5 Ağustos 2026 Çarşamba

Lütfen Son Kullanma Tarihini Kontrol Ediniz

Lütfen Son Kullanma Tarihini Kontrol Ediniz

Bazılarının son kullanma tarihini takvim belirler; bazılarınınkini ise piyasa.

Her çalışanın bir "son kullanım tarihi" vardır. Bazıları emekli olur, bazıları işsiz kalır, bazıları ise daha fazla işe yarayacağı düşünüldüğü için transfer olur. Ama ne olursa olsun, bir çalışanın son kullanım tarihini ona para veren belirler.

Sokakların da bir son kullanım tarihi vardır. O sokaklara hâkim olanlar zaman içinde yerlerini başkalarına bırakır. Markalar sürekli değişir. Doğanlar olur, ölenler olur. Bir zamanlar garanti gibi görülen, sarsılmaz sanılan markalardan bugün hangisi ayakta kaldı?

Bir zamanlar elimizde cep telefonu yoktu. Ankesörlü telefonlarda jetonla konuşurduk. Zaman içinde ev telefonları geldi. Telefonlarla birlikte telefon sapıkları da ortaya çıktı. Sonra onların yerini başkaları aldı. Bugün 0900'lü numaraların hikâyesi de belki bu sürecin bir devamıdır.

Dünyanın en çok satan cep telefonları ortaya çıktı. Yıkılmayacak gibi görünüyorlardı; her kullanıcının hayalini süslüyorlardı. Zaman içinde onlar da kayboldu. Yerlerini, sürekli yeni modeller çıkaran markalar aldı. Peki bugün akıllı telefon üreten şirketlerin kaçı yarına kalacak? Sonuçta akıllı telefonlarla arabanızı, evinizi, bulaşık makinenizi kontrol edebiliyorsunuz. Peki bizi kim kontrol ediyor? Bir şeyleri biz kontrol ettiğimize göre, aynı şekilde birileri de bizi kontrol ediyor olamaz mı? Neyi, ne zaman tüketeceğimizi, nasıl algılayacağımızı belirleyen uyarıcılarla çevrili bir dünyanın içinde kendimizi arıyoruz. Markaların açık ya da gizli reklamlarıyla ihtiyacımız olmayan şeyleri tüketirken; "Ben asla o renkleri kullanmam." dediğimiz hâlde, bir gün o renklerle hazırlanmış kombinlerin içinde kendimizi buluyoruz. Doğalmış gibi sunulan, ama aslında bize seslenen söylemlerin bizi nasıl yönlendirdiğini ve farkına varmadan bizi ne kadar etkilediğini görebiliyor muyuz?

Google ile başlayan, bugün yapay zekâlarla devam eden metinler, söylemler ve tarih anlatıları, belirli merkezlerden istenildiği gibi sunuluyor. Eğer ulus devletlerle anlaşmışlarsa, o devletlerin ideolojisine uygun yayınlar yapabiliyorlar. Peki bu küresel şirketler, o ulus devletlerden neleri alıyor; hangi verilere el koyuyor? Her dilden, her kültürden, her coğrafyadan insanları; aynı düşünen, aynı giyinen, benzer yemekler yiyen, benzer mağazalardan alışveriş yapan, benzer AVM'lerde vakit geçiren bir dünyaya doğru itildik.

Hepimiz bir AVM'nin içinde yaşayan tüketiciler gibiyiz. Dünyanın hangi şehrine gidersek gidelim, hangi alfabe kullanılıyor olursa olsun, markaların dünyasında aynı mağazaları, benzer vitrinleri, benzer sunumları görüyoruz. Etkilendiğimiz afişler, izlediğimiz televizyon kanalları, diziler... Hepsi, dönemin şartlarına göre sürekli değiştirilen ortak bir söylemle karşımıza çıkıyor.

Bir zamanlar Brezilya dizileri yaygındı. Sonra Kore dizilerinin uyarlanmış hâllerini izlemeye başladık ve dizi ithal eden bir ülke konumuna geldik. Bütün dizilerde konuşma biçimlerinin, karakter tepkilerinin ve reflekslerin birbirine ne kadar benzediğinin farkında mısınız? Hangi dakikada seyirciye hangi duygunun yaşatılacağının matematiksel olarak hesaplandığını biliyor musunuz?

Her şeyin bir son kullanım tarihi vardır. Biri gider, diğeri gelir. Mağazaların raflarında duran her ürünün bir son kullanım tarihi olduğu gibi, bizler de sergilenen mallar gibiyiz. Kısacası bizim de bir son kullanma tarihimiz var. O tarihe kadar harcanıyor, tüketiliyor ve sonunda yerimize yenileri konuyoruz. Ne acıdır ki, son kullanma tarihi geçen her şey gibi, gözden çıkarılanların da yeri çoğu zaman çöptür.

