14 Mart 2026 Cumartesi

İnsan Sırtında Kurulan Düzen: Joko’nun Doğum Günü

İnsan Sırtında Kurulan Düzen: Joko’nun Doğum Günü


Bir doğum günü, aynı zamanda işe başladığınız gün. Her yaşınız çalıştığınız yılla anılır. Bir iş yerinde üç yıl çalışıyorsanız üç yaşında olmuş oluyorsunuz ve sizin için o gün aile içinde bir doğum günü hediyesi verilir. İnsan, çalıştığı ve eve para getirdiği sürece yaş alır.

Topor’u ben önce çizgileriyle tanıdım. Kara mizahın o dehşet dilini öyle bir kullanır ki çizgilerinde hayran olmamak elde değildir. Yahudi bir ailenin çocuğu; savaş yıllarında başka bir ailenin yanına Katolik olarak bırakılması ve savaş sonrası tekrar ailesiyle birleşmesi, yeniden Yahudi olması… Ailesinin doğduğu ülkede değil de Fransa’da yaşamaya devam etmeleri ve Fransız kültürü ile Polonya gettolarının acısının karışımı, onda kara mizahın dilini kökten etkilemiştir.

Elbette o sadece kara mizahın değil, başka düşünce yöntemlerini de hicvin diliyle buluşturur. Kafka’nın göndermeleri Topor’da başka bir biçime bürünür. Sadece çizgilerinde mi? Elbette değil. Yazdığı metinlerde de o ince hiciv dili, tarihin dehlizleri arasında bizi dolaştırır; en olmayacak gibi gözüken absürt anlatımlarıyla görünür kılar. Topor’un bu yaklaşımı “Joko’nun Doğum Günü” adlı eserinde çok çarpıcı bir biçimde ortaya çıkar.

Kısaca o, görünenin arkasındaki gerçekliği alaycı bir dille okuyana sunar. İnsanların kahkaha atmasını değil, acıyla yüzleşmesini ister. O ince iğneler öyle bir batar ki insan, gülecek mi ağlayacak mı bilemez; ikisinin arası gülme sesleriyle karşılaşır. Çünkü insan bazen ağlayacak hâline güler.

Onda zaman ve coğrafya sınırları yoktur; hikâyeler herhangi bir zamanda, herhangi bir ülkede geçebilir. Çünkü insan benzer sorunları her yerde yaşar. Mizahın dili çoğu zaman yereldir; yazıldığı dilin kıvrımlarında doğar. Bu yüzden mizahî eserlerin küresel ölçekte aynı etkiyi göstermesi zordur. Bizim güldüğümüz, dilimizin özellikleriyle kurulmuş bir espri başka bir dilde hiçbir karşılık bulamayabilir. Topor ise bu eserinde evrensel dili öyle imgeler içinde yakalar ki hangi dilde olursa olsun sizi kurduğu dünyanın içine alır; orada inceden inceye iğnelerini batırır ve kanadığımızın bile farkına varmayız.

Joko, atık su deposu için yapılan sınava girmiş ve başarmıştır. Evinden uzakta olan bu atık deposuna gidip gelmektedir. Henüz birinci yılında, yolda yürürken başka bir gelir kapısının açılacağını düşünmez. O çekingendir, bir anlamda ürkek. O sırada yaşadığı şehirde Concordia Oteli’nde bir kongre düzenlenmektedir. Bir kongrenin onun hayatını değiştireceğinin farkında bile değildir.

Joko bir sabah atık deposundaki işine gitmek için uyanır, sokağa çıkar ve kongrecilerle tanışır. Onların istemi, kendilerini sırtında taşıyarak istedikleri yere götürmesidir; kısaca hamal olmasını isterler. O da önce reddeder, ancak karşılığında para alacağını öğrendikten sonra bir anlamda gönüllü olarak onları taşımayı kabul eder. Artık gökyüzüne bakmaz. Sırtında taşıdığı insanla kurduğu iletişim bir insani ilişki gibi görünür, ama aslında parazit bir düzendir; hem emeğini alırlar hem de istediklerini yaptırırlar.

Oyun kısaca, sıradan bir işçi olan Joko’nun önce para karşılığında insanları sırtında taşımayı kabul etmesi, sonra bu durumun giderek kalıcı bir sömürü düzenine dönüşmesini anlatır. İnsan bazen farkında olmadan sırtına binen düzeni kendi elleriyle kurar. Bize ideal olarak sunulan düzenlerin zaman içinde çözülmesine ve yerini sömürüye bırakmasına tanık oluruz.

Zaman içinde işler o kadar kötüleşir ki Joko’nun sırtına yapışırlar. Ayrılmaları çok zordur. Bu arada kız kardeşi, sırtında yapışık olanların yiyeceği olur. En yakınını kaybetmiş olmasına rağmen acısını dahi yaşayamadan, annesinin kaybolan eşyasına duyduğu acı, maddi olanın manevi olanın önüne geçtiğini gösterir. Yabancılaşma tam da burada başlar.

Joko’nun üçüncü doğum gününde annesi, sırtına yapışanları balta bıçakla parçalar; çünkü çocuğunun onlara para getirmesi, diğerlerinin yaşamından daha önemlidir.

“Joko’nun Doğum Günü” aslında pesimist, yani kötümser bir bakış açısına sahiptir. Hangi toplumda yaşarsanız yaşayın, o toplum içinde arzu edilmeyen ve öngörülmeyen olaylar yaşanır ve zaman içinde kaos hâkim olur. Bu nedenle eser, distopik yazım biçimi ve kara mizah kurgusuyla benzersizdir. Joko’nun sisteme karşı direnişi yok edilir ve zamanla para kazanmak isteyen işçi, yürüyen bir bedene dönüşür. Tabii siz ezilirken başınızı kaldırmayasınız diye tepenizde oturup size hükmeden bir zengin mutlaka vardır.

Topor’un oyunu, bugün içinde yaşadığımız toplumsal gerçekliği bir boyutuyla ortaya koyuyor. Oyunu bu kadar başarıya taşıyan tasarımlara ve yönetmenin organizasyonuna bir göz atalım.

