31 Temmuz 2026 Cuma

İnsan Yarattığının Esiridir

İnsan Yarattığının Esiridir

İnsanları mağaralara koydular, onlar da tanrılarını mağaralara aldılar. Sonra onlar için sunaklar ve mabetler yaptılar, tanrılarının etrafını duvarlarla çevirdiler. İnsan, yarattığı tanrıları zamanla duvarların arasına yerleştirdi; mabetler büyüdükçe tanrılar da büyüdü. Çünkü tanrıların evleri öyle görkemli olmalıydı ki insan, onların karşısında kendini küçük ve değersiz hissetsin. Bu yüzden tanrıların evleri her zaman insandan büyük yapıldı.

İnsan, yarattığının esiri olur. Ne yaratırsa, bir süre sonra ona bağımlı hâle gelir.

Tanrının somut hâlde yeryüzünde göründüğüne inanılan tek kişi İsa'dır; onun dışındakiler yalnızca temsilcidir. Tanrı, kendi oğlunu ölüme giderken sessizce izledi. O ise çektiği acıyı babasına ulaşmanın yolu olarak gördü. Böylece tanrıya ulaşmanın yolu, acı çekmek ve çileye katlanmak olarak kutsallaştırıldı. İnsanlar çilehanelerde açlık çekti, kendilerini dar hücrelere kapattı, olgunlaşmanın ve hakikate ulaşmanın ancak böyle mümkün olduğuna inandı. Oysa tanrı hiçbir zaman dar bir alana hapsedilmedi; onun adına yapılan bütün mabetler, insanların içinde rahatça dolaşabileceği kadar geniş ve görkemliydi.

Tanrı, insana çileyi ve acıya direnmesini öğütledi. Tıpkı insanları köleleştiren efendilerin yaptığı gibi.

Köle sahipleri de kendilerini tanrının yeryüzündeki gölgesi ilan etti. Onlar gibi yaşayabilmek için önce çile çekmek, işkenceye katlanmak gerektiğini söylediler. Köle sahibi isterse kölesine özgürlük verebilirdi; çünkü affetme yetkisinin yalnızca efendide olduğuna inanılıyordu. Tıpkı tanrıda olduğu gibi.

İnsan, efendisini yarattı.

Efendisiz köle olmayacağı fikri bütün kölelere öğretildi. Onlardan yalnızca çalışmaları değil, kendilerine yapılan eziyete bile şükretmeleri beklendi. Çöpe atılacak yemekler önlerine konuldu; onlar ise, "Şükürler olsun, bugün de doyduk. Tanrımıza şükür olsun." dediler. Aynı şükranı efendilerine de sundular.

İnsanlara tarihin hep tekerrür ettiği söylendi. Yaşadıklarının değişmeyecek bir döngü olduğu anlatıldı. "Allah tamamına erdirsin." denildi. Oysa bu söz, çoğu zaman "Köle geldin, köle kal." demekten başka bir anlam taşımıyordu. Efendiler ayrıcalıklarını soylarına aktardı; onlara şatolar inşa edenler ise ahırlarda yaşamaya devam etti.

Tanrılar kurban istediğinde, sunulan kurbanlardan memnun olup olmadığını hiçbir zaman söylemedi. Çünkü hakkını alıp gitmişti. Kurban neyin karşılığıydı? Bu soru sorulmadan, insanlık tarihine gelenek olarak yerleşti. İnsanlar itiraz etmeye başladığında ise kurbanın yanına adak eklendi. Adak, gerçekleşen bir dileğin karşılığı olarak sunulan kurbandı.

Efendiler hep ayrıcalıklıydı; diğerleri ise hizmetkârdı. Ayak takımının yönetici olması hiçbir zaman istenmedi.

Emekçiler, "Üreten biziz, yöneten de biz olacağız." demeye başladığında bunun mümkün olamayacağı söylendi. Lidersiz bir hayatın kabul edilemeyeceği savunuldu. "Herkesin eşit olduğu bir düzen olmaz; olursa anarşi olur." denildi. Anarşi ise kargaşa olarak tanımlandı. Düzen ortadan kalkarsa istikrarın da yok olacağı anlatıldı.

Korku, tanrının en güçlü koruma kalkanıdır. Korkuyu canlı tuttuğu sürece insanlar ona sığınmaya devam eder. Düzen arayışı da korkuyu besler. Korku ortadan kalktığında ise tanrıların sonu yaklaşır. Bu yüzden din, insanın en temel korkularından biri olan ölüm üzerine büyük bir anlam dünyası kurmuştur.

Ölüm... Sonrası... Tamamına ermek...

Ölümden sonrasına duyulan belirsizlik, korkunun en güçlü kaynağıdır. Bu nedenle insanlar, dinin emrettiği cenaze töreniyle uğurlanır; ışığa, yani tanrısına doğru yola çıktığına inanılır. Bu ritüel, dinin toplumsal varlığını sürdüren en güçlü dayanaklardan biridir. İnsanlar, bir mezara sahip olabilmek ve sevdiklerini usulüne uygun uğurlayabilmek için büyük acılara katlanır. Günahsız olarak tanrıya kavuşacaklarına ve cennette huzur bulacaklarına inanırlar.

Çalışanlara emeklilik hakkı verildi. Böylece aynı işyerlerinde uzun yıllar kalmaları sağlandı. Onların emeği üzerinden kazanç sağlayanlar rahat yaşarken, çalışanlar ay sonunu borçlanmadan nasıl getireceklerini hesapladı. Buna rağmen emekliliği bekledi; bir ev, bir araba, bir yazlık, torunlarıyla geçireceği huzurlu günler... Tıpkı cennet gibi. En azından emeklilik bu dünyada görülebiliyordu; peki ya ölüm sonrası?

