22 Kasım 2025 Cumartesi

Eşeğin Gölgesi – Bir Absürdün Bugüne Düşen Gölgesi

Eşeğin Gölgesi – Bir Absürdün Bugüne Düşen Gölgesi

Bakırköy Belediye Tiyatrosu, Eşeğin Gölgesi oyunu ile seyircisine prömiyerle merhaba dedi. Oyunu nasıl yazacağım konusunda kafamda birçok alternatif dolaştırdım; ancak en sonunda, oyunu izleme şansı olmayanlara yönelik yazmayı tercih ettim. Sonuçta oyunu izleme şansı olanlar, kendi fikirlerini oluşturacaktır. Önemli olan, gitme imkânı olmayan ve okumayı sevenlere doyurucu bilgi vermek. Nasıl olsa teknik ve akademik tarafını mutlaka birileri yazacaktır…

Oyunun sahnelendiği Bakırköy Belediye Tiyatroları Leyla Gencer Sahnesi (tam adıyla Leyla Gencer Opera Sanat Merkezi), Bakırköy Adliyesi’nin arkasında yer alıyor. Çok güzel, modern bir bina. Beklediğimden daha etkileyici geldi. Binanın yüzünde dev bir ekran karşıladı. İçeri girip salonu görünce daha da şaşırdım. Akustiğe özen gösterilmiş ve sahnenin derinliği gerçekten etkileyiciydi. Sahne adeta salonu kucaklıyordu.

Haldun Taner’in 1965 yılında yazdığı Eşeğin Gölgesi adlı oyunu izleyecektim. Salonda Haldun Taner’in eşinin bulunması, metne ve biçime ne kadar dikkat edildiğini gösteriyordu.

Eşeğin Gölgesi, Türk tiyatrosunda epik tiyatronun ilk örneklerinden biridir. Taner, Samsatlı Lukianos’un bir masalından yola çıkarak batı epik geleneğini Türk ortaoyunu unsurlarıyla buluşturur. Bu nedenle oyun hem yerli hem evrensel bir dile sahiptir. İlk sahnelenişinde “komünizm propagandası” gerekçesiyle soruşturmaya uğramış olması bile, oyunun düzenle ve güç ilişkileriyle kurduğu bağın tarihsel göstergesidir.

Mizah ölmez; zamansızdır ve tüm coğrafyalarda yaşar. Bu oyun da her sahnelendiğinde benzer tepkiler alacaktır. Sonuçta ezen ile ezilen arasındaki dengeler mahkemeler aracılığıyla kategorize edilir ve zamanla absürt davalara dönüşür. Birileri bu durumu kendi lehine çevirir ve aptalların üzerinden günü kurtarır. Para el değiştirir; fakir daha da fakir olur…

Murat Karasu’nun rejisi ve Irmak Bahçeci’nin dramaturgisi, oyunu bugünün siyasal ve toplumsal diline başarıyla taşımış. Metindeki eskimiş kısımlar yerine yerleştirilen yeni dokunuşlar oyunu sanki bugün yazılmış gibi güncel kılıyor. Bu “yenileme”, Taner’in absürd mizahını incitmeden yapılmış. Oyunun akışında çok doğal bir karşılığı var.

Sahnede dönen platformlar yalnızca dekoru değil, zamanı da dönüştürüyor. Her gölge, yeni bir sahnenin ve yeni bir ihtilafın başlangıcına dönüşüyor. Kaos ile düzenin aynı anda var olduğu bu yapı, koreografi ve hareket düzeniyle desteklenmiş. Oyuncuların bedenleri, mimikleri ve ritimleri metnin absürd dünyasını somutlaştırıyor.

Canlı müzik sahnenin iki tarafına yerleştirilmiş. Seyirciden uzak ama gölge altında tamamen kaybolmamışlar. Oyunun akışına uygun, yeniden yazılmış sözlere notalarıyla katkı sunuyorlar.