Öncelikle sahneden, yani dekordan söz edelim. Sahne tasarımını Veli Kahraman üstlenmiş ve sahneyi sade tutmuş; sahnede fazla hiçbir şey yok. Oyunda neye ihtiyaç duyuluyorsa sahnede var. Seyirciye göre sağ tarafta Joko’nun iş yerine gönderme yapan borular; atık su boşaltmak için vanalar ve borular. Ortada dikdörtgen platformlar yükselti içinde yer alıyor. En sol tarafın arka kısmında salyangoz kabuğunu andıran bezlerden yapılmış bir çıkıntı var; oyunun sonuna doğru yatağa dönüşecek ve iç organları temsil edecek.

Dekora ışık tasarımını Muhammet Uzuner üstlenmiş ve her sahnede oyuna derinlik katıyor. Arka fonda değişen ışıklar ve gölgeler oyuncuların makyajını öne çıkarıyor. Üsten bakışın verdiği özgüven ve bencillik, boyalarla birleşince Topor’un dünyası sahnede görünür hâle geliyor.

Kongre üyeleri aynı zamanda masum bir insanı köleye dönüştürmenin, onun kanını emen bir keneye dönüşmenin temsilidir. Kolları ve bacaklarıyla taşıyanı sarmaları, rahatlıkları… Bu etkiyi sağlayan kostüm tasarımını Nihan Şen gerçekleştirmiş. Kostümler öyle iyi düşünülmüş ki her oyuncuya rolüne ve görevine uygun verilmiş; onları belirli bir zamana taşımıyor, zamansız bir alan içinde rahat hareket etmelerini sağlıyor.

Sanki bir insanı sırtında taşımıyor gibi bir rahatlık sunan, omurgayı gösteren o sırtlıklar, pantolonlar ve oyuncunun terini saklayan dokulu kıyafetler çok hoşuma gitti. Oyuna derinlik veren dış sesler ve müzik, Berkay Özideş’in tasarımıyla sahneye yansıyor. Müzik, sahneler arası geçişleri ve duyguları ışığın karanlıktan aydınlığa geçişi gibi destekliyor. Sözleri bastırmak yerine öne çıkarıyor.

Hareket denilince koreografi akla geliyor. Hicran Akın her sahneyi ve her metni oyunculara öyle yönlendirmiş ki oyun sanki doğal akışında hep böyle oynanıyormuş gibi görünüyor. Ne abartı ne de fazlalık var. Sahnede kaos yok ama düzen var; aynı zamanda o kaos hissi de izleyiciye aktarılıyor.

Dramaturg Oya Yağcı, yönetmene öyle bir alan sunmuş ki sözler aksamadan, bir şiiri okur gibi oyuncuların ağzından çıkıyor. Her ses bir harekete dönüşüyor. Gözünüzü kapatın ve oyunu dinleyin; sahnenin atmosferine anında dahil oluyorsunuz.

Her oyuncu çok başarılı, ama Harun Özkan sahneden hiç ayrılmadan oyunun tüm ağır yükünü başarıyla taşırken ne sesinde ne de oyunda aksamaya izin vermedi. Genç bir oyuncunun bu kadar güçlü öne çıkması, diğer oyuncuların katkılarıyla daha da anlam kazanıyor. Tiyatro, birlikte üretilen bir sanat ve bu ortak başarı bunu gösteriyor. Bu arada, söz etmeden geçmek olmaz: Oyunda, mim tiyatrosunun tüm tekniklerini görebiliyorsunuz.

Bu kadar iyi organize eden yönetmen… Elbette yardımcıları ve oyun sırasında ışık ve efekt masasını kontrol edenlerin emeği de göz ardı edilmemeli. Sonuçta bütünlük, yönetmen Muhammet Uzuner’in tecrübesini ve ustalığını da gözler önüne seriyor.

Her oyun bittiğinde alkış, CAS oyuncularına yabancı değildir. Elbette burada, tiyatro anlayışı ve bu anlayışın canlı olarak bize sunumu da önemlidir. Arzu Gamze Kılınç ve Muhammet Uzuner ikilisinin yarattığı yeni bir dünyanın konukları olmak ise büyük bir onur veriyor. O güzel atmosfer içinde yaratılan dünyaların izleyicisi olmak, bizi adeta oranın bir parçası hâline getiriyor.

Oyun bittiğinde kulağımda bir şarkı sözü dolaştı:

 “Herkes biliyor zarların hileli olduğunu

Herkes biliyor iyilerin kaybettiğini

Herkes biliyor dövüşün hileli olduğunu

Yoksullar yoksul kalır, zenginler zenginleşir

İşler böyledir, herkes biliyor.

Herkes cebi için konuşuyor

Herkes biliyor.”

– Leonard Cohen

 

İsmail Cem Özkan

 

Oyunun Künyesi:

Yazar: Roland Topor

Çeviren: Mine Kırıkkanat

Yöneten: Muhammet Uzuner

Sahne Tasarımı: Veli Kahraman

Kostüm Tasarımı: Nihan Şen

Müzik: Berkay Özideş

Koreografi: Hicran Akın

Işık Tasarımı: Muhammet Uzuner

Dramaturg: Oya Yağcı

Yönetmen Yardımcısı: Murat Aytekin

Oyun Fotoğrafları: Arzu Gamze Kılınç

Işık Kumanda: Ekin Bora Boran, Osman Onur Can

Efekt Kumanda: Murat Aytekin

Oynayanlar: Ali Güvendi, Bilge Nur Serçe, Harun Özkan, İrem Ala, Petek Kayaalp, Sude Gediktaş, Zeynep Yüce.

Havada Çarpışan Kurşunlar

Havada Çarpışan Kurşunlar

Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı askeri Alman kumandası altında, İngiliz kumandası altında ise sömürge askerleri birbiriyle savaşırken, karşılıklı atılan kurşunların havada birbirine çarpıp o ısıyla kaynaştığı söylenir. Savaş sonrası bu kurşunlar, savaşan sömürge askerlerinin birbirine kavuşması ve sarılması gibi anlatılır.

