinde karşılığını sübjektif olarak bulmaktadır. Mahkemeler bugün dahi aldığı kararlar ile tartışma konusu olmaya devam ediyor. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-3330697298825161317?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/3330697298825161317/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=3330697298825161317' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3330697298825161317'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3330697298825161317'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/11/kararlar-hurafe-olur-mu.html' title='Kararlar hurafe olur mu?'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-9107738346241661666</id><published>2011-10-29T08:10:00.000-07:00</published><updated>2011-10-29T08:12:16.993-07:00</updated><title type='text'>Aşkın sıradanlığı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-8nMeVwWWl10/TqwXlAnraHI/AAAAAAAAEzQ/UDbgDBbPNQ0/s1600/askin_siradanligi.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 310px; height: 230px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-8nMeVwWWl10/TqwXlAnraHI/AAAAAAAAEzQ/UDbgDBbPNQ0/s320/askin_siradanligi.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5668931955541633138" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşkın sıradanlığı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1930’lu yıllar, o döneme ait ne kadar çok söylendi, ne kadar çok şeyler yazıldı ve yazılmaya da devam ediyor, çünkü o yıllar dünyanın en barbar ve yamyamı olarak kabul ettiğim Hitler’in iktidara geliş süreci ve o süreçte insanların ona nasıl hizmet ederek iktidara taşıdığı dönemdir. Suça ve suçluya ortak olmak istiyorsanız, onu iktidara taşıyın, mutlaka üzerinize kan sıçrayacaktır. &lt;br /&gt;Yahudiler öteki ilan edilmiştir, iktidara gelecek olan partilerinde aynı zamanda hedefi konumundadır. Yahudiler aslında Avrupa’da insan olarak kabul edilmeleri henüz yenidir, yerli halkın yanında yaşamış ama onların hep kölesi,işçisi ya da hayvanı olarak görülmüşlerdir. Avrupa kıtasında köklü bir Yahudi düşmanlığı geleneği vardır, her türlü ayaklanmada, toplumsal sorunda Yahudiler hedefe konur ve hesapsızca öldürürlerdi. Çünkü hiçbir şekilde onların ölümleri sorgulanmamış ve hesap dahi sorulmamıştır. Tarih Avrupa kıtasında Yahudi cinayetleri ile doludur. Hatta Protestan dinin doğumunda bile Yahudi düşmanlığını görebilirsiniz, çünkü filler kavga ederken hep en alta kanlalar ezilmişlerdir, Yahudilerde Avrupa’nın hep en altında olanları temsil etmiştir. &lt;br /&gt;Ah bir zengin olsam diye bir şarkı vardır, bir zamanlar bizim dilimizden düşmezdi, şimdilerde onun filmleri değişik kanallardan yayınlar ama hiç merak edipte onların yaşadığı dramı incelediniz mi? Olay Rusya’da geçmiş olması genel olarak en alttakilerin yaşadığı gerçeğini saklamıyor. Avrupa’nın ya da dünyanın neresinde olursa olsun en altta gözüken ve savunulamayan hakların kaderi ne yazık ki ortaktır, her türlü acıya, eziyete, sürgüne, soykırıma uğrayanların sesleri tarih sayfaları için kaybettirilmiştir. Kazananlar tarihi hep kendileri yazmıştır, o yüzden tarihi yazanlar yok ettiklerini adam yerine koymadıkları için bahsetme gereği bile duymamışlardır. Hitler rejimi eğer bugün yaşıyor olsaydı, Aşkın Sıradanlığı adlı eser yazılabilinir miydi? Elbette yazılamazdı ama aynı senaryoya uygun aşklar yaşanmaya devam ederdi, bugünde dünyanın herhangi bir yerinde yaşanmaya devam ediyor. &lt;br /&gt;Oyunumuzu Savayon Liebrecht kaleme almış, Tarık Günersel dilimize kazandırmış, Özgür Yalım ise sahneye koymuş. Oyunu bir bütün olarak incelemek gereklidir elbette, ses, ışık, sahne düzeni ve oyuncular ile birlikte seyircileri. Seyirciler oyuna her zaman pasifte olsa bir şeyler katar, aksi halde ekrana yansıyan görüntüler gibi değildir. Ekrana yansıyan görüntüde zaman durdurulmuştur, zamanı olmayan görüntüden yaşam belirtisi almaya çalışmaktadır her izleyici her seyrettiğinde. O yüzden tekrar tekrar yayınlanan dizler ilk yayınlandığı kadar izleyici çekemezler, çünkü zaman yok olmuştur, o zamana uygun duygu algılayışı da. Tiyatro her sahnelendiğinde yeniden yaratılır. Her seyirci ayrı algılar ve yorumlar, fakat salonu terk ederken ortak bir kanıda olur... beğendik ya da beğenmedik konusunda. Kapı önünde oluşturulur bu ortak kanı ya da bir tiyatro dergisinde ya da her hangi bir yerde oyun hakkında yazılmış yazıyı okurken. Toplum psikolojisinde ortak kanı oluşturmanın ne kadar kolay ama oluşanında parçalanmasının ne kadar zor olduğunu deneyler ile kanıtlamışlar. Bugün bu yazıyı yazarken bu konuda yazılmış hiçbir yazıyı okumadan, geçmiş deneyimlerimin ve eğitim denilen o garip biçimlendirmeden geçmiş olan beynimin bana izin verdiği kadarını yazabiliyorum. &lt;br /&gt;Bir alman şehri, Marburg. O bölge genelde Katolik’tir. O bölgelerde yaşamış ve gezmiş biri olarak söyleyebilir ki, o dönemden kalmış sessiz çığlıkların izleri hala sokaklarda taşlar arasında durmaktadır. Kapıların önünde çakılan metal bir isimlikte orada yaşamış olanların sadece isimlerini görebilirsiniz ama hayatlarını duygularını göremezsiniz. Hayatlarını ve duygularını işte bu gibi sanat eserleri içinde yakalama şansına sahipsiniz. Oyun, bir okul ve okulda ders veren ve alanlar arasında küçük bir çerçeve içinde geçiyor. İç içe geçmiş zaman dilimleri içinde yazının yazıldığı ikinci dünya savaşı sonu ve Hitler rejiminin kısa süre öncesi ve rejimin tarihi içinde geçmektedir. &lt;br /&gt;Almanya’da üniversitede her ders verene profesör denir. Bizdeki adı ile hocaya da öğrenmen, son dönemde öğretim üyesi denmektedir. Profesör evlidir, (Heidegger) öğrencileri ile kaçamak yapmaktadır. Okulunda dikkat çeken bir öğrencisi ile şehrin dışında parklar içinde bulunan küçük bir kulübede buluşmak ister. Bugün dahi o evleri görme şansına sahipsiniz, küçük olarak tahtadan inşaat edilen bağ evleri diyelim.  O evde bir Yahudi öğrenci yaşamaktadır (Michael), onun evinde kız (Hannah) ara sıra ziyaret etmekte ve bugünkü söylem ile kankasıdır. Candan dostudur yani. Dersi bahane ederek burada buluşan profesörün unvanı, tecrübesi ve dili iyi kullanması sayesinde kızı kendisine aşık edip, birlikte ara sıra kaçamak yapacak bir ilişkiye girmesini zaman sağlayacaktır. Evlidir, karısı Hitler hayranıdır, varlıklıdır ve saf alman ırkının kötü talihini Hitler yeneceğine inancı sonsuzdur. Kocasını da etkilemektedir,  kocasının kaçamağıma sessizce göz yumduğunu bile söyleyebiliriz, çünkü kaçamak yaptığı kadın bir Yahudi, Yahudi insan olmadığına göre sorun oluşturmaz. Bir Alman bir Yahudi için eşini terk etmeyecektir!&lt;br /&gt;Her evli kadın bir anlamda eşinin kaçamak yaptığını bilir, gerektiğinde gündeme getirir!&lt;br /&gt;Aşk gözü kör eder, görülmesi gerekeni gizler, fakat genç kızın tecrübesizliği, öğretmenine olan büyük bağlılık, onun düşüncesi ile yaşamını, duruşunu belirten tercihleri sanki ona endekslenmiştir. Öğretmenin bir Nazi olduğu gerçeği ortada olmasına rağmen, okulda bir Nazi Alman öğretim üyesinin yapması gerektiği gibi davranmasına rağmen, o küçük kulübede yaşamdan kopuk bir aşk yaşanmaktadır. Her ne kadar dışarıda başlayan dalgaların gürültüsü o kulübeye gelse de duymamazlığa gelinmektedir. Bir gün artık diploma çalışması için başka üniversite gönderilmesi gereklidir, çünkü ilişkileri göze batmıştır. Heidegger’in tavsiyesi ise başka bir üniversitede tezini verir. Hannah orada bir hayat arkadaşı bulmuştur, onun ile evlenme kararını Heidegger ile konuştuktan sonra verecektir. Hitler iktidarı artık kesin bir döneme gelen süreçte yol ayrımı kaçınılmazdır. Hannah hem eğitimini hem de can güvenliği için Amerika’ya gidecek orada önemli bir insanı olacaktır. Heidegger ise iyi bir Nazi propagandisti, hatta akıl hocası olacak, üniversiteye de rektör olacaktır. Savaşın galipleri ve yenilgileri belli olduğunda Heidegger kendisinin Nazi olmadığını kanıtlanması istenmektedir ve eski öğrencisi ve sevgilisi Hannah ile buluşup, ondan destek istemiştir. &lt;br /&gt;Yahudi dünyasında savaş sonrası yazdığı bir kitap ile fırtına koparan Hanah Arendt, İsrail devleti ve üniversiteleri ile barışmak istemektedir. Ona bu fırsat bir röportaj ile gelecektir. Hemen o röportajı kabul etmiş, geçirmiş olduğu bir kalp spazmı sonrasında evinde o röportajı verecektir. Sigara düşkündür, onu da ilk sevgilisi profesöründen almıştır. Kötülüğün Sıradanlığı adlı çalışması onu Yahudi toplumun dışına iteklenmesine sebep olmuştur, en azından bu röportaj ile kendi derdini daha doğru anlatmak istemektedir. Adolf Eichmann’ın davası üzerine görüşlerini yazmıştır. Eichmann Nazi ideologudur ve yaptıklarını yasalar içinde yaptığını söylemektedir. “ölü yıkayıcısının elindeki ölü gibi itaatkar olan Yahudileri” ele almış, Siyonist ideolojiyi eleştirmiştir. Sınıf sevgisi ve bağımlılığı yerine bireylere inandığını ve sevdiğini dillendirir. “sıradan olan şey, suçlunun  otoriteye boyun eğiş tarzlarıydı. Üzücü olan gerçek şu ki, gaddarlıkların çoğunu yapanlar, hayatlarında hiçbir zaman bilinçli olarak iyi ya da kötü olmayı seçememiş insanlardı. Nazilerin çoğu çocuklarına düşkün babalar, müzikseverler kişilerdi. Ürkütücü olan onların normalliğidir. Kötülüğün sıradanlığı budur işte.”&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;br /&gt;Aşkın Sıradanlığı&lt;br /&gt;Yazar: Savyon Lienrecht&lt;br /&gt;Yönetmen : Özgür Yalım&lt;br /&gt;Çeviren : Tarık Günersel&lt;br /&gt;Dekor Tasarım : Behlüldane Tor&lt;br /&gt;Kostüm Tasarım : Nalan Alaylı Türkoğlu&lt;br /&gt;Işık Tasarım : Yüksel Aymaz&lt;br /&gt;Yönetmen Asistanı : Gamze Yalım, Saydam Yeniay&lt;br /&gt;Oyuncular&lt;br /&gt;Nisa Yıldırım, Saydam Yeniay, Deniz Elmas, Efe Tunçer&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-9107738346241661666?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/9107738346241661666/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=9107738346241661666' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/9107738346241661666'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/9107738346241661666'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/10/askn-sradanlg.html' title='Aşkın sıradanlığı'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-8nMeVwWWl10/TqwXlAnraHI/AAAAAAAAEzQ/UDbgDBbPNQ0/s72-c/askin_siradanligi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-3411788222649367310</id><published>2011-10-29T06:07:00.001-07:00</published><updated>2011-10-29T06:08:05.174-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-8G5h3OYOkAk/Tqv6rlv8fCI/AAAAAAAAEzE/Q1QSuOU4zD4/s1600/yanik2.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 214px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-8G5h3OYOkAk/Tqv6rlv8fCI/AAAAAAAAEzE/Q1QSuOU4zD4/s320/yanik2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5668900182750428194" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yanık&lt;br /&gt;Wajidi Mauawad, iç savaşın başka yönden incelemesini yapan eserini yaratırken ve sahnede canlandırırken doğaçlama yolu ile oyunculara serbest hareket ve duygularını yaşama şansını vermiştir. Metin, şiirsel bir dil ile kelimelerin gücünün sahnede canlandırmasıyla karşı karşıya kalıyoruz. &lt;br /&gt;Oyun, Devlet Tiyatrolarının sahnesinde deneyimli oyuncu ve yönetmenin emeği ürünü olarak karşımıza çıkmıştır. Yöneten ve çeviren Cem Emüler duygularını eserin içinde bütünleştirmiş, bir anlamda yazarın baştan beri yaptığı doğaçlamaya katkı sunduğunu düşünüyorum. Sahne, ışık, kostüm ve müzik bütünlüğü içinde sahne eseri ile karşı karşıya kaldığımızı oyun bittiğinde bir kere daha anlıyoruz. &lt;br /&gt;Kısaca oyunun konusundan bahsedelim; bir iç savaş. Herhangi bir ülkede olabilir, ülke ismi söylenmiyor, çünkü her iç savaşın içinde yaşanması olası bir durum konudur. Savaşlar bir birine benzer. Ölen ve öldürenler, sürgün gidenler, yurdunu, doğduğu yerleri bir daha göremeyecekler… Hemen hemen her savaşta tecavüze uğrayan, işkence gören, medeniyetin ortadan kalktığı ve ölümün sessizliğinin hakim olduğu bir ortak yön vardır. Savaş hangi topraklarda olursa olsun, yaşanan şey insanlık tarihi içinde trajedi, travmadır. Travma kişisel olduğu kadar toplumsaldır da. Savaş yeni insanı yaratır, acımasız, duygusuz, komşunun komşuya olan güvenin ortadan kalktığı ve hayatta kalmak için öldürmek zorunda olduğu bir ortamdır. O ortamı yönlendirenler, dışarıda savaştan kazananlar olduğu gerçeği ile karşılaşırız. Savaştan kazanç elde edenler savaşın olduğu yerde yaşamazlar, onlar uzaktan ölümlerden para kazanmanın rahatlığı ve lüksü içinde savaşı ekranlarından, gazete sayfalarından, evlerinden izlerler. &lt;br /&gt;Savaş farklı dinlere mensup insanların birlikte ortak yaşam alanın ve ortamının yok olması ve saldırılar ile başlar. Göçmenler, sürgünler ve yerleşik olanlar. Toplu sürgün alanları ve o alanlara yapılan saldırılar, kitlesel ölümler. Toplama kampları… bir çok toplu ölüme şahitlik yapmıştır. &lt;br /&gt;O toplama kamplarından birinin yakınında aşk yaşayan iki genç ve o gençlerin bir araya hiçbir zaman gelemeyecek öyküsü ile başlar ve bir çocuk; ana karnında oluşmaktadır. Gelenekler, savaşın koşulları o çocuğu sahiplenmesini izin vermez. Savaş, bir çocuğu doğduğu gün anasız, babasız ve vatanız bırakır. Toplama kamplarının öksüz çocuklarındandır. &lt;br /&gt;Bir ana, iki çocuğu ile başka bir ülkede yaşamıştır/ yaşamak zorunda kalmıştır. O ülkede son on yılını hiç konuşmadan geçiren Nevval bir gün sessizce ölmüştür. Geride bir vasiyetname bırakmıştır. Dostu ve dert ortağı olan Notere bırakmıştır ve çocuklarına öldüğü zaman verecektir. Henüz cenazesi kalkmamıştır, Noter ikiz olan Nevval’ın çocuklarına randevu vermiştir. Yüksek binaların arasında yeni taşındığı bürosunda onlar ile buluşur. Nevval’in bir kızı ve erkek olan iki çocuğu vardır. Erkek olan boksördür, kız olan ise doktorasını yapmaktadır. Erkek olan anasının arkasından hiç iyi niyetli konuşmaz, onu hep suçlamaktadır, bir gün bile olsa Nevval çocuklarına sıcak bir şekilde kucaklamamıştır. Noter iki zarf ve bir günlük ve geçmişten kalan bir numaralı ceket verir. Bunları alabilmeleri için kuralları vardır, çünkü Nevval vasiyetnamesinde bir takım şartları sıralamıştır. Noter bunlara harfiyen uygulamakla sorumludur. Kızına babasını aramasını vasiyet yapmıştır, oğluna ise babasını. Onlara verilmek için iki de mektup. Eğer onları bulurlarsa onların açabileceği iki mektup. &lt;br /&gt;Bir de on yıl önce ikizlerin doğum gününde birden susmasını ve o gün radyodan duyduğu bir haber ile sarsıldığını ilerleyen dakikalar içinde anlarız. On yıl bir kadın sessizliğin içindedir. Ve on yıl sonra ölmüştür, bütün sırları ile birlikte. &lt;br /&gt;Çocukları işte bu sırları çözmek ile yükümlüdür. O güne kadar haberleri olmadığı bir ağabeyleri vardır, uzakta analarının yaşadığı topraklarda, bir de yaşayan babaları olduğunu öğrenmişlerdir ikizler. Doğal değildir bütün bu gerçeklik ile karşılaşmak. &lt;br /&gt;Bir mezar açılacak ve kefensiz olarak toprağa karışmayı istemektedir Nevval, çünkü verdiği sözü yerine getiremediği için mezar taşını hak etmediğini söylemektedir. O sözü çocukları yerine getirdiğinde taş yerine konacaktır. Çocuklarından kendi geçmişi ile yüzleşmesini istemektedir. Çocuklar ile yaşadığı süre içinde geçmişi hakkında hiç konuşmamış, onları sadece büyütmüş olduğunu anlıyoruz.&lt;br /&gt;Savaş, sürgündür, yaşadığı topraktan, kültürden kopuş anlamına gelir. Savaş parçalanmayı yaşatır. Parçalanmış yaşamın bir izdüşümüdür.&lt;br /&gt;Janine annesinden izinden yolculuğa çıkar, babasını aramaya… Yollar aşar, çölleri geçer ve annesinin hikayesinin başladığı topraklarda bir destan ile karşılaşır. Destanlar gerçekleri sözlü olarak yaşatır, tarih kitapları yazmaz. Onlardan öğrenir annesinin geçmişini. Annesi, Sevda diye bir arkadaşı ile doğduğu köyden ayrılır ve savaşın acımasızlığı içinde oğlunu aramaya çıkmıştır. Köyünde ilk defa okuma yazma öğrenmiş ve gelmiş ninesinin mezarının taşına ismini yazmıştır. O bir olmayacağı başarmış, cesaretli bir kadındır. Doğumunda elinden alınan çocuğunu aramaktadır; kurşunların ve bombaların hakim olduğu o ülkede. Okuma yazma öğrettiği ve can yoldaşı Sevda ile köyünde karşılaşmış ve birlikte arayış içindedir. Sevda, sevdiği gencin kültüründendir, onun dilinden ve onun cemaatindendir. Onu ancak Sevda aracılığı ile bulabileceğini Sevda ikna etmiştir. Toplama kampının nerede olduğunu Sevda bilmektedir. Ve oraya birlikte çocuğunu bulmaya gider ama artık ne toplama kampı vardır ne de geride kalmış bir iz. Sevda ve Nevval ikisi de bir çocuğun peşindedir. Sevda türkü söyler, sesi çok güzeldir. İkisi gittikleri yerlerde ilgi ile karşılanır ve bulundukları yerlerdeki kadınları uyarırlar. “Kelimelerinize sesinize sahip çıkın” derler ve “birlikte olunca her şey mümkündür” sözünü tekrarlarlar. Düşmanları da artar… Savaş dostlukların yanında düşmanları da çoğaltır. Ölüm peşlerindedir. Öldürenlerde her yerdedir. Bir kere öldürmeye gör, alışır insan, savaş öldürmeyi sıradanlaştırır. Bir gün Nevval bir ölüm makinesinin evine (liderinin) öğretmen olarak girip, uygun bir fırsatta lideri öldüreceğini söyler. Sevda ile yolları ayrılmaktadır. O güne kadar paylaştıkları isimleri değiştirirler sanki, çünkü Sevda artık şarkı okumayacaktır, şarkı okumayan Nevval ise “şarkı söyleyen kadın” olarak işlediği cinayet sonunda bulunduğu hapishanede ünlenecektir.  İşkence sırasında, her fırsatta türkü söyler Nevval. İşkenceci onun ırzına geçer ve bir gün çocuğu olur. İşkencede kaç kadının çocuğu olmuştur, kim bilir? İşkencenin doğal olduğu yerde kimse onların kayıdını tutamaz. O çocukların büyük bir bölümü öldürülür, ölüme bırakılır. Nevval’ın ise çocukları ise bir gardiyanın gönül sızı eşliğinde bir köylüye bırakılması ile kurtulur. Çocuklar yaşamaktadır, savaş’ın çirkin yüzü işkenceci zaman döner ve mahkeme karşısına çıkarılır. Ebu Talip adını almıştır, doğduğunda isimini taşımamaktadır. Ebu Talip toplama kamplarına bırakılmış, orada büyümüş bir çocuktur. Savaş onu keskin nişancı yapar. Onun keskin nişancılığı, kaderin bir oyunu diyelim, düşmanın eline düşürmüştür. İşgalci güçler onu öldürmek yerine iş vermiş, ona isim vermiştir. Ona, o ülkenin en büyük işkenceci ve acımasız olarak adını verecek bir hapishaneye müdür olarak atar. Orada kadınların ırzına geçer, insanlık tarihinin görmüş olduğu en büyük acıları mahkumlarına yaşatır. &lt;br /&gt;Janine o acıların yaşadığı yere kadar ulaşmıştır. Orada öğrenir annesinin o şarkı söyleyen kadın olduğunu. O kadının çocuğu olduğunu öğrenir öğrenmez, o gardiyanın verdiği köylüyü arar ve bulur. Aslında tek çocuk değildir, ikizdir. O ikizlerin adları aslında farklıdır. Janine hiç beklemediği bir şeyle karşılaşmıştır, o çocuklardan biri kendisidir. &lt;br /&gt;Nevva’nın en büyük sırı bu şekilde aydınlığa kavuşmak üzeredir. &lt;br /&gt;Babasını aramak zorundadır ve babası o işkencecedir. Savaşın acımasız bir yüzü ile karşılaşmıştır. Annesinin verdiği vasiyetin neden bu kadar anlam barındırdığını anlamıştır ve kardeşini telefon ile arar, abisini bulmasını söyler, üstelik Noter ile birlikte gelmesini, hiç vakit kaybetmeden. &lt;br /&gt;O güne kadar yaşadıkları gerçeklerin temelinde başka şeyler yattığı ile yüzleşmek sarsıcıdır. &lt;br /&gt;Noter ile birlikte annesinin geçmişine geldiğinde Simon, farklı bir dünya ile yüzleşmiştir. Çöller insanları saklamaktadır. O çöllerin arasında Simon kardeşini aramaktadır. Söylenceler, anlatılan her hikaye onları bu topraklarda bir adrese yöneltmiştir. Bir gerilla grubunun liderinin kampında kardeşinin geçmişi ile karşılaşır. Orada annesinin sessizliği ile karşılaşır. Çölün sessizliği geçmişi anlatır. &lt;br /&gt;Kardeşi keskin bir nişancıdır ve annesini aramak için oradan ayrılmıştır. Annesinin peşinden giden bir çocuk, hep annesini aramıştır, kundağına bırakılmış bir palyaço burnu ile birlikte. &lt;br /&gt;Söylence ve hikaye yaşananların izlerini taşır ve üç kardeş ve bir baba bir ortamda buluşur. &lt;br /&gt;Bir artı bir eşittir ne eder? Gerçekten iki eder mi? Matematikte verilen yanıt hayatta uyuşuyor mu?&lt;br /&gt;Noter orada gözlemci olarak bulunur. Annesinin verdiği mektuplar babaya verilir, baba okur ve yırtar atar, çünkü işkence yaptığı kadınlardan birinden gelmiştir, nefretin izi vardır o kağıtta.  Kızı karşısındadır ama duyarsızdır. Simon abisini bulmuştur, mektubu ona uzatır. Kendi kanından abisi, aşk çocuğu olan abisi. Annesi sessizce onları izler, onları yönlendirir. Sessiz çölde, sözlerde sessizce söylenir. &lt;br /&gt;Mektubu alır, elinde palyaço burnu ile. Mektubu okur. Mahkeme salonunda yaptığı savunma ile ele vermiştir kendi kimliğini. Nevval orada anlamıştır, oğlu aynı zamanda çocuklarının babası olduğunu. Ölene kadar bu gerçeklik ile yaşamış, son on yılını sessizlik içinde geçirmiştir. &lt;br /&gt;Annesini arayan oğul, oğlunu arayan anne mahkemede karşılaşmış, anne orada geçmişi ile yüzleşmiştir.&lt;br /&gt;Sevginin olduğu yerde nefret olmaz diyerek ele vermemiştir, Nevval ve son sözleri onlara gerçekleri anlatır. Ve aşk çocuğu olan oğlunun bundan sonraki yaşamına doğru yönlendirme yapar ve sessizlik artık oğlu aynı zamanda çocuklarının babasındadır. &lt;br /&gt;İsmail cem Özkan&lt;br /&gt;Yanık&lt;br /&gt;Yazar: Wadji Mouwad&lt;br /&gt;Yönetmen : Cem Emüler&lt;br /&gt;Çeviren : Cem Emüler&lt;br /&gt;Dramaturg : Egemen Arslan&lt;br /&gt;Dekor Tasarım : Ali Cem Köroğlu&lt;br /&gt;Kostüm Tasarım : Ali Cem Köroğlu&lt;br /&gt;Işık Tasarım : Akın Yılmaz&lt;br /&gt;Müzik : Koray Kahraman&lt;br /&gt;Yönetmen Asistanı : Tansel Öngel&lt;br /&gt;Oyuncular&lt;br /&gt;Fatma Öney, Tansel Öngel, Murat Karasu, Emel Göksu Keleş, Iraz Yöntem, Gökçe Erinç, Veda Yurtsever İpek, Engin Şahin, Atilla Can Çelebi, Fatih Sarı&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-3411788222649367310?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/3411788222649367310/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=3411788222649367310' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3411788222649367310'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3411788222649367310'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/10/yank-wajidi-mauawad-ic-savasn-baska.html' title=''/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-8G5h3OYOkAk/Tqv6rlv8fCI/AAAAAAAAEzE/Q1QSuOU4zD4/s72-c/yanik2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-4290689903891720007</id><published>2011-10-29T03:57:00.001-07:00</published><updated>2011-10-29T03:57:36.874-07:00</updated><title type='text'>Ve en bildiğim konuyu anlattım</title><content type='html'>Ve en bildiğim konuyu anlattım&lt;br /&gt;Sahnede tek bir kişi görüyorsunuz ama oyunun içinde tüm seyirciler yer alıyor, işte bunu başaran bir tiyatro oyuncusu Merve Engin bu sırlarda çok yoğun, sahneler arasında gidip gelirken yeni oyunları da sahneye koymaya devam ediyor.&lt;br /&gt;Seyircisi ile sıcak ilişkisi ona yeni deneylerinde kapısını aralıyor. Kumbaracı 50’de seyirci karşısına çıkan yeni bir oyunu var, biraz ondan, biraz projelerinden kısaca sohbet etmek istedim, o da beni kırmadı ve sorularıma yanıt verdi. &lt;br /&gt;• Selam, yeni oyunun hayırlı uğurlu ve seyircisi bol olsun &lt;br /&gt;Merve: Çok teşekkür ederim, pek duyurmadım çıkartırken… &lt;br /&gt;• Senin sosyal medyadaki duvarına küçük bir hediye bırakmıştım umarım hoşuna gitmiştir. &lt;br /&gt;Merve: Süper tatlı olmuş!!! &lt;br /&gt;• Sevindim beğendiğine &lt;br /&gt;Merve: Çoook beğendim hem de, ben bu oyunda oyuna gelen tüm kaplumbağalı hediyeleri sahneye koyuyorum bunu da çıkartır asarım artık… &lt;br /&gt;• :))) Oyunun hakkında bir şeyler yazarsan eğer bana gönder ki yayınlayayım ya da sanal röportaj yapayım hemen şimdi... &lt;br /&gt;Merve: ahehae önce izlemek lazım! &lt;br /&gt;• Genelde biliyorsun sorular olayı açar, izlemeyi sonrada yapabiliyorum... &lt;br /&gt;Merve: :)) &lt;br /&gt;• Çünkü soru soranın bilmesi değil, yanıtlayanın işi iyi bilmesi önemlidir diye düşünüyorum, elbette önbilgide gerekli ama ben senin daha önce oyununu izlemiştim, uzaktan da izlediğime göre soruları rahatlıkla sorabileceğimi düşünüyorum. &lt;br /&gt;Merve: Aslında bir oyun açıklamam yok... Şöyle kısa yazı var, "az sonra dinleyeceğiniz hikaye gerçek bir hikayedir ve 'bir arkadaşın' başına gelmiştir. Gerçekler acıdır, gülmemeniz rica olunur kızımı o gün muhtemelen sevgilisinden ayrılmış ve gelen misafirlerine dert yanmaktadır...  &lt;br /&gt;• Bu açıklamayı tanıtım yazılarında okudum... &lt;br /&gt;Merve: bu kadar yarı doğaç yarı stand up, bir kadınların ince meseleleri &lt;br /&gt;• Aslında ilkinde bir teknik ile yaptığın tek kişilik oyun vardı, neden şimdi doğaçlama ağılıklı bir oyunu sahneye koymayı düşündün? &lt;br /&gt;Merve: aslında ağırlıklı değil, ama seyircinin varlığını hiçe saymayınca işin içinde mutlaka doğaçlama oluyor... Sadece yine commedia dell'arte yapmak istemedim... Ve en bildiğim konuyu anlattım. &lt;br /&gt;• Senin oyununa gelen her defasında aslında başka bir şey ile karşılaşıyor sahnede... Çünkü kadınları ince meselesi her seferinde farklı kelimeler ile ortaya serilir diye düşünürüm, acaba öyle mi? &lt;br /&gt;Merve: Evet öyle ve öyle olacak seyirci de şekillendirecek metnimi… Oyunda biri beni anlatmışsın bari ismimi değiştirseydin dedi, diğeri telif hakkı istedi, anlatırken konuyu derinleştirmem gerekip gerekmediğini seyirciden öğreniyorum. o günün seyircisi detay istiyorsa detay anlatıyorum, yani karşılıklı ya batıyoruz ya çıkıyoruz. Ayrıca bu oyunun sonunda bir arkadaşım giriyor ve oyun boyunca anlattığım sevgilimi oynuyor &lt;br /&gt;• Bu sefer tek kişilik oyun diyemeyiz, seyirci artı erkek arkadaş... &lt;br /&gt;Merve: Oyunun sonunda da az önce dinlediğiniz hikayede kızımızın kendi kıymetini nasıl da bilemediğin gördünüz diyorum. Siz bunu kendinize yapmıyorsunuzdur! E, KOB ta da öyle seyirci yoksa olmayan bir oyun ama evet her oyunda değişecek bir erkek arkadaş var geliyor oyunda oynuyor. &lt;br /&gt;• KOB ne demek? &lt;br /&gt;Merve: Kıyıya Oturmanın Böylesi,  he bir de 10 Kasım’da da yeni oyunum çıkıyor. İyice azıttım ben :))&lt;br /&gt;• Aaaa desene bu sezon üç oyun ile sahnedesin... &lt;br /&gt;Merve: Şey aslında 4 üncü de yolda tiyatro hal ile beyaz mı yaka tam bir ekip işi olacak, ekip özledim ben kuliste...&lt;br /&gt;• Bu kadar oyun sanırım senin tüm zamanını çalacak gibi, bir oyundan ötekine giderken acaba bugün sahnede hangi karakteri canlandıracaktım diye düşünme payın olacak mı? &lt;br /&gt;Merve: Tabii ki... Hepsi birbirinden çok farklı... Ayrıca prova süreçlerinde onarın hepsinin yeri düşünüldü ayrıldı… Bir sefer karakterin sınırlarını çizince onu bir başkası ile karıştırmanız mümkün olmuyor. Hepsi yerini haddini biliyor.&lt;br /&gt;KOB'da 12 karakter oynadım düşünülürse, ,son zamanlarda izlemediniz bir saat 10 dakikadan aşağı pek düşmüyor oyun çok gelişti… &lt;br /&gt;• Aman tanrım, o kadar uzun süre tek başına sahnede kalmak...  &lt;br /&gt;Merve: Öyle bir oyunda tek başına sahnede almak çok zor.. ama her seferinde ortalama verdiğim kilo beni mutlu ediyor &lt;br /&gt;• Nasıl buluyorsun o kadar kelimeleri ve seyircileri ilgisini elinde tutmak, çok zor olmuyor senin için sanırım... Zayıflamak isteyen tek başına sahneye çıksın, bir saat sahnede kalsın kilo sorunu ortadan kalkar diyorsun yani... İkinci oyun oradan ortaya çıktı gibi algıladım bir anda... &lt;br /&gt;Merve: Olmaz mı? Partnerim seyircim olunca ortalık iyice karışıyor... İşten yorun gelen seyirci var mesela. Ritmine düşmeden onunda enerjisini yükseltmem gerek, haddini bilmen gerek, seyircini üzmemen gerek… KOB gibi bir oyunda evet acayip zayıflıyorum. Ama Kaplumbağalarda durum farklı kızımız depresyona girmek üzere ve sahnede sürekli yiyiyor… &lt;br /&gt;• Hahahahaha birinde aldığını ötekinde veriyorsun bir denge var…Gördün mü oyunu izlemden de röportaj oluyormuş.. &lt;br /&gt;Merve: Evet :)) &lt;br /&gt;• Bunları düzenleyeyim da yazı haline getireyim… &lt;br /&gt;Merve: Sinekler sevişirken de ise bir kabus oynuyorum… Ayaküstü biri ağzımdan laf mı aldı… &lt;br /&gt;• Aaa kim yapar öyle şeyi, kısaca röportaj yaptık, uzaktan ve birbirimizi görmeden… Sinekler Sevişirken, bu yeni oyun sanırım, kısaca anlatır mısın, konusu ne, ne zaman sahnede olacak, orada da tek misin, başka oyuncular var mı? &lt;br /&gt;Merve: Sinekler sevişirken'de yalnızım yine, ama bu sefer interaktif değil, yarım saatlik bir kabus. Ensest bir ilişkinin bir kızı nasıl delirttiğini anlatıyor. Mine söğüt’ün yeni çıkan kitabi deli kadın hikayeleri içinden Mine ile beraber sevdiğimiz bir öykü bu. O tasarladı - uyarladı ve yönetti. 10 Kasım’da da prömiyer yapacağız. &lt;br /&gt;• Teşekkür ederim…&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-4290689903891720007?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/4290689903891720007/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=4290689903891720007' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/4290689903891720007'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/4290689903891720007'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/10/ve-en-bildigim-konuyu-anlattm.html' title='Ve en bildiğim konuyu anlattım'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-2863910299564937358</id><published>2011-10-28T01:37:00.001-07:00</published><updated>2011-10-28T01:37:17.457-07:00</updated><title type='text'>İkna olmadım</title><content type='html'>İkna olmadım &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reklamlarda doktorların kullanılmasına bir türü ikna olamadım, çünkü “doktor kullanılarak ürünün içeriğinde üzeri örtülen acaba ne gibi sağlığa zararlı bir madde var?” diye düşünmeden kendimi alamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reklamların işi sadece pazarlama üzerinedir, pazarlama mantığı içinde her şey sağlıklı gibi gösterilebilmekte, soluk renkler canlı sunulabilmektedir. Hatta bir kasabayı içine alacak olan binada, yaşamın ne kadar sağlıklı olduğunu bile düşünebilirsiniz. Bir kasaba bir binada olursa, o bina içinde hastane, okul, avm olması gerekmez mi? Alt yapı sorunu nasıl çözümlenir? Kanalizasyon, yol, park, yeşil alan bir kasabayı içine alan binalarda nasıl çözümlenmiş? Neyse ki o bina reklamlarında sosyal hizmet uzmanları, şehir mühendisleri kullanılmıyor, ama deprem ile ilgili ahkam kesenler dolaylı olarak o binalara insanları yönlendirmeye devam ediyorlar! Danışmanlık reklam değildir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reklamlarda doktorların kullanılması yeni değildir, çünkü reklamlar aracılığı ile satılığa çıkan ürünün çok satması önemlidir… Sağlıklı olup olamadığını reklamlar belirtemez, onu belirtecek kurumlar ülkemizde ne yazık ki yok. Denetimin olmadığı yerde bir doktor ya da diyetisyen çıkıp şu ürün sağlıklıdır, şu vakıf tarafından desteklemektedir gibi reklamda ibare kullanılması şu anlamına gelmektedir; ben tüketicimi kandırıyorum. En azından ben böyle algılıyorum, eğer bir ürün doktora, diyetisyeni ya da vakıf (sponsor alarak hizmet veren vakıfları, reklam için kurulmuş bir vakıf olarak görme eğilimi içindeyim) kullanılıyorsa açıkça ben o ürünü almıyorum, hatta o ürünü merdiven altı ürün olarak görme eğilimim yüksektir. Sağlık ile ilgili vakıf, bir ürünün tüketimi konusunda bir markaya destekleyici olamaz. (aynı alanda üretim yapan değişik markaların olduğu kabul edilirse eğer) tüketiciyi yönlendiremez. Reklam olunan her ürün tüketim piyasasındadır ve rekabet koşulları içindedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reklamlarda bir doktor gördüğümde, insan sağlığının nasıl bir mekanizmaya bağlı olduğunu düşünürüm. Tüketim çılgınlığı içinde daha çok dikkat çekmek isteyenler, damardan tüketicinin kanına ve beynine ulaşmak için sağlık personelinin kullanılması reklam sektörü için anlaşılır bir durumdur. Anlaşılmayan durum ise, sağlık personelinin bu işi para karşılığında reklam ışıkları altında yaratılan sağlık suçuna ortak olmasıdır. Doktorların tavsiye ettiği ürünün gerçek anlamda; ne kadar sağlıklı olup olmadığına bağımsız denetim kurumu tarafından denetlenmediği sürece her yapılan şey aslında etik değildir. Etik kavramını bir yana bırakalım, açıkça söylüyorum, tüketiciyi yönlendirmek ve kandırmaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktorların veya sağlık kurumlarının yapmış olduğu hiçbir reklama ikna olamam, çünkü onları denetleyecek ve kontrol edecek bağımsız özerk bir kontrol mekanizması olmadığı sürece doktor arkadaşlarının söylediğini doğru kabul ederek sunulan sunumların hiç birinin doğru olmadığını peşinen kabul ediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktorların birlikleri bir çok şey için mücadele ediyor, bu konuda neden seslerini yükseltmezler, neden reklamlarda doktorların kullanılmasına karşı bir şey yapmazlar? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-2863910299564937358?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/2863910299564937358/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=2863910299564937358' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/2863910299564937358'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/2863910299564937358'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/10/ikna-olmadm.html' title='İkna olmadım'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-4901899222633237716</id><published>2011-10-27T23:41:00.001-07:00</published><updated>2011-10-27T23:41:15.386-07:00</updated><title type='text'>Liberal paradigma</title><content type='html'>Liberal paradigma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de liberal olmak demek; çok yüzlü olmak demektir, çünkü desteklediğin hükümetin icraatları karşısında suskun, sola karşı düşmanca tavır içinde olmak anlamına gelmektedir. Sol demek; Kemalist ideolojiden etkilenmiş, hatta Kemalist olan demektir. Solu Kemalizm kıskacı içine hapsetmek ve oradaymış gibi algı oluşturmak liberallerin sol düşmanlığının temelini oluşturur. Sol halk düşmanı olarak gösterilerek, üzerindeki panzer izlerinin kalıcı olması sağlanması anlamındadır. Onların davranışları panzer izini bırakan 12 Eylül rejimine ve Reagan doktrine uygundur. Onlar hala efendilerine hizmet etmeyi sürdürmekteler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde liberal anlayış, çıkarın nereden esiyorsa, oraya doğru eğil ve güçlünün hatalarını görmeden kabul et anlayışı hakimdir. Ara sırada onlar gibi olmadığını göstermek içinde itirazlar etmeyi unutma, bu sayede yandaşları ile liberal olan arasının bir çizgi hep var olsun!  Hataların karşısında sessizce tavır al, nasıl olsa zamanı geldiğinde o hataları konuşulacaktır. Önemli olan kendi çıkarına uygun olduğu sürece koşulsuz, tartışmasız desteklemeye devam et. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül’de beş generale alkış tutanlar, yaptıkları işkenceleri, idamları haklı adamlar diyerek destek verenler, bugün Erdoğan hükümetinin Hopa’da öldürülen öğretmen karşısında aldıkları tavırda bir paralellik göreceksiniz. Bu paralellik tesadüfi değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül rejimine yazdıkları kitaplar ile dolaylı destek verenler, beş generalin yargılanması için referandumda “evet ama” diyerek hükümete destek vermeyi ihmal etmemişlerdir. Liberalizmde bir süreklilik vardır, o süreklilikte çıkarlardır… Gerektiğinde hükümetlere direkt ya da dolaylı olarak gönüllü danışmanlık görevi görmeleri, onların liberal olan düşünceleri içinde olağan bir davranış biçimidir. Aynı şekilde bu hükümet devrildiğinde yerine geleceklere de bu hükümetin aleyhine danışmanlık hizmeti vermeye devam edeceklerdir, çünkü liberal yaşam sürekliliği olan bir kirlenme biçimdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün ülkemizde liberal politikayı savunan ama yaptıkları ile solcu gibi gözükenleri iyi tanıyın, çünkü devran döndüğünde onlarında nasıl bir rahatlıkla döndüklerine şahitlik edeceksiniz. İsimleri bellidir, her biri liberal ve cemaat gazetelerinde gönüllü/ profesyonel (köşe ya da okuyucu / görüş) yazarlık yapmaktadır. Yazarlık yapmayanlar ise AB projeleri ile yayın yapan radyolarda, yayınevlerinde “evet ama” diyerek politika üreten partiler içinde görmeniz mümkündür. Her şey bir projedir, proje üzerine para alıp, proje sonlanana kadar para verenin amaçları doğrultusunda her türlü hizmet vermeyi etik gören, eleştirilmesi gereken yerde susmayı liberal gören anlayış, bugün ülkemiz içinde aydınları ve toplumun gelişmekte olan muhalefet çizgisini kirletmeye devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liberal insanlar sol için bir virüstür. Sol o virüsten kurtulamadığı sürece üzerindeki panzer izini silemeyecektir… Sol, liberaller ile arasına kalın çizgi çizerek hiçbir şekilde ve hiçbir koşulda ittifak yapmayacak şekilde yapılanmalıdır. Almanya Hitler rejiminden sonra sosyal demokratlar bile liberal parti ile bugüne kadar koalisyon hükümet kurmamıştır, nedenini Hitler dönemine bakarak bulabilirsiniz. Liberalizm, Hitleri iktidara taşıyan bir anlayıştır, bugünde aynı işlevini görmeye devam ediyor. 12 Eylül’de bizde iktidarın en önemli desteği liberallerden gelmiştir, tesadüfi değildir. İşkenceler, kayıplardan bir anlamda verdikleri destek yüzünden liberaller sorumludur. 