Emeklilik umudu ortadan kalkarsa, insanların uzun yıllar aynı yerde çalışmasını sağlayan en güçlü nedenlerden biri de ortadan kalkar. Rahat edemeyen başka bir işe geçer; çünkü kaybedeceği fazla bir şey kalmaz. İnsana kaybedeceği şeyler verildiğinde ise onu yönetmek kolaylaşır. Mutlak itaat, çoğu zaman insanın elinden bırakmak istemediği şeylere bağlanmasıyla kurulur.

Cemaatler üyelerine çoğu zaman vermekten çok alır. Buna rağmen insanlar ayrıldıklarında nefes alamayacaklarını hisseder. Çünkü kimliklerini o cemaatin içinde kurmuşlardır. Aynı ilişki biçimi siyasette, mezheplerde ve birçok toplumsal yapıda da görülür. Değişmeyen çekirdek kadrolar, aidiyetlerini bağımlılığa dönüştürür. Değişim bu yüzden onlar için bir yıkım gibi algılanır. Din de bu nedenle kolay değişmez; değişime direnç gösterir.

İnsanlar tanrılarını korunaklı duvarların arasına yerleştirdi, minnettarlıklarını orada sundu. Bugün ise kendi kurdukları şehirlerde, beton hücrelerin içinde yaşıyorlar. Kapıları açılıyor, pencereleri kapanıyor; ama onlar da tanrıları gibi dört duvar arasında hayat sürüyor. Her adımlarında, her nefes alışlarında tanrının adını anıyor, ona şükranlarını sunuyorlar.

İnsan yalnızca tanrılarını değil; efendilerini, düzenlerini, korkularını ve umutlarını da yarattı. Sonra yarattıklarını kendisinden daha büyük ve daha dokunulmaz ilan etti. Kendi elleriyle ördüğü duvarlar önce tanrılarını, ardından kendisini hapsetti. Böylece yaratan ile yaratılan yer değiştirdi; insan, yarattığının efendisi olmaktan çıktı, hizmetkârı hâline geldi.

Her düzen, varlığını sürdürebilmek için korkuya ihtiyaç duyar; her otorite itaati kutsallaştırır. İnsan ise güvenlik, anlam ve gelecek arayışıyla bunlara bağlanır. Bir süre sonra onları sorgulamayı değil, korumayı görev edinir. Oysa sorgulanmayan her kutsal, zamanla sahibini de esir alan bir zincire dönüşür.

Belki de insanın asıl özgürlüğü yeni tanrılar yaratmakta değil, kendi yarattıklarını gerektiğinde değiştirebileceğini, hatta yıkabileceğini hatırlamasındadır. Çünkü insanın yarattığı hiçbir şey, insanın kendisinden daha değerli değildir. İnsan, yarattıklarının önünde diz çökmeyi bıraktığı gün yalnızca efendilerinden değil, kendi korkularından da özgürleşmeye başlayacaktır.

Kül Manzaralı Yatırım Fırsatı

Kül Manzaralı Yatırım Fırsatı

Türkiye ve benzeri ülkelerde son yıllarda orman yakma işi de adeta profesyonel ve ustalık gerektiren bir işe dönüşmüş gibidir. Sonuçta yakılan yerlerin site, otel ve yerleşim alanına dönüştürülmesi konusunda müteahhitler oldukça tecrübelidir. Orman yasasında yapılan siyasi değişikliklerle, bu alanlarda inşa edilen yapılara ruhsat verilerek yasal statü kazandırıldığı yönünde eleştiriler de yapılmaktadır. Böylece betonlaşan kıyılar turizme açılmış olmaktadır.

Kuytu yerlerde açılan hemen her otelin konferans salonları bulunur. Bu salonlar, proje geliştirenlerin uğrak yerleri hâline gelir. Bu sayede hem projeleri hazırlayanlar hem de otel sahipleri kazanç elde etmiş olur.

Bizim ülkemizde kışın dahi orman yangınları yaşanmıştır. Kısacası, orman yangını çıkması için mevsimin yaz olması bile gerekmez. Ancak sıcaklıkların yükseldiği ve rüzgârın etkisini artırdığı dönemlerde, planlananın üzerinde alanın yapılaşmaya açıldığı konusunda örnek aranırsa mutlaka bulunulur... 

Elbette her boş alan betonla doldurulmaz. Çünkü otellerin çevresinde de yeşil alan bulunması istenir. Her ne kadar cırcır böceklerinin sesi bazı konukları rahatsız etse de yeşillik, aynı zamanda temiz ve doğal bir çevre izlenimi verir.

Orman yangınları kimilerinin canını çok yakar, ciğerlerini dağlar; kimilerinin ise cebini doldurur. Hatta bazı eleştirilere göre, küresel ortaklıkların ve kara paranın aklandığı alanlara dönüşebilir. Kısacası, orman yangınlarının zararları bir çok açıdan büyüktür; buna karşılık bazı kesimlerin ekonomik kazanç sağladığı konusu da su götürmez. 

Köylü açısından bakıldığında zarar büyüktür. Hatta bazen köyün tamamen boşaltılması, izinin bile kalmaması anlamına gelir. Hayvanlar telef olur, evler kullanılamaz hâle gelir, tarım arazileri verimsizleşir. Diğer yandan, daha yangın devam ederken bile kasasını dolduranlar ve bu yangınlar üzerinden çalışarak kışlık geçineceği parasını biriktirenler olduğu yönünde eleştiriler yapılır. Yangın söndürmede kullanılan uçaklar, bu uçakların yakıtı ve bu alanda çalışan taşeron ekipler, yangınlar sürdükçe gelir elde eder. Yangın sonrasında ise yapılacak site, otel ya da başka projeler nedeniyle müteahhitlerin kazanç sağlayacağı dedikodusu mutlaka yapılır. Hatta bu kazançların siyasi bağlantılar üzerinden de sürdüğü iddia edilir ve böylece bu iddialara göre rant zincirinin domino etkisiyle devam ettiği söylenebilir.