Efendiler o savaşı bugün yalnızca anılarında hatırlıyor: Kötü yendik, kötü vurduk, iyi direndik, iyi strateji yaptık diye anlatıyorlar. Oysa İngiliz efendiler için meselenin özü başkaydı. Rus Devrimi’ni engelleyemediler. Moskova’da savaş karşıtı bir iktidar ortaya çıkınca Almanya’nın eli güçlendi. Yani Çanakkale, Almanlar için Rus cephesinin kapanması demekti; bu da onların İngilizler karşısında göreceli olarak daha güçlü bir konuma geçmesini sağladı.

İki ülkenin amacı farklıydı, bizim amacımız farklıydı. Uzun zaman sonra bir cephede ilk kez zafer elde edilmişti. Ama “zafer” dediğimizde şu gerçeği de unutmamak gerekir: Düşman askeri Osmanlı sahilinde postallarıyla yürüdü. Sonra yağan yağmurla siperler doldu; o siperlerde insanlar öldü. Üstelik yalnızca çatışmada ölenler değildi bunlar.

Zafer dediğimiz, aslında Osmanlı’nın uzun yıllar sonra toprak kaybetmemesidir; yani “toprak kazandık” diye ilan edilmiş bir zafer yoktur.

Sonuçta büyük bir insan kıyımı yaşandı. O kıyımın sonunda düşman askerleri, bir süre sonra sarayın tam karşısında gemilerini demirledi ve işgal edecekleri şehri izlediler.

Şimdi bunu neden anlattım derseniz… İran’ın İsrail–Amerika füze savaşlarını ekrandan izlerken aklıma geldi. Bu füzeler havada birbirine çarpışıyor. Acaba diyorum, onlar da birbirine yapışıyor mu? Bir gün, tıpkı o mermiler gibi müzelerde sergilenecekler mi?

Savaşın bir an önce bitmesini bekliyormuş tüccarlar. Kullanılmış mühimmatı toplayıp yeniden dönüştürmek için… Hurdacılar arabalarını hazırlamış bile. Nerede bir füze düştü diye notlar tutuluyormuş.

Belki yıllar sonra müzelerde, birbirine çarpmış füzeler sergilenecek. Altlarında küçük bir not olacak: “Havada çarpıştılar.”

Savaşlar biter; geriye müzelik mermiler ve satılık hurdalar kalır.

 

İsmail Cem Özkan

 

13 Mart 2026 Cuma

“Ertuğrul Kürkçü'ye Vurmanın Dayanılmaz Hafifliği”

“Ertuğrul Kürkçü'ye Vurmanın Dayanılmaz Hafifliği”

Popüler konular hiç eksik olmaz. Hedefe konulan isim popüler ise onun üzerinden prim yapılır; satılması muhtemel olan kitap ya da ürün satışı da o popülerlik üzerinden yapılır. Bunu magazin programları yapar: hep kavga, birbirine laf çakanlar... Bu hem seyirciyi o kanalda tutar hem de yeni çıkardıkları CD ya da parçanın dinlenme rakamını artırır.

Ertuğrul Kürkçü katliamdan sağ kurtuldu. “Sen neden ölmedin?” demek yerine, kurtuldu ama o yoldan gitmedi diye suçlanıyor. Adam kurtulmuş, kendisince ders çıkarmış ve yaşamak için yeni bir yol çizmiş; o yolda gitmiş.

Peki, o katliam olmadan önce Mahir ve arkadaşlarının kurduğu siyasi partiden ayrılanlar? Onlar Merkez Komitesi üyeleriydi; ayrıldılar. Tartıştılar, Mao'cu çizgiye doğru savruldular. Birileri suçlamış olabilir, ama kimse ikide bir onları gündeme almadı. Mahir'i eleştiren yayınlar yaptılar; kimse oturup “Bu adamlar Mahir'i eleştiremez.” demedi. Kızıldere yolu yanlıştı; o yolun başında “Buna gitmeyin.” dediler. Kimse onlara o zaman hain diyerek ölüm fermanı çıkarmadı.

Lazım olunca kimse gündeme getirmedi, çünkü konu popüler değildi. Eski Merkez Komitesi üyeleri farklı ve kitlesel bir örgüt kurmuş olsalardı, şimdi “Mahir çizgisini ben temsil ettim, onun yolunu bozmadan korudum.” diyenlerin eleştirisi olabilir miydi?

Zaten kimse onlar Kızıldere'de katledildikten sonra “Bire bir devam ettireceğiz.” demedi. “Kuracağımız yapı geçmişin eleştirisi olacak.” dediler. Sonuçta Devrimci Yol, THKP-C'nin yani Mahirlerin eleştirisidir.

Şimdi karşılaştırmalı olarak bu eleştiriler nerede yapılmıştır? Hangi çizgi devam etmiş, hangisi reddedilmiştir diye kronolojik ve analitik bir eleştiri yapılmış mıdır?

Ertuğrul Kürkçü popüler sol siyaset içinde milletvekili olmuş, şimdi bir medyanın ortaklığını yapmakta ve o medyada yaptığı dosyalarla ortada biridir. Doğru ya da yanlış, hâlâ kendisini solda tanımlıyor ve Erdoğan'ın danışmanlarından biri olmamıştır.

Bu arada bir parantez açayım: Ben şahsen hiçbir zaman yan yana gelmiş, onunla sohbet etmiş biri değilim. Etmek isteseydim birçok ortak zemin vardı, ama öyle bir niyetim olmadığı için tanışmadım.

12 Eylül'ün sürdüğü günlerde, hapishaneden çıkacağı haberi üzerine bir parka gidip “Umudumuz Ertuğrul Kürkçü” diye yazı yazmış olmam ve o parka o zamandan sonra girişlerin engellendiğini görmüş biri olarak şunu söyleyebilirim: Ben o kişiyi savunmak durumunda değilim. Zaten kendisini birçok konuşmasında ve röportajında ortaya koymuştur. Meclisteki yemin törenine on karanfille gidip sol yumruğunu havaya kaldırmış biridir.

