31 Ağustos 2026 Pazartesi

Şiirin Kırmızı Mürekkebi, Moskova'nın Kalemi

Şiirin Kırmızı Mürekkebi, Moskova'nın Kalemi

Nazım Hikmet, bugün yaşasaydı belki dün (30 Ağustos)  paylaşılan şiirlerinden yaptığı alıntıları asla yazmazdı...

Ne yaparsın, o dönemin solcularının başına ne geldiyse Nazım'ın da başına geldi. O da işi abarttı; en güzel cümlelerini belki de o şiirlerin içinde kullandı. Cezaevinden çıkmak için solcu aydınların önüne, kurucu lidere ithafen şiirler ve yazılar yazdırıldı. "Ya aç kalacaksın ya içeride çürüyeceksin ya da özgürlük..." diye baskı uyguladılar. Birçok kişi, özellikle cezaevinde olanlar, bu baskıya boyun eğip yazdılar...

Nazım Hikmet tarihi bilmiyor muydu? Elbette biliyordu. Yaşanan tarihin her kaldırımında Nazım Hikmet'in bir akrabasının izi vardır. Devletleşme sürecinde her konan taşta bulabilirsiniz o parmak izini.

Akrabalarından farklı bir yol izler Nazım; Moskova'ya döner yüzünü. Moskova neyi işaret ederse, o da ona bakarak "Bu doğru, bu yanlış." der.

Moskova, Anadolu'daki savaşı antiemperyalist bir savaş olarak tanımlar; Nazım da onun söylediklerini tekrar eder. İster inanır, ister inanmaz ama söyler. Çünkü parti disiplinine çok inanmıştır. Örgütlüdür Nazım, örgütünün çizgisinden çıkmaz.

Bugün solcuların ellerinde Türk bayrağıyla yola çıkmasının, işçi sınıfının her eylemde ellerinde Türk bayrağıyla bulunmasının arkasında, işte tarihin bu başlangıcında Moskova'nın izi vardır. Moskova onlara öyle telkinde bulunmuştur ve onlar da ellerine Türk burjuvazisinin bayrağını alıp yola, eylemlere çıkmıştır.

Devlet için kimin ne taşıdığının önemi yoktur; ezilmesi gerekiyorsa ezer. Yani karşı tarafın elinde Türk bayrağı varmış, kızıl bayrak varmış, önemli değildir.

Devletin kendisine göre bir düşman tanımı vardır ve düşman gördüğüne karşı acımasızdır.

Yetmişli yıllarda yaygınlaşan gecekondu, alan açma, şehirleşme ya da şehirlerin köylüleştirilme süreci vardır.

27 Mayıs'tan sonra solcu olan Aleviler, gecekondularına, evlerine asıp "Bana dokunma, ben zararsızım." dedikleri bayrakları ve Atatürk fotoğraflarını gecekonduların yüzüne astılar; gelen belediyenin yıkım ekiplerine karşı.

Belediyenin yıkım ekibi, ilk etapta yıkıp geçti.

Bunun daha kârlı bir iş olduğunun farkına varan devleti yöneten siyasiler, gecekondulaşmaya yol verip, o yolu olmayan sarp yerlere elektrik ve yol götürünce yıkım ekiplerinin işi de sonlandı. Yani gecekonduları ne devrimciler koruyabildi ne de Türk bayrağı ve Atatürk portresi...

Dönemin siyasi liderlerinin oy devşirmesiyle gecekondulaşma yaygınlaştı; hatta ilk gecekondu mafyası da o süreçte olgunlaştı.

Sonuçta Moskova vermiştir Türk bayrağını Türk solcusunun eline.

Moskova işaret etmiş, çıkarına uygun bir şekilde...

Moskova'ya karşı gelmek ne haddine Türk solcusunun? Henüz ne tam kendi benliğini oluşturabilmiş ne de gerçek anlamda örgütlenebilmiştir. Komintern ile sınırlanmış çevre ülkelerde sol hareket, Komintern'in eline geçmiş; o süreçte komünistlerin ipini eline alan yapı, onları gerek gördüğü gibi biçimlendirmiştir. Çünkü ilk kurulan devlet yaşamalıdır, ne pahasına olursa olsun...

