29 Ocak 2026 Perşembe

Köleler, Efendiler ve Bitmeyen Magazin

Köleler, Efendiler ve Bitmeyen Magazin

Ülkemin insanı sessizdir; konuşmaktan korkar ama dedikoduya bayılır. Bu yüzden ülkede magazin her şeydir; her olaya magazin penceresinden bakılır. Ölüm de magazindir, cinayet de… Ama tarihte hiç değişmeyen en büyük magazin konusu sağlıktır. Sağlık üzerine kulaktan dolma, sansasyonel bilgiler paylaşılır; sonuç ise hep aynıdır: şifa bulmayı umanların ölümü, sakat kalmaları ya da yaşamaları gereken ömrün erken bitmesi. Magazin sorunları çözmez; aksine ölümü ve çürümeyi hızlandırır.

Magazin yalnızca bir medya türü değildir; sorumluluktan kaçmanın estetik hâlidir. İnsanlar konuşmak istemez, çünkü konuşmak bedel ister. Taraf olmayı, risk almayı, sonuçlarına katlanmayı gerektirir. Magazin ise bedelsizdir: risk yoktur, taraf yoktur, sonuç yoktur. Bu yüzden en iyi köle ruhuyla anlaşır. Konuşulamayan gerçeklerin üzeri, küçük hikâyelerle örtülür; toplum kendi suskunluğunu eğlence sanır.

Sessizlik dedikoduyu doğurur, özgürlük eksikliği köleliği. Köleler sessizce konuşur; efendilerin kahramanlıklarını, güçlerini ve kudretlerini abartarak anlatır. Efendiler güçlü olduğu sürece susulur, yıkıldıklarında ise onların nasıl kâğıttan kaplan oldukları anlatılmaya başlanır. O zaman da kendi köleliklerine hayıflanılır; ama yine de sorumluluk üstlenilmez. Çünkü köle, efendiden önce özgürlükten korkar.

Bu yüzden hep bir kurtarıcı beklenir. Devrimciler bu beklentinin ürünüdür; fakat iktidarı gerçekten alacakları kesinleşene kadar onlardan uzak durulur. Buna rağmen sağlayacakları özgürlüğe muhtaç yaşanır. Beklemek, itiraz etmekten daha güvenlidir; umut etmek, sorumluluk almaktan daha kolaydır.

Her devrim eski efendiyi yok eder, yeni bir efendi doğurur. Yeni efendinin özgürlük sunması için halkın özgürlüğe sahip çıkması gerekir; ancak köle ruhlu, yoksul insanlar özgürlüğü savunmak yerine güç sahiplerini daha da büyütür ve onları otokrat hâline getirir. Böylece zincirler kırılmaz; sadece el değiştirir.

Bu döngü kırılmadıkça ne magazin susar ne dedikodu biter ne de efendiler eksik olur. Sessiz kalan, sorumluluğu başkasına devreden, özgürlüğü talep etmek yerine bekleyen toplumlar kendi zincirlerini kendileri üretir. Kurtarıcı beklemek köleliği sona erdirmez; onu kalıcı hâle getirir. Gerçek özgürlük devrimle değil, bilinçle başlar. Konuşmaktan korkmayan, bilgiyi magazinden ayıran, gücü kutsamak yerine sorgulayan bir halk olmadan her değişim yalnızca efendi değişimidir. Bu topraklarda ihtiyaç olan şey yeni kahramanlar değil, özgürlüğün yükünü taşımayı göze alan insanlardır.

İsmail Cem Özkan

28 Ocak 2026 Çarşamba

Hatırlamak Bir Sorumluluktur

Hatırlamak Bir Sorumluluktur

Devrimci siyasi hareketleri emekleri ve hayatlarıyla yükseltenler ne yazık ki artık aramızda değiller. Onlar, yalnızca bir davaya inandıkları için değil, o davayı yaşadıkları ve bedelini ödedikleri için devrim yolunda düştüler. Anıları bugün hâlâ yanımızda; fakat bu anılar yalnızca saygıyla anılacak bir geçmiş değil, aynı zamanda bugüne dair bir sorumluluk çağrısıdır.

