3 Haziran 2026 Çarşamba

Örgütlü Hayatlar, Kârlı Sonuçlar

Örgütlü Hayatlar, Kârlı Sonuçlar

Bir insan her zaman örgütlü olmanın ne kadar değerli olduğunu düşündü, hayatını hep örgütler içinde geçirdi ve geçirmeye de devam ediyor. O örgüt içinde olmanın en önemli gerekliliği, yönetici ya da karar alan yerde olmanın önemini de bilirdi; çünkü o sıradan bir üye olamazdı, etkilemek, değiştirmek ve gelişmek için üst kademelerde olmanın önemini bizzat örgüt içine girdiği an anlamıştı. Yönetici olmak sorumluluk demektir, içeriye düşmek, sorgulanmak, hedef olmak anlamına da gelirdi; örgütlü olmak bir anlamda risk taşımaktır.

Muhalif olmak bazı insanlar için doğuştan kazanılmış bir özelliktir; çünkü ötekileştirilmiş bir ailenin içinde olmak, inancı, ırkı nedeni ile hâkim gücün ötekileştirdiği insanlara muhalif olmak dışında başka seçenek bırakılmamıştır. Okumuş olması dahi bu öteki olmayı ortadan kaldırmaz.

Bir arkadaşım uluslararası ilişkileri birincilik ile bitirmiş olmasına rağmen Dışişleri Bakanlığına en alttan dahi memur olamamıştı. O iş başvurusu yaptığında öğrenecekti; çünkü gayrimüslimlerin orada görev alması mümkün değildi...

Sonuçta örgütlü olmak sadece iktidara, devlete ait bir şey değildir; devletin dışladığı kesim için de önemlidir. Bir anlamda kendi kimliğini o örgütsel ilişkiler içinde tanımlar. Bağımsız, bireysel hareket etmek risklidir; çünkü arkanda "dayısı" olmayanın başarısı ancak tesadüflere kalır... Bu yüzden bazı siyasi liderlere dayı denir, bazılarına reis; hangi coğrafyada olduğuna bağlı olarak lakaplar değişir. Hocam, dede, abi, ihtiyar... gibi kavramlar da kullanılır, zaman içinde ortaya çıkmış kavramlardır; her kelime anlamı dışında yeni anlamlara kavuşur...

Ülkemizde her olumsuz bir yerde kariyer yapan olunca, geçmişinde biraz solculuk olunca işte Devrimci Yolcu yaftalaması hemen ortaya çıkar. Dev-Yolcular ancak bu işe talip olur algısı oluşturuldu; çünkü Devrimci Yol örgütsel yapısı içinde her kişi kendisini Devrimci Yolcu olarak tanımladığı sürece Dev-Yolcudur anlayışı vardır, yani örgütsel ilişki ve birey olan yapısı çok esnektir. Örgüt üyeleri kaydı ancak polis kaydı yapar, mahkemeler ise tescil ederdi. Yani örgüt üyeliğini örgüt içinde kabul eden ya da reddeden bir makam ya da oluşum yoktur!

Erdoğan başdanışmanının birinin geçmişi TKP ile ilişkisi olması ya da başka bir sol yapı ile geçmişi olan biri olmasına rağmen onlara karşı fazla söz edilmez ama geçmişi Dev-Yol olan biri üzerine gitmek, öte yandan Dev-Yol'u tukaka yapmak daha kolay oluyor sanırım; çünkü gönüllü örgüt ilişkisi, örgütün esnek örgütsel yapısı bu bağın kurulmasına ortam hazırlıyor...

Örgütte olmak, direniş için kurulan bir yerde kendini güvende hissetmektir. Arkanda birilerinin var olduğu anlamına gelir ve asla "yalnız" yürümeyecektir.

Nejdet Saraç olayında da gündeme geldi. Yıldırım Kaya, daha öncesi Tele1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ... Bunlardan sadece birinin geçmişinde Dev-Yol kavramı olmuş ama diğerlerinin geçmişinde daha farklı siyasi gelenekler var, hayata bakışları çok farklıdır. Elbette ticari hayat ve Dev-Yolcuların kitle içinde kalabalık olması, elbette farklı olan geçmişlerin üstünü örten "ben de sendenim" dememişlerdir ama öyle imalarda bulunulmuştur. Onların hangi örgütsel geçmişe sahip olduğu mahkeme tutanaklarından bulunabilir, bana düşmez onların geçmişini yazmak...

