Diktatörler Ölür, Düzen Kalır
Her diktatör yalnız değildir. Ona biat edenler, şarlatanlık yapanlar, biraz iş birliğiyle kasalarını dolduranlar, yeni iş alanlarına yatırım yapanlar ve diktatör sayesinde köleleştirilen işçileri çalıştıranlar mutlaka vardır. Modanın, sanayinin ve burjuva hayatının şatafatı içinde yaşayanlar, o iktidarın çevresinde toplanır. Çünkü diktatör yalnızca korkuyla değil; çıkarla, konforla ve yükselme arzusu ile de ayakta tutulur. Peki, diktatörün sonu yaklaşınca ne olur?
Hitler örneğinde olduğu gibi, bugün dahi dünya sanayisinin en önemli isimleri arasında anılan bazı insanlar ya göstermelik cezalar alıp kısa süre sonra eski şatafatlı yaşamlarına döner ya da yalnızca efendilerini değiştirirler. Düzen çökmüş gibi görünür; fakat düzenin içinden beslenen insanlar yaşamaya devam eder. Çünkü asıl sadakat ideolojilere değil, güce ve ayrıcalıklara duyulur.
Tarih bunun örnekleriyle doludur. Nazi Almanyası’nın çöküşünden sonra bile birçok isim; Amerikan sermayesinin büyümesinde, istihbarat yapılanmalarında, uzay çalışmalarında ve nükleer silah projelerinde yer almaya devam etti. Dün Hitler için çalışan ölüm makineleri, daha sonra yeni sahipleri için çalışmayı sürdürdü. Ve sonunda, hizmet ettikleri her ülkenin en saygın “yurtseverleri” hâline geldiler.
Onların yurtseverliği hiçbir zaman halklara ya da insanlığa bağlı olmadı. Onlar için önemli olan; kişisel konforlarını, biriktirdikleri serveti ve özgürce hareket edebilme ayrıcalıklarını korumaktı. Bu nedenle rejimler değişse bile, o rejimlerin çevresinde oluşan çıkar ağları çoğu zaman varlığını sürdürür.
Bugün dünyada birçok otokrat, diktatör ve ne yapacağı kestirilemeyen demokrat lider bulunuyor. Elbette onların çevresinde de aynı insanlar vardır. Liderler değişebilir; ancak ayrıcalıklı hayatlar çoğu zaman yerinde kalır. Bu nedenle suç bireyselleştirilir, kitlesel olmaktan çıkarılır ve dün suçlu olduğu düşünülen kişiler bugün iktidar partilerine katılarak bir anlamda aklanır.
Sonuçta liderler değişir, suçların adı değişir; ama parası ve bağlantıları olanlar özgürlüklerini korumanın bir yolunu mutlaka bulur. Kimi zaman bunu parayla satın alırlar, kimi zaman da geçmişte sundukları hizmetleri yeni iktidarlara taşıyarak varlıklarını sürdürürler.
Her diktatör öldüğünde ya da iktidarını kaybettiğinde, geride kalanlar kendilerini suçlu gösterebilecek belgeleri, dosyaları ve izleri mümkün olduğunca yok etmeye çalışır. Çünkü olası bir yargılamada kendilerini masum gösterebilmenin yollarını önceden hazırlarlar. Böylece yalnızca “emir kulu” olduklarını, sıradan bir görevi yerine getirdiklerini iddia edebilirler.
Bu yüzden suç işleyen birçok insan, yaptığının suç olduğunu bildiği hâlde bilmiyormuş gibi davranır. Kendini yalnızca olağan bir iş yapıyormuş gibi konumlandırır. Çünkü suçun olağanlaşması, gelecekte kurulacak en güçlü savunmadır. Bir kötülük ne kadar sıradanlaştırılırsa, onu yapanlar da kendilerini o kadar görünmez kılabilir.
Yıllar sonra aynı insanlar, “Bunun suç olduğunu bilmiyordum” diyerek kendilerine bir kaçış kapısı bırakır. Vicdanın sustuğu yerde bürokrasi konuşur; itaat dili, suçun üzerini örten bir perdeye dönüşür. Böylece insanlar yaptıkları kötülüğü bir görev tanımının içine saklayarak yaşamaya devam eder.
Suç çoğu zaman iktidar adına işlenir; ancak her zaman iktidarın doğrudan bilgisiyle değil. Çünkü iktidar, her şeyi bilen bir tanrı değildir. O da bilir ki kendi sınırlarının dışında hareket eden, gücünü rejimden alan ve kendisini korumayı görev edinmiş odaklar vardır. Bu yapılar, iktidarı rahatsız edenleri cezalandırırken aynı zamanda cezasızlığın devam etmesini sağlar.
Cezalandıranlar ise tarihten öğrendiklerini uygulamayı sürdürür. Çünkü cezasızlık, tarihin en derin katmanlarına kadar işlemiştir. Nefret tohumu ekenler, o nefretin biçimini zamana göre değiştirir; dili yeniler, sembolleri dönüştürür ama özü korur. Ve çoğu zaman en başarılı, işini en iyi yapan, görevini eksiksiz yerine getiren insanlar olarak ödüllendirilirler.
Geçmişle gerçek bir yüzleşme yaşanmadığında tarih kapanmaz; yalnızca biçim değiştirir. Eğer insanlık gerçekten yüzleşebilmiş olsaydı, bugün neo-Nazi partiler birçok ülkede iktidarın en güçlü adayları hâline gelmez, bazı ülkelerde doğrudan iktidar koltuğuna oturamazdı.
Diktatörler ölür; ancak onları mümkün kılan düzen çoğu zaman yaşamaya devam eder. Çünkü mesele yalnızca bir liderin varlığı değildir. Asıl mesele; korku, çıkar ilişkileri, cezasızlık ve konfor tutkusu üzerine kurulu sistemdir. O sistem bir gün üniformasını değiştirir, başka bir gün söylemini yeniler; ama özünde aynı kalır.
Tarih bize şunu gösteriyor: İktidarların çevresinde kümelenen çıkar ağları, liderlerden daha uzun ömürlüdür. Dün bir diktatörün yanında duranlar, bugün demokrasi savunucusu maskesi takabilir. Dün nefret üretenler, bugün barış diliyle konuşabilir. Ancak geçmişle gerçek bir hesaplaşma yaşanmadığında suç yalnızca şekil değiştirir.
Bu yüzden diktatörlerin yıkılması tek başına bir zafer değildir. Asıl mesele; onları besleyen düzenin, cezasızlığın ve çıkar ilişkilerinin sorgulanabilmesidir. Aksi hâlde tarih, yalnızca yeni isimlerle kendini tekrar eder.
Çünkü diktatörler ölür… ama düzen, kendine yeni sahipler bulur.