Sahnenin ortasındaki platform dönüyor; dönmediğinde ise perdelerin hareketi aynı duyguyu veriyor. Perdelere yansıyan ışık gölge oluşturuyor ve her gölge başka bir bölümün hikâyesine atılan ilk adım oluyor. Gölgeler üzerine kurulan olayların saçmalığı, oyuncuların bedenlerinde, mimiklerinde, seslerinde ve hareketlerinde can buluyor. Kaosun olduğu yerde düzenin ne kadar ince düşünüldüğü, hareket ve dans düzeninde açıkça görülüyor. Oyuncuyu görünür kılan kostümünden dekoruna, sesten ışığa kadar her unsur özenle uygulanmış.

Oyunun sonunda gelen alkışlar ve yükselen kahkahalardaki acı gülüşler bunun göstergesi. Yaşadığımız çağın gölgesi sahnede. Sahneden bize ise absürtlük, aradan geçen onca yıla rağmen taze ve dokunaklı biçimde ulaşıyor. Dramaturg, eskimiş olanın yerine öyle parçalar monte etmiş ki, sanki bugün yazılmış gibi duruyor. Geçmişin absürt öyküsü, bugün olmayan bir eşeğin gölgesinde yeniden canlanıyor. Çünkü eşeklerin kökünü kurutan insanlık yerine hiç yorulmayan teknolojiyi koymuş. Ama insanlar için hiçbir zaman “eşek” eksik olmayacak. Eşekler hep bizimle yaşayacaktır.

Oyuncuların hepsi mikrofon taşımakta, ancak bu oyunda akışı bozmaz. Çıplak sesleri sahnede ve en arka koltuğa rahatça ulaşabiliyor. Mikrofon kullanımı yerinde; şarkılarda koro olarak ses çıkışıyla birlikte çalışıyor. Ses efektlerinde kullanılmış ve hiç bir fazlalık yoktu. Gözümü kapatıp oyunu ses ile izlediğimde, sahneden gelen sesi hissettim.

Her çırağın rüyasıdır ustasının rolünü çalıp işyerinin sahibi olmak. Birden zengin olup, kendisine rakip gördüğü ama işbirliği içinde olduğu esnafa caka satmak ister. Berber çırağı Şaban, panayıra gitmek için eşekçi çırağı Mestan’dan bir eşek kiralar. Yolda sıcaktan bunalınca Şaban eşeğin gölgesinde dinlenmek ister. Olacak iş midir peki? Hiç bedelini ödemeden gölgede sefa sürülür mü?

Mestan, Şaban’dan bir akçe gölge bedeli isteyince iki çırak kendilerini mahkeme kapısında bulur. Ama burası Abdalya! Her iş parayla yürür. Mahkeme masrafı dağ gibidir. Kadılar meseleyi uzattıkça uzatır. Mahkemelerin önünde bekleyen avukatlar ve mahkemede görevli olanlar, açılacak davaların peşindedir. Sonuçta onların çorbası bu bürokratik kağıtların üzerinden kaynar…

Eşek davası sermaye sahiplerinin isteğiyle büyüdükçe büyür; yayıldıkça yayılır. Yüksek mahkemeler, medya ve siyasi partiler işe karışır. Koca ülke karpuz gibi ortadan ikiye ayrılır. Yarısı Eşekçi, yarısı Gölgeci Abdalya halkı. Tarafsız olmak mümkün değildir. Halk işi gücü bırakıp kavgaya tutuşur. Asıl önemli mevzular unutulur.

Sonunda Şaban’ın haklı olduğunu söyleyenlerle Mestan’ın haklı olduğunu savunanlar arasındaki kutuplaşma Abdalya’yı ikiye böler. Siyasi partilerin adı bile “Eşekçiler” ve “Gölgeciler” olarak değişir. Oyundaki tek mantıklı kişi olan ve kırmızı atkısıyla dikkat çeken karakter, akla uygun cümleleri yüzünden tepki çeker. Her zaman olduğu gibi “vatan haini” ilan edilir ve toplumdan dışlanır.

Reji, Taner’in taşlamasının bugünkü Türkiye’ye nasıl kolayca oturduğunu seyircinin yüzüne çarpıyor. Kutuplaşma, adaletin ticarileşmesi, absürd davaların büyütülmesi, medyanın manipülasyonu ve siyasetin toplumu ikiye ayırma iştahı… Tüm bunlar oyunun bugün hâlâ neden canlı olduğunu açıklıyor.

