26 Temmuz 2026 Pazar

Sorular Bizden, Hayal Kırıklığı Hayattan

Sorular Bizden, Hayal Kırıklığı Hayattan

Sorular soruyoruz, istediğimiz cevapları bekliyoruz. Hayat ise istediğimizi değil, beklemediğimiz cevaplar veriyor. Buna rağmen bizler, istediğimiz yanıtı almak için beklemeye devam ediyoruz. Bu bekleyiş sırasında zeminimizin kaybolduğunu fark etmiyoruz. Farklı bir zeminde, eski alışkanlıklarla beklemeyi sürdürürken her birimiz birer yeme dönüşüyoruz. Çünkü zemini olmayanların genel sonu, başka olayların kaybedeni olmaktır.

Sorular soruyoruz. Yanıtları aldığımızda doğru zeminde olduğumuzu hissetmek bize güven verecektir. Fakat zaman öyle bir şeydir ki, zeminleri de kendisiyle birlikte geçmişe taşır ve biz artık hiçbir zaman o zeminde duramayacağız. Zamanın hükmettiği evrende aynı zemine değişen zamanda ikinci kez duruş yeri değildir.

Sorular soruyoruz; bildiğimizi sandığımız cevaplarla birlikte... Bize öğretilen cevaplara sorular hazırlıyor, sonra da onları soruyoruz. Dünyanın en zeki insanlarıymışız gibi, bildiğimiz soruları sordukça kendimize güvenimiz artıyor. Her cevabı bilen, her konuda fikri olan birer tanrıyız sanki yanılmayız, hep doğruları gösteririz. İşte bu iyimser beklenti bizi sürekli gerçeklik duvarına çarpıyor ve yenilgilerin tarihinde sıradan bireylere dönüştürüyor. Tek liderliğin, tek doğrunun, tek hedefin artık bir anlamı yoktur, çünkü evren tek şeyin üzerinde değildir, binlerce doğruyu aynı anda üzerinde taşıyabilir, mutlak olan değişimin kendisidir ama bizler o mutlak olanı anlamak istemiyoruz. Değişmeden, geçmişin ilişki ağı içinde, oluşmuş olan o saf duygusal bağlarımızı yeniden yakalayacakmışız gibi dünün güzelliğini, arkadaşlığını, siper yoldaşlığını, uykusuz geçen günleri özlüyoruz... 

"Biz yenildik ama aslında yenilmedik. Düşmanımız bize güçlü bir yumruk attı ve yere düştük; ayağa kalkar, yeniden kavgaya devam ederiz." Oysa biz ne boksörüz ne de bir boks mücadelesinin içindeyiz. Siyasette düşenin ayağa kalkması, ancak ve ancak kendisini kandırmasıdır. Çünkü Fransız Devrimi'nin yenilgisinden sonra ayağa kalkıp "Fransız Devrimi'ni kaldığı yerden sürdürelim." diyen olmadı. Sovyet işçi devleti yıkıldı; bugün kimse Sovyet Devrimi'ni ve işçi devletini yeniden kuramaz. Çünkü artık o deneyim tarihin çöplüğünde, binlerce dersle birlikte orada durmaktadır. O çöp yığınına dönüşmüş deneyimlerden öyle bir şekilde yararlanmalıyız ki, gelecekte aynı hatalar yeniden yapılmasın. Parti devleti, partinin dağılmasıyla devletin de yok olması anlamına gelir. Partiyi dağıttığınızda devletten geriye sefalet kalır. Rus halkı bu dağılmayı açlık ile acı şekilde ödedi. Onurunu ayaklar altına alıp, komşu ülkelerde bedenlerini satarak akrabalarına ekmek parası gönderdiler.

Ülkemizin en büyük siyasal sol hareketleri, yenilgiyi cezaevinde kabul ettiği gün, bir daha aynı güce erişemeyecek şekilde tarihteki yerini aldı. Buna rağmen, almamış gibi davrandık. Hiç bir şey olmamış gibi davrandık, köprünün altında sular akmasına rağmen köprü üzerinde duruyorsak eğer, su da duruyorduk dedik ama suyun akış hızı, derinliği çoktan değişmişti bile, bir de geldiği yerde hidroelektrik santrali kurumuş ise, gün be gün suyu azalıp akan su değil, durağanmış gibi duran taşları göreceğiz. Köprü köprü olarak yerinde duracak, belki yanına modern daha sağlam köprü yapılacaktır...

"Birdik, bir aradaydık; ölenler bizim onurumuzdur, geçmişimizdir, geleceğimizdir." Duygusal yaklaşıldığı sürece alınan yanıtlar da duygusal olur. Ama hayat duygusal bakmıyor. Çünkü o siyasal çizginin atmosferi çoktan dağıldı. Bir arada, birlikte mücadele etmiş insanların yolları artık yeniden birlikte yürüyemeyecek kadar hırpalandı. Doğanın yasası gereği insanların da bir ömrü vardır. Gençken hiç düşünülmeyen ayrıntılar, yaş ilerledikçe hareket alanımızı kısıtlıyor. Hatta yalnızca nostalji sohbetleri içinde geçmişi yeniden kurar hâle geliyoruz. Anılar bizi düne götürürken, insan zihni de dünü yeniden yaratıyor.

