22 Ocak 2026 Perşembe

Bu ülke sadece parası olanların mı?

Bu ülke sadece parası olanların mı?

Bu ülkede Kürt düşmanlığı birden yükseliyor; sonra sanki hiç yaşanmamış gibi bir anda Kürt dostluğuna dönüşüyor. Ardından, işine gelmeyince yeniden başlıyor.

Bu iniş çıkışlar tesadüf değil. Her seferinde aynı sahne kuruluyor: Balkonlara ve pencerelere asılan bayraklar. Sosyal medyada milliyetçilik dalgalanıyor.

Bir anda yurtsever, vatansever olunuyor. Kürtler vatan haini ilan edilirken aslında yalnızca Kürtler değil; “öteki” olarak görülen herkes hedef hâline geliyor. Düşmanlık bayrakla kutsallaştırılıyor, sorgulamak ihanetle eş tutuluyor.

Vatanını çok sevdiğini söyleyenlere sormak gerekiyor: Aynı vatanın içinde yaşayan emekliye hakkını vermeyenlere ne denir?

Bir gün “bayrak indirme” hikâyeleriyle insanları Kürt düşmanlığına sürükleyenler, ertesi gün “çok ileri gittik” diyerek dostluk masalları anlatıyor. Düşmanlık da barış da bu siyaset için sadece birer araç.

Bu dilin farkında olmadan tetikçisi olan bir kitle yaratılıyor.

Tetikçiler postal giyiyor, “vatanı savunuyor”, gidip ölüyor. Ama vatanın nimetlerinden yararlananlar değişmiyor: Her zaman küçük bir ayrıcalıklı kesim.

İnsanlar öldürülüyor, insanlar öldürüyor ve sonra geriye şu soru kalıyor: Biz kimiz?

Bu topraklarda Lazlar var, Çerkesler var, Arnavutlar, Abhazlar, Gürcüler, Hemşinliler var. Farklı diller, kültürler, kimlikler var. Bunları yok sayarak kurulan her “tek millet” söylemi, yeni düşmanlıkların zeminini hazırlıyor.

Bugün Kürt düşmanlığı biter; yarın başka bir halk, başka bir kimlik hedef olur. Bu ülkede siyaseten düşman ilan edilecek o kadar çok farklılık var ki… Düşmanlık sürdükçe herkes biraz daha asimile ediliyor, biraz daha kendini inkâr etmeye zorlanıyor.

“Aslını inkâr eden benden değildir.”

Evet, değildir.

Balkonuna, penceresine, dükkânına bayrak asarak düşmanlığını ilan edenler şunu bilmelidir: Nefret söylemi faşizmin tabandaki en güçlü ayağıdır. Katliamlara gözünü kapatıp “her şey vatan” diyerek meşrulaştıranlar, bu düzenin suç ortağı hâline gelir.

Halklar arasında düşmanlık olduğu sürece bu ülkede ne barış olur ne huzur. Barış ve huzur olmadığında bedeli hep aynı insanlar öder: Daha da yoksullaşanlar, daha da çaresizleşenler.

Aç bir insanın vatanseverliği bir kurşun gibidir:

Ya öldürür ya da öldürürken ölür.

Bayrak sallarken kim olduğumuzu unutmamak gerekir. Bayrak bazen bir selamdır, bazen bir örtüdür. Tarikat şeyhi de pencereden müridini selamlarken bayrak asar; çünkü o selamın maddi bir karşılığı vardır.

Her bayrak sallayan vatansever değildir.

Her sallanan bayrak da masum değildir.

Bu ülkede dağda taşta, her yerde bayrak sallanıyorsa, bu ya bir şeylerin üstünün örtüldüğünü ya da yönetenlerin kendi vatandaşına güvenmediğini gösterir. Biz hangi ülkede yaşadığımızı direklere asılan bayraklara bakarak anlamak zorunda değiliz.

Bu ülke; eşit yurttaşlıkla, bir arada yaşamayla, halklarıyla vardır.

Nefret söyleminin suç sayıldığı, düşmanlığın normalleşmediği bir ülke hayal değildir. Bu, bize dayatılan siyasi düşmanlıkları reddetmekle başlar.

Bu ülkeyi bir çiçek bahçesine çevirmek elimizdedir.

Hangi ülkede yaşadığımızı bayrakların gölgesinde değil, birbirimizin yüzüne bakarak anlayabiliriz.

Bu ülke bizim.