Hangi ülkede olursa olsun, Moskova'nın çıkarına kim karşı geliyorsa cezaevi yolu gözükmüş; işine geleni korumuş, almış götürmüş Moskova'ya, işine gelmeyeni ise...

Ülkemizde Sansaryan Han'da işkence görmüştür. İşkence gören, cezaevinde yatanların hepsi Moskova'nın işaret ettiği, Moskova'nın çıkarına uymayan ve kulağı çekilmesi gerekenlerdir. Moskova işaret etmiş, kulağını devlet çekmiştir...

Dün böyle bir disiplin ile biçimlenen solcu, bugün dünün iziyle yarına bakmaya çalışıyor. Elbette hepsi değildir. Moskova'nın biçimlendirdiği çizgiye itiraz edip farklı yolu deneyenlerin akıbeti, 12 Mart sürecinde çıplak olarak ortadadır...

Devrimci liderlerin ölümünde sadece devletin ve NATO'nun yeraltı örgütlenmesi Gladio'nun eseri olarak bakmak doğru değildir. Her idam, infaz, işkence bir anlamda Moskova'nın çıkarına uygundur. Onun yolundan gitmeyenlerin sonu bellidir!

Ya yüzleş ya da alışkanlıklarını bozma, öğretilmiş yolda devam et!

Bugün solcuların kafası karışık. Çünkü ya Moskova'nın yolundan gitmeye çalışacak ya da tarihle yüzleşip gerçek sınıf bayrağını eline alıp mücadele edecek.

İşçi sınıfının bayrağı alın teridir; mücadele de vurulup üzeri kanla yeniden renklenen tulumudur, gömleğidir...

Sınıfların kendisine uygun bayrakları vardır. Burjuvazinin yarattığı bir bayrak, işçi sınıfının bayrağı olamaz.

Burjuva devletinin oluşturduğu resmî tarih, işçi sınıfının tarihi değildir.

Her sınıf kendi tarihini yazacaktır.

Kaçınılmaz olan budur. Sınıflar kendi tarihlerini kendi penceresinden yazar. Bizim gibi ülkelerde işçi sınıfı, kendi tarihini yazmak yerine burjuvazinin penceresinden bakıyor.

Devletin sönümlenmesini, üretenin yönetici olmasını savunan işçi sınıfının politikası; devletin bayramlarını kutlayıp orada ötekileştirilmiş halklar üzerine nefret söyleminin gelişimine katkı sunmak değildir.

İşçi sınıfının çıkarı, alın terine burjuva bayraklarını yansıtmak değildir. Tersine, tüm burjuva bayraklarını o alın terinin içine hapsetmek; sınıfsız, sınırsız, bir arada yaşayan ve üreten bir dünya kurmaktır.

Sınıfın tek bayrağı vardır ve o da evrenseldir.

Sınıfı ezenlerin nasıl ki sınırı yoksa; her ülkede ürettikleri malları, sınıfın üzerindeki sömürüden kâra dönüştürüp piyasaya sürüyorlarsa, sınıf da onların sömürüsü altında sineye çekilmek yerine mücadele alanını bütün ülkelere yaymalı, küresel dayanışmayla mücadele vermelidir.

İşçi sınıfının duruşu evrenseldir; tıpkı ideolojisi gibi.

Sınıfın çıkarı, işçilerin birliğinin çıkarıdır.

Burjuvazinin "böl, parçala, yönet" politikası karşısında artık o eski yöntemleri çöpe atmış; sınıfın çıkarına uygun, bir arada yaşayan, birlikte üreten bir sınıf mücadelesidir esas olan.

Nazım bütün bunları bilmiyor muydu?

Elbette biliyordu. Ama dönemin siyasi iradesine, parti disipliniyle boyun eğdiği için o boyun eğişe uygun şiirler yazmıştır.

Bugün yaşasaydı, o şiirleri yazar mıydı?

 

30 Ağustos 2026 Pazar

Takvimde Sıradan Bir Gün

Takvimde Sıradan Bir Gün

2 Eylül yaklaşıyor.

Benim için önemli bir gündür; çünkü o gün babamdan kötü haberi, sabahın erken saatlerinde arayan doktordan öğrendim.

