30 Eylül 2026 Çarşamba

Nazım 19’unda Ne İse Kırkında da Odur!

Nazım 19’unda Ne İse Kırkında da Odur!

Yağmur çiseliyor. İstanbul her zamanki gibi yağmurla birlikte yavaşlamış, hatta yer yer felç olmuş. Buna rağmen salon dolu. Kadıköy’deki eski gazhane, tiyatro salonuna dönüştürülmüş. Salona girmeden önce, bilet kontrol alanında garip bir koku hâkim. Aynı havayı onlarca insan soluyor; bir şey olacaksa hepimize olacak. Belki de daha oyuna girmeden, farkında olmadan ortak bir kader duygusunun içinden geçiyoruz.

Sonra salona ve aslında geçmişin içine giriyoruz.

Sahne bir cezaevi. Dört tarafı demir parmaklıklarla çevrili bir alan, arkada bir saz, sahnenin iki yanında Nazım Hikmet’in portresi ve şiirler... Seyirciye yakın yerde, yine parmaklıkların arkasında şiirler ve aşk mektupları duruyor. Daha oyun başlamadan zamanın içine çekiliyoruz. Özlem Deniz Yetkili’nin tasarladığı cezaevi dekoru ve kostümler, Salih Kanatlı’nın ışığıyla birleşince geçmişin bir taklidi gibi durmuyor; bugünün içinden o zamana açılan bir kapı gibi hissettiriyor. Fatih Çiçekli’nin yaptığı özgün müziklerle Bursa Cezaevi’ndeki Nazım’ın hayatına, zamanın içine çekiliyoruz.

Sahnede bir tarafta 19 yaşındaki Nazım, diğer tarafta kırk yaşlarını yaşayan Nazım var. İki ayrı beden, ama sanki aynı ruhun iki ayrı zamanı. Gençliğin coşkusu ve dünyayı değiştirme arzusu ile hayatın bedellerini olgunlukla karşılayan kırk yaşındaki Nazım aynı sahnede buluşuyor. Dün neye inanmışsa bugün de o inancın arkasında: Nazım 19’unda ne ise kırkında da odur.

Zaman ilerlemiş, bedeller ağırlaşmış ama idealleri değişmemiştir. Üstelik cezaevinde olmak onun üretmesine engel değildir. Üretmek, içeride önyargıları yıkarak yeni dostluklar kurmanın, yatay ilişki kurmanın anahtarıdır. O ürettikçe çevresindeki insanların hikâyelerinden beslenir, düş dünyası büyür.

Dört parmaklığın arkasında ise dört kadın var… Nazım’ın hayatına giren kadınlar. Zaman zaman roller çoğalıyor; biri sözünü bitirmeden diğeri kaldığı yerden devam ediyor. Nazım’ın hayatındaki kadınları yalnızca birer karakter olarak değil, onun duygularına açılan kapılar olarak görüyoruz. Dışarıdaki yaşam da zordur onlar için. Dışarıda da görünmez bir cezaevi vardır; insanın yaşamını ve özgürlüğünü kısıtlayan başka duvarlar...

Sahnenin kendisi de zamanın içinden çıkıp gelmiş gibi. Işık, kostüm, ses ve dekor; hiçbiri yalnızca dönemi taklit etmek için kullanılmamış. Dönemin tarihini ve duygularını taşıyan arkadaki saz ve müzikler, oyunun bütününe hizmet ediyor.

Ve sonra cezaevinin diğer insanlarıyla, yani Memleketimden İnsan Manzaraları ile karşılaşıyoruz. Her biri geldiği yörenin şivesini, korkusunu ve hikâyesini beraberinde getiriyor. İnsanların cezaevine düşmesine neden olan koşullar üzerinden dönemin korkusu ve arkasındaki sistem sorgulanıyor. Cezaevi ayrı bir dünyadır; orada gerçekler çıplaktır.

Nazım’ın yakınlarından gelen “yolundan dönmesi, düzenle uzlaşması” talepleri ve onu içeride tutan dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın tutumu, siyasal baskının izlerini sahneye taşıyor. Komünist olduğu için hedef alınması, geçmişte birlikte yürüyenlerin düzenin kadrolarına geçmesi... Bu siyasal atmosfer bugün de farklı öznelerle devam ediyor. Evrensel hukukun yerini kişiye özel cezalandırmaların aldığı günümüz dünyası ile geçmiş arasında köprüler kuruluyor.

Özneler değişebilir, yöntemler değişebilir, zaman değişebilir. Fakat insanın korkusu, baskı karşısındaki tutumu, adalet arayışı, inandığı şey uğruna bedel ödeme meselesi bütünüyle ortadan kalkmıyor. Oyun bunu seyircinin karşısına bir ders gibi koymuyor. Aytunç Şabanlı, İzel Seylani, Özgür Oktay, Hatice Tezcan, Döndü Özata, Melihat Melis Beşe, Umut Ersoy, Kurtuluş Altaylı ve Altekin Erginel’den oluşan kadro, bu meseleyi bize doğrudan yaşatıyor.

Az oyuncuyla çoklu karakter yaratılması oyunun ritmini hep canlı tutuyor. Her oyuncu birden fazla insanın hikâyesini taşıyor. Zaman kırılıyor, hikâyeler birbirine geçiyor ama oyun hiç dağılmıyor.

Seyirci koltuğunda bir an 19 yaşındaki Nazım’ın coşkusuna kapılıyor, bir an kırk yaşındaki Nazım’ın ağırlığını taşıyor, bir an cezaevindeki bir başka insanın çaresizliğine ortak oluyoruz. Ve zaman bir noktadan sonra önemini kaybediyor.

“Bizi esir ettiler, bizi hapse attılar: beni duvarların içinde, seni duvarların dışında…”

Bu sözler sahnede geçmişte söylenmiş bir söz olmaktan çıkıyor. Duvarların yalnızca dışarıda olmadığını, insanın hapishaneyi kendi içinde de taşıyabileceği düşüncesi bugünün seyircisine kadar ulaşıyor.