12 Eylül rejimini güçlendiren ve onlara alkış tutanlar; “yargılanmalıdır” diye bugünlerde göstermelik nara atmaya devam ediyor olmaları, onların gerçek anlamda o dönemle yüzleşmek istedikleri için değil, kendi suçlarının tarih sayfalarının içine gömülmesini istemelerindendir, çünkü hedefi en minimal tutarak, halkı kandırmaya devam ediyorlar. Suçlarını beş generalin üzerine yıkarak aklanmak istiyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liberal ideoloji adı verilen şey aslında paranın akışına göre şekil değiştirmektir, paradigma para üzerinedir. Her şeyi para üzerinden bakan liberal kişilik, paranın sahibine her zaman itaat etmeyi kendi geleceği için zorunlu görür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-4901899222633237716?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/4901899222633237716/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=4901899222633237716' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/4901899222633237716'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/4901899222633237716'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/10/liberal-paradigma.html' title='Liberal paradigma'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-4584517409867906868</id><published>2011-10-23T06:40:00.001-07:00</published><updated>2011-10-23T06:40:13.861-07:00</updated><title type='text'>Yardım derken…</title><content type='html'>Yardım derken…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yardım kuruluşları gün geçmiyor ki, caddelerde, sokaklarda, evlerin kapısında yardım için sizin önünü çevirmesin… Eskiden devlet sosyal olduğu dönemde bir kurumu vardı, kurum milli bir özellik gösterirdi ve orasını kutsal kapı olarak görülürdü, kapıya gelmez vergilerden yardım ücreti kanun ile kesilirdi, hala uygulamaya da devam ediliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yardım kuruluşlarının merkez binalarının lüks görünüm içinde ve çok katlı olması tesadüfi değildir, elbette yardım kuruluşları fakir olamazlar, zengin ve varlıklı olanlar ancak yardım yapabilirler. (yaşamın trajedisi burada gündeme gelir, çünkü bu yardım kurumlarına en fazla yardımı yardıma muhtaçlar yapmaktadır, onların verdiği küçük meblağlar yan yana getirildiğinde en zenginin verdiği yardım bütçesinden daha büyük olur.) Yardım öyle hafife alınacak bir şey de değildir, iyi bir organizasyon, hedef kitleye ulaşabilecek olan araçları ve süreklilik açısından profesyonel çalışanları da olması gereklidir. Gönüllülük usulü olanlar ancak yerel çalışma alanında olabilir. Okul yardımlaşma derneği gibi. Onların alanı ve çalışması sınırlıdır ve bellidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük felaketlere ve evrensel çapta yardımın hareket etmesi büyük olanakları berberinde getirmektedir ve devletler ve uluslararası kurumlar ile ilişki içinde olmak anlamına gelmektedir. Liberal ekonomin globaizasyonu sonucunda yardım kuruluşlarında devletin tekelinden çıkmış ve gönüllü olarak küçük adımlar ile başlayan hareketler şimdi büyük ve uluslararası boyutlara ulaşmıştır. Daha karmaşık ilişkilerin içinde olan bu kuruluşlar, yerel olarak aldıkları yardım malzemesini hedefe en kısa zamanda ve sağlıklı bir şekilde ulaştırmak ile yükümlü olmalarına rağmen, aynı zamanda uluslararası politik sorunlarında merkezinde yer alabilmektedir. Soğuk savaşı dönemi ve sonrası dönemlerde yardım kuruluşları ile istihbarat gibi kavramların içi içe geçen soruşturmalara tabi olması tesadüfi değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yardım kuruluşlarının bugünkü bütçeleri; holdinglerin bütçeleri ile boy ölçülecek boyuta ulaşmıştır. Yardım kuruluşlarının bir çok şehirde / ülkede şubelerinin olması, oralardan topladıkları paraları merkezi olarak planlayarak kullanmaları kadar doğal bir şey yoktur. Toplanan yardımların aslında hedef kitleden önce kendi personeline, binalarına, araçlarına ve kiralanan depolarına gitmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yardım kuruluşları, çalışanına istihdam sağlayarak, bir çevrede yer alan insanların geçim kaynağı olmaktadır. Devletin yapması gereken ve bizim verdiğimiz vergiler ile desteklediğimiz kurumların görevlerinin bir bölümünü bu dernekler ve vakıfların alması elbette vicdani olarak bizi rahatlatabilir, fakat liberal ekonominin belirlediği ortamda bu derneklerin, vakıfların ülkenin politik arenasında oynadıkları rollerinde gözden geçirilmesi gereklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yardım kuruluşlarının sahip olduğu gemiler, araçlar, binalar ve uluslar arası bağlantıları ve sınır ötesi devlet ile işbirliği içindeki projeleri saydam bir şekilde incelenebilirse eğer, yardım kuruşlarının gerçek amaçları hakkında ipuçlarına sahip olabiliriz. Ülkemiz içinde faaliyet gösteren yabancı kökenli yardım kuruluşu olan vakıfların amaçları iki de bir gündeme gelirken, aynı şekilde bize ait olduğunu sandığımız yardım kuruluşlarının amaçları ve yaptıkları kahramanlık söylemleri ve kutsallık olarak sunulan görevleri neden açıkça kamuoyu önünde tartışılmaz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yardım kuruluşları bizim vicdanımızın rahatlamasını sağlarken, aynı zaman içinde başka görevleri ve amaçları da yerine getirmekteler… yardım kuruluşlarına yapılan yardımlar ile vergiden muaftır… bizim vergilerimizden kesilen bir çok yardım vergisi, liberal ekonomi mantığı içinde gereksizdir ama ne yazık ki bu vergiler bile tartışma konusu yapılmamaktadır. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-4584517409867906868?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/4584517409867906868/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=4584517409867906868' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/4584517409867906868'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/4584517409867906868'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/10/yardm-derken.html' title='Yardım derken…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-3549070486877736891</id><published>2011-10-22T15:25:00.001-07:00</published><updated>2011-10-22T15:25:50.909-07:00</updated><title type='text'>Emekli olduktan sonra…</title><content type='html'>Emekli olduktan sonra…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkenin sınırlarının korunması ve geleceğinin bekassı için ordu elamanlarının eğitimi normal eğitimden farklı ve ayrıntılıdır, çünkü ordu ileri teknoloji kullanan, geliştiren bir alan olması açısından da önemlidir. Ordu için yapılan bütçe diğer tüm harcamaların üzerinedir ve ordu için bütçenin kontrolü genelde yoktur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ordu, kendi elemanın yetiştirilmesi için akademiler kurmuştur. Ülkenin en zeki öğrencilerinin orada eğitim görmesi için çekici kılınmıştır. Ordu bir anlamda elemanına gelecek garantisi vaat eden bir kurumdur. Ordu bünyesine giren her hangi bir birey diğer vatandaşlara göre avantajlıdır ve ayrıcalıklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ordu bireylerden oluşur, bireylerin yetenekleri ise ordunun ihtiyacına göre kategorize edilmiştir. Birey, ordu içinde önemsiz gibi durmasına karşın, işin gerçeği öyle değildir. İstatistiksel rakam olarak kabul edilenler daha çok çoğunluğu temsil eden tabanı yanı erleri ve erbaşları temsil ederken, akademi mezunları bireydir ve bireylerin refahı ve yaşam kalitesinin yüksek olması ordunun geleceği ve birliği için önem arz etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanayileşmiş ya da sanayileşme yolunda ülkelerin ordu elemanlarını emekli olduktan sonra danışman olarak şirketlerin içinde yer alması şaşırtıcı bir durum değildir. Ordu kendi bünyesi içinde kurduğu özel teşebbüs firmalarda ne kadar başarılı olduğunu bizim gibi ülkelerde saklamadan göstermiştir. Ordu Yardımlaşma Kurumu fabrika kurmuş, bankasını serbest piyasa içinde diğer firmalar gibi çalıştırmış, ağır sanayiden, silah üretime kadar her alanda faaliyet gösteren başarılı örnek çalışmaları vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ordu ile devlet yönetimi arasında da üçüncü dünya ülkelerinde sıkı bir ilişki vardır, ordu kendisini devlet olarak görmekte ve kendisine ya da ülkeye karşı gelecek her türlü saldırı karşısında savunma durumundadır ve ülke yönetimine el koymada yasal düzenlemeler yapma hakkını kendisinde görmektedir. Kutsal olan bir kurumun elbette yaptıkları sorgulanamaz, sadece onaylanır konumdadır. İç ve dış düşman tanımına göre ordu düşmanlar ile savaşmak için kurgulanmış ve yaşatılmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ordu ulus devletin oluşması aşamasında önemli bir rol oynamıştır. Ordu sayesinde ulusal sermaye kurulması için olanaklar yaratılmış ve ulusal sermaye ile ordu arasında bir biri içine geçmiş bir ilişki söz konusudur. Ordu devletin bütün organları ile iç içedir ve kuvvet ayrımını sadece kağıt üzerinde kalmaktadır. Devlet yapısı içinde ordu üst yönetimi hiyareşi içinde ilk on içinde yer alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim gibi darbeler ile tarih çizgisini belirlemeye çalışan ülkelerde ordu içinde çalışmış ve emekli olmuş olanların ticari yaşam içinde oynadıkları roller pek araştırılmamış, o konuda tartışmalar yürütülmemiştir. 12 Eylül darbecilerinden birinin bir seramik firmasının hissedarı olması gerektiği gibi konuşulmamıştır. Bir askeri yetkilinin görevi suiistimal ettiği ve haklı kazanç sağladığı konusunda bir mahkeme kararı olmuş olmasına rağmen, bu davanın sadece istisnai bir dava olduğu düşüncesi bende hakimdir. Çünkü genel olarak ordunun bütçesi ve ihalelerini kontrol edebilecek, haksız rekabet koşulları uygulanan liberal ekonominin karanlık noktasını oluşturmaktadır. (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=6830550)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekli olduktan sonra, firmalara danışmanlık görevi yapanların ordu için açılan ihalelerde ne gibi rolleri olmuştur, bu konuda bir bilgi mevcut mudur? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Darbeler birilerine karşı yapılır. Yakın zaman içinde 12 Eylül darbesi ve onu takip eden yıllarda darbe girişimlerin olduğu kamuoyu önünde bildiriler şeklinde yansıdı. Bugünde onun ile ilgili bir dava ya da davalar hala sürmektedir. Bu darbelerin ve darbe girişiminde rol almış ya da o dönemlerde üst görevde yer alan askeri bireylerin bugün hangi firmalarda danışmanlık, ortaklık gibi ilişkileri var, bu konuda bir bilgi mevcut mudur? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıkarlar ilişkileri belirlemeye devam ediyor, geçmişte muhtara veren, muhatabını güçlendirmiş miydi, yoksa neler olmuştu anımsayan var mı? Çıkarlar zaman içinde değiştiğine göre, eski düşmanlar yeni durumda iş ilişkisi içinde olabiliyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulaşabildiğim bilgi: Emekli General Çevik Bir Kazdağları’nda dev bir termal sağlık tesisinin danışmanı oldu. Astyra Termal Restort&amp;Devre Tatil kompleksi şirketinde istişare kurulunda bulunmaktadır.  Orakları arasında Elmas işi ile ilgilenen bir firmada bulunmaktadır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Genelkurmay Başkanlarından Orgeneral Semih Sancar (Akbank YK), Org. Muhittin Fisünoğlu (Sümerbank), Org. Teoman Koman (İnterbank), Oramiral Vural Beyazıt (Etibank), 12 Eylül'ün Orgenerallerinden Turgut Sunalp (Netaş ve Garanti Bankası Yön. Kur. Üyesi); Org. Adnan Ersöz (İşbankası Yönetim Kurulu Üyesi); 12 Mart'ın ünlü darbecilerinden Org. Faik Türün (Umumi Mağazalar Yönetim Kur. Üyesi); Org. Süreyya Yüksel (Yaşar Holding Danışmanı); Org. İbrahim Şenocak (Etibank Yönetim Kurulu Başkanı); Org. İsmail Hakkı Akansel (PETKİM Danışma Kurulu Üyesi); Org. Vecihi Akın (AKSİGORTA Yönetim Kurulu Üyesi); Org. Doğan Özgöçmen (Yapı Kredi Bankası Yönetim Kur. Üyesi); Org. Suat Aktulga (LASSA); Org. Şeref Akıncı (Doğuş Holding Yönetim Kurulu Üyesi); Org. Kemalettin Eken (Şekerbank Turizm Yönetim Kur. Üyesi); Org. Sabri Deliç (Profilo Holding Başkan Yardımcısı); Oramiral Bülent Ulusu (AKSA Yönetim Kurulu Üyesi); Org. Nazif Oka (Hema Holding Yönetim Kur. Üyesi); Org. Halil Sözer (Borusan Yönetim Kur. Üyesi); Korg. Fevzi Aysun (Derborsa Yönetim Kur. Üyesi); Korg. Hikmet Kesim (Türk/ABD Havacılık San. (TAİ) Yön.K.Ü.); Korg. Tevfik Alpaslan (Altay şirketler Grubu); Tümg. Cemil Mete (Minex Savunma Sanayi Yön. Kur. Üyesi); Tümg. Hayri Sözen (Borusan Danışmanı); Tümg. Servet Bilgi (Bekoteknik Yönetim Kur. Üyesi); Tuğg. Tanju Erdem (Yaşar Holding Danışmanı); Tuğg. Fikri Topsever (AKSA Personel Müdürü); Tuğg. Sezer Bilgili (Pamukbank Denetçisi); Tuğg. Şahap Ar (Alarko Holding Yönetim Kur. Üyesi); Tuğg. Sıtkı Sunday (Otomarsan Başkan Vekili); Tuğg. Orhan Köker (Profilo Holding Müşaviri); Tuğg. Yılmaz Oral (Hema Holding Yönetim Kur. Üyesi); Tuğg. Kamuran Gümüşsoy (GİMA Yönetim Kur. Üyesi…&lt;br /&gt;Tümgeneral Rıza Küçükoğlu, Oramiral Orhan Karabulut ve Orgeneral Teoman Koman’ın medya gruplarına danışmanlık yaptığı biliniyor. İhlas Ankara Medya Grup başkanı olarak da yine bir emekli asker Nuri Elibol görev yapıyor. Koramiral Atilla Kıyat, Fenerbahçe Kulübü Yönetim Kurulu’nda, Tümgeneral Çetin Uğural, Oramiral Halis Burhan ve Korgeneral Hasan Kundakçı isimleri de Türkiye Sanayici ve İşadamları Vakfı (TÜSİAV) Yüksek İstişare Konseyi’nde yer alıyor. En fazla asker yönetici yoğunluğu üniversitelerde gözleniyor. Genelkurmay eski Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, Haliç Üniversitesi mütevelli heyeti üyeliği görevini sürdürüyor. Tümgeneral Rıza Küçükoğlu, Bahçeşehir Üniversitesi Global Hukuk Programları Direktörlüğü genel sekreterliğinde bulunuyor. Tuğamiral Mehmet Celayir Koç Üniversitesi genel sekreteri, Orgeneral Edip Başer Yeditepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü müdürü, TOBB Ekonomi ve Ticaret Üniversitesi mütevelli heyeti üyesi, Tümgeneral Mehmet Tiryaki Anadolu Bil Meslek Yüksek Okulu Yönetim Kurulu üyesi olarak görevini sürdürüyor.&lt;br /&gt;25.04.07 http://www.nuveforum.net/18-tartisma-platformu/12105-batik-is-adami-generallerin-tam-listesi/&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-3549070486877736891?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/3549070486877736891/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=3549070486877736891' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3549070486877736891'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3549070486877736891'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/10/emekli-olduktan-sonra.html' title='Emekli olduktan sonra…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-6033783774739094521</id><published>2011-10-22T10:21:00.001-07:00</published><updated>2011-10-22T10:21:48.784-07:00</updated><title type='text'>İki yüzlülük ya da çok yüzlülük…</title><content type='html'>İki yüzlülük ya da çok yüzlülük…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liberal ekonomi temeli rekabete dayanır. Rekabetin olduğu yerde özgürlüklerden bahsedilir. Görünüm olarak liberal olduğunu söyleyenler, piyasanın dengeleri içinde güçlü olanın yanında, güçlünün sesi olmayı beraberinde getirmektedir, çünkü var olan piyasa dengeleri dengesizlikler üzerine kuruludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son on yıl içinde dünyamızda yer alan bir çok devletin sınırları henüz yeniden çizilmemiş olmasına rağmen, iktidar değişikleri yaşanmıştır.  Global ekonominin ve o ekonominin söz sahiplerinin istekleri yönünde toplumlar yeniden biçimlendirilmekte ve tüketici düşünce yapısı ile yeninden yapılandırılmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son otuz yılın renkli liderleri olan Saddam Hüseyin, Mübarek, Kaddafi ve yakın aile çevresi iktidardan uzaklaştırıldı. Yemen, Suriye’de henüz iktidar koltuğunu koruyan ailelerde diğerleri gibi sona doğru yaklaşmaktadırlar. (Koltuğunda uzun süre oturanlar arasında Türkiye’de bir siyasi parti olduğunu da gözden uzak tutmamak gereklidir) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ülkelerdeki iktidar değişimleri ekranlar aracılığı ile izlerken, sanal bir gerçeklik içinde olmamak gereklidir, ekrandan yansıyan çatışma bizim topraklarımızı yakmayacağını kimse garanti edemez. -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınırdaş olduğumuz ülke Suriye’de iktidar değişimi için geri sayım sürerken, doğu sınırımızda da uzun süredir Amerika ve müttefikleri tarafından adı konulmamış soğuk bir savaş yürütülmektedir. NATO ülkesi Türkiye  bu savaşta taraf olmasına rağmen, taraf değilmiş gibi iki yüzlü bir politikayı uzun süredir yürütmektedir. Suriye’deki iktidar değişimi eğer gerçekleşirse İran müttefiksiz kalacaktır ve doğal olarak geri sayım sayacı onlar için hızlanacaktır. Yanı başında Azerbaycan iktidarının da sessiz ya da sesli olarak değişim kaçınılmazdır, çünkü enerji yolu üzerinde liberal global ekonominin sahipleri; sorunlardan arınmış yeni pazar alanını yaratmak zorundadır, çünkü küresel krizin daha da derinlere doğru evreni kucaklarken, var olan krizin kronik hale dönüşmesi sürecini yaşamaktayız. (Yeni krizleri tetikleyebileceği her an için olasılık içinde vardır)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşı krizlerden kurtuluş yolu olarak görenler, geçmişte yaptıkları dünya savaşından ders alarak yeni cepheler yaratmakta ve yaratılan cephelerde dengesiz güç oluşmasına özen gösterilmektedir. Savaşın galibi ve yenilgisi savaş henüz globalleşmeden (!) belli olmuştur. Tek yönlü, orantısız savaşın cephelerindeki renkli kişiliklerin ortadan kaldırılması, o devletlerin tehlike olma olasılığını bile ortadan kaldırmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Global ekonominin yaratmış olduğu tüketici birey, ülke sınırları ve kültürlerini önemsemeden tek tipleşmekte ve ürünlerin seyahatinden daha hızlı tüketim kültürü yayılmaktadır. Beyrut’da, İstanbul’da, Kahire’de, New York’ta, Berlin’de, Paris’te aynı kıyafeti giyen yerli dili konuşan (her ülkede İngilizce karışımı yeni bir tüketim dili yaratılmıştır.) vatandaşlara rastlamak ve aynı tepkiyi veren bireyleri gözlemlemek artık şaşırtıcı değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Politikada dostluk yoktur çıkar vardır” görüşünü savunanlar; dostluk için kadeh kaldıranlar, çöllerdeki kıl çadırlarında ödül verenler tarihteki yerlerini almıştır. Ülkeler tarihten gelen dostluklarını ve ittifaklarını kağıt üzerine bırakırken, tüketim çılgınlığını körükleyen yeni medyanın yaratmış olduğu ve toplum mühendislerinin biçimlendirdiği devletlere yeni kimlik verilmekte, Dünya Ticaret Örgütü’nün belirlediği barcode’lanmaya devam edilmektedir. Her ülkenin vatandaşlık, telefon, banka barcode standartlaşmıştır. Barcode bakarak paranın, insanın, malın hangi ülkede hareket ettiği uzaktan izlenebilmekte ve firmalar için tüketici için üretilecek mallar için veri bankası oluşturulmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kontrollü şekilde devam eden kriz, devletlerin global liberal ekonomi ve kültüre bağlanmasını ve asimile edilmesini de beraberinde getirmektedir. Yerel kültür, devletler, cemaatler geçmişteki kadar önemli değildir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni tüketici kültür; iki yüzlü ya da çok yüzlü olmak orundadır, çünkü önemli olan çıkardır. Çıkarınız uygun davranış geliştir anlayışı ülkelerin politikasını ve bireylerin davranışını belirler konuma gelinmiştir. Paradigma toplumun en üst örgütünden en küçük örgütlenmesine kadar sinmiştir, benimsenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa süre içinde bir birlerini pohpohlayanlar, birbirini övme yarışına girenler kısaca birbirlerini omuzlarına alanlar, ertesi gün global çıkarların gösterdiği işarete göre tavır alıp, omuza aldıklarını ayakları altına alıp, linç etme yarışına girebilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Politika güç demektir, güç yoksa eğer, güçlün yanında bulunmak erdem olarak algılanmaktadır ve bu politikaya dürüst politika, yapana da erdemli politikacı olarak bakılmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüketici toplumun, hazırlanmış politikaları tüketen politikacıları üçüncü dünya ülkelerinde iktidar kotlularını korumaya ve iktidar koltuğu için her türlü manevrayı yapmayı kendilerinde hak olarak görmeleri doğaldır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülke içindeki değişimler, ülkenin iç dinamikleri etkisinden daha çok, dış ülkelerdeki gelişmeler ve onların yönlendirmesi ile olmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü dünya ülkelerinde seçim ile hangi partinin ve hangi liderin iktidara geleceği bile önceden belirlenebilmekte ve onlar için global firmaların danışmanlarının yönlendirmesi ile kamuoyu oluşturulmaktadır. Seçimler yapılmadan kamuoyu yoklamaları ile iktidar ve lideri belli olmaktadır. Seçimler, göstermelik ve birileri tarafından seçilmiş liderlerin seçtiği adayların halka onaylanması süreci “demokrasi” olarak kabul edilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Politikacılar iki yüzlü değildir, aksine çok yüzlüdür. O ülkelerde yaşanan iç çatışmalar, dış ülkelere gönderilen askerler hepsi global ekonominin efendilerin çıkarlarına uygun, onların politikalarının yansımasına göre belirlenmektedir. Üçüncü dünya ülkelerinin hükümetlerinin ne kalkınma planı vardır, ne de uzun vadeli politikaları. Gerekte yoktur, çünkü onlar için hazırlanmış reçeteler; ülkelerinde uygulamak halen iktidar koltuğunu dolduran hükümetler ve o koltuğa yakın ana muhalefet partilerinin görevidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-6033783774739094521?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/6033783774739094521/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=6033783774739094521' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/6033783774739094521'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/6033783774739094521'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/10/iki-yuzluluk-ya-da-cok-yuzluluk.html' title='İki yüzlülük ya da çok yüzlülük…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-8728898856718464382</id><published>2011-10-13T15:00:00.001-07:00</published><updated>2011-10-13T15:01:59.043-07:00</updated><title type='text'>Başlangıçta hayatı kazanmaktı amacımız…</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-YikjXAbkzvw/Tpdfyi4gd1I/AAAAAAAAEyw/VoeM7wI6Y-o/s1600/kirmizi.png"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 214px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-YikjXAbkzvw/Tpdfyi4gd1I/AAAAAAAAEyw/VoeM7wI6Y-o/s320/kirmizi.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5663100378403600210" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Başlangıçta hayatı kazanmaktı amacımız…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ressam, ünlü, parası var, bir de atölyesi. Mutlu mu, değil, kendi yaşamında ve tuvale yansıyan renklerin ayrıntısında trajediyi işliyor. Kendi yaşamı içindedir trajedi, yaptığı resmin boyasında, ışığın az yansıdığı atölyesinde, renklerin geçişlerinin içine gizlemiştir. Yaptıkları birikimdir, birikimin felsefi temeli olan bir duruşun, birikimin izleri tuvale fırçanın izi ile yansıtılmaktadır. &lt;br /&gt;Kırmızı bir çok şeyi anlatır ama kırmızı bireye göre neyi anlatır? Hangi kırmızı? Sorular basit ve günlük kullandığımız kelimelerin içinde gizlidir, gerçekten biz kırmızı derken hangi kırmızıdan bahsediyoruz?&lt;br /&gt;Kırmızı denilince benim aklıma ilk olarak Türk edebiyatının Nobel almış yazarının kitabı geliyor. ‘Benim Adım Kırmızı’ Orhan Pamuk. Oyunu seyrederken beynimin bir ucunda acaba Orhan Pamuk kendi eserini yazarken bu oyun metninden haberi var mıydı diye usumun bir noktasında asılı soru olarak kaldı. Oyun konusu ve kurgusu başka bir sanat dalı içinde de olsa bir çok yönden benzerlikleri içinde taşımaktadır, Trajedi başroldedir. Kahramanların rolleri farklı olsa da (ressam / hattatlar ve nakkaşlar) yaşadıkları toplum açısından bakınca (üstten kuş bakışı ile) pek farklı olmadığını görürüz. Fakat bu yazının konusu içinde karşılaştırmalı ve farklı sanat dallarının ürünlerinin bir birini ne kadar etkilediği yoktur, çünkü yazının amacı oyunu ve oyunun sahneye konulması üzerine kişisel düşüncelerimdir. &lt;br /&gt;Sonbahar yağmuru pencereye vurmaktadır. Ressam önemli bir sipariş almıştır. Yeni yapılmakta olan bir lokantanın iç mekanında kullanılmak üzere bir dizi resim kendisine ait atölyesinde yapmaktadır. Ressam, aslında o mekanda yemek yiyenlerin üzerine biriktirmiş olduğunu düşüncelerini kusmak istemektedir, ona göre konu ve renk seçmiştir. Resme bakan resmin hareketi içinde, ezilmesi amaçlanmıştır,  fakat hiçbir şey başta düşünüldüğü gibi olmadığı oyunun ilerleyen sahnelerinde anlayacağız. &lt;br /&gt;Sermaye mekanı için bir dizi resmi duvara asmıştır, sadece ressamın ismini kullanmıştır, resminin içeriği, ne anlattığı mekan için o kadar önemli değildir, çünkü müşteriler resimden daha çok bir birleri ile ilgilenmektedir. Yemek yerken çıkarılan seslerin eşliğinde, gözler mekanın duvarında olan resme değil, yan masada ya da uzak masada oturanların kıyafetleri, yanlarında kimlerin oturduğu üzerinedir. Bu ressamın baştan düşündüğü durum ile çelişmektedir, o çelişki bir öfke nöbeti eşliğinde resimlerini geri istemek olarak oyunun sonunda yansımıştır. Peki, bu duruma gelene kadar neler yaşanmıştı? &lt;br /&gt;Bir ressam (Rothko) kedisinden önceki kuşağın resmin ustalarını sürgüne göndermek ve onların sürgünde ölmeleri için elinden geleni yaparken, kendisi de yeni bir resmin dili içinde yeni yol açmıştır. Resminde mesajlar / ip uçlarını gelecek kuşağa bırakmak ile yükümlüdür. Rothko kendisinden önce kübist ressamları sürgüne gönderirken, onların değerlerini ve birikimlerini küçümsemeden olduğu gibi kabul ederek, başka bir yol açmış ve onların kendi yaşadığı kuşak içinde karşılık bulamayışını ortaya getirmiştir. Kübizm ölmüştür ama sanat eserleri sonsuza kadar yaşayacaktır, ama yeni bir sanat anlayışı daha etkindir ve ressamların dilini etkilemektedir.  Ölen sanat anlayışının yerini kendileri almıştır. Değişim; dinamiktir, dinamik olan hareket halindedir. Durağanlık yoktur, resmin içinde hareket vardır ve hareket yaşamın belirtisidir, çünkü yaşam hareket üzerine kuruludur. &lt;br /&gt;Rothko aldığı siparişi yetiştirmek için yanına bir çırak almıştır. Aldığı çırak hakkında hiç bir şey sormamaktadır, çünkü ilgisi yaptığı eser ve kendi düşüncesi üzerinedir, çünkü işin sahibi, mekanın sahibi kendisidir ve kendisinin dışındakiler ile bağlantı kurmak gibi bir düşüncesi yoktur. Çırak (Ken) aslında bir ressamdır. Renklerden anlamaktadır ve büyük ustanın yanında onun tecrübelerinden ve birikiminden yararlanmak amacındadır. O yeni bir kuşağın bir temsilcidir ama Rothko nasıl Picasso’dan çok öğrenip, kendi stilini yaratmışsa, o da bilinç ile tercih ettiği bir ustanın yanında kendisini geliştirmek için öğrenmeye açık ve ustasına görünür olmak istemektedir. Sabah erkenden gelip, akşam belirli saate Rothko’nun emrinde çalışmaktadır. O Rothko’nun isteklerini yerine getirdiği sürece çatışmayacaktır. Fakat siparişler bitmeye yakın bir tartışma kaçınılmaz olarak ortaya çıkacaktır. Ken kendisini işe başladığı günden uzun bir aradan sonra ilk defa ifade etmek için sesini yükseltmiştir. Sesini yükseltirken kendisini anlatmaktadır. Küçük yaşta annesini ve babasını kaybetmiş, değişik ailelerin yanında devletin gözetimi altında büyümüştür. Öksüz kalmıştır ve bir cinayetin sonucunu kardeşi ile birlikte yaşamıştır. Bir kış günü kaybetmiştir, onun gözünde yasın rengi beyazdır. Siyah herhangi renklerden biridir ama usta Rothko ise siyahı renkleri yuttuğu için yani hepsini içinde erittiği için yasın rengi ve ölümü temsil ettiğini düşünmektedir. Yunan mitolojisinden günümüze yansıyan düşünce birikimin bir yansımasıdır. Nietsche’nin felsefi duruşu derinden etkilemektedir. Ken araştırmalar ve okumaları sonucunda bu etkileşimi çözmüştür. Ustasını daha iyi anlamakta ve onun davranışının yani tuvale yansıyan yönünü daha yakından hissetmektedir. &lt;br /&gt;Tuvalin astarını çekmekteki hüneri ustasının dikkatini çekmiştir ve beğenmiştir. Beğenmeyi elbette açıktan söylemeyecektir, ima edecektir. &lt;br /&gt;Siparişler yerine gelmiş, mekanda resimler olması gereken yerlere asılmıştır. Fakat Rothko beklediği sonucu elde edememiştir. Mekanın sahibine telefon ederek, parasını iade etme kaydıyla resimlerini geri almıştır. O burjuva sınıfının üzerine kusmayı beklerken, burjuva mekanda sadece bir süs etkisi gören nesneye dönmeyi kaldıramamıştır. &lt;br /&gt;Rothko Ken’e kışa dönmüş bir günde pencereyi açarak onun yeri yanı olmadığı, arkadaşları ile bir grup kurarak kendilerinin yaptığı gibi önceki kuşağı sürgüne göndermelerini istemiştir. Sürgüne gönderirken kendi imgelerini içlerinden geldiği yapmalarını da öğütlemeyi unutmamıştır. Artık yaşlıdır ve kendi gerçekliğini kabul etmiştir. Bu yaşta ne paraya, ne üne ihtiyacı vardır.&lt;br /&gt;Trajedi bu bütün oyun boyu içinde sahnede hep kendisini hissettirmiştir. Kara mizahın unsurlarının bol bol kullanıldığı oyunda, oyuncaların müthiş performansı ve bu performansı ortaya çıkaran sahne ve ışık düzenlemeleri müziğin ince bir zeka olarak seçildiğine şahitlik edeceksiniz. &lt;br /&gt;Oyun devlet tiyatrolarının olanağı içinde izleyicilerin beğenisine sunulmuş, iyi seçilmiş oyuncular ve teknik ekibin sayesinde bir seyir şölenine dönüşmüştür. Bu oyunda emeği geçen her bir bireye bizden sadece teşekkür etmek düşer… &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazan: JOHN LOGAN &lt;br /&gt;Çeviren : ERAY ESEROL&lt;br /&gt;Yöneten : İSKENDER ALTIN&lt;br /&gt;OYUNCULAR&lt;br /&gt;NİHAT İLERİ&lt;br /&gt;TURAN GÜNAY&lt;br /&gt;DEKOR - GİYSİ TASARIMI&lt;br /&gt;ŞİRİN DAĞTEKİN YENEN&lt;br /&gt;IŞIK TASARIMI&lt;br /&gt;ENVER BAŞAR&lt;br /&gt;YÖNETMEN YARDIMCILARI&lt;br /&gt;EZGİ YENTÜRK&lt;br /&gt;DOĞAN TURAN&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-8728898856718464382?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/8728898856718464382/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=8728898856718464382' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/8728898856718464382'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/8728898856718464382'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/10/baslangcta-hayat-kazanmakt-amacmz.html' title='Başlangıçta hayatı kazanmaktı amacımız…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-YikjXAbkzvw/Tpdfyi4gd1I/AAAAAAAAEyw/VoeM7wI6Y-o/s72-c/kirmizi.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-1089304081065109827</id><published>2011-10-07T08:59:00.001-07:00</published><updated>2011-10-07T09:00:24.761-07:00</updated><title type='text'>Röportaj denemesi…</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-kBjqEkJdhlE/To8h--jfrdI/AAAAAAAAEyo/uaPGVe3BTPg/s1600/guleryuz.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 196px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-kBjqEkJdhlE/To8h--jfrdI/AAAAAAAAEyo/uaPGVe3BTPg/s320/guleryuz.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5660780622455483858" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Röportaj denemesi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anı röportajlar serisi elimdeki kitapta toplanmış olduğunu gördüm. Zamanı olmayan röportajlarda, sanatçının çevresi ile yakınlaşma, tanıma fırsatını elde ediyoruz. &lt;br /&gt;Mehmet Güleryüz zamana yayarak sanat ve sanatçılar ile yapmış olduğu röportajlarını bir kitapta toplamış. İçten ve samimi olarak sanatın ve sanatçının yaşamına, yaşadıkları zamana dair notlar bulabilirsiniz. Bu röportajlarda istisnai durum var, o da Güler Sabancı ve gazeteci Nilgün Cerahoğlu. Güler Sabancı, sanat eseri satın alan olarak sanırım kitapta yerini almış. Sanattan çok, dönemsel sorunlar konuşulmuş. Ben o konuşmada; sanatçı genelde sipariş üzerine eserini ürettiğine göre, sanat eseri satın alan bir işverenin kitapta yer alması daha önemli belki, çünkü sanatı ve sanatçıların yolunu belirleyenler, sanatın tarih çizgisinde en önemli iz bırakanlar sanatçılar gibi gözükmesine rağmen, aslında sanata para yatıranlar olduğu gün gibi ortadadır. Sabancı ile yapılan sohbette dönemin satın alıcılarının düşüncelerini, onların bu yaşamları nasıl yönlendirdiklerini görmek isterdim açıkçası.&lt;br /&gt;Güleryüzlü Sohberler’de genelde sosyal demokrat görüşteki sanatçılardan seçilmiş, bu durumunda istisnai durum mevcut. Erol Akyavaş. &lt;br /&gt;Erol Akyavaş ile konuşurken röportaj yapanın dili de değişiyor. Demek ki röportajları yapan sanatçımız, dostları ile onların dili ile konuşmayı seviyor. Belki bir saygıdan dolayı olsun, belki başka nedenler ile her röportajın dili, duruşu farklı olduğunu bu 192 sayfa içinde görebiliyorsunuz. &lt;br /&gt;Güleryüzlü Sohbetler Mehmet Güleryüz’ün seçkisi olduğunu düşünüyorum, çünkü röportajlarda tarih yok, tarih notu yerine sanatçıların döneme uygun düşünceleri mevcut. Karikatürden, resme, resimden heykele, heykelden gazeteciliğe, gazetecilikten gazete karikatürüne kadar uzanan bir çizgi içinde kısa bir Türkiye tarihinin düşünsel yolculuğuna röportaj yapanın gözünden bakıyoruz. Sorular bazen kısa, bazen uzun. Soruyu sorarken duygusal yönlendirme mevcut, duygusal sözcüklerin arkasında bir duruşu da yakalıyorsunuz. &lt;br /&gt;Mehmet Güleryüz “Güleryüzlü Sohbetler” Ayrıntı yayınlarından 2011 yılında çıkmış. Raflarda yerini almış olan bu kitapta; sanatçının penceresinden, dostları ile yapmış olduğu sohbetlerin içinde kelimelerin, cümlelerin arasında sizi de davet ediyor. &lt;br /&gt;Mehmet Güleryüz’ü biraz daha yakından tanımak ve düşüncesini, dostlarını öğrenmek istiyorsanız bu kitaba göz atın derim…&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-1089304081065109827?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/1089304081065109827/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=1089304081065109827' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/1089304081065109827'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/1089304081065109827'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/10/roportaj-denemesi.html' title='Röportaj denemesi…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-kBjqEkJdhlE/To8h--jfrdI/AAAAAAAAEyo/uaPGVe3BTPg/s72-c/guleryuz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-3879733260669617920</id><published>2011-10-07T00:55:00.000-07:00</published><updated>2011-10-07T00:56:23.538-07:00</updated><title type='text'>Muhalefet olmak “sazan olmak” değildir…</title><content type='html'>Muhalefet olmak “sazan olmak” değildir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ülke düşünün, çevresinde her ülke ile kavgalı ve sorunlar içinde yaşıyor olsun. &lt;br /&gt;Bir ülke düşünün, ülke topraklarında yıllardır bitirilmeyen adı konulmamış savaş olsun. &lt;br /&gt;Bir ülke düşünün, bir lideri olsun ve firmalar ile pazarlık yapıp, istediğini yaptırsın. &lt;br /&gt;Bir ülke düşünün, kendisi gibi düşünmeyene yaşama hakkı tanımayan bir lideri olsun, ölenin arkasından ise hak etti desin, umursamasın. &lt;br /&gt;Bir ülke düşünün, iktidarda olanlar mağdur yaparken, mağdur rolü oynamayı sürdürsün. &lt;br /&gt;Bir ülke düşünün, muhalefette olması gerekenler; ülke liderine övgü düzsün, ona cesaretli, büyük ve destek verilmesi gereken olarak görsünler… &lt;br /&gt;En iyisi siz o ülkeyi düşünmeyin, suya sabuna dokunmadan dağlara, ülkelere, macera olsun diye bir yerlere seyahat edin. Seyahat etmek için paranız mı yok, o zaman kadim konularda kafa yorun, matematik rakamlarından anlamlar çıkarmak için kutsal olanları yorumlayın, yeni anlamlar yükleyin ya da uzak doğu nefes alma tekniklerini öğrenin, öğretin, alternatif tıp olarak kullanılan yöntemleri bir seminer sonucunda öğrenin ve hemen uygulamaya geçin… Sonuçta alternatif tıp öldürmez, var olan sorunu büyütür ya da küçültür, yaşasın sanayi tıbbı! Sağlık sorununu sanayi tıp içinde çözmek isteyenler; ilaç firmalarının belirlediği tedavi yöntemini uygulayan hastanelerde, hastane yönetimi tarafından “müşteri” olarak görülen bizler ve hastalara “gerekli işlemi” yapan doktorlara bakın, sorgulamayın, onlar sizin adınıza düşünmüştür ve karar vermiştir. Sadece uyun, sigorta firmanız varsa eğer, masraflarınızı müşterileri yani biler ile yapmış olduğu sözleşeme sınırları içinde karşılayacaktır… &lt;br /&gt;Sağlık, eğitim, ulaşımda bizler birer istatistiki rakam ve müşteri konumundayız, insan değiliz, bizlerin bir yıl içinde ne kadar harcama yapacağımızı istatistiki rakamlar içinde ön görülmüştür, uyalım!