Uzun zamandır yoğun bakımda yatıyordu, bekliyordum. Her bekleyiş, her an bende daha derin acılara neden oluyordu. Biliyordum sonucu, çaresizdim. Çaresizlik insanı zayıflatıyor. Her yaşanan gün, son verilen nefes ile yeniden başlayacak gibidir…

Bekleyişim bitti. Gittim ölüm kâğıdını almaya, morga girdim, babamın yıkanması için. Ondan kalan bez parçalarını verdiler. “Ne yapacağım?” dedim, bıraktım…

Belediyeye gittim, yıkanma işi yapılsın diye. Arkasından büyükşehri aradım, memleketine götürmek için...

Koşturma sırasında saatler verildi. Zaman işledi, duran zaman ansızın uçuşa geçti, yetişmeye çalıştım. Sonra Hacıbektaş’a gidiş için yollar aradım… Babamı Nevşehir Havalimanı'nda alması için Tünay eniştemden ricada bulundum. O da, elbette, dedi…

Tek başıma morg kapısında bekleyişim, ölüm kâğıdını alışım ve onu Hacıbektaş'a yolculayışım...

Aradan yıllar geçmesine rağmen o günün her ayrıntısı hâlâ hafızamda. Çok değer verdiğim İsmail Bulut abimle Hacıbektaş'ta babamın cansız bedeni ile buluşmak için, yağmurlu bir gecede, arabamızın silecekleri gece yarısı kırılmış olmasına rağmen yola çıkışımızı da unutamam.

Burhaniye, bizim kişisel tarihimiz açısından ayrı bir öneme sahiptir. Orada yakaladığım dostlukları, yoldaşlıkları; aynı pencereden bakıp farklı sonuçlara vardığım güzel dostlarımı ve onların hayatımdaki yerini hep koruyacaktır.

Hastalık sürecinde her daim yanımda olanları nasıl unutabilirim? Onlar artık kardeşimdir…

Burhaniye sokaklarına numara verilip yeni sokaklar açılıyor, büyüyor. O numaralar yerinde babamın isminin de olmasını çok isterim; orada bir Sait Özkan yaşadı denmesini…

Burhaniye'ye babam tedavi olsun diye gelmiştik. Çünkü ciğerlerinin temiz havaya ihtiyacı vardı.

Şimdi herkesin bir babası vardır. Ama beni diğerlerinden ayıran tarafı vardı; çünkü o aynı zamanda yoldaşımdı.

Devrimci Yol hareketinin Ankara Tuzluçayır'daki öğretmen örgütlenmesi içinde yerini devrimci bir öğretmen olarak almıştı. Abidinpaşa, Aydık Sokak'taki evimiz, Devrimci Yol hareketinin oradaki noktasıydı. Sadece Devrimci Yol'un değil elbette; kendisini solda tanımlayanların da uğrak yeriydi.

Sabaha kadar yazılan afişler, kuşlamalar, umut dolu günler…

Evimizin arkasında bulunan arsa ve hemen sokağın köşesindeki Başkent Lisesi, o dönemin cephelerinden biriydi. Faşistler ile devrimciler arasındaki geçiş ve çatışma noktalarındandı. Herkes kendi yerini bilir, ona göre konumlanırdı.

Devrimci mücadelenin yükselmesi ve sönümlenmesi sürecini hep birlikte yaşadık.

Devrimciler başlangıçta mahallelerde yer alan solcu görülenlerin evlerinden çıkmazdı. Çatışmalar keskinleştikçe örgüt evleri oluşmaya başladı. Silahlarla birlikte oralarda yaşarlardı.

Silahlar girdi, ilişkilerde biraz mesafe başladı… Silahsız mücadele sürecini çok kısa zamanda silahlı mücadele almıştı. Onların sokakta var olması bir güvenceydi.

Sık sık yapılan korsan gösteriler, şehrin değişik yerlerinde çıkan çatışmalarda taraf olmaya gidişler, duvar yazıları, kuşatmalar...

