17 Ağustos 2026 Pazartesi

Alevilik ile Bektaşilik Arasındaki Fark...

Alevilik ile Bektaşilik Arasındaki Fark...

İki inancın arasında bir çok önemli fark var ama ben bugün sadece biçimsel olanın üzerinde duracağım.

Alevilik ile Bektaşilik arasında ne fark derseniz eğer; Alevilikte makam yoktur, ayrı bir kürsü yoktur. İbadet edenler eşittir; sonuçta o da ibadet eder. Diğerlerinden farkını ayırmak için altına sadece post sermiş, onun üzerinde oturur. O yüzden “post dedesi” kavramı vardır. Gerçi posta da ihtiyaç yoktur ama bugün dahi Alevi dedelerinin mezarının yanında bir post durur, elbette korunaklı bir yerdeyse.

Bektaşilikte ise makam vardır, kürsü vardır. İbadet edenleri yukarıdan görür. Yukarıdan görenin elbette kıyafeti, takıları, duruşu da farklı olur. Sonuçta kürsü sahibi olmak demek, “Sizden farklıyım, daha çok biliyorum.” demektir. Yani hem karar verici hem de uygulatıcıdır. Bundan dolayı Bektaşi babalarının kıyafetleri birbirine benzer. Başlarında Bektaşi takkesi, etrafını dolanan yeşil şerit, yüzünde mutlaka sakalı, boynunda Bektaşi taşı asılıdır. Beline sardığı bezi mevcuttur ki sonuçta o, onun kefen bezi olacaktır. Kısaca Bektaşi kefeninin rengi de vardır.

Müslüman cenaze törenlerinden farkı da vardı eskiden ama şimdi o fark ortadan kalktı. Müslüman cenaze töreninde ne oluyorsa Bektaşi töreninde de o oluyor. Arada tek fark, Ali, Hüseyin gibi özel isimlerin geçmesidir. Olur da bir baba Hatayi'den şiir okur ama şimdi gittiğim merasimlerde o şiiri okuyacak yetkinlikte bir babaya da rastlamadım.

Alevi biri günlük yaşamında da ibadet için buluştuğu cemlerde de kıyafetini değiştirmez. O kıyafet içinde gelir, ibadetini yapar ve gider. Kast sistemi toplum içinde yoktur; sadece saygı, hürmet adına dedeye karşı davranışlarda özen gösterilir.

Bektaşilik, Alevilik ile Sünni Osmanlı Devleti arasında geçiş olarak uydurulmuş bir tarikattır. Bu uydurma elbette bir ihtiyaca karşılık olduğu için bugün dahi yaşamaktadır. Şehirlerde örgütlenmiş Alevi inancı gibi sunulmuştur. Bektaşilik bir Osmanlı Devleti tarikatıdır ve devletin olduğu her yerde tekkeleri vardır. Kısaca Balkan inancıdır. Kısaca, Osmanlı Devleti'nin var olduğu coğrafyalarda Bektaşileri görmek şaşırtıcı değildir. Seferlere katılan Yeniçerilerin önemli bölümü Bektaşi'dir.

Devşirilmiş insanları katı İslam kurallarına hapsetmek yerine, Bektaşi tekkesi içinde Hristiyanlıktan İslam'a geçiş olarak kullanılmıştır. Osmanlı Devleti ne zaman Bektaşiyi zararlı görmüş, kazan kaldırmasına sinirlenmiş; o zaman büyük bir katliam ile Yeniçeri askerleri ve Bektaşi babalarına karşı kılıcını kullanmaktan çekinmemiştir. Balkan dereleri, İstanbul Babıali çevresinde yer alan sarnıçlar kan ile dolmuş. Bunu da yenileşme, çağdaşlaşma, Batılılaşma diye adlandırmışlar. Ülkemizde Batılılaşma hareketi Bektaşilerin kanı üzerine oturmuştur.

Aleviler, Osmanlı döneminde de Cumhuriyet döneminde de kervan geçmez, bereketsiz topraklarda, dağların doruklarında yaşamaya devam etmiş. Bugün en ücra yerlerde Alevi ile karşılaşmanız tesadüfi değildir. Devletin hışmından, sisteminden, vergisinden kaçmak için sığınmış o yerlere.

Alevilerin resmî cemevleri yoktu çünkü kurumlaşacak kadar özgür değillerdi. Bundan dolayı en büyük ev, üstü kapalı alanlar cemevi gibi kullanılmıştır. Cemler, güvenlik sorununa karşı her zaman dışarıda gözlemci, bekçi bırakılarak yapılmıştır. Bundan dolayı, uzaktan cem yapılan yerlere bakan Sünniler için “mum söndü” hikâyesi uydurulmuştur. Dağların doruklarında yaşayanlar cem yaparken yaktıkları mum ışıkları onlara başka şeyi çağrıştırmış. Sonuçta adamın aklında neyse zikri de o dur.