Salonun Bakırköy Adliyesi’nin hemen arkasında bulunması, tesadüf değilse zekice bir ironi. Tesadüfse bile hayatın mizah anlayışı Taner’inkiyle aynı!

Eşeğin Gölgesi, zamansızlığını koruyan bir klasik. Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun bu sahnelemesi metnin politik mizahını bugüne yeniden kazandırmış. Hem teknik hem yorumsal olarak güçlü bir iş ortaya koymuş. Seyircinin kahkahalarının altındaki acı gülümseme, oyunun her dönem taze kalmasının en net göstergesi.

Eşek ölürse gölgesi olmaz. Gölgesi olmayanın davası da olmaz… Ama görünen o ki, biz gölgelerle kavga etmeye devam edeceğiz.

İsmail Cem Özkan

 

Eşeğin Gölgesi

Yazan: Haldun Taner

Yöneten: Murat Karasu

Dramaturg: Irmak Bahçeci

Yönetmen Yardımcısı: Ercan Koçak, Özge Çatak

Dekor Tasarımı: Ali Yenel

Kostüm Tasarımı: Ayçin Tar

Müzik: Tolga Çebi

Hareket Düzeni: Cihan Yöntem

Yardımcı Hareket Düzeni: Utku Demirkaya

Işık Tasarım: Cem Yılmazer

Söz Yazarı: Faruk Üstün

Reji Asistanı: Arda Güleryüz

Teknik Ekip:

Sahne Amiri: Seval Özdemir

Sahne Tekniği: İsmail Hakkı Alev, Faruk Sayın, Bekir Çakıcı

Aksesuar: Orhan Yıldız/ Muhammed Ali Alışkan

Kostüm: Filiz Kaplan/ Burak Kayık

Işık: Güner Şen/ Bahadır Veznedar/ Hüsamettin Özdemir

Ses Efekt: Erdal Tok, Hakan Gületınmaz, Hakan Barut, Fahri Karaca

Orkestra: Uğur Çerkezoğlu, Melih Yüzer, Aykut Yıldırım, Ersin Toz, Adem Elkaya, Ebru Mine Sonakın

Oyuncular: Alper Altuner, Ali Kil, Arda Akyüz, Ayşe Demirel, Bulut Akkale, Burak Dur, Can Esmeray, Doğuş Can Uzun, Eda Özdemir, Emre Koç, Ercan Koçak, Gözde Ayar, Kadir Hasman, Murat Şenol, Nazan Koçak, Özge Çatak, Sevda Karabulut, Zeyno Eracar

 

20 Kasım 2025 Perşembe

Doğadan Kopan İnsan ve Zehirle Kurulan Yeni Dünya

Doğadan Kopan İnsan ve Zehirle Kurulan Yeni Dünya

Alüminyum fosfat bir aileyi ortadan kaldırdı… İnsan, kendi dışında canlıların aynı ortamda yaşamasını kendisine tehdit olarak görmüş ve onları yok etmek için her türlü aracı, silahı ve zehri geliştirmiştir.

İnsan, kendisini doğadan koparırken, doğada var olanların kendi yaşam alanında bulunmasını bir biyolojik silah gibi algılıyor; onlara karşı düşmanca bir hukuk, daha doğrusu hukuksuzluk, işletiyor: “Olanı imha et, bir daha bulunmasın” diyerek bir tür soykırıma girişiyor.

Doğadan kopuş yalnızca fiziki değil; insanın kendisini bütün canlılardan üstün gören zihinsel bir evrilişidir. Bu zihinsel kopuş, sonraki tüm şiddetin temelini oluşturur.

İnsanların böcekler, fareler, akreplerle savaşı yeni değildir. Orta Çağ’ın büyük salgınlarının hayvanlardan bulaştığına inanılan dönemlerinde, vebalılar için adalar oluşturulmuş; toplumdan dışlanan bu insanlar için ayrı mezarlıklar yapılmıştır. Ölüme terk edilen bu kitleler, savaş zamanlarında karşı tarafın kale surlarını aşmak için bile kullanılmış; su kaynaklarına atılarak vebanın korunaklı şehir içine yayılması amaçlanmıştır.