Sorular soruyoruz ama artık cevapları da merak etmiyoruz. Soru sormak için soruyor, sessizce içinde bulunduğumuz girdabın bizi nereye savuracağını bekliyoruz.

Dün bize güç veren düşünceleri bugün hâlâ aynı biçimde taşımaya çalışırız. Fakat zaman, sadece insanları değil, fikirleri, mücadeleleri ve inançları da yaşlandırır. Geçmişin zaferleri geleceğin garantisi olmadığı gibi, geçmişin yenilgileri de yalnızca kaybedilmiş anlar değildir; doğru okunmadığında tekrar edilecek hataların habercisidir.

Belki de asıl mesele yeniden ayağa kalkmak değil, neden düştüğümüzü anlamaktır.

İnsan bazen geçmişi hatırlamaz; geçmişi yeniden üretir. Anılarımıza değil, anılarımızın bize sunduğu rahatlığa bağlanırız. Böylece dünün dünyasında bugünün sorunlarını çözmeye çalışırız. Sonra da neden hayatın bize beklediğimiz cevapları vermediğine şaşırırız.

Belki de artık sormamız gereken soru şudur: "Hayat bize neden istediğimizi vermiyor?" değil; "Biz hâlâ neden aynı cevapları bekliyoruz?"

Çünkü sorular gerçekten bizden gelir. Ama cevapları veren hayat değildir; hayat sadece önümüze gerçekliği koyar. Hayal kırıklığı ise çoğu zaman hayatın bize yaptığı değil, bizim hayatı kendi beklentilerimize mahkûm ettiğimiz anda başlayan kaçınılmaz sonuçtur.

Her Şey Yeni, Hafıza Eski

Her Şey Yeni, Hafıza Eski

12 Eylül'den bugüne, değişen adların değişmeyen hafızası.

12 Eylül sonrasıdır. Henüz sol, ayağının üstüne basamamıştır. İşkencede o kadar uzun süre kalınmıştır ki, ayağa kalkmak yerine daha fazla batsın, yere çakılsın; sonra da o çakılmanın etkisiyle daha yukarı sıçrar anlayışı hâkimdir. Kadroları küçülterek hareketi yaşatmak asıl amaçtır. Beklenti, çekirdek kadronun uygun ortam oluştuğunda yeniden eski gücüne ulaşmasıdır.

Şehirlerde, işçi sınıfı içinde sol adına görünür pek bir şey yoktur. 24 Ocak kararlarıyla başlayan liberal ekonomi, halkı yoksullaştırırken yağmayı, rüşveti ve haksız kazancı sessizce teşvik etmektedir. "Benim memurum, işçim işini bilir." sözü, dönemin ekonomiye yön veren liderinin anlayışını özetleyen cümlelerden biridir.

"Anarşist" olarak damgalanan sol ise cezaevlerinde var olanı korumaya, işkenceye karşı direnmeye ve açılacak davalara hazırlanmaya çalışarak zaman geçirmiştir. Dışarıyla tek bağlantısı avukatlardır. Avukatlar olmasa, dışarıda örgütlü bir solun varlığı bile hissedilecek gibi değildir.

Ancak solun ülke içinde ve yurt dışında hiçbir şey yapmadığını söylemek doğru olmaz. Birçok çalışma yürütülmüştür. Ne var ki bunların ana medyadaki görünürlüğü darbeciler tarafından bilinçli biçimde engellenmiştir. Olaylar küçültülerek yerel gelişmeler gibi sunulmuş, gerektiğinde ise korkuyu büyütmek amacıyla olduğundan daha büyük gösterilmiştir. Dönemin tek televizyon kanalı olan TRT'de ise anarşi ve anarşistler üzerinden korku üretilmiş, şiddet görüntüleri sürekli dolaşıma sokulmuştur.

Peki, faşizmin en yoğun yaşandığı bu süreçte sol adına hiç mi bir şey yapılmamıştır? Böyle sorarsak, o dönemde yayımlanan edebiyat ve sanat dergilerine bakmak gerekir. Sol, sanat alanında yalnızca varlığını korumakla kalmamış, geçmişten aldığı mirası da geleceğe taşımıştır.

Cezaevlerinde bilinen süreç yaşanırken, dışarıda farklı sol nüveler oluşuyordu.

Yarın dergisi bunun ilk nüvesidir.

Kendisini solcu görenler için bu derginin sayfalarında yazı yazmak, karikatür çizmek ya da şiirleriyle yer almak bir prestij meselesine dönüşmüştür. Onun açtığı kapıdan birçok dergi geçmiş, yeni yayınlar doğmuştur. Yarın dergisinin açtığı kapıdan kimler gelip geçmedi ki?

Sanat Olayı dergisinin ilk dönemi de dolu doludur.