Alevileri genelde Balkanlarda, şehirlerde göremezsiniz çünkü ötekileştirmenin dışında hep düşman olarak görülmüş ve düşman hukuku geçerli olmuştur.

Bugün dahi gözaltına alınanlara ilk sorulan sorunun “Alevi misin?” demesi boşuna değildir. Alevi olana daha fazla işkence anlamına gelir ve ben Alevi olduğunu saklayanı da duymadım. Daha fazla işkenceye katlanır ama Aleviliğini işkencecilerden saklamaz.


İnsanın biraz hayvanlaşmaya ihtiyacı var...

İnsanın biraz hayvanlaşmaya ihtiyacı var...

Hayvanları görüyorsunuz; size vahşi gelen şeyler aslında doğal olandır. Onların varlık sebebi vahşiliktir ama insanın vahşiliği yanında uzaydaki Dünya kadardır, yani zerre kadardır...

İnsan denen, doğadan kopmuş, kendi evrenini oluşturmuş, kendi evrenini genişletirken diğer canlıların yaşam alanlarını yok eden, yok ederken daha fazla kendisini modern canavara dönüştüren; garip, nefes alıp veren ama sanki buraya ait değilmiş gibi istilacı bir türe dönüştü...

İnsan doğayı yağmalıyor; üstelik masum (!) ranting gibi, yol açmak gibi, dereleri, dağları delerek geçen lojistik alanlar gibi... Siz hiç eşek yolundan gittiniz mi? Düz hiç gitmez eşek; sürekli zikzak çizerek gider. Peki insan neden hep düz gider?

Konya Ovası'nda yollar düzdür. Araç kazaları orada sıradandır. Çünkü düz giden yolda insan ister istemez uyur. Yol, insanı önünü görmez kılar. Sonuçta kaza kaçınılmazdır. Hangi hızla gittiğini unutur insan, zaman durur, yol durur bir an ve hop, kaza!

İşte insan doğa içinde, Konya Ovası'nda gider gibi gidiyor. Soluklanmıyor. Sürekli yağmalıyor, kirletiyor, çöp üretiyor...

Hayvanlar da çöp üretir ama o çöpler doğa içinde çok çabuk yok olur. İnsanların ürettiği çöp doğa içinde yok olmuyor; mikro olarak bölünüyor ve dağılıyor. İstanbul'da üretilen bir çöp, bakmışsınız Himalaya dağlarının doruklarında, Ağrı Dağı'nın doruğuna ulaşmış. Ağrı'ya tırmanan dağcılar görmüş ya da solumuştur mutlaka. Çöp sınır tanımaz, yükseklik filan bilmez; rüzgâra kapıldı mı gider, tıpkı turnalar gibi...

İnsan, bir dakikalığına dahi hayvan olduğunu anımsamalı.

Fazla demiyorum, bir dakika!

Ama bir insana “hayvan” derseniz yumruğu yersiniz.

Çünkü hayvan olmayı hakaret olarak görüyor...

Biz o kadar doğadan koptuk.

Şimdi bu kısa yazıma hayvanca saldıranlar olacaktır elbette. Ama bizler hayvanız! İstediğiniz gibi saldırabilirsiniz. Patim yok ama patimle sizi okşarım! :)

Hacıbektaş bizimdir ama sahipsiz!

Hacıbektaş bizimdir ama sahipsiz!

Hacıbektaş'ın içi dışın insan dolu, onlarda çöp bırakıp gidiyor...

Hacıbektaş'a bu sene daha fazla araç gitmiş, gölge olan her yere araç bırakılmış, araç içinde konaklayanlar olmuş, doğaldır, bu kadar küçük ilçeye "kutsal günler" için insanları davet edersen olacağı bu!

Peki, ne olmuş?

Her yer sidik bok kokar olmuş..

Yiyen içen insan mutlaka çıkaracak!

Tuvalet sorunu olmuş, altyapısı yetersiz olan ilçe birden bok kokar olmuş..

Kardeşim, bu kadar olacağını bilmiyor musunuz?

Bu kadar insanın çöpü nereye bırakılıyor?

Çöp arıtma, öğütme, artık ne derseniz deyin, Hacıbektaş'ta yok, bir dereye bırakır çöp kamyonları çöplerini, oradan kaçan naylonlar tüm arazilere yayılır.. Bunu her gittiğimde zaten görüyorum, buğday başağından daha çok naylon var tarlalarda...

Bu sorun değil midir?

Sanırım değil, çünkü yıllardır Hacıbektaş'ta belediye var ama sorunu çözmemiş.. Bir adım ileri gitmemiş..

Çözmek çok mu sorun, aslında değil, dağları delen bu iktidar için bir dağ delme fiyatından daha düşük bütçeyle yapar...

İmece usulüyle bu işler çözülür...