(O parkı merak edenlere yazayım: Ankara Şafaktepe parkıdır. O dönemde neden böyle yazı yazdığımı sorarsanız: Sol henüz ortada yoktu; en azından biri solcu olarak cezaevinden çıkmış olması, sol adına küçük bir kıvılcım için ortam yaratabilirdi diye umudum vardı.)

Kısaca bana düşmeyen bir şeyi yazmak zorunda kaldım. Bu kadar ortada olan şeylerin yeniden gündeme gelmesini artık sol adına doğru görmüyorum. Eleştirilecek o kadar çok şey varken, bir kitap satışı için “çakmak” doğru değildir.

Kısaca o hâlâ hayata soldan bakıyor. Ama siz istediğiniz yerden bakmıyor diye eleştirmek ne kadar doğrudur? Her insan hata yapar, her insan yeni bir rota belirler. Değişim kaçınılmazdır; diyalektik olarak zaten bunu reddetmek başlı başına Marksizm düşünce yapısından çıkmak demektir.

Şimdi bugün kimse Devrimci Yol'u olduğu gibi, tüm yapılarıyla savunuyorum ve ona uygun yapılar kurdum, onu aşacak bir devrimci örgüt oluşturduk diyor mu? Keşke olsa...

Her kişi elinden geldiğince sol adına bir şeyler yapıyor; hatalarıyla, el yordamıyla yol alıyor. Hazır reçete yok. O gelenekten gelenlerin önemli bir bölümü Kemalizm bataklığından Marksizme geçiş yapmamış; hâlâ Kemalist devrimi aşacak bir bakış açısıyla o dönemi eleştirmek, resmî tarihi sorgulayan bir görüş belirtmeden yol almaya çalışıyor.

Onlara sorarsanız en has, en hakiki Marksizm kendilerinin belirlediği görüşlerdir. Ne denir, yolları açık olsun. Umarım kitlesel bir sol yaratılır ve solun bir bölümü şu CHP kuyrukçuluğundan kurtulur; diğer bölümü de DEM kuyruğundan kurtulup Kürt hareketi daha bağımsız bir şekilde kendisini ifade edecek konuma kavuşur.

Sol neden hep birilerinin gölgesinde, onların liderleriyle yapılan pazarlıklarla yol almaya çalışıyor, onu da ben anlamıyorum. Mahir'in ne MDD ne de TİP gölgesinde yapısını kurdu. “Tam bağımsız Türkiye” derken “tam bağımsız” örgütünü kurduğu ve kendi doğrularıyla hareket ettiğini, sonucunu da korkmadan kabul ettiğini tarih bize fısıldıyor.

Ertuğrul Kürkçü gündeme hâlâ geliyorsa, demektir ki hâlâ popülerdir ve onun gölgesinden prim yapanların var olduğunu gösteriyordur. Ancak bu durum, solun kendi bağımsız reflekslerini geliştirmeden sadece gölge tartışmalarına takılıp kalmasının ne kadar sınırlı olduğunu da ortaya koyuyor. Popülerlik ve kişisel tartışmaların ötesine geçmeden, geçmişin eleştirisinden ders almak yerine aynı hataları tekrar etmek kaçınılmazdır. Solun, kendi doğrularıyla yürüyüp gölgeden çıkmayı başarması; geçmişin yankılarında kaybolmamak ve kitlesel, bağımsız bir mücadele yaratmak artık bir zorunluluktur.

 

12 Mart 2026 Perşembe

Algının Kadrajı

Algının Kadrajı

“Bir film kopuyor gecenin perdesinden

şehir yüzüme yüzüme akıyor.”

— Attilâ İlhan

Sinemada kamera bize neyi gösterirse onu algılayıp ondan sonuç çıkarmaya çalışırız. Sinemanın büyüsü ve gizemi de budur. Kamera, gördüğü kadar alan içinde kurgulanmış öyküyü anlatır. Hareketler o çerçeve içinde bize sunulur. Bilincimizi yönlendirir ve öykü hiç beklemediğimiz bir sonuçla bittiğinde hem şaşkınlık hem de beğeni duygularımız bir arada çalışır ve benliğimize kayıt edilir.

Beyaz perdede izlediğimiz filmler, hangi yaşta olursa olsun, en ufak bir çağrışımda canlanır; sanki yine beyaz perde karşısında oturmuş gibi oluruz. Sinema, gösterdiği alan ve kalabalık ne kadar çok olursa o kadar etkili bir silahtır. Bundan dolayı bu silahın gücüne varan sistem, kendi amacı doğrultusunda filmler ürettirmiş ve halka sunmuştur. Elbette her sunumun amacı, seyredenin cebinden de para almaktır.

Kadraj kavramı dilimize girer ve yerleşir. Kadraj çerçevedir; ancak o kadraj içindeki görüntü sıradan olmamalıdır. Görsel bütünlük öyküye etki etmeli; kelimelere hayat veren, onu ışık altında canlandıran bir unsur olmalıdır.

Mitinglerde, gösterilerde ve protestolarda çekilen fotoğraflara bakıyorum; iki amaç görüyorum: Birincisi belge, ikincisi öyküsü olan fotoğraf. Kısaca her deklanşöre basıldığı an fotoğraf üretilmez; biri kayıt eder, diğeri yeniden yaratır.

Fotoğraf ya da video kadraj ile sınırlıdır. Çekim yapılan alete ne ad verirseniz verin, onun açısı ve objektifin gördüğü kadar kayıt eder. Bizim gözümüzde de mercek vardır ve biz de belirli açılar kadar görebiliriz. Ancak içinde bulunduğumuz ortamı ses, ışık ve nesnelerle bütünleştirip kafamızın içinde dört boyutlu olarak yeniden yaratırız. Hayat ya da algılarımız da bu yarattığımız alan olur.