“Ne oluyoruz, neler olmakta, neler gelmekte?”

Hepimiz yaklaşanı fark ediyorduk. Ama gözümüze fener tutulmuş gibi, hareketsiz beklediğimiz bir süreçti.

O günlerden akıllarda kalanlar kadar vücutlarda, bilinçlerde de kalan travmalar… Kimler geldi, kimler toprağa düştü, kimler acılarını yüreğine alıp bugünlere savruldu?

12 Eylül ve sonraki süreçlerde kitaplara konu oldu, olmaya devam edecek…

Antifaşist mücadelenin ne anlama geldiğini bugün yaşadığımız savrulmalardan da anladık… Kimimiz Kemalist, kimimiz sosyal demokratların arkasında kırlangıç salladık, kimimiz zengin, kimimiz geçmişi silinmiş, yarını olmayan olduk…

Şimdi 2 Eylül yaklaşıyor.

O gün mezarlıkta bir avuç insandık. Yüreğimizde umudumuz, yarına dair hayallerimiz, geçmişten gelen siyasi sembolüm elimde, babamın cansız bedeninin üzerine örteceğim… Örttüm de.

Şimdi toprak altında birbirini kucaklamış hâlde topraklaşıyorlar. Toprakta, yanına diktiğim zeytin ağacının kökünde bütünleştiler, yeryüzünde bir zeytin yaprağına dönüştüler…

O günlerde yanımda olanların isimleri mezar taşının üstünde metal bir levhada yazıyor. Her birinin ismini babama, metal üzerine isimler yazarak fısıldamış oldum…

Elbette unuttuklarım da olmuştur ama orada, benim acı günümde yalnız bırakmayan dostlarıma vefa borcumu, taş üzerine bıraktığım isimler ile yerine getirdiğime inanıyorum…

Bir babayı kaybetmenin ötesinde, babamı ve yoldaşımı kaybettiğim gün yaklaşıyor.

Bazı tarihler takvimde kalmaz. İnsan kendi hayatında taşır onları.

2 Eylül de benim için böyle bir tarih.

 

28 Ağustos 2026 Cuma

Ülker grubu, bisküvi alanında nasıl başarılı oldu?

Ülker grubu, bisküvi alanında nasıl başarılı oldu?

Biliyorsunuz, Ülker ismini Kur’an’dan alır. Yani bir cemaat ilişkisi içindedir. İslami duyarlılığı olan bir şirket, bu anlayışı nasıl başarıya dönüştürdü diye düşünürken aklıma gelenleri yazmak istedim.

Çocukluğumuzdan bugüne, tüm köy bakkallarına kadar ulaşan bir dağıtım ağı vardı.

Başlangıçta çok kötü ve sonradan öğrendiğimiz kadarıyla taklit ürünlerle üretime başlamış, patent almadan ürettiği ürünleri Türkiye sathına dağıtmıştır. Şimdi ise taklit ettiği ürünlerin gerçek sahipleri olan firmaları Avrupa’da satın alarak artık taklit değil, orijinal ürünlere sahip bir konuma gelmiştir.

Cemaat ilişkisini lojistik olarak kullanarak aslında ilk gıda alanında kargo işini çözmüştür. Lojistiği çözen, en kötü ürününü dahi pazarlamış; yeni tüketim alışkanlıklarını köy çocuklarına kadar taşımıştır. Her tüketilen bisküvi, “bir cemaate, bir şirkete” diye formüle edilmiş olabilir.

Bugün BİM, ŞOK, A101 gibi marketler, Ülker’in bu büyük başarısının günümüzdeki taklididir. Yerel olanı yok ederek yeni tüketim alışkanlıkları kazandırmışlardır.

Avrupa ve Amerika gibi ülkelerde başarılı bir şekilde oluşturulmuş zincir marketler, küreselleşmenin sonucu olarak ülkemize aynı modelin yerel biçimleri olarak gelmiştir. Gerçi bu model daha önce Ülker’in dağıtım alanında, Coca-Cola ve Pepsi’nin dağıtım ağlarına benzer biçimde uygulanmıştır.

