27 Nisan 2026 Pazartesi

Açlıkla Başlayan Mücadele

Açlıkla Başlayan Mücadele

Daha düne kadar işte çalışan, yarını düşünmeyen bireylerdi. İşyerleri özelleştirilince başlarındaki devlet güvencesi kalktı. Açgözlü işveren, daha fazla parayı kasasına doldurmak için işçinin maaşını, alın teri ücretini zaten vermeyi hiç düşünmedi; vermedi. “Bugün vereceğim, yarın vereceğim.” derken aylar geçti. İşçi bankaya borçlandı. Eskiden bakkallar vardı, şimdi bakkalların yerini üç harfli marketler aldı. Onlar da borç yazmak yerine banka kartı vermiş; banka kartına borç yazıyor ama tefeciden beter, daha fazla faiz alıyor. Güya bu üç harfli marketler faize karşı bir düşüncenin ürünü!

Faiziyle borçlanan işçi, gün geçtikçe borcunu ödeyemeyecek kadar aç kaldı. Ne ekmek alabildi ne de çocuğuna süt…

Sadece markete mi para ödenir günlük yaşamda?

Su, elektrik, doğal gaz… Hadi doğal gaz olmasın, tüp! Parasız olunca mutfakta bir su kaynatacak, bir çay demleyecek durumdan bile çıkar insan.

İşçi aç, ailesi aç… Gelecek hayalleri artık ortada yoktur. Tüm hayatı, geçmişi, yarını üzerine yıkılmıştır.

Tek çaresi vardı: hakkı için mücadele etmek.

Hak dediğin nedir?

Alacağın.

Faizler mi?

Hele bir maaşını alsın; faizi düşünecek durumda değil!

Maaşını aldığı gün elden vermeyecekler elbette; bankaya yatacak. Banka da faiziyle alacağını hemen kesecek. Sonuçta işçinin cebine tek kuruş girmeden o üç harfli marketlerin bankaları el koyacak.

Sonuçta elde sıfır… Alacağı da banka faizine gitmiş olacak.

İşçi çaresiz…

Bir girdabın içine bırakılmış…

Sadece işçi mi?

Ailesiyle birlikte…

Çocuğunun gelecek hayalleriyle birlikte…

İşçinin elinden tutacak tek bir kurum kalmış ortada:

Daha önce kimsesizlerin sesi, emeğiyle çalışanların dostu olan; en küçük eylemde dahi işçinin yanında duran sendikalar…

Sendikalar, siyasi partilerden daha etkin hâle gelmişti. Onların hakları için yollara düştüler. İşçi, hiç düşünmediği solcuların sendikasına sığındı.

O güne kadar o solcuları vatan haini görmüş, onları ötekileştirmiş bir işçinin değişimi açlıkla başlamıştır.

Solcu demek; işçinin sesine ses katmak, onun mücadelesini büyütmek, hakkı için mücadele ederken sorunun siyasi yönünü ortaya koymaktır.

Bağımsız Maden-İş Sendikası, bir umut derneğinden doğmuş; bir umut sendikasına dönüşmüş bir düşüncenin evrilmesiyle ortaya çıkmış, bağımsız ve sınıf karakterli bir oluşumdur. Liderleriyle birlikte her zaman meydanlarda, polis ve özel güvenlik engellerine karşı dik duranların örgütüdür.

Zaman ve eylemler de onları dönüştürdü. Nerede ne yapacağını bilen, sınıf karakterini ortaya koyan, sınıf mücadelesinin sesini işçilere aktaran; onlarla birlikte, çıplak ayaklarla yola çıkan bir oluşum oldular. Kimse perde gerisinde değil; her şey ortada, her şey işçinin yanında, onun gözünün önünde… Birlikte karar alıp birlikte yola çıktılar.

Bu, Mahirlerden gelen bir düşüncenin hayat bulmasıdır. Mahir’in resmi yok o meydanlarda ama onun liderlik anlayışı o meydanların ruhuna işlemiştir.

Kızıldere’nin dayanışması, Yeni Çeltek’in birikimi… Bugün Kurtuluş Parkı’nda “Kurtuluşa kadar savaş!” sloganlarının yerini başka sloganlar almıştı bile…

Çağdaş bir 15-16 Haziran, Kurtuluş Parkı’nda; polis barikatlarına elleri havada yüklenen işçinin sesinde, alın terinde, çıplak ayaklarında oluşan yaralardadır.