YAZKO, AYKO ve Gırgır dergisinin başarısı asla göz ardı edilmemelidir. Hatta günlük bir gülmece gazetesi bile çıkarmışlardır. "İçeriden Dışarıya" sergileriyle cezaevlerindeki solun dışarıyla buluşması sağlanmıştır.

Milliyet Sanat ile Hürriyet'in Gösteri dergisi, her ne kadar sermayenin gölgesinde yayımlansalar da, solun nefesini taşıyan önemli yayınlar olmuştur.

Elbette sol yalnızca sanat alanında değildir. Bulduğu en küçük açıklığı değerlendirmiş, İlk Adım dergisiyle siyasal alanda yeniden görünür olmuştur. Ardından birçok dergi "Yeni" adıyla yayımlanmıştır: Yeni Çözüm, Yeni Aşama, Yeni Öncü, Yeni Demokrasi, Yeni Yol... Çünkü bu "yeni" dergiler, geçmiş siyasal hareketlerin yeni yüzleridir.

Cezaevlerindeki açlık grevleri, yeniden oluşan öğrenci dernekleri, öğretmenlerin ilk örgütlenmeleri, Öğretmen Dünyası ve Abece dergisi; bunların tümü 12 Eylül öncesiyle bağ kurmaya, o mirası bugüne taşımaya çalışan örgütlü mücadelenin ilk görünür örnekleridir.

"Yeni" adıyla çıkan dergilerin önemli bir bölümü kısa sürede kapandı. Örgütsel ve ideolojik çağrışımları güçlü yayınlar çıkardılar. Elbette o "yeni" olanlardan bugün de yaşamayı sürdürenler vardır. Aslında bu dergiler, "yeni" adını taşımalarına rağmen eski ideolojik duruşlarından taviz vermediler. Keskin hatlarını daha görünür kıldıklarında "yeni" sözcüğünün adlarından kalkması da doğaldı. Çünkü açılan davalar ve kapatmalar, başka "yeni" dergilerin ortaya çıkmasının önünü açıyordu.

Aradan yıllar geçti. Bugün de adı "Yeni" olan bir parti kuruldu: Yeni Parti.

Yeni Parti de eski söylemlerle geleceği kucaklama iddiasındadır. Baba ocağına dönecekleri günü bekleyen, şimdilik dışarıda bırakılmış ama gönül bağını koparmamış kesimlere seslenmektedir. Siyasi hattının merkezinde de yeni bir CHP hedefi bulunmaktadır.

Peki, neden "baba ocağına dönüş" fikri sürekli canlı tutulmaktadır?

Burada elbette mal varlığı önemli bir etkendir. CHP, bugün sahip olduğu kitlenin çok üzerinde bir mal varlığına sahip büyük partilerden biridir. Para, siyaset demektir. Paranız yoksa, ne kadar haklı olursanız olun, etki alanınız mali gücünüzün ulaşabildiği yerle sınırlı kalır. Günümüz siyaseti büyük ölçüde maddi kaynaklar üzerine kuruludur; seçim kampanyaları da bunun üzerinden yürütülmektedir.

İsimler değişir, tabelalar yenilenir, dergiler kapanır, partiler kurulur. Ama siyasetin hafızası kolay kolay değişmez. Belki de bu yüzden her şey yeni görünür; hafıza ise hep eskidir.

Ölüm Yoksa Mücadele de Yoktur

Ölüm Yoksa Mücadele de Yoktur

Ölmesini bilmeyen devrimci olamaz!

Bu işlenmiş kafalara göre ulusal mücadelede ölenler, devrimci mücadele yaptığına inananlar, anti-faşist ya da anti-komünist mücadele yürüttüğüne inananlar, inançlarını ölerek göstermişlerdir. Sonuçta ölüm, uğruna ölünecek bir şey varsa anlamlıdır.

Ölüm yoksa mücadele de yoktur!

O hâlde, "Bizim de ölülerimiz var!" diyebilmek için ölümü kutsamak, ölüme giden yolun önünü açmak gerekir.

Her siyasi mücadele, kefeni giyenlerle kefeni giyenleri kullanan ve yönetenlerin varlığını da beraberinde getirir. Çünkü her ideolojinin kutsal amaçları vardır ve o amaca ulaşıldığında ya cennete ya da sömürüsüz, sınıfsız bir topluma varılacağına inanılır.

Her kutsal amacın da bir yönü, bir istikameti vardır. İnsan nereye gideceğini bilmezse, uğruna öleceği şeyi de bilemez. Orada bir çoban yıldızı vardır. O yıldıza ulaşmak, onu rehber edinmek gerekir. Çünkü çoban yıldızı dünyanın her yerinde aynı işlevi görür. Fakat bir sorun vardır: Dünya yuvarlaktır; bazen yürüdüğün yol seni başladığın noktaya da geri getirebilir. Belki de bu yüzden insan, başladığı yere anlam yüklemek zorundadır. Ölüm de o anlamın en güçlü dayanağı hâline gelir.

"Topraktan geldik, toprağa döneceğiz."

"Her canlı mutlaka ölümü tadacaktır."