Gerçekler ile algılarımız arasında her zaman bir uçurum vardır. Her gördüğümüz şey gerçeği yansıtmaz. Arkasında var olan olguları algılamak için bilgi birikimimiz; içinde bulunduğumuz toplumun adetleri, görenekleri, inançları ve gerçekleri de etkili olur. Sonuçta hangi coğrafyada ve hangi kültürde yaşadığımıza bağlı olarak, konuştuğumuz dil gibi düşünce yetimizi biçimlendiren görme algılarımızın sınırını da bu kültürel birikimler çizer. Konuştuğumuz dilin de bir kadrajı vardır. O sınırlar içinde kelime dağarcığımız ve cümle yapımız belirlenir.

Beyaz perdede bize yansıtılan yaratılmış öyküler gibi haber bültenlerinin, tarih bilgilerinin ve okutulan derslerin de bir kadrajı vardır. O sınırlar içinde biz hayatı algılar, nefes alıp verir ve kanılarımızı o sınırlar içinde oluştururuz.

Her insan bir çerçeve içinde yaşar. O çerçevenin sınırı, siyasi sınırlar gibi keskindir. Genelde mutlu ve huzurlu insanlar, o sınırları parçalamadan, verilmiş alanda yaşayıp günlük ihtiyaçlarını karşılarlar. Eğer düşünme kavramı, yani felsefe ile ilgilenirseniz ve soru sormak sıradan bir şeye dönüşürse, o sınırların yapmacık olduğu gerçeğiyle karşılaşırsınız. Dünya düz değildir ve sınırı denizin bittiği yerde sona ermez. Çünkü denizler hiçbir zaman bitmez; her deniz başka bir denize açılır ve küresel dünyamızı çerçeveler.

Bizlerin adasından dışarıya çıkabilmesi için soru sormak, merak etmek ve diğer dillerin, kültürlerin ürettikleriyle karşılaşmak gerekir. Resmî tarih öğretisi de ancak karşı tarafın tarihiyle karşılaştırmalı olarak öğrenildiğinde yıkılır.

Beyaz perdeye yansıyan görüntüler küreselleşmenin ilk adımıdır. Çünkü film sanayisi küresel bakar. Siyasi irade ise bunu emperyalizm için bir silah olarak görür ve küresel dağıtım firmalarına hükmettiği ölçüde yaygınlaşmasını sağlar. Hükmetmek aslında dağıtılacak bilginin ve görsellerin sınırlandırılması anlamına gelir. Çünkü hükmeden, kendi emperyalist bakış açısına göre ötekilerin tüketici olmasını ve üretileni sorgulamadan içgüdüsel olarak tüketmesini sağlar.

Kapitalist dünyada tüketim, üretimin amacıdır. Kapitalist dünya hep kıtlıktan bahseder ama o kadar çok üretir ki ürettiklerinin çoğu ihtiyaç dışı olduğu için çöpe dönüşür. Bu çöpler de çoğu zaman kendi topraklarında değil, sömürgeleştirilmiş topraklara gönderilir. Oranın halkı bu çöpleri geri dönüşümde kullanır.

Ancak zenginlerin kullandığı markalar, parçalanmadan ya da küçük parçalara ayrıştırılmadan çöpe atılmaz. Çünkü fakirlerin kullanmasını istemezler; onlar gibi görünmek onlara hakaret sayılır. Bundan dolayı zengin ülkeler için üretilen ürünlerle fakir ülkeler için üretilen ürünler farklıdır. Görünüm aynı olsa da içerikleri farklıdır. Bu bize kadraj içinde sunulmaz; çünkü hepimize bir gün zengin olma hayali bırakılır.

Işık, kadrajda sunulanın romantik ya da çıplak görünmesini sağlar. Işık olmazsa ne gölge ne de fotoğraf olur. Kadrajın arka yüzünün nasıl görüneceğini belirleyen ışıktır.

Çöplüklerde yaşam bize romantizm içinde sunulur. Hindistan’da yaşam, ceset yakmalar, Ganj Nehri’nin genişliği, kutsallığı ve gün batımı öyle bir sunulur ki orada eğitim almak için gidenler o çöplüğün içindeki yaşamı farklı algılar ve ruhani atmosferi romantik bir algıyla anlatırlar. Ancak oranın İngiliz sömürgesinin yağmalayıp yok ettiği bir coğrafya olduğu ve hayatta kalmak için emperyalist ülkelerin kirli işlerinin yapıldığı bir alan olarak devam ettiği çoğu zaman sorgulanmaz. Çünkü kadraj içinde bize sunulan görselleri öyle görmek zorunda bırakılırız.

Peki, biz gerçekten gerçekleri görerek yaşayan insanlar mıyız, yoksa bize gösterilen bir gerçekliğin içinde yaşayan insanlar mı?

Sonuç olarak, insan gerçekliği değil, kadrajlanmış gerçekliği yaşar.

İsmail Cem Özkan

11 Mart 2026 Çarşamba

Ajanlara Gerek Yok: Hepimiz Zaten Veri Gönderiyoruz

Ajanlara Gerek Yok: Hepimiz Zaten Veri Gönderiyoruz

Benim en çok güldüğüm paylaşımlar var. Paylaşımda diyor ki: “Mossad ajanına bilgi aktarırken yakalandı.” Alman istihbaratı vakıflar aracılığıyla bilgi topluyor, CIA ajanları iş birlikçiler arıyor, Fransız istihbaratı başka şeyler yapıyor...

Neyse, bunların hepsi bana günümüz teknolojisi içinde çok gülünç geliyor. Zaten teknoloji kullanan herkes, bilinçli ya da bilinçsiz şekilde bilgi aktarımı yapıyor. Yani teknoloji kullanan her kişi, istihbaratlara bilgiyi bedava ya da satın aldığı programlar aracılığıyla aktarıyor.

İstihbarat için ajan beslemek çok pahalıdır. Daha ucuzu varken, üstelik hem parasını hem de bilgisini bedava almak varken neden ajan kullanılsın ki?

Uzaydan kontrol edilen trafik ve navigasyon kullanırken bunu pratikte görüyoruz. Hangi yolun kapalı olduğu bilgisi anında size sunuluyor. Peki, askerî istihbarata?