Yangınlar bazı ailelerin ocağını söndürürken, bazı ailelere çocuklarını yurt dışında okutabilecek imkân sağlayacak gelir kazandırdığı ileri sürülür. Kimileri için ise golf kulüplerinde geçirilen rahat zamanların kapısını araladığı ifade edilir.

Ormanlar yalnızca betonlaşmaz. Bazen de maden sahası açılması gerekçesiyle yer altına doğru kazılır ve dev taş ocaklarını andıran bir görünüme bürünür. Bu alanların çevresinde siyanür kullanılan atık göletleri oluşur. Biraz ileride ise siyanürle temas etmiş toprak yığınlarından yapay tepeler meydana gelir. Zamanı geldiğinde bu tepelerin üzerine çam ağaçları dikilir; böylece sanki doğal bir oluşummuş görüntüsü verilir. yapay dağları görmek isterseniz eski altın maden ocaklarının çevresine bakmanız yeterlidir. 

Orman arazileri devletin hüküm ve tasarrufu altındadır; dolayısıyla halkın ortak varlığıdır; ancak bazı yorumculara göre, yangınlar gerekçe gösterilerek bu alanlar halkın kullanımından çıkarılmaktadır.

Sonuçta her toprak parçasının bir sahibi vardır.

Orman yangınları yalnızca rant amacıyla çıkmaz; bazen tamamen doğal nedenlerle de meydana gelir.

Yol kenarına atılan bir sigaranın sararmış otları tutuşturmasıyla da yangın çıkabilir.

Bazen kırık bir cam şişe ya da cam su şişesi, güneş ışınlarını mercek gibi odaklayarak yangına neden olabilir.

Bazen bir kişi "Bu ot tutuşmaz." diyerek ateş yakar ve alevler kısa sürede büyür.

Bazen bir düşman ülkenin ajanı gelir ve yangın çıkarır.

Bazen iç savaş yaşanan bölgelerde karşı taraf yangın çıkarabilir.

Bazen de tarlayı anız bırakmak yerine, gelecek sezon ekim yapmak amacıyla otlar yakılır ve bu ateş kontrolden çıkar.

Sonuçta yakmak için bahane çoktur; çakmak ise bu işlerin en kolay aracıdır.

Bir şeyi yakmaya karar verildiğinde, oradan mutlaka duman yükselir.

Bizim ciğerimiz yanarken, bir başkasının ekmek kapısı olur.

Gün gelir, küller soğur. Yeni yollar açılır, yeni binalar yükselir, yeni tabelalar dikilir. Bir zamanlar kuş seslerinin yankılandığı yerde artık satış ofislerinin kapıları açılır. Geriye birkaç siyah ağaç gövdesi, hafızasını yitirmiş bir toprak ve "doğal yaşamın içinde" pazarlanan yeni bir hayat kalır. Belki de bu yüzden kimileri orman yangınlarına felaket derken, kimileri yalnızca yeni bir yatırım sezonunun başladığını düşünür...

Sonuçta ilanlarda belki hiçbir zaman "Kül Manzaralı Yatırım Fırsatı" yazmayacak. Ama küllerin üzerine yükselen her beton, o başlığın görünmeyen satırlarını zaten tamamlayacaktır.

30 Temmuz 2026 Perşembe

Karadeniz'in Misafir Listesini Kim Hazırlıyor?

Karadeniz'in Misafir Listesini Kim Hazırlıyor?

Her yıl yeni bir istilacı tür... Tesadüf mü, iklim değişikliğinin sonucu mu, yoksa üzerinde daha fazla düşünmemiz gereken başka ihtimaller mi var?

Karadeniz Bölgesi'nde, özellikle Doğu Karadeniz'de böcek çeşitliliğine her geçen yıl yeni bir tür daha ekleniyor. Üstelik bunların önemli bir kısmı istilacı türler.

Yeşil Karadeniz'i adeta çöle dönüştürebilecek güçte; ağaçların, meyvelerin ve otların özsuyunu emerek büyük zarar veren türlerden bahsediyoruz. Yani öyle sıradan bir durum değil.

Tam da bu noktada, her yıl yeni bir türün ortaya çıkması sadece ekolojik bir mesele olarak mı değerlendirilmelidir, yoksa farklı ihtimaller de düşünülmeli midir sorusu ortaya çıkıyor.

Şimdi, bu kadar bilgi sonrasında her yıl yeni bir türün daha görülmesi bende doğal olarak bunu savaş açısından değerlendirme düşüncesi uyandırıyor. Bilindiği gibi, silah sanayisinin önemli alanlarından biri biyolojik silahlardır.

Ukrayna'da Amerikan sermayeli biyolojik araştırma laboratuvarları bulunduğu uzun zamandır tartışılmaktadır. Bu laboratuvarlarda tam olarak neler üzerinde çalışıldığı konusunda kamuoyuna açık ve ayrıntılı bilgiler bulunmamaktadır.

Gerçi böyle çalışmalar için Amerikan sermayesinin faaliyet gösterebildiği birçok ülke vardır. Bu nedenle, üretim ve araştırma faaliyetlerinin neden belirli bölgelerde yürütüldüğü konusunda farklı değerlendirmeler yapılabilir.

Geçmişte yaşanan bazı olaylar nedeniyle ABD'de kendi topraklarında biyolojik araştırmalar ve testlerle ilgili yasal düzenlemeler bulunduğu da bilinmektedir. Yani öyle özgürce her şeyi test edebilecekleri alan değildir, üret ama benim toprağımda olmasın anlayışı hakimdir.

Amerika ilke olarak savaşı kendi topraklarının dışında kabul eder, kendi topraklarına savaşı taşımaz, çünkü geçmişte yapılmış biyolojik silah testlerinin sonucu başkanlık seçimlerini etkileyecek boyutta tepki çekmiştir.