İsmail Cem Özkan

Postallar Ortadan Kalkmadıkça Zulüm Devam Eder

Postallar Ortadan Kalkmadıkça Zulüm Devam Eder

İkinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul, Alman postalları altında ezilmemişti; fakat Alman siyasetinin ve savaşın sert rüzgârının ağırlığını iliklerine kadar hissediyordu. Fakirlik sokakları kuşatmıştı. Ekmeğin karneyle satıldığı, doğru dürüst bir yemeğin hayal olduğu günlerde, küçük bir azınlık Alman propagandası yapmanın karşılığında lüks içinde yaşıyordu. Sokaklarda gaz lambaları yanmazken, onların evlerini ampuller aydınlatıyordu.

Devletin merkezi Ankara’ydı; ama İstanbul görünmez bir merkez olmayı sürdürüyordu. Karartma gecelerinin hüküm sürdüğü o karanlık zamanlarda, karanlıktan para kazananlar vardı. Hayatlarını kurtarmak için son sığınaklara gizlenmiş Yahudilerin korularına, kanlı harflerle Alman ideolojisini yücelten yazılar yazılıyordu. Korkuyu büyüten her harf, ezilmişlerin omzundaki yükü biraz daha ağırlaştırıyordu.

Ulus-devlet ideolojisi, Osmanlı’dan devralınan süreci kesintisiz biçimde devam ettiriyordu. Ari ırk adına getirilen yasaklar, el konulan mülkler ve servetler yeni ellere geçiyor; bu yeni sahipler, sermaye üzerine inşa edilen devletin nimetlerinden faydalanıyordu. Savaş, romantize edilen kızıllığın ve kanlı manzaraların ardında, aslında sermayenin el değiştirmesinden ya da belirli ellerde toplanmasından başka bir anlam taşımıyordu.

Postalların egemen olduğu her yerde direniş yeraltında filizlenir. Özgürlüğün neredeyse yok edildiği koşullarda bile, yeraltı örgütlenmeleri özgürlüğün nüvelerini içinde taşır. Dışarıdan bakıldığında kuralları katı ve kırılmaz görünür; ama özünde arzulanan tek şey özgürlüktür. Özgürlük, nüveleşmeden, kardelen gibi toplumun yüzüne çıkamaz.

Postalların hüküm sürdüğü yerde, postalı kimin giydiğinin önemi yoktur. Postal, gücün zayıfı ezdiği, köleleştirdiği bir zamanı temsil eder. O düzenin yarattığı suç kavramında, kimin kim olduğu belirleyici değildir. Güç “suçlusun” dediğinde suçlusundur; ister işkencede bunu kanıtlasınlar, ister mahkeme salonunda önceden verilmiş kararı yüzüne okusunlar.

Her postal dönemi karanlıktır. Postalı kimin giydiği değil, postalın kendisi belirleyicidir. Çünkü postal, içine aldığı ayakları dönüştürür; geriye yalnızca emir alanlar ve emir verenlerin keskin cümleleri kalır. Onlar için ak karadır, kara daima karadır. Tartışılmaz, sorgulanmaz. Postal zamanlarında tek bir doğru vardır: Güçlünün ağzından çıkan her söz, tanrısal bir hüküm gibi algılanır ve ona biat edilir.

Dünyaya eşkıyalar hükmeder mi? Zaman zaman ederler; ama bu uzun sürmez. Çünkü eşkıya da postal giyer ve giydiği postal kısa sürede aklına hükmeder. Postal kafalıların ömrü, uzatılmak istense bile kısadır. Özgürlük ise direnişle, yerin altından yerin üstüne doğru yayılır.

Yeraltında örgütlenen direniş, toplumun çaresizlik içindeki sessizliğinden bir anda patlayarak doğar ve eninde sonunda postallı ayakları postalsız bırakır. Ancak postalları yok edenler, boşluğu doldurmak için yeniden postal giyerse, kısır bir döngü başlar: Güç el değiştirir, ama sistem yerinde kalır.

İsmail Cem Özkan

19 Ocak 2026 Pazartesi

Eşit Yurttaşlık Olmadan Devlet Olur mu?

Eşit Yurttaşlık Olmadan Devlet Olur mu?

Suriye’deki son gelişmeler, ılımlaştırılmış bir İslam devleti biçiminde yeni bir Arap devletinin inşa edildiğini göstermektedir. Bu düzende Kürtlerin elde ettiği kazanımlar, büyük ölçüde vatandaşlık numarası verilmesi ve Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulmasıyla sınırlı kalmıştır. Ancak bu haklardan yalnızca Kürtler değil, bölgede yaşayan Türkler de yararlanacaktır. Peki ya diğer azınlıklar? Suriye çöllerine sürülmüş, tüm yok etme politikalarına rağmen yaşam mücadelesini kazanmış Ermeniler ve Süryaniler bu yeni denklemde kendilerine bir yer bulamamıştır.