Adını andığım insanların hayata bakışı örgütlü olmanın önemini ortaya serer. Onlar hiçbir zaman bir anda örgütsüz olmamıştır, amacına giden yolda her örgütsel ilişki içinde yer almışlar ve hep kendilerini öne çıkarmışlardır... Ayrılırlar ve yeni alanda kendilerinin var olabileceği yaşam alanları yaratırlar ve geçmişin söylencelerini de yanlarına alırlar; sözlere, ne yaptıklarından daha çok önem verilir. Geçmişin o şanlı (!) yıllarının hiç bitmeyen destansı içinde oluşturulan romantik algılar ile o süreci bilmeyenlere parlatılmış bir algı oluştururlar... Geçmişin o pırıltılı günleri onlara beklemedikleri kapıları aralar ve orada ekonomik ilişkileri kovalarlar. Sonuçta bu insanlar her şeyi para için yapar ama para sanki önemsizmiş gibi gösterilir. Kendilerini ucuza pazarlamazlar; sonuçta isimleri vardır, o isimlerini ve kariyerlerini daha popüler tarafa taşırlar...

Bugünlerde AKP tarafına geçenler, AKP eli ile muhalefetin "kontrollü" hâle getirilmesi, "kontrollü" seçimlerde başarısına başarı katmak, yenilmez gibi algılarını korumak adına siyasi atmosferde muhalefetini biçimlendiren olma algısını artırmak için uğraşıyor. Ekonomik krizin bu kadar yakıcı olduğu zamanda tek başına başaracağı bir iş değildir; muhalefeti kendi dahi olsa yenilmesi muhtemeldir. Bunu Kemal Kılıçdaroğlu yenilgisi ile travmanın gün yüzüne çıkmasına sebep olduğuna inanıyorum; çünkü Kemal Kılıçdaroğlu'nun kendi seçtiği delegeler kendisini seçmemiş, oğlunu seçmiş; bu sayede parti içinde oluşmuş padişah geleneğinin sonucu yaşanmış durumda. Tek parti, tek lider, tek karar verici kavramı CHP içinde oğul-baba çatışmasında yıkılmıştır. Bu durum siyasi atmosferin dağılması anlamına gelir. Erdoğan'ı endişelendiren de bu durumdur; hesaplayamadığı bir lider çıkar ve kendisini parti liderliğinden alırsa, geçmişte savcısı, hâkimi olduğu davalarda geçmişe yönelik bir yüzleşme yaşanacağı endişesi...

Erdoğan bugüne kadar herhangi bir konuda ne hesap vermiş ne de hesap sorulmasına izin vermiştir. Gezi süreci bir anlamda bu muktedir olan ile yüzleşmek anlamına gelir. Gezi sürecinin sönümlenmesini çok iyi kontrol etmiş ve ülke sathındaki olayları bir anlamda sönümlendirmek ile kalmamış, üzerine bir daha ayağa kalkamayacağı kadar ağır yük bırakmıştır. Gezi sürecinde sembolik olarak öne çıkanların davaları hukuka uygun olmasa da yasal zeminde meşru hâle getirilmiştir. Uluslararası tepkileri de bir tarafa atarak dokunulmaz kılmıştır. Orada açılacak herhangi bir kapının kendisini zayıf düşüreceği endişesi ile tüm insan hakları kavramlarını bu davalar için göz ardı etmiş, kapatmıştır...

Erdoğan, 38. Kongre'de uzaklaşmayan tarafların olmasını kendi lehine döndürmüş, seçime yakın bir süreçte hukuk eli ile bunu fırsata dönüştürmüştür.

CHP, bu süreci iyi yönetmemiş, krizi yönetmek yerine Kılıçdaroğlu travmasını öç almaya doğru evirmiştir; Erdoğan'ın da beklediği bu tepkiydi. Erdoğan bir anlamda siyaseti iyi okumuş ve istediği bir siyasi atmosfer oluşturmuştur.

Bu süreç içinde bazı isimler üzerinden Kılıçdaroğlu'nun A takımı diye sunulan isimler içinden Dev-Yolcu kavramı yeniden gündeme gelmiştir. Elbette her zaman örgütlü olmayı bilmiş, o örgütsel yapıdan kendi lehine bir şey çıkarmış, önce para, önce kariyer diyenler elbette nerede bir koltuk bulursa oraya gidip oturacaktır. Bunun geçmişinde Dev-Yol olup olmamasının bir önemi yok, o kişilerin kişisel tercihleri ile ilgilidir.