Ölümler olmasaydı dinler de olmayacaktı. Çünkü dinlerin varlık sebeplerinden biri ölümdür ve ölüme eşlik eden son görevlerdir. Dinler arasındaki ayrımlar, farklı yorumlar ve ritüeller de büyük ölçüde bu son yolculuk etrafında şekillenir. Çünkü o son yolculuk olmasaydı insanlar neden papazları, imamları ya da hahamları beslesin ki?

Aslında ölüm yalnızca dinlerin ya da ideolojilerin değil, gündelik hayatın da görünmez düzenleyicisidir.

Neden bir insan ömrünün önemli bir bölümünü çalışarak geçirsin, emeklilik kavramı olmasaydı? Emekli olabilmek için işini korumaya, istikrarlı olmaya çalışır; rahatsız olsa bile maaşını aldığı sürece gözünü kapatır ve görevini yapar. Çünkü emeklilik günlerinde yaşayamadığı gençliğini yaşayacağını umut eder. Oysa her emeklinin sonu da ölümdür. İnsan, ölüm sonrasına hazırlanır; kefen parasını bir kenara koyar ve ona dokunmaz. Çünkü kefensiz gidenin yolunun cennetten geçmeyeceğine inanır. İster din olsun ister siyaset... Sonunda insanın önüne yine aynı kefen serilir. Sadece adı değişir.

Her devrimci hareketin bir şehitler tablosu, bir "unutulmayacaklar" albümü vardır. Çünkü o ölenler olmasaydı mücadelenin de olmayacağı düşünülür.

Ölüm en kutsalımızdır; ona söz söylenmez. Ölünün arkasından konuşulacaksa, o artık badem gözlü, en yakışıklı ya da en güzel insandır. Ulu ozanlarımız gibi en güzel insanlarımız da vardır. Ama ölüm herkesi eşitlemez. Hatırlanmak da yaşarken olduğu gibi ölümden sonra da eşit dağılmaz.

Parası olan, zengin ailelerin çocukları; fakir ve mazlum ailelerin çocuklarına göre daha fazla anılır. Onlar hep liderdir, hep öndedir. Aynı olayda ölmüş olsalar bile, yoksul ailelerin çocukları varlıklı, eğitimli ve köklü ailelerden gelenlerin gölgesinde kalır. Çoğunun ne fotoğrafı vardır ne de mezarı. Var olup olmadıkları bile sorgulanmaz. Bazen unutulmak yalnızca isimle olmaz; mezarın bile elinden alınır.

Kızıldere'de öldürülen bir devrimcinin kemiklerinin bugün bile nerede olduğu bilinmiyor. Yoldaşları neden ona bir mezar yapamıyor? Çünkü kemikleri kayıp. Kemiği olmayanın mezarı olur mu? Ne yazık ki ülkemizde oluyor.

Devlet, idam ettiği bazı mahkûmların kemiklerini hâlâ saklıyor. Neden?

Bazı devrimciler gibi, özellikle Kürt isyanlarında idam edilenlerin de çoğunun mezarı yoktur. Çünkü isyan etmenin bedeli olarak yalnızca idam yeterli görülmemiş, kemiklerinin ailelerine ulaşması da engellenmiştir. Ceza yalnızca ölüye değil, onunla gönül bağı kuranlara da verilmiştir. Çünkü ölüm yalnızca öleni ilgilendirmez. Ölünün nasıl hatırlanacağı da mücadelenin bir parçasıdır.

Ölüm kutsaldır; çatışan taraflar ölülerini yarıştırır. Ne kadar çok ölüsü varsa, o kadar inançlı ve mücadele azmi yüksek olduğu düşünülür.

Sonuçta mücadeleyi var edenin ölüm olduğu söylenir. Kimin daha fazla yurtsever ya da vatansever olduğu da ölümler üzerinden ölçülür. Ölüm olmasaydı kurtarılmış ülkeler ve devletler de olmayacaktı denir. Her kurulan devletin temelinde ölüler vardır. Bize dayatılan anlayış budur. Böyle olunca geriye yalnızca ölüler kalmaz; onların adına konuşanlar da kalır.

Liderler ise ölüler üzerinden yükselir. Ölülerin kanını etkili bir siyasi stratejiye dönüştürebildikleri için lider olurlar. Her lider öldüğünde, aslında onun stratejisi uğruna toprağa düşenlerin sembolleşmiş hâline de saygı gösterilmiş olur. Ona duyulan minnet, tüm ölülere duyulan minnet sayılır.

Belki de bu yüzden, bize yıllardır aynı şey öğretilir: Ölüm yoksa mücadele de yoktur.

 

25 Temmuz 2026 Cumartesi

Sorun Kişiler Değil, Sistemin Kendisi

Sorun Kişiler Değil, Sistemin Kendisi

Erdoğan iktidara geldiği günden bugüne kadar ne kadar çok birleşik, yan yana gelen mücadele biçimi denendi?

Tamam, Erdoğan bu ülkeye iyi gelmedi. Erdoğan, kendi çevresi ve ailesi için yararlı oldu. Otoyollar, havalimanları, otomobil, HES'ler, RES'ler, JES'ler ve madenler; hepsi kendi çevresine yarar sağlamak amacıyla oluşturulmuş bir ekonomik ekosistemin parçaları oldu.