Bir cemaat ilişkisinin ulaştığı sermaye birikimini kimse gerçek anlamda hesaplayamaz. Çünkü cemaat ilişkisinin içinde kayıtlı olanın dışında, kayıtsız oranı da oldukça yüksektir. Çuvallara doldurulan paraların yerini zaman içinde, sahip oldukları ya da ortak oldukları katılım bankaları alacaktır.

Bunun en bariz örneklerinden biri, Almanya’nın Köln kentinde yapılan binalara aktarılan paralardır.

New York’ta yapılan gökdelenler...

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki cemaat merkezleri...

Ülkemizde hastaneler, okullar...

Silah sanayisine girmiş bir cemaat ilişkisi...

Kısacası, cemaat deyip geçilmeyecek bir konumdan söz ediyoruz.

Cemaat, lojistik işini en ücra yere dahi ulaşan eliyle görünür kılan bir yapıdır; Ülker’in bisküvisi bunun sembolik bir örneğidir.

Onların kontrol ettiği bu kadar büyük sermaye ile neler yapılıyor?

Elbette bu kadar büyük bir bütçe, çürümeyi de beraberinde getirir. Gerçek inananlarla yalnızca onların üzerinden para kazanan simsarlar arasındaki ayrım burada ortaya çıkar.

Cemaatlerin doğuşu Cumhuriyet ile başlar. Tarikatların bıraktığı boşluğu, imamlar ve o imamların etrafında oluşturulan cemaatler doldurmuştur.

Peki, bu imamlara cemaat yolunu açan ne olmuştur?

Bu, siyasi bir tercihle ilgilidir.

Anti-komünist derneklerin oluşumu, yani Komünizmle Mücadele Dernekleri...

Cemaat liderlerinin önemli bir bölümü bu derneklerle ilişkilidir. Çünkü bunlar aynı zamanda istihbarat görevini yerine getirmiş; yerelde oluşabilecek komünist hareketleri ve bireyleri jurnalleme işini gönüllü olarak yapmıştır.

Kanlı Pazar olarak tarihimize geçen olaylarda o dinci güruhun —aslında “güruh” yanlış; örgütlü bir kesimden söz ediyoruz— Amerikan gemilerine dönüp namaz kılması tesadüfi değildir.

O namaz kılanların önemli bir bölümünün 12 Eylül sonrasında devleti biçimlendiren konumlara gelmiş olmaları da tesadüflerle açıklanamaz.

Sonuç: Cemaatlere yol açan siyasi tercih, bugün yaşananlardan da sorumludur.

 

27 Ağustos 2026 Perşembe

Yenilgi Geçmişi Değersizleştirmez

Yenilgi Geçmişi Değersizleştirmez

Hadi diyelim Kürtler yenildi, artık bunu saklamanın bir anlamı kalmadı. Eğer “Kürtler” denince PKK ve onun mücadelesi anlaşılıyorsa, bu durumda içindeki nefret kusmanın bir vesilesi olmasını bir türlü anlamıyorum. Adamlar güçlüyken atamadığınız tekmeyi düşünce atmak ne kadar onurludur?

PKK, kendi yoldaşlarının öldürülmesini yalnızca münferit cinayetler olarak yaşamadı; örgütsel kararlarla ve bunu meşrulaştıran bir siyasal söylemle savundu. Başka örgütlerden insanlara yönelik öldürme ve şiddet de bu tarihin bir parçasıydı. Bunların bir kısmı örgütün kendi yayınlarında açıkça savunuldu veya gerekçelendirildi. O dönemde eleştirmeyen, o cinayete karşı alkış tutanlar vardı: “Hain, dönek, ajan” diyerek... Şimdi bakıyorum, o cinayetleri gündeme getirip “Bilmem kim neden öldü?” diye soruluyor.

Konjonktür denen şey var. IŞİD diye bir canavarı yaratıp Ezidi Kürtleri esir alan, onları köleleştiren, pazarda satanlara karşı birlikte mücadele edenlere karşı bugün “Rojava rüyası sonlandı, bak gördünüz mü; Suriye rejimi, IŞİD'in devamı HTŞ ile iktidar ortaklığı kuruldu” denmektedir. Onlarla dayanışmaya giden Türkiyeli solculara “Boşu boşuna öldü” diye bakmanın, her dayanışma denildiğinde hayatını ortaya koyan insanları aptal görmenin neresi onurlucadır?