Irak henüz işgal edilmeden önce Bağdat’ta halkın hangi gazetede hangi haberi okuduğunu gösteren, uzaydan çekilmiş fotoğraflar o zamanın medyasına sunuluyordu. Şimdi o zamanki teknoloji çoktan çöpe atılmış olmalı. Ya da bizim gibi ülkelere “yeni teknoloji” diye sunulmuş olabilir.

Teknoloji deyip geçmeyin; artık hayatımızı sadece kolaylaştırmıyor, bizi yönlendiriyor. Hangi olayı nasıl öğreneceğimiz, nasıl düşüneceğimiz ve nasıl tepki vereceğimiz bile ayrıntılı şekilde çalışan uzmanların denetiminde ve kontrolünde sunuluyor. Bizler ise sadece o uygulamaları indirip kullanıyoruz.

Hayat çok güzel. Elinizde kahve, diğer elinizde cep telefonu, kulağınızda kulaklık... Hayat “çok güzel olacak” değil, zaten oldu! Bir de şu ekonomik sıkıntılar olmasa...

Sermaye, verimlilik kavramı içinde hayata ve ticarete bakar. Pahalı ve riskli olanı seçmez. Pahalı ürünleri bile bazen ucuz sunarlar ki sizi daha iyi yönlendirebilsinler ve yeni “deneyimler” yaşamanızı sağlasınlar.

Sermaye aptal değildir; aptallaştırılan tüketicidir.

Cebinde parası yoktur, ekmek alacak kadar muhtaçtır ama cep telefonunun “en iyisini” kullanmak için hırsızlık yapmayı bile göze alır.

Fakirler her zaman sermayenin emek gücü olarak yedekte tutulur. Aynı zamanda tüketicidirler. Eğer kullanılacak robotlar yoksa, onların emek gücü en ucuz şekilde kullanılır. Devlet başkanları da alay eder gibi “Müjde, maaşınız birkaç gün önce verilecek” der.

Siyaset seçmeniyle alay eder, seçmen de “adım geçti” diye mutlu olur ve alay edene biat eder. En çok alay eden en çok oy alır.

Sonuçta seçmen dediğiniz şey, rakamlar ve yüzdeler içinde bir toz zerreciği değil midir? Sandığa girmeyen oylar sayılır; isteyen seçimi farkla ya da küçük farkla kazanır. Fark çok olursa da o çok farkla kazanana “diktatör” denir.

Sonuç mu?

Teknolojiye sahip olan ve yeni teknoloji üretenler için istihbarata ayrılacak para bellidir. O para içinde insan da satın alınır ama o insanlar sıradan kişiler değildir; siyasette karar verenler ve onları yönlendirenlerdir.

Korkmayın, bu ülkede herkes vatanseverdir ve hiçbiri istihbaratçılara bilgi satmaz!

İsmail Cem Özkan


10 Mart 2026 Salı

Algı ve Gerçek Arasında

Algı ve Gerçek Arasında

Düşünsenize, der bir arkadaşım:

“Düşün.”

Düşünmek kolaydır. Belki de insanın en kolay yaptığı şeylerden biridir. Ama asıl mesele neyi düşüneceğini bilmektir. Görüneni mi düşüneceksin, yoksa görünenin arkasında saklı olan gerçeği mi?

Çünkü görünen her zaman gerçeğin kendisi değildir. Bazen gerçeğin yalnızca bir yüzüdür, bazen de gerçeğin üstüne örtülmüş bir perdedir. İnsan çoğu zaman gördüğüne inanır; ama gördüğünü de olduğu gibi görmez.

Bizler bir şeye bakarken yalnızca gözlerimizle bakmayız. Geçmişimizle bakarız. Öğrendiklerimizle, bize anlatılanlarla, korkularımızla ve önyargılarımızla bakarız. Gördüğümüz şey, zihnimizde biriken bütün bu parçalarla birleşir ve sonunda herkes kendi gerçeğini yaratır.

Bu yüzden gerçeklik tek değildir.

Her insanın gerçeği biraz farklıdır.

Ama yine de bu farklı gerçekliklerin ortak noktaları vardır. Çünkü hepimiz aynı sistemin içinden geçtik. Aynı tarih kitaplarını okuduk. Aynı gelenekleri öğrendik, aynı alışkanlıklarla büyüdük. Aynı dilin kalıplarıyla düşündük. Aynı doğrular ve aynı yanlışlar bize tekrar tekrar anlatıldı.

Sonunda hepimiz, farkında olsak da olmasak da, aynı sistemin içinde şekillendik.

Eğitim dediğimiz şey de çoğu zaman bundan farklı değildir. Eğitim, sistemin ihtiyaç duyduğu insanı yetiştiren organize bir süreçtir. Sistem kendini devam ettirebilmek için bireyler yetiştirir. Bu bireylerin düşünmesi değil, uyum sağlaması beklenir.

Akıllı, sorgulayan, rahatsız eden insanlar her zaman tercih edilmez.

Daha çok biat eden, itaat eden, düzeni bozmayan insanlar istenir.

Çünkü sistemler kendilerini korumak ister. Kendini koruyamayan hiçbir sistem uzun süre ayakta kalamaz. Bu yüzden sistemler kurumlar yaratır, kurallar koyar, kategoriler oluşturur. Her kurumdan da kendi rolünü oynaması beklenir.

Birçok ülkenin yönetimine “polis devleti” denir.

Ama bizde mesele çoğu zaman bundan biraz daha farklıdır. Polis zaten savcıların kontrolünde çalışan bir kolluk gücüdür. Bu yüzden bazen “polis devleti” demek yerine “savcı ve hukuk devleti” demek daha doğruymuş gibi görünür.

Eskiden gözaltına alınan insanlardan ifadeler çoğu zaman işkence altında alınırdı. Ama işkence gerçeği ortaya çıkarmaz. İşkence yalnızca bir suçlu yaratır. Gerçek suçluyu bulmaz; suça bir fail bulur.

Sorun çözülmez. Sadece üstü kapatılır.

Olağanüstü dönemlerde bu durum daha da görünür hâle gelir. Darbe günlerinde, muhtıra zamanlarında ya da savaş koşullarında işkence çoğu zaman “olağan” kabul edilir. Toplumun korkularına ve beklentilerine zor yoluyla cevap verildiği düşünülür.