Biyolojik çalışmaların doğası gereği, asıl tartışma sadece üretim değil; ortaya çıkan sonuçların nerede ve nasıl gözlemlendiği sorusudur.

Benim aklıma gelen soru şu: Üretilen biyolojik etkenlerin veya bunları taşıyan canlıların, üretim alanı dışında bir yerde gözlemlenmesi ya da etkilerinin değerlendirilmesi mümkün müdür?

Örneğin; ne kadar hızlı yayıldıkları, çevre koşullarına ne kadar dayanıklı oldukları ve sonraki nesillere özelliklerini aktarabilip aktaramadıkları gibi konular mutlaka inceleniyordur.

Böyle bir durumda araştırmacıların sahaya gitmesine bile gerek yok! Çünkü yerel medya, olağan dışı bir böcek istilasını büyük olasılıkla haber yapacaktır. Eğer hiç haber yapılmıyorsa, test başarısızdır.

Tarih bize göstermiştir ki, görünmeyen tehditler bazen klasik silahlardan daha büyük sonuçlar doğurabilir.

Biyolojik silahlar, kimyasal ve konvansiyonel silahlar kadar, hatta bazı senaryolarda daha yıkıcı sonuçlar doğurabilecek kapasiteye sahip olabilir.

Son yaşadığımız pandemi süreci de bana göre hâlâ birçok yönüyle tartışılmaktadır. Kişisel görüşüm, bu sürecin dünya üzerinde ne kadar hızlı yayılabileceğini gösteren bir örnek niteliği taşıdığı yönündedir.

Tarihsel olarak bakıldığında, İspanyol gribi yaklaşık 50 milyon insanın ölümüne neden olmuştur. Buna karşılık, I. Dünya Savaşı'nda hayatını kaybedenlerin sayısının yaklaşık 22 milyon olduğu tahmin edilmektedir.

Sonuçta bir virüs, kullanılan onlarca değişik silahtan daha öldürücü olabilir; tek kaygı, silahı kullanan tarafın bundan etkilenme ihtimalidir.

Bütün bu gelişmeler yan yana getirildiğinde, ortaya sadece böcek istilası değil, daha geniş bir soru işareti çıkıyor.

Tüm bunları bir araya getirdiğimde, Karadeniz Bölgesi'nin son yıllarda bir tür test alanı olabileceğini düşünüyorum.

Elbette bu, benim kişisel değerlendirmemdir. Ancak bu kadar çok istilacı böcek türünün kısa aralıklarla ortaya çıkması bana dikkat çekici geliyor.

Savaş rüzgarlarının çok sıcak estiği bir süreçten geçiyoruz. Her üretilen silah, pazarda müşteri bulabilmesi için kendisini kanıtlaması gereklidir. Bu kanıtlama yöntemleri değişiktir.

Masum, hiçbir şeyden haberi olmayan kapalı toplumlar üzerinde test edilmesi geçmişte olağandı; çünkü orada ne yaşanırsa yaşansın orada kalırdı, pek haber niteliği dahi taşımazdı.

Fakat günümüzde bu test alanları da kısıtlandı. Hedef bir yer seçilip, yerel halkın fazla ses çıkaramadığı, her baskı karşısında boyun eğip sessizce kabul eden otokrat yönetimlerin olduğu ülkeler seçilmektedir.

Sonuçta biz de test edilen silahların görücüye çıktığı büyük tatbikatların olduğu ülkeyiz...

Belki de asıl soru, gelen misafirlerin kim olduğundan önce; onları aynı adrese kimin yönlendirdiğidir.

Tesadüfler elbette olur... Ama bu kadar misafiri aynı adrese kim yönlendiriyor?

 

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Düşmanımın Düşmanı, Benim Kahramanım mı?

Düşmanımın Düşmanı, Benim Kahramanım mı?

Bugün Hitler yaşamış olsaydı ve Amerika ile savaşıyor olsaydı, bizim bazı solcularımız (!) onu anti-emperyalist ilan eder, Almanya'ya dayanışma ziyaretleri düzenlemek isterlerdi.

İran, Amerika ile savaştığı için İran rejimiyle dayanışma içinde olanların solculuğu benim gözümde tartışmaya dahi gerek duyulmayacak bir konudur. İran, molla rejimidir ve idamlarla kendisini ayakta tutmaya çalışan tiranlık niteliğinde bir düzendir.

İktidarda molla ya da Hitler olmasının benim açımdan pek bir önemi yoktur. Eğer kendi halkına karşı suç işliyorsa, rejimle değil, o rejime karşı mücadele edenlerle dayanışma içinde olmak daha değerlidir.

Rejimlerle dayanışma içinde olanların kendisine solcu, devrimci, sosyalist ya da komünist demesinin de bir önemi yoktur. Bana göre, bugün kendisini sol olarak tanımlayan birçok yapı aslında sol değil, faşizan bir anlayışa sahiptir. Onlar için tek doğru, tek gerçek kendi dergilerinde yazılanlardır.

Kendi yoldaşını bıçaklayan, öldüren yapıların solcu olma ihtimali bana göre yoktur. Çünkü bir yoldaşını "hain" ilan edip yargısız infaz etmek, adalet değil keyfiliktir. Yargı, bir grubun ya da birkaç kişinin kararı olmamalıdır.

Marx'tan alıntı yaparak solcu ya da devrimci olunmaz. Bir düşünce, kendisini eleştiriye kapattığı anda devrimci olmaktan çıkar; dogmaya dönüşür. Asıl önemli olan, işçi sınıfı siyasetiyle ne kadar bağ kurulduğu, işçi sınıfının iktidara ulaşması yolunda hangi adımların atıldığı ve devletin sönümlenmesi için nasıl bir örgütsel model üretildiğidir. Tek doğrunun ve tek gerçeğin iktidarında devlet sönümlenmez; tam tersine, mutlaklaşır ve yıkılmaz hâle gelir. Ardından tek doğruyu temsil ettiği iddia edilen dokunulmaz semboller yaratılır ve bu sembollerin sonsuza kadar yaşaması beklenir.