Hacıbektaş neden modern şehir görünümüne kavuşmaz, elbette bunun köhne, virane olmasını isteyen çok ama oraya gidip ibadet edenler neden kendi yüzlerini sürdükleri topraklarına çiş ile sulanmasına razı?

O yüz sürdüğünüz toprakları bok götürüyor...

Hacıbektaş'ın acil çözmesi sorunları var, ama onlar Alevilerin, Bektaşilerin sorununu çözmek ile uğraşıyor!

Kardeşim, o işler Hacıbektaş'a gidip hava atanların çözeceği işler değil, olsaydı zaten sorun çözülürdü...

Demek ki Alevilik ve Bektaşilik sorunu siyasi bir olaydır.. Siyaset çözecek...

Doğduğum günden bugüne kadar Hacıbektaş'a gider gelirim, canlarım orada yaşar, babam sonsuzluk uykusunda orada, her sene giderim...

Sonuçta memleketim, atalarımın ve genlerimin oluştuğu yer..

Ulaş Bardakçı'nın, Hürcan Gürses'in, Cemal Selmanpakoğlu'nun, Gökhan Harnandalıoğlu'nun ve nice devrimcinin diyarıdır.. Orası bizimdir!

Gönlüm razı değil, Hacıbektaş'ın bu kadar sömürülmesine, bu kadar bok içinde bırakılmasına...

Rızalık diyorlar, ben Hacıbektaş'ta siyaset yapmış insanların hizmetlerine bakıyorum, hiçbirinden rıza değilim... Sonuç ortada, ilçeyi bok, ibadet için gelenleri soymak için dolaşan dilencilerin mekânı olmuş, esnafı Alevi geleneğinde olmayan, Bektaşi geleneğinde olmayan ne kadar absürt şey varsa, Alevilik adına, Bektaşilik adına oraya gelenlere kazık fiyata satıyor.. Koskocaman ilçede gönül rahatlığı ile yemek yenecek bir düzgün lokanta bile yok, daha ne diyeyim? Ben ilçeye gittiğimde yemeğimi Avanos'a gidip yiyorum, çünkü orada para veriyorsam karşılığını alıyorum, gönül rahatlığı ile gidiyor, orada saz dinliyor, türkü söylüyorum..

Hacıbektaş modern şehir olmadan, insanlara hizmet vermeden, ağaçlar içinde kalacak, Yunus'un düzgün dal toplamak için gittiği ormanlar olmadan Hacıbektaş Hacıbektaş olmayacaktır...

 


15 Ağustos 2026 Cumartesi

Ayranı Üfleyerek İçmek

Ayranı Üfleyerek İçmek

 

12 Eylül zindanları, cezaevleri, askeri kışlalar vıcık vıcık Kemalizm kokardı. Hatta darbeci kendisini Atatürk yerine koymuş, elinde bastonuyla şehir şehir gezip nutuk atmayı sevmişti. Elinde Kuran ile İslam'ı anlatıyordu, çünkü o zamana kadar kimsenin aklına gelmeyen Kuran'ın değişik sürümleri yasaklanmıştı. Mısır'da, Sudan'da, Hindistan'da dağıtılan ile bizde dağıtılan (kutsal kitapların satışı olmaz ama hediyesi olur, ne yazık ki bizde kutsal kitaplar hâlâ satışta) arasında farklar vardı. Neyse, o sıralarda kafasında yumruk yıldız taşıyan teröristlerden bahseder, bizde tek askeri kıyafeti askerimiz giyer, “Nedir bu?” diye sorardı... Tek tip kıyafet ondan sonra moda oldu, kadınlar bile bağlı bulunduğu cemaate göre tek tip giymeye başladı. Güya ülkede kadınların askere gitmesi yasal değildir, meğer her sivil toplumun (!) resmî tek tip kıyafeti varmış...

Aslında bu kadar uzun giriş yapınca konunun özüne gelmek gerek...

“Düşmek sorun değil, yenilgi de sorun değil, ondan sonrası için kişinin / örgütün / yapının tercihi önemlidir. Ya ayağa kalkar, mücadelesine devam eder ya da düştüğü yerde kalır, zorbalığın son bulmasını bekler...

Bizim sol vıcık vıcık olan bir zemine düşmüştü. 12 Eylül zindanları olarak adlandırılan zindanlar ama onlar eskiden de aynı işlevi görüyordu, yeni değildi. Kaçakçıya, namusuza idam kolay yapılan yıllardı, siyasi mesele olmayınca sivile yapılan zulüm üzmezdi. 12 Eylül, 12 Mart ve 27 Mayıs gibi idam sehpalarını kuracak ve 27 Mayıs'ın rövanşı 12 Mart olduğuna göre, 12 Eylül kimin rövanşı olacaktı? Elbette rövanş yoktu, sağdan, soldan idam etme ile vıcık vıcık olan Kemalizm / Atatürkçülük söylemleri altında inkılabını gerçekleştirdi. Çünkü 12 Eylül, 24 Ocak kararları ile liberal soslu bir zemin yaratmış, onu Kemalizm ile bir güzel helvalamıştı... Menemen için her türlü koşul hazırdı, ılımlı İslam üzerine ekince tadına doyum olmayan yeni bir menemen yaratılmıştı. Bu sayede menemenin rövanşı alınmış olacaktı...