Suriye’nin kaderinde belirleyici olan başlıca güçlerden biri İran’dır. İran’da mollaların daha sınırlı bir çizgiye çekilmesi ve İsrail’le varılan uzlaşmalar sonucunda rejim, kendi iktidarını ve imtiyazlarını koruyarak yoluna devam etmiştir. Tüm inatlaşmalara ve direnişlere rağmen, son ayaklanmaların ve kamuoyunda “12 gün savaşları” olarak anılan sürecin etkisiyle emperyalist güçlerin taleplerine daha uyumlu, ılımlaştırılmış bir İslam devleti kimliğine bürünmüş ama resmen henüz mollalar kabul etmemiş görünüyor. Bu süreçte İran’da baş gösteren ayaklanmaların yarattığı devrim beklentisi başka bir bahara ertelenmiştir. Çünkü yeni bir devlet, yeni sorunlar demektir; hasta ve bakıma muhtaç rejimler ise her zaman emperyalist devletlerin işine gelir.

Bu süreçle birlikte bölgede, radikal uçları törpülenmiş ve denetlenebilir İslam devletleri ortaya çıkmıştır. Taliban’ın Pakistan açısından bir tehdit olmaktan çıkarılması, yayılmacı örgütlerin kontrol altına alınması ve IŞİD başta olmak üzere cihatçı yapıların lider kadrolarının emperyalist devletlere teslim edilmesi bu politikanın somut örnekleridir. Sonuç olarak, emperyalist güçlerin denetiminde, halklara gerçek anlamda özgürlük tanımayan ılımlaştırılmış İslam devletleri inşa edilmiştir.

Suriye topraklarında yaşayan Aleviler de bu tablonun önemli bir parçasıdır. Tüm katliamlara rağmen varlıklarını korumayı başarmışlardır. Yeniden kurgulanan Arap İslam devleti içerisinde Aleviler, varlıklarını kendi yaşam alanları içinde korumaya devam edeceklerdir; ancak bu durum, inançlarının özgünlüğünün fiilen inkârı anlamına gelmektedir.

Türkiye ise bu ılımlaştırılmış İslam ülkeleri arasında en çağdaş görünümlü; en azından biçimsel olarak kadın haklarının var olduğu bir ülke konumundadır. Türkiye’nin çevresindeki İslam ülkelerine benzememesi için Alevilerin haklarının, uluslararası hukukun kabul ettiği düzeyde güvence altına alınması hayati önemdedir. Çünkü Aleviler, Türkiye’nin sahip olduğu çağdaş görünümün görünmez ama en sağlam dayanaklarından biridir. Bu haklar, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana izlenen politikalarla yok sayılmaya devam edilirse, Türkiye’nin de benzer bir kaderle karşılaşması ihtimali göz ardı edilemez.

Ötekileştirilen Alevilerin hakları, Diyanet İşleri Başkanlığı kadar güçlü; devlet ve hukuk düzleminde işlevsel bir Alevi kurumunun oluşturulmasından geçmektedir. Sünni inancıyla eşit haklara sahip, anayasal güvenceye kavuşmuş bir yapılanmanın tesis edilmesi zorunludur. Aksi hâlde Alevi inancının siyasi irade tarafından İslam şemsiyesi altında bir mezhep olarak tanımlanması, Türkiye’yi ilerleyen yıllarda büyük olasılıkla Suriye benzeri bir sürece sürükleyecektir. Tarih, eşit yurttaşlık üretemeyen devletlerin kriz anlarında çözüldüğünü defalarca göstermiştir.

Elbette siyasette bugün olanın yarın tersine dönme ihtimali vardır; ancak emperyalist güçler tarafından masa başında çizilen sınırlarla kurulan devletlerin kaderi kısa sürede değişmemektedir. Halklara rağmen oluşturulan suni sınırlar ve bu sınırlar içinde yaşanan katliamlar, yer yer soykırıma varan boyutlarda sürmektedir.

Ortadoğu’da bir Kürt devletinin oluşumu her zaman ihtimal dâhilindedir. Ancak bugünkü koşullarda bu durum, büyük ölçüde emperyalist devletler arasındaki çıkar çatışmalarına bağlı görünmektedir. Kürtlerin mücadelesi, insanlık tarihine öğretici bir deneyim olarak geçmiştir ve bu mücadele hâlen sürmektedir. Yoktan var oluşları, dünya kamuoyu nezdinde görünür hâle gelmeleri ve uluslararası dayanışmanın bir parçası olmaları son derece değerlidir. Elde ettikleri kazanımlar sayesinde artık yok sayılmaları mümkün değildir. Bu mücadele, geçmişten bugüne insanlık tarihine altın harflerle yazılmıştır ve yazılmaya devam etmektedir.

İsmail Cem Özkan