Bu anlayışın Mussolini'nin siyaset anlayışından farkı nedir?

Siz diyeceksiniz ki: "Lenin, Stalin ve Troçki var..."

Doğru; onlar da böyle bir anlayışla devleti kurdukları için bugün tarihteki yerlerini almışlardır. Bize düşen ise o deneyimlerden ders çıkarmak ve aynı hataları yeniden üretmemektir. Çünkü geçmişi tekrarlamak devrim değil, yalnızca yeni bir otoriterlik inşa etmektir.

Düşmanımın düşmanı her zaman dostum değildir; bazen yalnızca başka bir zalimdir.

28 Temmuz 2026 Salı

Özgürlüğe Giden Yol Yaşamdan Geçer

Özgürlüğe Giden Yol Yaşamdan Geçer

Eylem çeşitliliği ve yeni eylem biçimleri bulmak önemlidir. Bir miktar başarı elde etmiş mücadele biçimleri taklit edildiğinde -ki ediliyor- zamanla bu yöntemler kanıksanıyor, ilk yarattıkları ilgi ortadan kalkıyor ve giderek etkisini yitiriyor.

Bunda zamanın, toplumsal ortamın, siyasal konjonktürün ve muhatapların konumunun da etkisi vardır. Taraflardan birinin mazlum, diğerinin zalim olması da eylemlerin toplumsal karşılığını doğrudan etkileyen unsurlardandır.

İşten atılan işçilerin Kurtuluş Parkı'nı mesken tutmaları, haklarını alacaklarına dair söz verilmesi üzerine parktan ayrılmaları ve verilen sözler tutulmayınca yeniden dönmeleri önemli bir başarıdır. Ancak bütün eylemlere aynı şablonla yaklaşırsanız, başarı kavramının nasıl anlamını yitirdiğine de tanıklık edersiniz.

Açlık grevleri, 12 Eylül zindanlarında direnişin sembollerinden biri olmuştur. O dönemde en önemli mücadele araçlarından biri, kişinin kendi bedenini iradesiyle bir direniş aracına dönüştürmesiydi. Açlık grevleri ölümlerle sonuçlandı; ancak bugün daha ağır koşulların yaşandığı kuyu tipi cezaevlerinin ortadan kaldırılmasını sağlayacak bir siyasal atmosfer oluşturamadı. Kısacası, ölümler sonrasında demokrasi ve özgürlükler konusunda çeşitli sözler verilmiş olsa da, siyasal gerilimler, yeni paradigmalar ve küresel gelişmelerin yarattığı otoriterleşme nedeniyle bugün demokrasi ve özgürlükler açısından o dönemden bile daha geride olduğumuzu görüyoruz. O dönemde hukuk kuralları en azından görünürde önemseniyor, Anayasa Mahkemesi kararlarına belirli ölçüde saygı gösteriliyordu. Bugün ise bu saygının dahi büyük ölçüde ortadan kalktığı bir süreçten geçiyoruz.

Bu nedenle, bugün gerçekleştirilen açlık grevlerine karşı kamusal duyarlılığın büyük ölçüde kaybolduğunu görüyoruz. Yaşadığımız anda cezaevlerinde açlık nedeniyle yaşamını yitiren devrimciler var. Peki, bunu kaç kişi duydu? Hâlâ devam eden açlık grevleri mutlaka bir yerde vardır; ancak çoğu zaman haber bile olmuyor. Açlık grevini sürdüren siyasi yapılar, çevreleri ve aileleri seslerini duyurmak için ellerinden geleni yapsalar da, toplumun geniş kesimlerine, hatta vicdan sahibi insanlara bile ulaşamıyorlar. Her yeni ölüm, toplumda bir önceki kadar yankı uyandırmıyor; ölüm, siyasal iktidarı zorlayan bir araç olmaktan çok, giderek kanıksanan bir haber hâline geliyor. Bugün geldiğimiz noktada, ilk etkinin yaşandığı dönemden daha geri ve daha ağır bir sürecin içinde olduğumuzu görüyoruz. O ilk etkiler özgürlükler, demokrasi, insan haklarına saygı yolunda daha çağdaş bir ülke yaratmış olsaydı, bugün o yöntemlere gerek dahi kalmayacaktı.

Özel okul öğretmenleri de Ankara'da açlık grevi yaptı. Kameraların önünde fenalaşıp hastaneye kaldırıldılar. Peki, bu çaresiz ama haklı öğretmenlerin mücadelesine toplumun ne kadarı duyarlılık gösterdi? Eylemin çevresindeki işletmeler dahi günlük yaşamlarına devam etti. Maden işçisinin heykelinin bulunduğu alana yürümek istediklerinde ise orantısız güçle karşılaştılar. Kamunun ve siyasi partilerin tepkisi ise, "var" denilebilecek kadar sembolik olmanın ötesine geçemedi.

Eylemler elbette özgürlük mücadelesinin vazgeçilmez araçlarıdır. Ancak toplumun dikkatini çekecek, yeni tartışmalar yaratacak ve daha geniş kesimlere ulaşabilecek farklı yöntemler geliştirilmelidir. Sorun yalnızca açlık grevlerinde değildir. Geçmişte büyük toplumsal tepki yaratan birçok kitlesel eylem de, tek başına siyasal sonuç üretmeye yetmemiştir.

