12 Eylül 2025 Cuma

12 Eylül: Kırmızı Bir Gün

12 Eylül: Kırmızı Bir Gün

Bugün 12 Eylül, dün 11 Eylül’dü. Şili’den Türkiye’ye uzanan Amerikan patentli darbenin yıl dönümü. Birbirinden bu kadar uzakta iki ülke, aynı metot ve yöntemlerle Amerikan güdümünde yeni bir rotaya sokuldu. Ulus devletin yok edilip yerine ılımlı İslam soslu, küresel firmaların çıkarına uygun bir liberalizm sürecinin başlangıç ya da sonlanış tarihidir. Kıbrıs çıkarması adı verilen süreçle başlayan ambargonun resmen sonlandığı gündür...

12 Eylül, bizim için duvarda yazılı olan “Faşizme ölüm, tek yol devrim!”, “Faşizme ölüm, halka hürriyet!”, “Kurtuluşa kadar savaş!” … sloganlarının silinmesi anlamına geliyor. Çünkü sabah marşlarla uyandığımız o sabah, elimizi hemen boya alıp yazıları silmedik; sildirmediler elbette. Ama ekmek alma dışında sokağa çıkmanın yasak olduğu bir gündü. Çıkmaz sokağımıza gelen jandarmanın o sokakta silahıyla oturanlara gücünü gösterdiği gündü...

Marşlar çalıyordu. Eğer marş çalınmamış olsaydı, o akşam büyük olasılıkla bizim eve bomba atılacaktı. Çünkü sözleşmesi olmayan bir anlaşma vardı iç çatışmada: Kim elini daha yükseltirse, karşı taraf da o kadar yükseltiyordu. Evimizin arkası “sınır”dı. Sınırları ilk defa orada gördüm; siyasetin çizdiği, insanların değil. Evimizin arkası faşist, önü devrimciydi...

O sınırdan geçişler olmazdı. Çünkü geçene bir kurşun gelmeyeceğini kimse söyleyemezdi. Bugün sınırlarda it dalaşı yapan uçaklar gibi, biz de “it dalaşı” yapardık. Sınırların ötesine geçer, silahlar konuşur, varsa fırsat duvar yazılarının üzerine biz de yazımızı yazar, geri dönerdik. Geçiş dediğin, karşı tarafın direnişini kırmaktır. Bir sabah, bu geçişlerin ortadan kalktığına şahit olduk...

Devrimci istihbarat, karşı tarafın sanatçılarını, ileri gelenlerini, silah tutan tetikçileri hakkında bilgi toplamakla uğraşırken; karşı istihbarat ise kendisini devlet istihbaratına teslim etmişti. Onlar güya devlet adına cinayet işliyor, devletin Türk olması için çatışıyordu. Hiç akıllarına gelmiyordu ki devlet, zaten Türk kimliği üzerine inşa edilmişti; ama faşist yapılar bunu yeterli görmüyor, bu kimliği daha da tekleştirici, dışlayıcı hale getirmek istiyordu. Diğer ırkların bu devlet içinde temsil edilmesi bile yoktu. Hangi ırktan olursan ol, bu ulus-devlet içinde Türk ırkı ve “dünyaya bedel” olan Türk halkı için çalışmak, onu büyütmekle yükümlüydün. Dini, mezhebi söylemeye gerek yok: İslam, Sünni. Yani Osmanlı’dan alındığı gibi devam ediyordu. Halife yerine Diyanet İşleri Başkanı oturmuştu. O zamanlar göstermelik bir makamdı; bugünkü gibi lüks araçlar, lüks seyahatlerle anılan, elinde kılıçla fetva veren bir kurum değildi...

Sonuçta Türk devletini korumak adına yaratılan düşmana saldırılıyordu. Öteki taraf ise hayatta kalmak için kendini savunuyordu. Bu çatışmaların neden yapıldığını hissettiğimiz, yaşadığımız gündür 12 Eylül. O sabah marşlar çaldı, bildiriler okundu. Sivil hayatın yerini yarı askeri yaşam, sonra da tam askeri yaşama bıraktı.

12 Eylül’e karşı direniş göstermesi beklenenlerin gücü, darbeciler tarafından daha önce test edilmişti. Nerede, ne kadar direnecekleri, ellerindeki silahların yapısı ve niteliği hakkında ayrıntılı raporların olduğu; darbe yapan generalin anılarında var. Sonuçta sağlam bir zeminde, sokak dili ile söylersek “kılçıksız” bir darbe yapıldı. 27 Mayıs gibi bir ulusçu/ Türk ırkı üzerine oturan anayasa, daha da ırkçı, daha az özgürlükçü, daha fazla kontrol mekanizmasının kurulduğu ve daha İslamî bir devlete dönüşümle sonuçlandı.