Alındı da, bugünkü iktidara gelen süreç bu rövanşın alındığının kanıtı değil midir? Bu ülkenin siyasetinin vicdanı olarak gösterilen düşünce yapısının kelle kesenlerin düşünce yapısıyla benzerlikleri yok muydu? Hiçbir şeyden haberi olmayan bir erin kellesi kesilmedi mi? Her kalkışmanın sonunda bir kelle gider! Gerek siyasi anlamda gerek sembolik olarak...

Vıcık vıcık olan bir zemine düşmüş, yenilmiş devrimciler içeride tek seçenekleri olan açlık grevleri ile ifade vermeyerek direniyordu. Ama “kaynaştır, birleştir” politikasının bir sonucu da olacaktı. Aslında kavga edenler arasındaki en büyük fark, birilerinin namaz kılıyor olması, diğerlerinin de namaz kılmak yerine seküler yaşamı benimsemiş olmalarıydı. Her biri de aslında Kemalistti ama Kemalizmi farklı yorumlamışlardı; birinde devrimcilik ilkesi öne çıkarken, diğerinde milliyetçilik...

Filistin meselesi konusunda bile bilgileri yoktu. Birileri devrimci, Marksist oldukları için enternasyonal dayanışma adına orada olana destek veriyordu ama Filistin halkını, inancını tanımıyordu bile. Milliyetçilik tanımı içinde aynı inançtan insanlar vardı ama Filistinlilerde inanç iki taneydi: Hristiyan ve İslam! Bundan dolayı belki de ülkemizin milliyetçileri Filistin davasına hep uzak kalmıştır, çünkü düşünce yapılarına uymuyordu... Bizim devrimcilik ilkesine inananlar ise Millî Demokratik Devrim fikriyatının üzerine yeni bir şey ekleyememiş, Samsun'dan Ankara'ya yürüyüş yapan abilerinden farklı düşünmüyorlardı. Ama şu işkencecilerin ikide bir İstiklal Marşı okutması, arkasından Gençliğe Hitabe'yi okutmaları yüzünden de Kemalizm ile aralarında bir soğukluk girmişti. Betonun soğuğu gibi soğuk geliyordu ama zaman içinde sanırım içselleştirdiler...

Vıcık vıcık olmuştu 12 Eylül faşizm günleri. Her açılan radyo anonsu, her ekrana çıkan Atatürk ile başlıyordu söze, bismillah der gibi bir şeydi. Bugün otobüse binen de inen de bismillah diyor, her selam veren de “Selamünaleyküm” diyor. Yani geçmişteki nezaket kalmadı...

Sol yenilmişti, düşmüştü vıcık vıcık bir yeni harmanlanmış menemenin içine. Zemini belliydi. Acaba ayağa kalkıp “Nerede kalmıştık?” denilecek miydi? Sonuçta orada Kemalizm ile de yüzleşilmişti ama o yüzleşmenin teorisi yapılmadı, sadece “Ne güzel dayak yedik, iyi direndik, kemiklerimiz kırıldı, vay be, demek ifade vermeden çıktın hücreden” gibi sonu ünlem ile biten cümleler kalmıştı geriye...

Sorun düşmek değil, ayağa kalkmak, o da bir tercih meselesidir.

Bizimkiler, önce bir masa kurulur, gerek olursa o masaya oturmaz, ayakta beklerim demişti. Masa da masaymış ha, cuma günleri Çiçek Pasajı'nda oluşturulan masa! Geriye bir fotoğraf kaldı, masada olanların çoğu çoktan ayrıldı gitti aramızdan ama sözü kaldı...

Tercih meselesi önemlidir. Biz tercih etmediğimiz hâlde, bizi zor ile mücadele alanına sürüklerler, çünkü üzerimize düşen görev henüz elimizden alınmamış, yapılmış bir abilik, dayılık, arkadaş, hoca gibi unvanlar... Ne yapacaksın, deniz kenarında bir aylık alıp, rakı eşliğinde masa başında devrim yapmak varken, bu kadar yaşanmışlıklar üzerinden yeniden meydanlara çıkmak...

Ya yaşadıklarımızı tekrar yaşarsak?

O yüzden ağzı sütten yanan ayranı üfleyerek içer!

Bazen biz tercih ettiğimiz için değil, zorunlu olduğumuz için görünür olduk...