Milyonlarca insanın sokağa çıkıp "Haklıyız, kazanacağız!" diye haykırması elbette önemlidir; ancak tek başına bu tepkinin siyasal sonuç üretmeye yetmediğini de gördük. Bir çok siyasi suikast sonrasında, 2 Temmuz Sivas Katliamının sonrasında milyonlar olayları telin etmiş olmasına rağmen, siyasi İslamın iktidara gelişini engellemek bir yana, şeriat devleti isteyenlerin daha fazla saflarını sıklaştırdığına şahitlik ettik. Çünkü iktidar gücünü elde edenlerin, bu gücü nasıl kullanabildiğini bugün yaşadığımız süreç açıkça göstermektedir.

Ölümü kutsayan, ölüm üzerinden siyaset üreten anlayışın da sorgulanması gerekir. Ölüm, toplumun önemli bir kesimi tarafından artık kanıksanmış durumdadır. Birileri "oh olsun" derken, bir başkalarının ağıt yakması ne özgürlüklere ne de demokrasi mücadelesine tek başına bir katkı sunmaktadır.

Bu duyarsızlaşma yalnızca işçi eylemlerinde ya da açlık grevlerinde görülmüyor. Kadın cinayetlerinde de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Her cinayet toplumda büyük bir öfke yaratıyor; ancak bu öfke kalıcı bir siyasal iradeye dönüşmediği için yeni cinayetler yaşanmaya devam ediyor. Gülistan Doku dosyası da bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Yıllar sonra dosyanın yeniden ele alınması, devlet olanaklarının kullanımı ve olası ilişkiler ağı konusunda ciddi soru işaretleri yarattı. Bu yönüyle dosya, bana Susurluk sonrasında ortaya saçılan devlet–siyaset–çıkar ilişkilerini hatırlatıyor. Bir kadının kayboluşu üzerinden ilerleyen soruşturma, yalnızca bireysel bir suçun değil, devlet içindeki güç ilişkilerinin de sorgulanmasını gerektiriyor.

Eylemler, toplumun vicdanına dokunabildiği ölçüde anlam kazanır. Bunun için geçmişin mücadele deneyimlerinden vazgeçmek değil, onları bugünün koşullarına göre yeniden düşünmek gerekir. Aynı yöntemleri tekrar etmek yerine, yaşamı, umudu ve dayanışmayı büyüten yeni mücadele biçimleri geliştirmek zorundayız. Çünkü bizi özgürlüğe götürecek olan, ölümler değil; yaşayan insanların ortak mücadelesidir.

Godot Gelmedi, Yapay Zekâ Geldi

 Godot Gelmedi, Yapay Zekâ Geldi

Tiyatroda teknoloji, gelişen teknolojinin günlük hayatımıza katkısıyla paralellik gösterir. Her yeni yazılan eser, yeni teknolojinin günlük yaşamımıza etkisini bir şekilde sahneye taşır. Telefon icat edilince, gizemli olaylarda mutlaka yerini almıştır. Lambanın yaygınlaşması, hatta sahne aydınlatmasında kullanımıyla birlikte sahnede; panjur, abajur ya da duvarda duran ama genelde yanmayan lamba şeklinde yer almıştır…

Aynı şey radyo için de geçerlidir. Peki, günlük hayatımıza girip de sahnede yer almayan olmamış mıdır? Elbette birçok şeyin sahne dekorunda dahi yeri yoktur; örneğin bulaşık makinesi, çamaşır makinesi, uçak… Treni geçerken (maket ya da görüntü olarak) görürüz ama uçağı görmeyiz!

Tiyatrolar zamanın ruhunu taşır…

Sahne sadece zamanın ruhunu değil, teknolojisini de gelecek kuşaklara aktarır. Ancak her aktarılan teknoloji, ilk aktarıldığı gibi değildir; yaşamın değişimine uygun biçim ve anlam değiştirir. Sonuçta sahne, hayatın yansımasıdır…

Çok kısa zaman önce yapay zekâ girdi hayatımıza; öyle böyle değil, muhteşem bir giriş yaptı. Girdiği gibi durmadı, çok hızlı gelişti. Başta alay ettiğimiz birçok algoritma, yapay zekâ sayesinde bizimle alay eder hâle geldi. Yapay zekânın hafızası bu kadar hızlı büyüyünce tiyatro sahnesine ulaşmaması imkânsızdı; ulaştı!

Yapay zekâyı önce bir oyunda ses olarak duydum; ardından video gösteriminin hazırlanışında gördüm: animasyona dönüştürülmüş lekeler… Her gittiğim oyunda ondan bir parça görmeye başlamam normal. Ancak dikkatli bakmayınca, tanıtım broşüründe belirtilmeyince insan gerçeğiyle ayırt edemiyor. Sahne ile koltuklar arasında mesafe var; küçük ayrıntılara takılmak o kadar kolay değil!

“Sahneyi değiştirecek mi, sahne çalışanlarının işini elinden alacak mı?” kaygısı, diğer mesleklerde olduğu gibi doğmaya başladı. Çünkü yapay zekâ, diğer teknolojilerle paralel kullanıldığı sürece birçok şeyi yapmada maharetli. Örneğin dekor resimlerini yapay zekâ tasarlıyor; matbaada bastırıp sahneye asıyorsunuz. Ya da oyunun metnini veriyorsunuz, o metne uygun sahne tasarlıyor; uygulaması dekorcuya, marangozlara kalıyor. Oyuna göre elbise tasarlıyor; o tasarım terzilerin elinde hayat buluyor. Sonuçta tasarımla ilgili ne varsa, yapay zekâ tasarımcıya ihtiyaç duymadan yapar hâle geldi.

Yapay zekâ mı sahneyi dönüştürüyor, yoksa zaten boşalmış bir sahne mi yapay zekâya teslim oluyor?