Oyunun ruhunda Nazım Hikmet’in tiyatro bakışının izlerini sürekli görmek mümkün. Yaşar Ersoy’un yönetiminde onun söylemleri, düşüncesi ve tiyatro anlayışı oyunun içine ince ince işlenmiş. İnsanlar zaaflarıyla da erdemleriyle de sahnede. Yukarıdan bakan bir anlatım yok. Oyun bizi bir şeylere ikna etmeye çalışmıyor; bize bakmamız gereken yeri gösteriyor ve gerisini bize bırakıyor.

Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, 45. yılında tam da kendi anlayışına uygun bu oyunla geleceği kucaklıyor. Yaşar Ersoy’un kurucusu olduğu tiyatrosunu ustalara ve emin ellere bırakmış olmasının verdiği özgüven, bu anlayışın daha da ileriye taşınacağı duygusunu seyirciye geçiriyor.

Yıllar geçerken değişmek, gelişmek, yenilenmek ama özünü kaybetmemek… Ve dün söylenen bir sözün, yıllar sonra bugün hâlâ seyircinin karşısında bir karşılığı olabilmesi…

Lefkoşa Belediye Tiyatrosu bunu başarıyor.

Yaşar Ersoy’un temelini attığı bu ışık, 45 yıllık köklü bir çınara dönüşerek bizi zamansız bir yolculuğa çıkarıyor. Sahne, karanlığın ortasında aydınlığı, umutsuzluğun inadına umudu yeşertirken; direnmenin, insan onurunu var eden en soylu eylemlerden biri olduğunu 45. yılın gururuyla usulca kalbimize fısıldıyor...

İsmail Cem Özkan

 

Aşk İçinde Mahpushane (Lefkoşa Belediye Tiyatrosu)

Yaşayan ve Yazan: Nazım Hikmet

Oyunlaştıran ve Yöneten: Yaşar Ersoy

Dekor, Kostüm Tasarımı: Özlem Yetkili

Işık Tasarımı: Salih Kanatlı

Özgün Müzik: Fatih Çiçekli

Afiş Broşür Tasarımı: Umut Ersoy

Fotoğraf: Yıltan Taşçı

Asistan: Ali Moda

Işık Uygulama: Fırat Çelik

Ses-Efekt Uygulama: Mehmet Eseri

Sahne Amiri: Mehmet Demir

Oyuncular: Aytunç Şabanlı, İzel Seylani, Özgür Oktay, Hatice Tezcan, Döndü Özata, Melihat Melis Günalp, Umut Ersoy, Kurtuluş Altaylı, Altekin Erginel

 

28 Eylül 2026 Pazartesi

Hiç değişmedi, hep aynı kaldı...

Hiç değişmedi, hep aynı kaldı...

“Bir köşede mırmır edenler gördüm,
Görüp yanlarına sokuldum;
Diyorlar ki: ‘Elli, yetmiş...’
‘Nedir?’ dedim.
‘Bir cuma günü zengin gelir, elli, yetmiş para verir.’ dendi.”

Şair Eşref

Aradan onca yıl geçti; düzen değişti, isimler değişti, araçlar değişti, söylemler değişti ama görünen o ki hikâye hiç değişmedi.

Almanya'da sigortayı dolandıran, zengin yaşamını ve göremediği bir hayatı aldığı lüks araçlarla yollara döken bir kadın ve bir erkek tutuklanmış. İslam vurgusu, İslami kurallara göre —ki sonradan uydurulmuş bir türban hâli mevcut; gerçekte bu örtünün 1980 öncesinde yoktur— kıyafet giyen bir kadının teşhiri üzerinden medyada manşet manşet dolaşıyor.

Türkiye'de ise iktidarda olan siyasi İslami bir partinin vekili, parti üst yönetiminde yer alan ve aynı Almanya'daki gibi giyinen, siyasi İslam temsilcisi olduğunu üzerinde taşıdığı kıyafetle ortaya koyan bir kadının medyada manşetlerde yer alması tesadüfi mi?

Elbette değil!

Siyasi İslam imajını kullanarak soygun düzeni devam ediyor.

Bu düzen öyle basitçe geçiştirilecek bir şey değildir.

Medyaya reklam vererek “ev, araba veren bankayız ama biz İslami bankayız” vurgusu yapan katılım bankalarının ve şirketlerinin vurgunu henüz ortalığa serilmedi. Onların borsa içindeki çalışmaları, faiz ile para işlettikleri, o evleri ve arabaları ne karşılığında verdikleri ortaya serilince, İslam'ın meşhur şu “adaletli ekonomi düzeni” gerçek anlamda ortaya serilmeyecek mi?

“Huzur İslam'da” vurgusunun, huzur yok olunca propaganda dilinden sönümlenmesi gibi, elbette serilecek.

Zaten çoktan siyasi İslam, “siyasi olarak” iflas etmiş bir düzendir.

IŞİD, El Kaide, HTŞ ve Suriye devlet başkanlığına giden siyasi İslam; sorunlara çözüm bulamadığı için Amerikan emperyalistlerinden yardım beklemektedir. Onlardan aldıkları meşruiyet de ortadadır.

Siyasi İslam'ın yaratmış olduğu tek tip kıyafet, kendi içinde çeşitlilik göstermesiyle bu imajı ortadan kaldırmamaktadır. Kadına araba kullanımına izin verilmesi, iş yeri açması, çalışma hayatının içinde olması tamamıyla reklamdan ve vitrin düzenlemekten başka bir şey değildir. Şeriat hükümleri içinde kadının yeri bellidir.

Kadının iş kadını olarak görünmesi, yalnızca gelen müşteriye sunulmuş bir imajdır.

Dini görüşü ve duruşu ortada olanları müşterilerini kapıda karşılayıp, arkasından parasını cebinden alan, hortumlayan bir düzen kurmuşlar.

Onlar, gerek borsadan gerek kurdukları şirketlerden hem devleti hem de müşterisini dolandırıp yolsuzluk yapmasının dinde yeri aranırsa, mutlaka tozlanmış sayfalar arasında bulunur. Ama kimden referans alınırsa alınsın, hırsızlık hırsızlıktır.