Her hareket yenilir, yeniden başka biçimde doğar.

12 Eylül faşist darbesiyle birçok devrimci hareket yenildi, sonra tipik bir Kemalist hareket olarak doğdular. Şimdi o devrimci hareketlerin geçmişini küçümsemek, yaşananları reddetmek, tüm hareketi ve o yolda ölmüş devrimcileri aptal görmek ne kadar doğrudur?

12 Eylül sonrası kendisine devrimciyim diyenler, hâkim oldukları cezaevlerinde kendi yoldaşlarını öldürdüler; ailelerinin gözü önünde öldürdüler ve onların çocukları miraslarına, anılarına sahip çıkmasın diye gözdağı verdiler. O devrimciler ölürken neredeydiniz? Şimdi kalkıp o süreci görünür kılıp tüm devrimcileri ve sol mücadeleyi karalamanın anlamı sola ne kazandırır?

Eleştirmek, ders almak, solun ölüm üzerine değil, yaşam üzerinde ayakları üzerinde doğrulmasını savunmak ayrı bir şeydir; solu toprağa gömmek ayrı bir şeydir...

Son Kürt isyanı da yenilebilir. Kürt sorunu çözülmez ise tarihin bize dediği olur: Bir başkası filizlenir. Sorun varsa, o sorun üzerinden yeni tarih hep yazılır...

Sınıfsız toplumu arzulayanların nefret söylemini büyütmesi, geçmişi hepten kötü görmesi, ders almak yerine küçümsemesi ve buna uygun söylemler geliştirmesi doğru değildir.

At izinin it izine karıştığı zamanlarda duruşunuzu soldan, yaşamdan tarafa koyarsanız elbette onurlu duruşunuzu bozmayacaksınız. Omurgasını sağlam tutanlar ancak ve ancak sol ütopyayı ileriye taşıyacaktır. Sisteme hizmet edenler, düzenin devamını dileyenler, sistemin yarattığı çöplük üzerinde kendilerine yeni yaşam alanı yaratamaz.

Bir siyasi hareketin bugün geldiği nokta, o hareketin geçmişteki bütün mücadelelerini geriye dönük olarak anlamsızlaştırmaz. Geçmişte yapılan hataları ve suçları eleştirmek gerekir; fakat bunu, o dönemin insanlarını bugünün bilgisiyle yargılayıp bütün mücadeleyi değersizleştirmek için yapmak başka bir şeydir. Solun görevi ne geçmişi romantize etmek ne de geçmişini mezara gömmektir; geçmişten neyin savunulacağını, neyin reddedileceğini ve neyin aşılacağını ayırt etmektir.

Başaran’ın Suçu: İşçinin Yanında Olmak

Başaran’ın Suçu: İşçinin Yanında Olmak

Başaran Aksu, Bir Umut Derneği ile başladığı yolculuğuna Umut-Sen ile devam etti ve Umut-Sen’e bağlı birçok sendikanın oluşumunda yer aldı. Başaran Aksu, 12 Eylül sonrası oluşan sol çizgiye en büyük emeği ve katkıyı sunanlardan biri olarak, işçi sınıfı içinde kendisini bağımsız örgütlenmeyle göstermiş ve kanıtlamıştır.

Bugün Ankara’da hakları ellerinden alınmış, alınteriyle kazandıklarını almak için mücadele edenlerin yanında, onlarla birlikte, deri koltuklara oturmadan, lüks binalarda işçisinden daha fazla maaş alarak yapmıyor bu işi. Elinde su şişesi, işçi ne yiyorsa onu yiyen, ne içiyorsa onu içen; direnişte en saflarda yer alan, polisle muhatap olan, basına açıklamalarda bulunan, gerektiğinde işçiye söz hakkı verip dinleyendir.