Bu darbe, liberal ekonomi adı altında devletin mal varlıklarının yağmalanmasının önünü açtı. İştahı kabaran sermaye, siyasi iktidarın yetiştirdiği yeni bir sermaye birikimi yapan şirketlerin doğum günüdür bu gün. Darbe, işçi sınıfını örgütsüz kılmak için yapılmış ve işçi sınıfı buna karşı direnmeden, Selimiye Kışlası ve diğer teslim olma noktalarında sıraya girip teslim olmuştur.

Darbe, sınıfsal karakterini bu sayede gizlemiş; her “anarşiste” (o zamanlar terör kelimesi pek kullanılmazdı.) karşı yapılmış gibi bir izlenim vermiştir. Faşist militer güçler bu yüzden hayal kırıklığına uğramıştır. Aynı koğuşta “kaynaştır, birleştir” modeliyle, benzer kaba işkencelere tabi tutulmuşlardır. Darbeciler “bir onlardan, bir bunlardan” diyerek idamlara başlamış; liderlerin hepsi tutuklanarak geçmişin üzeri işkence odalarında tutanaklarla örtülmeye çalışılmıştır.

Darbe, ulus tarihini değiştiren ilk adımı; işkence odalarında yaratılan yeni tarihle, savcı tutanakları ve mahkeme kararlarıyla atmıştır. Siyasi savunma yerine kişisel savunma teşvik edilmiş ve o yönde ortam hazırlanmıştır. Çünkü bir ülkenin tarihe bakışını değiştirirseniz, halkın DNA’sını bile değiştirirsiniz. Tüm gelenek, görenek ve alışkanlıklar bu tarihsel bakışla yeniden şekillendirilebilir. Darbeciler bunu büyük bir başarıyla gerçekleştirmiştir.

Sol, bu süreçte muhataptır. Ancak bu muhataplık, masa başında değil; işkence odasında oluşmuş yeni tarih söylemi üzerine oturmuştur. Mağduriyet aslında faşist taraf için söylenebilir ama sol için aynı şeyi söylemek doğru değildir. Çünkü darbenin muhatabı daha önceden belli edilmiştir: Kemal Türkler cinayeti, Fatsa nokta operasyonu ile...

Darbenin muhatap tarafı bellidir; ancak bu tarafın gücü, direnişi örgütlemeye yetecek güçte örgütlü yapısı olmadığını ortaya çıkarmıştır, zaten bir mahkemede dönemin lideri “tarihi bizi örgüt olamadığımız için yargılayacaktır” diye belirtmiştir bu durumu. Eğer örgütlü güç olsaydı, (hep biz var olduğunu düşündük) ülke bugünkü halinden çok daha farklı olurdu. Sonuçta bugün otokrat bir liderin zemini o gün döşenmiştir...

12 Eylül günü ben kişisel olarak, elimde varsa kırmızı bir tişört giyerim. O gün dökülen kanları, işkencede hayatını kaybedenleri, “operasyon var” denilerek infaz edilenleri; sonuçta öldürülen tüm devrimcileri o kırmızı tişörtümle anarım. Solun tek bayrağı vardır: Kırmızı. İşçi sınıfının bayrağıdır o; öldürülmüş bir işçinin gömleğidir.

Bugün benim için kırmızıdır.

O kırmızı içinde adı sanı bilinmeyen, unutturulmaya çalışılan her devrimcinin, her insanın sözü, sloganı, ütopyası, hayalleri vardır.

Bu yüzden bugün, benim için kırmızı bir gündür.

 

İsmail Cem Özkan

9 Eylül 2025 Salı

Kemalist Paradigma ile Sol Yaratılır mı?

Kemalist Paradigma ile Sol Yaratılır mı?

Türkiye’de sol hareketin büyük kısmı, tarihsel olarak Kemalist paradigmadan etkilenmiş ve bu çerçevede şekillenmiştir. Ancak bu etki, solun bağımsız bir ideolojik duruş geliştirmesinin önünde ciddi bir engel hâline gelmiştir. Gerçek bir özgürlük mücadelesi, tarihsel ezberlerin dışına çıkılarak, özgün düşünsel zeminlerin yaratılmasıyla mümkündür.