Belki de asıl mesele, bir son kullanım tarihimizin olması değil; o tarihin kim tarafından belirlendiğidir. Gerçekten zamanı dolduğu için mi gözden çıkarılıyoruz, yoksa yerimize yenisi satılabilsin diye mi eskimiş ilan ediliyoruz? Çünkü tüketim düzeninde hiçbir şey sonsuza kadar değerli değildir. Ürünler... Markalar... Fikirler... Kurumlar... İnsanlar... Hepsi zamanı geldiğinde raftan indirilir... Sonra yeni etiketler basılır, yeni vitrinler hazırlanır ve aynı döngü yeniden başlar.

Marketten aldığınız ürünün son kullanma tarihine bakıyorsunuz. Peki, hiç aynaya bakıp kendi etiketinizi kontrol ettiniz mi? Ya da onu sizin yerinize çoktan birileri mi okudu?

Bir Halk Yaşasın Diye Diğerini Öldürmek

Bir Halk Yaşasın Diye Diğerini Öldürmek

Bir halkın yaşaması için diğerinin yok edilmesini savunan her düşünce, hangi bayrağı taşırsa taşısın, Hitler'in mantığını taşır.

Bugün İsrail devletinin, Hamas'ı bahane ederek Filistin halkına yaptıklarını vicdan sahibi hiç kimse onaylayamaz. Ama aynı vicdan, İsrail devletinin bu vahşetini bahane ederek Yahudi düşmanlığını büyütmeyi, hatta nefret söylemini soykırım boyutuna kadar geliştirmeyi de kabul edemez.

Çünkü halklar bir arada yaşar. Birlikte yaşamın koşulları aranmalıdır. Bir halkın yaşaması için başka bir halkın yok edilmesini savunan anlayış, adı ne olursa olsun, Adolf Hitler'in faşist mantığından başka bir şey değildir.

Ülkemizin solu sağdır, sağ hep sağdır.

Bu ülkenin solcuları ne yazık ki çoğu zaman Hitler mantığıyla hayata bakıyor. Kısacası ortada sol düşünce yoktur; sol adına düşündüğünü iddia edenler vardır.

Ezilen her halkın devlet kurma hakkı vardır. Kürtlerin de devlet kurma hakkı vardır, Süryanilerin de, Asurilerin de, Filistinlilerin de... Ama bir halkın devlet kurma hakkına sahip olması, mutlaka devletleşeceği anlamına gelmez.

Öyle çok kültürlü bir devlet kurulur ki ulus devlet anlayışının da üzerine çıkar. Bir arada yaşamayı esas alan, birlikte üretmeyi hedefleyen, eşit hakların yasalarla güvence altına alındığı yeni bir model yaratılabilir. Filistin sorununun gerçek çözümü de burada yatmaktadır. Yahudilerin, Filistinlilerin ve Arapların birlikte oluşturacağı çok kültürlü bir devlet yapısı... Yahudi ve Arap düşmanlığının yerini, birlikte yaşamın, birlikte üretmenin ve eşit yurttaşlığın aldığı yeni bir devlet anlayışı...

Her büyük savaş yeni devletlerin oluşmasına neden olmuştur. Ama her yeni devlet, eski efendisinin gölgesinden çıkıp tam bağımsız olduğu anlamına gelmez. Kısacası adına ulus devlet denmesi, onun gerçekten ulus devlet olduğu anlamına da gelmez. Emperyalist devletlerin çıkarlarına uygun karar alan, onlar adına emperyalist yayılmacılığı sürdüren, gerektiğinde tetikçiliğini yapan devletler de vardır.

Her devlet bağımsız değildir. Yarısı sömürgedir, yarısı tam sömürgedir. Emperyalist efendileri adına hareket eden, yerel atanmış kralları, cumhurbaşkanları, başbakanları olan devletler vardır. Kendi halkına zulmeden, biraz para için güçlü olanın önünde el pençe duran, meşruiyetini ondan alan yönetimlerin devletidir bunlar.

Bugün üçüncü büyük paylaşım savaşına doğru yol aldığımız, tarihin yeniden kırıldığı bir süreçten geçiyoruz. Kapitalizm, küreselleşmenin ekonomik boyutunu kurdu ama onun hukukunu oluşturamadı. Bunun sonucunda bugün birçok devlet, ne yapacağı belli olmayan tiranların ve otoriter liderlerin yönetimine teslim olmuş durumda.