Bu dönemlerde özel mahkemeler kurulur. Olağanüstü yetkiler verilir. Tarihimize bakıldığında bu tür mahkemelerin hep var olduğu görülür. Adları değişir ama işlevleri çoğu zaman aynı kalır.

Siyasi kararlara hukuki bir elbise giydirilir.

Şimdi bir an için başka bir şeyi düşünelim.

12 Eylül günlerinde işkenceyle ifade alan, o ifadeleri mahkemeye taşıyan savcıları düşünün. Yıllar sonra o dönemde hüküm giymiş, cezasını çekmiş ama aslında masum olduğunu hiç anlatamamış bir insanı düşünün.

Bu insanın şimdi bir müzisyen olduğunu düşünün.

Ve bir gün o müzisyenin sahne aldığı yere, yıllar önce onun hayatını karartan o insanlar gelmiş olsun. Müzisyen onları seslerinden, bakışlarından, duruşlarından tanımış olsun.

Acaba ne olur?

Öfke mi gelir?

Sessiz bir nefret mi?

Yoksa insan sadece düşüncelere mi dalar?

Ama sonra başka bir gerçek ortaya çıkar: O artık bir müzisyendir. Profesyonel bir müzisyen. Kimin için çaldığının bir önemi yoktur. O sahneye çıkar, enstrümanını eline alır ve çalar.

Belki de hayatının en tuhaf gecelerinden birinde.

Çalar.

Onları eğlendirir.

Çünkü sistem onu böyle bir noktaya getirmiştir. O cezasını çekmiş bir hükümlüdür. Ama aynı zamanda masumiyetini hiçbir zaman anlatamamış bir insandır.

Şimdi düşün:

Sen onun yerinde olsan ne yapardın?

Sahneye çıkıp hiçbir şey olmamış gibi geceyi tamamlamak mı? Arada bir kadeh içip, yolluğunu alıp evine dönmek mi?

Yoksa yıllar önce seni o karanlığa sürükleyen insanlara bakıp geçmişi mi hatırlamak?

Ama sonra insan şunu da düşünür:

Geçmiş geri gelmez.

O günlerde yaşananlar bir yerde kalmıştır.

Mahkeme dosyalarında, sararmış kâğıtlarda, eski kararlarda…

Ama acı öyle değildir.

Acı dosyalarda kalmaz.

İnsanların içinde kalır.

O günleri yaşayan herkes, o yükü bir şekilde taşımaya devam eder. Yıllar geçer, hayat değişir, insanlar başka hayatlara savrulur. Ama bazı anılar insanın içinde hiç eskimez.

Geçmiş zamanla çürür.

Ama acı çürümez.

Sessizleşir sadece.

Ve insan, bir gün sahnede çalarken bile o sessizliği içinde taşımaya devam eder.

İsmail Cem Özkan

El Sallamanın Suç Olduğu Gün...

El Sallamanın Suç Olduğu Gün...

Arkaya dönüp el sallamak yasak.

Yolda değil elbette; mahkeme salonunda.

Çünkü orada insani duygu yasak.

Orada insan olmayı bırakın; siz mahkûmsunuz, hâkim benim ve ben hâkimsem ne dersem o olur.

Peki, hâkime bu hakkı kim verir? Yasalar mı? Yasalarda böyle bir madde yok. Olsaydı tüm mahkemelerde arkaya dönüp el sallamak yasaklanırdı. Ama olağanüstü mahkemelerde, belli davalarda arkaya dönüp el sallamak yasak. Çünkü takdiri ilahi değil elbette; iktidarın niyeti, istemi bu yasakların oluşmasına sebep oluyor. Hâkim de onlar adına oradadır. Yasalar der ki: vicdani olarak özgürsün ama idari olarak bağımlısın...

Ekonomik olarak siyasi iktidara ve onun kurumlarına bağımlı olan birinin, onlardan bağımsız hareket etmesi ne mümkün? Vicdanına rağmen hareket etmesi de zor. Çünkü o da borç batağına saplanmıştır; çocuğunun geleceği kaygısı, taksitler... Sonuçta hâkim de bir devlet memuru. Diğer memurlar gibi onun da sorunları var; diğerlerinden ayıran bazı farklı hâlleri olmasına rağmen...

Hukuk, geçmişin deyimiyle — bana göre hâlâ geçerlidir — “iktidarın fahişesidir.” Yani her türlü taciz, tecavüz, mobbing (yıldırma), bullying (zorbalık), stalking (saplantılı takip)... Hepsi olağandır. Ne zaman? İktidar güce ihtiyaç duyduğu zaman; rakiplerini kendi koltuğuna gelme olasılığı yüksek gördüğü zamanlar. Kısaca beka sorunu olarak görüldüğü an. Sonuçta demokrasi ve hoşgörü kavramlarının sadece sözde kaldığı zamanlarda...

Bu sadece geri kalmış, bırakılmış ülkeler için söz konusu değildir. Gelişmiş ülkeler için de, hatta kendisini dünyanın kralı, barış ödüllerinin tek adayı gören gelişmiş ülkelerin liderleri için de söz konusudur. Zaman öyle bir atmosfer yaratır ki gelişmiş ile geri kalmış, sömüren ile sömürülen liderlerin ortak özellikleri artar. Bu ancak oluşturulmuş atmosfer içinde olur. Sistem tıkanmıştır; çıkış yolu aranırken benzer liderler iktidara gelir ve savaş kaçınılmaz olarak insanlığın kucağına oturur.

Bu otokrat, diktatör, kibirli yöneticilerin hâkim olduğu toplumlar ve ülkeler benzer olayları yaşar. Ezilmiş, örselenmiş, bir kenara itilmiş ülkenin insanı onlara bakar ve der ki: “Buna da şükür.” Kirli sular yüzünden suya para veren, en kötü ve çöpe atılan ilaçlara kazancının üzerinde para veren insanlar şükreder. “Gelişmiş ülke öyleyse, hâlimize şükredelim!”