O, işçiden fazla işçi olmaya çalışmamış, onların önünden yürümemiş; birlikte, bir arada mücadeleyi mücadele alanlarında öğrenmiş ve geliştirmiştir. Elbette birçok hatası olacaktır, elbette geçmişin tecrübelerinden yararlanacaktır. O, Yeraltı Maden-İş Sendikası ve Çetin Uygur çizgisini bugüne taşımıştır. 12 Eylül öncesi Çeltek direnişinin farklı bir boyutu, bugün farklı alanlarda yeniden yaşanmaktadır…

Tam da bu nedenle onun mücadelesini yalnızca bugünün direnişleriyle sınırlı görmek doğru değildir; bu mücadele, işçi sınıfının geçmişten bugüne taşıdığı birikimin bugünkü koşullarda yeniden üretilmesidir.

Bugün onun sesinde Çetin Uygur vardır. Onun sesinde, madenlere sahip çıkan, “Üreten biz, yöneten de biz olacağız” diyen işçilerin sesi vardır. O slogan bugün işçilerin elinde, aklında daha da zenginleşmiş, daha da anlamlaşmıştır. Çünkü bugün bu mücadele yalnızca alın terinin karşılığını alma mücadelesi olmaktan çıkmış, işçinin ürettiği üzerindeki söz ve karar hakkını da tartışmaya açmıştır.

Sermaye ve iktidar ilişkisini teşhir eden bir boyuta gelmiştir onların direnişi. Ve bu mücadele yalnızca sermayeyi ve iktidarı değil, kendisini işçi sınıfının öncüsü olarak görenlerin de işçiyle kurduğu gerçek ilişkiyi sorgulatmıştır.

Solcu, devrimci olanların ne kadar işçiden uzak, kendi kibirleri içinde siyaset yaptıklarını ortaya sermiştir. Meydanda, işçinin yanında olmayana sol denir mi? Elbette önce sol, sonra devrimci olunur. Sol, sınıf siyasetidir. Sınıf için, sınıfın çıkarı için yol alır. Solun ideolojisini, duruşunu işçi sınıfı ve onun mücadelesi, başarısı belirler.

Çok büyük başarılara imza atılmamıştır belki, ama o küçük adımlar büyük başarıların ilk sesidir. Başarının sesidir Başaran...

Başaran bir şeyi daha başarmıştır: Yanında yürüdüğü her işçi, bir işçi lideri olmuştur. Çünkü onun anlayışında örgütlenmek, bir kişinin peşinden yürümek değil; birlikte yürüyen herkesin kendi sözünü, kendi iradesini ve kendi gücünü ortaya çıkarmasıdır. Kendi derdini, kendi isteğini kameralar önünde seslendiren, geri adım atmayan yeni işçi liderlerine örnek olmuştur. Onlar konuşurken Başaran susup onları dinlemiş, onlara daha fazla söz verir olmuştur.

Yani “Siz bilmezsiniz, ben konuşurum” kibri yoktur. Onlara yukarıdan bakmamış; onlarla eşit koşullarda, eşitlik içinde, bir arada ve birlikte mücadeleyi örmüşlerdir. Çıplak ayaklarıyla yol almışlardır.

Bugün Başaran tutuklu. Onu susturmanın, onunla birlikte söz söylemeyi öğrenen işçilerin sesini de susturacağını sanıyorlar.

Ama onun asıl başarısı, yanında yürüdüğü işçilerin kendi sözlerini söylemeye başlamasıdır. Kendi seslerini bulmalarıdır. Birlikte yürüdüğü insanların bir gün kendi ayakları üzerinde durup mücadele etmeyi öğrenmesidir.

Başaran’ın sesi bugün susturulmaya çalışılıyor olabilir. Ama o ses artık yalnızca Başaran’ın sesi değildir. İşçinin sesidir. Madencinin sesidir. Direnenlerin sesidir.

Ve belki de en büyük başarısı budur: Başaran yürürken, arkasından yürüyenler değil; yanında yürüyenler çoğalmıştır.