Üçüncü paylaşım savaşı, geçmiş savaşlara benzemez. Bu kez mesele yalnızca cephelerde ölen askerler değildir. Kitlesel ölümler, on yıllarca yaşanamayacak coğrafyalar, yok edilmiş şehirler ve insanlığın geleceğini tehdit eden bir yıkım söz konusudur.

İran ile İsrail ve ABD arasında yaşanan gerilimde küçük bir füze savaşına tanıklık ettik. Bir de balistik füzelere atom, hidrojen ya da kimyasal başlıkların takıldığını düşünün. Hiçbir Demir Kubbe, hiçbir çelik kalkan mutlak güvenlik sağlayamaz. Her sistem açık verir ve o füzeler bir gün hedeflerine ulaşır. Kısacası kimse güvence altında değildir. Biyolojik silahların neler yapabileceğini ise pandemiyle birlikte bütün insanlık yaşayarak gördü.

Halkları birbirine düşman eden söylemleri sağcılardan duyduğumuzda artık şaşırmıyoruz. Ama kendisini solcu olarak tanımlayanları anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Siz nasıl bir gelecek tasavvur ediyorsunuz? İşçi sınıfının devleti, birbirini boğazlayan halkların devleti midir; yoksa farklılıkların bir arada yaşayabildiği, eşit haklara sahip olduğu bir düzen mi?

Filistin sorununu bahane ederek Yahudi düşmanlığını geliştiren ve büyütenlerin, öncelikle gelecek perspektiflerinin olmadığını düşünüyorum. Onların geleceği kandır; kan içinde yüzmek ve yaşamaya çalışmaktır.

Çünkü bir halk yaşasın diye diğerini öldürmeyi savunan her düşünce, hangi bayrağın, hangi dinin, hangi ideolojinin arkasına saklanırsa saklansın, insanlığın değil barbarlığın tarafındadır.

İnsanlığın geleceği, bir halkın diğerini yok etmesinde değil; farklı halkların eşit haklarla bir arada yaşayabilmesindedir.

Olmaz olsun öyle gelecek...

 

4 Ağustos 2026 Salı

Makam Aracıyla Gerçeğin Peşinde

Makam Aracıyla Gerçeğin Peşinde

Gazetecilik, teoride gerçeğin peşinden gitme mesleğidir. Ancak gerçeğin peşine düşenle gücün peşine takılan arasındaki mesafe, bazen yalnızca bir makam aracının arka koltuğu kadardır. Bu yazı, gazeteciliğin bütününü değil; sermaye, siyaset ve çıkar ilişkilerinin içinde yeniden şekillenen bir medya düzenini tartışıyor. Çünkü bir mesleğin çürümesi, çoğu zaman büyük bir kırılmayla değil, küçük tavizlerin zamanla normalleşmesiyle başlar.

Gazetecilik mesleğinin para ile olan ilişkisi, liberalizmin çok yoğun estiği 24 Ocak Kararları ve arkasından gelen darbeden sonra alenen, açıktan yürütülmeye başlandı. Bu dönemde "iş takibi" süreci başladı. Gazetelerin çalışanları ve genel yayın yönetmenleri, patronları için iş takibi yapmaya başladı; paranın büyüklüğüne göre gazeteci kullanılmaya başlandı. Patronun çıkarı, gazetede yer alan haberden daha öncelikli hâle geldi.

Medyadaki çürümenin, paranın işin içine girmesiyle başladığını söylemek yanıltıcı olur. Daha öncesinde de örnekleri vardı. Ancak burada konumuz, para ile saadet arayan gazeteciler.

Birdenbire genel yayın yönetmenlerinin, müdürlerin ve ünlenmiş editörlerin yaşam standartları değişmeye başladı. Daha lüks, daha konforlu, daha yeni model araçlara binmeye; hatta makam aracı ve özel şoförle işe gidip gelmeye başladılar. Gazeteci halktan koptu. Paranın hareket ettiği alanda ilişki takip etmeye, yeni ilişkiler kurmaya odaklanan yeni bir sarı basın kartı gazeteciliği doğdu.

Bu yeni medya düzeni, iktidar devirip iktidar belirlemeye, kimlerin bakan olacağı konusunda PR çalışmaları yapmaya kadar işi ileri götürdü. Kulisler hem siyasi hem de ekonomik sonuçları olan alanlara dönüştü.

Yeni gazetecilik, yeni ilişki ağlarını ortaya çıkardı. Bu arada iletişim ve basın-yayın bölümleri ülke sathına yayılırken, işsiz gazetecilerin çoğalmasıyla birlikte gazetecilik tanımına da yeni kavramlar girdi. Çünkü gazeteci, gazetesinde kalabilmek ve işvereninden maaş alabilmek için bazı "özveriler" göstermek zorundaydı. Kısacası, gerçek kimliğini dışarıda bırakan, patronun çıkarına göre haber takip eden, onun adına tetikçilik yapan bir noktaya kadar savrulmalar başladı.