Böcekler ve hastalıklar hem korku hem de savaş aracı olarak kullanıla gelmiştir.

Tarih boyunca korku, çoğu zaman bilginin yerine geçti; hastalıkların kaynağı anlaşılmadıkça her canlı potansiyel düşman sayıldı.

Bugün laboratuvarlarda biyolojik silah çeşitliliği artmakta; barış zamanında bile bu silahların toplum içinde ne kadar sürede, ne kadar alanı etkilediği üzerine testler yapılmaktadır. Bir anda, hiç bağlantısı olmayan bir coğrafyada ölümler artabiliyor. Ölümlerin Allah’tan geldiğine inananlar için tek çare dua etmek gibi görünürken, bu ölümleri silah olarak kullananlar için her ölüm bir veri, bir ölçüm, bir deney niteliği taşıyor.

Böcekler bir anlamda silahtır; çünkü doğadan kopan insan, kendi ölümünü yine doğadan kopararak yok ettiği canlılardan devşirdiği yöntemlerle hazırlamaktadır.

Modern dünyada ölüm bile rastlantı olmaktan çıktı; hesaplanan, ölçülen, izlenen bir olguya dönüştü. Bu da insanı yalnızca kurban değil, aynı zamanda veri hâline getiriyor.

Büyük şehirlerde böceklerden kurtulmak için kontrolsüz bir savaş yürütülüyor. Geçmişte ülkemizde satışı serbest olan, ancak Amerika’da yasaklanan fare zehirleri uzun süre yaygın biçimde kullanıldı. Bu kullanımın ardından Alzheimer hastalığının ülkemizde belirgin biçimde arttığını bugün yaşayarak görüyoruz. Söz konusu zehirlerin ciddi yan etkileri vardı; ancak yakın zamana kadar evlerin salonlarına, odalarına, mutfaklarına, kilerlerine bırakılarak solunması kaçınılmaz hâle getirildi. Hepimiz farkında olmadan o gazların kurbanı olduk.

İnsan, kendisini koruduğunu sandığı her müdahalede aslında görünmez bir bedel ödüyor; bu bedelin ne olduğunu ise çoğu zaman yıllar sonra fark ediyor.

Yaz aylarında bizi sinir eden sivrisinek vızıltısı, birçok salgın hastalığın da habercisi olabilir. Steril ortamda üretilmiş sivrisineklerin barış zamanında bile insanları öldürmek için kullanılabildiği bilinirken, sivrisineği yok etmek için üretilen ilaçlar devasa bir pazar oluşturmaktadır. İlaç firmaları ürettikleri zehirleri “etkisiz hâle getirmek” bahanesiyle oda spreyi ya da vücut spreyi şeklinde tüketiciye sunmaya devam ediyor.

Piyasa, tehdidi yok etmeye değil; tehdidi sürekli kılarak kârı büyütmeye odaklanır. Sorun çözülmez, yalnızca satın alınabilir hâle getirilir.

Kapitalist dünyada hayvanlara ya da insanın hoşuna gitmeyen diğer canlılara karşı kullanılan her araç bir piyasa ürünüdür. Bu rahatsızlıklar, birilerinin kasasını dolduran bir ürüne, bir pazarlama stratejisine ve bir PR çalışmasına dönüşüyor.

Doğadan kopan insan, doğanın canlılarını kendisinden uzaklaştırırken; onların yokluğuyla şekillenen yeni ekosistemde, yine o canlılara karşı geliştirilen ürünlerle yeni bir tüketici kitlesi yaratıyor. Bu kitleyi sürekli ve istikrarlı biçimde hasta ederek yeni ilaçlara ihtiyaç duyar hâle getiriyor; depolardaki üretilmiş ilaçlar tükenene kadar da insanların çaresizliğini izleyerek para kazanmaya devam ediyorlar.