Bundan dolayı o siyasilerin ayranı üfleyerek içmesi gayet doğal, yüzleşemedikleri vıcık vıcık Kemalizm soslu menemenin içinde hâlâ var olmaya devam ediliyor...

 

İnsanlar neden çocuk yapar?

İnsanlar neden çocuk yapar?

Diğer canlılar neden çoğalıyorsa, insan da aynı güdülerden etkileniyor. Bu, doğanın yasası mı?

Ama biz doğadan kopalı çok oldu. Kendi doğamızı yarattık; henüz onu tam olarak kontrol edemiyoruz. Hâlâ bizim doğamıza sivrisinek, hamam böceği, akrep gibi şeyler giriyor. Karasineğin ısırgan tavrı, hayatımda hiç görmediğim böcekler zaman zaman evlerimize konuk oluyor. Kısaca, biz doğadan koptuk ama doğa bizden henüz tam olarak kopmadı.

Belki de insanın doğadan koptuğunu düşünmesi, onun doğayı gerçekten terk ettiği anlamına gelmiyor. Doğa, insanın kurduğu duvarların, şehirlerin ve sistemlerin arasından hâlâ kendini hatırlatıyor.

Peki, insan neden çocuk yapar?

Bu sorunun yanıtını yalnızca biyolojide aramak yeterli mi? Yoksa insanın çocuk sahibi olma isteği, içinde yaşadığı toplumun, kültürün ve ekonomik düzenin de bir ürünü mü?

Çocuk yapmak bir sanayinin parçası oldu. Çocuksuzlar için suni döllenmeyle yapılanlardan, DNA ile oynanan sipariş çocuklara kadar bugün birçok şey mümkün. Peki, bunlar bilinmesine rağmen insan neden çocuk yapar?

Üreme artık yalnızca iki insanın biyolojik olarak çoğalması değildir. Etrafında doktorların, hastanelerin, ilaçların, laboratuvarların, genetik testlerin ve büyük bir ekonomik pazarın bulunduğu bir alana dönüşmüştür.

Erkekler çocuk istiyor; çünkü güçlerini göstermenin en temiz yolu çocuk sahibi olmak. Çocuğun olması, kısır olmadığının kanıtı olarak görülüyor. Kısaca, “Ben seks yapıyorum ve çocuk üretecek güce sahibim.” demenin bir yolu.

Erkek kendi gücünü göstermek, elde ettiği mirası geleceğe bırakmak, kendisinden olana bırakmak istiyor. Kanında taşınan tüm geçmişi; hastalıkları, birikimleri, özellikleri geleceğe aktarmak...

**Burada çocuk yalnızca bir çocuk değildir; erkeğin kendi varlığını geleceğe taşımasının da bir aracıdır. Kendi bedeninden gelen, kendi soyadını taşıyan, kendi mirasını devralan bir devamlılık fikridir bu. Devlet hala bu fikri beslemeye devam ediyor, soyadı kanunu, kadın evlendikten sonra erkeğin nüfusuna kaydı gibi... **

Peki, kadın neden bu aşamada taşıyıcı rolünü istemeden üstüne alıyor? Hatta birçok kültürde karnı büyük hâlde toplum içinde dolaşması bile istenmiyor. Kadın, bir anlamda erkeğin hem elinin kiri hem de onuru olmuş oluyor.

Erkeğin üreme gücünün göstergesi olan çocuk, kadının bedeninde büyüyor. Böylece erkeğin soyunu, mirasını ve geleceğini taşıyan beden de kadının bedeni oluyor.

Kadın neden çocuk ister?

Genlerinden, güdülerinden mi kaynaklanıyor?

Belki de burada biyoloji ile toplum arasındaki sınır daha da bulanıklaşıyor. Kadının çocuk istemesi ne kadar kendi içinden gelen bir arzu, ne kadar ona çocuk istemesi gerektiğini öğreten toplumun bir sonucu?

Çocuk büyük bir sorumluluktur ve çocuk dünyaya geldikten sonra en büyük sorumluluk kadının üzerine kalıyor. Çünkü baba rolü, eve para getirendir. Ekmek olmayınca aile olmaz. O yüzden işsiz erkeğin evliliği kısa sürede sonlanır; çünkü role uygun değildir. Toplumun biçtiği rolü oynarlar.

Böylece çocuk, yalnızca anne ve babanın değil, toplumun da belirlediği rollerin içine doğar. Baba para getiren, anne bakım veren; çocuk ise geleceğe taşınacak yeni birey olur.

Evlilik kurumu, yasal olarak seks yapmaktır; yani dincilerin uydurduğu gibi yalnızca zinayı engellemek değildir. Toplumun onayladığı yatak odasında yaşananların iki kişi arasında kalması değil, çocukla birlikte toplum önünde görünür hâle gelmesidir.