&lt;br /&gt;Aman aman hiç birine bakmayın, yorumlamayın, çünkü lider gibi düşünmeyenin sonu gökyüzünü göremediğiniz, ışıkların altı olabilir… &lt;br /&gt;Bir ülke düşünün, komşu ülkenin gelecekteki tasarlanan iktidarı için kendi topraklarında meclisler kurdursun, onlara her türlü özgürlüğü tanısın... &lt;br /&gt;İnsan hakları için her şey… &lt;br /&gt;Evet, her şey insan hakları için olsaydı, parasız eğitim diyen çocuklara uygulananlar da göz önünde olurdu, seçim çalışmasında muhalefetlik yapan ve biber gazının etkisi ile hayatını kaybeden bir emekli öğretmende… &lt;br /&gt;Kendi ülkesi içinde yaşayanlara “insan gözü” ile bakmayanlar, işlerine geldiğinde dış ülkede yaşayanlara “insan gözü” ile bakıp, onların hakkını savunabiliyorlar. &lt;br /&gt;İnsan hakkı ödülünü alıp, sonra insan hakkını ihlal ediyor diyerek, ödülü aldığı elin iktidarına son vermek için asker göndermek, birliğe dahil olmak, henüz iktidar değişmeden, muhalefetlerin bulunduğu şehre bir bakanını göndermek. Ne bu telaş, bu savunucuk demeden, orada neyin pazarlığı yapıldığı ortada değilken, değişen gündemler, değişen gündemi belirleyen iktidar ve onun yandaş medyası… Ve o rüzgara dahil olan muhalefet. &lt;br /&gt;Muhalefet, gündem belirleyenin istediği gibi tepki veriyor, o tepkiler ise iktidarı daha da güçlendiriyor, çünkü iktidarın; kimi insan, kimi koyun, kimi çoban gördüğü konumu gözden kaçırılıyor…&lt;br /&gt;Bir ülke düşünün, iktidar; ülkenin bütün derelerinde santral kurdurmak istiyor, onun için ihaleler yapılıyor. Santral için ihale kazananların ceplerine paralar giriyor, ormanlar, yollar, tabiat yok ediliyor. Uçan kuşların yolları değiştiriliyor, yok ediliyor ve o bölgede yaşayan, sağcısı, solcusu, dincisi her dünya görüşünden vatandaş karşı geliyor ve bir şey yokmuş gibi davranan bir iktidar, muhalefet bu ülkede Karagöz - Hacivat oyununu oynamaya ve gündem değiştirmeye devam ediyor.&lt;br /&gt;Bir ülke düşünün, güneyinde işgal edilmiş ve yeni oluşturulmaya çalışılan bir devlet olsun. O işgale uğramış devletin batı komşusu iç savaş eşiğinde olsun, yıllardır iktidar koltuğunda bir ailenin fertleri olsun. &lt;br /&gt;Bir ülke düşünün, ülkenin doğusunda dünyaya baş tutan ve ülkesinde nükleer çalışma yapan bir iktidar olsun. Onun kuzey ülkesinde ise iktidar kavgası güneydeki iktidar kavgası gibi aileler üzerinden olsun. O ülke ile kardeş olduğumuzu söyleyip, en pahalı doğalgaz alıcısı olalım. Dolar artar, ülke içinde elektrik tüketimi artmadan maliyeti artar olsun… Artan maliyeti sanki elektrik tüketimi artmış gibi gösteren bir enerji bakanlığı olsun… Enerji tüketmek için sanki son otuz yıldır fabrikalar kurmuş gibi sunulsun ama ağır sanayiden, orta ölçekli fabrikaların kapısına kilit vurulsun... Orman arazilerini talan eden altın arayıcısı firmalar, siyanür ile toprağı sulamış olsun… Talan edilen topraklara yerleşim hakkı verilsin, orman arazilerini bilinçli yakanlara af gelsin, onların yaktıkları yerleri orman arazileri konumundan çıkarıp, devlet destekli evler, villalar, residenceler yapılmasına izin verilsin. &lt;br /&gt;Adını anmadan anlattığım ülkeyi bilen var mı? Elbette hepinizin aklından bir yerler geçiyor olabilir… Anlatılan her ne kadar senin hikayen gibi de olsa, tarih sayfalarına bakarsanız bir çoğu ile karşılaşabilirsiniz… bu söz ettiğimiz ülke belki kuzeyde, belki güneyde, onu arayıp bulmak tarihçilerin görevi olsun… &lt;br /&gt;Atlantis gerçekten var mıydı?&lt;br /&gt;Atlantis’te muhalefet olmak sazan olmayı getirdiğinden sanırım, denizin derinliklerinde muhalefet olarak görevini yerine getirmeye devam ediyorlardır. Deniz içinde “sazan” olmak doğaldır, ama yeryüzünde politik arenada ‘sazan’ olmak ise…. Hadi söz burada bitsin, siz nasıl olsa kafanızda o ülkeyi yazmaya, yaşamaya devam edeceksiniz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-3879733260669617920?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/3879733260669617920/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=3879733260669617920' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3879733260669617920'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3879733260669617920'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/10/muhalefet-olmak-sazan-olmak-degildir.html' title='Muhalefet olmak “sazan olmak” değildir…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-7444878134382156116</id><published>2011-10-06T16:16:00.000-07:00</published><updated>2011-10-06T23:40:20.609-07:00</updated><title type='text'>Her halk hak ettiği şekilde yönetilir</title><content type='html'>Her halk hak ettiği şekilde yönetilir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roma ülkesi; başında ise bir Sezar yani kral. Bir ülke olunca elbette bir yönetici olacaktır, yöneticilere; kral, padişah, başkan ya da başbakan diyebilirsiniz, sonuçta yöneticidir. Ülke içinde ekonomik kriz, dışarıda savaşlar ile meşguldür. Ekonomik kriz yaşayan ülkenin dışarıda başarı kazanma şansı yok gibidir, (‘gibi’diri fazla mı oldu dersiniz?) çünkü savaş para demektir. Ekonomik kriz yaşayan devletlerde ise; bankerler ve bankalar olur, çünkü devlete, halka borç para verirler ve kasalarını doldururlar. Bankası / bankeri olan ülkelerde bir şekilde kriz vardır diyebiliriz, krizin olmadığı ülkede kim, neden bankayı ve bankeri kullanacaktır ki?&lt;br /&gt;Oyunumuzun konusu tarihte belki hiç yaşamamıştır, belki de yaşayan örneklerden biridir. Kara mizah unsuru yaşarken, kara mizah olduğu anlaşılmaz, yaşayanlar çok acı çekerler, onun isteklerine boyun eğerler. Diktatör kendisine diktatör demez, demokrat olarak görür. Birçok kişi diktatör zamanını özlem ile anar hatta, çünkü o iktidarın nimetlerinden yararlanmıştır. Baskı devri bittiğinde birleri artık açıktan iktidar sahibine diktatör der ve genel kabul görür. Onun iktidar olduğu dönemde ise yaşayan halk acısını içine gömer ve yaşadıklarına gülemez, uyum sağlar.&lt;br /&gt;At oyununu kısaca tanıtmaya çalışayım öncelikle; oyun iki perdeden oluşmakta ve tiyatro eseri için uzun sayılacak süreye tekabül eder. Saat 20:00’de başladı, 23:05’de bitti. Oyunu baştan sona kadar büyük keyif ile izlerken, kendinize yansıyan bir aynanın içinde bulabilirsiniz. Hiç sıkılmadan akıcı bir dilin sahnede canlandırmasına şahitlik edeceksiniz. “Hadi” der gibisiniz, sanki duyuyor gibiyim, “artık oyunun konusundan bahset!”&lt;br /&gt;Oyun; Roma döneminde geçiyor, Caligula Sezar’dır. Kumar düşkünüdür. Halkın arasına kılık değiştirerek kumar oynamaya bir pansiyona gitmektedir. Genelde bu durumu halk bilir, gelenin Sezar olduğunu ama bilmemezlikten gelirler. Sezar hiç yenilir mi, elbette yenilmez. Ama bir gün Roma dışında yaşayan bir genç atı ile şehre gelir ve kumara oturur. Kumar oynadığı kişiyi elbette tanımaz, çünkü sikkeler üzerindeki Sezar değildir karşısındaki, o sakal takmış, üzerine başka kıyafetler giymiş biridir. Ve genç, Sezar karşısında her şeyini kaybeder, elinde tek atı kalmıştır. Atı karşılığında kumar oynamak istediğini söyler ama alaya alınır. İkna etmek için atını anlatır ama başta kimseye inandıramaz, fakat atın sesi öyle bir gelir ki, artık roller değişmiştir. Atı karşılığında kumar oynamak isteyen kılık değiştirmiş Sezar’dır. Kaybettikleri karşılığında ve Sezar’a ait olan değişik ülkeleri betimleyen sembollere karşılık kumar son bir kere oturulur ve Sezar kaybeder. Kılığından artık çıkmıştır, genç kimi yendiğini o an anlamıştır ama artık iş işten geçmiştir. Sezar kaybetmenin hayal kırıklığı ve burukluğu içinde sarayına dönerken, genç ülkenin Konsülü olan babasının arkadaşını aramaya çıkar. &lt;br /&gt;Konsül bugünkü anlamı ile başbakandır. Meclis başkanı rolünü de oynar. Roma hukuku içinde önemli konumdadır. Elbette Roma’nın lüks semtinde yaşamaktadır, lüks semtte yalnız değildir, kapı komşusu bir bankerdir. Genç bankerin kızına vurulmuştur, ilk defa göz ile dokunması onu hayatının kadının ismini söylemiştir sanki. &lt;br /&gt;Konsül ile tanıştıktan sonra, yaşadıklarını anlatır ve dedikodu gençten önce konsüle ulaşmıştır bile. Midas’ın kulakları bile bu kadar hızlı duyulmamıştı!&lt;br /&gt;Roma meclisinde senatörler birbirlerinin kuyusunu kazarken, komutanın (Günümüz adıyla genelkurmay başkanı diyelim) hanımı bülbüllerin yoğun olarak bulunduğu bahçeyi istemektedir, yani konsülün evini ve bahçesini istemektedir. Onun sonunu hazırlayacak senaryo hazırdır, uygulaması kalmıştır. Sezar komutanın hanımının elinde bir oyuncak gibidir, çünkü Sezar’ın önünde dahi eğilmemektedir. Sezar’ı elinde bülbül sesini çıkaran bir düdük ile oynatmakta ve isteklerini yerine getirtmektedir. &lt;br /&gt;Krizin olduğu dönemde bir çok baş gider, koltukların sahipleri değişir. Bu Roma döneminde de böyleydi, bugünde oyun bir şekilde aynen devam eder ve Roma tarihten gelen geleneğe karşı gelmez ve Konsülün sahibi değişecektir. &lt;br /&gt;Sezar, mecliste bu değişimi açıklar ama beklenen olmaz, çünkü beklenen ve kendisini konsül olarak görmek isteyen meclis üyesini değil, bir atı konsül olarak atamıştır ve kumarda yenildiği genç ve atın sahibini ise ata bakıcı olarak atamıştır. &lt;br /&gt;Yüze Sezar’ın görüşü ve uygulamasını kim tartışabilir ki, kabul edildi ve yeni yaşama uyum sağlamak için atın dili, kıyafeti tüm topluma hakim olmuştur. Bir at konsüldür ve halk yeni duruma hızlı uyum sağlamıştır. &lt;br /&gt;Atın malzemeleri moda olmuştur, konsül gibi yaşamak için değişim Roma sokaklarına yansımıştır. Bu durum Sezar’ı rahatsız eder. Konsülün ilgi odağı olmasından uzaklaşması gereklidir ve uygun bir yol bulunur. Evlendirilirse göz önünden düşecektir. Ve at ile evlendirilecek genç bakire kız aranır ve başvurular alınır. &lt;br /&gt;Banker bu fırsatı kaçırır mı? Hangi dönemde bankerler veya banka sahipleri güç ile kaynaşmak ve akraba olmak için uğraşmamıştır? &lt;br /&gt;Banker, kızını konsül at ile evlendirmek ister. Yarışmaya katılmak için giderler ama geç kalmışlardır. Bir fırsatını bulurlar ve Sezar ile karşılaşırlar ve Sezar kızın güzelliği karşısında kararını vermiştir. At ile evlendirecektir ama kendisi at kılığına girip onun ile birlikte olacaktır. Kılık değiştirmek onun için doğal bir şeydir ve tabisi olan halk bu durumu bilmektedir. Bülbül bahçesinde tüm kahramanlar buluşur. Kral at kılığındandır ve halk kral çıplak diyecektir. Halk at kılığındaki Sezar’ı bir eşek ile çiftleşmesine zorlar ve bu durum atın sonunu getirmiştir. At öldürülmüştür. Sucuk haline getirilen at artık yoktur ve konsül koltuğuna; konsül koltuğunu kaybedene bırakılır, çünkü Sezar öyle istemiştir. &lt;br /&gt;Ve gökten üç elma düşer ve herkes mutlu olur. Aşıklar birleşir, istedikleri işi yapmak için Roma’yı terk ederler, Roma çalkantılı dönemden kurtulmuş, eskisi gibi sakin ve insanın hakim olduğu yaşama döner. Bundan hem halk, hem de Sezar memnundur. Halk, hak ettiği şekilde yönetilmeye devam edilir… Bugünde devam ediyor mu bu gelenek dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;At&lt;br /&gt;İstanbul Devlet Tiyatrosu&lt;br /&gt;Kadro :&lt;br /&gt;Yazar: Gyula Hay&lt;br /&gt;Yönetmen : Hakan Boyav&lt;br /&gt;Çeviren : Prof. Özdemir Nutku&lt;br /&gt;Dekor Tasarım : Sertel Çetiner&lt;br /&gt;Kostüm Tasarım : Nalan Alaylı Türkoğlu&lt;br /&gt;Işık Tasarım : Serhat Akın&lt;br /&gt;Dans Düzeni : İhsan Bengier&lt;br /&gt;Yönetmen Yardımcısı : Halil Doğan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyuncular&lt;br /&gt;Tolga Evren, Süleyman Atanısev, Metin Beyen, Kaya Akarsu, Müge Arıcılar, Halil Doğan, Özlem Güveli Türker, Zeliha Güney, Ebru Bilingen, Sevinç Niş, Aydın Şentürk, İmer Özgün, Güneş Hayat, Ceyhun Turgut, Nuray Çokol, Tuncay Koçal, Zekeriya Karakaş, Ali Murat Altınmeşe, Berkan Bulut, Dilek Demir, Özcan Akgöz, Berkay Tulumbacı, Salih Şimşek, Kaya Akarsu, İmer Özgün, Aydın Şentürk, Güneş Hayat, Ceyhun Turgut, Nuray Çokol, Tuncay Koçal, Zekeriya Karakaş, Ali Murat Altınmeşe, Berkan Bulut, Dilek Demir, Özcan Akgöz, Berkay Tulumbacı, Salih Şimşek, Eylül Ezgi Yılmaz, İpek Şen&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-7444878134382156116?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/7444878134382156116/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=7444878134382156116' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7444878134382156116'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7444878134382156116'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/10/her-halk-hak-ettigi-sekilde-yonetilir.html' title='Her halk hak ettiği şekilde yönetilir'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-9002840156597656817</id><published>2011-09-25T23:46:00.001-07:00</published><updated>2011-09-25T23:46:20.023-07:00</updated><title type='text'>Emir emirdir…</title><content type='html'>Emir emirdir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faili meçhul cinayetlerin muhatapları ortada olmasına rağmen, gözle görülmezler. Gazete sayfalarında, mahkeme tutanakları arasında mürekkep ile isimleri yazılı olması dışında çoğu kimse ilgilenmez bile. Çünkü bilinir ki onlar bir emir ile yok edildiler. Emir emirdir diyerek görevini yerine getirenler vicdan sorunu ile de baş başa kalmazlar, çünkü onlar verilmiş kutsal telkinler ve eğitim ile vicdanları rahattır, çünkü görevlerini yapmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emir; sorgulanamaz, yargılanamaz, ancak yerine getirilen bir sözdür. Peki, emir verene verilen bu hak nasıl oldu da verildi? Nasıl oldu da emirler tartışılmaz, sorgulanamaz, yargılanamaz oldu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şeye sahip olanlar; kendilerinde emir verme yetkisi olduğunu düşünürler, çünkü sahipse bir şeye; onu yönetme ve yönlendirme hakkını kendisinde görür ve hatta buna kutsal bir ifade ile taçlandırır, çünkü emir vermek kutsaldır, kutsal olan ise tartışılmaz! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kutsallık verilerek emirler kesinlikle tartışılmaz, sorgulanamaz, yargılanamaz kılınır. O yüzden bugüne kadar faili meçhul cinayetleri, yasal olarak işlenen cinayetlerin hesapları, tarih önünde sorgulanmamış, yargılanamamış, sonuçlanamamış olduğunu görürüz, çünkü bir kere yargıladınız mı, kutsallık zırhı ortadan kalkar ve basit bir cinayetin parmak izi ortaya çıkar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emri sorgulamak demek, güce sahip olanların güçlerinin sorgulanması demektir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumun en küçük biriminden, en üst yönetimine kadar emir verenlere bakın; hep kendilerinin sahip, emri uygulayanların kapı kulu, emre muhatap olanların ise köle, kişiliksiz, suçlu olarak görüldüğünü görürsünüz. Bir kölenin yaşam hakkı, bir sahibin rahatından önemsizidir, o yüzden rahatsız olmamak için işledikleri suçlar hep gölgede kalmasına özen göstermişlerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korku; toplumu yönetmek için en önemli araçtır, korkuyu besleyen, büyüten ise emirdir. Emirler ile sorgusuz, kutsal iktidarlar devamlılığını korur, eğer emir sorgulanırsa kutsallık perdesi ortadan kalkacak ve köle ile sahip arasındaki eşitsizlik gün yüzüne çıkacaktır. Tarih boyunca verilen mücadeleye bir halka olmak kaçınılmaz olur. Emri verene karşı başkaldırının adı Spartacus olur, çünkü insanlar eşitsiz yaşadığı sürece mutsuz, yaşam kalitesi düşük, dengesiz, doğa ile kavgalı olarak tarih boyunca olduğu gibi yaşamaya devam edecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emir veren ile emre muhatap olanlar arasında kalanlar ise; emir uygulayanlar olarak kendi varlıklarını yaşatmaya devam edecektir. Devlet mekanizmasında ki adı bürokrasidir, uygulayanda bürokrat. Aile içinde en küçük kardeştir. Bürokratlar, toplumun içinde emri yerine getirenler olarak adlandırabilinir. Faili meçhul cinayeti işleyen bir memur ile elektrik faturasını tahsil edene arasında biçimsel olarak aslında büyük fark olmadığını yukarıdan bakarsanız daha çıplak olarak görürsünüz. Sonuçta her ikisi de verilen görevi; yani emri yerine getirmek ile mükelleftir, yaptıkları işe göre ödülleri de, aldıkları risklerde farklıdır doğal olarak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emir emirdir, sorgulama yap! Emir sorgulandın mı, tarihin çizgisinde sapma olabilir! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emre itaatsizlik cezası büyüktür, çünkü emir verenin gücünün ortaya çıkmasına sebep olur. İtaatsiz olanlar toplum içinde sevilmezler, çünkü tarih çizgisinin değişmesine neden olurlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-9002840156597656817?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/9002840156597656817/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=9002840156597656817' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/9002840156597656817'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/9002840156597656817'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/09/emir-emirdir.html' title='Emir emirdir…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-5648391702834730087</id><published>2011-09-18T09:45:00.000-07:00</published><updated>2011-09-18T09:46:03.998-07:00</updated><title type='text'>Zayıflar barış ister!</title><content type='html'>Zayıflar barış ister!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden krallar; krallar ile buluştuklarında, taçlarını çıkarır eşit koşullarda bir birlerine sarılarak selamlarlarmış birbirlerini… Ve tarih yazmak için komşu ülkenin toprağına yapacakları fetihleri aralarında konuşurlarmış. Eğer komşu barış istiyorsa zayıf demektir… Zayıfı yok etmek, tarihin bir gerekliğidir, tıpkı doğanın yasasını güçsüzlerin ayakta, güçsüzlerin yok olmasın da olduğu gibi… Savaş, başkalarının kanları tarih yazmayı marifet sayan kralların bir oyunu gibidir. Tarih kralları anımsar, askerleri değil… Fetih ettikleri topraklardaki zenginliği alıp halkı ile paylaşırken, gururları ve zenginliğin göstergesi olarak sarayları ve ibadet yerlerini daha da zenginleştirmekte, komşu ülkelerin halkalarını kıskanır hale getirmektedir. Güçlü olmanın simgesidir büyük binalar, büyük heykeller ve kendi tanrıları için yaptıkları sunaklar ve hediyeler… &lt;br /&gt;Tarihin en kanlı savaşı ve belki de en uzunu olarak destanlaşan Truva savaşı bir aşkın gölgesinin Truva şehrinin duvarlarına gölgesinin vurması ile başlar. Paris, konuk olarak gittiği sarayın kraliçesini baştan çıkarmış, gizli olarak bindiği savaş gemisinin gölgesinde denize açılmıştır. Paris, kadınlara tutkundur, sunakların bakire rahiplerini baştan çıkarması ile meşhurdur. Helen ne bakiredir, ne de kendisini tanrısına adamış biridir, o evlidir. Spartalı Helen evini terk etmiştir. Sevmediği adam ile evli olan Helen tarihin içinde kaderine başkaldıran kadın rolünü üzerine almıştır. Başına geleceklerin ve gelmekte olan savaşın da habercisidir, çünkü krallar güçsüz değildir, o halde savaş kaçınılmazdır. Bir aşk; bir şehri kanlı ve hileli bir şekilde yok edecektir. &lt;br /&gt;Günlük ticareti ile uğraşan bir Truvalı, kendi dışında gelişen bir aşkın sonucunda olan kanlı bir hesaplaşmanın kurbanı olacaktır… Fakat savaş rüzgarı duvarlarına yansımadığı sürece günlük yaşamına devam edecektir. Zeytinyağı üreten köylü ağaçlardan zeytin toplamaya, kadınlar çıkan yağ ile ciltlerini güzelleştirmeye devam edecektir. Savaş, var olan alışkanlıkların ve birikimlerin yok olması anlamına gelecektir. Savaş ateşi, şehrin duvarlarına gölgesi vurduğunda, kaçınılmaz bir sonuç tarihin yazarları dilinde destana dönüştürülecek, dram, trajedi tarih sayfalarına kan ile yazılacaktır. &lt;br /&gt;Truvalı kral zayıf olduğunu göstermemek için gelen onbinlerce Spartalı ve Atinalı savaşçıya karşı duvarların önünde savaşı kabul edecektir, çünkü güçlü olmak demek; meydan okumaya aynı dil ve ses ile karşılık vermek demektir. &lt;br /&gt;Şehir, bir kadındır ve kadını korur gibi savaşacaktır. Kadın imgesi kralların namusu anlamına gelmektedir. Kral kadını istediği gibi korur ve kullanırken, şehri ve insanları da birer hücre gibi görmektedir. Bir vücuttur şehir ve o vücut en güzeli içinde barındırır. Güzelliği dilerle destandır, görenlerin gözünün kaldığı bir kadındır şehir… &lt;br /&gt;Truva uzun süre direnir, güzelliğini ateşlerin gölgesinde kaybetmiştir. Onu almak için gelenlerde duvarların etrafında aynı derecede yorgun düşmüştür. Ne fetih için gelen, ne de savunan barış isteyemez, çünkü barış demek zayıflık anlamına gelir… Doğanın yasasıdır, güçsüz; zayıftır ve yok olmaya mahkumdur. Bugün, toprakların altında güçsüzlerin vücutları yatmaktadır. Ama savaş kazanan da kaybedenin kaderini yaşayacaktır. Tarih içinde zaferler ile şehirlerini zenginleştirenler, bugün toprağın altında bir destanda bir kelime kadar yer kaplamaktadır.  &lt;br /&gt;Şehir devletlerden, imparatorluk yaratanların destanı ancak meraklıları tarih sayfalarını karıştırırken karşılaşırlar, kimse savaşın izini sürmez. Tarih eserler kaçakçıları hazinelerin peşinde toprağın altını son teknolojiler ile kazanmaya devam ediyorlar. Ne savaş önemlidir, ne de kahramanlar… onların kullandıkları şeyler para ediyorsa eğer, toprağın altından özen ile çıkarılmakta ve karanlık odalarda satışa sunulmaktadır. Talan ediliyor, yok ediliyor. Savaşan güçlü insanların izleri yok olmaktadır. &lt;br /&gt;Bugün onların birikimlerini yaşatanlar, onlar gibi savaş çığlığı atanlar binlerce yıldır var olan kısır bir döngü içinde öldürmeye ve zayıfları yok etmek için mücadele vermeye devam ediyorlar. &lt;br /&gt;Toplumları kanlar ile biçimlendirenler, tarihi kan ile yazmaya devam ediyorlar. Meydanlarda savaşanların yiğitlikleri bugün ozanların diline dahi düşmüyor. Bugün ne destan yazan vardır, ne de destanları dinleyenler. Kaç yıl olmuştu Irak işgali kim bilir, hangi ozanın dilinde destanlaşmıştır. Truva savaşı bugün dahi konuşulurken, son on yılda yaşanan savaştan kaç kişinin haberi vardır?&lt;br /&gt;Tarih, bize barış isteyenlerin zayıflar olmadığını binlerce kere kanıtlamıştır. Savaş yok etmiş, talan etmiş, insanlığı binlerce yıl geriye götürmüştür. İnsanlığın yaratmış olduğu birikimlerin yok olması anlamına geldiğini tarih kayıt etmiş olmasına rağmen, başkalarının kanları ile tarih yazmayı marifet sayanlar, meydanlardan uzakta, başkaların kanları ile kısır döngünün içine masum binlerce insanı almaya devam ediyorlar. &lt;br /&gt;Tarih kralları anımsar, askerleri değil…&lt;br /&gt;Savaşlar kahramanları yaratırken, geçmişin kahramanların söylencesini, zenginliğini yok eder. Zafer ile sonuçlanmış savaşın izlerini başka bir savaş yok etmiştir. Savaş benliği yok eder, nefret, korku, açlık, ölümü toprağa eker… &lt;br /&gt;Truva yoktur, Truva’da savaş kazananlarda yoktur. Onlarında içinde bulunduğu girdap bugünde yaşamaya devam ediyor… Geçmişte savaş çığlığı atanlar kadınları ile ölmüştür, bugün savaş çığlığı atanlar kim için ve ne için ölüyorlar?&lt;br /&gt;Eğer bizler üretimden kaynaklanan gücümüzü kullanabilirsek, savaş girdabına bırakılmak istenen bireyler olarak bir arada olursak, başkaları için kanımız ile tarih yazmayı ret etmemiz daha kolay olur ve barış isteyen bizler güçsüz değil, gerçek gücü elinde bulunduran oluruz. Tarihin savaş girdabından çıkmak için, savaşa hayır diyebilmeliyiz. Artık bizim kanlarımız ile tarih yazmayın… &lt;br /&gt;Güçlüler barış ister, güçsüzler, korkaklar, sorunlarını çözemeyenler savaş ister… İşte bize kahraman olarak tanıtılanlar aslında güçsüzdürler, onların güçlü imgelerini yok etmek için kral çıplak diye bağıralım… Kral çıplak olduğundan bizden farklı değildir… Üzerinde taşıdığı elbiseye, başındaki taca bakarak güçlü olduklarını düşünemeyelim, onlar bizsiz hiçtirler, güçsüzdürler… Savaş isteyenler üretemeyen asalaktırlar… Asalakları üzerimizden atalım, barış hemen şimdi diyelim.&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-5648391702834730087?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/5648391702834730087/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=5648391702834730087' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/5648391702834730087'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/5648391702834730087'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/09/zayflar-bars-ister.html' title='Zayıflar barış ister!'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-1109943473701851144</id><published>2011-09-17T22:03:00.000-07:00</published><updated>2011-09-17T22:04:03.401-07:00</updated><title type='text'>Savaşın çocukları ile hiç arkadaş oldunuz mu?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-yYWdhxruzg4/TnV7r0XliOI/AAAAAAAAEyg/bMhB4jJDniY/s1600/bingazi.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 210px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-yYWdhxruzg4/TnV7r0XliOI/AAAAAAAAEyg/bMhB4jJDniY/s320/bingazi.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5653560899955689698" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşın çocukları ile hiç arkadaş oldunuz mu?&lt;br /&gt;Sessizlik hakimdi yeryüzüne, gökyüzüne ise nefret duyguları… Normal zamanlarda insanlar ölülerin yanından dahi geçmezdi, çünkü korkarlardı. Şimdi korkuyu unutmuşlardı, korku yeryüzünü terk etmişti. Nefret duygusu gökyüzünde asılı kalmıştı. Nefret duygusunun gök kubbesi altında yaşayanlar; neden ve niçin nefret duygusu içinde olduğunu sorgulayamıyordu! Sessizliğe gökyüzüne doğru yükselen dumanlar eşlik ediyordu, bir de ölülerin kanıksanan ve hissedilmeyen kokuları. &lt;br /&gt;Nefret gökyüzüne asılıydı. İçlerinde ne nefret, ne korku, ne de koku alma duyguları kalmıştı.  Hepsi silinmişti, insanlığa ait olanlar yoktu. Birileri tarafından belirlenen hedefe doğru gidiyorlardı. İçlerinden biri bağırdığı an hep bir ağızdan bağırmaya eşlik ediyorlar, akis görevi görüyorlardı. Dağların doruklarında akisler, tek sese karşın tek ses olarak döner ama bu sessizliğin ortasında bir ses, binlerce ses olarak geri dönüyordu.&lt;br /&gt;Sessizlik hakimdi yeryüzüne, gökyüzünde nefret duygusu asılı kalmıştı, sahipsizdi. &lt;br /&gt;Ölüler sessizce görevlerini yerine getirirken, doğada görevini ölülere eşlik ediyordu. Toprağın altına düşmeyenler etrafa tarifi olmayan koku yayıyordu. Ne leş yiyiciler vardı yeryüzünde, ne de gökyüzünde. Doğa da unutmuş, görmezden geliyordu bu yaşananları.&lt;br /&gt;Şehirler, yaşayan birer iskelete dönüşmüştü, içindekileri de iskeletten canlılar topluluğu gibiydi. Gözlerindeki umut silinmiş, kaderlerinin çizgisi içinde kimin yazdığı belli olmayan oyunu oynar gibiydiler. Neden aç ve susuz kalmışlardı? İyi kötü alt yapıları ve konforları da artık yoktu. Onlarca yılda emek harcayarak biriktirdikleri ile bir göz oda sahip olanların, ne odası kalmıştı ne de geleceği. Yok olmuştu yarınları.&lt;br /&gt;Savaş yarını yok eder, anı yaşamayı zorunlu kılardı. Kimse, yarın çocuğum okuyacak mühendis olacak diye düşünemez, tek içgüdüsel hareket kalır, yaşamak…&lt;br /&gt;Bingazi şehrini kaç kişi görmüştür?&lt;br /&gt;Bingazi…&lt;br /&gt;Oradan gelen ve ajansların bültenlerine düşen fotoğraflar medyada yayınlanmakta, uzakta olanlar sessizce yaşananları izlemektedir, bir anlam vermeden…&lt;br /&gt;Evlerinin konforları içinde, uzaktan kumanda ile açıp, 3D / HD kalitesi ile yaşananın içindeymiş gibi seyredilen görüntüler. Ağlayanlar, burnunu çeken ve aylarca yıkanmamış gibi duran çocuklar, anneler, babalar…. Babalar gerçekten var mı? Gerçekten gençler fotoğrafların içinde varlar mı? &lt;br /&gt;Evet! Evet duvarda resimleri asılıydı, ama ne ağlayan bir çocuğun yanında baba vardı, ne de ağabey… Duvarlar fotoğraflar ile kaplanmıştı, bir de yeni rejimin bayrakları. &lt;br /&gt;Bayrakların içinde Bingazi olmuştu Milyongazi! Gerçi ölülere gazi denmez ama resimdekilerin kaçı gerçekten öldüğü, kaçının gazi olduğu belli değildi… Kayıptı hepsi, yakınları bir umut içinde duvara fotoğrafını asmıştı. Hangi cepheye gittiği ve kimler ile birlikte ya da karşılıklı savaştığını bilmeden kaybını arıyor, önüne gelene soruyordu. &lt;br /&gt;Gördün mü bu fotoğraftakini? Gördün mü??? &lt;br /&gt;Bir umut içinde bekleyenlerin şehri olmuştu… &lt;br /&gt;Ölüler konuşamaz, gaziler ölülerin kimliklerini taşıyordu. &lt;br /&gt;Gaziler de evlerinden uzak, sessizliğin ortasında, tüten dumanların arasında, nefretin gökyüzüne asılı olduğu yerde kaderlerinin çizgisini yaşıyorlardı… Neden ve niçin savaştıklarını bilemeden yaşıyorlardı. &lt;br /&gt;Savaşı uzaktan seyredenler, savaşın sonucundan kazanç sağlayanlar, bu fotoğrafları görmemişlerdi bile. Onlar, birer fatih gibi ölümün, nefretin, korkunun yeryüzünden silindiği noktaya gelip, coşkulu bir kalabalığın içinde poz verme peşindeydiler… Kanlar üzerinden birileri kahraman, birileri de kahramanların dostluklarından siyasi çıkar elde etme talaşındaydılar…&lt;br /&gt;Yeşil kitabın hakim olduğu yerde, yeşil kitabı okuyanlar kitabı yırtmış, yakmış... Yırtılan kitabın yerini en kısa zamanda başkası alacaktı ama henüz yazılmamıştı, çünkü yazmaya dahi fırsat olmadan yok etmişlerdi. Kimse düşünmüyordu, neyi yok ettiğini ve yerine neyin aldığını, nasıl olsa kervanların olduğu yerde, kervan yolda dizilecekti, ya da düzülecekti... Gerçekten hangisi olmuştu?&lt;br /&gt;Nefretin gökyüzüne hakim olduğu bu topraklara; ateş kusan, ölümü çoğaltan araçları verenler ve bu araçları almaları için para verenler, kazananın belli olmasından sonra, güven içinde zaferlerinin tadını almak için hemen o alanlara coşku ile katılmıştır. Etrafında yaşananları bir tarih olarak algılayanlar, ölülerin üzerinden bir şey elde etmek için pozlar vermişler… Bayraklar, yeni oluşturulan bayrakların eşliğinde bir sahne şovuna dönüştürülmüştü. &lt;br /&gt;Bir anlık içinde olsa yaşadıklarını unutmaya çalışanlar, bir umut içinde alanları doldurmuş, silahların gölgesinde umut arar konumda gözlerini parıldatmışlardı. Kısa süreli olan bu anlar, büyük konuklar gider gitmez, duvarların kendilerine yansıttığı gerçeklik ile baş başa kalıyorlardı. &lt;br /&gt;Duvarlarda kayıpların fotoğrafları asılı… Değişen ne olmuştu? &lt;br /&gt;Kısa süre öncesine kadar ülkenin babası olarak görünen gitmiş, babanın yerini yardımcısı almıştı. Artık, çocukları kendi okudukları yeşil kitabı okumayacaktı, gerçekten okumayacak mıydı? Henüz bir kişi dahi söylememişti ama çığlıklar ve yaşanan boğazlama onun için olmamış mıydı?&lt;br /&gt;Savaş alanında kaybeden ve kazanan olması kadar doğal bir şey yok… En önemlisi kaybolanların kimliklerinin yok olması kadar daha doğal ne olabilirdi?&lt;br /&gt;Savaşı yaşamayanlar, savaşı ekranlardan izlemeye alıştılar… &lt;br /&gt;Kendi ekonomik krizlerini savaş aletleri satarak aşmaya çalışanlar, ekranlarına getirdikleri görüntüler ile hangi aletin kendi fabrikalarından çıktığını, belki bir birine gösteriyorlardır. Savaş sırasında; hangi makine ne kadar ölümü çoğaltmıştı? &lt;br /&gt;Ölümü sıradanlaştıranın fiyatı daha da artmıştır. (Çok insan öldüğünde, orada artık insan yoktur, istatistik ve ekonomik terimler hakim olur)&lt;br /&gt;Talep, ölüm kusan makinelere!&lt;br /&gt;Talep, ölüm üzerine… Ölüm üzerinden kahramanlar yaratmaya.&lt;br /&gt;Başkalarının kanları ile tarih yazanlar, dökülen kan üzerinden çıkar elde etmeyi daha önemli ve istatistiki bilgi olarak görürler… &lt;br /&gt;Başkalarının yaşadıkları, şimdilik fotoğraf karelerinde satılmayı bekleyen birer meta görünümü içinde, değerinin artmasını beklemektedir… Her fotoğrafın altında © işareti yerini almıştır. O fotoğrafı kullanan, birilerine maddi katkı sunmaya devam edecektir. Fotoğrafı çeken bu işten az bir para kazanırken, esas kazanan bu fotoğrafı pazarlayan ajans olacaktır. Ölüm üzerinden kimse bilemez, kaç kişi ekmek yediğini…&lt;br /&gt;Savaşı krizden kurtulmak için bir çıkış aracı olarak kullananlar, daha çok savaş çıkaracaklar, daha çok insan; birbirini tanımadan birbirine karşı nefret duygusunu büyütecek ve boğazlayacaktır… her ölüm birleri için geçim kaynağı olmaya devam edecektir, ölenler birer istatistikte rakam olurken, birileri için değerli kağıtta rakam olacaktır…&lt;br /&gt;Bingazi’de kayıpların fotoğraflarının asılı olduğu o binanın nerede durduğunu ve daha önce hangi amaçla kullanıldığını bilen var mı? &lt;br /&gt;Savaş gerçekten kötü ama kimin için?&lt;br /&gt;Kim, savaşı ellerini okşayarak bekler?&lt;br /&gt;Ölenlere kim anlatacak, neden öldüklerini?&lt;br /&gt;Babasını kaybeden çocuğa; kim söyleyecek, babasının gerçekten neden öldüğünü? &lt;br /&gt;Çocuklar ölen babalarını birer kahraman olarak görecekler kendi dünyalarında ama global dünya ölen babayı rakam dışında görecek mi?&lt;br /&gt;Ölümlerin olduğu yerde sessizlik hakim yeryüzüne, gökyüzüne ise nefret!&lt;br /&gt;Korku, o alandan kendisini tamamen silmiş, sevgi geçmişte yaşanan ama anımsanmayan bir duygu olarak kalmıştır. Savaş sırasında doğan çocuklar ve savaştan sonra doğan çocuklar sevgi çocuğu değil, savaş çocuğu olarak hayatta tutunmaya çalışacaktır. &lt;br /&gt;Savaşın çocukları ile hiç arkadaş oldunuz mu?&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-1109943473701851144?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/1109943473701851144/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=1109943473701851144' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/1109943473701851144'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/1109943473701851144'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/09/savasn-cocuklar-ile-hic-arkadas-oldunuz.html' title='Savaşın çocukları ile hiç arkadaş oldunuz mu?'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-yYWdhxruzg4/TnV7r0XliOI/AAAAAAAAEyg/bMhB4jJDniY/s72-c/bingazi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-1038807498344189648</id><published>2011-09-09T12:37:00.001-07:00</published><updated>2011-09-09T12:38:11.209-07:00</updated><title type='text'>Kanlarımız ile tarih yazmayın.</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-8pNHYFEhnts/TmprH5KcccI/AAAAAAAAEyY/Ryk6y5imaTc/s1600/cocuklar.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 229px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-8pNHYFEhnts/TmprH5KcccI/AAAAAAAAEyY/Ryk6y5imaTc/s320/cocuklar.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5650446465837593026" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanlarımız ile tarih yazmayın.&lt;br /&gt;“Barış hemen şimdi!” sözünü klasik bir propaganda afişinde yeniden yorumladım... &lt;br /&gt;Savaş çığlıkları ve bir başka ülkenin iç sorunlarını kendi iç sorunu gibi gören emperyalist ve kapitalist bakış açısı, var olan ve gelmekte olan krizden tek çıkış yolunun savaş olduğunu varsayarak yeni cepheler açmaktan çekinmiyor.&lt;br /&gt;Hes'ler ile akarsuların, derelerin yanında yaşayan halka karşı bir cephe açılmış durumdadır. Şirketlerin çıkarı için kuşların binlerce yıldır kullandığı yollarının yok olması ve doğal olarak kuşlar sayesinde doğanın daha da yeşillenmesine sebep olan ekolojik dengenin çöl yönünde değişmesine sebep olacak büyük tahribata, sırf on yıl kasalarına para girsin hırsı ile cepheler açılmakta ve halk ile devletin güvenlik güçlerini karşı karşıya getirecek yasal düzenlemeler yapılamaktan da geri durulmuyor... &lt;br /&gt;Savaş çığlıkları sürekli yeni cephelerin açılmasına sebep olmaktadır...&lt;br /&gt;Beyoğlu öznelinde yaşanan belediye esnaf cephesi bir aydan fazla sürmektedir. Bu cepheden kimlerin karlı çıkacağı ortada değil midir? &lt;br /&gt;Emek Sinemasının yerine kurulacak AVM için ortam hazırlanması değil midir? Soruları binlerce kere çoğaltabiliriz, sonuçta kimin kaybettiği, kimin kazandığı kasalara girecek para belirleyecektir. &lt;br /&gt;Kaybeden geçmişin birikimi, esnaf ve Beyoğlu sakinleri olacağını şimdiden söylesek çok mu abartmış oluyoruz?&lt;br /&gt;Elbette değişim kaçınılmaz, liberal ekonomi ve globalizm bu sonuçları yaratacaktı. Geçmişin tüm değerlerinin global kültür ve tüketim kültürü karşısında eriyeceği ve yok olacağını, liberalizm savunulduğu an peşinen kabul etmek olduğu biliniyordu. &lt;br /&gt;Globalizm tusunami dalgası gibi bütün kültürleri tekleştirirken, insanlarını tüketim çılgınlığının içinde obez yapmaya devam etmektedir. &lt;br /&gt;Bugün hangi şehre giderseniz gidin, aynı markaları, aynı tip camekanları, aynı tip tüketen insan ile karşılaşabilirsiniz. Geçmişin izlerini taşıyan yerler para getiren ticari yer olma özelliğini kaybetmişse eğer, yıkılmakta ve yerlerini büyük AVM, gökdelenler almaktadır. &lt;br /&gt;Para geçmişten daha önemlidir, o yüzden para “her şeyin” yerini almıştır, hatta tanrının bile yerini aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz, bu görüşümüzü doğrulatmak için dini bayramlarda yaşanan çılgınlıklara bakmak yeterlidir. Dinin savurganlığı, gösterişi yasakladığı bilinmesine rağmen, dini bayramlarda belediye başkanları kendi posterleri altında toplu yemekler vermekte, hatta dini ibadetin en masum hali bile toplu seslendirilebilmektedir... Dini bayramlarda dikkat edin her belediye başkanı kendi resmi ile bayram kutlaması yapmaktadır, eğer resmini koymamışsa eğer, ismini mutlaka eklemiştir kutlama afişlerine, bilbordlarına. Din artık kasaya girecek para için bir araç konumuna dönüştürülmüş durumdadır. (paraya dönüşmeyecekse eğer, oy olarak dönüşür, sonuçta her şey iktidar için, iktidarda para içindir.) &lt;br /&gt;Dini kitaplar satılmaktadır. Din kitabı satılamaz, hediye edilir, çünkü satılan şey meta olmuştur. Din metalaştıran anlayış bugün liberalizm içinde doğal karşılanır olmuştur.