Elbette burada ulusal basından; amiral gemilerinden ve onların yanındaki "gemiciklerden" söz ediyorum. Yerel basının durumu ise daha farklıdır.

Editörler, muhabirlerden gelen haberleri patronun çıkarına uygunsa değiştirerek kullandı; uygun değilse gazete sayfalarına hiç sokmadı. Muhabir de bu gerçeklikle karşı karşıya kaldığı için hangi haberinin yayımlanacağını hesap ederek haber yapmaya başladı. Sonuçta verimsiz gazeteci işsiz kalır, verimli olan ise maaş almaya devam eder. Muhabir, kimin yanında çalıştığına göre dilini değiştirdi. Çünkü mesele işe girmek değil, işte kalabilmektir.

Elbette bu yeni ilişki ağı gazetecilere de yeni kapılar araladı. Gazeteciler de "işini bilir."

İktidardan aldığı bilgileri, mağdur olduğunu düşündüğü kesimlere satan; onların kulağı ve gözü olan gazeteciler de ortaya çıktı.

Önceden kimlerin tutuklanacağını açıklayan gazeteciler, bir anlamda korku ve dokunulmazlık ağı oluşturdu. Bu "önemli" gazeteciler, ilişkilerini kullanarak paranın karanlık tarafını büyüttüler.

Bu gazeteciler, işe yaradıkları ve verimli oldukları sürece rollerini oynadılar. Ancak her şeyin bir sonu olduğu gibi, bu verimli gazetecilerin ilişkileri de zamanla deşifre oldu. Gözden düştüler ve yerlerini başkalarına bıraktılar.

Bugünlerde gazeteciler jandarma ve polis operasyonlarıyla gözaltına alınıyor. Bu operasyonlar, gazetecilik mesleğinin etik olmayan yönlerinin nasıl etikmiş gibi topluma sunulduğunu da deşifre edecektir. Gerçi geçmişte bir mafya lideriyle özel ilişki içine girmiş bazı gazeteciler hâlâ medyada görev yapmaya devam ediyor. Etik dediğimiz kavram ise zaten çoktan çürüdü; selası da sanırım 15 Temmuz anmalarının birinde okunmuş olabilir.

Bugün yaşanan gözaltılar, soruşturmalar ve ortaya saçılan ilişki ağları, tek tek gazetecilerin hikâyesinden ibaret değildir. Bunlar, yıllar içinde kurulan ve "başarılı gazetecilik" diye pazarlanan düzenin doğal sonucudur. Asıl mesele birkaç ismin düşmesi değil, onları var eden düzenin sorgulanmasıdır. Çünkü gazetecilik, iktidara ya da güç sahiplerine yakın olmakla değil, gerektiğinde onlara mesafe koyabilmekle anlam kazanır.

Makam aracıyla gerçeğin peşine çıkılabilir; ancak o yolculuğun sonunda çoğu zaman ulaşılan yer gerçek değil, iktidarın park alanıdır.

Her Şey Yolunda, Sadece Halk Geçinemiyor

Her Şey Yolunda, Sadece Halk Geçinemiyor

İktidar uzun zamandır "Her şey kontrol altında." söylemini tekrarlıyor. Muhalefet ise çoğu zaman gündemi belirlemek yerine gündemin peşinden gidiyor. Oysa sokakta yaşayan insanların gündemi çok daha somut: kira, kredi borcu, icra, geçim derdi ve geleceğe dair umutsuzluk. Asıl soru şu: Bu kadar derin bir ekonomik ve toplumsal krizin yaşandığı bir ülkede, emekten yana siyaset iddiasında bulunanlar neden bu sorunlara karşı görünür ve örgütlü çözümler üretemiyor?

Ülkenin durumu çok kötü; öyle böyle değil. İktidar, muhalefetten kopardığı belediye başkanları ve milletvekilleri üzerinden "Her şey yolunda, tek çözüm biziz." havası yaratmak istiyor. "Bakın, muhalefet çözemedi; ne yaparsa AKP yapar." demekte.

Ekonomik krizin boyutu o kadar büyük ki, neredeyse her iki kişiden birinin bankaya kredi borcu var. Önemli bir bölümü ise icralık oluyor; günde yaklaşık 7 bin kişi hakkında icra takibi başlatılıyor. Bankalar alacaklarını serbest piyasada satışa çıkarıyor; bu borçları düşük bedellerle satın alan bazı şirketler de tahsilat sürecini yürütüyor. Sonuçta "Ne koparırsak kârdır." anlayışı hâkim. Bu aracı kurumların ne kadarının normal ticari faaliyet yürüttüğünü, ne kadarının mafyatik ilişkiler içinde olduğunu ise bilemiyorum.