Enerji borsası kurmak zorundaydı; çünkü küresel firmaların bu borsa üzerinden yerelin üzerine çökmesi daha kolaydır. Madenler yağmalanmalıydı; çünkü çıkarılan her maden en ucuz şekilde gelişmiş ülkelere satıldı, sonra da işlenmiş hâliyle geri satın alındı.

Bizden beklenen, ucuz iş gücü ve hammadde sağlayarak küresel firmaların çekim merkezi olmamızdı. Buna rağmen, sıcak para dışında küresel firmalar buraya yatırım amacıyla gelmedi. Daha çok hizmet sektörünü ve perakende alanını yağmalamaya devam ettiler.

Ulus devletten kalan alışkanlıklarla gümrük vergileri yükseltilerek, yandaş firmaların düşük kaliteli malları iç piyasaya en yüksek fiyatlarla satıldı. Böyle bir anlayış hâkim oldu.

Erdoğan mutlaka gitmelidir.

Siyasi olarak bunun şu an için çok zor göründüğü söylenebilir. Ancak son zamanlarda sağlık konusu daha sık gündeme gelmeye başladı. Doğa, her insanı eninde sonunda içine alır ve çürütür.

Erdoğan karşıtlığı üzerine kurulan cephe siyaseti, bugüne kadar Erdoğan'ı iktidardan uzaklaştırmak bir yana, iktidarını daha da sağlamlaştırdı. Ülke tarihinin en fazla sorun yaşadığı, bu sorunlara çözüm üretemeyen bir liderin sürekli iktidarda kalması aslında bir mucizedir. O mucizenin adı ise muhalefetin Erdoğan karşıtlığı üzerine kurduğu cephe stratejisidir.

Sonuçta Erdoğan'ın iktidarda kalmasını sağlayan şey kendi başarısı değil, muhalefetin izlediği stratejidir. Muhalefet, üstüne düşen görevi yerine getirmek yerine Erdoğan'ı iktidarda tutarak, küreselleşen piyasada Türkiye'nin geçmişindeki ulus devlet kurumlarından, algısından ve alışkanlıklarından uzaklaşmasına istemeden de olsa katkı sağlamıştır.

Bugün ulus devletten elimizde ne kaldığına bakarsanız; çözülmemiş siyasi olaylar, katliamlar ve faili meçhul cinayetlerin dışında, sözde kalan bir Anayasa Mahkemesi, sözde kalan bir hukuk düzeni, sözde kalan bir Meclis... Sözde kalanları sıralamaya başlarsak sonu gelmez. Çünkü devlet, yerini yeni bir devlete bırakmadan çürümeye terk edilmiş durumdadır.

Bir yıkıntının içinde, kaos ortamında, tarihin kırıldığı bir zamanda çürümekteyiz.

Kısacası, biz bir girdaba girdik ve bir türlü çıkamıyoruz. Çıkış yolu olarak gösterilen tüm yan yana gelişler, birlikte mücadele çağrıları, altılı masalar; hepsi sonunda birer masal oldukları gerçeğiyle yüzleşti. Sorunun kendisi kişiler değil, sistemdir. Sistemi hedef almayan her çıkış yolu, Erdoğan'ın iktidarda daha uzun süre kalmasını sağlayan tercihlere dönüşmüştür.

Yeni bir yol açılmadan, eski alışkanlıklar üzerinde ısrar etmek bu ülkeye hiçbir şey kazandırmayacaktır. Kurtarıcı liderler de bu ülkeyi hiçbir zaman kurtaramayacaktır.

24 Temmuz 2026 Cuma

Logo Konuşur

Logo Konuşur

Her atılan ilk adım amatör olur; zaman içinde oturur. Çünkü belirleyici olan para ve onun hükmettiği medyadır. Medya görünümü öne çıkınca logo gibi şeylerin önemi artar. Mahalle spor takımlarının bile logoları daha ustaca düşünülür, yapılırken; ülke yönetimine aday bir partinin logosu mizahi konu oluyorsa, bu bir anlamda görünürlüğü artırmak için kullanılan stratejik bir adım olduğu düşünülebilir...

AKP'nin ilk logosunu anımsayan var mıdır?

Zaman içinde bugün kullandığı logoya kavuştu...

Çağrışımları bol olan bir logo; bir yandan Amerikan Özgürlük Heykeli'ni, diğer yandan LED lambaların bu kadar yaygın kullanıldığı bir dönemde klasik Edison ampulünü çağrıştırıyor...

Usta insanlara sipariş edilen logolar, onlara ödenen paranın karşılığını alır...

Siyasi partilerin logoları amatörce, yapay zekâ ürünleri ile yapıldığı an gerçek amacını ortadan kaldırır. Yapay zekânın gazına gelmiş olabilirsiniz...

Bir de her şeyi çok iyi bildiğini düşünenler vardır; onların öngörüsüzlüğü de olabilir...