Seksin kendisi gizli olabilir; fakat ortaya çıkan çocuk gizli değildir. Çocuk, iki insan arasındaki ilişkinin toplum tarafından tanınmasını sağlayan görünür sonuçlardan biridir.

Yani seks yapanların yumurta ile spermin buluşmasından olan çocuk ya zina ürünü “piç” olarak kabul edilir ya da “yavru” olur. “Kimin yavrusu?” sorusuna verilen yanıt, evlilik kurumunun olup olmadığına bakılarak belirlenir: Toplumun onayladığı seks ile onaylamadığı, ama karanlık odada yaşanan seks...

Gerçi seks karanlık odada olmaz. Onu karanlık diye kafamıza işlerler. Tecavüzlerin geneli aydınlıkta olur; genellikle iş yerlerinin en kuytu yerlerinde gerçekleştirilir.

Burada “karanlık” yalnızca fiziksel bir mekânı değil, toplumun görmek istemediği cinselliği de anlatır. Görünmeyen, konuşulmayan ve onaylanmayan seks ile toplum tarafından tanınan seks arasındaki ayrım da böyle kurulmuş olur.

Sonuçta kadın neden çocuk ister?

Büyük bir sorumluluk ona yüklenmesine karşın çocuk ister. Ama her çocuk isteyen, ona bakabileceği ve onu büyüteceği anlamına gelmez.

Çünkü çocuk istemek ile çocuğun sorumluluğunu taşıyabilmek aynı şey değildir. İnsan, bir çocuğu dünyaya getirebilir ama onu nasıl bir dünyanın içine bıraktığını her zaman kontrol edemez.

Bugün sokaklarda, yani insanın yarattığı doğada, çocuklar sistemin arzularına uygun rollerini oynarlar. Bir bakarsınız ellerinde silah, birileri adına kurşun atarlar; bir bakarsınız çocuk parkında ebeveyn gözetiminde oyun oynarlar; bir bakarsınız evde tabletten gözlerini alamazlar.

Çocuk daha dünyaya geldiği andan itibaren bir sistemin içine girer. Önce ailesinin, sonra okulun, ardından işin, tüketimin ve devletin kurduğu düzenin parçası olur.

Çocuk, bir anlamda ebeveynlerin tüm birikimlerinin ellerinden alınması için sistem tarafından kullanılan bir maşa olarak da görülebilir. Çocuk nesiller arasında taşıyıcıdır ve hep gelecek nesil olarak görülür.

Ebeveynler çocuk için çalışır, kazanır, tüketir ve biriktirir. Çocuk büyüdükçe onun ihtiyaçları üzerinden yeni ihtiyaçlar yaratılır. Böylece çocuk, yalnızca nesiller arasında biyolojik bir taşıyıcı değil, ekonomik sistem içinde de güçlü bir tüketim alanına dönüşür.

Geleceği sistemler belirler. İnsan, doğadan kopmuş hâliyle sistemin istemlerine cevap veren ve güdülenmiş bir yaratık konumuna indirgenmiştir.

İnsan özgür olduğunu düşünürken, çoğu zaman kendisine sunulan seçenekler arasından seçim yapar. Ne yiyeceği, nerede yaşayacağı, ne giyeceği, nasıl çalışacağı ve hatta neyi arzulaması gerektiği bile içinde bulunduğu sistem tarafından şekillendirilebilir.

Üreme de sanayinin bir parçasıdır ve iyi gelir getirdiği için bu piyasada kadın da erkek de sistemin istemlerine yanıt verecek; piyasanın hem alıcısı hem de hedef kitlesi olmaya devam edecektir.

Böylece çocuk sahibi olma arzusu, biyolojik güdü ile toplumsal beklentinin, kişisel istek ile piyasa koşullarının kesiştiği bir noktaya dönüşür. İnsan çocuk ister; sistem ise bu isteğin etrafında bir dünya kurar ve o dünyadan gelir elde eder.

Belki de asıl soru artık “İnsan neden çocuk yapar?” değildir. Asıl soru, “İnsanın çocuk yapma isteğinin ne kadarı kendisine aittir?” sorusudur.

Çünkü insan doğadan uzaklaştıkça, kendi yarattığı sistemlerin içine daha fazla gömülüyor. Ancak doğanın en eski yasalarından biri hâlâ onun içinde çalışıyor: yaşam kendisini sürdürmek istiyor.

Ölümün olduğu yerde üreme kaçınılmazdır.

 

14 Ağustos 2026 Cuma

Cennetin Bedeli: Kadın, Tarikat ve Yol

Cennetin Bedeli: Kadın, Tarikat ve Yol

Tarikatların büyüklüğü, serveti, açtığı Kur’an kursları, öğrenci yurtları, kontrol ettikleri camiler hep konuşulur. Peki, bu servet nereden geliyor?