Şirketlere her fırsatta af getiren iktidar, memurun, işçinin ve emeklinin borçlarına aynı yaklaşımı göstermiyor.

Kısacası çalışanlar, emekçiler ve emekliler borç yükü altında adeta eşitlenmiş durumda. Bu tablonun en büyük kazananı ise bankalar.

Bankalar ülkenin en büyük alacaklısı konumunda. Çiftçinin tarlasına, traktörüne ve tarım aletlerine icra koyacak kadar alacakları var. Emeklinin zaten geçinmeye yetmeyen maaşına haciz koyma imkânına da sahipler.

Peki, bizim solcular ne yapıyor?

Daha da vahimi, ev sahibi-kiracı anlaşmazlıkları gün geçtikçe artıyor. Çalışanlar artık iş yerlerine yakın semtlerde oturamaz hâle geldi. Ahırdan ya da kömürlükten dönüştürülmüş evlerde yaşamak zorunda kalan insanlar var. Kısacası, sadece kirasını ödeyebilmek için bir ay çalışan insanların olduğu bir yerde, bu insanlar ne yesin, ne içsin, işlerine nasıl ulaşsın?

Belediyeler ise ayrım gözetmeksizin ulaşıma sürekli zam yapıyor; ulaşımı kamusal bir hizmetten çok gelir getiren bir alan olarak görüyor. Fakiri, çalışanı, asgari ücretliyi düşünmüyor; "Nasıl olsa bir çaresine bakarlar." anlayışıyla hareket ediyor. Peki, o çare nedir?

Kira ve kredi borcu sorunu konusunda sol örgütler, devrimciler, sosyalistler ve komünistler ne yapıyor?

Kemalizm soslu liberal "yeni parti" anlayışı, eylemlerde kırlangıç bayrakları sallamak dışında ne üretiyor?

Halkın sorunları, emekçinin derdi ve umudunu kaybetmiş emekliler hakkında ne düşünüyorlar?

İşleri güçleri, arada bir Filistin'de yaşanan katliamlara karşı bayraklı yürüyüş yapmak dışında ne üretiyorlar? Filistinlilerin haklarını savunmak, bu ülkedeki emeklinin hakkını savunmaktan daha mı az riskli?

Emekli çaresiz. Düşüp dişini kırsa yerine yenisini yaptıracak imkânı yok.

Kirada oturanlar, yılda iki kez artan kiralar karşısında ne yapsın? Sürekli icra tehdidi altında mı yaşasın? Evinden icra yoluyla çıkarıldığı gün ne yapacak?

Çaresiz insanların bu kadar çoğaldığı bir ülkede, sol politika nasıl olur da bu kadar etkisiz kalır?

12 Eylül öncesinde sol hareket, gecekonduların oluşum sürecinde önemli dayanışma örnekleri ortaya koydu; geride birçok hikâye bıraktı. Doktorlar gecekondu mahallelerinde ücretsiz sağlık hizmeti vermek için bürolar açıyordu. Dönemin sorunlarına çözüm üretmeye çalışan bir geleneğin bugün benzer üretkenliği gösterememesi, solun ciddi bir kriz içinde olduğunu göstermiyor mu?

Kendi arkadaşı, yoldaşı açken ondan dayanışma adı altında para istemek dışında sol ne yapıyor? Kendi dergisini, gazetesini ve medyasını takip ettirmek dışında ne üretiyor?

Yoksa mesele, "En güzel yaz kampını hangi örgüt düzenledi?" yarışına girmekten mi ibaret?

Belki de bugün en büyük sorun, insanların yoksullaşması kadar, bu yoksulluğa karşı örgütlü bir umut üretilmemesidir. İktidar kendi siyasetini sürdürüyor; bunu zaten bekliyoruz. Asıl sorgulanması gereken, emeği, dayanışmayı ve halkı temsil ettiğini söyleyen yapıların neden hayatın en yakıcı sorunları karşısında etkisiz kaldığıdır. Kira, borç, icra ve geçim derdi milyonların ortak meselesi olmuşken, bu alanlarda somut çözümler ve dayanışma ağları kurulamıyorsa, ortada yalnızca örgütlerin değil, yıllardır kendisini emekten yana tanımlayan siyaset anlayışının da ciddi biçimde sorgulanması gereken bir tablo vardır.

2 Ağustos 2026 Pazar

Tek'in Karşısında

Tek'in Karşısında

Ara ara bana hangi siyasi yapıya yakın olduğumu soruyorlar.