Kurtuluş Parkı, sınıfın mevzisi olmuştur.

İşinde gücünde olan işçi, birkaç ay içinde sınıf mücadelesinde bir nefer olmuştur. Mücadele içinde öğrenirken; düşünmeden, tartmadan olayların içinde biçimlenmiş; artık geçmişteki ötekileştiren, işverene yağ çekerek hak alacağını sanan bireyden çıkmış, direne direne hakkını alacağını bilen bir sınıf neferine dönüşmüştür.

Grevler ve eylemler bireyi biler. Oluşan atmosfer içinde, binlerce kitabın, binlerce hatibin anlatamayacağı bilgi birikimi ve tecrübeye kavuşur. Keşke dışarıdan kendine baksa; nasıl değiştiğine kendisi bile inanamayacaktır.

Onları ziyaret edenler, sol yumrukları havada olanları görünce; siyasi parti başkanlarının, aydınların sözleri karşısında onların ne kadar mutlu, huzurlu ve umut dolu olduğunu görecektir.

Mazlumun, ötekileştirilenin, sessizlerin sesi soldur. Sol, yumruğun havada olmasıdır.

Kurtuluş Parkı, solun üzerindeki ölü toprağının silkelenmesidir.

İşçinin baretini yere vurması, elini havaya kaldırması; sadece Ankara’daki eski solcuları uyandırmakla kalmıyor, halkın gözleri önünde sınıfın gerçek dostlarının sesi oluyor.

Gezi sürecinde öldürülen gençlerin ailelerinin yaşadığı değişim ortadadır. Alevi ya da Kürt oldukları için dönemin başbakanı tarafından yuhalatılan bu insanlar, büyük bir baskıya rağmen dimdik durmuştur. Bu duruş, tarihin en onurlu sayfalarından biridir.

Kurtuluş Parkı’nda direnen işçiler de aynı şekilde onurlu duruşlarını sürdürmektedir.

Mutlaka kazanılacak bir gelecek var.

Onurlu insanların dik duruşu yarını aydınlatacak, karanlığı dağıtacaktır.

Dün ötekileştirdiğine bugün omuz verir.

Dün korktuğu yerde bugün yürür.

Çünkü açlık öğretir.

Ama mücadele değiştirir.

Bugün Kurtuluş Parkı’nda yükselen ses, sadece bir maaş kavgası değildir.

Bir sınıfın kendini hatırlamasıdır.

Ve o hatırlayış, yarının en güçlü ihtimalidir.

Çünkü hiçbir karanlık, yan yana duran insanların direncinden daha güçlü değildir.

Ve hiçbir açlık, hak arayan bir insanın iradesinden daha uzun sürmez.

 

İsmail Cem Özkan

26 Nisan 2026 Pazar

“Görünmeyenlerin İzinde”

“Görünmeyenlerin İzinde”

Abdullah Memedoğlu ile ilk kişisel sergisi üzerine bir söyleşi

Resimle kurduğu ilişkiyi hayatının merkezine koyan Abdullah Memedoğlu, yıllar içinde kendi dilini oluşturan bir sanatçı. Farklı işlerde çalıştıktan sonra tümüyle resme yönelen Memedoğlu’nun eserlerinde; sokakta yanından geçip fark etmediğimiz insanlar, onların sessizliği ve hikâyeleri var. Şimdi ise ilk kişisel sergisiyle izleyiciyle daha doğrudan bir bağ kurmaya hazırlanıyor. Onunla hem bu sergiyi hem de üretim sürecini konuştuk.