&lt;br /&gt;Hangi din olursa olsun, yaşanan global çağda bütün dini motif, gelenekler birer meta konumundadır, bir birleri aynılaştırılmıştır. Dini törenler, dini ibadetler lüks lokantalarda, otellerde sahne sanatına dönüştürülmüş konumdadır. Halk içinde ekranlar aracılığı ile bir “show” görünümü içinde sunulmaktadır. &lt;br /&gt;Savaş çığlıkları; metalaştırılan ama her şeyin meta haline dönüşüldüğü günlerde daha fazla hissedilir oldu. &lt;br /&gt;Ülkelerde rejimler değişmektedir. Elbette değişecektir, hiç bir rejim ve devlet sonsuz değildir, fakat bu değişimler halkların kendi kaderi yerine, başka yerden belirleniyor ve biçimlendiriliyorsa orada sermayenin, global isteklerinin “liberal” şekilde söz söylemesidir. Liberal bakış açısında ölen her insan istatistiktir sadece, insanı yaşamı önemli değildir. Son yıllarda işgal edilen ülkelerde kaç insan öldü, hemen istatistiki bilgi elinize ulaşır. Peki, neden öldükleri ve kimler tarafından ne amaçla öldürüldükleri, orada yaşanan hikayeden kaç kişinin haberi var? &lt;br /&gt;Savaş cinayettir.&lt;br /&gt;Savaş insanlık suçudur. &lt;br /&gt;Savaş istemek insanlık suçu işlemek demektir. &lt;br /&gt;Savaş isteyenler, kan ile toprağı sulamak isteyenlerdir. &lt;br /&gt;Artık yeter diyelim, savaş isteyenleri, liberal söylemler ile insanları sadece tüketici konuma düşüren sosyal ilişkiye dur diyelim derim…&lt;br /&gt;Savaşa karşı olmak demek, insan haklarına, doğaya saygı duymak demektir.&lt;br /&gt;Hiç bir para, insan yaşamından değerli değildir.&lt;br /&gt;Paraya verilen anlamlar ve yüklenen ifadeleri bir tarafa bırakın, para sadece matbaada basılan kağıttır... Kağıt için hayatınızı sonlandırmayın, hayatları sonlandırmayın... Bir arada yaşamak için, birlikte halaya durmak için savaşa hayır diyelim...&lt;br /&gt;Cepheler açarak, çatışarak elde edilen tüm şeyler bir gün yok olacaktır... Çünkü hiç bir şey sonsuz değildir...&lt;br /&gt;Bugün kimse anımsamaz büyük İskender’in topraklarını ve iktidarını...&lt;br /&gt;Kimse bilmez Roma İmparatorluğunu...&lt;br /&gt;Kimse düşünmez Osmanlı toprağında yaşadığını...&lt;br /&gt;Gerçi küçük bir azınlık hala yaşadığına inanır ama artık etse de gerçekler ile bağdaşmaz... Ne Roma, ne İskender’in Makedonya’sı, ne de Osmanlı vardır... &lt;br /&gt;Bir karış toprak için, biraz para için savaşmayalım, sonuçta hepimizin bir karış toprağı olacak, vücudumuz toprakla birleşirken...&lt;br /&gt;Cepheleri açanları, cephelerden medet umanları artık desteklemeyelim, bizler yaşamak istiyoruz, bizlerin kanı ile artık tarih yazmaktan vazgeçin... &lt;br /&gt;Artık yeter...&lt;br /&gt;Barış hemen şimdi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-1038807498344189648?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/1038807498344189648/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=1038807498344189648' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/1038807498344189648'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/1038807498344189648'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/09/kanlarmz-ile-tarih-yazmayn.html' title='Kanlarımız ile tarih yazmayın.'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-8pNHYFEhnts/TmprH5KcccI/AAAAAAAAEyY/Ryk6y5imaTc/s72-c/cocuklar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-7952879555486648283</id><published>2011-08-24T21:29:00.001-07:00</published><updated>2011-08-25T01:36:54.796-07:00</updated><title type='text'>Bana göre ceket ne anlam ifade eder?</title><content type='html'>Bana göre ceket ne anlam ifade eder?&lt;br /&gt;Ne zaman bir damat ve gelin görsem, üzerindeki kıyafetlere gözüm ilişir. Onların kıyafetleri bir şey anlatır ama ne anlattığı üzerine bugüne kadar hiç kafa yormamıştım, bugün ceket konusunda bir deneme yazısı yazayım dedim, kafamdakileri beyaz sayfa üzerine siyah harfler ile dökeyim. Bakalım siz bu görüşüme katılacak mısınız?&lt;br /&gt;Ceketin tarihi tam olarak ne zaman başladı, ceketin altına gömlek ve kravat ne zaman eklendi bilmiyorum. Fakat öngörülerim ve tahminlerim elbette bu konuda da var, çünkü ceket toplum içinde katmanların bir birinden ayrılması için bir sembol olduğunu düşünmekteyim. Avrupalı serfler köylülerden ayrı gözükmek ve onların dışında farklı yaşama çok önem veriyorlardı. Bu da anlaşılır bir durum, çünkü serfler, köklü aileleri ve toprak zenginliğini sembolize ediyorlardı, eğer yönettikleri katmanlar gibi yaşarlarsa toplum içinde itibarları olmayacaktı. Yönettiklerini kendilerine bağlı tutmak için onların dışında, imrenecek bir hayat sürmeleri gerekliydi ki, tarım işçileri de onlara kul, köle olarak çalışsınlar. Üstün olmanın bir göstergesidir kıyafetler ve yaşadıkları yerler. Şatoların bu kadar büyük ve yaşam alanından uzak olması tesadüfi değildir.  Ebette serfler köylü ile kendileri arasında bir çizgi çizmek ihtiyacı duymuşlardır, bu ihtiyacın ürünü olarak ceketin yaşamda karşılık bulduğunu düşünmekteyim, çünkü bugün dahi köylüler günlük hayat içinde ceket giymezler. Geleneksel kıyafetler içinde ceket yoktur, hiç gördünüz mü ceket ile geleneksel dans eden adamlar? Bugün dahi Avrupa’da kullanılan bayrak renklerinin serflerin giydiği ceketlerin renklerinden alması bir tesadüfi olmaması gerek.&lt;br /&gt;Geçmişin fotoğraflarına ve resimlerine bakarken belki dikkatinizi çekmiştir, askerlerin kıyafetlerinde bugünkü cekete benzer kıyafetlere benzer. Ceket bir nizam ve düzeni temsil etmektedir. Amerikan bağımsızlık savaşında “kırmızı ceketliler” İngiliz resmi güçlerini temsil etmesi ve savaşta İngilizler ile Amerikan bağımsızlık savaşı yapanları ayrımında kullanıldığına şahitlik ediyoruz. Buradan şu sonuca doğru yol alabiliriz, emperyalist Avrupa devletleri, sömürge devletlerde kendi vatandaşlarını ayırmak için ceket önemli bir sembol olarak kendisini hissettirmektedir. Çünkü ceket giyenler, sömürge ülkelerinde sömüreni temsil etmektedir. Askeri bir düzen yanında bir de “temsil” etme özelliği vardır. Ceketlerin kesimleri ve renkleri giyenin hangi katmana dahil olduğunu göstermektedir. Ve dikkat edilirse eğer, geleneksel kıyafetler içinde ceket giyen hiçbir toplum yoktur. Ceket modern zamanları temsil etmektedir. Hazır giyim sanayisinin en önemli üretim aracının ceket olması tesadüfi olmaması gereklidir. &lt;br /&gt;Ceket bazı mekanlara giriş için anahtar olarak görülmesi sanırım sanayi devrimi ile ortaya çıkar, çünkü ceket geçmişin izlerini taşırken, sıradan insanlar ile parası olanları ayırmak içinde bir araç görevini görür. İmparatorluk zamanında soylu ailelerin kıyafetlerine, sanayi devrimi ile burjuvaların yani “sonradan görme zenginlerin” katılması ile birlikte, taban ile arasına “görselde” olsa çizgi çekilmesi için ceket, toplum içinde statünün göstergesi olması sosyolojik evrimin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. &lt;br /&gt;Ceket giyilen mekanlara sıradan halkın girmemesi kuralı bugün dahi geçerliliğini korumaktadır. Ülkelerin meclislerine hala erkekler ceket giymeye devam ederken, ceketin tek tipliğini kadınların kıyafetleri yok etmektedir. &lt;br /&gt;Ceket giyilen mekanlarda müzik aleti çalanlarında ceket giymesi zorunludur. Onların kıyafetleri elbette orada konuk olanlardan farklı olacaktır. Bu fark ceketin arkasındaki uzunluk ile ortaya çıkmaktadır. Buna frank denilecektir. Bu ceket türü ise başka bir sanayinin doğmasına sebep olacaktır. Kiralık ceket kiralama dükkanların ortaya çıkması, sıradan halkın üyesi olan ve geliri düşük olan sanatçıların o mekanlara girmek için kiralaması ile ortaya çıkmıştır. Bu konuda bir kayıt vardır. 1897 yılında İngiltere’de bir vokalist ceket giyilen mekanda iş bulması ile bu ilk adım atılır. Vokalist ceket satın alacak parası yoktur ve ceket satan dükkandan bir ceketi kiralaması ile dükkan sahibi alfred moss bu işin karlı olduğunu görerek bu işi büyütür. &lt;br /&gt;Bir disiplini ve düzeni sembol eden ceket, askeriyedeki adı üniforma olarak adlandırılırken, sivil hayattaki karşılığını bulmuştur. Yurt dışı görevi yapan ve sömürge ülkenin temsilcilerinin ülke dışında giydiklerini kıyafetlerini ülke içinde de giymesi ile birlikte yeni bir moda başlamış, hatta bu moda öyle bir gelenek halini almıştır ki, bugün düğünlerin damatlarının vazgeçilmez kıyafeti dahi olmuştur. Bugün düğün fotoğraflarında gördüğümüz ceket, aslında bir sınıfı temsil etmektedir. Bir günlükte olsa sıradan insanlarda yönetenleri taklit ederler. Ceket giyen her insan içgüdüsel olarak yönetici sınıfı taklit etmekte ona öykünmektedir. Her gelin damat gördüğümde ben, çekirdek ailenin karnavalı olarak algılıyorum. Gelin ve damat ve yakınları bir günde olsa kendilerine hükmedenlerin yerine kendilerini koyuyorlar ve onlar gibi yaşıyorlar. Düğünler modern şehir yaşamında bir anlamda küçük karnaval işlevini görmektedir. Köylerde ve geleneksel düğünlerde gelin ve damadın kıyafeti içinde ceket yoktur, sonradan eklenmiştir. Tıpkı çayın bizim ulusal içeceğimiz, kurufasülye ulusal yemeğimiz destanın kabul görmesi gibidir. Okullarda ceket giyilmesi, devlet dairelerinde ceketin zorunlu yapılması askeri disiplinin yaşama yansıması olarak algılıyorum. Bugün ceketi zorunlu görenlerin zihinlerinde askeri disiplin eğitimin parçası olduğunu düşünmekteyim. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-7952879555486648283?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/7952879555486648283/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=7952879555486648283' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7952879555486648283'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7952879555486648283'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/08/bana-gore-ceket-ne-anlam-ifade-eder.html' title='Bana göre ceket ne anlam ifade eder?'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-3934960188902499562</id><published>2011-08-23T13:05:00.000-07:00</published><updated>2011-08-23T13:06:00.458-07:00</updated><title type='text'>Akıl verenler genelde kapı kulludur!</title><content type='html'>&lt;br /&gt;Akıl verenler genelde kapı kulludur!&lt;br /&gt;Bazı kavramlara göreceli özellik verenler, günümüzde de konuşmaya ve akıl vermeye devam ediyor. Göreceli kavramlar üzerine söz söylemek çok kolaydır, çünkü ona göre her zaman savunma mekanizması da vardır. Kişinin ne anlattığı tam olarak bilinmez ama dinleyen ya da okuyan kendisine göre yorum yapar. Bu yorumlar yazının ya da sözün yeniden üretilmesi anlamına gelir. Sözü söyleyen ya da yazanın amacı ortada yoktur, ne anlaşıldığı ortadadır. Anlayanın duruş noktasına göre anlam değişir. &lt;br /&gt;Sol kavramı da bu insanların (acaba insan demek doğru bilmiyorum, başka şey bulmak gerek bu kelimenin yerine, her konuşan ve düşündüğünü sanan insan mı oluyor, kapı kullarına ne denmeli? Çünkü kapı kulu efendisinin sözünü söyler, onun niyetini hayata geçirmek için kendisini parçalayan şeydir. Kapı kulu benim evimde bir köpek vardı, onun izni olmadan kimse evin kapısını dahi çalamazdı.) dilinde göreceli olan kavramlardan biridir. Kapı kullarına unvan bol bol dağıtılır, bu unvanlar kapı kulları arasında derecelendirmedir. En iyi olana profesör bile denebilinir, denmiyor diyemem açıkçası. Kapitalistin kollarında para kazanmak için kurulmuş bir üniversitede öğrencilerine ders verirken, tarih bilgisi de kuşkuyla karşıladığım (ülkemizde tarih üzerine yazan ve konuşan tüm akademik unvanları hep kuşku ile karşılamışımdır. Akademi dünyamızın evrensel bilim dünyasına yapmış olduğu katkı, futbolun katkısı kadar bile olmadığını söylesem çok mu küçük görmüş olurum acaba?) kendi gerçekliğim için de hep olağan gelmiştir. &lt;br /&gt;Tarih bilgisi tartışmalı ve tarihe bakışı ve tarih yazıcılığı taraf olan birinin kavramları kullanırken ve kavramları yorumlarken de kolajladığını düşünürüm. Kurgular sadece kafa karıştırmaktan, zamanın doğruları içinde oynaktan başka şey ifade etmez. &lt;br /&gt;Sol bunların kolajları içinde göreceli kavramlardan biri olduğunu yukarıda belirtmiştim, nasıl oluyor da sol kavramı göreceli olur diye kafanızda soru oluşmuştur. Zaman kavramı ile oynarsanız kavramın nasıl göreceli ve anlam kayması taşıdığına şahit olabilirsiniz. Fransız devrimi sırasında J.J. Rousseau dönemine göre sol olarak kabul edilmiş, onun Toplum Sözleşmesi eseri bir dönem sol akımlar için vazgeçilmez kaynak olma özelliğini göstermiştir. Fakat bugün aynı esere baktığımızda sol diyebilir miyiz? Aynı şekilde yaşan çağımızdan örnekler verelim; İran elimizdeki en güzel laboratuvar özelliğini gösterir. İran devriminde İslamcıların darbesi öncesi ve sonrası solun tanımlarına bir bakalım isterseniz. İran’ın en büyük sol partisi olan İran Komünist Partisi (TUDEH), devrim için ittifak kurduğu İslamcılar tarafından “darbe” ile yok edildi. TUDEH parti önderlerinin ve kadrolarının önemli kesimi idam sehpalarında, vinçlerde asılarak öldürülmüştür. TUDEH İran sol hareketiydi,  sol olarak o dönemde Sovyetler Birliğinin politikasının kayıtsız şartsız “doğru” olduğunu düşünüyordu. Zamanına göre bizim ülkemizden de bakıldığında sol olarak algılanırdı. TUDEH’i yok eden İran İslamcıları, devrim sonrasında devletin adını ve rejimini de “idamlar” ile ilan etmişlerdir. TUDEH artık yoktur, İran öznelinde sol biçim değiştirmiştir. Devlet rejimi içinde sol bugünlerde liberal ve reform isteyen İslamcılar olmuştur. TUDEH ve komünist düşünce artık ülke toprakları içinde hayat şansı bulamazken, sol İslamcı olan bir görüştür. Ve İran’da solun İslam ile barışması ve İslamcıları hoş görmesi gibi kavram tartışılmaz bir boyuttadır. &lt;br /&gt;Ülkemiz içinde “kendisine göre” solu İslam ile barıştırmaya ve ortak hareket etmesini salık vermektedir. Geçmişte sol ve solcuların adreslerini dergi ve gazete sayfalarında yayınlayarak kime hizmet ettikleri unutulmayan bu görüş sahiplerinin yeni misyonu; “İslamcı gömleğini sol üzerine giydirmek” olarak biçmiş gibi. Bu sayede solu kitleselleştirme derdinde olduklarını düşünebilirsiniz, fakat sanki birisi ona o görevi vermiş gibidir. Profesyonel bir çalışandır, görevini layıkı ile yerine getirmeye çalışmaktadır, görevini yapıyor diyebilirsiniz. Ben de haklısınız derim, neden onu anlatıyorum ki! &lt;br /&gt;Bazı insanlar para karşılığında yapar, bazıları gönüllü yapar. Para karşılığında işini yapana profesyonel denir, gönüllü yapana ve bir başkasının çıkarı ve ideolojisini hayata geçirene ise eskilerin deyimi ile “kapı kulu” denir. Kapı kulları para karşılığında değil, gönüllü olarak efendisinin kapısını bekler, efendisi adına konuşur ve işini ve niyetlerini hayata geçirmeye çalışır. Ülkemiz içinde birilerine akıl verenler işte bunlar olmaktadır. &lt;br /&gt;Sol, onların aklına ihtiyacı varmış gibi akıl vermeyi hiç eksik etmezler, kapı kulluğu yaptığı kapıdan kovulma ve atılma tehlikesini ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. &lt;br /&gt;Bugün gönüllü olarak yazdıkları sayfalar, İslam sermeyenin gölgesi altında çıkmaktadır. İslami sermeyenin desteklediği sayfalardan sola akıl verirken, kime veya kimlere hizmet ettikleri ortadadır. &lt;br /&gt;Ülkemizde sol, İran solu gibi değildir, sol durduğu yeri ve mücadele alanını kapı kullarından öğrenecek konumda değildir. Sol tarihin birikiminde ders alan, ona göre biçimlenmeye devam etmektedir. Solun üzerinden 12 Eylül faşist askeri darbesi yanında, dünyada gelişen değişimlerde geçmiştir. İnandırıcılığını “kitlesel anlamda” kaybetmiş gibi gözükmesine rağmen, sol varlığını koruduğu için iktidar erki hala soldan çok korkmaktadır. Korkunun en basit göstergesi, bugün sola akıl vermeye çalışan kesimdir. Eskiden kendilerine “sol” diyen ama solcuların adreslerini gazete sayfalarında yayınlayan “vatansever” çevrenin içinde kapı kullarının İslam sermeyenin reklamlarının yayınladığı sayfalardan görüşlerini sergilemeleri şaşırtıcı değildir ve onlar geçmişte olduğu gibi, zemin değiştirmiş olmalarına rağmen yeni sahiplerinin kapıları önünde “kapı kulluğu” görevlerini profesyonelce ya da gönüllü olarak yapmaya devam ediyorlar. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-3934960188902499562?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/3934960188902499562/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=3934960188902499562' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3934960188902499562'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3934960188902499562'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/08/akl-verenler-genelde-kap-kulludur.html' title='Akıl verenler genelde kapı kulludur!'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-2939368701037203040</id><published>2011-08-21T08:46:00.000-07:00</published><updated>2011-08-21T08:47:29.161-07:00</updated><title type='text'>Savaş kelimesini zihnimizden silmeliyiz!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-4wPBRq3XqN8/TlEojbac9qI/AAAAAAAAEyI/p07fPV472sY/s1600/savas_bacak.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 225px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-4wPBRq3XqN8/TlEojbac9qI/AAAAAAAAEyI/p07fPV472sY/s320/savas_bacak.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5643336397191181986" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş kelimesini zihnimizden silmeliyiz!&lt;br /&gt;Savaş çığlıkları, aslında politikasızlığın ilanından başka bir şey değildir. Politik çözümler bir taraf için tıkandığında, “güçlüyüm, o halde vururum!” iç konuşmasının dışa yansımasından başka bir anlam ifade etmez. Savaşı çoğu zaman güçlü olduğuna inan taraf ilan eder, öteki taraf ise savunma düşer ama güç ve güçlü kavramı görecelidir, savaşta kimin güçlü ve güçsüz olduğunu, tarih; savaşın sonunda yazacaktır. &lt;br /&gt;Savaş ilan edenler genellikle tarih içinde yenilmişlerdir. Savaş çığlığı atıp yeryüzünü kan gölüne döndürenler, genellikle kendi kanlarını dökmezler, kendilerinin kapı kulu olarak gördüklerini, yasal ve ahlaki olarak uydurdukları kurallar içinde olaylardan hiç haberi olmayan insanların kanları üzerine güç gösterisi yaparlar ve onların kanları üzerine tarihi yazarlar. &lt;br /&gt;Savaş, masa başında ve kendi kanı dökülmeyecek olanlar tarafından çıkarılır, çünkü artık cephe yoktur, cephe önünde askerlerine önder olacak ne padişah ne de kral mevcuttur, çünkü meydan savaşı modern savaş tekniklerinin ilerlemesi ile yok olmuştur. Savaş, liderlerin savaş alanını terk etmesi ile daha kolay ve daha kanlı olarak yapıldığı zaman dilimi kapitalizm çağı içinde olmuştur. Savaş ilan edenlerin ellerine kan bulaşmaz ama kanların tüm sorumluluğu onların üzerinedir, eğer zafer ile çıkarlarsa ellerine kan bulaşmamış ama tarih içinde ellerindeki kandan kurtulmayan “kahraman” oluverirler. Kahramanların devri geçer geçmez ise, onları kahraman değil, katil olarak anımsar gelecek kuşaklar. &lt;br /&gt;Tarih, modern zamanlarda savaş meydanında vuruşanları kahraman olarak kayıt etmez, tarih masa başında plan yapan ve planlarını uygulatanları kahraman yapar. &lt;br /&gt;Riski en az olan şey günümüzde savaş ilan etmektir, eğer kendisine ve gücüne güveniyorsa. Cepheler üzerine politika yürütenler, ister istemez sıcak bir savaşın içinde figür olurlar. Savaş çığlıkları ancak ve ancak cepheler üzerine politika yapanların döneminde en üst seviyeye çıkar. &lt;br /&gt;Paranın akış yönü ve enerjinin kontrol edilebilir olması için, tüm kaynakları kendi denetiminde olmasını isteyen dünya imparatoru olduğuna inanan devletler ve onların başkanları, kralları, imparatorları ve Sezarları savaşın balatsını ellerinden bırakmazlar. Yaptıkları hataları başkaları kanları ile öderler. Onlar hatalarını başkalarına ödeten, başkalarının kanları üzerine tarih yazan birer kan emici konumunda olanlardır. &lt;br /&gt;Günümüzde para için, kapitalin yeniden biçimlendirilmesi için; savaşın, sıcak çatışmanın ve cephelerin yaratmış olduğu olanakları en iyi değerlendirenlerdir. Erki elinde bulunduranlar bilirler ki, kapitali elinde bulunduranlar en güçlü olandır ve eline kan bulaşmazsa da ellere kan bulaştırmaktan çekinmeyenlerdir. &lt;br /&gt;Global politika ve nimetlerinden yararlanmak isteyenler, global olarak yürütülen savaşta taraftır. Güçlü olduğuna inan tarafın yanında, güçsüz olarak gördüğüne karşı kahramanlık yapanlar, yanlış kararlar almakta hiç tereddüt etmezler, çünkü onların bakış açısı güçlünün politikasına paralel olmak zorundadır, kendi ülke ve gerçekliğini göz ardı etmekte sakınca görmezler. &lt;br /&gt;Bugün yaşanan savaş çığlıkları bu güçsüzlüğün bir yansımasıdır. “Bıçak kemiğe dayandı” söylemleri, politikasızlığın, hedefsizliğin, kararsızlığın, çaresizliğin bir yansımasından başka şey değildir. Bu çaresizlik, politikasızlık ise başkalarının kanları üzerine kahramanlık yapmaktan başka anlama gelmez. &lt;br /&gt;Savaş, sorunları çözmez, sorunların çözümünü bir süreliğine ertelemekten başka bir anlama gelmediğini tarih sayfalarına bakarak görebiliriz. Ülkemiz öznel durumunda savaş; ne Kürt sorunu, ne de Alevi sorunu çözmedi, çözemedi. Binlerce yıldır uygulanan görmezden gelme, asimilasyon ve açık savaş yöntemleri sorunları ortadan kaldırmadığı gibi daha da karmaşıklaştırmaktan ve halklar arası, inançlar arası güvensizliği, düşmanlığı geliştirmekten başka şey ifade etmemiştir. &lt;br /&gt;Bir arada yaşamak için, savaş kelimesini ve savaş çığlıklarını ortadan kaldırmak gereklidir. Bir arada yaşamak en zayıf ile güçlü olduğundan inanılanın eşit düzeyde, güçsüz yönünde pozitif ayrımcılığın yapıldığı yasal düzenlemelerin yapıldığı bir anlayışın hakim olmasından geçer. Güçlü ile güçsüz, çoğunluk ile azınlık yasalar nezdinde eşit anlamda düzenleme getirildiğinde, o ülke topraklarında barış kendisini korkmadan ifade eder ve bir arada yaşama kültürü geliştirilebilinir.  Bir arada yaşamak için savaş çığlığı atanların güçlerini ellerinden alacak politikalar geliştirilmelidir. Ancak o zaman savaş çığlıkları atılmaz. Bugün savaş çığlığı atanlar, bıçak kemiğe dayandı açıklaması yapanlar, ellerine geçirdikleri gücün dışa yansımasıdır. Güç kendilerine güveni getirir, fakat bu kendine aşırı güven yenilginin ve haklar arası uzun yıllar sürecek olan düşmanlığın tohumlarını ekmekten başka şeye hizmet etmez. Bizler ve çocuklarımızın çağdaş ve halkların, inançların bir arada yaşadığı bir ülkede, boyunlarının bükük olmadan yaşaması için; savaşa ve savaş çığlıklarına hayır demeliyiz. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-2939368701037203040?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/2939368701037203040/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=2939368701037203040' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/2939368701037203040'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/2939368701037203040'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/08/savas-kelimesini-zihnimizden-silmeliyiz.html' title='Savaş kelimesini zihnimizden silmeliyiz!'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-4wPBRq3XqN8/TlEojbac9qI/AAAAAAAAEyI/p07fPV472sY/s72-c/savas_bacak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-5684720733448710295</id><published>2011-08-21T05:59:00.001-07:00</published><updated>2011-08-21T06:00:06.158-07:00</updated><title type='text'>Babamın kitabı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-w5mvZLJ8tK8/TlEBUTTK2LI/AAAAAAAAEyA/nj83TCkX2sQ/s1600/babamin_kitabi.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 297px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-w5mvZLJ8tK8/TlEBUTTK2LI/AAAAAAAAEyA/nj83TCkX2sQ/s320/babamin_kitabi.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5643293256361629874" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Babamın kitabı&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“Benim babam komünistti. Hep komünist olmamıştı tabii, öldüğünde artık komünist değildi zaten.”  Kitap bu cümle ile başlar ve sizi sayfalarına davet eder.&lt;br /&gt;İsviçre’de almanca konuşan ve Almanya sınırına yakın bir kasabada yaşayan çekirdek bir ailenin ferdiydi Karl  Felix adında abisi vardı, ondan okulda hep iki sınıf üstte okurdu. Abisinin gölgesinde yaşardı, gerçi ondan başarılı olmasına rağmen aile içinde pek hissedilmeyen biriydi. Politika ile ilgilenmiyordu, hatta o kadar ilgisizdi ki Lenin ile karşılaşıp karşılaşmadığını bilemiyordu, oysa Lenin onun yaşadığı yerde sürgün günlerini yaşıyordu. Koltuğunun altında top, arkadaşları ile oyun onu daha çok cezbediyordu.&lt;br /&gt;Babası öğretmendi, annesi ev kadını ve hayatında belki bir kitap okumuştu, o da kuşkuluydu. Okuduğu kitap elbette İncil’di.&lt;br /&gt;Otuz yaşarlına geldiğinde solcular ile karşılaştı, takvimde otuzlu yılları gösteriyordu. Dünya yeni savaşın eşiğine doğu hızlı bir şekilde komşu ülkede adımlarını iktidara gelen Naziler sayesinde hissettiriyordu.&lt;br /&gt;Karl’a babası bir “beyaz defter” verir, (ileride defter yerine kitap denilecektir, çünkü yaşamın romanı el yazısı ile yazılmış oluyordu.) yaşadıklarını gün be gün yazmasını ister. Elbette defterin verildiği gün sıradan bir gün değildir, gelenek olarak babalar oğullarına 12 yaş gününde, yani erkekliğe adım attığı günde verilir. Gelenekler daha başka şeyleri de içinde barındırır, gerçi bugün turizm bir çok geleneği ortadan kaldırmış olmasına rağmen, henüz çocukken yaşarken yaşayan geleneklerden oda faydalanır.&lt;br /&gt;Bir gün babası ölür ve babasının cenazesi için doğduğu köye gidip onun tabutunu almak geleneğin bir parçasıdır. Hani masallarda denir ya; dere tepe düz gider ve köye ulaşır ve her kapının önünde tabut vardır. Gelenek gereği her doğan için bir tabut hazırlanır ve evlerin önünde dururdu. Bu gelenek yaşam içinde ölüm sürekli anımsatılır.&lt;br /&gt;Gördükleri farklı bir durumdur, meydanda olan cafe’de bir nefes alırken, akrabası olduğunu orada öğrendiği babasının kardeşinin elinden içkisini içecektir. Biraz nefeslendikten sonra geldiği yolu, geldiği otobüs ile dönmek için acele etmesi gerekliydi.&lt;br /&gt;Köydeki babasının, babasının yaşadığı evinin önündeki tabutu olarak, o günlerde yaşadıkları ölünün yani babasının öldüğü eve doğru yola çıkmak zorundaydı. Sırtında tabut ile bu sefer aşağıya doğru koşar adım indi, hatta inerken uçurumdan düşme tehlikesi bile atlattı. Kendisini bekleyen otobüse binerek bin bir zorluk ile evine ulaşacaktır.  &lt;br /&gt;Babasının geride bıraktığı “beyaz kitab”ı, babasının el yazısının itinası içinde okudu. Beyaz kitap, yazan öldüğünde okunurdu, bu da bir gelenekti. Başlangıçta büyük harfler ile başlayan kitap, son yıllara gelince karınca duası gibi küçük harfler ile daha düzgün hal almaktadır. Zaman kitabın hızını ve sayfasının daha ekonomik kullanmayı zorunlu kılmaktadır. Sayfalar azalırken yazı gün geçtikçe küçülür ve karınca duası gibi büyüteçle okunacak hal alırdı.&lt;br /&gt;Karl, Clara ile evlidir. Bir köyde yaşamaktalar, Almanya sınırına yakındır. Savaş rüzgarı sınırları zorlamaktadır. Karlı savaş rüzgarının etkisi ile askere alınmıştır ve evine yakın bir birliktedir. Clara’yı özlediğinde birliğinden nöbet sonunda kaçıp karısını görebilecek kadar uzaktadır. Kısa zaman sonra söylenti yayılır. İsviçre savaşa girecektir ve devasa güç Almanya İsviçre üzerinden Fransa’ya girecektir. Doğal olarak İsviçre birkaç saat bile direnecek ne gücü, ne de silah teknolojisine sahiptir. Korku ülke saffına kısa sürede yayılır. Köyde yaşayanların büyük bir bölümü Almanlardan korkmaktadır ve daha güvenli gördükleri ülke içlerine doğru kaçmıştır. Köyde Clara ve çocukları kalmıştır. Beklenen olmaz, savaş İsviçre sınırındadır ama İsviçre topraklarına sıcak etkisini yansıtmaz. Ülke kargaşa içindedir, sol gün be gün güçlenmektedir. Seçimler öncesi kurulan Emek Birliği beklenenden daha büyük başarı elde etmiştir, Karl’da seçilmek istemediği için sonlarda liste içinde yer almıştır. Seçim çalışması sırasında eğitimde reform üzerine konuşmalar yapmaktadır. Büyük alkış almaktadır her konuşmasında. Popüler olmuştur. Ev yaşamı içinde de solcu, komünist sanatçılar ile komun hayatı yaşamaktadır bir anlamda. Clara onlar ile ilgilenirken, Karl bir yandan da kitap tercüme yapmaktadır. Tercüme yanında bir okulda da öğretmendir.&lt;br /&gt;Savaş bitmiştir, yeni hükümet kurulmuş, eskiden yasak olan komunistler Emek Partisi adı altında yasallaşmışlardır, şehir meclisinde hükümet koalisyonu içinde yer almıştır. Karl Sovyetlerden gelen çocuk kitaplarını okuldaki çocuklara dağıtmıştır, kimse kiril alfabesi bilmemektedir, bilmesinin de önemi yoktu, çünkü çocuklar resimlere bakarak resimlere yeniden yaratmasını istemiştir. Fakat, okul müdürü muhafazakardır ve Nazi iktidarı dönemde Nazileri selamlayan bir sağcıdır. Onun bu kitaplara tepkisi serttir ve okuldan uzaklaşmasını sağlar. İktidarda olan partisi ve çok samimi arkadaşı ve de yoldaşı duruma müdahil olmaz, çünkü devlet sisteminde bürokrasinin devamından tarafıdır. Söz verildiği gibi reform değil, var olanın devamı çıkarları gereğidir. Öğretmenliği sırasında vermesi gereken vergileri toptan vermek zorundadır ve çok sevdiği plakları şehrin zenginine borcu karşılığı satar.&lt;br /&gt;O artık ne komünisttir ne de solcu. Tercümanlığını ilerletmiş, dil zenginliğini daha da büyütmüştür. Almanya içlerine doğru yolculuk yapar. Tercüme ettikleri yazarlar ile buluşur, oturduğu şehirde onlarla okuma günleri düzenler. Her yeri ağrımasına rağmen, ilaç alarak çok çalışır. Durmadan kitap tercüme eder, sağlığını hiçe alarak. Clara ile ilişkisi aynı açtı altında yaşamak dışında pek ilişkisi kalmış gibi değildir. Evde taşınanlar, yaşananlardan habersiz kendi dünyası içindedir.&lt;br /&gt;Clara bir ara psikolojik sorunu ağır basar ve Bern’de bir kliniğe yatırılmak zorunda kalır. Baba ve oğul Clara’yı görmeye giderler. Evleri bakımsızdır, çünkü her şey ile ilgilenen Clara yoktur. İsviçre hükümeti gelmekte olan ekonomik krize karşı önlemler almaktadır, her karış toprak değerlendirilecek, İsviçre kendi kendine yeter bir ülke olması için planlar yürürlüğe konur. O sırada Clara gelir ve o geniş bahçelerini bakımsız halden çıkarır ve toprak ile bütünleşir.&lt;br /&gt;Ağrılar gün geçtikçe artar. Günlerden bir gün, şair bir kadını davet eder, ona hayrandır. Okuma günü ağrılar yüzünden şehre inemez. Hayran olduğu ve içten içe çok akın hissettiği şair hanım okuma gününde okumasını bitirdiği zaman dilimi içinde Karl şehre son enerjisini toplayarak inmiş ve bu şair hanım ile buluşmuştur. Onu oteline bırakırken onun gerçek kimliğini öğrenir. Ergenliğe geçiş töreni sırasında bir rüya gibi yaşadığı bir anın çilli kızıdır.   Yıllardır içten içe sevgi beslediği kadın.&lt;br /&gt;Son nefesini eve vardıktan bir süre sonra verecektir. Son anına kitabı yazan şahitlik edecektir. Babasının yaptığı gibi, basının tabutunu almak için babasının memleketine gitmiştir. Fakat zaman değişmiştir, İsviçre, İsviçre değildir, turizm bu garip geleneği ortadan kaldırmıştır. Eli boş dönecektir. Eve vardığında Clara yani annesi babasının tüm kağıtlarını, kitaplarını toplamış çöpe atmıştır. Babasının “beyaz kitabı” yoktur. Babasının cenazesi sadece olmuş, daha sonra onun anılarını onu tanıyanlar bir birine anlatmıştır. Annesinin attığı bu beyaz kitabı bizim okuduğumuz kitaba oğlu tarafından yazılmıştır.&lt;br /&gt;Kitap bir dönemi, bir oğlun gözünden değerlendirilmesine şahitlik etmektesiniz. İsviçre’den dünya savaşının yansıması ve 50’li yılarlın Avrupa’sına İsviçre’den bakma fırsatı sunmaktadır. Kitap oğlunun gözünden babasını ve iç dünyasına bakma fırsatı sunarken, farklı bir dil ile size farklı düşünmenin kapısını aralayacaktır.&lt;br /&gt;Babamın Kitabı&lt;br /&gt;Yazar:Urs Widmer&lt;br /&gt;Çevirmen:Zehra Aksu Yılmazer&lt;br /&gt;Sayfa Sayısı: 160&lt;br /&gt;Dili: Türkçe&lt;br /&gt;Yayınevi: Ayrıntı Yayınevi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-5684720733448710295?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/5684720733448710295/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=5684720733448710295' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/5684720733448710295'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/5684720733448710295'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/08/babamn-kitab.html' title='Babamın kitabı'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-w5mvZLJ8tK8/TlEBUTTK2LI/AAAAAAAAEyA/nj83TCkX2sQ/s72-c/babamin_kitabi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-7902104054505924089</id><published>2011-08-17T17:56:00.001-07:00</published><updated>2011-08-17T17:56:43.775-07:00</updated><title type='text'>Öldürmeyeceksin!</title><content type='html'>&lt;br /&gt;Öldürmeyeceksin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş ölüm demektir, ölüm ise her zaman savaş anlamına gelmez. Ölümün hüküm sürdüğü yüzyıllın içindeyiz, bu yüz yıl içinde milyonlarca insan öldü, ne için ve kim için sorusunu dahi soramadan. İnsanlık savaşın sonuçları ile gerçek anlamda yüzleşemeden bir savaştan öteki savaşa koşar adım gitti. Barış dönemlerinde bile soğuk savaş hüküm sürdü. &lt;br /&gt;Savaş sınırların içinde ve dışında. Birbirini hiçbir zaman görmemiş, bir birine hiçbir zaman selam vermemiş insanlar karşılıklı cepheden birbirlerine bomba atıyor, kimyasal ve biyolojik silahlar ile birbirlerini zehirliyorlar. Ekranlar ölüm saçıyor, tıpkı kurşunlar ve bombalar gibi. Savaş, düşmanlık üzerine kurulur. Düşman dahi olduğunu bilmeyenlerin üzerine bombalar yağıyor, kim veya kimlerin elindeki silahtan çıktığı belli olmayan bombalar. İnsansız uçaklar, insansız bırakılan doğa, hepsi bu yüzyılın icadı. Her şey silah ve paranın serbest hareket etmesi için. Her şey kapitalin hakim olduğu sistemin devamı için…&lt;br /&gt;İnsanlara vize var, sınırdan geçmek için. Silahlara ve kurşunlara sınır yok! Kurşunlar, kimyasal ve biyolojik silahlar için sınırların aşıldığı bir çağdayız. Bir birine komşu dahi olmayan ülkeler, birbirlerinin toprağını ölüm tarlasına döndürebiliyorlar. Ölüyor insanlar, insanlık ölüyor.  &lt;br /&gt;Kutsal metinlerde geçen bir söz vardır, öldürmeyeceksin! Kutsal metinlerde geçen bu söz, kutsallıklar yüklenerek çiğneniyor. Ölenlere kutsallık veriliyor, bir de yakınlarına bayrak. Savaş durmadan kutsallaştırılmış ölüleri doğurmaya devam ediyor. &lt;br /&gt;İnsanlık öldürmeyeceksin der, ana para hırsı olanlar öldürmeye devam eder…&lt;br /&gt;Kendin için ne istiyorsan, başkası içinde onu iste der kutsal metinler, ama hiç kimse silahın kendisine döneceğini düşünmeden öldürür. Ölüm gökyüzüne hakim oldu, yeryüzüne yağmur gibi yağıyor.&lt;br /&gt;Barış adına savaşan tarafların topraklarına gidip nutuk atanlar, bilmelidir ki, savaş rüzgarı kendi topraklarına geldiğinde başkası da gelir kendi topraklarında nutuk atar ve bu durumdan gücenmeyeceksin… Savaş dişe diştir, nispete nispet olur… Sonuçta, taraf olanlar ölüme taraftır. Barış tarafsızdır, her iki tarafı suçlar ve mahkum eder. &lt;br /&gt;Sınırlar, ticaret için çizilmişti başlangıçta ve sınırlar içinde paranın güvenli hareket etmesi için surlar yapılmıştı, çünkü paraya hakim olmak isteyenler karadan saldırırdı eskiden, ta ki birinci dünya savaşında Trablusgarp cephesinde İtalyanlar uçaklar ile bomba atana kadar. Bombalar gökten düştü, mertlik bozuldu, hakimiyet kayıtsız şartsız teknoloji sahibi olanın eline geçti. Bugün bomba atan evinde bilgisayar oyunu oynar gibi, gerçek bombaları ekran aracılığı ile hiç gitmediği, görmediği topraklara ölüm dağıtıyor. &lt;br /&gt;“Öldürmeyeceksin” diye kutsal sözleri alıp tekrarlayanlar, ölüm emri vermeye devam ediyor… Ölüm emri verenlerin haklı tarafları vardır kendilerine göre ve onun haklı olduğuna inanan milyonlarca insan, çünkü o insanlar devlet okullarından tek tip eğitim geçtiler. Başka çözüm yolu olduğunu dahi düşünemezler, çünkü tek doğru kavramına ve yaptıklarının doğru olduğuna inanırlar ve inandırmak içinde her türlü baskı aracını kullanmaktan da çekinmezler. &lt;br /&gt;Her ölümün kutsal tarafı olması ticaret için yapılan ilk kavgada gizlidir. Bütün savaşlar paranın hareketi içindir, parayı kontrol etmesi içindir. Parası olmayanlar savaşta ölür, parası olanlar ise ölenlerin kanları ile iktidar koltuklarını güçlendirmek için ellerine geçen kısmetlerden yararlanırlar. Her savaş yeni zenginlerin doğmasına, paranın el değiştirmesine sahne olur. &lt;br /&gt;Savaş, ekonomik krizler için çıkış kapısı olmayı sürdürüyor. Milyonlarca insan paranın özgür hareket etmesi için ölür ve öldürür, toplama kampında emir alarak fırına insanları verir, işkence yapar.  Savaştan bir avuç insan daha zengin olarak çıkar, çünkü kapısını tıklayan kısmetleri iyi değerlendirmiştir kendisine göre. Kimse bu yeni zenginleri savaş suçlusu olarak yargılamaz, çünkü kanlı geçmişi kimse eşelemek istemez, istese de zaten erk kendilerinde değildir. Ölüm parası olmayanların üzerine acımasızda düşer. Onlar da her ölümden bir destan yaratırlar… &lt;br /&gt;Öldürmeyeceksin kelimesi kutsal bir metinde geçer, kutsal olmayan metin ise bir ananın ağzındadır, çünkü analar bilir ölümün ne anlama geldiğini. Analar, yavrusun ölümünün acısını yaşamak istemez. Acıyı hiç yaşamayanlar rahatlıkla başkalarının çocuklarını ölüme gönderirler. &lt;br /&gt;Acıyı kimse yaşmazsın, bu dünyada barışın hakim olması için devletin belirlediği eğitim sistemini ret edin, çünkü bu sistem ölümü kutsallaştırmakta ve ölümü bilgisayar oyunundaki gibi duygusuzlaştırmaktadır. Geçmişimiz kahramanlıklar ile değil, bilime yaptığımız katkılar ile anılsın…&lt;br /&gt;Öldürmeyeceksin, bir arada yaşamak için karşındakini ötekileştirmeden kendin gibi göreceksin. Dünyada ne kadar kültür varsa hepsi biridir diyeceksin… Barış üstünlük üzerine kurulmaz. Paranın hakim olduğu yerde hep savaş var olacaktır. Parayı hakim kılmayan bir dünya yaratmak elimizde, o yüzden paranın sistemi olan kapitalimiz ret etmek ile ilk adımı atabilirsiniz. Kapitalin olduğu yerde ölüm bir nefes kadar uzaktadır… Kapital için iktidar savaşları, paranın rakamlarını banka hesabında görmek isteyenler en yakının çocuğunu kaçırmak için fırsat kollamayı sürdürecektir… Paranın hakimiyetini benimseyenler ve para ile kişiliğini değiştirenler potansiyel katildir ya da katilin eline silah verendir… &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-7902104054505924089?