Kendimi, Kemalist olmayan, kendi arkadaşını ya da yoldaşını öldürmeyen, Marksist bir dünya görüşüne sahip siyasi yapılara daha yakın hissediyorum.

Bunun nedeni aslında oldukça basit. Tek lider, tek ideoloji, tek doğru, tek kültür... Kısacası, "tek" üzerine kurulu her anlayışın insanı özgürleştirmek yerine ona sınırlar çizdiğini düşünüyorum. Benim özlemini duyduğum dünya ise bunun tam tersidir: Daha özgür, daha eşit, daha fazla söz hakkının olduğu; farklı fikirlerin bir arada yaşayabildiği ve hiçbir düşüncenin mutlak doğru olarak dayatılmadığı bir dünya. Bu nedenle kendimi de bu özleme en yakın siyasal gelenek içinde ifade edebiliyorum.

Tarihe emekçilerin gözünden bakmayı daha anlamlı buluyorum. Çünkü işçi sınıfının yarattığı kültürün, burjuva kültürüne göre daha derin, daha üretken ve daha zengin bir yaşam deneyimi sunduğuna inanıyorum.

Bugün burjuva kültürü büyük ölçüde tüketime, rekabete ve popülerliğe dayanıyor. İnsanı üreten bir özne olmaktan uzaklaştırıp yalnızca tüketen bir bireye dönüştürüyor. Başarıyı başkalarının emeği üzerinden daha fazla biriktirmekle, mutluluğu ise daha fazla tüketebilmekle ölçüyor. Böylece insanlar, çoğu zaman farkına bile varmadan, başkalarının ürettiği artı değere el koymanın olağan kabul edildiği bir düzenin parçası hâline geliyor.

İşçi sınıfının dünyası ise bunun karşısında duruyor. Temelinde, üretilen değerin daha adil paylaşılması, insanların emeklerinin karşılığını alabilmesi ve hiç kimsenin başkasının emeği üzerinden ayrıcalık kurmaması fikri yer alıyor. Bu yüzden emeğin merkezde olduğu bir toplumsal düzeni, insan onuruna daha yakın buluyorum.

Mirasın belirleyici olmadığı, doğuştan gelen ayrıcalıkların insanların yaşamını belirlemediği, emeğin daha fazla değer gördüğü bir toplumsal düzen fikrinin daha adil olduğunu düşünüyorum.

Elbette hiçbir siyasal gelenek kusursuz değildir. Ancak özgürlüğü, eşitliği ve dayanışmayı esas alan; insanı yalnızca tüketen bir birey olarak değil, toplumsal bir varlık olarak gören anlayışlara kendimi daha yakın hissediyorum.

Bu yüzden bana "Hangi siyasi yapıya yakınsın?" diye sorulduğunda vereceğim cevap, bir parti ya da bir örgüt adı değildir. Ben, insanın insana tahakküm kurmadığı; emeğin sömürülmediği ve hiçbir düşüncenin mutlak hakikat olarak dayatılmadığı bir dünyanın tarafındayım.

Benim için Tek'in karşısı, tam da burasıdır.

 

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Göçün Gölgesinde Savaş: İnsan Hareketleri ve Güç Mücadelesi

Göçün Gölgesinde Savaş: İnsan Hareketleri ve Güç Mücadelesi

Savaş denildiğinde akla ilk olarak cepheler, bombalar ve ordular gelir. Oysa tarih, savaşların yalnızca silahlarla yürütülmediğini; ekonomik baskılar, zorunlu göçler, demografik değişimler ve toplumsal dönüşümler üzerinden de şekillendiğini göstermektedir. İnsan hareketleri, kimi zaman savaşların bir sonucu, kimi zaman ise yeni siyasal ve toplumsal dengelerin oluşmasına etki eden önemli unsurlardan biri hâline gelir.

Fas topraklarından, işgal edilmiş İspanya'ya ait Sebte (Ceuta)'ya yönelik kitlesel göç, birden gündemi, yani savaş gündemini Afrika'nın en kuzeybatı ucuna taşıdı. Fas topraklarından İspanya'ya, dolayısıyla Avrupa'ya yönelik göç dalgasını önleyecek hiçbir mekanizma yok aslında. Çünkü insan öyle bir varlıktır ki, var olan tüm siyasi sınırları bir anda değiştirebilme gücüne sahiptir. Bunun için onları oraya doğru "süpüren" birilerinin olması yeterlidir.

Bizde de buna benzer görüntüler yaşandı. Güney sınırlarımızdan süpürülen çok sayıda mülteci geldi.

