Özgürlüğe Giden Yol Yaşamdan Geçer
Eylem çeşitliliği ve yeni eylem biçimleri bulmak önemlidir. Bir
miktar başarı elde etmiş mücadele biçimleri taklit edildiğinde -ki ediliyor-
zamanla bu yöntemler kanıksanıyor, ilk yarattıkları ilgi ortadan kalkıyor ve
giderek etkisini yitiriyor.
Bunda zamanın, toplumsal ortamın, siyasal konjonktürün ve
muhatapların konumunun da etkisi vardır. Taraflardan birinin mazlum, diğerinin
zalim olması da eylemlerin toplumsal karşılığını doğrudan etkileyen
unsurlardandır.
İşten atılan işçilerin Kurtuluş Parkı'nı mesken tutmaları,
haklarını alacaklarına dair söz verilmesi üzerine parktan ayrılmaları ve
verilen sözler tutulmayınca yeniden dönmeleri önemli bir başarıdır. Ancak bütün
eylemlere aynı şablonla yaklaşırsanız, başarı kavramının nasıl anlamını
yitirdiğine de tanıklık edersiniz.
Açlık grevleri, 12 Eylül zindanlarında direnişin
sembollerinden biri olmuştur. O dönemde en önemli mücadele araçlarından biri,
kişinin kendi bedenini iradesiyle bir direniş aracına dönüştürmesiydi. Açlık
grevleri ölümlerle sonuçlandı; ancak bugün daha ağır koşulların yaşandığı kuyu
tipi cezaevlerinin ortadan kaldırılmasını sağlayacak bir siyasal atmosfer
oluşturamadı. Kısacası, ölümler sonrasında demokrasi ve özgürlükler konusunda
çeşitli sözler verilmiş olsa da, siyasal gerilimler, yeni paradigmalar ve
küresel gelişmelerin yarattığı otoriterleşme nedeniyle bugün demokrasi ve
özgürlükler açısından o dönemden bile daha geride olduğumuzu görüyoruz. O
dönemde hukuk kuralları en azından görünürde önemseniyor, Anayasa Mahkemesi
kararlarına belirli ölçüde saygı gösteriliyordu. Bugün ise bu saygının dahi
büyük ölçüde ortadan kalktığı bir süreçten geçiyoruz.
Bu nedenle, bugün gerçekleştirilen açlık grevlerine karşı
kamusal duyarlılığın büyük ölçüde kaybolduğunu görüyoruz. Yaşadığımız anda
cezaevlerinde açlık nedeniyle yaşamını yitiren devrimciler var. Peki, bunu kaç
kişi duydu? Hâlâ devam eden açlık grevleri mutlaka bir yerde vardır; ancak çoğu
zaman haber bile olmuyor. Açlık grevini sürdüren siyasi yapılar, çevreleri ve
aileleri seslerini duyurmak için ellerinden geleni yapsalar da, toplumun geniş
kesimlerine, hatta vicdan sahibi insanlara bile ulaşamıyorlar. Her yeni ölüm,
toplumda bir önceki kadar yankı uyandırmıyor; ölüm, siyasal iktidarı zorlayan
bir araç olmaktan çok, giderek kanıksanan bir haber hâline geliyor. Bugün
geldiğimiz noktada, ilk etkinin yaşandığı dönemden daha geri ve daha ağır bir
sürecin içinde olduğumuzu görüyoruz. O ilk etkiler özgürlükler, demokrasi,
insan haklarına saygı yolunda daha çağdaş bir ülke yaratmış olsaydı, bugün o
yöntemlere gerek dahi kalmayacaktı.
Özel okul öğretmenleri de Ankara'da açlık grevi yaptı.
Kameraların önünde fenalaşıp hastaneye kaldırıldılar. Peki, bu çaresiz ama
haklı öğretmenlerin mücadelesine toplumun ne kadarı duyarlılık gösterdi?
Eylemin çevresindeki işletmeler dahi günlük yaşamlarına devam etti. Maden
işçisinin heykelinin bulunduğu alana yürümek istediklerinde ise orantısız güçle
karşılaştılar. Kamunun ve siyasi partilerin tepkisi ise, "var"
denilebilecek kadar sembolik olmanın ötesine geçemedi.
Eylemler elbette özgürlük mücadelesinin vazgeçilmez
araçlarıdır. Ancak toplumun dikkatini çekecek, yeni tartışmalar yaratacak ve
daha geniş kesimlere ulaşabilecek farklı yöntemler geliştirilmelidir. Sorun
yalnızca açlık grevlerinde değildir. Geçmişte büyük toplumsal tepki yaratan
birçok kitlesel eylem de, tek başına siyasal sonuç üretmeye yetmemiştir.
Milyonlarca insanın sokağa çıkıp "Haklıyız,
kazanacağız!" diye haykırması elbette önemlidir; ancak tek başına bu
tepkinin siyasal sonuç üretmeye yetmediğini de gördük. Bir çok siyasi suikast
sonrasında, 2 Temmuz Sivas Katliamının sonrasında milyonlar olayları telin
etmiş olmasına rağmen, siyasi İslamın iktidara gelişini engellemek bir yana,
şeriat devleti isteyenlerin daha fazla saflarını sıklaştırdığına şahitlik
ettik. Çünkü iktidar gücünü elde edenlerin, bu gücü nasıl kullanabildiğini
bugün yaşadığımız süreç açıkça göstermektedir.
Ölümü kutsayan, ölüm üzerinden siyaset üreten anlayışın da
sorgulanması gerekir. Ölüm, toplumun önemli bir kesimi tarafından artık
kanıksanmış durumdadır. Birileri "oh olsun" derken, bir başkalarının
ağıt yakması ne özgürlüklere ne de demokrasi mücadelesine tek başına bir katkı
sunmaktadır.
Bu duyarsızlaşma yalnızca işçi eylemlerinde ya da açlık
grevlerinde görülmüyor. Kadın cinayetlerinde de benzer bir tabloyla karşı
karşıyayız. Her cinayet toplumda büyük bir öfke yaratıyor; ancak bu öfke kalıcı
bir siyasal iradeye dönüşmediği için yeni cinayetler yaşanmaya devam ediyor.
Gülistan Doku dosyası da bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Yıllar sonra
dosyanın yeniden ele alınması, devlet olanaklarının kullanımı ve olası
ilişkiler ağı konusunda ciddi soru işaretleri yarattı. Bu yönüyle dosya, bana
Susurluk sonrasında ortaya saçılan devlet–siyaset–çıkar ilişkilerini
hatırlatıyor. Bir kadının kayboluşu üzerinden ilerleyen soruşturma, yalnızca
bireysel bir suçun değil, devlet içindeki güç ilişkilerinin de sorgulanmasını gerektiriyor.
Eylemler, toplumun vicdanına dokunabildiği ölçüde anlam
kazanır. Bunun için geçmişin mücadele deneyimlerinden vazgeçmek değil, onları
bugünün koşullarına göre yeniden düşünmek gerekir. Aynı yöntemleri tekrar etmek
yerine, yaşamı, umudu ve dayanışmayı büyüten yeni mücadele biçimleri
geliştirmek zorundayız. Çünkü bizi özgürlüğe götürecek olan, ölümler değil;
yaşayan insanların ortak mücadelesidir.