Birçok özel tiyatro, özellikle tek kişilik oyunlarda masrafları azaltmak için tasarımcıya vereceği parayı yapay zekânın aylık ücretine veriyor ve daha ucuza getiriyor. Yapay zekâ, ücret aldığı sürece işini en iyi şekilde yapıyor; ücret yoksa amatör ya da yarım yamalak işler çıkarıyor.

Yapay zekâ biraz daha ilerlesin; oyuncuya da ihtiyaç duymadan yazdığı oyunu sahneye koyup ışığını, müziğini, dekorunu kendi yaparak sunabilecek!

Şimdi bu size uçuk ve ütopik gelebilir ama önce mahkûm etmeden ne diyeceğimi dinleyin.

İstanbul’da bir dizi çeken bir yapım firması, hiç oyuncu kullanmadan; ancak oyuncuların görünüm hakkını satın alarak bir dizi çekiyor. Yani oyuncuyu sete taşımıyor, görüntüsünü ekrana taşıyor. Bu durum, Oyuncular Sendikası tarafından telif ücretleri açısından protesto edildi. “Bu beyaz perde ya da ekran için geçerli, peki sahne için?” diyeceksiniz. Elbette mümkün!

Daha önce üç boyutlu insan görüntüsü sahneye, alanlara taşındı: hologram! Kralların çadırına bile görüntü binlerce kilometre ötesinden taşındı…

Sahneye yapay zekâ denetiminde taşınırsa, oyuncunun bire bir benzeri rolünü oynayabilecek. Biraz zamana ihtiyaç var ama o da gerçekleşecek. Yeşilçam’ın efsane isimleri sahnede oyun oynayabilecek: Yılmaz Güney, Ayhan Işık… Kadın oyuncuları da analım: Fatma Girik, Afife Jale, Gülriz Sururi…

Sahnelerin jönleri tatillerini yaparken görüntülerini satacak, o görüntüler üzerinden para kazanılacak bir döneme doğru gidiyoruz. Peki ya para vermeyen? “O jöne çok benzeyen birini yap” diyecek; yapay zekâ yapacak! Son yıllarda bir an parlayıp unutulan jönler çöplüğü yok mu? “Yapay zekâ sahneleri çöpe mi döndürecek?” sorusu ortaya çıkacaktır. Ben şimdiden yanıt veriyorum: Evet!

Sonuçta yapay zekânın da bir yaratma alanı vardır ve sonrası kendini taklit edecektir. Bugün piyasada görülen birçok afişin görüntüsü aynı, işlevi farklı. İnsan aklı olmayan afişler ne kadar çekici, değil mi?

Yapay zekânın henüz ilkel hâlini yaşadığımız bugünlerde özel tiyatrolar bu işten yararlanıyorsa, ödenekli tiyatrolar yararlanmıyor mu? Elbette yararlanıyor. Sonuçta sahne ticari bir alan hâline geldi; kültürel taşıyıcılık işlevinden büyük ölçüde uzaklaştı. Ülkemizde sektörleşemedi ama dünyada sektör olmuş şirketlerin gösterileri yılda bir ülkemize gelir; parasını toplar, görsel şovunu yapar, gider. Geçmişte sirkler gelirdi; şimdi müzikal tiyatrolar ve görsel ağırlıklı sahne şovları geliyor.

Ama mesele yalnızca estetik bir dönüşüm değil; mesele cesaretin dönüşümüdür.

Tiyatro hayattan bağımsız değildir; siyasetten hiç ayrı değildir…

Ülkemizde yüksek enflasyonun, yani fakirin cebinden alıp zengine aktarma sürecinin eleştirisini yapan kaç tiyatro oyunu var? Bir elin parmağı kadar… Genelde korkak göndermeler dışında cesaretle bu düzeni eleştiren yeni eserler sahnelenebiliyor mu? Geçmişteki büyük solcu yazarların eserleri bile bugüne taşınırken birçok şeye dikkat ediliyor. Çünkü sanat ve sanatçı, tıpkı gazeteciler gibi, demir parmaklıklar arkasına atılma tehdidi altında. Cezaevleri aydınlarla doluyken kaç tiyatro oyunu yasaklandı?

Demek ki sistemi rahatsız eden eserler sahnede değil; sahnede olanlar ise günü kurtarma telaşında. Herkes bir kurtarıcı bekliyor ama kurtarıcı yok. Tek “kurtarıcı” masrafları azaltan yapay zekâ mı?

Yapay zekâ geldi; kurtulduk mu?

Godot gelecek… geldi derken gelmedi. Ama yapay zekâ günlük hayatımızda, sahnede!

Belki de asıl soru şudur: Beklediğimiz kurtarıcı hiç gelmeyecek; çünkü sahne artık kurtarıcı bekleyenlerin değil, maliyet hesaplayanların elindedir.

Sahne sonuçta hayatın yansıması değil midir? Bizde ise hayatın bugünü değil, geçmişinin yansıması olarak yaşamaya devam ediyor…

26 Temmuz 2026 Pazar

Sorular Bizden, Hayal Kırıklığı Hayattan

Sorular Bizden, Hayal Kırıklığı Hayattan

Sorular soruyoruz, istediğimiz cevapları bekliyoruz. Hayat ise istediğimizi değil, beklemediğimiz cevaplar veriyor. Buna rağmen bizler, istediğimiz yanıtı almak için beklemeye devam ediyoruz. Bu bekleyiş sırasında zeminimizin kaybolduğunu fark etmiyoruz. Farklı bir zeminde, eski alışkanlıklarla beklemeyi sürdürürken her birimiz birer yeme dönüşüyoruz. Çünkü zemini olmayanların genel sonu, başka olayların kaybedeni olmaktır.

Sorular soruyoruz. Yanıtları aldığımızda doğru zeminde olduğumuzu hissetmek bize güven verecektir. Fakat zaman öyle bir şeydir ki, zeminleri de kendisiyle birlikte geçmişe taşır ve biz artık hiçbir zaman o zeminde duramayacağız. Zamanın hükmettiği evrende aynı zemine değişen zamanda ikinci kez duruş yeri değildir.