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/7902104054505924089/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=7902104054505924089' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7902104054505924089'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7902104054505924089'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/08/oldurmeyeceksin.html' title='Öldürmeyeceksin!'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-4416846790130461270</id><published>2011-07-23T03:42:00.001-07:00</published><updated>2011-07-23T03:44:07.575-07:00</updated><title type='text'>Seri katiller saplantılıdır…</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-uTTV5adpaUk/Tiql52OERXI/AAAAAAAAEx4/uNBzmJaBWZQ/s1600/01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 205px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-uTTV5adpaUk/Tiql52OERXI/AAAAAAAAEx4/uNBzmJaBWZQ/s320/01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5632496697205867890" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Seri katiller saplantılıdır…&lt;br /&gt;Patrick Suskind Parfume: The Story of a Morder adlı romanı Tom Tykwer tarafından 2006 yıllındaBen Whishaw, Dustin Hoffman, Francesc Albiol, Gonzalo Cunill rol aldığı beyazperdeye  aktarılmış bir sinema filmi. &lt;br /&gt;Kısaca konusu; Jean-Baptiste Grenouille, parfüm inceliklerini öğrenmek isteyen, yetenekli bir gençtir. Gönüllü olarak parfüm ustalarının yanında parfümün inceliklerini öğrenir. Öğrenmenin sınırı yoktur, her şeyi en ince detayına kadar öğrenmek ister. Bunun bu koku tutkusu hiç beklemediği sona doğru atılan adımdır. Bütün kokuların inceliğini öğrenirken kafasında sorular oluşur ve kendi kokusunun aslında parfümü olmadığının farkına üstadı ile sohbet ederken varır ve o üstadı ona bir destan anlatır. Eski mısırlarda bir çok kokunun sırrı çözülmüştür ama bir halkası kayıptır. O kayıp koku hepsinin üstünde ve karışımdır. O karışımı bulan yaşama hükmeder der. ve Grenouille bu destanı ciddiye alır. O karışımı aramaya adar kendisini ve üstadının yanından başka parfümcülerin yanına doğru yol alır. &lt;br /&gt;O tek bireydir, kendisini keşfine vermiştir. Dışarıdaki gelişmeler onun ilgi alanı dışındadır, o parfümde o kayıp halkayı aramaktadır ve kokularından oluşturacağı düzine olacak bir seriyi tamamlamayı kendisine hedef kılmıştır. Mısırlılar madem yaptı, neden kendisi yapamayacaktı? Yapması gerekliydi, çünkü o kayıp halkayı bularak en büyük olacağını ve toplum içinde değerli olacağını düşünmektedir. &lt;br /&gt;Koku alma duygusu o kadar gelişmiştir ki, etrafında olan her şeyi artık görmüyor, kokusunu alıyor konuma gelmiştir. Koku ve parfüm onun hayatıydı. Koku alma duygusunu yapmak istediği o kendi kokusunu sağlayacak kokuyu bulmak üzere kurgulamıştır. &lt;br /&gt;Yaşamın içinde kayıp halkayı aramak saplantı konumuna gelmiş durumdur. O saplantısını gerçekleştirmek için artık her türlü riski göze alacaktır. İnsan kokusunu almak için ilk tecrübesini bir hayat kadını üzerine gerçekleştirecektir. Hayat kadınını öldürür, çünkü hayat kadını yapmak istediğini anlamamış ve korkmuştur. Korku ve panik onun sonu olacaktır. İlk cinayetini soğuk kanlılıkla işleyen Grenouille ilk parfümünü de yaratmıştır, bu sayede ilk koleksiyonunda ilk şişesini doldurmuştur. &lt;br /&gt;İnsan kokusunu damıtmak için geliştirdiği yöntemi hiç çekinmeden cinayetlerinden sonra  uygulamıştır. Cinayetler yaşadığı şehirde kısa zamanda paniğe yol açacaktır, güzel kadın ve kız çocuklarını öldürüyor ve kokusunu damıtmak ile uğraşmaktadır. Gözü görmüyor, kokusunun peşinde gidiyor. O kokuları biriktirmektedir. Koleksiyonu gün geçtikçe gelişmekte ve o kayıp halkanın yani insan kokusunun peşindedir. O insan kokusu parfümü bütün insanları etkileyecek ve toplum içinde hak ettiği yeri alacaktır. Cinayetler arka arkaya işlenmekte ve kadınların saçları kesik olarak şehrin her hangi bir yerde çırılçıplak olarak bırakılmaktadır. Şehrin yöneticileri bu katilin hedefini henüz bilmemektedir, hiçbir zamanda bilemeyeceklerdir. Şehrin yöneticilerinden birinin kızları da bu cinayetlere kurban gitmiştir. O yönetici elinde kalan yaşayan son kızını korumak için her türlü çareye başvurur, onu şehrin dışına kaçırır ama artık o kızın peşindedir. Seri katil kendi koleksiyonu için onun kokusuna ihtiyaç duymaktadır. O kızın kokusunun peşindedir. Onun sadece kokusuna ihtiyaç duymaktadır. Sonuçta dağ bir köyde kızın odasına girer ve öldürür, tıpkı diğerlerini öldürdüğü gibi. &lt;br /&gt;Grenouille ihtiyacı olan kokuyu almıştır. Kokusunu damıtmış ve koleksiyonun son şişesine de kokuyu damıtmıştır. &lt;br /&gt;Yakalanır. O yakalanmasını artık önemsemez, çünkü son şişesini doldurmuş ve hedefine varmıştır. İşkence görür, idama mahkum edilir. İdam için şehrin meydanı hazırlanır. Şehrin meraklıları oradadır, bir idamı izlemek için meydanda yerler alınmış, yer kavgaları zaman zaman olmaktadır. İdam, ölüm demektir ve o şehrin insanı ölümü görmek için oradadır. Fakat beklenmeyen şey olur, meydana şehir zenginlerinin kullandığı araç ile gelir Grenouille. Meydan sessizdir. O meydana arabadan inerken bir koku dalgası yayılır. Kokuyu duyan ona hayran hayran bakar ve önünde eğilirler. Meydanı bir görünmeyen koku dalgası sarmıştır. Meydan suçlu beklerken karşılarında bir melek görmüştür sanki. “O suçsuz” nidaları yükselir gökyüzüne. Parfümün etkisi bütün meydanı şehri almıştır. “o bir insan değil, o bir melek!” diye bağırır piskopos ve önüne eğilir. Bütün şehir ona şükür eder. O melektir artık… sevgi seli göz yaşarlı içinde meydanı kuşatır. Ruhani bir duygu yaşarlar&lt;br /&gt;Elinde bir mendil vardır, mendilde bir damla parfüm. Meydana bırakır. Meydan rüzgar gibi hareket eder ve …&lt;br /&gt;Sessizlik, son çığlıktır. Bir birlerini sevgi ile kucaklayanlar vardır meydanda, dinin binlerce yıldır gösterdiği etkiyi meydan yaşamaktadır, ruhani olarak barışmıştır insanlık. &lt;br /&gt;Grenouille ise kendi dünyasında geçmişte yaşadığı yaşayamadığı sevgilisini düşünür. O yaşamadığı sevgilisi ise son öldürdüğü kızdır. Hayal dünyasında onun ile birlikte olur. &lt;br /&gt;Cinayet ise bir başkasının üzerine işkence ile kalmıştır. O idam edilir.&lt;br /&gt;Grenouille ise Paris yolundadır. O dünyanın en büyük güç ile... o istese her şeyi yapacak güçtedir. Parfümün tek yapamadığı şey, onu diğerleri gibi seven ve sevilen yapamıyordu. O artık umursamıyordu. Doğduğu şehrin kapısından girer ve doğduğu yere içgüdüleri getirmiştir. Meydanda ateş etrafında yoksul bir halk vardır. o parfüm şişesini alır ve başından aşağı döker. O parfüm etkisi ile orada yer alanlar tarafından aşırı sevgi ile kucaklanır. O bir melektir ve melekten bir parça koparmak için ahali artık üzerindedir, öperken bir parçasını koparır. Sevgi aşırı boyuttadır. Üzerine yıkılırlar ve o benim sesleri gökyüzünü şehir kuşatır. Kalabalık üzerinden kalktığında artık ondan bir şey kalmaz ve dünya yeryüzünden kaybolmuştur. Orada yaşayanlar yaptıkları işi sevgi ile yaptıklarından dolayı mutlu olarak meydanı boşalttılar. Ertesi gün sıradan bir gündür, dünden kalan son parçalarda yok olacaktır, çocukların ellerinde… &lt;br /&gt;Son damla yeryüzüne damlar, tıpkı mısır destanında olduğu gibi son parfüm ile ilgili hiçbir kayıt olmadan yok olmuştur, ne yapan ortadadır ne de parfüm…&lt;br /&gt;Bu film ve eserden bir çok sonuç çıkarılabilinir. Fakat bize sunduğu en önemli bilgi, saplantı ve sapkın düşünceler insanı beklemediği sona ve sonuçlara götürür. O insan parfüm kokusu için onlarca kadın öldüreceğini hiçbir zaman düşünemezdi. Hitler’in saplantı düşünceleri yüzünden milyonlarca insan öldüreceğini hiç düşünemezdi. Bugün saplantı ile bakan bir çok bakanlar kurulu başkanı olduğunu unutmayın… her cinayetin ve katliamın arkasında bir çok şey bulabilirsiniz ama seri katillerin arkasında genelde saplantılarını bulursunuz…  &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-4416846790130461270?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/4416846790130461270/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=4416846790130461270' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/4416846790130461270'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/4416846790130461270'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/07/seri-katiller-saplantldr.html' title='Seri katiller saplantılıdır…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-uTTV5adpaUk/Tiql52OERXI/AAAAAAAAEx4/uNBzmJaBWZQ/s72-c/01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-3023700348304412195</id><published>2011-07-17T08:22:00.000-07:00</published><updated>2011-07-17T08:23:05.071-07:00</updated><title type='text'>Türküler yanmaz ama yakılır…</title><content type='html'>Türküler yanmaz ama yakılır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son günlerde yaşanan tehlikeli siyasi gerginlik, çatışmayı da beraberinde getirmektedir. Çatışma bir anlamda türkülerin yakıldığı cenazeler ve gençler üzerine yazılmış destanlar demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her çatışma ortamı, komşularımız ile aramızın daha da açılması anlamına gelmektedir. Çünkü çatışma, komşular arasında nefret duygusunun ve söyleminin artmasındır. Tarihin en büyük kötülüğü belki de nefret söylemin ortaya çıkmasında yatmaktadır. Nerede bir nefret söylemi var ise, orada toplu cinayetlerin varlığı anlamına gelmektedir. Nefret bir anlamda kan dökmek ve yok saymak ya da yok etmek anlamına gelir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu toprakları nefret söylemlerine yabancı değildir. Her çatışma,  başka nefret duyguların kapsını aralamak anlamına gelmektedir. Nefret söylemi geleceğe bırakılan kanlı ellerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefret söylemi ve duygusu öyle bir birlik sağlar ki, bir toprak üzerinde yaşayan başka dillerden de konuşanların ortak duygusu ve düşüncesi hatta hareketi bile olabilir. Aynı söylemin farklı diller ve lehçeler içinde duymak hiç şaşırtıcı değildir, çünkü nefret söylemi grip virüsü gibi yayılır ve kendisine karşı geliştirilen her türlü önlemi karşı kendisini koruyacak güç ve enerjiye sahiptir. Nefret söylemi öyle bir birikim üzerine oturur ki, her ortama göre biçim değiştirerek ve yeni söylemlerin gelişimi için olanak tanır konumdadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir türkü okundu, değişik dillerde okunan bir gecede. Farklı dillerde okunan türkülere severek katılanlar bir an kulaklarına aşina olduğu başka bir türkü duyduklarında gururlarının incindiğini hissettiler, çünkü o geceden bağımsız gelişen, dışarıda olan bir olayın yankısı salona yansımıştı. Salonda kimse hadi protesto edelim demedi, ortak bir iletişim kendiliğinden oluşmuştu ve kimse bu kendiliğinden olana isim bile vermemişti ve protesto başlamıştı. Gururları incindiğini düşünenler, gurur olarak gördükleri bir marşı yüksek ses ile okuyup kendilerinin gurularını okşamışlardı. Protesto yapılmıştı, türkülere karşı marş söylenmişti. Geçmişte bir olayda olduğu gibi kaşık bıçak atılmamıştı ama ortam görünmeyen bir elektrik dalgası altındaydı. Gururu kırılanlar, gurur kırmıştı. Nefret söylemi yoktu ama duygusu ve birikimi o salonu doldurmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salonların sesinin sokağa ulaşması uzun sürmedi. (Medya üzerine düşen görevi yerine getirmiş ve nefret duygusunun hareket alanını bir anda genişletmişti.) Ellerine onur olarak gördükleri bir sembolü alıp, istedikleri evlerin, büroların, siyasi partilerin önüne gelip bir birini tanımayan insanlar yüksek ses ile protesto etmişlerdi. Gece karanlığın içinde Molotof kokteyller atılmış, karanlık ateşe verilmişti. Her şey sessizce ve aniden, yılların birikimi olan bir duygunun hareket etmesi olarak hayat bulmuştu. Salonlar ve sokaklar aynı duygunun dalgası altındaydı… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefret duygusu zaman zaman hayat bulurken, aynı zamanda komşumuzu kaybetmemiz anlamına da gelmektedir. Her nefret dalgası, toplumumuz için bir rengin solması ve yok olması anlamına gelmektedir. Toplum, her dalga sonucunda daha da fakirleşmiş, daha da kronik bir hastalığın pençesi içinde, kendi sonunu hazırlayacak günlerin tohumlarını ekmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmişten gelen türküler bir çok ağıtı içinde barındırır, türküler yanmaz, fakat ağıt türküsünü oluşturan yer ve zaman; bir yangın yeri olur… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizin hiçbir alanın, bir karış toprağının dahi yangın yeri olmaması için, bilincimiz içinde yer alan nefret duygusunun kırpıntılarını dahi yok edelim. Çünkü kalan bir kırpıntı bile oluşacak olan her hangi bir dalgada sizin de katil olma olasılığını içinde barındırıyor demektir.&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-3023700348304412195?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/3023700348304412195/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=3023700348304412195' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3023700348304412195'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3023700348304412195'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/07/turkuler-yanmaz-ama-yaklr.html' title='Türküler yanmaz ama yakılır…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-3489766164980358660</id><published>2011-07-17T03:35:00.000-07:00</published><updated>2011-07-17T03:36:36.366-07:00</updated><title type='text'>Tüketirken tüketmek ya da üretmek…</title><content type='html'>Tüketirken tüketmek ya da üretmek…&lt;br /&gt;Bizim evde bir kaç gündür bir tartışma sürüyor ve de gidiyor. Tartışma konusu; eve klima mı alalım, bulaşık makinesi mi? Her iki tarafında kendisine göre kendisine göre haklı tarafı var, çünkü tüketim çağında tüketim ve üretim ilişkileri masaya yatırılıyor ve hangisine gerçekten ihtiyaç duyup duymadığımız tartışılıyor.&lt;br /&gt;Yaşamın geniş açısından bakarsanız her ikisine de ihtiyacımız yok, fakat öyle bir eğitim (medya, okul, kışla, cami) bombardımanından geçiyoruz ki, bir bakmışsınız doğada olmayan şeylere ihtiyaç duyar hale geliyoruz. Teknoloji ilerliyor, ilerleyen teknoloji yeni tüketim ürünlerinin de piyasaya sürülmesi anlamına geliyor. Yaşamın dinamikliğini en iyi izleyeceğimiz alan oluveriyor tüketim. Ekonomi, şehirleşme gibi kavramların temelinde tüketim yattığını düşünmeyiz ama kanıksadığımız ve içeriğini düşünmeden kullandığımız kavramlar içinde yaşamı anlamaya ve algılamaya çalışıyoruz.&lt;br /&gt;Klima almak isteyen tarafın gerekçesi, global ısınmanın yaratmış olduğu aşırı sıcaklar ve sıcaklara karşı en azından akşamları da olsa serinlemek. Gün içinde iş yerinde klima altında çalışınca insan, şehrin sıcağına çıktığında, caddelerden, arabalardan ve binalardan yansıyan ısı ile kaynama noktasına geliyor ve vücudun toplamış olduğu ısıyı evde dengeleyecek en basit yol duş almak oluğu düşünülür ama artık duş bile ısı dengesi sağlayacak konumda değildir. Bir de modern şehrimiz İstanbul’da gözle görünmeyen arızalardan dolayı sular giderse vay halinize. Klima doğanın daha çok ısınmasına yol açan gaz salımı yapmaktadır, ısının daha da fazla hissedilmesine yol açan nedenlerden biri klimalar olduğu kabul ediliyor. Evrenimizi seraya dönüşmesinin nedenlerinden biridir, klimalar ve araçlardan yayılan gazlar. Fabrikalardan yayılan gazlar nedense hiç gündeme gelmez, çünkü onlar baştan sona doğaya karşı yapılmakta olan savaşın araçlarıdır. Fabrikalar tüketim için gereklidir, tüketeceğimiz ürünler oradan oluşturulur. Çağdaş, modern yaşam kalitemizin yüksek olmasını sağlayan ürünler fabrikalardan gelir ama hiç sorgulamayız, fabrikaların dünyamıza verdiği zararları. Tüketiriz, tüketirken yaşadığımız dünyayı da yok ederiz. Fakat sorun dünyanın yok olması değil, anlık soruna anlık çözüm yolu aramaktır. Tüketim yapılırken uzun soluklu sonuçlar düşünülmez, tüket ve tükettiğini çöpe at düşüncesi hakimdir.&lt;br /&gt;Çöpler son yıllarda önem kazanmaya başladı, çünkü tüketip attığımız çöpler artık şehrin merkezine kadar yanaştı. Yaşadığımız alanı ve çevresini kuşatan çöplerden geri dönüşüm elde etme düşüncesi, çöplerin dağ olması ile ortaya çıkan yeni bir ekonomik kavram olarak hayatımıza girdi, geri dönüşüm ekonominin yeni yüzü olacak ama bu son amacı değiştirmiyor, tüketim. Geri dönüşende tüketilecektir.&lt;br /&gt;Bulaşık makinesi isteyen tarafın gerekçesi; bulaşık makinesi su tüketiminin daha az olmasını sağlıyor. Aynı zamanda zamandan tasarruf ediliyor. Bulaşıkların daha hijyenik olmasını sağlamaktadır. Doğaya yayılan kimyasal maddelerin daha minimum olmasını sağlarken, hem sudan hem de enerjiden tasarruftan söz edilir. Ev ekonomisine sağlayacağı yarar, su faturasına yansıyarak, kendi kendisini amorti edeceği fikri ortaya çıkmaktadır.&lt;br /&gt;Bulaşık makinesi geri dönüşümün bizim ev ekonomisine sağlayacağı yarar açısından incelenmektedir. Klima öyle mi? Bir serinlik için elektrik faturasını yükseltmekten başka ne işe yaramaktadır? (Son günlerde tasarruflu klima reklamları çoğaldı, uzaktan sms gönder ve evi soğutmaya başlasın modelleri de artık hayatımızda. (gerçi uzun yıllardır bilgisayar programları ile yapılıyordu bu iş ama artık sms ile de yapılacak bir eklenti yapmışlardı) Bulaşık makinesi sayesinde bulaşık yıkama zamanı içinde eşler bir birleri ile daha çok zamanı geçirir! (Ekran önünde sessizce dizi izleme demiyorlar!...)&lt;br /&gt;Bulaşık makinesi ile klima arasında yapılan tartışma bizim evde uzun bir süre daha devam edeceğe benzer. (Uzunluk kavramı görecelidir, zaman belirtilemez!)&lt;br /&gt;Sonuç ne mi olacak; tüketim çağında tüketeceğiz, tüketirken geri dönüşümü düşüneceğiz, geri dönenini de tüketeceğiz. Tüketirken hayatımızı, dünyamızı da tüketeceğiz… Ev içindeki tartışma sonucunu merak edenler için bir not vereyim, ikisini de alacağız, borçlanacağız! Tüketim çağında, tüketirken hem borçlanacağız, hem de yaşam kalitemizi yükseltmek adına daha çok çalışıp, evde daha az zaman geçireceğiz…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-3489766164980358660?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/3489766164980358660/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=3489766164980358660' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3489766164980358660'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3489766164980358660'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/07/tuketirken-tuketmek-ya-da-uretmek.html' title='Tüketirken tüketmek ya da üretmek…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-431368966811517049</id><published>2011-07-08T18:56:00.000-07:00</published><updated>2011-07-08T18:57:02.940-07:00</updated><title type='text'>Temiz olarak gördüklerimiz aslında kirlidir</title><content type='html'>Temiz olarak gördüklerimiz aslında kirlidir&lt;br /&gt;Toplumsal olaylarda temiz kavramı biraz karışıktır, çünkü kimin temiz kimin kirli olduğunu tarih olaylar bittiğinde yazacaktır. Yaşadığımız çağ, faşist bir ideolojinin değişik boyutlarda yaşamın içine yansımasına şahitlik etmekteyiz. Toplumu kendi kafasında yarattığı “temiz” kavramına göre düzenlemek isteyenlerin yaratmış olduğu siyasi çatışmaların oluşturmuş olduğu bir süreci yaşamaktayız. Tarihin her döneminde birleri topluma biçim vermek için her türlü baskıyı meşru görmüş ve ‘ötekileştirdiklerini’ yok etmek için savaşmıştır. Onlar iktidarlarını kaybettiklerinde ötekiler hep var olmuştur ama topluma ayar vermek isteyenler tarihin kanlı sayfalarında yerlerini almıştır. &lt;br /&gt;Devlet erki elinde bulunduranlar; devletten aldıkları her türlü silahı, olanağı kullanarak, toplumda çatışmaya uygun cepheler açarak, çatışma ve kıyım ortamında bir düzen vermeye ve toplumu temizlemeye kalmışlardır. Erki elinde bulunduranların güçlü olduğu dönemde; saf, ari olduğuna inanılan kesim; erke verdikleri siyasi destek ile kirlenmekte ve hiç beklemedikleri bir anda elleri kan ile yıkanmaktadır. Toplumun içinde başlayan kirliliği başka bir kirli el ile temizlemeye kalkanlar, toplumsal bir girdabın içinde, daha da kirlenmekte ve “at izi it izine” karışmaktadır. Asıl kirli olan ne kadar erk sahibi olsa da, erk çevresini ve dayandığı kesimi de bu suçuna alet ederken, kurbanını da kirletmektedir. Erk, yaşadığı dönem içinde zamanı kirlettiğine tarih önünde tanıklık etmişizdir. Tarih, bir anlamda kirli olanların ellerindeki kanın sayfalara düşmesidir. Tarih kirlidir, çünkü kan ile yazılmaktadır. &lt;br /&gt;Erk sahibi, eğer bir kesime saldırıyor ve yok etmek için elindeki her olanağı kullanıyorsa ve bu elindeki güç demokrasi kandırmacısının penceresinden yapıyorsa, bu suçun tüm topluma yayıldığının kanıtıdır. Toplum erke verdiği destek ile kendi korkusunu yenmektedir ama korku bir kabusa dönüştüğünde, sonu olmayan bir çatışmanın ve toplu kıyımında sahnelendiği bir dönemi de anlatmaktadır. Her toplu kıyım bir korkunun dışa vurumudur. İktidarını ve gücü kaybetmemek için her türlü zoru kendisi için meşru görenler, zor ile yok olduklarına tarih tanıklık etmektedir. Çatışma, çatışmayı körükler.  Kan, kan ile yıkandığında, kan gölü içinde tüm yaşam yok olur. &lt;br /&gt;Nazi dönemi bu kirlilik kavramının çok sık telaffuz edildiği dönem olarak tarihe geçti ve ondan sonra gelen tüm diktatörler bol bol isim vermeden Hitler’in düşüncesinden kopya çektiler. Toplumu düzenlemek, temizlemek için sürekli birilerini işkence ile öldürdüler ve öteki olarak gördüklerini toplumun dışında görülmeyen “Gettho”larda yaşamaya zorladılar… &lt;br /&gt;İktidarın gölgesinde yaşayan ve toplumun geleceği için kafalarındaki temizlik kavramına uygun olarak tarihin piyonları arasında şah oynamaya kalkanlar; rakip olduklarını düşündükleri ve iktidarlarını ellerinden alabilecek olan tüm potansiyel kesimleri kontrol altında, izin veridekileri kadar hareket edebilmelerine olanak tanıyan “demokrasi” kavramını geliştirirler. Bu demokrasi kavramı içinde her şey seçim ile olur ve yasalar ile düzenlenir. Yasalar topluma rağmen, toplum için ve birileri adına yapılır. Ve yasalar düzenlendikten sonra toplum geniş kesimi tarafında kabul görür. Değiştirmek için ancak gücü elinde bulunduranların çıkarına aykırı bir şey olursa değiştirilir. Geri kalmış ülkelerde genelde değişim; dış güçlerin denetimi ve kontrolü altında olur, iç dinamikler her değişimin kendi güçleri ile olduğu yanılsaması içinde olayı algılar. &lt;br /&gt;Erk sahipleri kendilerini her ne kadar temiz olarak görseler de, erk sahibi olmanın bir kirliliğini yaşarlar ve iktidarlarını kaybetmemek için gün geçtikçe kirlenirler. Topluma düzen vermek isteyenler; toplumu daha temiz yapmak adına kan ve gözyaşı dökerler. Kendilerinin doğru ve yaptıklarının her şey yaslara uygun ve meşru olduğunu düşünürler. Evrensel olarak kazanılmış haklar onların iktidar oldukları topraklarda bir söz olmaktan başka bir anlam ifade etmez. Toplumun geleceği için asimilasyon en masum bir silah olarak ellerinin altında bulunur ve uygularlar. Toplum içinde kirli olduklarının gördüklerin kesimin hiçbir hukuki hakları yoktur, onlar zor ve korku ile temizlenmeleri ya da toplum dışında izole bir ortamda yaşamaları istenir. &lt;br /&gt;Temiz olarak gördüklerimiz aslında kirlidir.&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-431368966811517049?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/431368966811517049/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=431368966811517049' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/431368966811517049'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/431368966811517049'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/07/temiz-olarak-gorduklerimiz-aslnda.html' title='Temiz olarak gördüklerimiz aslında kirlidir'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-8170017532130943269</id><published>2011-07-03T09:18:00.001-07:00</published><updated>2011-07-03T09:18:48.886-07:00</updated><title type='text'>Bizler sana aitiz!</title><content type='html'>Bizler sana aitiz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bizler sana aitiz, senin yoldaşlarınız, bayrağımız yol gösteriyor, yürüyoruz geleceğe…”&lt;br /&gt;Bu sözler size uzaktan gelen bir ses olduğunu söylesem herhalde inanmazsınız, çünkü günlük yaşamda tam bire bir söylenmese de yukarıdaki söz tanıdık gelecektir. Yukarıda aldığım söz 1936 yılında Alman propaganda filminden alındığını söylesem acaba ne düşünürdünüz?&lt;br /&gt;Günümüzde siyasi partiler liderleri kendi adaylarını seçiyor, o adayları seçmene tercih olarak seçim kağıtlarına yazdırıyor ve seçmenin seçtiği kişiler meclisin koltuklarında seçmeni temsil edildiği kabul edilerek oturmaktadır. O koltuklarda oturan kişi kendisini kime ait olduğunu hissetmektedir? &lt;br /&gt;Seçilenlerin hareketlerini / duygularını anlamak için;  meclis içi oylamalarda aldıkları tavırları incelemek ile mümkündür… Meclis içindeki seçimlerde /oylamalarda parti başkanın tercihi doğru kabul edilir ve üyeler onun doğruları yönünde ellerini ya kaldırır ya da kaldırmaz. Bu tavrın iktidar partisi ya da muhalif partide olması fark etmediğine şahitlik edebilirsiniz, meclis tutanaklarına bakarak. Mecliste bir çok vekilin olmuş olması çok seslilik anlamına gelmediğini son yıllarda yaşanan meclis tutanaklarına bakarak algılayabiliriz.&lt;br /&gt;Günümüzde yaşanan cepheleşmeler, kavgalar, işgallerin izdüşümlerini geçmişte bulabilir miyiz, ya da soruyu başka türlü soralım; geçmişin izdüşümlerini bugün mü yaşamaktayız? &lt;br /&gt;Bizler sana aitiz!&lt;br /&gt;Bizler sana ait olup olmadığımı bilmiyorum ama birilerinin valisi, polisi, kaymakamı, bakanı ve de milletvekili olduğunu biliyorum… Bir lider söze başlarken ya da bir şeyden bahsederken “benim bakanım”, “benim polisim”, “benim valim”, “benim vekilim” demektedir ve onlarda onun düşüncesine uygun karar almakta ve uygulamakta ve onun beklentilerine cevap verdiğini düşünmekteyim. Onun valisi, bir anmayı rahatlıkla ve bir gerekçe olmadan yasaklayabilmektedir, bir farazi durum için bile gaz bombalarının etkileri bir caddeye, kasabaya ve şehrin üzerine çökebilmektedir. O “benim” diye söze başlayan her hangi bir olumsuz gelişme karşısında “benim bilgim dışında olmuştur” ya da hiç ses çıkarmadan geçiştirmektedir. Kendisine yapılan her eleştiriyi, iktidarını devirmek için bir adım olduğunu düşünen biri konumda, her türlü yasal düzenleme yapmaktan ve istediği gibi toplumu biçimlendirmek için yasalar ya da kararnameleri onaylatmaktan geri durmamaktadır. &lt;br /&gt;Tek adamın hakimiyeti dünyayı bir krizden kurtardı, fakat milyonlarca cana mal oldu ve yeni yaşanacak krizlerin tohumu attı… Bugün yaşadığımız ekonomik krizden çıkış olarak üçüncü dünya savaşı hevesi olanlar ve bu savaşta küçükte olsa rol oynamak isteyenlerin hayal dünyalarında “bir koyup üç almak” düşüncesi yatmasına rağmen, yaşacağımız günler içinde bu “itaat” kavramın bizi hangi maceralara sürükleyeceğini göreceğiz.  &lt;br /&gt;Hitler Almanya’sında Hitler’in propaganda bakanı Goelbels gündem değiştirmekte uzmandı, o uzmanlığı bugün onun yolunda giden ve teknoloji verileri ile donatılmış iyi eğitim almışlar yürütmektedir. Gündemin sıkıştırdığı zaman diliminde, bir başka bir gündemin sıkışıklığı yok ettiği ve insanları balık hafızalı konuma getiren uygulamalara şahitlik etmekteyiz. &lt;br /&gt;Son yıllarda ülkemiz içinde bir çok kriz yaşandı, bu krizin boyutu elbette sadece kendi ülkemiz içinde değil, çevre ülkelerde ve global dünyadan gelen baskıların sonucu da olmaktadır. Bu kadar yoğun gündem içinde, yönetilenler hala bir lidere “bizler sana aitiz!” diyebilmektedir. Bu söz direkt söylenmese de sessizce ifade edilmekte ve kimliksizleşen seçmen, rakamdan öte bir anlam ifade edemez konuma gelmiştir. &lt;br /&gt;Liderlerin hayalleri bugün gündemi, yaşantımızı değiştirmektedir. Liderlere demokratik ve yasal meşrutiyet içinde hala “aitlik” ifadeleri etmekteyiz. &lt;br /&gt;Ait olma duygusu acaba bizi nereye ve hangi maceralar içine sürükleyecek? &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-8170017532130943269?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/8170017532130943269/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=8170017532130943269' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/8170017532130943269'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/8170017532130943269'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/07/bizler-sana-aitiz.html' title='Bizler sana aitiz!'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-7587920436939405619</id><published>2011-07-03T04:02:00.000-07:00</published><updated>2011-07-03T04:03:13.041-07:00</updated><title type='text'>İtaat etmek ve muhbirlik</title><content type='html'>İtaat etmek ve muhbirlik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hitler, 1933 yılında iktidara geldiğince, Yahudi inanca sahip olan ve Alman devleti içinde üniversitede öğretim üyesi olarak çalışanlar pek önemsememişti. İktidar için verilen balolarda diğer Almalar ile birlikte Hitler iktidarını kutlamışlardır. Bu kutlamalara katılan Yahudi inancındaki Almanlar çevrelerine politika ile birer bir uğraşmadıklarını, apoltik olduklarını özellikle belirtmelerine rağmen, baloya katılanlar tarafından göz ucu ile iteklenmeden geri durmamışlardı.  &lt;br /&gt;Bu Alman gibi Almanlar o kadar görevlerine sadıklarmış ki, çevrelerinde gelişen olaylara kayıtsız, kendileri ile aynı inancı taşıyanlar hakkında yapılan söylemlere karşı kulaklarını kapatmışlar, Almanlar gibi yaşamaya özen göstermişler. Onlar Almanların özel günlerinde “National” düşünce içinde kendilerini ayrım yapmadan katışmışlar. Balolarda boy gösterenler, 1933 yılında “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”  söylemine gülüp geçmişler, “böyle gelmiş böyle gider” demişler ve kendi yaşam kalitelerinden taviz vermeden çocuklarının geleceği için en iyi okulla çocuklarını göndermek için her türlü özveriyi ve ilişkiye girmeden çekinmemişlerdir. &lt;br /&gt;Çevresine kayıtsız kalan ve kendilerinin değişiminin dünyayı değiştireceğine inanan bu Yahudi aileleri çevrelerindeki gelişmeleri kaygı ile izlemekte ve geçmişte yapılan Yahudi ayrımcılığına dair yüz kızartıcı hiçbir olayı bir arada dahi olsalar konuşmamaya özen gösteriyorlardı. Onlar Alman devletine sadık, itaatkar birer iyi Alman vatandaşlarıydı. Alman devletine bağlılıklarına karşı kimsenin kuşkusu yoktu, çünkü onlar bir Almana göre daha çok Almandılar. Evlerinde İbranice tek kelime etmiyorlardı, her konuşmalarında “hoch” Almanca kelimeleri kullanmaya özen gösteriyorlardı. Onlar birer Almandı ve kendilerini örnek gösterilmesi gereken Alman ailesi olarak görüyorlardı. &lt;br /&gt;1933 yılında Hitler iktidara geldiğince Yahudi dükkanlarını boykot çağrısı yapmıştı, bu siyasi bir partinin isteğiydi. Almanlara sesleniyordu duvara yapıştırılan afişlerde, ‘Yahudi dükkanlarını boykot edin, Alman dükkanlarından alış veriş yapın!’ bu örnek Alman ailesi de Yahudi dükkanından alış veriş yapmıyordu uzun süredir. O yüzden bu boykotu dahi görmezden gelmişlerdi, çünkü kendileri değişmişti ve dünyanın da ‘sevgi yönünde’ dönüştüğüne inanıyorlardı. Yaşadıkları izole yaşam onları fakir, küçük esnaf olan Yahudilerin yaşamını görmelerini engelliyordu, görmek içinde bir adım dahi atmıyorlardı. 1929 büyük ekonomi kriz hala devletlerin üzerinde kara bir bulut gibi bulunuyor, ekonomide paranın yönü sürekli değişiyordu. Yeni zenginler oluşuyordu, büyük çoğunluk rahatsızdı. Gerçi o dönemde “genç subaylar” ve “genç siviller” rahatsızlıklarını dillendiriyorlardı. Dillendirdikleri içinde cezaevleri hep doluydu…&lt;br /&gt;Örnek Alman gibi Alman olan bu bireylerin çalıştıkları yerlere Yahudi inancından olanlar gelip “şalom” diye selamladıklarında onlar “Guten Tag!” diyerek vurgulu bir kelime kullanıyorlardı. Yahudi oldukları herkes tarafından bilinmesine rağmen kendilerini Yahudi görmüyorlardı. Alman toplumunun örnek alması gereken aileydiler. Onlar bir Almandan daha fazla Almandı… &lt;br /&gt;Hitler iktidarının ilerleyen yıllarında itaat kavramını kendisi üzerinde yoğunlaştırmıştı. Nürnberg’te yapılan büyük parti toplantısında kesin itaat; tek lider, tek dil, tek inanç ve tek millet üzerine yasallaştırmıştı. Artık kanunda hükmü vardı. Bir Yahudi ile evlenmek, ilişkiye girmek ve selamlamak dahi kanun hükmünde yasaklanmıştı. Yasal zemini oturtulan bir ilişki içinde Alman gibi olan Almanlarında çevrelerinin boşalması anlamına geliyordu. Tek yaşama alanları kalmıştı, sevdikleri ülkenin topraklarının dışında. O güne kadar biriktirdiklerini yaşadıkları yerde bırakarak hiç görüşmedikleri Yahudiler ile aynı konumda yurt dışına gitmek zorunda kalmışlardı. Çünkü Almanya dışına çıkan her vatandaş, gelecek seninde vergisini vermek kaydı ile yurt dışına çıkmalarına izin verilmişti. (Alman devleti ekonomik krizi bahane ederek, ülke birikimini yurt dışına çıkmasına izin vermiyordu.) Henüz toplama kampları insan dumanı çıkarmıyordu… Onlar kendi değişimlerinin dünyayı değiştireceğine inanmışlardı, değişmişlerdi, dünyada değişmişti ama bekledikleri yönde olmamıştı. Sürgündüler, hem de gönüllü olarak… Birikimlerini Almanya topraklarına bırakarak kaçmışlardı. Küçümsedikleri Yahudi cemaatlerinin kapsını çalıyorlardı, Yahudi inancı öğretmedikleri çocukları ile birlikte. Almandan daha çok Alman olanlar Alman olmadıklarını ve ari olmadıklarını yaşayarak öğrenmişlerdi. &lt;br /&gt;İtaat kavramı muhbirliği beraberinde getirmişti. İtaatkar olanlar muhbir olurlar aynı zamanda. Yahudi inancından olan bu Almanları şikayet eden en yakın dostları olmuştu. Almandan daha çok Alman olan bu Yahudi inancındakiler artık örnek aile değildi, toplum için birer pislik ve kirli olarak gözüküyorlardı. Kirli olanlara temizleme görevini Hitler asimilasyonda değil, hazırlatmış olduğu toplama kamplarında yapacaktı.  Toplama kamplarında Yahudiler dışında, körler, vücutlarından bir uzuv eksik olanlar, cinsel tercihi “normal” olmayanlar ve komünist düşünceye sahip olanlardı ve hepsi Hitler için kirliydi ve toplumun geleceği için yok edilmeleri gerekliydi. Yok edildiler,  hem de insanlığın o güne kadar görmüş olduğu en vahşi toplama kamplarında bilimsel, hukuk kurallarına uygun şekilde yapıldı. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-7587920436939405619?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/7587920436939405619/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=7587920436939405619' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7587920436939405619'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7587920436939405619'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/07/itaat-etmek-ve-muhbirlik.html' title='İtaat etmek ve muhbirlik'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-3849779401186589322</id><published>2011-06-27T10:23:00.001-07:00</published><updated>2011-06-27T10:33:28.975-07:00</updated><title type='text'>Bugüne tarihin derinliklerinden bakmak…</title><content type='html'>Bugüne tarihin derinliklerinden bakmak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih bir çok olayı içinde saklar, lazım olduğunda gündeme getirir. Bugünlerde “sivil itaatsizlik” hakkını kullananlara karşı yapılan “orantısız güç” gösterilerini anlamak için tarihin tozlu raflarına doğru bakmamız gerekti. &lt;br /&gt;Tarihin her hangi sayfasını açarsanız açın, güvenlik güçleri zamanın iktidarının lehine “orantısız güç” kullanmış olduğuna tanıklık edebilirsiniz. Peki, orantısız güç kullanan o güçlerden bugün kaç kişi bahsetmektedir? Orantısız güç kullananların lehine tek bir cümle kurulduğunu sayfaların arasından bulabilir misiniz? &lt;br /&gt;Tarih sayfaları içinde örneğin 31 Mart olayları anlatılır. O günlerde Selanik’ten gelenleri anlatılırken, padişah lehine adam öldürenleri anlattığına dair bir kelime bulabilir miyiz? Orantısız güç emri veren padişah, Selanik’ten gelen güçler karşısında yenildiğinde saraydaki gücünü kaybettiği gibi, Selanik yollarında sürgün oldu. Ölümü tek başına oldu. Kaç kişi bilir, onun saltanatı kaybettikten sonraki hayatını, onun için adam öldürenler, onun yolunda ölenler eski ve gözden düşmüş padişahın sürgün yıllarında neler yapıyordu? Kaç kişi bu ölen ve öldürenleri anımsıyor? &lt;br /&gt;Kolluk güçleri emir kullarıdır, onlar verilen emri düşünmeden yapmak ile yükümlüdürler. Onları birer makine olarak görenler, akıllarına esen her emri vermeye devam ediyorlar. Çünkü kolluk güçleri çalışanlarının çalışma yaşamı emir verenin iki dudağı arasındadır. Emri yerine getirenler için ‘büyük olasılıkla’ para kazanmak için başka kapı olmadığıdan, kolluk kuvvetleri kapısını bırakmamak için “akla ve vicdana” uymayan emri bile yerine getirirken, vicdanen rahatsızlık duymaz, çünkü o emir kuludur ve emri yerine getirdiği için kendi vicdanında suçlu değildir. Suçlanma olmuş olmasına rağmen, emri verenler onun yargılanmasını engelleyecektir, koruyacaktır. Emir kullu çoğu zaman emir verenlerin şemsiyesinin altındadır. Kolluk kuvvetlerinde çalışanlarının bazıları bazen o kadar ileri giderler ki, şemsiyenin dışına düşerler. Onlar da bir süre gündemde olurlar yargılanırlar ve çalıştıkları kurumun çatışının dışına düşerler, hatta ceza alıp hapishaneye kadar düşerler ama onlar “kader kurbanı” olarak adlandırılırlar ve çıkan her hangi bir aftan yararlanarak özgürlüklerine kavuşurlar. &lt;br /&gt;Onları eleştirenler hep olmaktadır ve derler ki; “kolluk kuvvetleri terör (eskiden anarşi denirdi) estirdi”, “kolluk kuvvetleri orantısız güç kullandı” özne olarak onların isimleri geçer, fotoğrafları yayınlanır. Fakat, bu yayınlanan haberlerde bir gerçeğin üstünü örttüğünü görmezden gelinir… Propaganda emir verenler; çoğu zaman masum, haberi olmamış gibi gösterilir. Suç, görünendir, hissedilendir. Gerçek; görülür olduğuna inanılır. (Ortaçağ mantığı içinde doğru olmasına rağmen, yaşadığımız çağda da o dönemin mantık yürütmenin devam ettiğini verilen tepkilerden görmekteyiz.) &lt;br /&gt;Günümüzün tepki verilen alanı artık sosyal platform adı verilen sanal ortamlardır. O ortamda verilen tepkilere bakarak o ülkede demokrasi sistemli olarak işlediğini sanabilirsiniz. Fakat yaşam sokakta başka işlemektedir. En doğal hak olan protestolar bile gaz bombaları altında kalabilmekte, protesto edenler yerlerde sürüklenebilmektedir. Kolluk kuvvetleri uyguladıkları “orantısız güç”ü savunurken, “provoke edenler gaz içindekiler” diyebilmektedir. Bu durumda çok doğalmış gibi kabul görmekte ve orada protesto edenleri “ötekiler ve temizlenmesi gereken kirli” olarak görmektedir büyük çoğunluk. Kirli olarak gördüklerine karşı uygulanan güç çoğu zaman “orantısız” olurken, temiz olduklarını gördüklerine karşı “korumacı” bir güç gösterisine dönüşebilmektedir.  &lt;br /&gt;Tarih, bir birine benzer olayları hep not etmiştir, yaşanan çağ ve teknolojik olanaklar farklı olsa da geçmişte yaşanan benzer olaylardan güç aldığına şahitlik etmekteyiz. Geçmiş ile yüzleşemeyenler, tarihin benzer olaylarını yaşamaya ve yaşatmaya mahkum oluyorlar... &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-3849779401186589322?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/3849779401186589322/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=3849779401186589322' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3849779401186589322'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3849779401186589322'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/06/bugune-tarihin-derinliklerinden-bakmak.html' title='Bugüne tarihin derinliklerinden bakmak…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-5032597344421244061</id><published>2011-06-25T12:19:00.001-07:00</published><updated>2011-06-30T04:29:43.917-07:00</updated><title type='text'>Kirlilik kavramı ve Aleviliğin asimilasyonu</title><content type='html'>Kirlilik kavramı ve Aleviliğin asimilasyonu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlüt Özben tarafından kaleme alınan kitap, resmi Sünni bakış açısı içinde kirlilik kavramı ve Alevilik üzerine yansıması olarak inceleme yapılmış ve görüşmeler ile kitap için sürülen tezlere dayanak bulunmuş olduğunu gördük.&lt;br /&gt;Ayrıntı yayınları içinde çıkan kitap, Burhan Sönmez editörlüğünde yayına hazırlanmış. Mevlüt Özben, Erzurum Atatürk Üniversitesinde Sosyoloji Bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Okuduğumuz bu kitap anladığım kadarı ile adı anılan üniversite çatısı altında bilimsel yollar gözetilerek hazırlanmış.&lt;br /&gt;Araştırmanın amacı olarak; “Kültürel kimlik temelli farklılaşmalar ve bunların neden olduğu toplumsal sorunlar… (…) kültürel farklılığa dayalı söylem pratiklerinin ve önyargıları bir sosyal anormalite dairesi içerisine yerleştirdiği Aleviliği incelemeye çalıştık.” demektedir. (s.14)&lt;br /&gt;Alevilik, Sünni bakış açısı içinde öteki ve kirlilik kavramı incelenmektedir.&lt;br /&gt;Kitap, kirlilik tanımları ile konuya adım atmış ve sonuçta Sünni bakış açısından Alevilik;  kirlilik kavramları temelinde Alevi gençleri ile yapılan görüşmeler ile tezlere yanıt aranmıştır. Kirlilik kavramı ve Sünni bakış açısının Alevileri nasıl rahatsız ettiği, ne kadar içselleştirdiği konusunda alevi gençlerin görüşleri ilerleyen sayfalarda yerini almaktadır.&lt;br /&gt;Bu kitapta ne yapmak istediğini yazar şu şekilde belirtmektedir; “bilimsel akademik usullerin dışına çıkmadan, dinsel bakımından toplumun çoğunluğundan farklı bir özellik gösteren bir toplum kemsinin (Alevilik) sadece bu farklılığın kendisini başkalaştıran ve bütünlüklü bir eşitsizliğe mahkum eden yapısını gözler önüne sermektir.” (S.15)&lt;br /&gt;Boy abdesti kirlik kavramının temelini oluşturmaktadır, suniler boy abdesti aldığı için temiz, Aleviler almadıkları için kirlidir. Bu kirlilik kavramı içinde Alevilerin varlık sebebi, Sünni iktidar için gerek görüldüğünde “korku” için bir temeldir. Sünni iktidar gerek gördüğünde, (Maraş, Çorum, Sivas’ta olduğu gibi) kitlesel katliamlar için ortam hazırlamakta ve o ortam içinde kendi iktidarını pekiştirmektedir.&lt;br /&gt;Alevilik bir sorun olarak ortada durmaktadır, bu sorunun çözüm yolu olarak ne yapılmalıdır sorusuna Sünni iktidarın cevabı hazırdır, korkutarak sindirmek ve asimile etmektir. Asimilasyon için en önemli araç Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum olarak Alevilerin önünde durmaktadır. (s.93) Çünkü Alevilik İslam dini içinde ya da tartışması yerine yok etmek üzerine ortada durmaktadır. Devlet mekanizması Alevileri Sünni inancı içinde eritmek ve bireylerini kendilerini kirli hissettirmek ve karşısında bir duvar örerek onları kalıp değiştirerek toplum içine kaynaşmasını yani asimile olmasını sağlamak için elindeki her türlü olanağını kullanmaktadır. Görüşmeler içinde bunun yansımalarını görmekteyiz. Alevi gençler kendilerini Sünni arkadaşlarının çok olduğu yerde saklamakta ve onlara göre daha temiz olmak için ayrıca çaba sarf ettiklerini söylemektedirler. Peki, bu durumda Sünni arkadaşların görüşleri nedir? Sünniler Alevi bir genci ile arkadaşlık kurmak istediğinde ne yapmaktadır? Evliliklerde nasıl sorunlar yaşanmaktadır? Bu konuda alevi gençlerin gözleri ile yansıtılmaktadır ve onların sözlerini doğru kabul etmektedir, çünkü sürülen hipoteze göre söyledikleri doğrudur. Kitap baştan belirlenen hipotezlere doğrulayan bir kurgu içinde yol almıştır. Bu çalışmanın baştan belirtildiği gibi bilimsel değil, taraflı, önyargılara göre hazırlandığına şahit oluruz. Devlet mekanizmasının bakış açısı ile yazarın bakış açısı arasında bir paralellik görmekteyiz, bu çalışma Türk üniversitelerin bakış açısını da yansıtması açısından ilginç bir çalışmadır.&lt;br /&gt;Yazar son bölümde; Sünni “çoğunluk kültürünün “kirlilik” üzerinden gerçekleştirdiği ötekileştirme ile de asimilasyonun nesnesi haline getirilmektedir.” (s.95) denmektedir. “Liberal politikaların ve açılım vaatlerin çıkmaz sokak olduğu, tüm azınlık gruplar gibi aleviler içinde geçerlidir. Çünkü liberal vizyon, kirlettiklerini temizleyemeyecek kadar mağrurdur.”(s.96)&lt;br /&gt;Yazar sorunun çözümü için yapmış olduğu öneri; “empati geliştirebiliriz. Empati ye dayalı imgeleme, kişinin kendi kendisini başkasının bedeninde ya da koşullarında tasavvur etmesiyle ulaşabilir… toplumsal sorunların çözümü için politik yol göstermelere değil, vicdanlarımızın yol göstericiliğine daha çok güvenebiliriz.”  (s.97) demektedir. Kısaca kişilerin vicdanı ile bu sorunun çözülebileceğine, siyasi çözümlerin aslında çözüm üretmeyeceğine, alevi örgütlerin varlığı, iktidarın elini güçlendirildiğine vurgu yapmaktadır.&lt;br /&gt;Mevlüt Özben sonuç olarak bu çalışmasında pek bir şey söylememektedir, Alevilerin kirli olduğu inancının hala devam ettiği ve bunun değişmesi için nasıl bir yol izleneceği konusunda bir önerisi yoktur. Akademik çalışma olması açısından belki bir ilk olması nedeniyle dikkati çekmesine rağmen, resmi söylemin bilimsel şekilde tekrarlanmasından öteye bir anlam ifade etmemektedir.&lt;br /&gt;Kitap, tartışmaya kapı aralamak amacıyla yazıldığını söylemektedir, aslında resmi söylemin başka açıdan tekrarından öte ve onların tezlerinin elini güçlendirici bir vurgudan öte anlam ifade etmemektedir. Bilimsel çalışmaların bu seviyede olması elbette yazarın sorunu değildir, üniversitelerin eğitim seviyesini de göstermektedir. Eğitim en büyük asimilasyon aracı olmaya devam etmektedir, Alevileri ilk eğitimden son eğitime kadar her alanda asimilasyon yapmak için müfredat hala yürürlükte ve Aleviler negatif olarak ayrıma uğramaya devam etmektedir. Alevilerin bu durumdan kurtulmasının tek bir çıkış yolu vardır, yasalar ile pozitif ayrımcılık yapılması ve Alevileri küçümseyen, alçaltan ve gururları ile oynanan demeçlerin ortadan kalkması için yasal düzenlemelerin yapılması şarttır. Vicdanlara kalırsak eğer, Alevilik inancı tamamı ile yok olacaktır, çünkü devlet her türlü baskı aracı ile Alevilerin karşısında durmaktadır. Hükümetin başkanı halkı Alevilere karşı kışkırtmaktan çekinmemektedir, hükümet taraftarı gazetelerde komşu ülkede olan gelişmeler karşısında tüm Alevilerin öldürülmesi ya da sürülmesi yönünde açıkça görüş bildirilebilmektedir. Yaşanan süreç bir kırılma sürecidir, tarihin bu kırılma noktasında Aleviler düşman olarak gösterilmekte ve daha da dışlanmaktadırlar. Alevilerin yapmış olduğu bir etkinlikte ölenler suçlu, öldürenler ise zaman aşımından dışarıda bırakılmak istenmektedir. Mahkum olanların ise birer kader kurbanı olduğu için af edilmesi konusunda görüşler açıkça söylenmektedir.&lt;br /&gt;Sosyolojik olarak incelenen bir kavramın bir çok yönü eksik bırakılmış, sonuç itibarı ile Aleviler kirli oldukları veya kirli olarak gösterildikleri için düşman değil, devletin "bakası" için düşman bırakıldıklarına şahitlik ediyoruz. Alevilere tek seçim hakkı tanınmaktadır, “inancını terk et ve Sünnileş” denmektedir. Şehirleşen Aleviliğin önündeki en büyük tehlike işte bu bakış açısı içinde yatmaktadır. Aleviler homojen bir yapıya kavuşturularak, devletin  inanç açısından %99 içinde yeri alması beklenmektedir. Devlet idare eden sağ, sol iktidarların temel düşüncesinde de bu görüş yatmaktadır. İktidarların değişmesi devlet politikasının değişmesi anlamına gelmez, Aleviler devlet için kirlidir, bir kirlik ancak asimilasyon veya katliamlar ile sindirilerek yok edilmesi politikası hep varlığını korumaktadır. Kitap var olan gerçekleri geniş açıdan görmek yerine ayrıntısına bakmış, tartışmanın boyutunu bir yere kanalize ederek sorunun temel felsefesinden uzaklaşmasını sağlamaktadır, vicdanlara bırakarak sorun çözülür diye de önerme bulunarak nereden baktığını saklamamaktadır.&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;br /&gt;Mevlüt Özben, Kirlilik kavramı ve Aleviliğin asimilasyonu, Ayrıntı Yayınları, 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-5032597344421244061?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/5032597344421244061/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=5032597344421244061' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/5032597344421244061'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/5032597344421244061'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/06/kirlilik-kavram-ve-aleviligin.html' title='Kirlilik kavramı ve Aleviliğin asimilasyonu'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-8764183206879894481</id><published>2011-06-23T02:35:00.001-07:00</published><updated>2011-06-23T02:35:21.911-07:00</updated><title type='text'>Çalındı yaşamımız…</title><content type='html'>“Ben yazı yazamıyorum” dedi, “yazmak istiyorum ama başaramıyorum”…&lt;br /&gt;“Senin suçun değil” dedim, “çünkü senin hayallerini çaldılar”…&lt;br /&gt;“Anlamadım” dedi…&lt;br /&gt;Anlatayım kısaca;&lt;br /&gt;“Okula başladığında aslında hayallerini çalmaya başladılar, ilk sıraya oturduğunda, sana ödevler vermeye başladılar. &lt;br /&gt;Tekrarlattılar harfleri ve kalıp cümleleri. &lt;br /&gt;Binlerce çocuk ile birlikte farklı sınıflarda aynı şeyi bağırdın. &lt;br /&gt;“Ali topu tut!” &lt;br /&gt;Öğretmenlerin sesleri değişti ama çıkardıkları ifadeler hep aynı oldu. Tek tip ve aynı zamanda bütün çocukların hayallerini çalmaya başladılar. &lt;br /&gt;Çocuklara, okula başlamadan önceki hayalleri sorulmadı, onları geliştirmeleri için fırsat tanınmadı, aksine devletin belirlediği kalıplar içinde eğitim “a” ile başladı… &lt;br /&gt;Sonra sınavlar başladı, sınavlarda çocukların durumları ölçüldüğünü sandın, elbette görünen ile gerçek arasında fark hep var olmuştur, sen görünene inandın, tıpkı annen ve babanın inandığı gibi. &lt;br /&gt;Arada öğretmeni kontrol eden müfettişler geldi, sizlere soru sordular, heyecan ile parmak kaldırdın, onların istedikleri yanıtı verdin. Onların istediği cevabı verdiğinde mutlu oldular, öğretmen “aferim” aldı… &lt;br /&gt;Sen, öğretmen mutlu oldukça mutlu oldun… &lt;br /&gt;Öğretmeni kontrol için sınavlar koydular, ama sen öğretileni sınadıklarını sandın, sınanan sen değildin, öğretmenindi, çünkü onlar profesyoneldir ve profesyonellerin başarı düzeyi ölçülüyordu. &lt;br /&gt;Sınıf ortalamasının belirli düzeyde olması önemlidir, sınıfta başarılı, orta ve başarısız öğrencilerin olması kadar doğal bir şey yoktur. Her karne seni kontrol etmek amacı ile verilmezdi ama sen kendi başarın olarak algıladın, çünkü hayalin çalınmıştı, karnenin ne için verildiğini bile düşünemeyecek konuma gelmiştin. &lt;br /&gt;Başardın, mutlu oldun, kurdele aldın, arkadaşların içinde itibarın oldu. &lt;br /&gt;Gerçekler çarpıtılmıştı ve sen onların hayallerini göreceğin bir ortam içinde yaşama adım atıyordun. &lt;br /&gt;Halüsinasyonlar için artık ortam hazırdı, onların gerçeklerini ‘gerçek’ olarak algılamaya başladın ve onlar için, iyi bir yurttaş olmak için bütün gücün ile çabaladın. &lt;br /&gt;Enerjini bitirdiler; sınavlar arasında, şıklar arasında yaşadın. &lt;br /&gt;O yüzden hep sınavlara girdin. Onların istediği cevapları aradın, bulunca geçtin ödül olarak sınıfı ve sen okulu bitirdiğinde onların istediği birey oldun.&lt;br /&gt;Hayalsiz, kuru ve şehir çocuğu olarak, onların yarattığı bireydin ama hayallerin yoktu, onların hayalleri vardı, onların gerçekleri ve tarih bilgisi ile dünyaya bakıyordun. &lt;br /&gt;Okula başlamadan önce gördüğün hayallerin, oyunlarda kullandığın fantezilerin yok olmuştu. Çalışan ve birilerine hizmet etmek ile yükümlü bir canlı oldun, o yüzden yazı yazamadın, çünkü yazı yazmak kurgudur. Kurgu ise, hayaldir. Hayalleri çalınan çocuğun kurgusu olmaz, o yüzden makale yazmakta zorlandın…&lt;br /&gt;Bugün makale yazanlara bakıyorsun, nasıl yazdıklarını düşünüyorsun, çünkü sen de yazı yazmak istiyorsun ama başarmıyorsun, çünkü senin hayallerini çaldılar. Yazanlarda zaten onların hayallerini yazıyorlar, dikkat edersen kendi hayalini yazan insan yok gibi… &lt;br /&gt;Gazetelerde okuyorsundur, akıl veriyorlar, soru dahi sormadan var olan sorulara yanıt arayan bir çok yazı ile karşılaşıyorsun. Senin düşünmek istediğini dillendirmiş olarak görüyorsun, bazılarına yakınlık duyuyorsun, işte bu yakınlık duymak senin ne kadar toplum için yetiştirilmiş birey olman ile iletilidir. Toplum için yetiştirilen bireyler, doğal olmayan hastalıkların pençesi içinde psikiyatristlerin kapsında sıraya girmiş durumdalar, girmeyenler ise toplumsal hastalığın içinde yaşadıklarının farkında olmadan bir birlerini boğazlamaya devam ediyorlar. &lt;br /&gt;Yazı yazmak kurgu işidir, kurgu ise hayal ile bire bir bağlantısı vardır. iyi eğitim görmüş toplumlardan büyük yazarlar çıkmaz, çünkü o iyi eğitim görmüş toplumların bireylerinin özgün hayalleri yoktur... &lt;br /&gt;Sanayi toplumlarında çocukların oyuncakları bile tek tiptir, bir çok değişik fabrika ürünü oyuncak görürsün mağazalarda ama aslında hepsi tek tiptir. Hamburger yanında verilen oyuncak çocuğun hayalini çalar… &lt;br /&gt;Senin hayalini sadece okulda çalmadılar, fast food ürünü yerken, tv dizilerini seyrederken, sinemada film izlerken çalındığının farkına bile varmazsın… &lt;br /&gt;Suç senin değil, senin hayallerini çalanlar senin yazı yazmanı ve görüşünü paylaşmanı engellediler, çünkü onlar senin emeğinden, enerjinden kar etmeyi düşünüyorlar. Hayali olmayan bireylerin oluşturduğu toplumlarda ise yönetmek ve yönetilmek için karmaşık sistemler kurmaya gerek yoktur, kapı kulu olur hayali olmayanlar… &lt;br /&gt;Hayali olmayan bireyleriz sokaklarda dolaşan …”&lt;br /&gt;Sessizlik içinde bir birimizin gözüne baktık… Sessizce konuştuk;&lt;br /&gt;“Çalınan sadece hayallerimiz mi?”&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-8764183206879894481?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/8764183206879894481/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=8764183206879894481' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/8764183206879894481'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/8764183206879894481'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/06/calnd-yasammz.html' title='Çalındı yaşamımız…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-5513985694682777013</id><published>2011-06-22T02:47:00.000-07:00</published><updated>2011-06-22T02:48:16.931-07:00</updated><title type='text'>Bütün insanlar aptaldır…</title><content type='html'>Bütün insanlar aptaldır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, yanlış okumadınız, bütün insanlar aptaldır, buna ben de dahil… Aptal olduğumuz için doğayı yok ediyoruz, çünkü ancak aptallar bindiği dalı keser… Aptallar doğru ve yanlışı ayırt edemez. Bugün yaşadığımız aptallar çağında, hangi insan doğruyu ve yanlışı gerçekten ayırt edebiliyor? Yaratılan halüsinasyonlar ve gerçek olmayan gerçekler içinde yaşayan insan, acaba en son ne zaman ayağını doğal bir toprağa bastı?&lt;br /&gt;Bütün insanlar aptaldır, çünkü yaşadığı doğayı yok ediyor. Doğadan koparak kendi yaşam alanını kuran ve doğaya karşı yapmış olduğu savaşta zafer ile çıkma şansı olmayan insan, bu sonu olmayan savaşta her geliştirdiği teknoloji ile hem doğayı hem de kendisini yok etmektedir. Doğaya karşı yapılan savaş aptalların işidir, çünkü aptal bindiği dalı kesmeye devam ediyor… &lt;br /&gt;İnsan düşünmeye başladı ve ilk düşündüğü şey yaşadığı yeri değiştirmek ve daha rahat ve güvenli bir yaşam alanı kurmak olarak tasarladı, o yüzden bitkileri, hayvanları evcilleştirdi. Evcileştirdi ama kendisini de biçimlendirdi, evcileştirdi, doğadan koptu. Doğadan kopan insan şehri kurdu, daha rahat ticaret ve çalışmadan para kazanmak için… Başkasının emeği üzerine rahat yaşam kurmak isteyen insan, yanında çalışan hemcinslerini köle yaptı, evcilleştirdiği hayvanlar gibi. Evcil hayvanlar başka insanları da (para karşılığında satın aldığı ya da zor ile köle yaptığı insanları) gibi kapı kulu yaptı, kendisine hizmet etsin diye ve onları aptallaştırdı, kendisine sadık kalsınlar diye. O yüzden okullar kurdu, okula giden her çocuğun aptal olacağını bilerek kurguladı, çünkü çocuk doğaya ait duyguları ve hayalleri vardır ve bütün dünyanın çocukları aynı şekilde güler, acıları ise farklı sesler ile ifade ederler. Aynı şekilde gülen çocukların seslerine biçim ve sistem verdiler ve onları aptallaştırdı insan. &lt;br /&gt;Kapı kulu olan, ev sahibine hırlamaz, kapıdan geçen her hangi bir gölgeye hırlayan canlı yarattı, gücü elinde bulunduran insan ve onların yaratmış olduğu sistem. Dostu yok dedi, insanın insandan başka… Bazen insan kelimesi yerine bir isim uydurdu, millet adı dedi uydurduğa isime…&lt;br /&gt;İnsan aklını kullanmaya başladı ama aptallaştı, çünkü doğaya karşı açtığı savaşta doğadan koptu. Doğadan kopan insan kendi sonunu hazırlarken doğayı da yok etmeye başladı. İnsan yer yüzüne hakim olduğu günden bu yana, kaç canlı türü yeryüzünden doğal olmayan şekilde soyu kurudu, kaç yeni virüs üretti? Virüs üretti çünkü savaşta kullanılmak üzere bir silah olarak düşündü, kaç insanı, kaç canlıyı yok eder diye ürettiği virüsü hiç çekinmeden ve haber vermeden insanlar ve doğa üzerinde denedi. Kendi ürettiği atom silahlarını yeryüzüne değmeden patlayacak şekilde planladı ve uyguladı, bir şehri ve içindekileri ile birlikte yok ederken, bütün dünyayı radyasyon ile etkiledi ve bu etkiyi yıllarca bütün insanlardan sakladı. O kadar büyük aptal ki, temiz enerji diye radyasyon üreten santraller üretti ama çöplüğünü ne yapacağını bilemedi. Çöp üretenler kendilerinin yaşamadıkları topraklara çöplerini gömdüler, o topraklardan sızan radyasyonun sadece orayı etkileyeceğini düşündüler ama gök kubbenin tek olduğunu, doğanın bir bütün olduğunu ve bir yerde gelen felaketin bütün evreni kucaklayacağını düşünemedi. İnsan; gözü dönmüş, para hırsı içinde, egosuna teslim olmuş aptal olduğunu farkına varamadı, çünkü aptallar kendilerine ayna karşısında bakmaz, hedeflediği amaca ulaşır ve onu elde etmek için her aracı meşru sayar. &lt;br /&gt;İnsan aptaldır, çünkü bindiği dalı kesmeye devam ediyor, yarattığı doğadan kopuk evreninde, doğanın bir parçası olduğunu unutarak, her yeri ama her yeri kirletmeye devam ediyor... Doğayı doğal olmayan nesnelerle kirleten insan aslında kendisini kirletiyor, yok ediyor. Bunu görmek istemediği içinde kirletmeye ve katlanarak kirletmeye devam ediyor. Ve yeni teknoloji diye insanın yaşamını yok eden, insanı düşünmeyen canlı haline getiren ürünler yaratmaya ve üretmeye devam ediyor. Kısaca insanı kapı kulu yapmaya yarayan yaşam düzeni geliştirmeye devam ediyor. &lt;br /&gt;Yeni sistemler, yeni sosyal ilişkiler kurmaya ve geliştirmeye devam eden insan, aslında doğanın bir parçası olduğunu unutarak, doğa içine para kazanmak için turlar düzenliyor ve para kazanacağı bir dere gördüğünde hemen oraya set kurup, diğer canlıları düşünmeden yok ediyor. Göçmen kuşları kurulan o barajın üstünde dönerek gidecekleri yolarlını kaybediyor ve bir canlı türü de bu sayede yok oluyor, çünkü göçmen kuşlara yönünü kaybettirirseniz, onlarda gitmeleri gereken yere gidemeyerek yok olacaktır… Kısa süreliğine bir yere bereket getirseler de, üreyemeyen kuşlar bir daha mavilikler içinde göremeyeceğiz, onların aşıladığı ne çiçeği, ne ağacı bir daha göremeyeceğiz doğa içinde… yok ediyoruz, doğayı, dereleri, kuşları ve ağaçları, çiçekleri ve de kendimizi… &lt;br /&gt;İnsan aptaldır bütün diğer hayvanlara ve canlılara göre, çünkü onlar en azından doğal olan karşısında ve doğa yasası karşısında boyun büküyor, insan isyan ediyor ve isyanı onun sonu olduğunu görmüyor. Doğadan kopuk yaşayan her hayvan aptaldır, çünkü doğruyu ve yanlışı ayırt edemez. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-5513985694682777013?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/5513985694682777013/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=5513985694682777013' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/5513985694682777013'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/5513985694682777013'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/06/butun-insanlar-aptaldr.html' title='Bütün insanlar aptaldır…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-317566182224886256</id><published>2011-06-04T03:02:00.001-07:00</published><updated>2011-06-04T03:03:18.511-07:00</updated><title type='text'>Karaborsa ve ölümler…</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-ghj4ej3GyIg/TeoC1EMVywI/AAAAAAAAExI/jdmooY_bhE4/s1600/karaborsa.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 310px; height: 230px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-ghj4ej3GyIg/TeoC1EMVywI/AAAAAAAAExI/jdmooY_bhE4/s320/karaborsa.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5614302996152568578" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Karaborsa ve ölümler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karaborsa tarihimiz içinde hep var olmuştur. Ama bugün yaşadığımız karaborsa daha farklı anlamlar içeriyor, çünkü karaborsa adam öldürüyor.&lt;br /&gt;Geçmişte, 5 cente muhtaç olduğumuz günlerde, karaborsa kıt olan ürünler üzerinden oluyordu. Ürün fazla değildi, üretim kısıtlıydı ve planlı bir şekilde üretilen mal; el altından piyasaya sürülerek pahalı satılıyordu. Bu durum yerli sermaye için yaratmak için kullanılıyordu. Yerli sermeye birikimini karaborsanın işleyişi sayesinde oluşuyordu, çünkü sanayisi olan ülke değildik, bir bakkaldan burjuva yaratmak kolay iş değildi. Liberal ekonominin şartı yerli sermeye sahiplerinin olmasından geçiyordu. Planlı bütçeler ile, planlı bir şekilde ‘yerli’ vatandaşlarımızdan sermayedarlar yaratıldı. Devlet fabrikasından üretilen, devlet eli ile ihraç edilen ürünler bu yeni sermaye sahiplerinin depolarından piyasaya sürülmesini sorgulamak için bir neden yoktu, devletin tercihi buydu zaten. Karaborsada birikimler borsada değerlendirilir olduktan sonra zaten bir çok ürün tüketimi serbest kalmıştı ama karaborsa başka ürünler içinde kendisini göstermeye devam etti. 24 Ocak karaları ile mal girişi için vize duvarlarının kalkması ile birlikte, karaborsada belirleyici olanlar kendilerini borsa içinde buldular birden. Mal alım fiyatı ile satım arasındaki fiyat farkı olmadığı için mallar üzerinden karaborsa olmadı. Alım gücünün sınırlı olduğu zaman diliminde, borçlandırarak tüketim çılgınlığı teşvik edildi. Olmayan para karşılığında, tüketen olduk...  &lt;br /&gt;Karaborsa, yalnız ulusal sermaye birikimi amacı ile kullanılmaz, bugün yaşadığımız zaman biriminde olduğu gibi, karaborsa ideolojik inancına göre toplumun tasarımlamak içinde kullanılabilinir. &lt;br /&gt;Devlete yeni biçim vermek isteyenler; ekonomiyi iyi yönetirlerse, istedikleri bir toplum oluşturabilirler, çünkü ekonomik araçlar silah olarak kullanılabilinir. Tüketici toplumda bu daha rahattır, çünkü tüketicinin alışkanlıklarını ve beğenilerini değiştirdiğiniz an, talep belirlenmiş olunur. Talebe göre arz hemen yaşamda yerini alır. Piyasa boşluk kaldırmaz. &lt;br /&gt;Devlet mekanizmasını iyi kullananlar eğer isterlerse bütçe açıklarını da bu ekonomik /ideolojik tercihlerine göre kullanarak kapatabilirler. Bugün, devletin bütçe açığını ve giderlerini direk vergilerden daha çok dolaylı vergiler ile karşılaması tesadüfi değildir. Tüketici, devlete her aldığı üründen bir dolayı vergi verir. Bu vergiler ile devlet işleyişini ve sürekliliğini korur.  &lt;br /&gt;Sigara ve içkiye yüklenen vergiler, benzine, elektriğe, doğal gaza yüklenen vergiler devletin tercihleri ile bire bir ilişkilidir. Benzin, doğalgaz ve elektrik, su gibi yaşamımızın olmazsa olmaz tüketim ürünlerimizin şu anda yaşamakta olduğumuz piyasada karaborsası oluşmamaktadır, çünkü alternatif ürün satıcısı yoktur. Devletin belirlediği firmalar bu alanda aldıkları vergilerin bir bölümünü devletin kasasına aktarırken, bir bölümünü de yeni yatırımlar için teşvik olarak geri almaktadır. Sigara ve içki konusuna gelince, bu alanda denetim dışında veya denetim içinde karaborsanın oluşması kaçınılmazdır. Çünkü ürün, üretim ile tüketim arasındaki fiyat uçurumu vergilerden oluşmaktadır. Dolaylı olan bu vergileri vermeden piyasaya ürün sürümü de kolaylaşmaktadır. Bu fark, elbette dışarıdan veya kaçak olarak üretilecek ürünlerin el altında piyasaya sürümünü yaratacaktır. Eğer fiyat farkı çok yüksek olmazsa o zaman karaborsa için kimse elini kımıldatmaz. Demektir ki karaborsa olması için üretim ile tüketim arasında fiyat farkı olması yeterlidir. &lt;br /&gt;Bir ülke bir ürün üzerine aşırı derecede fiyatlandırarak devlet giderlerini bu farklardan sağlamayı planlıyorsa, doğal olarak karaborsanın da oluşumunu desteklemiş olmaktadır. Bu karaborsanın oluşumu denetim dışı ürünlerinde piyasada olması anlamına gelmektedir. Denetim dışı ürünlerde sağlığa ne gibi zararlar verdiği bilimsel çalışma ile ortaya konamazken, yaşanan ölümler bu denetimsiz ürünlerin hangi sonuçları ortaya getirdiğini çıplak gözlerin önünde ortaya sermektedir. Denetimsiz piyasa, yeni zenginleri oraya çıkarırken, halk sağlığını da yok etmektedir. &lt;br /&gt;Ülkemizde yaşanan karaborsa devlete yeni biçim vermek isteyenlerin halk sağlığını yok saydığı anlamına gelmektedir. Karaborsanın oluşumunu sağlayanlar, karaborsa üzerine polisiye tedbirler ile gitmeleri küçük bir dalgalanmaya sebep olabilir ama asla karaborsanın ortadan kalmasına neden olamaz. Bu şartlar olduğu sürece karaborsa var olacaktır. &lt;br /&gt;Karaborsa ne zaman ortadan kalkar? &lt;br /&gt;Üretim ile tüketim arasındaki fiyat farkı ortadan kalktığı an karaborsa diye bir şey olmaz, çünkü karaborsa için kimse kendisini riske atmaz.&lt;br /&gt;Bugünlerde içki yüzünden yaşanan ölümlerin tek sorumlusu üretici konumda olanlar değildir, bu duruma olanak tanıyan alınan kararlar ve bu kararları alanlardır. İşin kolayına gidip devletin cari açığını bu şekilde kapatmaya çalışanlar, daha büyük bir açık yaratmakta ve bu açıkta insanlar ölmektedir, sakat kalmaktadır. Kısaca halk sağlığı alınan ekonomik kararlar ile bire bir ilişki içindedir. Suç, tek başına karaborsa değildir, karaborsada hareket eden kara para sahipleri değildir, onlara bu olanağı veren koşullardır. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-317566182224886256?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/317566182224886256/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=317566182224886256' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/317566182224886256'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/317566182224886256'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/06/karaborsa-ve-olumler.html' title='Karaborsa ve ölümler…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-ghj4ej3GyIg/TeoC1EMVywI/AAAAAAAAExI/jdmooY_bhE4/s72-c/karaborsa.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-6226709638776457378</id><published>2011-05-31T04:27:00.000-07:00</published><updated>2011-05-31T04:28:00.216-07:00</updated><title type='text'>Yüzleşmek!</title><content type='html'>Yüzleşmek!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzleşmek, tarih önünde olur ancak. Tarih yazıcıları, tarihi para verene göre yazmaya başladığı günden beri yüzleşme tarih önünde olmadı. Para verenlerin ve erk sahiplerinin kurmuş olduğu göstermelik mahkemelerde ise yüzleşme yerine, kendilerinin gerçek yüzlerini kapatma davaları olmuştur. Nürnberg davası buna örnektir.&lt;br /&gt;Tarih önünde; yakın tarihimiz ve uzak tarihimiz içinde insanlar yaşadıkları ile yüzleşti mi, kimler yaşananların gerçek yüzünü görebildi? Baba İshak isyanı ile yüzleşildi mi? Ya Ermenilerin zorunlu göçü? Ermeniler ile birlikte gidenler kimlerdi?&lt;br /&gt;Yakın tarihimiz içinde son otuz yıldır adı konulmamış ‘düşük yoğunluklu’ savaş devam ediyor ve savaşın sonuçları henüz ortada yok, çünkü savaş sonlanmadı, devam ediyor. Savaşın kurbanları ve katillerine durmadan yeni anlamlar yüklenerek, algı daha karmaşık hale getiriliyor, süreç karmaşıklaştıkça cephelerde o kadar karmaşıklaşmaktadır. Ve savaş  karanlığın içinde, daha kanlı  hale geliyor. &lt;br /&gt;Tarih, sayfasına kan ile notlar düşmeye devam ediyor, tıpkı insanların toprağa kan içinde düşmesi gibi. &lt;br /&gt;Devam eden savaş ile yüzleşilebilinir mi? Ancak bir bölümü ile… &lt;br /&gt;Savaş durmadan yüzleşme olmaz, durduktan sonra zaten taraflar anlaşmış olacak ve para verenin kalemine göre tarihçiler, tarihi yazmaya devam edeceklerdir… Mahkemeler, gücü elinde bulundurana göre kararlar vermeye devam edecektir. Aynı dava üzerine birden çok farklı kararlar açıklanması, o davanın hangi süreçler içinde, kimin iktidar olduğu ile bire bir ilişki içinde olacağı açıktır. &lt;br /&gt;Erk, kanunları da kendi çıkarına uygun yorumlar ve düzenler.&lt;br /&gt;Sivas yangını davası bugün farklı kanallara doğru yöneliyor. Kurban ve katili belli olan yakın tarihimizin içinde, farklı katiller yaratılıyor, farklı kanallardan kafalar karıştırılıyor. Tarih yazıcıları farklı şeyler yazacak, mahkemeler farklı. Savcılar iddianamelerinde ise hepsinden farklı şeyler yazacak… &lt;br /&gt;Tarih, erk sahiplerinin olduğu yerde yüzleşme alanı değildir, sadece notların düşüldüğü yerlerdir. &lt;br /&gt;Parası ve erk sahibi olan kendisini hep haklı, tarihi istediği gibi biçim vermeye kadir olarak görür, çünkü tarih güce göre yazılmaktadır. &lt;br /&gt;Tarihi güçlüler yazdığı sürece, yüzleşme olmayacaktır, olamayacaktır. &lt;br /&gt;Erk sahibi olan güçlüler katil olsalar da masum rolü oynamaya devam edecektir… Yaşananları ise haklar vicdanlarında mahkum edeceklerdir…&lt;br /&gt;Son otuz yılın yüzleşmesini kanunlar ile gerçekleştiremeyenler, aklama işine başlamış durumdalar. Göstermelik bir iki sorgu, göz boyamaca dışında yapabilecekleri fazla bir şey yoktur, çünkü iktidar olanlar o otuz yıl önce gerçekleştirilen kararların ürünüdürler, gerçek anlamda yüzleşildiğin de kendileri ile yüzleşileceğini bilirler.  &lt;br /&gt;Yüzleşmek; cellat ile kurbanın rollerinin net olarak ortaya konmasıdır ve bir daha yaşanmaması için yasaların ve toplumun yeniden düzenlenmesidir. Bugün dahi cinayetler ve sürgünler devam ediyorsa, toplumumuz hiçbir zaman kendi gerçekliği ile yüzleşilemediğinin kanıtıdır. &lt;br /&gt;Yüzleşmek arınmaktır… Arınmak ve temiz olmak isteyen yoktur bugün, çünkü ellerinin kiri ile beslenmeye devam eden anlayış bugün her kesim içinde varlığını büyüterek korumaktadır. &lt;br /&gt;Kirlemeyi erdem görenler, bugün dahi kirli elleri sıkmayı ve onların verdiği paraya dua edenler toplumuz içinde varlıklarını korumaktadırlar. &lt;br /&gt;Erk sahibi olanlar, kapılarının önüne her dünya görüşünden kapı kulu almayı ihmal etmezler. Kapı kulları ekmek yedikleri kapıya sadıktırlar ve erk sahibinin iktidarı için her türlü özveriyi göstermeye ve celladı korumayı meslek ilkeleri gereği savunmaya devam ederler. Profesyonel kapı kulları bugün erk sahibinin gölgesinden kapıya gelenin dostu gibi gözüküp, onu da kirleterek kapı kulu yapmaya çalışıyorlar. Kapı kulları tarih içinde yüzleşme önünde en büyük engel konumda olmalarına rağmen, en çok sesi duyulanlarda onlardır. &lt;br /&gt;Toplumu kirletenler ile arasında çizgi çizmeyenler, kapı kullu olmaları yakındır. Çünkü vampir ısırdığını öldürmez, kendisinden yapar!&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-6226709638776457378?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/6226709638776457378/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=6226709638776457378' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/6226709638776457378'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/6226709638776457378'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/05/yuzlesmek.html' title='Yüzleşmek!'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-2441048393969327916</id><published>2011-05-30T04:05:00.000-07:00</published><updated>2011-05-30T04:06:15.689-07:00</updated><title type='text'>Aşk örgüt müdür, örgüt aşkı mı örgütler?