Böylece insan, hem av hem avcı, hem üretici hem tüketilen hâline gelir; modern düzenin en büyük ironisi budur.

Alüminyum fosfat, Nazi rejimi döneminde insanların duş odalarına alınıp suyla karıştırılarak Yahudileri, Çingeneleri, komünistleri ve ötekileştirilen tüm grupları boğmak için kullanıldı. Duş yaptığını sanan insanlar, bu karışım nedeniyle nefessiz kalarak hayatlarını kaybettiler. Bugün Naziler yok belki, ama onların mirasını devralanlar hâlâ görev başında.

Bir insanın ya da bir böceğin ölmesi arasında onlar için fark yok; sonuçta öldürmek amacıyla üretilmiş bir zehir işlevini yerine getiriyor. Bizler ise ya ölerek ya da muhtaç hâle getirilip sağlık sistemine bağımlı bırakılarak, sahip olduğumuz tüm birikimlerin elimizden alınmasını gözyaşlarıyla izliyoruz.

Belki de en acı soru şudur: İnsan kendi yarattığı zehirden kaçabileceğine gerçekten inanıyor mu?

İsmail Cem Özkan

Karanlık Bir Aynaya Bakmak: Epstein Dosyası ve Düzenin Görünmeyen Yüzü

Karanlık Bir Aynaya Bakmak: Epstein Dosyası ve Düzenin Görünmeyen Yüzü

Bugünlerde Epstein dosyası yeniden gündemde. Trump’tan Putin’e uzanan bağlantılardan, çeşitli karanlık yapılardan ve bu ilişkiler ağına dahil olduğu iddia edilen güçlü isimlerden söz ediliyor. Skandalın büyüklüğü, yalnızca adları geçen kişilerden değil, bu kişilerin temsil ettiği güç merkezlerinden kaynaklanıyor.

“Epstein” soyadının kökenine baktığımda ilginç bir detayla karşılaştım. Almanya’nın Hessen eyaletinde yaşayan Yahudilere zamanında “Epp” denirmiş; yani “Hessen kökenli Yahudi.” Yahudi Soykırımı Müzesi’nde Hessen’de yaşanan soykırım dönemine, gettolara ve Nazi öncesi tarihsel sürece dair anlatıları okuduğumda, bölgenin tarihinin ne kadar katmanlı olduğunu görmüştüm. Fırsatını bulan birçok Yahudi’nin yeni dünyaya göç etmesi de bu tarihsel arka planın bir parçası. Hessen, Almanya’nın en zengin bölgelerinden biridir; finansın kalbi olarak bilinen Frankfurt da hem ekonomik hem teknolojik açıdan Avrupa’nın en önemli merkezlerinden biridir.

Amerika’ya göç eden Almanya kökenlilerin yıllar içinde bir buluşma ve dayanışma kültürü geliştirmesi şaşırtıcı değildir; sonuçta gurbet, insanları birbirine yaklaştırır. Zamanla ekonomik güç arttıkça kaygılar azalır, zevkler ve tüketim ön plana çıkar. Bu tüketim çılgınlığı kimileri için bir kariyer, kimileri için bir kazanç kapısıdır. Ancak büyük para akışlarının devletten tamamen bağımsız olması beklenemez; devletler, eğer varlıklarını korumak istiyorlarsa, kara para ve organize suç ilişkilerini izlemek zorundadır.

Epstein dosyası da tam bu noktada karşımıza çıkar. İddialara göre, soruşturmanın işaret ettiği karanlık ağın içinde devlet kurumlarının ve istihbarat yapılanmalarının kesiştiği alanlar bulunuyor. Amerika’da etkili olmak isteyenlerin önce lobicilerle temas kurması gerektiği söylenir; işte tam bu temas noktaları, güç ilişkilerinin en çok tartışıldığı yerlerdir.

Bu nedenle dosya, dini, dili veya rengi ne olursa olsun kapitalizmin sert yüzünü görmek isteyenler için çarpıcı bir örnek sunuyor. Gücün, paranın ve nüfuzun birleştiği kapalı ortamlarda insanlık dışı suçların nasıl zemin bulabildiğini gösteriyor. Nitekim güç, para ve kapalı ağlar bir araya geldiğinde adalet mekanizmalarının zayıfladığı tarih boyunca defalarca görülmüştür.