Savaş, iç dinamiklerin ve güç dengelerinin değişmesi anlamına gelir. Her savaş, bir anlamda savaşan tarafların gücünün ortaya serilmesi, uygun görülen gücün iktidara taşınması ya da var olan iktidarın gücünü daha otokratik bir yapıya dönüştürecek bir hâl almasının sağlanmasıdır. Kısacası, savaşı yöneten silah üreticileri, istediklerini elde edene kadar insanın bu mülteci gücünü kullanarak onu bir anlamda silaha dönüştürürler.

Savaş sadece kimyasal ve biyolojik silahlarla yapılmaz.

Balkanlardan, dolayısıyla Avrupa'dan Türklerin sürülmesi de bir savaş yöntemiydi. Sürülen ya da süpürülen insanlara yeni bir vatan vaat edilir. Göç edenlere, savaş bitip barış sağlandığında geri dönüşün mümkün olacağı anlatılır. Ancak genellikle böyle olmaz. Çünkü sürgün edilenlerin gittikleri yerlerin istikrarlı yapısı bozulmuş, yeni bir toplumsal yapı oluşmuş ve yeni dengeler kurulmuş olur. Bu nedenle süreç, teoride anlatıldığı gibi işlemez.

Balkanlardan göç edenler, bugün yaşadığımız Cumhuriyet'i göç ettikleri topraklardan taşıdıkları birikimle kurdular. Üstelik bu yeni gelenler, Avrupa'nın modern düşünce yapısını ve teknolojisini de Anadolu topraklarına getirmiş oldular. Kısacası Balkanlardan göç edenler, o dönemin ulus devlet anlayışının ve Fransız Devrimi'nin etkilerinin bu topraklarda kök salmasını sağladılar.

Göç hareketi incelenirse, dünyanın Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşı, yani Dünya Savaşları'nın koşullarını hazırlayan şartlarla birçok benzerlik taşıdığı görülür. Gerçi biz bu benzerliği yıllardır dile getiriyoruz. Ancak bu kez insan hareketi, küresel bir savaşa giden doğrudan bir adımdan çok, hibrit savaşlar biçiminde ortaya çıkmaktadır. Belirli sınırlar içinde güçlerin, özellikle de silah üreticilerinin, modern yok etme araçlarını test ettiği ve pazarladığı alanlar öne çıkarılmıştır.

Küresel savaş kaçınılmaz olarak yaklaşmaktadır. Çünkü her göç dalgası iç dinamikleri değiştirdiği gibi, toplum içinde "öteki" konumuna düşenlerin her hareketi, o ulus devleti oluşturan kesimler arasında nefret söyleminin ve cepheleşmenin büyümesine de zemin hazırlar. Sağ iktidarlar ise iç kamuoyunu oyalayacak ve başarısızlıklarının üzerini örtecek bir savaş atmosferi içinde yaşanmasını isteyebilir.

Olağanüstü koşullar içinde insan hakları çoğu zaman yalnızca söylem düzeyinde kalacaktır.

Tarih boyunca savaşlar yalnızca şehirleri değil, toplumların nüfus yapısını, siyasal dengelerini ve gelecek tasavvurlarını da değiştirmiştir. Göç hareketleri de bu dönüşümlerin en belirgin sonuçlarından biri olmuş; kimi zaman yeni devletlerin kurulmasına, kimi zaman ise mevcut devletlerin iç dengelerinin yeniden şekillenmesine katkıda bulunmuştur.

İnsanlık, savaşların gerçek maliyetini yalnızca yıkılan şehirlerde değil, yerinden edilen milyonlarca insanın hayatında görmektedir. Kalıcı barışın sağlanabilmesi ise ancak insanların yurtlarından kopmak zorunda kalmadığı, hukukun üstünlüğünün korunduğu ve uluslararası iş birliğinin güçlendiği bir düzenin kurulmasıyla mümkün olacaktır. Bu da kapitalist sistem içinde olacak iş değildir.

 

Rüzgâra Karşı Yürümek

Rüzgâra Karşı Yürümek

Bugün kimse uzun yazılar okumak istemiyor. Video daha hızlı, kısa içerik daha cazip. Algoritmalar bizi sürekli tüketmeye çağırıyor. Oysa insan yalnızca tüketerek değil, üreterek de yaşar. Yazmak tam da bu yüzden önemlidir. Çünkü yazı, algoritmanın değil, insanın ritmiyle ilerler.