Tarikatlar servetlerini kadınlar üzerinden topluyor; çünkü tarikat üyesi erkeklerin yakışıklı, bakımlı olmak gibi niyetleri yok. Tek tip kıyafet içinde, bu dünyada bütçesine göre kadın, öteki dünyada ise sonsuz kadın, huri ve bitmeyen seks hayaliyle tarikata varlığını, mirasını veriyor. Çünkü tarikat sayesinde bir cemaatin içinde oluyor ve hepsi kendisi gibi düşündüğü için cennete gidişini engelleyecek hiçbir şeyle karşılaşmıyor. Kısaca, cennet için tarikata giriyorlar.

Peki, bu durumda kadınlar neden girer?

Sadece erkeğine biat ettiği için mi?

Cemaat ilişkisi onlara konforlu bir yaşam sunuyor. Gerçi birçok özgürlük alanları yok; çünkü inançları, bu özgürlüklere ulaşmalarını zaten yasaklıyor. Bu inanç içinde olan bir kadın için erkeğini mutlu etmek, onun için saçını açmak, diğer erkeklerden saçını saklamak ve elini uzatmamak birer ritüel olmanın ötesinde, inancın değişmez kuralları olarak görülüyor. Sonuçta kadın da cennete gitmek ister.

Peki, sizde tarikat denilince neden hep Sünni inançtaki tarikatlar gelir? Başka inanç ve mezheplerin tarikatı yok mu? Onların şatafatlı yaşamı diğerlerinde yok mu? Tarikat şeyhi, dedesi, babası, papazı, hahamı benzer şekilde yaşamıyor mu? Yönetici olanların bir ellerinin parada, bir ellerinin kadınlarda olması tesadüfi mi? Din, insanlara benzer vaatlerde bulunmuyor mu?

Sonuçta din, insanları öteki dünyaya bu dünyadan hazırlamak değil midir? Bundan dolayı dinler, ölüm üzerine varlıklarını inşa etmezler mi? Onlar için bu dünyada yaşamdan daha önemli bir şey vardır: öteki dünya ve vaat edilen cennet.

Kadınlar dinde hep ikinci sınıf değil midir?

Sonuçta Tanrı cinsiyetsiz değil midir? Batı dillerinde cinsiyet özellikle vurgulanır; bizim gibi dillerde cinsiyet ortada kalır. Ama dinî anlatılarda Tanrı çoğu zaman eril bir dille tarif edilir. Sonuçta Meryem'den bir erkek çocuk elde etmiştir...

Erkeğin kaburgasından kadın yaratılır; ilk kadın Lilith ise hep itiraz eder. Ama o da artık şeytandır! O gelmesin diye maviye boyanır çerçeveler; evlerde hâlâ yaşar bu gelenek.

Erkeklerin oluşturduğu toplumda feministler bir anlamda Lilith'tir. İtiraz ederler.

Ama kadın hakları, dinin hâkim olduğu ülkelerde, seküler yaşamın olmadığı coğrafyalarda ne durumdadır? Kadın köledir; kafes arkasında yaşayan, tek başına erkeksiz sokağa çıkamayan ve erkek istediği için cinsel ilişkiye giren, hiç tanımadığı yaşlı dedesiyle evlenip ona “kocam” diyen bir düzendir.

Şimdi seküler yaşamı ve laikliği oturtmuş toplumlarda kadınların hakları vardır. Orada da sorunlar devam eder; çünkü dinin toplum içindeki egemenliği devam ettiği için kadın cinayetleri de dinî duyguları ağır olan, laik ya da tarikat üyesi olup Tanrı korkusu taşıyanlar arasında görülebilir.

Peki, neden “Tanrı korkusu” olarak tarif edilen şey, Tanrı korkusundan daha çok cennete ya da vaat edilen yere gidememe korkusu olmasın?

Çünkü sonuçta yaratandan korkmak, babadan korkmak gibidir. Babanın maddi gücü ve otoritesi hâkimken, o ayrıcalıktan yararlanamaktan korkan bireyin babasına karşı duyduğu zorunlu saygı, zaman içinde korkuya da dönüşür. Fakat babalar, otoritenin ve erkeğin temsilcisi olmasının ötesinde; istikrarlı, düzenli yaşamın, ekonomik refahın ve konforlu hayatın da sembolüdür.

Bugün otobüse dahi binerken Allah'ın ismini zikredenlerin korkusunun kaynağı nedir?

Sonuçta ölüm, inanan kişi için Tanrı ile buluşmaksa, ondan korkmamak gerekmez mi? Onun kurallarını çiğnemediği sürece onun adını sürekli anması neden gereklidir?

Ama tarikatlar ona öyle bir görev vermiş ki: “Zikredeceksin.” Unutur belki diye kadınlar ellerinde sayaçlarla günde kaç defa Allah'ın isimlerinden birini söylediğini kafasına not eder, sürekli mırıldanır.

Ya unutursa?

Çünkü kadının aklı erkeğe göre zayıftır!