</title><content type='html'>Aşk örgüt müdür, örgüt aşkı mı örgütler? &lt;br /&gt;Örgütlerin tarihi ayrılıklar üzerine oturur. Ayrılık çanları her yeni doğan bebe ile başlar, çünkü her çocuk doğduğu yerden ayrılacaktır. Örgütlerde, kuruluşunda ayrılığı içinde barındırır. Örgüt olmanın öteki adı gibidir ayrılıklar. Örgüt içinde ayrılığa karşı verilen tepkiler ise, o örgütün ne kadar demokrat ve toleranslı olduğunu gösterir. &lt;br /&gt;Ülkemiz içinde legal, illegal bir çok örgüt kuruldu ve yok oldu. Siyasi tarihimiz ölü örgütler topluluğu gibidir. Devamlı ve istikrarlı olan tek şey vardır, örgütlerin istikrarlı bir şekilde bölünmesidir. &lt;br /&gt;İstikrarın temelinde ise, hep görmezden geldiğimiz, konuşurken dahi sıkıldığımız bir konu yatar, özel ilişki. Özel ilişkiler bölünmenin temelinde olmasına rağmen, teoride yerini alamaz, çünkü bölünme olduktan sonra, ‘neden’ üretmek daha kolay olur. Kişisel ihtiraslar, egoların çatışması bir çok uydurma teorisinde doğmasına sebep olmuştur. Örgütler, içinden ayrılan parçalar ile gittikleri yola bakarsanız, çizgide büyük kopuş göremezsiniz, normal koşullarda yan yana oturup, sakin konuşmada çözülebilecek çizgi ayrılıkları, bakmışsınız farklı isimlerde örgüt isimler oluvermiş. (Gerçek ayrılıklarda ise ayrılışın teorisi önceden yapılır, sonradan teori uydurulmaz, sonradan teori uyduran örgütler içindir bu yargılarımız.) Her ayrılan, ayrıldığı yere karşı düşmanca duyguyu beslemek zorundadır ve kendi örgütüne kutsallık vermek için anlamlar yaratılmaya girişir, çünkü çatışma ile kendi varlığını tartışmasız yapacaktır. Tartışmasız olduğunda ise, artık yeni ayrılık çanlarını içinde duymaya başlar. Örgütlerin köklerine doğru bakın, bir örgütten yüzlerce örgüt çıkmış, yüzlerce dergi, gazete, broşür, ayrılığın nedenleri üzerine açıklamalar ile ince çizgilerini kalınlaştırma derdinde olduklarını görürsünüz. Ortak çözüm yerine, küçük olsun benim olsun çizgisi, ‘kader çizgisi’ gibi örgütlerin üzerine yapışır kalır. Birlikte mücadele etmenin koşulları küçük zaman dilimleri içinde olmuş olması bile, birlikteliği ortaya çıkarmaz, aksine daha da uzaklaşmayı ve her şeyi bilen ve yorumlayan kadrosunu yaratır. Her örgüt ve üyesi; her konuda bilgi ve fikir sahibidir, bilimsel temeli olmayan ama sözde bilimsellik verilen düşünceler alıntılar ile desteklenir. Ayrılığın temelinde olan kadın artık yoktur, onun yerini başka uğraşlar almıştır. Aşk başka baharadır. &lt;br /&gt;Örgütlerin erkek ağırlıklı olması ve erkek egemenliğinde olması ayrılığın temelinde kadın aşkını bulmanızı daha kolay kılar. Çünkü, örgüt başkanı ve yönetim kurulu (merkez komite üyesi ya da başka isimde olan ekipten biri) üyesi aynı kadına doğru sevgi duyması ve aşk ile bakması ayrılığın ana temelini oluştururken, ayrılık ve kavgada bu aşkı göremezsiniz. Kadına karşı duyulan özlem, ayrılık olarak yansır. Her ayrılıkta kadının adı yoktur…&lt;br /&gt;Örgütler temelde çözüm üretmek için kurulmuştur, toplum sorununa karşı toplu çözüm için bir adrestir. Örgütlerin kutsallığı yoktur, sorun çözüldükten sonra örgüt dağılması kadar doğal bir şey yoktur ama genelde dağılmaz, tutucu ve toplum önünde engel olurlar… Engel olan yapı içinden başka yapıların çıkması doğaldır, çünkü eğer küçülmez ise, toplumun gelişimini engel olabilirler. Örgütlerde bu duruma karşı kendisini kutsallaştırır. Kutsallaşma o kadar boyuta varır ki, örgüt hakkında eleştiri yapana acımasızca saldırırlar, çünkü kutsallığa karşı eleştiri olmaz…&lt;br /&gt;Kutsallık zaman içinde konuşulmayan ve dokunulmayan olur. Her yanlış harekete anlamlar yüklenir ve anlamalar geçmişin izleri içinde bulunur. O kutsallık içinde kimse o kurumun varlık sebebini sorgulayamaz hale gelir. Fakat, her kutsal olanda bir zaman içinde tarihin tozlu rafları içinde yok olur… &lt;br /&gt;Örgütlerin tarihi ayrılıklar üzerine oturmaktadır, eğer örgütlerden ayrılık yoksa orada tarih çizgisini engelleyen büyük bir diktatör vardır demektir. Büyük diktatörler ise, kan ile beslenir. Yaptıklarına kutsallık veren bir cemaat içinde yaşarlar. Onu kutsayan, ona boyun eğer bütün kapı kulları gerekli ilgiyi ve rahatlığı o iktidar olduğu sürece yaşarlar. Yandaş medya, yandaş bürokrat, yandaş güvenlik gücü her diktatörlükte vardır. Diktatörlüğün varlığı, ancak kafasında gerçek, var olan gerçek ile çatışmasında yok olur. &lt;br /&gt;Örgütlerdeki dağılmalara ve ayrılıklara sebep olan kadınları acaba bugün tarihin izini sürenler araştırsa, bu kadınları bir tanısak; tarihin çizgisi ve tarihi yorumlamamızda nasıl bir sonuç yaratır? Kadın örgüt içinde görevi pasiftir, fakat belirleyicidir. Gözlemeyebildiğim, görebildiğim örgütsel yapılarda, üst yönetimde kadının yer almamasının temelinde acaba bir aşk hikayesi yatıyor olabilir mi, ya da aşktan korkunun bir işareti? Soruyu başka şekilde soralım, aşk örgütleri ve örgütlü olanları bir arada tutar mı, dağıtır mı? &lt;br /&gt;Başlığımıza dönersek eğer, aşk örgüt müdür, örgüt aşkı mı örgütler? Bu sorunun yanıtını bu yazı içinde bulamazsınız, sizin yazacağınız yazının içinde saklıdır, o da sessizce kafanızda yazdığınız yazıda saklıdır, o saklı olanı bir gün paylaşırsınız umarım. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-2441048393969327916?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/2441048393969327916/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=2441048393969327916' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/2441048393969327916'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/2441048393969327916'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/05/ask-orgut-mudur-orgut-ask-m-orgutler.html' title='Aşk örgüt müdür, örgüt aşkı mı örgütler?'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-7346263082900392556</id><published>2011-05-30T00:51:00.001-07:00</published><updated>2011-05-30T01:16:52.813-07:00</updated><title type='text'>Neron yaşıyor, çevresindekiler de…</title><content type='html'>Neron yaşıyor, çevresindekiler de…&lt;br /&gt;Neron Roma’yı yaktı derler, genelde de öyle bilinir, aslında Neron Roma’da bir bölgeyi yaktı, şehri yakmadı. Adam durduk yere yaşadığı yeri neden yaksın, değil mi, şehri yeniden inşaat ettiği için yaktı dediler ama yeniden inşaat etmediğini bugün var olan yapılara bakarak anlarız. &lt;br /&gt;Neron, Roma şehrinde gelişen yeni dinin mensuplarını geniş bir alanda yer alan binaların içine toplar ve yakar. Yakan aslında yanandır, çünkü o kutsal devlet artık yoktur. &lt;br /&gt;Neron, bina içinde yaşayan insanlar ile birlikte yanarken, yapmış olduğu işi büyük zevk ile izlediği düşünülür. Roma, Neron zamanında Hıristiyan öncesi inancını ve iktidarını savunmaktadır, iktidarını güçlendirmek için kendisinde her şeyi yapmaya kadir olarak görür.  Yer altında gelen yeni güce karşı acımasızdır ama yangın Roma’nın kaderini değiştirmeye engel olamamıştır. &lt;br /&gt;Roma, bugün Hıristiyan şehridir ve içinde bu yangının yaşandığı yeri hala barındırmaktadır. O yerin adı Vatikan’dır. Vatikan bugüne kadar gelen kanlı oyunların sahnelendiği bir alan olma özelliğini korumuştur. Koridorlarında binlerce insanın çığlılığını hala sakladığına inanılır. &lt;br /&gt;Neron düşmanını yaktı, dönemin içinde binlerce Romalı bu zaferinden dolayı kendisini kutlamıştır. Bugünün liberalleri gibi zafer çığlıkları adı altında narlar atmış olabilirler, Neron balkon konuşmasında, bugünkü liberallerin adlarını ağzına alarak teşekkür etmiş olabilir. &lt;br /&gt;Neron bugünde yaşıyor, yaşanan olaylara bakarak görebiliriz. Geçmişte kilise içinde insanları yakanlar, Sivas’ta otel içindekilerini alevlerin dumanları arasında bırakmaya özen gösterenlerle akrabadır, Neron.  &lt;br /&gt;Neron durduğu yere göre kendisince haklı, çünkü ona bu düşünceyi aşılayan çevresinde çıkarcı insanlar topluluğu vardı…(Paradigma teorisi daha sonra yazıldı ama paradigma tarihin her döneminde varlığını korudu) Devletin bekası, iktidarın nimetleri için öldürmesi gerekliydi, öldürdüğü insanların torunları o topraklarda iktidar oldu, devleti yok oldu. O gün Neron’u alkışlayanlar zemin değiştirip, yeni olanın içinde imtiyazlı yaşamaya devam ettiler. Bugünde Neron’a alkış tutanların torunları, tıpkı Neron gibi yaşanların çevresinde varlığını korumaya devam ediyor, tarihte devamlılıktır önemli olan. İktidar sahipleri alışkanlıklarını ve yalakalarını istikrarlı bir şekilde geleceğe taşımaya devam ediyor. &lt;br /&gt;Neron’u bugün dahi yaşatanlar aslında bizleriz, onun çevresinde olanlara da büyüten ve onlara değer verenlerde bizleriz. Çünkü çevresinde yer alanların yaptığı her olumlu davranışı övüp, öne çıkarıyoruz. Onların yapmış olduğu binlerce hatayı görmezden geliyoruz. Hatta bazı uyanıklar onlara karşı eleştiri yapanlara ‘kıskançlık yapıyorsun’ diye ahmakça onları savunurlar. Ahmakların bol olduğu yerde Neron’da yaşar, onun çevresinde olanlarda. Duruşu olmayanların yaşam tarzı ne yazık ki Neron gibilerin yaşam alanı bulmasına sebep oluyor. Binlerce şehri, köyü yakan Bush’u bugün alkışlayanlar var, alkış aslında Neron’a doğru yapıldığının kaç kişinin haberi var? &lt;br /&gt;Bugün, AKP iktidarının yaptıklarını alkışlayanlar, onun çevresinde olanlar geçmişte Neron’un çevresinde onlar ile akrabalığı var mıdır? Bir devamlılıktan bahsedebilir miyiz? Kendisini tarihçi olarak vurgulayan, eski bir sol örgüt içinde yer almış biri, bugün yaşanan sorunları AKP çözer diye talimat verirken, kimin ile akrabalık kurduğunun elbette bilinci içindedir. &lt;br /&gt;Liberal dünya görüşünde olduklarını söyleyenler, aslında liberalizmi anlamadıkları ve bilmedikleri ortada, çünkü onlar kendilerine her ne kadar liberal deseler de Neron’a alkış tutucularıdır. Muhalefetmiş gibi gözüken ama iktidarı hiç eleştirmeyen bir gazetede gönüllü yazarlık yapanlar, Neron’un çevresinde yer alanlar ile tarihi devamlılıktan dolayı ilişkileri vardır. Kürtlerin eline Türk bayrağı vermek için her türlü ayak oyunu oynayacağını ilan eden iktidardaki bakanlar kurulu başkanı, ana muhalefet liderinin Hakkari’deki mitingini eleştirirken kendini ele vermekten çekinmiyor, saklamıyor da. Neron ve çevresi bugünde yaşamaya devam ediyor. Roma yok oldu, yakılanlar Roma’nın gerçek sahibi oldular. Bugün tarihten ders alıp, Neron çevresinde yer alanları iyi tanımalı ve oluşacak olan yeni yaşam içinde onlara da yaşama hakkı tanınmamalıdır. Tarih tekerrür etmemesi için, bugünü iyi anlamak için geçmişe bilinç ile bakmak gereklidir. Kimler sizin gerçek dostunuz, kimler sizi yakması için Neron’a alkış tutuğunu iyi tespit etmek gereklidir. Bir daha Neron ve Roma olmaması için duruşumuzu ve kimleri dostumuz olarak göreceğimizi iyi tespit etmek zorunludur. Neron’a alkış tutanlar bugün daha varlığını korumaktadır. Neron’a alkış tutanları iyi tanıyın, onlar maskeleri çabuk değiştirdiğini göreceksiniz. Sizin gibi gözükürler, fakat onlar alkış tutucudurlar. Alkış tutanların yanında gönüllü duranları iyi tanıyın, kirletmeyin kendinizi. Neron’a alkış tutanlar, Neron’dan daha kirlidir ve kirliliklerini bugüne ve geleceğe kadar taşırlar. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-7346263082900392556?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/7346263082900392556/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=7346263082900392556' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7346263082900392556'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7346263082900392556'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/05/neron-yasyor-cevresindekiler-de.html' title='Neron yaşıyor, çevresindekiler de…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-2062198679544771000</id><published>2011-05-27T04:36:00.001-07:00</published><updated>2011-05-27T04:47:41.929-07:00</updated><title type='text'>Hava siyanür esiyor…</title><content type='html'>Hava siyanür esiyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yer sallanıyor, toz gök kubbeye doğru havalanıyor. Göz gözü görüyor, kulaklar sesleri işitiyor. Yer altından gelen ses, yeryüzünü kucaklıyor. Bir baraj ve içinde siyanür birikmiş. Siyanür ağır ağır toprağa sızıyor. Para için yeryüzü siyanür ile sulanıyor. Yer altı suları siyanür, yer üstü siyanür kokusu kaplıyor. Koku yeryüzünü kaplarken, canlılarda korku ortaya çıkıyor, çünkü siyanür öldürüyor, yok ediyor. &lt;br /&gt;Ölüm havadan, yer altından geliyor. &lt;br /&gt;Toprak, siyanür ile kazınmadan önce, kara dehlizlerde, kara taşları almak için mücadele eden binlerce insanın alın terinin hikayesi yer altında yatar. Toprak geçmişi saklar.&lt;br /&gt;Tarih sayfalarının en değerli bilgileri ve bilinmezlikleri bugün dahi toprağın altında bulunmayı bekler ama bir gün siyanür ile o dehlizlere ulaşanlar, tarihin bilgisinden daha çok maden ile ilgilenerek, bilgiyi toprağa karıştırıp yok ederler. Öncelik, depoya dolacak madendir, madenin maddi değeri gözleri kör, kulakları sağır eder. &lt;br /&gt;Tarihin birikimleri kazıda kullanılan siyanür ile birlikte yok olur. Siyanür toprağa sızar, havaya karışır. Bulaştığı yeri ölüm alanına dönderir.&lt;br /&gt;Tarihi bilgileri sadece siyanür mü yok eder, elbette hayır. İnsan, para hırsı ile birlikte kendisini para üzerine konumladığında her şeyi ama her şeyi yok edebilir, kendisini bile yok etmekten geri kalmaz. &lt;br /&gt;Para, gözleri kör, kulakları sağır, duyguları yok eder. &lt;br /&gt;Para için kariyer, kariyer içinde her şeyi göze alanlar, tarihi önemsizleştirirler ve geçmişin bütün birikimlerini para kazanma ve kariyer yapma üzerine kurarlar. &lt;br /&gt;Tarihin dehlizlerinde kırılma noktaları vardır, kırılma noktalarında ise büyük aşk hikayeleri yatar.  Bugün okuduğumuz bir çok aşk romanı ve tiyatro eseri hep bu kırlıma noktalarına işaret eder. &lt;br /&gt;Kırılma anı tarihin bir cilvesi olarak aşkı yeniden yazar ve yorumlar.  &lt;br /&gt;Hayatımızı, modern çağın girişinde sıkıştırılmış dosyalara bıraktık. Onların bir bölümünü yangınlar, seller ve fareler tarafından yok edildi. Yok edilmeye başlandın mı, bırak doğaya kendi kendisine yok eder, kağıt üzerine yazılan her şeyi… Doğa yok eder ama bizler doğaya işi bırakmadık, kendi ellerimiz ile sıkıştırılmış dosyalardaki bilgileri yok ettik. &lt;br /&gt;Neler yoktu ki yok ettiklerimiz arasında, her insanın bir yaşam romanı, bir aşk ya da binlerce aşk hikayesi.&lt;br /&gt;Yakın tarihimizde, bir çok olay bizlerin dışında gelişen olayların yaratmış olduğu rüzgar ile değişti. Bizlerin elinden ancak rüzgara uyum sağlamak olarak verildi. Başka şansımız yoktu, güçsüz bir yaprak gibi rüzgarın içinde, gideceği yöne yönelerek ve hep uyum sağlayarak uçtuk. &lt;br /&gt;Yakın tarihimiz içinde, bizim dışında oluşan rüzgarın yönünü bir aşk hikayesi belirledi dersem acaba ne düşünürsünüz? &lt;br /&gt;Bir aşk hikayesi, yüzlerce gencimizin ölmesine, milyonlarca çocuğumuzun hayallerine çalınmasına sebep olduğunu söylesem acaba tarih karşısında dürüst olur muyum? &lt;br /&gt;Bugün yaşadığımız tüm olumsuzlukların temelinde belki bu aşk hikayesi yatar ama kimse bu aşk hikayesini yaşayanlar dışında bilmez. Bizlere aşk hikayesini değil, çatışmaları ve bölünmüşlüklere yüklenen anlamlar ile öğreniriz… Sonucu öğreniriz ama temelde yatan karşılıksız aşkı öğrenemeden yaprak misali rüzgarın belirlediği yönde uçmaya devam ederiz.&lt;br /&gt;Bir adam sevgilisine bir altın kolye etmek istedi, ama sevdiği kadın bir başkasını seviyordu. Karşılıksız sevgisini yer altından siyanür ile altını çıkardığında öğrendi. Yıkıldı. Yıktıklarını ve yok ettiklerini hiç düşünmedi... Siyanür ile kazılan toprağın yakındakiler bu aşk hikayesini hiçbir zaman öğrenemediler, çünkü onlar artık ölüler… &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-2062198679544771000?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/2062198679544771000/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=2062198679544771000' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/2062198679544771000'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/2062198679544771000'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/05/hava-siyanur-esiyor.html' title='Hava siyanür esiyor…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-688164691532655138</id><published>2011-05-18T02:04:00.001-07:00</published><updated>2011-05-18T02:04:39.551-07:00</updated><title type='text'>Kelimeler</title><content type='html'>Kelimeler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı kelimeler, yemek tabağında kalan artık gibi çöpe atılmayı bekler… Çöpe atılmayı bekleyen o kadar çok kelime birikmiş ki yaşamımız içine, hangisini atacağımızı bilemeyiz. Beynimizde bahar temizliği yapma zamanı çoktan geldi, geçti ama bizler hala artıkların oluşturmuş olduğu kirlilik içinde yaşamaya devam ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kelimeler salonları, meydanları dolduruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Miting ardından boş kalan meydanlarda çöpler bir dağ oluşturur, çöpçüler ellerinde süpürge ile çöpleri temizler ama ya kelimelerin çöplüğünü, onu kimler temizler? Kelimeler, toplumun üzerinde kara bulut gibi asılı kalır ve kirletir altında kalanı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meydanlar kirli kelimeler ile dolu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kelimelerin kirliği olur mu? Elbette, her tüketilen şeyin arkasında çöp olur. Çöp çağımızın çözülemeyen sorunudur, çünkü geri dönüşümü olduğu bilinmesine rağmen, derelerimiz, denizlerimiz, yer altımız çöp ile dolu, her gün de çöp dolduruyoruz. Yer yüz çöp ile dolarken, gök kubbede çöp ile kuşatıldı. Bugün gök kubbemiz uydular yanında kirli kelimeler ile de dolu. Gök bu kadar kirliliği ne kadar taşıyabilir bilinmez ama bizler her an kirli kelimeler ile kirletilmeye, düşünenlerimizin güzel tarafları yok edilmeye devam ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meydanlar artık kelimeler ile dolu, virüs gibi davranan kelimeler ise, evlere, sokaklara, mahallenin kahvehanesinde güzel olanı yok etmeye devam ediyor. Her kelime bir arada yaşam yerine, çatışmayı körüklüyor. Konuşma yerini, bağırma alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öfke kelimelerin dışa vurumu gibi oldu. Konuşma yerini, kısa kelimeler aldı. Kelimeleri yumruklar, bıçak, silah ve atom bombaları ve de türevleri temsil eder oldu. Konuşma, anlama yerine bomba yağdırıldı. Bombaların eşliğinde kelimeler ekranlardan bütün dünyaya yayıldı. Yayılan sadece reaktörden sızan radyasyon değil, kelimelerde, çünkü o kelimeler radyasyondan daha tehlikeli, yağmur ile yeryüzüne inmiyor, hep havada asılı kalıyor. Kuşaktan kuşağa aktarılan kelimeler savaşı, düşmanlığı, çatışmayı körüklemeye devam ediyor. Kelimelerin gücü ile toprak kan ile sulanıyor, radyasyon üzerini örtüyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çöpe atılacak kelimeler, günümüzü, yaşantımızı ve her şeyimiz belirler konuma geldi. Kelimeler yerine bizlerin cansız bedenleri çöpe atılmaya başlandı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabakta kelimeler çöpe atılmayı beklerken, bizler tabakta artık bir parça konumuna geldik... bahar temizliği kelimeler boyutunda ne yapılacak dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-688164691532655138?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/688164691532655138/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=688164691532655138' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/688164691532655138'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/688164691532655138'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/05/kelimeler.html' title='Kelimeler'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-1716029976562244385</id><published>2011-05-18T02:02:00.001-07:00</published><updated>2011-05-18T02:03:37.102-07:00</updated><title type='text'>Siyanür toprağa sızdı</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-9UmCW1wOyLk/TdOLR992wsI/AAAAAAAAEw8/uqrO-Mrfwfo/s1600/siyanur2011.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 228px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-9UmCW1wOyLk/TdOLR992wsI/AAAAAAAAEw8/uqrO-Mrfwfo/s320/siyanur2011.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5607979101814440642" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Siyanür toprağa sızdı&lt;br /&gt;Çevre felaketi olan yerde sanayi vardır, sanayinin olduğu yerde ise ölüm! &lt;br /&gt;Ölümden ve her felaketten ders çıkaran devlet mekanizması bu dünya üzerinde varlığını koruyor. Bizim gibi geri kalmış / bıraktırılmış ama gönlümüzü almak için “gelişmekte olan ülkeler” kategorisinde gösterilen ülkenin yöneticileri ise, felaketi görmemeye daha eğimlidir, çünkü görürlerse önlem almaları gerek ama önlemi alacak ne maddi alt yapı var, ne de onu yönlendirecek bilgi birikimi… &lt;br /&gt;En iyisi körebecilik oynayıp, sorun yokmuş gibi radyasyonlu çay, siyanürlü su içmek.. &lt;br /&gt;ölüm nereden gelirse gelsin, Allahın takdiridir denir… Madende insanlar ölür, mesleği ölmektir denir. Polis, asker, gencecik delikanlılarımız ölür, tercihleri ve Allahın takdiridir denir. &lt;br /&gt;Yüce irada vermişse ölümü, yaşamak gerek, önlem almak onun kader yazısına karşı gelmek anlamındandır der ve önlem almaz... &lt;br /&gt;Alınmayan önlemler; ölümlere çağrı yapıyor…&lt;br /&gt;Çağırıyor...&lt;br /&gt;Çayda radyasyon yok dedi devlet yöneticisi, radyasyonlu çayı içti. Ölümü yok edemedi. Bugün dahi Çernobil’in izleri varlığını koruyor, her aileden birileri ölmeye devam ediyor. Japonya’da tusinami oldu, santral kaçak yaptı, bulutu bize yağmur olarak geldi. Hiroşima felaketinden acaba bizim payımıza ne düştü? Alzheimer oradan mı geldi dersiniz? &lt;br /&gt;Depremden yıkılan binaların yerine yapılan binalar, yeni küçük depremde yıkıldı, yüzlerce vatandaşımız öldü. Yerine yenileri yapıldı… Değişen ne oldu dersiniz?&lt;br /&gt;Büyük felaket bekleyen ülkemizde, küçük felaketleri kendi ellerimiz ile yapıyoruz, yapmaya da devam ediyoruz. &lt;br /&gt;Gümüş, altın çıkarmak için siyanür ile toprağın altını eşiyoruz. Topraktan maden ayıklıyoruz, artığını göletlere boşaltıyoruz. Göllete biriken su uçup gitmiyor, sızıyor. Toprağa sızıyor, havaya karışıyor molekülleri… Nefes alıyoruz, su içiyoruz, toprağa ektiğimiz suluyoruz. Doğal olanı yok ettik, kirlettik. Yerin üstünü, altını, yüzeyini… Sonra tanrı bize bunu layık gördü, onun çizdiği kadere karşı gelmeyelim diye susuyoruz. &lt;br /&gt;Birileri kasalarına para, evlerini başka diyarlara yapmaya devam ediyor…&lt;br /&gt;Felaketin olduğu yerde yaşayan bizleri birer işçi, köle, canlı olarak görüyorlar. Felaketler ile bizleri baş başa bırakırken, kendileri kırmızı halılar üstünden geçip, lüks yaşamlarına devam ediyorlar…&lt;br /&gt;Yaşadıklarımız birer kader değil, tanrının çizdiği çizgi hiç değil. Birleri kasalarına para ile doldurmak için bize söylediği masaldır. O masala inanıp sessiz kaldıkça, bizler daha çok siyanürlü suyu içeceğiz, felaketlerin taşlarını hep üzerimizde göreceğiz. &lt;br /&gt;Felaketleri en az hasarla nasıl atlatacağımız konusunda bilgi birikimini görmek istiyorsak eğer, gelişmiş ülkelere bir bakmamız yeterlidir. Ama bizlerin oralara bakmamızı engellemek için her türlü yolu deniyorlar, yasal zemini oluşturmak için yasalar düzenliyorlar. Yasal olarak çocuklarımızı korumak bahanesi ile, bizlerin bilgi almamızı engelleyecek düzenlemeler yapıyorlar. &lt;br /&gt;Sessiz kalıyoruz, sessiz kaldıkça suyu para karşılığında plastik şişlerde satın almaya devam edeceğiz, elbette ne kadar sağlıklı ve doğal olduğunu bilmeden tüketeceğiz…&lt;br /&gt;Siyanür toprağa sızdı. Devlet büyüğü ne dedi dersiniz?&lt;br /&gt;Sızan sadece siyanür mü?&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-1716029976562244385?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/1716029976562244385/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=1716029976562244385' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/1716029976562244385'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/1716029976562244385'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/05/siyanur-topraga-szd.html' title='Siyanür toprağa sızdı'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-9UmCW1wOyLk/TdOLR992wsI/AAAAAAAAEw8/uqrO-Mrfwfo/s72-c/siyanur2011.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-7147370145544562395</id><published>2011-05-10T12:55:00.001-07:00</published><updated>2011-05-10T12:55:12.920-07:00</updated><title type='text'>Yıldızlar gökyüzünde duruyor mu?</title><content type='html'>Yıldızlar gökyüzünde duruyor mu?&lt;br /&gt;Şehrin üzerine karanlık çöküyordu, sokakları neon ışıkları aydınlatmaya başlamıştı. Güneşin ışığı yok olurken, sokaklar ve evlerin pencerelerini yapay ışıklar kaplıyordu. Şehir aydınlandıkça gökyüzü karanlıklara bürünüyordu. Gün, şehri terk ettiğinde, gökyüzü karanlıkta kalmıştı. &lt;br /&gt;Eskiden akşam inerdi şehre, gökyüzünü yıldızlar sahiplenirdi. Üzerimize bir yorgan gibi örterdi, yıldızların altında belki en güzel aşklar, belki en dramatik ayrılıklar yaşanırdı. Neon ışıkları sokaklara hakim oldukça, aşklar satılığa çıktı. Sokaklar, hayat kadınları ve onları para ile almak için dolaşan erkekler ile doldu. Çıkmaz sokaklar karanlık içinde, karanlıkta sesler ile doldu.&lt;br /&gt;Gökyüzü karanlığa büründü gün geçtikçe, enerji savurganlığımız uzaydan görülür oldu. Uzayın en karanlık noktasında, gelişmiş şehirlerin ışıklarını görür oldu, uzaydan bakan Nasa yetkilileri. &lt;br /&gt;Bin yıl öncede durduğu yerde değil belki ama yıldızlar hep orada duruyor, yıldızlar gökyüzünde hep durmaya devam ediyor. &lt;br /&gt;Bizler, şehir yaşantısı içinde onları tek tek kaybettik, şimdilerde sanal alemde yıldızların duruşuna göre yarınımızı öğrenme derdine düştük. &lt;br /&gt;Yıldızlardan para kazanmanın başka yolunu buldu insan, sanal olarak uydurdukları duruş noktalarına göre anlamlar yüklendi, inandırıldı insanlık. &lt;br /&gt;İstanbul’da yıldızlar sokağa düşmüş, vitrin ışığı vuruyor üstüne. &lt;br /&gt;Çocukluğumda yıldız kaymaları sırasında dilekler tutardım, olup olmadığına inandığım için değil, öyle olması gerektiği için dilekler tutardım, büyüdüm. Büyük şehir içinde nokta oldum, kayan yıldızları ancak magazin sayfasında görür oldum, ne dilek tuttum, ne de başka şey, öğlen yemeğinde, üzerine yemek koyup yedim, sonra çöpe attım. Tükettim, şehir tüketici ol dedi, tükettim. &lt;br /&gt;Gökyüzü karanlığa büründü, sokaklar aydınlanırken…&lt;br /&gt;Bizler biliyoruz ki, yıldızlar hep orada olduğu yerde duruyor, görmeyen ve yok eden bizleriz. &lt;br /&gt;Gökyüzünde yıldızları görenler, güzelliği de görür. &lt;br /&gt;Gökyüzündeki güzellikleri göremeyenler, yüreği güzel olanlara bakar yıldızları görür. Yıldızlar yeryüzünde gölgelerini ve izlerini bırakır. Şehir kaldırımları ise, yıldızların izini bir yağmur birikintisi içinde kanalizasyona sürükler…&lt;br /&gt;Şehrin üzerine karanlık çöktü, yıldızların izi sokaktan silindi.&lt;br /&gt;Şehir yıldızsız, insanlar karanlık içinde neon ışıkları ile yollarını bulmaya çalışıyorlar. &lt;br /&gt;Şehirde çoban yıldızı yoktur, çoban yıldızın yerini navigasyon aldı. &lt;br /&gt;Şehrin gök kubbesi karanlık, yıldız neon ışıklarının üzerinde gökte olması gereken yerde durmaya devam ediyorlar. &lt;br /&gt;Karanlık, gün ışığına terk erken, yıldız gök kubbede olduğu yerde durur, şehir uyur. Kimse göremez. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-7147370145544562395?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/7147370145544562395/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=7147370145544562395' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7147370145544562395'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/7147370145544562395'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/05/yldzlar-gokyuzunde-duruyor-mu.html' title='Yıldızlar gökyüzünde duruyor mu?'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-2812152979761349957</id><published>2011-05-08T08:30:00.000-07:00</published><updated>2011-05-08T08:31:17.930-07:00</updated><title type='text'>100 bin okuyucu!</title><content type='html'>100 bin okuyucu!&lt;br /&gt;Yüzbin üzerinde dostumuz gazetemize (bugünkü sayı ile) göz attı… Yüzbin okuyucunun çok üstünde okuyucu dostumuz olduğunu biliyoruz, çünkü daha önce haberleri sildiğimiz için önemli bir tıklama sayısını yok etmiştik. Bugün resmi olarak yüzbin tıklama sayısına ulaşmış bulunuyoruz. Yüzbin rakamının yanına bir sıfır eklemek için yola çıkmış bulunuyoruz.&lt;br /&gt;Anneler günü bizim için önemli bir gün olduğunu biliyorduk, artık gazetemiz içinde önemli bir gün olduğunu düşünüyorum. Bugüne kadar istikrarlı bir şekilde büyüme çizgisini koruduk. Bugüne kadar devam ettirdiğimiz haber, yorum seçme titizliliğini bundan sonra da devam edecektir. &lt;br /&gt;Bugüne kadar özellikle reklam için ayrı bir çalışma yapmadık, daha çok para konusunu göz ardı edip, haber aldık, haber yayınladık. Bundan sonrada özellikle reklam için çalışma yapmayacağız, reklam vermek isteyenler gönülleri ile verecekler ve verecekleri reklamdan beklentilerine ulaşacaklarını düşünüyoruz. Gazetemiz reklam verenden beklentisini en alt düzeyde tutarak, hem hayal kırıklığını ortadan kaldırıyor hem de amacı yönünde dostluk içinde yayına devam ediyor. (Para; ne yazık ki, yaşadığımız geçiş dönemi üzerinde bulunulan zemin. Para üzerinden her şey yürüyor, haber para ile haber yapmak için gidilen yer para ile, giyilen kıyafet, yenen yemek, her şey para olduğu dönemde, gazetenin görünmeyen maliyeti de para oluyor maalesef, reklam minimum gideri karşılamak için bir araçtır, reklam verenler bu harcamaya katkı sunmuş oluyor sadece… Biz, vakıflar gibi para toplamıyoruz, vakıflar gibi binlerce insan çalıştırmıyoruz, bazı dernekler gibi dergi basıp sokakta yardım toplamıyoruz, sadece haber yapıyoruz, o da kısıtlı imkanlar içinde. Verilecek reklam işte bu haber için gerekli…) &lt;br /&gt;Gazetemizi merkez olarak görüp, yan işler yapacağız yakın bir zaman dilimi içinde, fakat yapacağımız işlerde merkezinde para değil, insan, dostluk, sevgi olacaktır. (Gazetemizin ayakta kalması için yan iş yapmak zorunda kalıyoruz, yeter ki bu idealist tavrımız devam etsin diye… )&lt;br /&gt;Galata bölgesini merkez alan ama evrensel olan bir gazetecilik anlayışı içinde, günlük balon konuları yine konuşmayacağız. Günlük balon haberler, güzellikleri ortadan kaldırdığını, düşmanlık tohumları ektiğini düşünmekteyiz. Günlük siyasi partilerin, büyük firmaların çıkarları, insanlığın çıkarları ile paralel değildir. Bugün yaşadığımız günlerde çatışmanın, kavganın körüklendiği bir süreci yaşıyoruz. &lt;br /&gt;Çevremiz ülkelerinde yaşanan iç savaş, ülkemiz içinde yaşanan “düşük yoğunluklu” çatışmanın, geniş çaplı bir çatışmaya doğru yol açmayacağını kimse garanti edemez. Bir arada yaşamı savunanların seslerinin gün geçtikçe azaldığı, çıkarları için; çatışmadan kar yapacakların sesleri ve onların yönlendirdiği kesimlerin (kitlenin) sesleri daha üst seviyeden çıkmaktadır. İçinde bulunduğumuz ilçede her gün bir şeyleri protesto eylemleri olmaktadır. Protestonun olmadığı gün yok, buna rağmen iktidarı elinde bulunduranlar protestoların sesine kulaklarını kapatmış ve bildiklerini ve çıkarları yönünde yapmaktan geri durmuyorlar. &lt;br /&gt;Sokağın sesine kulak kabartmayanların açacağı tahribat, bir arada yaşayan bizler üzerinde ağır bir fatura olma ihtimali yüksektir. Galata’da bir arada yaşanlar olarak, ayrılmak değil, bir arada huzur ve barış içinde yaşama isteğimizin en güzel sesi sanattır ve sanatın sesini sayfalarımıza açtık, o sayfalardan sürekli bir arada yaşamayı ve nefret duygusunun ortadan kalkması için yayınlar yapmaktayız… &lt;br /&gt;Anneler günü bütün anneler içindir. Cumartesi annelerinin sesine kulak vermeyenler, yarınlar içinde gerçekleşecek çatışmanın da baş sorumlusu olacaklardır. Anneler günü nedeni ile tüm annelerin gününü kutlarız… Annelerin, rengi, ırkı, ulusu olmaz, bütün anneler çocuklarına aynı göz ile bakar… Bizler de haberlere, güzellik, nefret yerine dostluğun taraftarı olarak bakıyoruz, seçiyoruz. Seçiciyiz, taraftarız. Bir arda yaşamaktan taraftarız, sevgiden taraftarız, dostluktan taraftarız. &lt;br /&gt;İnternete uygulanacak olan yeni düzenlemeler, her ne kadar iyi niyetle atılan adım gibi gözükse de, zaman içinde sansürün ana kaynağı ve dayanağı olacaktır, o yüzden internet için yapılacak düzenlemeler, evrensel kurallar içinde olmalı ve kategorize edilmeden, bağlantı serbest olmalıdır.. Her insan istediği yere ve ülkenin sitesine özgürce bağlanabilmelidir. &lt;br /&gt;Galata, bugünlerde dünyanın bütün dillerini konuşuyor, dün de konuşuyordu, yarında konuşsun istiyoruz. Galata sokaklarında her dilden, kültürden, inançtan düğün olsun istiyoruz. Her düğüne her kültür katılsın, dans etsin, yemeğini yesin, birlikte gülsün istiyoruz. &lt;br /&gt;Yüzbin okuyucumuz, bizim bu dileklerimize destek verdiğini gösteriyor, daha büyüyeceğiz, daha da güzelleştireceğiz, yaşadığımız dünyayı, nerede olursak olalım. Gazetemizin sayfası, bizim gibi bakanlara her zaman açıktır… &lt;br /&gt;Sanat evrenseldir, Galata Gazete’de evrensele açılan kapınızdır. Kapıdan içeriye girin ve yazılarınız ile evrensel olana katkı sunun…&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;br /&gt;www.galatagazete.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-2812152979761349957?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/2812152979761349957/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=2812152979761349957' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/2812152979761349957'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/2812152979761349957'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/05/100-bin-okuyucu.html' title='100 bin okuyucu!'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-4321257344481712332</id><published>2011-05-05T08:00:00.001-07:00</published><updated>2011-05-05T08:00:48.739-07:00</updated><title type='text'>Felaketler insanları bir birine yaklaştırır.</title><content type='html'>Felaketler insanları bir birine yaklaştırır.&lt;br /&gt;Felaket zamanlarını hiç düşündünüz mü, umarım hiç yaşamazsınız ama felaket zamanı insanlar hiç tanımadığı birine şükran ile bakar ve sıcak dost elini uzatır, çünkü felaketler sizi hiç tanımadığınız ile yakınlaşma ortamı yaratır, o yaratılan ortamda bütün felaketzedeler aynı durumda, eşit olmasında yatar. İnsanlar felaket anında eşittir. &lt;br /&gt;Normal bir zamanda, hiçbir zaman yüzüne dahi bakmayacağınız insanlar ile bir bakmışsınız canı gönülden dost olmuşsunuz. Felaketler insanları bir birine yakınlaştırırken, aynı dili konuşmasını da beraberinde getirir. Felaket zamanı dil evrensel olur, bütün dünya insanları aynı dil ile konuşur, aynı refleksi verir. &lt;br /&gt;Sokaklarda görmüşünüzdür, üstü başı yırtık, sokakta yaşayanları. Yanınızdan geçerken inanılmaz bir koku yayarak umarsız bir şekilde giderler. Onlar, sokakların insanlarıdır ve o en büyük korkumuzu yaşarlar, evsizdirler ve sokaktadırlar. İnsanların en büyük korkusu yaşarken sokakta kalmak ve tek başına yaşamak olduğunu bu konuda yapılan araştırmalar ortaya koymuş, yani en büyük korkumuz oluşturan sokak yaşantısı, bugün bütün şehirlerin sokaklarında görmekteyiz ve onlar korkuyu yenerek yaşıyorlar. Aynı zamanda bizim korkularımızı tetikliyorlar.  En karanlık sokakta, köpek havlamaları arasında sokakta yaşıyorlar. En dondurucu soğukta, altlarına buldukları kartonları serip, buldukları tüm çaputları üstlerine kapatarak uyuyan bu insanlar aslında bizim korkumuzun yendiklerini gösteriyor. &lt;br /&gt;Bütün çabalarımız, bütün boyun eğmelerimiz, işte bu sokakta kalmamak içindir. Sokakta kalma korkusu yüzünden ev alırız. Sokakta kalma korkusu yüzünden çalışırız. Sokakta kalma korkusu yüzünden, en pahalı ve bize en güvenli diye sunulan yerlerde yaşarız. Bizler korkarız, korku ile yönetiliriz. &lt;br /&gt;Felaketler, korkunun yok olduğu zaman dilimidir. Korku yok olur, korku yok olduğunda o normal zamanda yanımızdan hiç umarsızca geçen adamın elini tutarız, onun ile sohbet ederiz, onun kokusu artık rahatsızlık vermez, çünkü korkumuz yok olmuştur. Felaketler, korkuları ortadan kaldırdığı an, bütün insanlar, fark gözetmeden bir birleri ile aynı dili konuşarak sohbet eder konuma gelir. &lt;br /&gt;Ülkemiz topraklarında sık sık felaketler yaşanır ve bizler felaketlerden ders alan bir kültürden gelmiyoruz. Yaşanan felaketin fotokopisi sürekli yaşanır. Hiç düşündünüz mü, trafik felaketinde binlerce insan kaybederiz ama hiç önlemelini bulamayız. Araçtan mı, yolda mı, sürücüden mi kaynaklanıyor… bu felaketi nasıl önleriz diye düşünmeyiz, araştırmayız, çünkü bizler felaketi kopya olarak yaşamaya alışmışız, bize dokunmadığı sürece yok sayarız, gözümüzün önünde olan felaketi. Büyük depremler yaşamış atalarımız ve bizler. &lt;br /&gt;Beklenen depremler kapımız çalıyor olmasına rağmen bizler, reklamlarda bizlere sunulan dairelere bütün birikimlerimiz yatırırız. Söylenen en sağlam zeminde en pahalı daireyi satın alırız. Binanın çürüklüğünü sorgumlayız bile. Bizim için önemli olan sokakta yaşamamak! Felaket kapıyı çaldığında ise, zemin oynaktır ve bina yorgun demir ile ayakta durmaktadır. En ufak salanlıda yorulmuş demir ufalır. Felaket kapımız çalmıştır, çaldığında eşitleniriz. &lt;br /&gt;Hızlı tren yaparız, raylarının yorgunluğunu göz önüne almayız. Var bir yol deriz, üzerinde teknoloji ürünü aracı geçiririz. Raylar çatlar ve kaza olur. Olur ama bu felaketten ders almayız, aynı ray üzerinden başka teknoloji ürünü lokomotifleri geçiririz, uzatırız, eski hatlardan yol güzergahını. Bizler felaketlerden ders almak yerine görünümüne ve havasına önem veririz. Yeter ki güzel gözüksün, ama felaket oldu mu, hiçbir zaman normal zamanlarda görüşmeyeceğimiz birinden sıcak bir el uzatmasını bekleriz. &lt;br /&gt;Neden bizler felaketleri bekleriz, hiç tanımadığımız birine sarılmak için? Neden insanlar bir birine yabancı ve düşman? Neden bu kavgalar, yaptığımız kavgalardan kimler kasalarını dolduruyor, kimler koltuğunu sağlama alıyor? Felaketler insanları etkilediğinde, bütün sınıflar, mevkiler, katmanlar, birikimler yok oluyor, eşit oluyoruz. Neden normal zamana insanlar bir birlerine gülümsemezler ve koşar adımlar ile çevresine dikkat etmeden  yürürler, hiç düşündünüz mü?&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-4321257344481712332?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/4321257344481712332/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=4321257344481712332' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/4321257344481712332'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/4321257344481712332'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/05/felaketler-insanlar-bir-birine.html' title='Felaketler insanları bir birine yaklaştırır.'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-3182163450886129569</id><published>2011-05-03T02:13:00.001-07:00</published><updated>2011-05-03T02:13:46.046-07:00</updated><title type='text'>Bir adam öldürüldü!</title><content type='html'>Bir adam öldürüldü!