Sonuçta kamuoyu önüne çıkan siyasi parti, kendi hedef kitlesini, duruşunu, logo ile ilk anda seçmenine vermeyi düşünür...

12 Eylül sonrası Demirel parti kurdurtuyor. Cindoruk kurucu başkan olacaktır. Tüm grafikerlere çağrısı oldu: "Gelin, partimizin logosunu birlikte yapalım." diye... Aslında çoktan belli olan logo, diğer grafikerlere düşünme fırsatı vermiş oldu...

Gelen grafikere nasıl bir logo istediğini soruyor, sonra kendi düşüncesini ortaya koyuyordu...

Aslında Demirel isteniyordu...

Sonuçta Demokrat Parti logosunu da çağrıştıran Demirel oluşturuldu! Demir değil elbette; el... "Dur" işaretine benzer!

"Dur seçmen, nereden geldiğimizi anla." diyordu, bas bas bağırıyordu logo...

Zaman içinde Doğru Yol Partisi ile birleşirken Demirel, AP logosunun da yeni yorumunu taşıyarak Cumhurbaşkanlığına giden yolu açacaktı...

Yeni parti logosu nereden geliyor?

Kime ne anlatıyor?

Logo olsun da nasıl olursa olsun" anlayışını içeren bir çalışma. Sanırım grafikere para vermemek için yapay zekânın muhteşem fikri! :)

"Yeni" diye başlayınca, Yeni Rakı vurgusu öne çıkarıldı...

Bu bir algıda seçicilik özelliği olsa gerek. Yeni Rakı, alkol; yasak ya da ÖTV ile kaç katına çıkan, devlet hazinesini besleyen önemli bir kaynak...

Sonuçta logo nasıl olursa olsun, o "yeni" ile Rakı çağrışımı kaçınılmaz olacaktı. Çünkü bizde "yeni", Rakı'dır!

İktidar her "yeni"yi kötülerken, Yeşilay sloganını üretir...

Akılda kalan şey; alkol kötü şeydir, yeni olan parti de kötüdür...

Bu algı hemen sosyal medyada işledi...

Bu seçim yatırımıdır...

Benim beklentim ise bambaşka bir şeydi, yürüyen adam üzerine oturacak ya da insanlar olarak düşünülmüş bir logo olmasıydı. Çünkü yeni olan, TOMA kapısına çıkıp yumruğu havaya kaldırmaktı...

Beklenti farklı ama beklentiye yanıt vermeyen bir durum söz konusu...

Erdoğan'ın bu "yeni" partinin adını verirken dolaylı etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü krizi yönetemeyenlerin yenisi, eskiden çok uzağa düştü...

Sosyal demokrat vurgusu yerini, merkez, İslami, sağ siyasetin alacağı; yani bir Türkiye koalisyonu olacağı düşünülen partiye bırakmış...

Eğer sosyal demokrat olması düşünülseydi, zaten tabelada yaşayan bir SHP vardı...

Başarılı bir geçmişi vardı ama İstanbul seçiminde belediye başkanı adayı koyarak Erdoğan'ın yolunu açmıştı...

Sanırım bundan dolayı tabela partisi yerine yeni parti kuruldu...

Şimdi soru şu: Bu kurulan yeni parti, bize "yeni" olarak sadece Erdoğan'ı yeneceğiz demekten başka ne söyleyecek?

Yeni partinin; yeni bir stratejisi, yeni bir yolu, yeni bir duruşu olması gerekli. Fakat bize, milletvekilleri ile acele şekilde kurulmuş bir siyasi partinin geçmişin tortularını, CHP içindeki kaosu, kriz yönetememesini yeni olana taşımış olduğunu gösteriyor...

Sorun yalnızca logo değildir; logo, arkasındaki siyasi anlayışın ilk görünen yüzüdür. Örneğin Deniz Baykal, 12 Eylül öncesi CHP içindeki hizbin başıydı ve sürekli Ecevit ile rekabet içindeydi. Deniz Baykal ve arkadaşları ancak 12 Eylül askerî darbesi sonrası partinin başına geçeceklerdir.

Bülent Ecevit CHP’si, "ortanın solu" iken; Deniz Baykal'ın CHP'si, anayasanın ruhuna uygun ikinci parti; sadece muhalif kal, para ile kal, seçmenini oyala, yerelden elde edeceğin belediye başkanları ile seçim dönemini kurtar stratejisi ile bir gelenek oluşturdu...

Bu gelenek henüz yenilmiş değildir. Çünkü Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel'in kavgası bize yeni bir siyaseti sunmadı. Parlak sloganlar, parlak söylemler; popüler ve genç ile eski, yaşlı adamın kavgası olarak yansıdı...

Kılıçdaroğlu’nun sessizliği iktidarın “muhalefeti dağıt, yeniden biçimlendir”  politikası içinde politik güce dönüştü ve o güç 'mutlak butlan' ile hayata geçirildi.

Kısaca; Baykal'ı parti liderliğine getiren 12 Eylül, Kılıçdaroğlu'nu iktidara taşıyan ise mutlak butlan... Özneler farklı, yol farklı ama sonuç ortaktır.