27 Mayıs darbesi sonrası oluşan ve “68 Kuşağı” olarak anılan nesil, başlangıçta Kemalist’tir. Çünkü onlara öyle bir algı içinde eğitim verilmiştir ki, solcu olmak; Kemalist, laik ve hukuk düzenini savunan biri olmakla eşdeğer görülmüştür. TİP (Türkiye İşçi Partisi), kendi varlığını 27 Mayıs’a dayandırmış ve “O olmasaydı biz olmazdık.” demiştir.

Bunun elbette tarihsel bir derinliği vardır.

Sovyet dış politikası, 20. yüzyıl boyunca, anti-emperyalist cephe anlayışı doğrultusunda Türk solunu Kemalist rejimle uyumlu hareket etmeye yönlendirmiştir. Bu stratejik yaklaşım, ideolojik bağımsızlık yerine jeopolitik uyumluluğu öncelemiştir. Nitekim TKP, Moskova’da bir temsilcilik dahi açamamış; bu, Sovyet-Türkiye ilişkilerindeki hassas denge nedeniyle engellenmiştir. Bu teşvik, Sovyetler Birliği yok olana kadar geçerli olduğu gerçeğini hiç unutmamak gerekir.

TİP’i, işgal döneminde kurulan partilerden sonra bu ülkeye özgü sol akımın ilk gerçek adımı olarak değerlendirebiliriz. TİP içinde başlayan tartışmalar, gençlik hareketi ve sonrasında oluşan MDD (Milli Demokratik Devrim) hareketi, Sovyetler Birliği etkisine karşı bir isyanın sessiz hâlidir. Milli temelli başlayan bu ayrışma, zamanla THKO, THKP-C, TKP-ML gibi hareketleri doğuracak gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Bu hareketleri oluşturanlar da başlangıçta Kemalist gençlik hareketi içindeydi; anayasayı savunma adına mücadele etmekteydiler.

Eğer bu hareketlerin yalnızca başlangıcını referans alırsanız, Kemalizm’den kopmanız zorlaşır; bu da sizi, karşı çıktığınız sistemin ideolojik sınırları içinde kalmaya mahkûm eder. Ancak bu farklılaşan gruplar, kendi özgün örgütsel yapılarını kurduktan sonra yazdıkları ve davranışlarına bakarsanız, bu ülkeye özgü “Tam Bağımsız Türkiye / Kürdistan” idealini ortaya koyan bir hareket oluşturduklarını görürsünüz.

O dönemde bazı önder kadrolar, zamanla Kemalizm’le aralarına ideolojik mesafe koyma çabası içine girmiştir. Ancak bu çaba, dönem koşulları nedeniyle çoğu zaman sınırlı kalmıştır.

TİP’in gelişimine baktığımızda, ilk defa — ve partinin kapatılmasını göze alarak — Kürt sorunu masaya yatırılmış, bu konuda kongre toplanmıştır. Partinin içinden de Kürt sorununu merkeze alan farklı sol yapılar doğmuştur.

Bugün hâlâ Kemalizm damarından inatla beslenmeye çalışan bir soldan söz edilmektedir. Ancak bu inatla o yolda yürüyenlerin, düzeni değiştirmek yerine düzeni restore etme derdinde olduklarını görürsünüz.

Kemalizm’le ideolojik bağını koparamayan bir sol, sistemin meşruluk çerçevesi dışına çıkamaz.

Günümüzde bazı sol çevreler, Erdoğan karşıtlığını ideolojik bir çerçeveden çok, refleksif bir muhalefet biçimi olarak kurgulamakta; bu da solun sistem dışı alternatif üretme kapasitesini zayıflatmaktadır.

İsmail Cem Özkan

7 Eylül 2025 Pazar

Aynı Bombaların Altında Farklı Coğrafyada Ölenler

Aynı Bombaların Altında Farklı Coğrafyada Ölenler

Bazen bir haber başlığıyla başlar her şey.  

"Gazze yine bombalanıyor."

Uyku sersemi açtığın televizyonda gözlerin dalar fotoğraflara: yıkılmış binalar, enkaz altında bir çocuk kolu, çaresizce bakan bir kadın, yan yana dizilmiş ölü bedenler ama aynı anda, bir başka coğrafyada, Suriye’nin bir dağ köyünde sessizce toprağa verilen Alevîler ve Dürzîler vardır. Onlar ne kameraya yansır, ne slogan olur, ne gündemde yer alır; çünkü o topraklarda ölenler “bizden” sayılmaz.

Acının bile kimliklendirildiği bir çağdayız.