Yapılan her yolsuzluk, bir çocuğun geleceğinin çalınmasıdır...

Her hırsız, başkasının hayalini çalmaktır; geleceğini, başkalarının çocuklarının geleceğini karartmaktan başka bir şey değildir.

Siyasi İslam, önce para, sonra iman demiş; her olanağı kendi lehine çevirip çocuklarının geleceğini garanti altına alıyormuş. Elbette birileri çocuklarının geleceğini garanti altına alırken, diğerlerinin, yani çoğunluğun, çocuklarının haklarını çalmış oluyor. Biri zengin oluyorsa, mutlaka biri fakirleşmiş olur.

Siyasi İslam çoktan bitmiştir. Ama devlet erkini elinde bulundurduğu sürece, hortumları cebimizden çıkmayacaktır.

Siyasi İslam ile yüzleşilemeyen toplumlarda, buna benzer hikâyeler hep var olmaya ve yaşamaya devam edecektir.

Hiç değişmedi.

Hep aynı kaldı.

 

26 Eylül 2026 Cumartesi

Birlik Beraberlik İçin Son Bir Şarkı

Birlik Beraberlik İçin Son Bir Şarkı

İstanbul’da kabare işi yapan Agop, Türkiye’deki gelişmeler üzerine yaşayamaz hâle gelince, kabaresini oyuncuları Anita, Azize ve Nefise ile birlikte “zorunlu göç” ile Lefkoşa’ya taşımıştır. Orada açılan kabareye başkaları da katılacaktır. Georgina, ışıkçısı da Lefkoşeli Türk’tür.

Lefkoşa o süreçte İngiliz yönetimi içindedir. Olaylar henüz toplumlar arasında çatışmaya dönüşmemiştir. 1957 yılı, bir yol ayrımının görünür olmaya başladığı yıl gibidir.

O tarihlerde Ortadoğu ateş topudur. Halklar birbirine girmiş, ateş içinde savaşmaktadır. Kıbrıs’ın geleceği de bu çatışmaların gelişimi ile bağlantılıdır; çünkü İngiliz çıkarları, adanın nasıl bir yol izleyeceğini belirleyecektir.

Siyasi olaylar, toplumun çözülmesi ve yeniden oluşturulma sürecinde Agop’un deyimiyle “kabare dünya içinde bir dünyadır. Mutlulukta uzlaştığın” ayrı bir dünyadadır.

Seyircisinin özellikle her kesimden olmasına özen gösterirken alışverişlerini de çeşitlendirmiş, her kesimden alışveriş yapmaya dikkat etmektedir. Kısaca, o taraf değildir. Dışarıda ne olursa olsun, bu kabare içinde birlikte mutlu olmak, aynı zamanda ortak eğlenebilmektir.

Kabare sadece eğlence değildir elbette; eğlendirirken mesajlar da vermektedir. O, birlikten ve ortak yaşamdan taraftır. Ayrım yapmadan tüm seyirciler karışık oturmaktadır. İngiliz sömürgecilere karşı direnen Rumlar, Türkler, İngilizler ve diğer halklar, hepsi o kabare çatısı altında eşittir.

Fakat dışarıdaki dünya değişmektedir.

Lefkoşa Belediye Meclisi’ndeki 12 azadan 8’i Rum, 4’ü Türk’tür. Olaylar öyle bir gelişir ki Türkler ve Rumların yaşam alanları arasında dikenli teller çekilir, adanın taksimi için adımlar atılır.

Bu gelişmeler üzerine Agop’un sesi duyulur:

“Farklılıklar güzeldir. Engel değildir beraber olmaya. Ama ne vakit ki bir farklılığın altını çizerler, misal o Türk’tür, bu Rum’dur, bu Ermeni’dir derler, işler değişir. Ne vakit ki bir farklılığın altını çizerler, o vakit bir ihtimalin de üstünü çizerler; beraber olma ihtimalinin.”

Korkusunu dillendirmekte, Rumları ve Türkleri kabaresinde birlikte eğlenmeleri için davet etmeye devam etmektedir.

İşin ilginç yanı, o dönemde kabare altın çağını yaşamaktadır. Kargaşanın ortasında altın zamanını yaşayan kabare!

Kargaşadan kaçmışlar, yeni yaşam alanlarını bulmuşlar ama kaderleri belki onları izlemektedir. Ülke, İstanbul’daki Eylül Olayları’nda olduğu gibi yağmaya, talana, öldürmeye doğru ilerlemektedir. Rumlar Rum dükkânlarından, Türkler Türklerden alışveriş yapmakta, parası olanlar ise İngiliz dükkânlarına gitmektedir. Elbette Rumlar gidenler tarafında değildir, çünkü silahlı bir mücadeleye girişmişlerdir. Ayrışma, “birlik” kelimesinin içinde olgunlaşmaktadır.

Kabarede çalışanlar, yaşayanlar ise bu çatışmada taraf değildir; aradadır.

Bu konuda Agop şöyle der:

“Hasbelkader içine doğduğumuz bu yerde, yerimizi arar dururuz. Bazılarımız diğerlerinden daha fazla. Yerini bulamayanlar köklerini salamazlar… Arada kalanların kökleri nereye doğru uzar?”

Yeni yaşam alanında kök salamayacaklarını hissetmektedir ama umut taşımaktadır. Bir ihtimal!

O ihtimal onları ayakta, bir arada tutmaktadır. En azından toplumdaki ayrışma kabare içinde olmayacaktır. Bir arada, birlikte çalışmaya, birbirine karşı hoşgörü geliştirmeye çalışarak kriz anlarını yönetebilmektedirler.

Farklı kültürden gelen insanların ortak kaderidir kabare. Farklı kültürlerin mozaiğidir. Her dilden şarkılar söylenir. Her dilden kelimeler sıkışır cümlelerin arasına.