Epstein, yalnızca ABD’ye özgü bir mesele değildir; dünyanın dört bir yanında görülen bir yapısal sorunun adıdır. Elit ağları, lobicilik düzenleri, finans-siyaset ilişkileri ve cezasızlık kültürü… Kapitalizmin denetimsizliğe sürüklendiğinde parayı yücelttiği ve bunun ahlaki çürümeyi kaçınılmaz kıldığı bu dosyada çıplak bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

Tüm bu tablo, aslında tekil bir skandaldan çok daha fazlasını işaret eder: Dünyanın üzerinde döndüğü düzenin, vitrinde sunulanla gerçekte işleyen arasındaki uçurumu. Epstein dosyası çoğu zaman bir “istisna” gibi anlatılsa da, güç yapılarını yakından inceleyenler için son derece tanıdık bir manzaradır. Bu olay, devletlerin, finans çevrelerinin ve elit ilişkilerinin bir noktada nasıl iç içe geçtiğini, hukukun ise çoğu zaman kapı eşiğinde bırakıldığını gözler önüne seriyor.

Bu nedenle mesele, yalnızca kimlerin adının geçtiği değildir. Asıl mesele, gücün denetlenmediğinde nasıl bir karanlık üretebildiğidir. Tarih boyunca farklı rejimlerde, farklı coğrafyalarda değişmeyen tek şey şudur: Gücü paylaşanların kurduğu kapalı dünyalar, en sonunda toplumun en savunmasız kesimlerini hedef alır ve en derin yaraları da onlara açar.

Epstein dosyasının önemi de buradadır. Bir dönemin değil, bir zihniyetin; bir kişinin değil, bir düzenin aynasıdır. Kapitalizmin, devlet mekanizmalarının ve elit ilişkilerinin karanlıkta buluştuğu bu zemin, yalnızca Amerika’nın değil, tüm modern dünyanın yüzleşmesi gereken bir gerçektir.

Sonuçta ışığın değeri, karanlığı ne kadar aydınlattığıyla ölçülür. Epstein dosyası da karanlığın nerede biriktiğini gösteren ender anlardan biridir. Onu anlamak, sadece bir skandalı değil, bütün bir sistemi okumak için bir fırsattır.

İsmail Cem Özkan

18 Kasım 2025 Salı

Kiralanan Dünya: Geleceği Bile Kiraya Veren Sistem

Kiralanan Dünya: Geleceği Bile Kiraya Veren Sistem

“Mülksüzleştirme” kavramını da kapitalistler, tıpkı birçok başka kavram gibi, sosyalistlerin elinden alıp kendi çıkarlarına uygun biçimde yeniden tanımlamayı başardılar. Bir zamanlar mülk sahibi olanların ellerindeki varlıklar çeşitli mekanizmalarla geri alınırken, bireyler giderek kiracı konumuna indirgeniyor; kirasını ödeyemeyenler ise icralık hâle sürükleniyor.

Geçmişte bir bilgisayar satın aldığınızda, yazılımların kullanım hakkını bir kez alır ve neredeyse “ömre yayılan” bir süre boyunca özgürce kullanabilirdiniz. Yeni versiyonlar çıktığında bunlar bir seçenekti; mülkiyetin kendisi ise tartışmasız biçimde satın alan bireye aitti. Ancak zamanla bu düzen değişti. Yazılımlar artık “sahip olunacak ürünler” olmaktan çıkıp “süreli kullanım” hakkına dönüştürüldü. Abonelik modeli, mülkiyetin yerini tamamen aldı; kalıcı kullanım hakkının yerini “kiralanmış işlevsellik” aldı.