Ölüme bile aidiyet soruluyor artık: Sünnîysen ‘şehit’, Alevîysen ‘susturulan’ oluyorsun. Filistinliysen “direnişin sembolü”, Êzidîysen “görmezden gelinen kurban”, çünkü mezhebiniz, hangi acıyı görüp görmeyeceğinizi belirliyor. Gazze’de öldürülen siviller için meydanlar dolarken, Suriye’de Alevî köyleri basıldığında yalnızca sessizlik yankılanır.

Peki, neden böyle?

İnsanların öldürülmesini mümkün kılan sistem, zihniyet ve sessizlik yargılanmalı. Ancak biz orada duruyoruz. Suriye’de Alevîler katledildiğinde, mezhepsel bağlar nedeniyle bazıları susuyor ya da üstü kapalı hak veriyor: “Onlar da Esad’ı destekliyordu...” Tıpkı, Hamas’ın Gazze’yi siyasal İslam’ın kalesi haline getirip, halkı güç gösterisinin ortasında bırakmasını meşrulaştıranlar gibi.

Gazze’de bombalar yağarken hepimiz İsrail’in barbarlığını konuşuyoruz, ama kimse şunu sormuyor: Neden bu halk hep aynı ölüm sarmalının içinde?

Hamas gibi örgütler, katleden devletlerin sağcı iktidarlarına adeta can simidi oluyor ve bu denklemde kaybeden hep sivil mazlumlar oluyor.

Gazze için ağlayanlar, Suriye’de öldürülen Aleviler için sessizce izlemeyi tercih ediyor. Bir halk için ağlayıp diğerine sağır olmak, insani değil, ideolojiktir.

Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da Alevîler katledildi ama o dönemin sağ medyasında ve sağcı halk arasında “Ama onlar da kışkırttı” diyenler bulunuyordu ve onlar bugün Gazze için gözyaşı döküyor. Suriye’de Alevî / Ezidi kadınlara yapılanları görmeyip, Gazze için "insanlık suçu" diyenler, ne yazık ki bu acının sadece bir parçasını taşıyor.

Oysa insanlık, seçmeli ders değildir. Aynı anda hem Gazze’deki Filistinli hem de Suriye’deki Alevî olabilmeliyiz, fakat ne yazık ki bu coğrafyada “kim ölüyor” sorusu, “ne hissedeceğiz” sorusunun önüne geçmiş durumda.

Bazı Filistinli çocuklar, Hamas’ın ideolojik hesapları nedeniyle İsrail tarafından öldürülüyor. Bazı Alevî köyler, Sünnî cihatçılığın mezhepsel öfkesine kurban gidiyor. Ama siyasi sloganlar bu gerçeklerin üstünü örtüyor.

Tepkiler katliamın failine göre değişiyor.

Suriye’de Alevîleri katledenler, ideolojik olarak Gazze’de “direnişçi” kisvesiyle anılıyor.

İsrail'de sağcı iktidar, Gazze’ye saldırarak ülke içindeki muhalefeti bastırıyor. Ve tüm bu güç savaşlarının ortasında, çocuklar ölüyor, kadınlar köleleştiriliyor, hastaneler vuruluyor.

Ama insanlar hâlâ hangi ölüye ne kadar ağlayacaklarını hesaplıyor.

Ne Gazze ne Suriye, din temelli devletler sürdükçe huzura kavuşamaz.

İsrail-Filistin sorununu çözmenin tek yolu, iki halkın eşit haklara sahip olduğu laik ve demokratik bir devlet kurmaktır. Suriye’de barışı sağlayacak tek yol, hiçbir mezhebin diğerini ezmediği, Alevî, Dürzî, Sünnî, Hristiyan herkesin eşit yurttaş olduğu bir düzendir.

Suriye’deki katliamları görmezden gelip yalnızca İsrail’i protesto edenlerin tutumu, İslami bir bakış açısına dayanan ideolojik bir duruş olmaktan öteye geçmiyor. Bu yaklaşım, “Bize İslamcılar katliam yapmaz” anlayışının siyasi yansımasıdır.

Bu tür protestolar, Süleyman Demirel’in yıllar önce söylediği “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözünü andıran bir yaklaşımdan ibarettir. Diğer yandan, FETÖ’nün, IŞİD’in ve El Kaide gibi cinayet şebekelerinin işlediği suçlara karşı sessiz kalınması, bu duruşun aslında İslamcı örgütleri eleştirmeme tercihinden başka bir anlam taşımadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Laiklik, bu coğrafyada bir lüks değil, yaşamsal bir zorunluluktur.

Dinsel aidiyetle değil, insani sorumlulukla hareket eden bir dayanışma hattı kurulmadıkça; ne Gazze’nin bombaları durur ne Suriye’deki katliamlar biter.

 

İsmail Cem Özkan