Bir çatı altında bir umudu yeşertmek ve kök salması için uğraşan Agop’un hesaba katmadığı gelişmeler ise artık onun dünyasının kapısını çalmaya başlamıştır.

Çatışmaların en yoğun yaşandığı zamanda Kıbrıs Cumhuriyeti kurulması fikri ortaya atılır ve kısa zamanda iki toplumlu bir cumhuriyet doğar. Ayrılık, birden birlikte cumhuriyet çatısı altında yaşamaya dönüşmüştür…

Yeni umutlar, yeni gelecek hayalleri…

Agop şaşkındır, inanamaz.

İnanılması güç olan gerçekleşmiştir. Dikenli teller ortadan kaldırılmış, cumhuriyet oluşturulmuştur.

Türk ve Rum toplumlarına devlet yönetiminde belirli oranlarda temsil hakkı verilir. Ama azınlık olanlara, yani Rum ve Türkler dışında kalanlara iki seçenek sunulacaktır: Kimin yanında olarak anılacaklardır?

Ermeni Agop’a ya Rum olacaksın ya da Türk dayatması yapılır.

Seçimlerde gizli oy kullanılmasına rağmen kime ne kadar oy çıktığı sorgulanmakta, nerede oy kullandığına bağlı olarak Türklere ya da Rumlara ne kadar oy atıldığı ve kimler tarafından atıldığı araştırılmaktadır. Her iki toplum, kendi lehine gelmeyen oyu ajanlıkla, hainlikle suçlayacak söylemler geliştirmektedir. Kısaca, nefret söylemi tohumları toplumlar arasında, azınlıklara yönelik de işlemektedir.

Dışarıda yeniden çatlaklar oluşurken kabarede hayat devam etmektedir.

1964 yılını karşılamak için Agop hazırlıklar yaparken Rum ve Türkler arasında silahlı çatışmalar başlar. Silahlı çatışma Anita’yı İstanbul’daki Eylül Olayları’na alıp götürür; travması gün yüzüne çıkar.

Onu yatıştırmaya çalışırken ışıkçı Mustafa soluk soluğa kabareye gelir. Mahallelerinin ateş altında olduğunu belirtir ve ailesini görmek için geri gideceğini söyler.

Agop da onu izler ve geri dönemez.

Agop, İstanbul’dan sürgün edilen Ermeniler ile aynı kaderi paylaşır…

Oyun eğlencelidir; trajedinin içinde eğlenceyi, yaşanmış hikâyelerin yeniden kurgulanarak ortaya çıkarıldığı bir müzikal olarak karşımıza çıkar. Hem eğlenirken hem de tarihe doğru uzanan bir yolculuktur.

Sahnede Ermeni, Rum, İngiliz ve İstanbul’dan gelen Türk kendi şiveleri ile Türkçe konuşurken, Lefkoşalı olan ışıkçı Mustafa’nın İstanbul Türkçesi konuşması beni şaşırttı. Ben ondan Kıbrıs şivesi ile oyuna katılmasını beklerdim.

Onun dışında oyunu çok başarılı buldum. Her oyuncu üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirmiştir. Dansçıların oyuna katkıları da küçümsenmez. Onlar sessizdir ama dansları ile oyuna derinlik katmışlardır.

Öncelikle oyunu yazan ve yöneten Aliye Ummanel’in tarihi derinlemesine araştırması, onu bir müzikal içine damıtması, oyuncuları zamanın olaylarını slogan atmadan, içten içe incelikle işleyerek seyirciye ulaştırması açısından çok değerli.

Kıbrıs tiyatrosunun temel taşını atmış olduğunu düşündüm.

Gerçi Kıbrıs tiyatrosu hakkında çok bilgim yok ama ileride Kıbrıs kültürünün daha görünür ve bizler tarafından izlenir hâle gelmesinde bu oyunun önemli bir yer tutacağını düşünüyorum.

Oyuncular hakkında yazmadan önce özellikle dekoru, ışığı, müzisyenlerin konumu ve canlı performansları hakkında da birkaç söz etmek gerekiyor. Çünkü bunların her biri oyunun dünyasını kuruyor.

Hem oyunun seyrinin seyirciye aktarılmasını hem de oyunun anlaşılır kılınmasını sağlamışlar. Eksik bir ışık hâli yoktur. Oyunda boşluklar ve sessizlik, karanlık anın derinliği, sahnede karanlıkta ya da gri hâlde kalan alanların kullanımı dikkat çekicidir.

Dekor sade ve gerektiği kadar var. Ne fazla ne de eksiktir.

Müzisyenlerin canlı performansı ise oyunun içinden geçiyor. Her nota, her ezgi oyuncudan aldığı nefesi seyirciye taşıyor.

Bu oyunda mikrofonun nerede ve nasıl kullanılacağını da çok güzel gerçekleştirmişler. Son zamanlarda her oyunda alakasız şekilde mikrofon kullanarak oyuncuyu sahnede kaybeden yönetmenlerden değildir. Mikrofonun varlığı oyuncunun önüne geçmiyor; sahnenin içinde kalıyor. Çok başarılı bulduğum anlardır…

Oyunculara gelince, diyeceksiniz, hep Agop’tan bahsettin.

Elbette Agop oyunun başoyuncusudur. Onun anlatımı etrafında oyun kurgulanmıştır. Fakat onun yanında yer alan oyuncular ve roller olmasaydı oyun ortada olmazdı. Agop’un başarısı diğerlerinin başarısıdır.

Diğerlerinin başarısı, Osman Ateş’in oyunu içselleştirmesini de ortaya çıkarmıştır. Şivesini kullanımı, mimikleri ve vücut dili ile usta oyuncu olduğunu ortaya koymaktadır.

Anita rolünde Özgür Oktay, Georgina rolünde Hatice Tezcan, Azize rolünde Döndü Özata, Nefise rolünde Gülsefa Dede, Mustafa rolünde Altekin Erginel, Charis rolünde Barış Refikoğlu, Mr. Filanca rolünde Ali Moda; oyuna, bu esere verdikleri emek her türlü övgüyü hak ediyor.