— İlk kişisel sergin… Nasıl bir duygu bu? Serginin isminin bir hikâyesi var mı?
İlk sergi, her sanatçı için ayrı bir eşik gibi. Bu süreci en yalın hâliyle bir varoluş sancısı olarak açıklayabilirim.
Her şeyden öte, insan olmakta ısrar etme; ayak direme hâli… Çünkü her şey elinizden kayıp gittiğinde, beni koruyacak başka bir saçak bulamadım; kendi adıma bunu söyleyebilirim. Tecimsel kaygıları daha az, kendimden yola çıktığım işler olunca kimi şeyler daha zor göze alınır hâle geliyor.
Sanırım aklım “elverişlilik” üzerine pek çalışmıyor; resmi “dekoratif” bir nesne olarak değil, daha çok edebiyata ve şiire yakın düşünüyorum. Bu anlamıyla belki daha tehlikeli, riskleri fazla bir yol. Karşısında çok beylik laflar edemiyorsunuz. O yüzden ilk kişisel sergim için uzunca bir zaman bekledim; karar vermek için on yıl bekledim. Bir sanat insanı için yapacağı şeye karar vermek bu denli ıstıraplı olmasa gerek diye düşünüyorum.
Sergimin ismini “Benim İnsanlarım” olarak belirledim. Hikâyelerimin kendi gerçeğiyle örtüşen bir isim bu. Resimlerimin hikâyelerinde çoğunlukla aile, sevgi ve sarılış temalı konular işliyorum. Bazen kanadı kırılmış bir kuşun duygusuyla bir çocuğun kayboluş duygusunu kendi içimde birleştiriyorum. Her ikisi de bana göre vicdan ve adalet duygusunu içinde barındırıyor.
Bu nedenle resmini yaptığım insanlar çoğunlukla fark edilmeyen, görünmeyen, hikâyesi yazılmayan insanlar. Resmimin asıl taşıyıcıları onlar. Annemin bir tanımı vardır; sanırım resmimi en doğru anlatan da odur: “kan ayaklı” insanlar… Saf, çabuk inanan, kolay kandırılan, çocuk saflığında insanlar… Resimlerimin kahramanları çoğu zaman bu insanlar oluyor.
İlk kişisel sergim bu anlamda benim için başat bir mesele. Beşer aklımla o eşikten ilk adımımı atıyorum; yürümeyi yeni öğrenen bir çocuk gibiyim. Bir yanıyla tedirgin ve güvensiz, bir yanıyla meraklı ve şaşkın… Bu duyguyu resimlerimde de görebileceğinizi düşünüyorum.

— Resim yaparken seni en çok ne yönlendiriyor?
Kafamın içinde çoğu zaman bir öykü olur; ama beni asıl yönlendiren tuvalin kendisidir. Tuvali dinlerim, fırçamı onun üzerinde gezdiririm. Sonra o sessizliğe, içimdeki öyküye uygun renkler katılır. Böylece çizgilerim ve renklerim, bir anlamda sessizliğin sesi olur.
Renkleri seçerken resmi kendisine bırakırım. Resim hangi duyguda ilerliyorsa ben de onunla birlikte devam ederim. Bir resme kendi aklımla başlarım ama finali çoğu zaman resmin kahramanı belirler. İlk zamanlarda figürlerim tek sesli gibi algılanıyordu; ellerdeki deformasyonları da bu duyguyu tartarak zamanla geliştirdiğimi düşünüyorum.

— Resimlerindeki figürler çok tanıdık… Seni o insanlara çeken ne?
Resimlerimdeki insanlar çoğunlukla sokakta rastladığım, eğri duran, boşluğa bakan, kaybolmuş insanlar; yitik tipler… Ben onlara “hayat eğrisi” diyorum.
Aslında hepimiz ezilmişlerin, örselenmiş insanların arasında yaşamıyor muyuz? Gördüğüm her insanla tuval üzerinde bir empati kurduğumu düşünüyorum.

— Eller özellikle dikkat çekiyor. Senin için ne ifade ediyor bu eller?
Ellerle ilgili soruya kendimden cevap verebilirim. Babamın ellerinin güzelliği… Bu benim için çok belirleyici bir hatıra.
Yıllar önce ressam Arshile Gorky’nin bir portresini görmüştüm. Beni derinden etkileyen bir resimdi. Kaybettiği annesinin ellerini beyaza boyamıştı; hatıralarındaki o bağdan kopmamak için… Tehcirin acısıyla ayrı yük vagonlarına bindirilirler; annesi Sibirya’ya, kendisi Amerika’ya gider.
Annesinin ellerindeki sıcaklığı, bir körün hafızasına yaslanması gibi, ölene kadar içinde taşıdığı bir ıstırapla yaşamıştı. Bu resmi ilk gördüğümde, insan acısının ne kadar derin olabileceğini orada hissettim.
Babamın ellerini, annemin “kan ayaklı” insanlarını ve ilk öğretmenim Avni Memedoğlu’nun üzerindeki, Kadıköy çöpçülerinden aldığı mavi tulumu bu figürlere giydiriyorum. Bu benim hayatıma ödediğim bir diyet gibi; ustama duyduğum bir çırak borcu gibi.