Mahkeme salonları da siyasi iradeyi yansıtır.

Her mahkemede benzer şeyler yaşanmaz. Örneğin bir kadın katili; kılık kıyafeti, konuşması ile mahkeme başkanını ikna eder ve en düşük cezayı alır. Sonuçta onu kadın kışkırtmıştır diye bakılır. Kuyruk sallamasaydı erkek onu tecavüz edip öldürür müydü? O öldürene katil denmez; kahraman denir. Çünkü toplumun pisliğini temizlemiştir. Belediye işçisi gibi görülür; sokaktaki pisliği temizlemek ile aile içindeki pisliği temizlemek aynı kategoriye girer onların gözünde. Bayramlarda verilen ikramiye sanki mahkeme salonunda katile verilir.

Arkaya dönüp el sallamak yasak!

Konu buradan nereye geldi diyebilirsiniz ama ben konuyu 12 Eylül mahkemelerine getireceğim. Çünkü o mahkemelerde geçmiş değil, geleceğin ülkesi kurgulandı.

O mahkemelerde geçmiş siyasi anlamda sorgulanmadı. Bundan dolayı siyasi savunma bireysel olarak kaldı; örgütlü siyasi savunma olmadı. Çünkü mahkûm olanlar da biliyordu ki mesele geçmiş değil, gelecek!

Siyasi savunma demek geçmiş ile yüzleşmek demektir. Bilindik, popüler söylemler yerine derin analizlerin olduğu ideolojik bir duruş söz konusu olur. Çünkü orada sistemin ve onun çarklarının teşhir edilmesi vardır. Af dilemek değil; değiştirme iradesinin ve o azmin getirdiği özgüven ile mahkemeyi, dolayısıyla iktidarı ve o iktidarın temsil ettiği sınıfı ve sistemi mahkûm etmektir. Zaman kazanmak değil, teşhir etmektir.

“Nasıl olsa bu baskı bir gün sonlanacak ve bizler dışarı çıkıp ‘Nerede kalmıştık?’ diyerek yolumuza devam ederiz.” anlayışıyla yapılan savunmalar geleceği biçimlendirdi. Çünkü mahkemede hâkim, savcının sözlerini harfiyen yerine getiriyordu. En insani duygularla arkaya dönüp bir yakını gelmiş mi diye bakmak, ona el sallamak, selam göndermek doğal olması gerekirken; olağanüstü mahkemelerde bu ceza alacak bir unsurdu.

Ben, Mamak Cezaevi’nde görülen Devrimci Yol ana davasının savunmasının ilk günü orada seyirciler arasında bulunuyordum. Önce henüz mahkûm olmamış sanıklar geldi, jandarma eşliğinde. Seyirciler ile onların arasında baştan itibaren adeta etten bir duvar örülmüştü. Bizler merdiven gibi yapılmış, salonun en arkasındaki bölümden olanları izliyorduk. Rahat tavırlar içinde, izlemeye gelenler ile selamlaşıyor, sohbet ediyorduk.

Salona devrimcilerin girmesi öyle hemen olacak bir iş değildi; sayı çoktu.

Aramızda sohbet ederken ben ayak ayak üstüne atmış, hem salonu hem de yanımdaki dostlarla sohbeti izliyordum. Bir asker geldi, ayağıma vurdu. Şaşkınlıkla ona baktım. “Ne oluyoruz?” der gibi işaret yaptım.

“İndir!” dedi.

“Tamam,” dedim, indirdim. Tartışmak niyetim yok; zaten hangi atmosfer içinde olduğumun bilincindeyim. Davayı izleyeceğim; savunmada ilk söz önemlidir.

Savcı önce salona geldi. Kürsüye çıktı. Salonda bir uğultu vardı: arkaya dönüp selamlayanlar, el kaldıranlar...

Birden bağırdı:

“**Nerede olduğunuzu unutmayın!**”

Bir anda sessizlik kapladı salonu.

İtaat etmeleri istenmişti; sessizlik o itaati sağlamaya yetmişti bile.

Savcı devam etti:

“**Başınıza ne geleceğini biliyorsunuz!**”

Biz en arkadaydık. Ben duvara sırtımı dayamış, olanları izliyordum.

Elimde olmadan yine bacak bacak üstüne atmışım. Dirseklerimi bacağıma koymuş, ellerimle yüzümü kavrar gibi yapmış, öne eğilerek olanları izliyordum.

Birden bir itekleme hissettim. Yanımda bir jandarma:

“İndir!” dedi.

Hemen anlamıştım; ayağım!

İndirdim. Sırtımı duvara dayadım. Sessizleşen salonu ve hâkimin gelmesini bekliyorduk.

Hâkim gelince hepimiz ayağa kalktık.

Salonda ayakta olmayan tek bir kişi yoktu demeyeceğim; tekerlekli sandalyede olanlar yerlerindeydi. İmkânları olsa onlar da kalkardı.

Hâkim otur işareti verince hepimiz oturduk.

Savcı söz aldı. Hâkim söz verdi ve savunma başladı:

“**İşkenceyi durdurun!**”

Tam o sırada arkada ben yine bacak bacak üstüne atmışım. Bir jandarma iki kolumdan tutup beni salondan çıkardı.

Bir an gözaltına alınacağım tedirginliği geçti içimden: demir kafesler, hücreler, duyduğumuz ama çoğu zaman duymamayı tercih ettiğimiz şeyler...

Ama öyle olmadı. Kapının dışına bırakıldım. Mahkeme salonundan çıkarılıp çıkış kapısına kadar götürüldüm ve orada bırakıldım.

Şaşırmıştım.

Belki yaşım küçük diye, belki minyon tipli olduğum için, belki de çok zayıf göründüğümden...

Kendimi Samsun yolunda geçen arabalara bakarken buldum.

Arkaya dönüp el sallamak yasak!

Benim aklımda bu kalmıştı...

Kimse dönüp bakamadı bile. Savunmalarını yaptılar. Bir süre sonra kitap olarak okudum.

Dinleyemedim ama okudum.

İsmail Cem Özkan