Kol Kırılır, Kadın Susar
“Sikilmiş amın hesabı olmaz!” Bu söz ne zaman dilimize girdi
bilmiyorum, ama Türkler İslam olduktan sonra yaşamın içine girmiş olmalı.
Kadının adını yok eden, onu görünmez kılan ve haklarını ve toplum içindeki
rolünü elinden alan bir düzenin parçası olarak—patriarkal sistem sadece
düzenlenmiş, dönüştürülmemiştir—kadın, çalışma hayatından uzaklaştırılmış ve
erkeğin eğlence aracına dönüştürülmüştür. Pencerelere çekilen, dışarıdan
görülmeyen bir kafesin içine hapsedilen kadın; erkeksiz dışarı çıkamaz,
erkeksiz yol alamaz; erkek isterse onun isteğini yerine getirir; babası
tarafından başlık parasıyla satılan bir mala dönüşür.
Kısaca, kadın görünmez olunca ister tecavüz edilsin, ister
öldürülsün; hesabı sorulmaz. Tecavüze uğrayan kadının hakkı yoktur; erkeğin
elinin lekesi olur.
Şimdi dünyada bir Epstein davasını ya da çocukların
satıldığı kirli işlerin milyonlarca dosyayla ortalığa serilmesini konuşuyoruz.
Peki bizim tarihimizde, milyarlarca dosya ortalığa serilmeyi bırakın, “Kol
kırılır, yen içinde kalır” denmedi mi? Bastırılmadı mı, yok sayılmadı mı?
Tecavüz eden erkekle, yaş farkına bakılmaksızın evlendirilmedi mi? Eşi savaşa
gidip orada ölen kadının, eşinin kardeşi tarafından hareme alınması olağan
görülmedi mi?
Bizim için olağan olan şey, medyanın körüklemesiyle birden
olağan dışı, utanılması ve nefret edilmesi gereken bir hâle dönüştü. Peki
kadını yok sayan düşünce sadece İslam inancına mı aittir? Elbette değil. Kadını
ibadet alanından uzaklaştıran Yahudilik de bu yönüyle İslam’a benzer. Onların
dinî bakışı ile İslam toplumlarının din anlayışı paraleldir. Hatta birçok
Müslüman geleneğini ve görgüsünü Yahudilikten almıştır. Ancak araştırma ve
düşünme kavramının yerini “Şeyh ne derse doğrudur” anlayışı almış; tarikat
şeyhlerinin hâkimiyeti tartışılmadan, düşünülmeden biat ve itaatle kabul
edilmiştir. Bundan dolayı şeyhine kızını armağan eden, bağışlayan bile olur;
yeter ki şeyhin izniyle bir oğlu dünyaya gelsin.
Yazılı metinlerden çok, geleneklerin hâkim olduğu inançlarda
töreler pek tartışmaya açılmaz; kapalıdır. Kapalı ilişkilerde erkek ile kadının
rolü bellidir. Kadın, erkek için “sadece” bir eğlence aracıdır; erkeğin tüm
ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür. Bu görev doğduğu andan itibaren ona
verilmiştir.
Dinleri kuranların yaşamları bugün dahi tartışılmaz. Kutsal
kitapta yazmasa da, onların davranışları, algıları ve yaşamları örnek kabul
edilir. O örnek yaşam, geleneksel kıyafetler içinde, her türlü teknoloji ve
zamanı reddederek sürdürülür. Bundan dolayı din adamlarının ya da inançlı
kişilerin kıyafetleri modaya uymaz; sanki hayatta hiçbir şey değişmemiş gibi
zamanı durdurarak yaşarlar. Öyle bir pazar oluşur ki, bu geleneksel yaşama göre
üretim yapan işletmeler ve mağazalar, yaşamın sürdüğü alanlarda yerini alır ve
ticaretini yapar. Hatta dinî görevlerini yerine getirenler, o kıyafetleri
giyerek bir anlamda o piyasanın can suyu olurlar. Çünkü geleneksel yaşamın da
bir piyasası vardır ve bu büyük bir sanayidir.