— Resimlerinde biraz “görünmeyenlerin hikâyesi” var gibi…
Ben buna şiire yaslanmak diyorum. Hayata yakışan şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Hayat bağı, kader bağı… O yoksa ne hayatta ne şiirde bir karşılık kalır. Şiir bir tabuta sığmayacağına göre, resmim de bir ses olur ve hayatı çoğaltır.
Belki sesimiz daha az duyulur ama insan olarak kalırız. İzleyiciyle kurulan bağ da burada başlıyor: bir duygu bağı… Hikâye belirleyici olabilir ama asıl olan o duygu bağıdır.
Resim tarzımı sosyalist realizm, kısaca sosyal realizm olarak adlandırabiliriz. İnsan yaşamına, iyiliğe ve güzelliğe yakışanı bu anlayıştan yola çıkarak ifade etmeye çalışıyorum. Şekilciliğe ya da gösterişe değil, daha insancıl ve evrensel bir hümanizme yakın hissediyorum kendimi. Resmime her zaman kendi gerçeğimden yola çıkarak başlıyorum.
Bir resmin başında geçirilen zaman; hayata sığdırmaya çalıştığımız uğraşlar, imrendiğimiz şeyler… Bazen şiiri de resmi de ezip geçebiliyor. Bu da insanın yalnızlığını ikiye katlıyor.

— Birinin senin resmini almasını sağlayan şey sence ne olur?
Benim için bu durum biraz ata binmek gibidir. Bilirim ki at beni uçurumdan aşağı atmaz; aksine uyandırır. Bu güvenli yanında kalmak bana daha insancıl geliyor.
Birinin benim resmimi alması, belki bugünlerde eskimiş bir duygu gibi görülebilir; ama ben hâlâ o duygunun izinde olduğumu düşünüyorum.

— İlk sergi açanlar için genelde sorun “duyulmamış isim”dir. Sence bu konuda haklılık payı var mı?
Sanat dünyasında “isim”in belirleyici olduğu bir gerçek…
Elbette önemli; ancak benim için var olma duygusuyla ayakta kalmaya çalışmak oldukça zor bir süreç. İçimdeki durumun ağırlığını, zamanın hoyratlığında hissediyorum.

— Akademik geçmişi olmayan sanatçılar için bu yol sence ne kadar açık?
Bugünün sanat ortamında akademik geçmişin eskisi kadar belirleyici olduğunu düşünmüyorum. Otuz yıl önce Türk resminde akademili ve okullu olmanın daha belirgin bir karşılığı vardı; bugün ise daha farklı bir yapı oluştu. “Alaylı” diye adlandırılan bir grubun, bugünün tecimsel sanat ortamında etkili olduğunu görüyorum.
Bu konu oldukça uzun ve karmaşık; sanat piyasası, koleksiyonerlik ve galericilik gibi alanlarda hâlâ olgunlaşma sürecinde olan birçok mesele var. Ülkemizde sanatın gelişimi genç sayılabilecek bir noktada olduğu için bu konuların daha çok konuşulması gerektiğini düşünüyorum.
Ama umutsuz değilim. Sırtımı yasladığım bir ağaç var ve onun gölgesinde hâlâ insan kalabildiğimi hissediyorum. Resme de bu inançla sarılıyorum. Çünkü sınanmadığınız bir inancın dervişi sayılmazsınız.

İlk kişisel sergisine hazırlanan Abdullah Memedoğlu, resimlerinde yalnızca figürleri değil; çoğu zaman fark edilmeden yanımızdan geçip giden hayatları görünür kılıyor. Onun tuvalinde eller, yüzler ve renkler yalnızca estetik unsurlar değil; aynı zamanda birer tanıklık. Bu sergi, izleyiciye yalnızca bakmayı değil, gerçekten görmeyi de hatırlatıyor.

İsmail Cem Özkan

 

***

Biyografi
1980 yılında Tirebolu’da doğdu. 1998 yılında Haydarpaşa Lisesi’nden mezun oldu. 2004 yılında Bilgi Üniversitesi Radyo-Televizyon ve Medya-Gazetecilik Bölümü’nü tamamladı.
1996 yılında Kadıköy’de bulunan Yeni Dal Sanat Galerisi’nin sahibi ressam Avni Memedoğlu’nun yanında resim çizmeye başladı. Orada aldığı eğitimi geliştirerek bugünlere taşıdı.