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir adam öldürüldü, binlerce insan meydanlarda bayram yaptı! &lt;br /&gt;Ölüm, bayram sebebi mi? &lt;br /&gt;Neden insanlar bayram yapar? &lt;br /&gt;Her bayram bir ölüm sonucunda mı ortaya çıkar? &lt;br /&gt;Meydanlar sevinç çığlıkları içinde. Kalabalık. Bir birine sarılan insanlar… Neden diye sormadan sarılan insanlar… &lt;br /&gt;İç güdü mü, sevinç çığlıklarını attıran şey???&lt;br /&gt;Arenada öldürülen bir boğanın kanları üzerine milyonlarca insan çığlık atıyor. Matador, büyük bir gurur ile pelerini arkaya atıp seyirciyi selamlıyor. &lt;br /&gt;Seyirci mutlu, matador mutlu elinde kanlı kılıcı ile. Yerde yatan boğa artık aramızda değil, o bir kasabın ellerine teslim edilecek, etleri dağıtılacak... Kediler ve köpeklerde bu etten yararlanacaktır. &lt;br /&gt;Öldürülen boğaların başları ne olur? Saklarlar mı? Kaç boğa öldürmüştür matador? Öldürmek için beslenen boğalar!&lt;br /&gt;Bir insan öldürüldü. &lt;br /&gt;Öldürülen insan, bir insan öldürdü, binlercesinin ölümünün kararını verdi. &lt;br /&gt;Öldürülen adam, yer altı örgütündeydi, öldüren yer üstü imparatoru. &lt;br /&gt;Aslında ölende öldürende katildi. İkisi bir birini besledi, ikisinden biri arenada öldü. &lt;br /&gt;Matador boğayı besledi ve öldürdü. &lt;br /&gt;Boğa olmazsa, matador olamazdı. &lt;br /&gt;Matador, kendi varlığı için, bağayı doğumdan sonra alır, besler ve arenaya hazırlar, çünkü ona en son ölümcül darbeyi arenada kendisi için vuracaktır. Kendi beslediği boğayı bir şov uğruna öldürecektir. Gurur ile selamlamak için seyirciyi. Seyirci sadece seyircidir, ölümcül dövüşe sadece sesi ile katılacaktır. Kan ile sulanacak toprak, kanın tutulmasını yaşayacak milyonlarca insan. Kan tutu mu, eğlence en son halini alacak, çılgınlar gibi haykıracak. Oleeeee!&lt;br /&gt;Dövüşte, yenende yenilende baştan belli olur. Boğa ölecek, matador öldürecek, eğer matador öldüremez ise, matadorun yardımcıları öldürecek. Boğa, her durumda ölecek… &lt;br /&gt;Ölen öldüğü ile kalır, kimse ölene bakmaz, artık matadorun yapacağı şov önemlidir. Her dövüş sonunda, arenada matadorların çıktığı kapıda bir çok matadorun hayranı imza için bekler. Kimi kan ile imza atmasını ister, ama matadorun elinde artık kan yoktur, sevgilinse vereceği kırmızı bir karanfil. Akşam gideceği eğlence için kıyafetini değiştirmiştir. Şarap ve kadın ve de tango. &lt;br /&gt;Her ölüm, biri için zaferdir… Her ölümden kazanılan bir şeyler vardır. Biri şarap, kadın ve tango, öteki sattığı kılıcın parasını, bir başkası arenanın çektiği seyirciden mest olmuştur. Seyirci her durumda kaybeder!&lt;br /&gt;Ölümden çılgına dönenler, ölüm ile başka zaman tanışırlar, tarih ölüm ekenleri öldürdüğünü anlatan binlerce öykü ile doludur. &lt;br /&gt;Bir adam öldürüldü, her ölüm yeni bir çatlak açar. Her çatlak var olan sistemi çürütür ve yok eder… &lt;br /&gt;Suskuluk ve korku bir çığlık ile yok olur… &lt;br /&gt;Her ölüm, sessizliği yaratır, sonra çığlığı…&lt;br /&gt;Çığlık, bir çatlak oluşturur, öldürenin de sonunun yakınlaştığını anlatır…&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-3182163450886129569?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/3182163450886129569/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=3182163450886129569' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3182163450886129569'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3182163450886129569'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/05/bir-adam-olduruldu.html' title='Bir adam öldürüldü!'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-5290921851231162613</id><published>2011-04-30T01:32:00.001-07:00</published><updated>2011-04-30T01:33:30.763-07:00</updated><title type='text'>NE YAPALIM ?</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-xUKRksrfT9g/TbvJPJZjI-I/AAAAAAAAEww/r1iBVDce9rg/s1600/molkolm.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 226px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-xUKRksrfT9g/TbvJPJZjI-I/AAAAAAAAEww/r1iBVDce9rg/s320/molkolm.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5601291823623644130" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;NE YAPALIM ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir taş at. &lt;br /&gt;Bir taş daha at. &lt;br /&gt;Bir şiir ateşle. Bir yumruk yükselt. &lt;br /&gt;Sesini yükselt. &lt;br /&gt;Bir çocuk yetiştir. &lt;br /&gt;Bir maske tak. &lt;br /&gt;Duvara bir slogan yaz. &lt;br /&gt;Şehitleri an. &lt;br /&gt;Bir hayal kur. &lt;br /&gt;Bir barikat kur. &lt;br /&gt;Tarihine sahip çık. &lt;br /&gt;Sokaklara sahip çık. &lt;br /&gt;Bir slogan at. &lt;br /&gt;Bir kurşun at. &lt;br /&gt;Bir tohum ek. &lt;br /&gt;Bir ateş yak. &lt;br /&gt;Bir cam kır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Terle. &lt;br /&gt;Sahte belge düzenle. &lt;br /&gt;Bir bildiri bastır. &lt;br /&gt;Bir kanun kaçağını barındır. &lt;br /&gt;Bir yara sar. &lt;br /&gt;Bir dosta sevgi göster. &lt;br /&gt;Silahını temizle. &lt;br /&gt;Hakikati söyle. &lt;br /&gt;Bir miting düzenle. &lt;br /&gt;Arkanı kolla. &lt;br /&gt;Gökyüzüne bak. &lt;br /&gt;İz bırakma. &lt;br /&gt;İşçilerden öğren. &lt;br /&gt;Bir yoldaşa öğret. &lt;br /&gt;Bir hücreyi ziyaret et. &lt;br /&gt;Bir savaş esirini kurtar. &lt;br /&gt;FBI'ın gizli dosyalarını çal. &lt;br /&gt;Kendi kalbini çal. &lt;br /&gt;Parolayı aklında tut. &lt;br /&gt;Bir aynasızı silahsızlandır. &lt;br /&gt;Bir füzeyi çalışmaz hale getir. &lt;br /&gt;Bir fıkra anlat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir plan yap. &lt;br /&gt;Bir ümit ışığı gör. &lt;br /&gt;İsmini değiştir. &lt;br /&gt;Bir teoriyi test et. &lt;br /&gt;Bir dogmaya meydan oku. &lt;br /&gt;Korkunu kullan. &lt;br /&gt;Bir damla gözyaşı akıt. &lt;br /&gt;Haritayı incele. &lt;br /&gt;Hainlerle hesaplaş. &lt;br /&gt;Ağırlığını hakkıyla taşı. &lt;br /&gt;Biraz daha ağırlık kazan. &lt;br /&gt;Sevmek için mücadele et. &lt;br /&gt;Sevdiğini bir daha söyle. &lt;br /&gt;Sınırı aş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MALCOLM X&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-5290921851231162613?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/5290921851231162613/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=5290921851231162613' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/5290921851231162613'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/5290921851231162613'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/04/ne-yapalim.html' title='NE YAPALIM ?'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-xUKRksrfT9g/TbvJPJZjI-I/AAAAAAAAEww/r1iBVDce9rg/s72-c/molkolm.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-3727909874617763370</id><published>2011-04-28T10:10:00.001-07:00</published><updated>2011-04-28T10:10:16.819-07:00</updated><title type='text'>Sessizce gitti…</title><content type='html'>Sessizce gitti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sessizlik ortamında, sesi yoktu, çünkü ses yoktu…&lt;br /&gt;Boşluk içinde, boş boş bakıyordu, tıpkı sesin olmadığı gibi… &lt;br /&gt;Sessizlik ortamında, sessice ve boş boş baktı…&lt;br /&gt;Şehrin uğultusundan uzaklaşmış, içine dönmüştü, dışarıda ne yaşandığının bile farkında değildi, onun içinde zaten önemsizdir. Yaşadıkları, yaşamın kendisiydi. Son günlerde yaşadıklarını sadece kendisi biliyordu, dışarıda ses yoktu.&lt;br /&gt;Karanlık bir ortamdaydı, karanlıklar içinde... Karanlık sessizdi, belki içinde yaşayan sesler vardı ama yoktu, duvar vardı belki önünde, karanlıkta onu da hissetmiyordu. Duvarı bir bulsa, belki duvarın içine işlemiş sesler var olabilirdi… Elleri ile yokladı, boşluğa düştü eli... Ses yoktu, duvar yok.&lt;br /&gt;Karanlıkta, sessizliğin içinde, duvarsız bir yerdeydi…&lt;br /&gt;Ayakları ile zemini yokladı, ayakları boşa düştü, ayağını sarkıttı ama boşluktaydı, dizlerinin üzerine oturdu bulunduğu noktada, tek ayağını boşluğa bıraktı, boşluktaydı, zemin yoktu.&lt;br /&gt;Karanlıkta, sessizliğin içinde, duvarsız ve zeminsiz bir yerdeydi.&lt;br /&gt;Bağırmak istedi, bağırdı da… Ama kendisi dahi duymadı sesini, sesi yoktu.&lt;br /&gt;Karanlıkta, sesinin yok olduğu bir yerde, ne duvar ne de zemin vardı…&lt;br /&gt;Ayağa kalktı, elini yukarıya doru kaldırdı, boşluktaydı, tıpkı sağına oluna bakarken hissettiği boşluğu hissetti... Yoktu bir şey, evrende boşlukta bir yerdeydi... &lt;br /&gt;Karanlıkta tek başınaydı… Acaba tek başına mıydı? &lt;br /&gt;Sessizce düşündü, düşünmek için sese ihtiyaç yoktu…&lt;br /&gt;O güne kadar hep gözleri ile görmüştü yaşadığı yerleri, şimdi görmüyordu ve korkuyordu. Korkusu zaman içinde yok oldu, karanlık korkuyu yeniyordu belki de…&lt;br /&gt;Gözleri görürken, karalığın ne olduğunu bilmiyordu ama karanlıktan kalmaktan çok korkardı. Bir de sokakta kalmaktan çok korkardı, o yüzden hep para kazanmak ve geleceğini garantiye almak için sigortalı çalışmıştı. Sokakta kalmamak için hep çalıştı, hep dört duvar arasında yaşadı. &lt;br /&gt;Sessiz bir ortama gelemden önce hep seslerin arasında yaşadı... Seslerin ve görüntülerin altında hep yalnızlığı ve sessizliği aradı… &lt;br /&gt;Aradığını buldu…&lt;br /&gt;Ama beklediği gibi değildi, başka yerde bulmuştu.&lt;br /&gt;Karanlıkta, sesinin yok olduğu bir yerde, ne duvar ne de zemin vardı…&lt;br /&gt;Sessizce gitti dedi arkadaşları, onun artık gürültü içinde göremeyince…&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-3727909874617763370?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/3727909874617763370/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=3727909874617763370' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3727909874617763370'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3727909874617763370'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/04/sessizce-gitti.html' title='Sessizce gitti…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-3818220096893735078</id><published>2011-04-28T07:39:00.001-07:00</published><updated>2011-04-28T07:39:42.648-07:00</updated><title type='text'>Balonlar içinde sürpriz açıklaması…</title><content type='html'>Balonlar içinde sürpriz açıklaması… &lt;br /&gt;En büyük sürpriz, Kayseri’ye liman yaparak Karadeniz ve Akdeniz suyunu Kayseri Limanına getirmektir. İstanbul boğazına paralel yapılacak bir kanal sorunları çözmezi birkaç sanayicinin kasasını doldurmak dışında. &lt;br /&gt;Sanayi ülkeleri, yüzlerce yıldır kanallardan yararlanır. Suyolu kara yoluna göre daha ucuz olması nedeniyle, gelişmiş ülkelerin hepsinde kanallar mevcuttur ve sanayi limanları oluşturulmuştur. &lt;br /&gt;Sanayimizin olmadığından dolayı, suyolu bize yabancıdır. Var olan sanayimizi ise su yanına yaparak kanal yapmaktan kaçınmışız, o yüzden Marmara bölgesi nüfus ve sanayi olarak en önemli alanımızdır. Suyolu olmayan ama sanayinin geliştiği yerlere ise, (genelde montaj sanayisi ve hizmet sektörüne yönelik alanlardır) kara yolunu geliştirmişiz. Karayolu en pahalı olanı seçmemizin en önemli nedeni, kalkınma planımızın dışarıdan belirlenmiş ve programlanmış olmamızdır. Bizler sadece hükümetler aracılığı ile sanki biz planlamış gibi iç kamuoyuna anlatmaktan başka bir şey yapmadık. Sanayi tecrübemizi ve bütün yaslarımızı dışarıdan bize sunulan kadar bildik ve uyguladık. Tamamı ile dışa bağımlı ve dıştan gelen etkiler ile tarih çizgimizi belirledik, iç dinamikler ve kendi kararlarımızı uygulayacak her hangi bir özgür ve özgün alanımız olmadı. &lt;br /&gt;Önce kara yolu ile dışa bağlı olduk, sonra her şeyimiz ile dışa bağlı olarak geliştik. &lt;br /&gt;Bizim ülkemizde hiçbir şey iç dinamikler ile değişmez, hep dışarıdan gelen etkiler ile değiştirmişiz ve bizler hep kendimizi biz yaptık, biz istedik diye kandırmışız. Hiçbir şey bizim isteğimiz ile olmadı, hazırlanan ortama çabuk uyum sağlayarak bu yanılsamayı hep yaşadık ve bizler sömürge devlet duygusuna kapılmadan her şeyi doğalmış gibi kabul ettik. &lt;br /&gt;İstanbul boğazı su taşımacılığı için önemli yollardan biridir ve bugün dünyanın en büyük metropollerinden birini iki yakasında barındırmaktadır. Bu doğal olarak tehlikeyi de beraberinde taşımaktadır. Kontrol dışı malların geçiş yaptığı suyollarımızda bir çok kazalar oldu, fakat bugüne kadar kitlesel ölümlere yol açmamsı sadece bir şanstı. Hızlı gelişen teknolojide, taşınan mallarında hızlı geçmesi, tehlike boyutlarının da daha da artmasına gün geçtikçe şahitlik yapar konuma geldik. &lt;br /&gt;Sanayi şehirleri, devletlerin denetimi içindeydi eskiden, Dünya Ticaret Örgütünün kurulması ile birlikte, gümrüklerden hangi malın, ne zaman, nereye geçeceği belirlendikten sonra, limanlar devletin denetiminde gözükmesine rağmen, artık denetim malların taşınmasına izin verenlerin eline geçmiştir. &lt;br /&gt;Serbest rekabet olmasa da, rekabet koşulları içinde tüketime hazır ürünün maliyetinin en düşük olması önemlidir. Tasarımında, üretimine, üretiminden tüketimine kadar olan süreçte lojistik önemli bir işlevi vardır ve bu işlevini en ucuz maliyet içinde yapmalıdır. Sanayi devletlerinde, demiryolları ve karayolu ile bağlantılı olarak kanal sistemi de geliştirmiştir.&lt;br /&gt;İstanbul boğazına paralel başka bir kanalın açılması düşüncesi İstanbul boğazını kurtaralım derken, Çanakkale boğazını tehlikeye sokacak bir gelişmede olabilir. Marmara iç denizine açılacak olan kanalın amacı sadece İstanbul şehrini kurtarmak ise, Çanakkale boğazını kim kurtaracak? Trafiğin daha yoğunlaşacağı ve hızlanacağı bir ortamda tehlike çanını ortadan kaldırmak değil, ötelemektir son yapılan açıklamalar. Üstelik kanal çevresinde de yoğun bir şehirleşme yaratacağı için, tehlikenin alanın değiştirilmesinden başka bir anlam ifade etmeyecektir. Denetim dışı malını taşımak isteyen firmalar boğazı kullanmayı sürdürecektir. BM kararları ortadadır ve hala geçerliliğini korumaktadır.&lt;br /&gt;Büyük sürpriz olarak; sanayi şehrimiz Kayseri’ye kanal getirilmesi söylenmiş olsaydı, proje olarak onu daha çok desteklerdim, ama İstanbul boğazına paralel ve Marmara denizine açılacak olan kanalın bir sorun giderici tarafı olmadığını, nüfusun daha da batıya ve balkanlar üzerine yoğunlaşmasından başka şey ifade etmeyeceğini bilmek için müneccim olmaya gerek yoktur. İstanbul batı yakasının su kaynaklarının kurutulması ve o bölgede olan eko sistemin tamamı ile yok olması anlamına gelmektedir. Yapılan açıklama birkaç firmanın kasasına girecek paranın, halka süslü şekilde sunulması anlamındadır. Balonlar kim için uçuyor diye sormadan edemedim, bugünlerde yapılan açıklamalarda balonlar ile birilerine mesaj gönderiliyor, acaba bu mesajların adreslerini bilen var mı?&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-3818220096893735078?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/3818220096893735078/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=3818220096893735078' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3818220096893735078'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3818220096893735078'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/04/balonlar-icinde-surpriz-acklamas.html' title='Balonlar içinde sürpriz açıklaması…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-5117515725253986706</id><published>2011-04-25T23:45:00.001-07:00</published><updated>2011-04-25T23:45:38.932-07:00</updated><title type='text'>Seçime futbol, futbola seçim mi bulaştı?</title><content type='html'>Seçime futbol, futbola seçim mi bulaştı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son günlerde iki futbol takımı başkanları, başbakanlık konutuna gitti, neden acaba? &lt;br /&gt;Neden gittikleri önemli ama ne talep edip etmedikleri asına bakarsanız hiç önemi yok, önemli olan orada verilen pozlar ve basına yansıma biçimidir. (birilerine verilen mesaj vardır belki içinde, acaba verilen pozlar ve sıcak görüntüler kime gönderiliyor?)&lt;br /&gt;İki takım, şampiyonluk yarışında. Kimin şampiyon olacağı dört maç ile ortaya çıkacak. İki takımdan birinin yenilgisi ötekinin şampiyonluğa vedası anlamına geliyor. İki takımın başkanlarının içlerinde bir kuşku doğdu ki, bakanlar kurulu başkanını ziyaret etme ihtiyacı duyuyor. Demek ki geçmişte yaşanan bir şeyler var… İktidar isterse süper lige takım çıkartıyor, isterse indiriyor gibi dedikodular duymuştum, demek ki şampiyonluğu da belirleyebiliyorlar. Acaba siyasette olanlar için futbol ne anlama geliyor?&lt;br /&gt;Kitle kültürünün en önemli araçlarındandır futbol ve kitlesel yapılan spor alanları. Kitlenin yönlendirilmesi ve kitleye hoşgörülü görünmek için bir araçtır, spor ve spora karşı duyulan ilgi. Aynı ilgi çocuklarda gösterilir, çünkü kitle vicdanı veya kitlenin en zayıf noktası yine kitle içindeki sembollere doğru gösterilecek ilgi ile ilintilidir. &lt;br /&gt;İki takımın başkanları, durduk yere neden bakanlar kurulu başkanını ziyaret etme ihtiyacı duydu? Neden orada ekranlar önünde şov yapma ihtiyacı duydu?&lt;br /&gt;Bugün yaşanan şampiyonluk mücadelesi acaba saha da değil de başka yerlerde mi oluyor? &lt;br /&gt;Ligler gerçek anlamda eşit koşullarda rekabete açık mı, yoksa yaşamın diğer alanlarında olduğu gibi haksız rekabet mi yapılıyor?&lt;br /&gt;Haksız rekabette, acaba iktidar partinin tavrı ne kadar önemli?&lt;br /&gt;İktidar olanlar, kendi iktidarlarını uzatmak için her türlü yolu mubah mı görüyor, kitle için önemli olan sembollere ilgi neden seçim öncesi artar?&lt;br /&gt;Klasik ama yanıtı bilinen bir soru ile bitireyim. Seçime futbol, futbola seçim mi bulaştı?&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-5117515725253986706?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/5117515725253986706/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=5117515725253986706' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/5117515725253986706'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/5117515725253986706'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/04/secime-futbol-futbola-secim-mi-bulast.html' title='Seçime futbol, futbola seçim mi bulaştı?'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-5796039262723906633</id><published>2011-04-25T12:18:00.000-07:00</published><updated>2011-04-25T12:19:05.826-07:00</updated><title type='text'>Adam ve kadın</title><content type='html'>Adam ve kadın&lt;br /&gt;Adam, yatağına yabancı bir kadını aldı. Kadın, yabancı bir yatağa, yabancı bir adamın yanına sokuldu. &lt;br /&gt;Adam yatağındaki yabancı kadına baktı, gülümsedi. Kadın, yabancı yatakta henüz ısınmamış yerinden adama baktı ve gülümsedi. &lt;br /&gt;Adam yabancı kadına baktı, göz kırptı. Kadın adama baktı, yabancı yabancı.&lt;br /&gt;Adam, yabancı bir kadını ağırlıyordu yatağında, ilk defa yatağında görüyordu. Kadın, ilk defa yabancı adamı, yabancı bir odada ve loş ışık altında görüyordu.&lt;br /&gt;Adam, yabancı kadını bir görüşte istemişti, “parası ile değil mi” demişti. Parası ile yabancı bir kadını yatağında olmasını istemişti ve almıştı. Kadın, geldiği ülkenin dilini hala konuşmasına rağmen, içinde bulunduğu ülkenin dilini bir iki kelime haricinde bilmiyordu. &lt;br /&gt;Adam, her şeyi para ile değiştireceğine ve hükmedeceğini ilk para ile tanıştığında öğrenmişti. Kadın, parsız hayatın olmayacağını yaşarken öğrenmişti.&lt;br /&gt;Adam, para ile her türlü hayalini gerçekleştirebileceğine inanmıştı ve yaşıyordu. Kadın, hayal dünyasını çocukluğunda bırakmıştı. &lt;br /&gt;Adam, yatağına yabancı bir kadını ilk defa almıyordu. Kadın ilk defa bir yabancının yatağına yatmıyordu.&lt;br /&gt;Adam, yatağına aldığı yabancı kadından bir çok şey aslında beklemiyordu, nefesini nefesine karıştırırken, kafasında kurguladığı bir acabasını da yok ediyordu. Acabaları yok olan adam, sırf alışkanlıktan dolayı, başkalarına anlatacağı bir öykü için yabancı bir kadını yatağına alıyordu. Kadın, yabancı erkeğin koynuna sırf para için giriyordu, aslında para yanında zorunluydu, çünkü pasaportuna el koymuş birkaç düzenbaz erkeğin beyaz kölesi konumundaydı. Cariyeydi. Tıpkı yüz yıl önce yaşamış cariyeler gibi satılıyordu ama bu sefer açık pazarda değil, el altından ama açıktan pazarlanıyordu. Her gün birkaç yatakta birkaç yabancının kokmuş nefesini içinde hissediyordu. &lt;br /&gt;Adam, sırf arkadaşlarına şu milletende bir kadın ile yattım demek için yatıyordu. Kadın, korkudan yatıyordu.&lt;br /&gt;Adam, yatağına yabancı bir kadını almıştı, nefesiz kalmış, kadının yanına üstünden düşmüştü. Kadın, boş göz gözler ile ona bakıyordu.&lt;br /&gt;Adam, kadına göz kırptı, kadın ona acı acı güldü.&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-5796039262723906633?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/5796039262723906633/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=5796039262723906633' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/5796039262723906633'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/5796039262723906633'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/04/adam-ve-kadn.html' title='Adam ve kadın'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-3453474975078892267</id><published>2011-04-20T23:26:00.001-07:00</published><updated>2011-04-20T23:26:29.273-07:00</updated><title type='text'>Eisberg erirken…</title><content type='html'>Eisberg erirken…&lt;br /&gt;Amerika ve müttefikleri, El Kaide örgütü ile resmen Libya topraklarında ittifak yapıyor. 11 Eylül saldırılarında El Kaide bahane edilerek ülkeler işgal edilmişti, en büyük düşmanı ortadan kaldırmak için iktidarlar değiştirilmişti ama Libya topraklarında müttefik olarak Libya’nın meşru yönetimine karşı savaşıyorlar. ABD, kendi kurduğu örgütü; gerek gördüğünde düşman, gerek gördüğünde müttefik olarak yansıtmaktadır.&lt;br /&gt;El Kaide, neden kurulmuştu, neden bu kadar glolal olarak yayılmasına izin verildi?&lt;br /&gt;Ülkemiz topraklarında bile değişik zamanlarda El Kaide hücrelerine yönelik operasyonlar yapılmakta ve ülkemiz toprakları üzerinde örgütlendiklerini bu operasyonlarda tutuklananlar ile anlıyoruz. Afganistan ve diğer savaş alanlarında yakalanan El Kaide örgütü üyeleri içerisinde bizim vatandaşlarımızın olması artık normal karşılanıyor. El Kaide, uzaktaki bir örgüt değildir, bizim içimizde ve bizim ile yaşayan bir örgüttür.&lt;br /&gt;Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı verilen doktrinin sonucunda Ortadoğu ülkeleri üzerinde yeni düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemeler henüz bitmiş değildir, sonuçlanmayan ama devam eden bir süreçten bahsetmekteyiz. Planı yapanların amaçlarına uygun olarak, Ortadoğu ve kuzey Afrika ülkelerinde iktidarlar değişmekte ama rejimlerde değişiklik olmamaktadır. &lt;br /&gt;Diktatörler olarak kabul edilenler teker teker iktidarlarından zorla uzaklaştırılmaktadır. İktidardan uzaklaştırılırken, yeni bir toplumda yaratılıyor, o toplum kendine öz güveni olmayan ve dışa bağımlı bir yapıda inşaat edilmektedir. Enerji kaynakları tamamı ile özelleştirilmiş, enerji kaynakları işgal eden ülkeler ve o ülkelerin izin verdiği şirketler tarafından kontrol edilmektedir. Hizmet sektörü ise, işgal devletlerinin kapı kulu görevini yapan ülkelerin firmalarına verilmesi tesadüfi değildir. &lt;br /&gt;El Kaide taşeron olarak kurulmuş ise, kime hizmet ettiği Libya saldırıları ile gün yüzüne çıkmıştır. El Kaide kurulduğu ülkede etkin değilken, bir çok ülkede etkin olması sorgulanmalıdır. Suudi rejiminin muhalifi olan ve ülke içinde etkin olmayan El Kaide lideri Bin Ladin, teknoloji sayesinde anında bulunabilecek bir konumda olmasına rağmen, müttefikleri tarafından başka işler için kullanılmak üzere saklandığını söylemek abartı olmasa gerek. Gerek görüldüğünde öne sürülen bu yapı, lidersiz yapamayacağını bu örgütü kuranlar tarafından çok iyi bilinmektedir. Ortadoğu lidersiz yapamaz! BOP lidersiz yürürlüğe konamaz, o yüzden gerek görüldüğünde lider yaratılır ve gerek görüldüğünde liderler koltuklarından alınır. &lt;br /&gt;Libya işgal öncesi bazı şeyler su yüzüne daha da çıktı. Buzlar eriyor ve “eisberg’in” altındaki kısımda su yüzüne çıkmaya başladı… &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-3453474975078892267?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/3453474975078892267/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=3453474975078892267' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3453474975078892267'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/3453474975078892267'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/04/eisberg-erirken.html' title='Eisberg erirken…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-1608087666668836294</id><published>2011-04-19T04:01:00.001-07:00</published><updated>2011-04-19T04:01:23.707-07:00</updated><title type='text'>Toplumsal sözleşme toplum dışında yapılacaktır!</title><content type='html'>Toplumsal sözleşme toplum dışında yapılacaktır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüksek Seçim Kurulu (YSK) seçime girmeden seçime girecek adaylar için baraj olan bir kurumdur. Seçimin, seçime katılan partilerin eşit şartlarda rekabet edebilmesini sağlamak için oluşturulmuş bir kurum olduğu yanılsaması içindeydik, alınan kararlar ile bu yanılsama olduğunu bir kere daha görmüş olduk.&lt;br /&gt;YSK kanunlar ile kurulmuş, çalışma alanı ve kararlarının sınırları belirlenmiş bir kurumdur. Hakimlerden oluşur ve mahkemelerde olduğu gibi yasalara uygun karar almak ile yükümlüdür. Aldığı kararlar kesindir. Maddi yönden itiraz edilebilir, başka itiraz etme olanağı da yoktur. &lt;br /&gt;YSK kanunlar ile belirlendiğine göre, sorumluluk yasaları düzenleyenlerin ve onların bakış açısında gizlidir. Bugün YSK, seçilmesi muhtemel adayları incelerken, erk sahibinin sesine (Anayasa, yasaların ruhuna) ve ihtiyacına göre karar almıştır diyebiliriz. Seçim barajı ve diğer barajlar yasaları düzenleyenlerin ihtiyaçlarına göre düzenlendiğini ve o ihtiyaçlara cevap veremediğinde yeniden biçimlendirildiği, demokrasinin kılıcının yok edildiği alanlardan biridir. Haksız rekabet, seçim şartlarının düzenlenmesinden başlar.&lt;br /&gt;YSK almış olduğu tüm kararlar, erk sahibinin sorumluluğu içindedir. Bugünkü erk sahibi ise AKP’dir ve AKP alınan bu karardan “iyi polis kötü polis” oyuncularını sahneye sürmüş olsa da en karlı konuma gelmiştir. Çünkü oluşacak olan mecliste, kendileri için önemli olabilecek kararlarda engel teşkil edebilecekleri seçime girmeden baraj ile elemiş durumdadır. &lt;br /&gt;Bağımsız milletvekilleri, aslında AKP’nin milletvekili sayısını artırmada önemli bir araçtı, çünkü bağımsız için gerekli oy oranı ile iktidar partisi bugünkü haksız rekabet koşulları içinde birden fazla milletvekili çıkarabilecek konumdadır. &lt;br /&gt;Bugünkü belirsizlik ortamında alınan YSK kararı, iktidar partisini ve grubunu direkt ilgilendirdiği için tüm sorumlulukta iktidar partisinin üzerine binmiştir. AKP’nin tercih ettiği seçim kanunu ve koşullarında diğer partiler seçime girmiştir. &lt;br /&gt;Neden bu kadar önemlidir bu karar? &lt;br /&gt;Önümüzdeki dönem yeni anayasanın görüşüleceği ve tartışılacağı bir süreçtir. Bu süreçte en önemli toplumsal katmanlarından birinin mecliste olması önemlidir, fakat seçim barajları yüzünden bu kesimin meclise girmesi için tek yolu vardır ve o yol “bağımsız” milletvekilleri ile çözülmüştür. Fakat bu gelinen süreçte beklenmeyen bir gelişme yaşanmıştır ve YSK seçime girmeden bağımsız ve muhalif adayları seçim dışına çıkarmıştır. Bölge sesinin ve muhataplarının meclis dışına iteklenmesi ile meclis içinde tek sesin hakim olduğu bir “sivil” ama “toplumsal olamayan” bir “sözleşme” hazırlanacak ve hayata geçirilecektir. &lt;br /&gt;Gelecek günlerin bizi ne beklediğinin olasılıkları içinde düşünürken, gerçek demokrasinin beklemediğini şimdiden söyleyebiliriz. İdeal olan, “toplumsal sözleşme” tüm katmanların eşit düzeyde katılımı ile oluşur. Tek veya bir birine benzeyen partilerin karar vermesi ile toplumsal sözleşme gerçekleşemez. &lt;br /&gt;Toplumsal sözleşme içinde; Alevilerin ve Kürtlerin temsilcilerinin olmaması, toplumsal sözleşmesinin eksik ama iktidar erkine sahip olanların ihtiyacına cevap verecek şekilde düzenlenecektir. &lt;br /&gt;Yeni meclisin içinde oluşacak olan yapıların toplumun her kesmini temsil edemeyeceğini alınan kararlar ile bir kere daha ortaya çıkmıştır. Var olan seçim yasası ve YSK yapısı, toplumun her kemsinin meclis içinde temsil edilemeyeceğini bir kere daha gözler önüne sermiştir. &lt;br /&gt;Toplumsal sözleşme toplum dışında, topluma rağmen yapılacaktır!&lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-1608087666668836294?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/1608087666668836294/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=1608087666668836294' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/1608087666668836294'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/1608087666668836294'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/04/toplumsal-sozlesme-toplum-dsnda.html' title='Toplumsal sözleşme toplum dışında yapılacaktır!'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-760918410701840892</id><published>2011-04-19T00:44:00.001-07:00</published><updated>2011-04-19T00:44:28.975-07:00</updated><title type='text'>Yasaklar!</title><content type='html'>Yasaklar!&lt;br /&gt;Yasaklar kimin işine yarar? &lt;br /&gt;Kim yasaklardan çare bekler?&lt;br /&gt;Yasaklar birer silah olabilir mi?&lt;br /&gt;Sorular içinde yasaklar… Yasaklar, ilk düzen kurulduğu günden beri vardır ve yaşamaya devam eder.  Yasaklar, sadece yönetenlerin çıkarına uygun olarak varlığını korur. &lt;br /&gt;Yasaklar, korkutmanın bir ürünüdür. Korkutmak istiyorsan birini, yasaklayacaksın bir şeyleri.&lt;br /&gt;Korku, eğitimin üründür, çünkü eğitilmiş insan korkar. Eğitilmemiş hiçbir canlı korkmaz, ürker. İnsan topluluğunda korku, ilk toplumlar kurulduğundan beri varlığını korur. İnsan korku ile eğitilir ve insana kapı kulu olan diğer canlılar. &lt;br /&gt;Korku; yasağı besler.&lt;br /&gt;Yasak; korkuyu.&lt;br /&gt;Yöneticiler, ellerinde olan gücün yok olmaması ve gücü uzatabildikleri kadar uzatabilmeleri için yasakları ve korkuyu kullandılar. Fakat tarih, korkuyu yönetenleri de kendi korkuları içinde yok ettiğini anlatır.&lt;br /&gt;Korkuyu ve yasağı yaratanlar, kendi yarattıkları korku düzenine uyum sağlarlar ve yarattıkları korkudan korkarlar. Yasakladıklarının kendilerini yok edeceğini düşünür ve o yasakladıklarını ortadan kaldırmak için her yolu denerler. &lt;br /&gt;Yasaklar, yaratılmak istenen yarının ayak izleridir. &lt;br /&gt;Yasaklara bakarak nasıl bir gelecek istendiğini anlayabilirsiniz.&lt;br /&gt;Demokrasi seçme ve seçilme özgürlüğü değildir. Seçme ve seçilme özgürlüğü olarak algılarsanız, demokrasiyi boğmuş olursunuz. Demokrasi içinde yasaklar olmaz, yasakların olduğu yerde ise sözde demokrasi olur. &lt;br /&gt;Yasaklar korkuyu besler, korku insanı ortadan kaldırır.&lt;br /&gt;Yasakların temelindeki düşünce; güzelliği ortadan kaldırmaktır.&lt;br /&gt;Çiçek bahçesi düşünün. Çiçek bahçesi sahibi olduğunu düşünen biri, çiçeklerin bazılarının öne çıkmasını düşünür. Sonra, kendisine göre güzelliği bozan bitkileri yok eder, bazı çiçekler gözüne batar, onları da ortadan kaldırır, çünkü artık sevdiği çiçeklerin her yerde olmasını ister. Diğer çiçekleri yok eder ve bahçeyi bir tek çiçekten oluşturur. Bakar o çiçeğe, her rengi barındırmaz, o zaman o çiçeğin genetiği ile oynar ve her renkten çiçek üretir ve bütün bahçesini o genetiği ile oynadığı çiçeklerden oluşturur. O çiçeklerden bahçeye desen verir. Aralarına denetlenebilen çimenler eker. Çiçekleri dölleyen arılar artık gelmez olur, onlar bu bahçeden uzaklaşmıştır. Çiçeklerin sahibi olan; “arılara ne ihtiyacım var, serada üretirim, bahçeye yerleştiririm” der ve bahçesini kokusu olmayan çiçek ile süsler. &lt;br /&gt;Ve sizler o çiçeği çok iyi bilirsiniz, laleler. Laleler bugün bir şehrin tüm meydanlarını ve yeşil olan her yeri süsler. Ama ömürleri azdır. Onlar yok olur olmaz, o yok edilen otlar o lalelerin yerini alır. Lale dönemini yaşıyoruz. Lale dönemi nasıl sonuçlanmıştı, anımsayan var mı? O dönemde uygulanan yasaklar, nasıl bir sonuç yaratmıştı?&lt;br /&gt;Her dönemin kendisine özgü yasakları vardır ve her yasak, meşru zemini içinde varlığını korumuştur. Yasaklar, yasalar ile düzenlenmiş ve kamu adına uygulanmıştır. Kamunun sahibi zaman zaman bir aile, zaman zaman ise bir parti olabilir. &lt;br /&gt;Yasakları sorgulayanlar ve yasakları komediye alıp hafif meşrep konuşanlar tarafından yok edilmiştir. Hiçbir yasak sonsuz değildir, zamanı gelince yok olur. Çünkü yasakları yok eden güzellik; her yasaklanan toplumun içinde varlığını korur ve her bahar gelişinde, o üzerine örtülen yasak duvarını deler ve yok eder. &lt;br /&gt;Tarih boyunca yasaklar hep güzelliklere ve iyi olana karşı oluşturulmuştur ama çirkinlik ve kötü olan kaybetmiştir. Güzellik, her dönem kazanmıştır. Yüreğinizin güzelliğini koruyun, sizin en büyük silahınız yüreğinizdeki güzelliktir. Bu yasakları, korkuları yok edecek şey işte bu güzellikte gizlidir. &lt;br /&gt;İsmail Cem Özkan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-760918410701840892?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/760918410701840892/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=760918410701840892' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/760918410701840892'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/760918410701840892'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/04/yasaklar.html' title='Yasaklar!'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-9019814176444751414</id><published>2011-04-16T00:36:00.000-07:00</published><updated>2011-04-16T00:44:04.366-07:00</updated><title type='text'>Eski bir ses dolanır üzerimizde…</title><content type='html'>Eski bir ses dolanır üzerimizde… &lt;br /&gt;Eski bir dil dolanır yaşadığım şehrin üzerinde. Eski yaşayanların sesleri ile birlikte. Bir müzik duyarım bu topraklara ait, toprağın sesini, insanını anlatırken. &lt;br /&gt;Bir ses gelir uzaktan, binlerce yıl uzak yoldan… Binlerce yıldır bu gökyüzünde saklanır sesler, zaman zaman yer yüzüne inen sesler. Gök kubbe, yaşananları saklar, çığlıkları, savaşları ve de düğünler. Ne kadar azdır güzel günler, insanlar binlerce yıl acı çeker, acıyı ezgi yapar, güzel günleri umut yapar ama yok olmuş o gök kubbenin altındaki insanlar… &lt;br /&gt;Gök kubbenin altındaki yer yüzünde, yerin altında yerleşim katmalarında hikayeleri yatar. Seslerin yazılı, belgelerin geçmişi anlattığı destanlar yaşadığımız yerin altında durmakta, sessizce. Geçmişin sesleri üzerine beton dökmüşüz, nefes almasınlar diye. Geçmişin birikimi üzerimizde, geçmiş yanı başımızda… Geçmişimizi yok ediyoruz, her toprağı kazıdığımızda… Kazılan yere ya beton döküyoruz ya da yağmalıyoruz, geçmişin yarattığı değerleri paraya döndürmek için… &lt;br /&gt;Yaşadığımız çağ ne kadar beton üzerinde olsa da, aslında bizler görünmeyen kağıtlar üzerinde yaşıyoruz. O görünmeyen kağıtların üzerinde yazan rakamlar bizim yaşantımızı, kalitemizi ve kültürümüzü belirler konuma geldi. Şimdi diyeceksiniz ki ne kağıdı, para olarak kabul edilen ve değiştirilen alınan şey ve bir değeri taşıdığına inanılan kağıt parçacıklarından bahsediyorum. Kağıt bir zeminde yaşamın güvencesi olmaz, en ufak bir kıvılcımda parada üzerindekilerde yok olur gider…&lt;br /&gt;Gök kubbe altında sesimiz kalacak mı, yoksa sadece küllerimiz mi uçacak?&lt;br /&gt;Eski bir ses dolanır üzerimizde, ne dediğini anlamadığımız ama sesinden ne anlatmak istediğini anladığımız bir dil… Eskiden yaşananları anlatan sesler ve notalar... &lt;br /&gt;Bizden acaba geleceğe bir nota kalacak mı?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7657532389737246232-9019814176444751414?l=evrenselkoy.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/feeds/9019814176444751414/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7657532389737246232&amp;postID=9019814176444751414' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/9019814176444751414'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7657532389737246232/posts/default/9019814176444751414'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenselkoy.blogspot.com/2011/04/eski-bir-dolanr-uzerimizde.html' title='Eski bir ses dolanır üzerimizde…'/><author><name>ismail cem özkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17560179825779040094</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/__-otQBSF6Z4/TBnO6qEuMEI/AAAAAAAAEsw/NwVZxSfENRU/S220/cem.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7657532389737246232.post-6173554557917213641</id><published>2011-04-14T07:14:00.001-07:00</published><updated>2011-04-14T07:14:21.577-07:00</updated><title type='text'>Tiyatro ucubedir, kaldırın!</title><content type='html'>Tiyatro ucubedir, kaldırın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanata tükürenler, ucube diyenler yan yana gelmiş devleti yönetiyorlar. Bu kadar sanat severi bir araya toplayan bir ideoloji var ki, insanlar yan yana geliyor. Ya da ideoloji demeyelim de “çıkar birliği” var ki diyelim. &lt;br /&gt;Eskiden siyasi partilerin dayandığı bir zemin vardı, katmanlardan oluşurdu toplumlar, o katmanlarında sözcüleri ve temsilcileri olurdu. Global ekonomi 