Her biri şivelerini, trajediyi ve yaşanmış acıları anlatırken mimikleri, sesleri, duruşları ve yönetmenlerinin onlara yüklediği görevleri ustalıkla yerine getirmişler.

Ersen Sururi’nin müziği zamanın ruhunu bugüne taşımış…

Muhteşem…

Elbette canlı müzik yapanların emeklerine sağlık. Onlarsız bu oyun ortada olmazdı.

Emeği geçenlere canı gönülden teşekkür ederim.

 

İsmail Cem Özkan

 

Bir İhtimal Kabare

Yazan & Yöneten: Aliye Ummanel

Dekor Tasarım: Özlem Yetkili

Özgün Müzik: Ersen Sururi

Koreografi: Osman Ateş

Müzik Orkestrasyon: Cahit Kutrafalı

Işık Tasarım: Salih Kanatlı

Işık Uygulama: Fırat Çelik

Efekt Uygulama: Mehmet Eseri

Sahne Amiri: Naciye Arsel

Dekor Asistanı: Ali Moda

Orkestra: Ali Suyolcu, Ercüment Şeker, Ebru Pendakomolu, Ozan Sezikli

Oyuncular: Osman Ateş, Döndü Özata, Özgür Oktay, Hatice Tezcan, Barış Refikoğlu, Gülsefa Dede, Altekin Erginel

 

23 Eylül 2026 Çarşamba

Otele Hoş Geldiniz, Çıkışınız Nehirden

Otele Hoş Geldiniz, Çıkışınız Nehirden

 

Nehirlerle çevrili, yosunların her şeyi teslim aldığı, kasvetli bir yerde otel işleten anne ve kızı Martha, otellerine gelen müşterilerini öldürerek, onların paralarına el koyarak hayatlarını düzenlemek, sürekli tasarladıkları deniz kenarında, kumların ayakları yaktığı yerlerin özlemi içindedirler. Son bir zengini öldürdülerse, o hayallerine kavuşacaklardır.

Bir gün otellerine bir müşteri gelir; gelen aslında geçmişi ile barışmak isteyendir. Oteli işleten anne ve kızı, aslında çocukken terk ettiği ailesidir. Jan, tereddüt içindedir; nasıl açıklayacaktır onlara, bilinmeze doğru adımını atarken nasıl bir yol izleyeceğini bilmemektedir. Olayların akışına göre davranacaktır. Eşi Maria ise bu plansız işe karşıdır; neden ailesine açılması konusunda çekingenliğini sorgulamaktadır… İstemez ama Jan, her şeye rağmen geri dönülmez yoldadır.

Otele kayıt yaptırmak için lobide beklerken tereddütleri sözlerine ve davranışına yansımaktadır… Tek başına otele yerleşecek ve geride bıraktığı ailesi ile yüzleşecek ve barışacaktır belki…

Varoluş sorgusudur öykünün konusu. Elbette Camus, kara mizahın her unsurunu ustalıkla kullanır; okuyucusunu ve sahnede bizi olaya yabancılaştırır. Jan yabancıdır; geçmişten gelen değil, yeni bir müşteridir. Martha için hayallerine giden bir hedeftir. O hedefi öldürecek ve sonra nehrin soğuk ve derin sularına atacaktır, tıpkı geçmişte yaptıkları gibi...

Annesi ise bu sefer isteksizdir, yorgundur; Martha ile çatışma halindedir. Bu sefer son olacaktır ama o sona adım atmakta zorlanmaktadır. Yılların birikimi bıkkınlık, çaresizlik ve kabul ediş vardır; kızı gibi beklentisi yoktur.

Martha yirmili yaşlarda, henüz bir erkek ile birlikte olmamış, bu kasvetli yerde yaşamak ve yaşlanmak istememektedir. Dışarıdan bakan için ergen kız ile annesinin çatışmasından bahsedildiğini düşünebiliriz; sonuçta o, kalıbına sığmayan, hayallerini gerçekleştirmek için her şeyi göze almış, hatta annesi ile çatışmaktan çekinmeyen isyankârdır…

Gelen zengin müşterinin olması zorunludur. Kim olduğu önemli değildir; gelen kim olursa olsun, müşteri olduğu için yabancıdır…

Olaylar öyle bir kurgulanır ki, bize absürt gelen o yaşananların bir trajedi olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz…

İzlediğim oyunda öncelikle dekordan bahsedeyim: S harfinin yere çizilmiş gibidir. Açık alanlar kapıdır. Girişler ve çıkışlar bu alanlardan olmaktadır. Ön taraf lobi, müşteri kabul yeridir. Arka taraf ise birinci kattaki odadır.

O mekânlar oyun ilerledikçe kafada somutlaşıyor. Başlangıçta neden orada bir eşyanın olduğu, neden eğimli uzun bir şeyin arka tarafta, bir masanın giriş bölümünde, bir taburenin kapının yanında durduğunu kafamızda somutlaştıramıyoruz; çünkü soyut şeyler, olayın akışında somutlaşacaktır.

Gizem aslında dekorun içinde başlıyor…

Işık tasarımı ise ön taraf ve arka taraf üzerine iki bölüm üzerinden düşünülmüş; kırmızı ışık ile olayın nerede geçmediği belirlenmiştir. Aydınlık bölüm, öykünün anlatıldığı alandır. Geçişler iç içedir.

Lobide anne ve kızı konuşurken, ağabeyleri, oyunda daha çok kardeş diye tercüme edilmiş şekilde, odada kaderini bilinmezlik içinde beklerken, onu hayali iletişim kurmak için kanal açmak için uğraşmaktadır…

Beklenti, anın duygusu ve başına geleceklerden habersiz bir gencin, ölümü tasarlamış kız kardeşin bir fincan çay ile yanına gitmesi ve sözde sipariş edilmiş olan çayın sunumudur…

Sipariş etmediği ama geleni çevirmek yerine bunu konuşmak için fırsata çevirmeye çalışan Jan’ın çaresiz son çabası ve çayı kabul edişi…

Müzik oyunun başlangıcında ve sonunda var. Bir de sanırım ben kaçırdım; ceset taşındığında mevcut olduğunu sonradan öğrendim. Oyun boyunca müzik yoktur.