 

Yok Sayarak Yönetmek

Yok Sayarak Yönetmek

“Kılıç artığı” deyimi nefret söylemi içindeki yerini korumaya devam ediyor. Kendisini sosyal demokrat olarak tanımlayan, devleti kuran partinin neferi ve bu devletin asli bekçisi olarak gören birinin ağzından çıkan bu sözlerin tesadüf olduğunu düşünmek mümkün değildir. Alınan eğitim ve bilinçaltına yerleşmiş söylemler, zamanı geldiğinde kendini açık eder.

Bu ülkede Aleviler hiçbir zaman gerçek anlamda tanınmadı, eşit yurttaş olarak kabul edilmedi ve laiklik içinde yasal güvenceye kavuşmadı. Alevilik sistematik biçimde yok sayıldı. Görünür olduğu anlarda ise baskının, tehditlerin ve katliamların hedefi haline getirildi. Yok sayılan bir inanca yönelen her türlü söylem ve eylem, muhatapsız kabul edilerek meşrulaştırıldı. Bu nedenle Alevilere yönelik nefret dili süreklilik kazandı ve sürekli yeniden üretildi.

Siyasal iktidar düzeyinde de bu yaklaşım değişmedi. Bu ülkenin en üst makamlarında bulunanlar dahi, çocuğunu kaybetmiş bir Alevi kadının hedef haline getirilmesine sessiz kalabildi. Bu tutumun hesap vermemesi tesadüf değildir. Yok sayılan bir inanca karşı işlenen fiiller, hukuk karşısında da yok hükmünde değerlendirilmiştir.

Gerçek bir laiklik düzeninde tüm inançlara eşit mesafede durulması gerekir. Türkiye’de ise böyle bir laiklik hiçbir zaman uygulanmadı. Alevi dergâhları, tarikat ve tekkelerle mücadele gerekçesiyle ortadan kaldırıldı; yok edildi, yağmalandı. 12 Eylül sonrasında ise Alevi köylerine camiler yapıldı, din görevlileri atandı ve tek tip bir inanç anlayışı dayatıldı.

Bugün de tablo değişmiş değildir. Diyanet İşleri Başkanlığı varlığını sürdürürken, Alevilere Kültür Bakanlığı içinde sınırlı bir alan açılması “çözüm” olarak sunulmuştur. Oysa laiklik ilkesi gereği eşit ve bağımsız bir yapı kurulmuş olsaydı, ortada çözülmesi gereken bir “Alevi sorunu” da olmayacaktı.

“Kılıç artığı” ifadesi yalnızca belirli kimliklere (Yahudilere, Ermenilere, Süryanilere, Rumlara, Yezidilere…) yönelik değildir; bu ülkede farklı dönemlerde birçok kesimi hedef alan bir dışlama dilinin ürünüdür. Bunun temelinde ise tarihle ve gerçeklerle yüzleşmeme yatmaktadır. Kendine özgü resmî tarih, kendine özgü laiklik ve kendine özgü hukuk anlayışı sürdükçe, evrensel değerlerin bu ülkede yerleşmesi mümkün değildir.

Avrupa mahkemeleri karar verir; bu ülke ise çoğu zaman o kararlara uymamakta ısrar eder. “Cezası neyse öderiz, aynı uygulamayı sürdürürüz” anlayışı süreklilik kazanmıştır.

Yok sayarak yönetmek, bu ülkede bir istisna değil, süreklilik kazanmış bir yöntemdir. Aleviler söz konusu olduğunda bu yöntem yalnızca görmezden gelmekle sınırlı kalmamış; inkâr, baskı ve yönlendirme politikalarıyla derinleştirilmiştir. İnancı tanımadan, onu kamusal ve hukuki alanın dışında tutarak kurulan düzen, eşit yurttaşlık iddiasını baştan geçersiz kılar.

Bu gerçek değişmediği sürece, atılan her adım yüzeysel kalmaya mahkûmdur. Sorun uygulamalarda değil, zihniyettedir. Yok sayılan bir inancın hak talebi de, varlığı da sürekli tartışmalı hale getirilir. Bu durum yalnızca Aleviler için değil, bu ülkede yaşayan herkes için kırılgan ve güvencesiz bir düzen üretir.

Gerçek eşitlik ancak tanımakla, kabul etmekle ve hukuk önünde açık biçimde güvence altına almakla mümkündür. Bunun dışındaki her yaklaşım, yok saymanın başka bir biçimidir.

İsmail Cem Özkan