"Çok yazı yazıyorsun; üstelik çok uzun. Bu zamanda kim okuyacak?" diyenlerin sayısı az değil. Haklı oldukları bir taraf da var. İnsanların önünde tüketebilecekleri sayısız video, TikTok ve YouTube kanalı duruyor. Google ve benzeri küresel şirketler bu devasa trafiği paraya çevirirken, elde ettikleri gelirin çok küçük bir bölümünü milyonlarca içerik üreticisine dağıtıyor. Borsada hisse alan biri gün sonunda ne kazandığını öğrenir; dijital platformlarda çalışanlar ise ay sonunda ya da sözleşmelerinde belirtilen tarihte, tıklama başına ne kadar kazandıklarını görürler.

YouTube bu modeli belki de en başarılı uygulayan platformlardan biri oldu. Kazancının küçük bir bölümünü içerik üreticilerine aktararak hem milyonlarca insanı video üretmeye teşvik etti hem de dünyanın en çok ziyaret edilen platformlarından biri hâline geldi. Büyük kazanıyor, küçük dağıtıyor; ama dağıttığı küçük pay, sistemi ayakta tutmaya yetiyor. Küreselleşmenin mantığını bundan daha iyi anlatan bir örnek bulmak zor.

Yerelde içerik üretenler de bu düzenden memnun görünüyor. Çünkü geleneksel medyada yer bulamayan insanlar kendi mecralarını kurabiliyor, söylemek istediklerini doğrudan dile getirebiliyorlar. Fakat zamanla başka bir süreç başlıyor. İzleyicisini kaybetmemek için algoritmaları, istatistikleri ve beğeni eğilimlerini izleyen içerik üreticisi, farkında olmadan kendisi olmaktan uzaklaşıyor. Kendi sözünü söyleyen kişi olmaktan çıkıp, izleyicinin duymak istediğini üreten bir aparata dönüşüyor. Bugün sosyal medya üzerinden satış yapan ya da görünürlük peşinde koşan birçok kişi, bir ölçüde piyasanın beklentileri doğrultusunda hareket etmek zorunda kalıyor.

Benim böyle bir kaygım yok. Yazdıklarımdan para kazanmadığım için, "Karşımdaki ne düşünür, nasıl daha çok beğeni alırım?" hesabını yapmak zorunda değilim. İçimden geldiği gibi yazıp çizebiliyorum. Belki de bu, yaşadığımız siyasi ve tarihsel atmosferde akıl sağlığını koruyabilmenin en etkili yollarından biridir.

Yazmak, algoritmalara ve piyasanın insanı dönüştüren baskısına karşı bireyin kendisini koruma biçimidir.

Akıl sağlığını korumanın iki yolu var. Birincisi, akışa uyum sağlamak; ne etliye ne sütlüye karışmadan, sistemin senden beklediği gibi yaşamak ve gemini yürütmek. İkincisi ise yazmaktır. Yazmak, insanın hem kendisini hem de yaşadığı zamanı anlamasını sağlar. Olaylara uzaktan bakmayı, farklı düşünme alanları açmayı öğretir. Havaya savrulup giden sözlerin yerine, dönüp tekrar bakabileceğin kalıcı izler bırakır.

Yazı ve çizgi, insanın kendisini tanımasının en güçlü araçlarıdır. Belki de bu yüzden yazarlar ve çizerler dışarıdan göründüklerinden daha güçlü insanlardır. Ama aynı zamanda en kırılgan olanlar da onlardır. Zihinsel hassasiyet ile yaratıcılık çoğu zaman aynı yerde buluşur. Kimi zaman psikiyatri kliniklerine uzanan yol da buradan geçer. O yatışlar bazen yeni kapılar açar, yeni bakış açıları kazandırır. Ancak insan, kendisini tetikleyen şeylere karşı savunmasını kuramazsa, yaratıcılık acıyla iç içe geçebilir.

Van Gogh'un yaşamı bana bu konuda hep düşündürücü gelir. Arada bir, özellikle Fransa'da geçirdiği son yılları yeniden okurum. Onun trajedisi yalnızca büyük bir ressam olması değildi; aynı zamanda yalnızlığıyla baş edememesiydi. Bazen kendi kendime düşünürüm: Hayatın içine daha fazla karışabilse, insanlarla daha güçlü bağlar kurabilse, belki bambaşka bir yaşamı olabilirdi. Bunun kesin bir cevabı yok; ama insanın aklına ister istemez geliyor.

Belki de en doğrusu, her sıkıntıda çözümü yalnızca dışarıda aramamaktır. Elbette gerektiğinde psikiyatrik destek almak önemlidir. Ama insanın kendi iç dünyasını tanımasının yollarından biri de yazmaktır. Yazın, çizin. Sistemin bütün dayatmalarına, bütün yönlendirmelerine rağmen kendi sesinizi kaybetmeyin. Çünkü insan, rüzgâra karşı yürüyebilir. Asıl mesele, rüzgârın önüne kapılıp gitmemektir.