Tarihin her döneminde devrimci hareketler yenilgilerle, baskılarla ve geri çekilmelerle yüz yüze gelmiştir. Bu durum bir istisna değil, devrimci mücadelenin yapısal gerçekliğidir. Asıl belirleyici olan, bu kırılma anlarında nasıl bir siyasal tutum alındığıdır. Çünkü yenilgi, her zaman bir son değil; kimi zaman bir yüzleşme, kimi zaman da yeniden kuruluş imkânıdır.

Bugün ise o hareketleri yükseltenlerin yanında, hâlâ söz, yetki ve karar süreçlerinde bulunan; fakat geçmişle yüzleşmek yerine sanki hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam eden bir kesim de vardır. Geçmişte de bugün de etkili konumlarda bulunan bu anlayış, devrimci mücadeleyi “yenilgiden” sonra daha ileri taşımak yerine, elde kalanla yetinmeyi ve var olanı korumayı siyaset hâline getirmiştir. Bu tutum çoğu zaman “gerçekçilik” ya da “koşulların zorunluluğu” olarak meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.

Oysa zorluklar, baskılar ve kayıplar devrimci siyasetin bahanesi değil, sınavıdır. Mücadeleyi büyütmek yerine daraltmak, yüzleşmek yerine suskunluğu tercih etmek; kolektif hafıza yerine seçici bir unutmayı kurumsallaştırmak zorunluluk değil, bilinçli bir tercihtir. Bu tercih, devrimci mirası yaşayan bir mücadele hattı olmaktan çıkarıp, güvenli bir hatıra alanına hapsetmektedir.

Bugün sıkça dile getirilen “katılalım, büyüyelim” çağrılarının, aynı anda sürdürülen “küçük olsun, bizim olsun” pratiğiyle çelişmesi de bu yüzden şaşırtıcı değildir. Büyüme, yalnızca niceliksel bir çağrı değildir; siyasal cesaret, etik tutarlılık ve tarihsel sorumluluk gerektirir. Geçmişin yüküyle yüzleşmeden yapılan büyüme çağrıları, inandırıcılığını daha baştan yitirir.

Daha da önemlisi, geçmişte birlikte yol alınanların bugün dışlanması, sorumluluğun başkalarına yıkılması ve yaşanan çöküşlerin tek taraflı anlatılarla açıklanmasıdır. Eleştiriye yöneltilen “bölücülük” suçlaması, bu noktada gerçeği tersine çevirir. Birliği zedeleyen eleştiri değil; eleştiriden kaçan, hesap vermekten imtina eden ve farklı sesleri tasfiye eden anlayıştır. Gerçek birlik, suskunlukla değil; açıklıkla, yüzleşmeyle ve ortak sorumlulukla kurulabilir.

Bu nedenle dile getirilen eleştiriler kişisel değil politiktir; yıkıcı değil kurucudur. Amaç geçmişi yargılamak ya da bugünü küçültmek değil, devrimci iddiayı yeniden ayağa kaldırmaktır. Bedel ödeyenlerin hatırasına sadakat, onları yalnızca anmakla değil; cesaretlerini, tutarlılıklarını ve yüzleşme iradelerini bugüne taşımakla mümkündür.

Hatırlamak, bu yüzden bir nostalji değil; tarihsel ve siyasal bir sorumluluktur.

İsmail Cem Özkan

26 Ocak 2026 Pazartesi

Geçmiş daima konuşur…

Geçmiş daima konuşur…

Tanrı’nın öyküsü yazıldığında her zaman bir öykü tadı vardır; öykünün masal hâlidir. Biri Tanrı’dan bahsettiğinde o masalın tadı zihinlerde kalır, öykünün ince dokunuşları ders olarak insana sunulur… Metafiziğin yasasında materyalistin öykünün bir karşılığı yoktur. Bundan dolayıdır ki masallar, gerçekliğin sadece bir tarafını taşırken, en önemlisi yaratılmış gerçekliği gerçek gibi sürer. Okuyan da bilir: O yaratılmıştır, tıpkı insanın yaratılması gibi. İnsanın yaratıldığına inanan elbette yaratılan gerçeklere de inanacaktır…

Her bir söz kutsal değildir ama her kutsal metin bir kelam ile başlar. Söz vardı, yazı daha sonra oluştu; yazı Sina Dağı’nda ellere verildi ama o da ihanet karşısında parçalandı, yok oldu. Parçalara bölünmüş her kelimeden başka bir öykü doğdu. Ondandır ki kutsal metinler bin yıllar boyunca yeniden yeniden yaratılır ve yorumlanır. Her yorum yeniden bir yaratımdır.