Halifelik çağı bizim dinimiz için önemlidir. O dönemde
halifelerin yaşamı, tercihleri ve uygulamaları, mezheplerin ortaya çıkmasına
neden olacak kadar değerlidir ve tartışılmaz kabul edilir. Ancak o dönem
tarihsel değil; çoğu zaman duygusal olarak anlatılır ve yaratılan ihtiyaca göre
hikâyelerde değişimler olur. Sonuçta her mezhep kendi hikâyesini anlatarak, kendi
yaşamının onlara ne kadar benzediğiyle övünür.
Peygamberin ölümüyle başlayan ayrışma ve iktidar mücadelesi
kutsal kitapta yer alamaz; çünkü kutsal kitabın gelişimi peygamberin ölümüyle
tamamlanmıştır. Ondan sonraki her gelişme siyasaldır. Halife olmak için
peygamberin akrabası olmanın gerekliliği başlarda çok tartışılmıştır. Bu
nedenle Hz. Ömer’in evlilik yoluyla akrabalık kurduğu ileri sürülür. O dönemde
küçük yaşta olan Hz. Ali’nin kızıyla (Ümmü Gülsüm) evlendiği iddia edilir.
Sonuçta bir çocuk ile çok yaşlı birinin evliliği söz konusu olmuştur. Bu tür
evlilikler ilerleyen zamanlarda olağan hâle gelmiş; “beşik kertmesi” gibi
uygulamalara kadar uzanmıştır.
Çocuk evlilikleri ise sadece İslam toplumlarına özgü
değildir. Orta Çağ Avrupa’sında, Bizans’ta da, Yahudi toplumlarında da görülür.
Bu, premodern dünyanın genel bir pratiğidir.
İnsanlık tarihinin en korkunç ve en kanlı süreci de kölelik
döneminde yaşanmıştır. “Kölelik” demek, aslında yanlış; doğru ifade,
sömürgedir. O süreçte zorla köle yapılanlar, esir alınanlar veya devşirilenler,
çocuklar ya cariye ya da asker olmaktadır. Sonuçta istikrarlı, düzenli bir
insan hakkı ihlali vardır; o dönemde insan haklarından söz edilmiyordu bile.
Kutsallığı temsil edenler ve onlara hizmet edenler…
Epstein dosyası, çağımızın en korkunç olaylarından birini
görünür hâle getirmiştir. Lobi faaliyeti için kız çocukları hediye edilmiş,
çalınmış ya da satın alınmış ve konuklara sunulan bakire kız çocuklar söz
konusudur. Bunun köklerinin bugüne dayanmadığını söylüyorum; sadece görünür
hâle gelmiştir, tarihin kırılma sürecinde.
Her tarihin kırılmasında, donjuanların öyküleri kulaktan
kulağa fısıldanır; çünkü önce ahlak ve vicdan çöker. Kayıtsız, sorumsuz ve
“para bende, her şeyi yaparım” anlayışı, her şeyin üstüne oturur. Her tarihi
kırılma, aslında çürümenin gözle görünür hâle gelmesinden başka bir şey
değildir.
Çürümenin hakim olduğu zamanlarda kız çocuğu olmanın, bebek
olmanın ya da ergenlik sonrası yaşta evlenmenin bir önemi yoktur; ihtiyaç
olursa satılır, alınır ya da beşik kertmesiyle kaderi çizilir. Kadın bir
erkeğin altında yakalanırsa erkek ceza almaz; kadın recm edilir. Yani işlenen
günahın suçu da kadına yüklenir. Çünkü “Kadın kuyruğunu sallamazsa erkek onu
altına almazdı.” denir.
Ve böylece, kol kırılır, yen içinde kalır; ama en çok da
kadın susar.
İsmail Cem Özkan