Elbette geçmişlerinde kayıt dışı ekonomik ilişkilerde de bu tercihler söz konusu olabilir; çünkü geçmişinden endişelenenler, geleceklerini de bu endişelere yanıt verecek örgütlü ilişkiler içinde yer ararlar. AKP saflarına geçen vekillerin, belediye başkanlarının tercihlerinin neden öyle olduğu ortada olduğuna göre, elbette kişilerin kendi tercihleri yeni ilişkilere kapı açar ve o ilişkiler ilk bakışta absürt gibi gözükmüş olsa da aslında paranın izini sürerseniz, absürt olmadığı gerçeği ile karşılaşırsınız...

Sonuçta mesele örgütlü olmak ya da olmamak değildir. İnsanlar tarih boyunca kendilerini korumak, güçlenmek, seslerini duyurmak ve amaçlarına ulaşmak için çeşitli örgütsel ilişkiler içinde yer almıştır. Asıl tartışılması gereken, bu ilişkilerin hangi amaçla kurulduğu ve zaman içinde nasıl dönüştüğüdür.

Bazıları için örgüt, ortak bir ideal uğruna mücadele etmenin aracıdır; bazıları için ise gelecekte kullanılacak bir referans, bir çevre, bir kariyer basamağıdır. Yıllar geçer, sloganlar unutulur, kurumlar değişir, siyasi iklim dönüşür; fakat örgütsel geçmiş, doğru zamanda kullanılabilecek bir sermaye olarak varlığını sürdürür. Bu nedenle geçmişte hangi örgütte bulunulduğundan çok, o ilişkinin bugün hangi amaçla hatırlandığı önemlidir.

Çünkü hayatın ironisi şudur: Bir zamanlar fedakârlık, dayanışma ve mücadele için kurulan ilişkiler, yıllar sonra kişisel kariyerlerin, ekonomik ağların ve siyasi pozisyonların taşıyıcısına dönüşebilir. Böylece örgütlü hayatlar, kimi zaman ideallerden çok sonuçlarıyla; kimi zaman da kârlı sonuçlarıyla hatırlanır.

Çoğu zaman görünen şey örgütlü mücadeledir; görünmeyen ise paradır.

1 Haziran 2026 Pazartesi

Sol Dekor, Sağ Yönetim

Sol Dekor, Sağ Yönetim

Seküler yaşamı benimsemiş ve sürdüren kesimler, şeriatçı hareketlerden duydukları kaygı nedeniyle çoğu zaman CHP’ye yönelmektedir. CHP modern, çağdaş ve liberal bir parti olabilir; ancak sol bir parti değildir. Çünkü CHP, kadrolaşmış ve kemikleşmiş bir Atatürkçü bakış açısı üzerine inşa edilmiş; kurucusu olduğu devleti koruyan ve kollayan bir devlet partisi niteliği taşımaktadır.

Geçmişte sol ya da devrimci yapılara şöyle veya böyle bulaşmış, hatta cezaevine girmiş veya gözaltına alınmış olanlar CHP içinde politika yapmaya başlayınca, sanki geçmişleriyle birlikte siyaset yapıyorlarmış gibi bir imaj ortaya çıkıyor. Oysa CHP, tarihin hiçbir döneminde sol bir parti olmadı. Devrimcilik süresi de bellidir; ancak yaptığı reformlara devrim denilirse başka. Kuruluş sürecinde kısa sürede kendi rengini açıkça ortaya koymuş ve sağ bir siyaset izlemiştir.

Genel başkanların danışmanlarını sağdan seçmiş olması, sağ aydınlarla ve sağcı politikalarla hareket edilmesine rağmen partinin hâlâ solmuş gibi algılanmasını sağlayan şey, geçmişte sola temas etmiş insanların bıraktığı izlenimdir. CHP sağcıdır; solcular ise çoğu zaman göstermelik bir unsur olarak yer alır. Ancak CHP’nin solcu gibi algılanmasının nedeni, bu kişilerin solun değerlerini ve hayatını kaybetmiş liderlerini anmalarıdır. Üstelik bu liderlerin ölümünde CHP’nin rolü ya da sorumluluğu olduğu yönündeki eleştiriler de çoğu zaman göz ardı edilir.