Bundan dolayı kadınlara görevler verilir. Erkek çocuklar daha özgürdür. Onların elinde hiç sayaç gördünüz mü?

Belki de mesele tam burada düğümleniyor: Bu dünyadaki cinsellik ile öteki dünyadaki cennet vaadi, ölümle birbirine bağlanıyor. Erkek için bu dünyada parasına göre kadın, öteki dünyada ise sonsuz kadın ve seks hayali; kadın için ise itaat, aile, cemaat ve cennet umudu...

Tarikatın “yolu” da tam burada ortaya çıkıyor.

İnsan cennet için bu dünyada neyi vermeye razı?

Parasını mı, mirasını mı, özgürlüğünü mü, bedenini mi, iradesini mi?

Ve bu bedeli en çok kim ödüyor?

Cennetin bedeli nedir? Kadın, tarikat ve yol dediğimiz şey aslında neyin karşılığıdır?

 

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Herkes Özgür, Herkes Aynı

Herkes Özgür, Herkes Aynı

Sokaklardan zorla eve girenlerin çocukları, torunları bugünlerde evden dışarıya değil, odalarından dışarıya çıkmaz oldu. Ellerinde cep telefonları ve tabletler; gözleri sosyal medyadaki videolarda, yüzlerinde ise bu videolara bakarken oluşan gülümsemeler… Böyle bir kuşak yaratıldı.

Peki, bu süreç nasıl oluşturuldu? Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan çocuklar nasıl oldu da birbirlerine bu kadar benzer hâle geldi?

Mizah nasıl oldu da evrenselleşti?

Çünkü mizah, aslında doğduğu toplumun kültürel özelliklerini, alışkanlıklarını, değerlerini ve dilini taşır. Bir dilde üretilen espri, başka bir dile çevrildiğinde çoğu zaman anlamını kaybeder. Kelime oyunu kaybolur, göndermenin neye yapıldığı anlaşılmaz ve gülümseme ortadan kalkar. Çünkü mizah yalnızca sözcüklerden değil, o sözcüklerin ait olduğu kültürden beslenir.

Oysa bugün dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan çocuklar, birbirlerinin dilini bile bilmeden aynı videolara bakıp gülebiliyor. Aynı hareketlere, aynı yüz ifadelerine, aynı düşmelere, aynı kısa videolara tepki veriyor; aynı mizah kalıplarını tanıyor ve aynı anda eğlenebiliyorlar.

Peki ne değişti?

Mizah mı gerçekten evrenselleşti, yoksa dünyanın çocukları aynı mizah anlayışını öğrenebilecekleri ortak bir kültürel alanın içine mi sokuldu?

Belki de mesele, mizahın evrenselleşmesinden çok daha büyük. Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan çocukların hayata bakış biçimleri, eğlenme biçimleri ve hatta neye gülecekleri aynılaştırılıyor olabilir mi?

Bir zamanlar bir çocuğun neye güleceğini; yaşadığı mahalle, ailesi, dili, kültürü ve arkadaşları belirlerdi. Şimdi ise dünyanın öbür ucundaki bir çocukla aynı videoya bakıyor, aynı sesi duyuyor, aynı görüntüye maruz kalıyor ve aynı anda gülüyor.

Belki de ilk kez insanlık, yalnızca ortak bir iletişim dili değil, ortak bir eğlenme ve gülme dili de oluşturuyor.

Peki bunun tüketim kültürüyle ilişkisi ne kadar büyük?

Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin benzer markalarla, benzer mağazalarla, benzer reklamlarla ve benzer tüketim alışkanlıklarıyla karşılaşıyorsunuz. Çocukların odaları, ellerindeki cihazlar, giydikleri kıyafetler, izledikleri videolar ve satın almak istedikleri ürünler giderek birbirine benziyor.

Çünkü insan, yalnızca tükettiği şeyleri değil, tükettiği şeylerin oluşturduğu dünyayı da benimsiyor. Tüketim alışkanlıkları değiştikçe zevkler, davranışlar, beklentiler ve hatta hayaller de birbirine benzemeye başlıyor.

Öyleyse asıl soru belki de şu:

Bizi yalnızca aynı şeyleri tüketen insanlar hâline mi getirdiler, yoksa tükettiğimiz şeyler üzerinden bizi birbirimize mi benzettiler?

Ve daha rahatsız edici bir soru:

İnsan, tükettiğine benziyorsa; bugün bütün dünyada aynı ekranlara bakan, aynı videolara gülen, aynı markaları isteyen ve aynı ürünlerin peşinden koşan bir kuşak yaratılırken, sonunda insanı da bir tür “tablet insan”a mı dönüştürdüler?

Belki de mesele artık yalnızca çocukların neden odalarından çıkmadığı değil. O odaların içinde, ekranların karşısında nasıl bir insanın yeniden üretildiği.