Kısaca seyirciyi, oyunun akışına dahil eden bir uyarıcı yoktur. 90 dakika boyunca sahneden sadece sahnede rol alan oyuncuların sesi gelmektedir. Boşluk yok gibidir. Bir sahne bittiğinde diğeri, seyirciye düşünme, yorumlama fırsatı vermeden, seyircinin üzerine cümleler fırlatılmaktadır. Her cümle başka bir kurgunun, trajedinin parçasıdır.

Ölüm gelmektedir ama biz, ölüme karşı çaresizce izlemek ile yetiniyoruz. Ölüm yabancıdır, hayaller ise gerçek!

Martha rolünde Gülsefa Dede, oyunun başlangıcında öne çıkmasa da ilerleyen zamanlarda, özellikle tek başına yaptığı tirat ile sesi ve vücudunu kullanımı ile öne çıkıyor; zaten oyunun büyük bir bölümündeki akışı da o belirlemektedir. Yönetmenin tercihi, Gülsefa Dede’yi diğer oyuncuların önüne daha görünür kılıyor.

Anne rolünde Özgür Oktay ise o bezgin, isteksiz, hayatın sonuna gelmiş, artık beklentisi kalmamış bir çaresizliği, çevreden kaynaklanan o yosunların içinde kendine alan açmış gibidir. Ölenin oğlu olduğu gerçeği ile yüzleştiğinde ise: "Özgürlüğümü yitirdim. Cehennemin başlangıcı bu." diyerek nehrin o karanlık sularına doğru gider.

Oyun içinde çokça kullanılan yoğun duman efekti, bölümler arasında geçiş ve nehrin o sisli halini sahneye taşır… Ölümün sessizce ifadesidir bir anlamda…

Jan rolünde ise Nejdet Serkan Sadıkoğlu, üstüne rolü en iyi şekilde verdiğine sahnede şahitlik ettik. Hem sesi hem de durumlara uygun vücut dilini kullanımı başarılı...

Jan’ın eşi Maria rolünde ise Hatice Tezcan, kendisini daha fazla ölüm sonrası odadaki kız kardeşi ile yüzleşmesinde ortaya çıkıyor; başlangıçtaki endişeli eş rolünden, endişesinin gerçekleşmesi ve sonrası sürecinde kız kardeş ile yüzleşilmesi… Ben başarılı buldum…

İhtiyar uşak, sahneden bir sağa, bir sola giden, sessizdir. Önce kim olduğu sorgulatan biri. Hiçbir iz yoktur, gizemlidir. Gizemini oyunun ilerleyen bölümlerinde Martha açıklaması ile öğreniriz. Konuşmayan ama gerek olduğunda sesini ortaya çıkarandır… Cinayetlerde anne ve Martha’nın yardımcısıdır…

Lefkoşe Belediye Tiyatrosunun bu oyununu İstanbul’da izleme şansına ulaştım. İlk defa Kıbrıs’tan gelen oyuncuları izledim. Kıbrıs Türkçesi ile mi sahneye koyacaklar diye bir beklenti ile gittim ama Kıbrıs TV programlarında olduğu gibi İstanbul Türkçesi konuşuluyordu…

Kıbrıs’ta birçok sorun yaşanmaktadır; o sorunların içinde tiyatrolar bir nefes alma alanıdır. İyi ki tiyatro var. Tiyatro, insanlık birikiminin süzülmüş halinin sahneden izleyiciye sadece bir bölümünün yansımasıdır.

İnsanlık sanat ile ilerlemiştir. Tek tip düşünceye, tek tip yaşantıya karşı her zaman tiyatro var olacaktır; çünkü tiyatro, toplumlara ayna olurken, aynı zamanda var olanın absürt halini seyirciye aktarmasıdır…

İsmail Cem Özkan

 

Yanlışlık (Lefkoşa Belediye Tiyatrosu)

Yazar: Albert Camus

Çevirmen: Ayberk Erkay

Yönetmen: Nehir Demirel

Dekor & Kostüm Tasarım: Özlem Yetkili

Işık Tasarım: Salih Kanatlı

Müzik: Hüseyin Kırmızı

Afiş Tasarım & Fotoğraf: Umut Ersoy

Dekor & Kostüm & Reji Asistanı: Ali Moda

Işık Uygulama: Fırat Çelik

Müzik & Efekt Uygulama: Mehmet Eseri

Oyuncular: Özgür Oktay, Gülsefa Dede, Nejdet Serkan Sadıkoğlu, Hatice Tezcan, Barış Refikoğlu

  Not: Yazıda yönetmenden bahsetmemiştim; çünkü tercihlerini beğenmedim. Oyun çok tekdüze ve sıkıcıydı. Keşke seyirciyi de kucaklayan bir anlayışla oyunu yönetmiş olsaydı. cem

20 Eylül 2026 Pazar

Kanınızda Ne Var? Müşteri Numarası mı?

Kanınızda Ne Var? Müşteri Numarası mı?

Kanımız bizim hikâyemizi anlatıyor.

Dijital ekranları olan kan değerlendirme makinelerinden çıkan sonuçlar, dijital ortamdan doktorun ekranına, oradan da bizim e-Devlet ekranımıza yansıyor...

Gözlerimizin önünden geçmiyor hayat hikâyemiz; kan değerlendirmelerimiz üzerinden geçiyor.

Eskiden doktorun sıcak eli değerdi vücudumuza. Artık o bitti.

Bir eldivenli el, iğneyle kolumuzdaki damarı buluyor. Damar yolunu açıp tüplere kanlarımızı dolduruyorlar. Görmediğimiz laboratuvarlara kanlarımız gidiyor ve oradan sonuçlar geliyor...

Kime göre, hangi deniz seviyesine göre ölçtüler, bilmiyorum.