Devlet partisinin içinde solcular, çoğu zaman yalnızca “zorunlu” oy veren bir kesim olarak görülür. Zaman zaman onların gönlünü almak için sembolik adımlar atılır; ancak solun taleplerinin ve düşüncelerinin parti politikalarında hayat bulmasına izin verilmez. Bunu görmek için Cumhuriyet tarihine bakmak yeterlidir.

Bu çerçevede en dikkat çekici örneklerden biri, kuruluş dönemindeki Kadro hareketidir. Hareketin nasıl sönümlendiği ve ne ölçüde etkili olabildiği ortadadır. Devlet partisinden ayrılarak kurulan Demokrat Parti’de başlangıçta bazı solcuların yer alması, partiyi sol bir parti yapmamıştır. Aksine Demokrat Parti, kısa sürede iktidarın sağladığı avantajlarla daha belirgin biçimde sağcı bir çizgiye yönelmiştir. Hatta Demokrat Parti iktidarı döneminde CHP, birçok açıdan Demokrat Parti’nin de sağında bir konumda bulunmuştur.

Demokrat Parti’de aradığını bulamayan bazı isimler ise 27 Mayıs sonrasında CHP içinde “Ortanın Solu” hareketini geliştirmiştir. Ancak bu dönemde yaşanan Maraş, Çorum ve Sivas katliamları, devletin etkisini ve rolünü toplumun hafızasına yeniden kazımıştır. Bu katliamlarda mağdur olan Aleviler için CHP herhangi bir pozitif ayrımcılık talebinde bulunmamıştır. Katillerin yargılandığı davalar ise çoğu zaman birer gösteriye dönüşmüştür.

Sağcı bir partide sol imgeler kullanıldığında, elbette tarih bilgisi az ve hafızası zayıf kişiler için CHP sol, hatta komünist olarak algılanabiliyor. Devletin yıllarca hücrelerine kadar işlediği düşman figürü içerisinde yer alan “solcu” imajı nedeniyle CHP, aslında bu solcu geçmişe sahip kişilerin varlığıyla marjinal kalmaya ve yalnızca muhalefette yer almaya mahkûm bir partiye dönüşüyor.

Sağın hâkimiyeti; “Adalet Yürüyüşü” sırasında bozkurt işareti yapılması, muhafazakâr birinden yenilen yumruğun affedilmesi gibi örneklerle görünür hâle gelirken CHP, sağ açılımı içerisinde yer almasına rağmen bu sol görünümünü ortadan kaldıramıyor. Açıkça milliyetçi ve hatta ırkçı söylemler kullandığı eleştirilerine konu olan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın varlığına rağmen bu algı değişmiyor.

Enis Berberoğlu için “Adalet Yürüyüşü” yapanlar, bir gün olsun Cumartesi Anneleri'nin evlatları için aynı kararlılığı göstermiş midir? Galatasaray Meydanı'na gelip onların hâlini hatırını sormuş mudur? Bir gün olsun onların yanında durmuş mudur? Yıllardır gözlerinin içine baka baka adalet talep eden insanların sesine kulak vermiş midir?

Sorun tam da burada. Kendi siyasal çıkarları söz konusu olduğunda meydanlara çıkanlar, söz konusu devletin mağdur ettiği insanlar olduğunda aynı duyarlılığı göstermemektedir. Buna rağmen hâlâ kendilerini hak, hukuk ve adaletin temsilcisi olarak sunabilmektedirler.

CHP iktidara geldiğinde Alevilerin hakkını korumayacaktır, emekçilerin haklarını vermeyecektir. Devlet içinde birkaç Alevinin dışlandığı makamlara getirilmiş olması, Alevilere hizmet edildiği anlamına gelmiyor. Bakın, Kemal Kılıçdaroğlu örneği ortada.

Kısacası, burjuvazinin çıkarlarını koruyan bir partinin işçinin ve emekçinin hakkını vermemek için her türlü ayak oyununa başvurduğunu görmek için yönettiği belediyelere bakmak yeterlidir.

Bugün her siyasi yapı nerede durduğunu açıkça ortaya koyuyor. Kafa karışıklığı yaratan şey ise sağcılaşmış solcuların paylaşımlarıdır.

CHP içinde siyaset yapanlar solu soldurmasın; solun imgeleriyle sağa hizmet etmekten vazgeçsin. Bırakın Cevahir’i anmak size düşmesin. Bırakın Mahirleri, Denizleri anmayın. Çünkü o değerler, CHP siyasetinin küçük çıkarları için kullanılacak birer meta değildir.

Bugün AKP karşısında CHP bir panzehir değildir.