Sonuçta "bir bilen", "derin devlet", "devlet aklı"... Hâlâ görevde demek isteniyor... Çünkü logo, partinin ilk cümlesidir. Dinlemeyi bilen için çok şey söyler.

Sandık Renkleri Verir, İktidar Yeniden Boyar.

Sandık Renkleri Verir, İktidar Yeniden Boyar.


Her seçim sonrası seçim bölgelerine bir renk vermek modadır. Yeşil, turuncu, kırmızı. Kısacası siyasi eğilime göre renkler seçilir. AKP hep koyu sarı rengi almıştır; belki de ılımlı İslam anlayışını sembolize ettiği düşüncesiyle. DEM Parti'nin rengi mordur; feminizm olarak mı okunuyor? MHP kahverengidir. CHP ise kırmızıdır; sonuçta kurucu parti.

Ancak bu renkler, yalnızca seçim gecesinin fotoğrafını gösterir; sonrasında yaşananlar ise o fotoğrafı değiştirebilir.

Ortaya çıkan bu haritayla seçmenin nabzı tutulmuş olur ve iktidar partisi ile yerel yönetimler arasındaki fark ortaya çıkar. Çünkü seçim haritası yalnızca seçmenin tercihlerini değil, iktidarın o tercihlere nasıl müdahale ettiğini de göstermeye başlar.

Bizde her seçimden sonra oluşturulan bu renkli tablo, kayyum atamaları ile önce mor renklerin azalmasına, ardından mahkeme kararları ve soruşturmaların devreye girmesine yol açar; kırmızı renk yerini sarıya bırakır. Dünyada mahkemeleri seçim sandığı olarak kullanan başka iktidarlar var mı, mutlaka vardır; Böylece seçimi kaybeden iktidar, mahkeme kararları ve kayyum atamalarıyla yeniden kazanma yoluna gider. Kaybeden her zaman kazanır! Elbette iktidardaysa...

Ülkede seçim tarihi bekleniyor; güya renkler yeniden rayına otursun diye. Ama seçimi hukuki düzenlemelerle belirleyen bir iktidar var. Ayrıca iktidar, kazanacağını düşündüğü anda ülkeyi erken seçime götürme hakkına sahip. Keyfine bağlı bir durum. Üstelik bu yalnızca Türkiye'ye özgü bir tartışma da değildir. Nikaragua'da iktidarın, muhalefetin seçimi kazanma ihtimali var diyerek seçimleri iptal etmesi de bir vaka olarak önümüzde duruyor... Türkiye'de yöntem farklı olsa da benzer tartışmaların yaşanabileceğine ilişkin kaygılar dile getiriliyor.

Bizde seçim belki iptal olmaz; ancak anayasa değişikliğiyle ertelenebilir. Liderimizin sağlık durumunun ne olduğu önemlidir burada...

Bütün bu süreç, seçim haritasının zaman içinde yeniden şekillenmesine yol açıyor. Sonuçta renkler değişiyor. Yerel yönetimlerin mali kaynaklarını yöneten seçilmişlerin yerini atanmışlar alıyor. Böylece seçmenin değil, iktidarın tercih ettiği isimler başkanlık koltuğuna oturabilir.


Bir belediye başkanı hakkında soruşturma açılması demek, o başkanın gözaltına alınıp mahkemede suçsuzluğunu kanıtlaması gerektiği demektir... Sonuçta bizde hep var olan bir durum: Mahkemeler suçluyu bulmak ile yükümlü değildir; olaylara bir fail bulur, mahkeme önüne gelir, o gelen kişi suçsuzluğunu ispatlamak ile yükümlüdür. Eskiden işkence ile alınan ifadeler geçerliydi, bugün tehditler ile alınan ifadeler geçerlidir... Sonuçta savcılar rahattır, savunma avukatları da savcılardan/mahkemelerden aldıkları görevleri yerine getirmek ile yükümlüdür...

Bu tabloyu yalnızca bugünün siyasi atmosferiyle açıklamak da mümkün değildir. Ülkenin kuruluş dönemindeki İstiklal Mahkemeleriyle başlayan anlayışın, isimler değişse de bugün de sürdüğünü yaşanan süreçlerden anlıyoruz.
Bütün bu gelişmeler bir araya geldiğinde ortaya şu tablo çıkıyor: Sandık renkleri verir, iktidar yeniden boyar. O yüzden bizde seçim gecesi ortaya çıkan harita hiçbir zaman son harita değildir. Asıl harita ise mahkeme kararları, kayyum atamaları, soruşturmalar ve siyasi hesaplar tamamlandıktan sonra ortaya çıkar. Seçmenin iradesi önce sandıkta sayılır, sonra başka masalarda yeniden hesaplanır. Sandık sonucu açıklar, son sözü ise iktidar söyler.

23 Temmuz 2026 Perşembe

Değişim Vaadi, Devam Garantisi

Değişim Vaadi, Devam Garantisi

 

Türkiye'de sosyal demokrasinin en büyük paradoksu şudur: Değişim vaat eder, ama düzenin devamını garanti eder.