Tanrı, 2026 yılı öncesinde insanlarla daha sıkı fıkıymış; hatta onlardan bir çocuk bile yapmış. Ondan sonra insanlarla olan muhabbetini azaltmış; bazı inançlara göre en son kitabı indirdikten sonra insanları baş başa bırakmış. Bugünlerde büyük çoğunluk hep bir kurtarıcı bekler olmuş; hatta yüksek dağlara bakıp, sular geldiğinde orada yaşamak için çoban çadırlarına göz atar olmuşlar.

Bazı insanlar kendilerini peygamber ilan eder olmuş; beyazlar giyinip her İsa’nın doğum gününde müritleriyle pasta kesip kutlama yapar olmuşlar. Tanrı “öldü” demiş biri; öteki ise hayır demiş:
“Yaşıyor, çünkü her nefes Tanrı’nındır!”

Meryem hamile kaldığında kaç yaşındaydı? Tanrı da çocuk gelinlerden mi hoşlanıyordu? Çocukların evliliği o toplumda normaldi de neden Tanrı, insanlara örnek olup kız çocuklarının büyümesini beklemedi? Neden bu aceleydi? Meryem hamile kalınca başına olmadık şeyler gelir, babasını kaybeder; Tanrı neden bir babanın sağ kalmasını istemez, onu kollayıp korumaz? Sonuçta babası Meryem’i kollayacak, koruyacaktı. Bu kadar acılı hikâyeyi onların kader çizgisine neden yazdı?

Tüm topluma ilan edilmiş bir Mesih vardır ama Mesih’i taşıyan anneye doğum için bir ev bile bulunmaz!

Sonuçta Tanrı artık insanlarla sıkı fıkı bir ilişki içinde değildir; gelip konuşmaz olmuştur; ne Sina Dağı’nda ne de eteklerinde yaşanan insanlık dramına bakarak. Evleri yıkılan, ocaklarındaki ateşi sönenlerin çadırını üstelik sel basmıştır. Bu durumda o seli, o çadırda yaşayanları nasıl görmeli? Kurban mı; seçilmiş ama Tanrı’nın isteklerini yapmadıkları için mi cezalandırılmışlar? Sonuçta zalim de mazlum da Tanrı’nın çocuklarıdır ve her ikisinin kitabı da aynı kökten, farklı cümlelerle oluşmuştur.

Tanrı neden kadınlar arasında kutsanan bir kadından yeni bir çocuk yapmaz? O çocuk gelse—gerçi şimdi çarmıh yok—ama bir şekilde sembolünü bulsa ve içindeki ihanet eden tarafından ölüme gönderilse; hayır, sonra onun dinini kursa ve sonsuza kadar ölüme gönderdiğini kutsal diyerek inananlara anlatsa…

2026 yılı öncesi, bugünkü zalimden daha hafif mi zalimler, yoksa daha mı fazla zulmederler mazlumlara? Daha fazla kan döküldüğü kesin; çünkü savaş denen çılgınlık teknolojiktir ve ölüm kusma gücü bir oktan, bir bıçaktan, bir kılıçtan çok daha fazladır.

Her şey gelip geçicidir; sonuçta insan başlangıca dönecektir. Kovulduğu yere tekrar alacak mı Tanrı? Şeytanla anlaşıp o cenneti insanlara sunacak mı?

Metafizik elbette masallar doğuracaktır; çünkü masallar gerçeği, metaforlarla üzerini örterek görünmez kılar. Romantizm, bir çocuğu anne; doğan çocuğu bir kurtarıcı yapacak ve en yakınında ona ihanet edeni azizleştirecektir. Her şey bir masalla mı başladı, yoksa bir ışığın içinde masalları mı taşır; gerçeklerden ayrı olarak?

İsmail Cem Özkan