Bu dönüşüm yalnızca dijital ürünlerde kalmadı. Ulaşım sektöründe bile aynı mantığın işletilmeye başladığını gördük. Eskiden uçak biletlerinde “last minute” vardı; son dakikada en ucuza uçma imkânı. Bugün ise tam tersine, en son biletini alan en pahalı uçan yolcudur. Havayolu şirketleri, kendilerine ihtiyaç duyan yolcunun yerine, uçmak zorunda olan yolcuya yöneldi. Uçuş boyunca koltuğu size kiralıyorlar; seyahat bittiği an o koltuk artık bir başkasının oluyor.

Böylece dünyaya gelen her birey, kapitalist sistem açısından muhtaç, sürekli borçlandırılabilir ve kiraya mahkûm bir müşteri hâline getiriliyor. Mülk edinmek yerine kiralamak dayatılıyor; ömrünüz sona erdiğinde de “sahip olduğunuz” şeyleri yakınlarınıza devretme imkânınız giderek azalıyor. Bu sürecin doğal sonucu, miras kavramının aşınması—hatta uzun vadede tamamen ortadan kalkması—olacaktır.

Çocukluğumda oynadığım “Monopoly” oyununu hatırlıyorum. Bu oyunda en avantajlı olan, aslında en çok parası olan değil; kontrol edebildiği alanlar üzerinden kullanım hakkı için bedel talep edebilen oyuncuydu. Oyunun sonunda mutlaka biri kazanır ve o kişi oyunun “tröstü” hâline gelirdi. Tröst her şeyi belirler, hâkimiyet kurar; parası bitip kirayı ödeyemeyen oyuncu oyundan çekilmek zorunda kalırdı. Geriye kalanlarla oyun devam ederdi. En çok parası ve mülkü olan, yani tröstleşmiş oyuncu, oyunun mutlak hâkimi olurdu. Kapitalizm ise bugün, küreselleşme adı altında tam anlamıyla tröstleşme sürecine girmiş durumdadır. Sonuçta, oyundan çıkan için mülkiyet fiilen ortadan kalkar.

Kapitalist düzenin bugünkü biçimi, mülksüzleştirmeyi yeni bir seviyeye taşıdı. En zengin olanın toprağını, alanını, sahip olduğu imkânları ancak parası yetenlerin kullanabildiği bir düzende; mülksüzlerin sığınacağı son yer çöplükler olacaktır. En sonunda nefes alıp verenlerin ekmeklerini kazanabileceği tek alan, sistemin dışına itilmişlerin birbirine tutunduğu o çöplükler kalacaktır. Kapitalizm, sadece mülkü değil, geleceği dahi kiralanabilir bir hizmete dönüştürmektedir.

Ancak tarih bize gösterir ki her tröst, her sermaye birikimi, bir noktadan sonra kendi çelişkilerinin altında ezilir. Kapitalizm, mülkiyeti tekelleştirdikçe; mülksüzlerin sayısını, öfkesini ve örgütlü gücünü de büyütür. Bugün çöplüklere itilmiş gibi görünenler, aslında yarının yeni dünyanın kurucu sınıfıdır. Çünkü üretimin gerçek taşıyıcısı mülksüzlerdir; mülkiyet tröstlerin elinde birikir, fakat yaratılan değer onların değil, çalışan milyonların emeğinin ürünüdür.

Ve bir gün, kiralanmış hayatların zincirine vurduğu bu kitleler, kendi ortak çıkarlarının bilincine vardığında, tröstlerin üstüne kurduğu iktidarı süpürüp atacak güce sahip olacaktır. Kapitalizmin sonunu hazırlayacak olan şey, işte bu büyüyen çelişkidir: Bir yanda her şeyi kontrol ettiğini sanan azınlık, diğer yanda her şeyi üreten ama hiçbir şeye sahip olmayan çoğunluk.

Sonunda o çöplükler, sistemin dışına atılanların değil; sistemin kendisinin çürüme alanı hâline gelecektir. Mülksüzler, bir kez ayağa kalktığında, kiraya mahkûm edilmiş bir dünyayı değil; ortak emeğin ortak mülkiyetini temel alan yeni bir toplumu kuracaktır. Ve gerçek gelecek, işte o gün kiralanmaktan çıkıp yeniden halka ait olacaktır.

 

İsmail Cem Özkan