Sosyal demokratlardan hiçbir şey olmaz...

Bu fikrimi tarihin sayfalarına bakarak anlayabilirsiniz. Alman sosyal demokratlar yüzünden Rosa Lüksemburg ve Spartaküs Hareketi'nin sonunu biliriz... Arkasından ülkemizdeki serüveni Bülent Ecevit ile başlar, "ortanın solu" kavramı içinde yerini alır. Ecevit ne zaman iktidar olsa katliamlar arka arkaya gelir, solcu kahvehaneler kapatılır. Çünkü o, bağımsız devlet partisidir; sağa da sola da eşit mesafeden operasyon yapar. MC iktidarları sadece sola operasyon yaparken, Ecevit sağ ve solu aynı kategoriye koymuştur.

12 Eylül, sağı ve solu hücrelerde kaynaştırma, buluşturma politikası yapmış ve eşitlemiştir. Sağcılar ile solcular arasındaki en önemli fark, namaz kılınması ve İstiklal Marşı okunması konusundaki hevestir. Diğer şeyler hemen hemen kader birliği gibidir... Elbette, "sağcılara cinayet işler dedirtemezsiniz" politikasının etkisi 12 Eylül zindanlarında da devam etmiş; mezhep ve ırk kavramı üzerinden yazılı olmayan kurallar onlara daha fazla uygulanmış, Ermeni devrimciler daha ağır işkenceler görmüştür.

Necdet Calp ile başlayan bize özgü sosyal demokrat hareket, "halk" imgesini kullanarak siyasette yerini almıştır. İlk cepheleşme köprü satışı ile ortaya çıkmıştır. Özelleştirme ve karşıtı politika başarılı olmuş olacak ki, başörtüsü kavramı içinde de bir cepheleşmeye doğru geçilmiş ve ılımlı İslam iktidarının temelleri sağlam şekilde atılmıştır. Olmayan bir laikliğin savunulması adına sağ seçmen safları daha da sıklaşmış, "modern" yaşam tarzını savunan Kemalistler bir anlamda sıçrama tahtası olarak kullanılmıştır.

Sosyal demokratlar, SODEP, SHP ve CHP ile birlikte Baykal hizbinin liderliğinde partinin genel politikasını "muhalif kal, iktidar olanı koru, kolla" anlayışı üzerine istikrarlı bir şekilde kurmuştur. Sonuç olarak Erdoğan karşıtlığı politikası, cepheleşmenin başka bir boyutunu ortaya çıkarmış; sözde laikler, cumhuriyetçiler ve sermaye grubunun sözcüsü olanlar Cumhuriyet mitingleri ile Erdoğan iktidarını daha da güçlendirmiş, Ergenekon ve Balyoz davalarının temelini atmıştır.

Aslında karşı olduğunu savunan ve koruyan anlayış, onun iktidarda daha uzun ve istikrarlı kalması için gerekli hukuki altyapıyı sağlayan yasaların Meclis'ten torba yasa ile geçmesine olanak sağlamıştır. Zaten Baykal ve Kılıçdaroğlu ile devam eden süreçte Erdoğan'ın karşısına öyle adaylar çıkarılmıştır ki amaç kazanmak değil, prosedürün yerini bulması olmuştur. Cepheleşen toplumda zaten çoğunluğu oluşturan sağ seçmen, kafası net ve vicdanı şeriat duygularıyla yüklü şekilde zaferlerine imza atmıştır.

Sonuçta Erdoğan ve ekibi başarılı olduğu için değil, tersine muhalefet öyle istediği için zor da olsa iktidarda kalması sağlanmıştır.

Sonuç olarak sosyal demokratlar ya da sözde demokratlar, tek lider ve tek görüş anlayışıyla, başka seçeneği olmayan seçmene dayattıkları politikalar nedeniyle sağın hizmetinde olmuştur. Bu oyunu bozan bugüne kadar sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimi olmuştur. O oyunu sanırım istemeden bozduğu için hedef olmuştur. Bugün yaşayacaklarını bilmiş olsaydı yine o başarıyı getirecek söylemlerde bulunur muydu? Bu konuda elimizde bir bilgi yok.

Sol politika üretmek yerine 'Özgür Özel'i test edelim', 'Erdoğan gitsin de nasıl giderse gitsin' anlayışının bugüne kadar başarı getirmediği ortadadır. "Birlik", "birlikte muhalefet" ya da "cumhuriyet için birlik" gibi kavramlar da son elli yılda iktidarı değiştirmeye yetmemiştir.

Baştan beri ileri sürdüğüm tez değişmiyor: Sosyal demokratlardan bir şey olmaz. Bunu söylerken tek tek kişileri değil, yıllardır tekrar eden siyasal anlayışı kastediyorum. Değişim vaat eden, ancak sonuçta mevcut düzenin devamını sağlayan bir muhalefet anlayışı, iktidarın en güçlü rakibi değil, en güçlü güvencelerinden biri hâline gelmiştir.

Belki de bu hikâyenin en ironik özeti başlıktadır: Değişim vaadi, devam garantisine dönüşmüştür.