Laboratuvar ortamları nerede bulunuyor?

İstanbul'da alınan kan ile Ağrı'da alınan kan, aynı seviyede, aynı şeyleri mi konuşur?

Bilemiyorum...

Kanlarımıza değer biçen makineler, hangi insan vücuduna göre, kime göre "normal" diyor?

Kime, neye göre kalibrasyon yapılmıştır?

Hangi standartlara göre üretilmiştir bu makineler?

Kimi "normal" olarak algılıyor?

Sonuçta her insanın farklı bir parmak izi vardır.

Her insanın farklı kan değerleri; vücut yapısına, bulunduğu coğrafyaya, yaşadığı deniz seviyesindeki yüksekliğe göre değişir.

Hatta mevsimlerin bile önemi varken, bizim kanımız kime ne anlatır?

Benim hayat hikâyem kanımda mı yazılı?

Geçmişim, gelecekte ne yaşayacağımı kan değerlerime bakarak anlatır mı?

Belki yatalak olacağımı...

Belki kalp krizi geçireceğimi...

Belki de aniden oluşacak bir kanser hücresinin çılgınca besleneceğini...

Hayatımızın bu sürecine kadar kaç arkadaşımız aramızdan ayrıldı?

Kaçı yaşıyor?

Kaçı sağlıklı?

Kaçını modern tıp hasta etti?

Tıp her zaman iyileştirmez, şifa dağıtmaz; bazen de hasta yapar!

Tıp, insanlık tarihi boyunca şifa dağıtmak için geliştirilmiş evrensel bilimsel bir alandır.

Fakat ilaç firmaları bunu kâra dönüştürüp sürekli müşteri yaratacak bir alana evirdi...

İlaç firmaları, kapı kapı dolaştırdığı ilaç temsilcileri aracılığıyla doktorları, sağlık çalışanlarını ve sağlık bakanlıklarını para ile etik yolundan çıkarıyor.

Hangi ilca firması daha fazla komisyon, hediye, eşantiyon veriyorsa ya da yaz tatillerini en güzel otellerde, en güzel coğrafyalarda geçirecek olanaklar sunuyorsa...

İlaç firmaları sağlık alanını, etik yapısından kopararak hastaları müşteriye dönüştürdü.

Şirketlerin tek amacı vardır, kar elde etmek, çaresiz insanların üzerinden para kazanmak, ortaklarına para dağıtmaktır.

Kan değerlerimiz bize bugün ne anlatıyor?

Müşteri olduğumuzu mu, hasta olduğumuzu mu?

Sürekli tüketen, tükettikçe kazandıran bir sanayinin değişimi baş döndürücü.

İlaçlar üretiliyor, şifa verecek diye uzmanlık alanlarına ayrılıyor; ama diğer uzmanlık alanlarını da çökerten, onlara hasta üreten bir alana evriliyor...

Her ilacın bir yan etkisi bilinçli olarak mı ortaya çıkarılıyor?

Bugün kanımızı alıyorlar.

Plastik eldivenlerle elimizi tutup, cam tüplere kanlarımızı koyuyorlar. Üzerini plastik bir tıpayla kapatıyor ve laboratuvarlara gönderiyorlar...

Sonuçlar bizim hayat hikâyemiz.

Ama yaratılmış şekliyle...

Biz de bu yaratılan hayat hikâyemize bakıp cebimizdeki paraları sektöre, müşteri olarak aktarıyoruz.

Soyuluyoruz.

Ama gönüllü bir soyulma...

Ya da çaresiz bıraktırılmış bir soygun...

Kan değerlerimiz bizim hayat hikâyemiz mi?

Yarın yaşayacaklarımızın falı mı?

 

Bir Zil Sesine Sığan Hayat

Bir Zil Sesine Sığan Hayat

Yıllardır operaya gitmiyorum.

Çünkü Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğünün yazarlara sağladığı davetiyeler kaldırıldı. Oysa ben davetiye ile operaya gider, oyunu izler, o anda hissettiklerimi yazardım. Elbette biraz konusuna değinir, sanatçıların o mükemmel sahne koyuşlarından söz ederdim. Her başrolün iki farklı sanatçı tarafından seslendirildiği ya da canlandırıldığı düşüncesiyle, isim vermeden her ikisini de önermeyi seçerdim.

Ama benim gözüm her ne kadar sahnede olsa da, kulağım sahnenin altındaki çukurda, yani orkestradadır.

Oradan yükselen sese, tınıya, hatta tek bir zil sesinin bütün içindeki uyumuna dikkat ederdim.

Sahneyi belirleyen orkestra mıdır?

Yoksa sahne mi orkestrayı yönetir?

Peki yönetmen, sahne ile orkestra arasındaki anahtar mıdır?

Bir opera sahnelendiğinde, çukur ile sahne arasındaki o kopmaz bağlantı beni hep etkilerdi. Çukurda yer alan her sanatçının, her çalgının, her sesin ve her tınının bir araya gelerek nasıl bir atmosfer yarattığına tanıklık ederdim.

Ama en çok da kendimi bir zil çalanın yerine koyardım.

O anın gelmesini sabırsızlıkla bekleyen, bütün dikkatini tek bir işarete vermiş, belki de gerilim içinde yönetmenin elini gözleyen biri...

Bir zil sesi.

Sadece bir zil sesi.

Ama o sesin tam zamanında çıkması gerekir. Ne erken, ne geç.

Belki yıllarca çalışmış, yıllarca beklemiş, belki hayatının büyük bir bölümünü o birkaç saniyelik ana hazırlamıştır. Sonunda yönetmenin işareti gelir. Elindeki küçük hareketle orkestranın, dolayısıyla bütün sahnenin içinde yerini alır.

Sonra ses biter.

Ve o insan yine görünmez olur.

İşte tam burada düşünmeye başlardım:

İnsan kendi hayatını tamamen kendi iradesiyle seçme şansına sahip olsaydı, kim bir çukurda zil çalmayı seçerdi?