Sorular soruyoruz; bildiğimizi sandığımız cevaplarla birlikte... Bize öğretilen cevaplara sorular hazırlıyor, sonra da onları soruyoruz. Dünyanın en zeki insanlarıymışız gibi, bildiğimiz soruları sordukça kendimize güvenimiz artıyor. Her cevabı bilen, her konuda fikri olan birer tanrıyız sanki yanılmayız, hep doğruları gösteririz. İşte bu iyimser beklenti bizi sürekli gerçeklik duvarına çarpıyor ve yenilgilerin tarihinde sıradan bireylere dönüştürüyor. Tek liderliğin, tek doğrunun, tek hedefin artık bir anlamı yoktur, çünkü evren tek şeyin üzerinde değildir, binlerce doğruyu aynı anda üzerinde taşıyabilir, mutlak olan değişimin kendisidir ama bizler o mutlak olanı anlamak istemiyoruz. Değişmeden, geçmişin ilişki ağı içinde, oluşmuş olan o saf duygusal bağlarımızı yeniden yakalayacakmışız gibi dünün güzelliğini, arkadaşlığını, siper yoldaşlığını, uykusuz geçen günleri özlüyoruz... 

"Biz yenildik ama aslında yenilmedik. Düşmanımız bize güçlü bir yumruk attı ve yere düştük; ayağa kalkar, yeniden kavgaya devam ederiz." Oysa biz ne boksörüz ne de bir boks mücadelesinin içindeyiz. Siyasette düşenin ayağa kalkması, ancak ve ancak kendisini kandırmasıdır. Çünkü Fransız Devrimi'nin yenilgisinden sonra ayağa kalkıp "Fransız Devrimi'ni kaldığı yerden sürdürelim." diyen olmadı. Sovyet işçi devleti yıkıldı; bugün kimse Sovyet Devrimi'ni ve işçi devletini yeniden kuramaz. Çünkü artık o deneyim tarihin çöplüğünde, binlerce dersle birlikte orada durmaktadır. O çöp yığınına dönüşmüş deneyimlerden öyle bir şekilde yararlanmalıyız ki, gelecekte aynı hatalar yeniden yapılmasın. Parti devleti, partinin dağılmasıyla devletin de yok olması anlamına gelir. Partiyi dağıttığınızda devletten geriye sefalet kalır. Rus halkı bu dağılmayı açlık ile acı şekilde ödedi. Onurunu ayaklar altına alıp, komşu ülkelerde bedenlerini satarak akrabalarına ekmek parası gönderdiler.

Ülkemizin en büyük siyasal sol hareketleri, yenilgiyi cezaevinde kabul ettiği gün, bir daha aynı güce erişemeyecek şekilde tarihteki yerini aldı. Buna rağmen, almamış gibi davrandık. Hiç bir şey olmamış gibi davrandık, köprünün altında sular akmasına rağmen köprü üzerinde duruyorsak eğer, su da duruyorduk dedik ama suyun akış hızı, derinliği çoktan değişmişti bile, bir de geldiği yerde hidroelektrik santrali kurumuş ise, gün be gün suyu azalıp akan su değil, durağanmış gibi duran taşları göreceğiz. Köprü köprü olarak yerinde duracak, belki yanına modern daha sağlam köprü yapılacaktır...

"Birdik, bir aradaydık; ölenler bizim onurumuzdur, geçmişimizdir, geleceğimizdir." Duygusal yaklaşıldığı sürece alınan yanıtlar da duygusal olur. Ama hayat duygusal bakmıyor. Çünkü o siyasal çizginin atmosferi çoktan dağıldı. Bir arada, birlikte mücadele etmiş insanların yolları artık yeniden birlikte yürüyemeyecek kadar hırpalandı. Doğanın yasası gereği insanların da bir ömrü vardır. Gençken hiç düşünülmeyen ayrıntılar, yaş ilerledikçe hareket alanımızı kısıtlıyor. Hatta yalnızca nostalji sohbetleri içinde geçmişi yeniden kurar hâle geliyoruz. Anılar bizi düne götürürken, insan zihni de dünü yeniden yaratıyor.

Sorular soruyoruz ama artık cevapları da merak etmiyoruz. Soru sormak için soruyor, sessizce içinde bulunduğumuz girdabın bizi nereye savuracağını bekliyoruz.

Dün bize güç veren düşünceleri bugün hâlâ aynı biçimde taşımaya çalışırız. Fakat zaman, sadece insanları değil, fikirleri, mücadeleleri ve inançları da yaşlandırır. Geçmişin zaferleri geleceğin garantisi olmadığı gibi, geçmişin yenilgileri de yalnızca kaybedilmiş anlar değildir; doğru okunmadığında tekrar edilecek hataların habercisidir.

Belki de asıl mesele yeniden ayağa kalkmak değil, neden düştüğümüzü anlamaktır.

İnsan bazen geçmişi hatırlamaz; geçmişi yeniden üretir. Anılarımıza değil, anılarımızın bize sunduğu rahatlığa bağlanırız. Böylece dünün dünyasında bugünün sorunlarını çözmeye çalışırız. Sonra da neden hayatın bize beklediğimiz cevapları vermediğine şaşırırız.

Belki de artık sormamız gereken soru şudur: "Hayat bize neden istediğimizi vermiyor?" değil; "Biz hâlâ neden aynı cevapları bekliyoruz?"

Çünkü sorular gerçekten bizden gelir. Ama cevapları veren hayat değildir; hayat sadece önümüze gerçekliği koyar. Hayal kırıklığı ise çoğu zaman hayatın bize yaptığı değil, bizim hayatı kendi beklentilerimize mahkûm ettiğimiz anda başlayan kaçınılmaz sonuçtur.