Bütün opera boyunca orada bulunan, ama neredeyse hiçbir zaman görünmeyen biri...

Afişte belki adı vardır.

Program kitapçığında belki ismi geçer.

Ama seyircinin gözü onu hiç görmez.

Oysa sahnede şarkı söyleyen bir insan bir gün görünür olur. Alkışlanır, hatırlanır, fotoğrafları çekilir. Belki yıllar sonra heykeli bile dikilir.

Peki zil çalanın?

Onun hayata bıraktığı nedir?

Bir zil sesi mi?

Belki de mesele tam olarak burada başlıyor.

İnsanın hayatta görünür olmakla var olmak arasındaki farkını düşünürüm. Bazıları hayatın tam ortasında görünür olur; bazıları ise başkalarının görünür olabilmesini sağlayan görünmez bir yerde durur.

O zil çalınmadan sahne eksik kalacaktır.

Ama zil çalan görünmeyecektir.

Belki de insanın hayat içindeki yerini belirleyen şey, ne kadar göründüğü değil, yokluğunda neyin eksileceğidir.

Operaya gitmeyeli çok uzun zaman oldu.

Fırsat bulursam yeniden gidip seyretmek istiyorum.

Bu kez sahneye değil, önce çukura bakacağım.

Yönetmenin eli havaya kalktığında, bütün opera boyunca o anı bekleyen insanı arayacağım.

Belki yine kendimi onun yerine koyacağım.

Bir zil sesi için bekleyen o görünmez insanın heyecanını anlamaya çalışacağım.

Ve zil çaldığında, belki de salondaki herkesten biraz daha fazla onu dinleyeceğim.

 

Özgürüz, İktidar Öyle Diyorsa…

Özgürüz, İktidar Öyle Diyorsa…

Seçimler sadece iktidarın kim olacağına karar verir; sorunları çözmez.

İktidarlar, seçimi kaybetmemek için yasal düzenlemeler yaparak koltukta oturma sürelerini uzatırlar. Her istisnai durum, bir sonraki seçimin istisnai durumunu ortaya çıkarır. Böylece seçim, sorunların çözümünden çok, iktidarın nasıl ve ne kadar süreyle değiştirileceği tartışmasına indirgenir.

Sorunları çözmenin adresini yalnızca seçim olarak göstermek, aslında “Biz bu sorunları çözecek yöntemlerden yoksunuz.” anlamına gelir. Seçim, demokrasinin vazgeçilmezi olarak sunulur; ama seçimlerde oyları kimin saydığından, sayımın kimin denetiminde olduğundan pek söz edilmez.

Oysa demokrasilerde mesele yalnızca seçim değildir; asıl mesele, kimin kimi ve neyi denetlediğidir. Denetimin eksik olduğu yerde otokrasi kendisine bir yuva oluşturur. Zamanla diğer özgürlük alanlarını da daraltarak özgürlüğü, yalnızca baskı uygulama özgürlüğüne kadar indirgeyebilir.

Özgürlük, kime göre?

Bugün ülkemiz özgürlükler ülkesidir; elbette iktidara göre.

Bugün ülkemiz ekonomik sorunlarını çözmekten uzak, krizden krize giren, bakıma muhtaç, dışa bağımlı; bağımsızlığını çoktan bankerlerin eline vermiş ve geleceğini onların çizeceği dar bir alana hapsetmiş bir konumdadır.

Her kapitalist ülkede olduğu gibi, bizim gibi yarı gelişmiş, diğer anlamıyla yarı sömürge devletlerde özgürlükler, yalnızca iktidarın gücünü ve meşruiyetini dışarıdan aramasından başka bir şey değildir.

İktidarın bu kadar zayıf olduğu dönemlerde ise krizden çıkış yolu savaşlar olarak ortaya çıkar. Savaş hem krizi besler hem de oluşturulan otokratik ortam sayesinde yandaş şirketlerin beslenmesine, geleneksel sermayenin elinden sermayenin alınmasına ve yeni pazarların oluşturulmasına hizmet eder. Kısacası savaş, hem kriz nedeni hem de çıkış kapısıdır.

Tam da bu nedenle, kriz koşullarında muhalefetin yalnızca seçimi bir çözüm kapısı olarak göstermesi önemlidir. Eğer muhalefet, bütün sorunların çözümünü sandığa bırakıyorsa, sorunların altına elini atmaktan korktuğu ve iktidarı dolaylı olarak desteklediği anlamına gelir.

Sonuçta, kriz koşullarında muhalefet için tek çıkış yolu seçimse, bu, o ülkede iktidar koltuğundan kimsenin kalkmaması anlamına gelir.

Çünkü kriz koşullarında özgürlük sokaklarda kazanılır.

İşçi sınıfı hakkını sokakta alır. Patronuna yalvararak, “Birikmiş paralarımızı bize ver.” diyerek alamaz.

İş güvenliği ve iş sağlığı da mücadele ile kazanılacak haklardır. Hiçbir işveren bunları gönüllü olarak vermez.

Ancak işçilerin sendikalı olması da tek başına işçilerin haklarını almak için mücadele edeceği anlamına gelmez. Çoğu sendika ve yönetici, kendi çıkarını işçinin çıkarının üstünde tutar; patronla yaptığı anlaşmayı patronun işine gelecek şekilde düzenler. İşçilerin hoşnutsuzluğunu ise bir Truva atı gibi onların arasına girerek, işyerini “kaybetme” korkusuyla onları pasifize etmek için kullanır.

Çoğu sendika ve lideri, adında “devrimci” ve “bağımsız” ifadeler taşısa da haklı olana bakmadan, işçi sınıfının içindeki işverenin silahı, burjuvazinin dostu ve kapitalizmin güvencesi hâline gelir.

Sonuçta mesele yalnızca kimin seçileceği değildir.

Mesele, kimin denetlediği, kimin mücadele ettiği ve hakkın kimin eliyle kazanıldığıdır.

Çünkü sandık iktidarı değiştirebilir; ama hayatı değiştirecek olan, insanların kendi hakları için verdiği mücadeledir.