25 Ağustos 2026 Salı

Piyasa Serbest, Vatandaş Mecbur

Piyasa Serbest, Vatandaş Mecbur

Senede bir defa, telefon numaramın hangi telefon sağlayıcısında kalacağına karar veriyorum; telefon numaramı taşıyorum. Çünkü servis aldığım firma, devam etmek için şu anda kaç lira ödüyorsam en azından onun iki katı kadar fiyat istiyor. Telefon numaranı taşıyınca aynı hizmeti yüzde 50 fiyatına başka bir firmada bulabiliyorsun.

Ülkede enflasyona göre fiyat belirlemiyor bu üçlü çete. Çete demek zorundayım, çünkü başka alternatif yok. Telefonsuz dolaşsanız, gittiğiniz yerde telefon kulübesi yok. “Hadi arayayım, oradan da bir yerde buluşalım.” diyelim; eskiden jeton filan vardı ama fiyatlar bu kadar astronomik, yani geometrik olarak artmazdı.

Üç şirket, ülkedeki diğer soyguncu şirketlere örnek oluyor.

Telefon şirketlerinde başlayan bu fiyatlandırma anlayışı, nedense piyasanın geri kalanında da kendine hızla yer buluyor.

Ev sahipleri kirayı en azından iki katına çıkararak gidiyor.

Sebze fiyatlarının artışı daha garip; hiçbir kategoriye girmiyor.

Banka kredilerinin faiz artışının haddi hesabı yok. İcralık olmayan kaç kişi kaldı? Her adliye sarayı ek bina yaptırıyor ya da kiralıyor; icralık dosyaları takip etmek için...

Ülkede şikâyet edeceğiniz bir makam yok. Piyasada tröstleşme söz konusu ama ülkede sözde tröst piyasası yok...

Şirketler fiyatlandırma yaparken ölümü gösterip sıtmaya razı ediyorlar, kan emiciler bu bataklıkta yaşamaya devam ediyor... Bataklık kurumadan biz konforlu yaşama geçemeyeceğiz, çünkü her an tepemizde sivrisinek vızıltıları var...

Bütün bunların sonunda ortaya çıkan tablo ise yalnızca pahalı bir hayat değil; giderek küçülen bir gelirle, giderek büyüyen bir gider tablosu.

Tek lider, tek bayrak, tek vatanda tek ezilen maaşı ile geçinenler, bu işten en çok hoşnut olanlar tröstleşmiş piyasanın patronları. Onların kasaları gün be gün dolarken, dünyada en fazla dolar zengini bu ülkede oluştu...

Maaşlar her ülkede artar, bizde ise enflasyon karşısında eriyor. Gelir küçülürken giderlerin arttığı piyasaya ne ad verilir?

Piyasa serbest, vatandaş mecbur.

24 Ağustos 2026 Pazartesi

Teknoloji, Savaş, İlaç ve Kodlanan İnsan

Teknoloji, Savaş, İlaç ve Kodlanan İnsan

Üretilen her teknoloji öncelikle silah sanayisi ve savaş amacıyla geliştirilir; daha sonra, tam anlamıyla olmasa da yarım yamalak bir şekilde sivil insanların kullanımına sunulur. Bizlerin kullandığı teknolojiler, aslında bize bahşedilenlerdir...

İlaç sanayisi de bu döngünün dışında değildir.

İlaç sanayisi, silah sanayisi ile kol kola yürür. Üretilen tüm ilaçlar aslında insanı yaşatmak değil, onu zararsız hâle getirecek çözümler üretmek içindir. Kısaca, biyolojik silahın görünür yüzüdür. Ve bütün bunlar yasalara ve hukuka uygun şekilde yapılır.

İlaç sektörünün tek bir amacı vardır: Parası olana göre ilaç üretmek. Üretilen ilaçlar; gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler ve en fakir ülkeler için ayrı kategorilerde üretilir. Aynı marka, aynı patent, ama içeriği farklı ilaçlar piyasada dolaşır.

Bizim gibi ülkelerde ilaçlar iyileştirmek için değil, daha çok üstünkörü bir tedavi için kullanılır. Çünkü etken madde dozu düşük olduğu için, Batı'da kullanılan ilaçtan bir tane alınırken, bizde sanırım 10 doz alırsanız aynı etkiye kısmen yaklaşmış olursunuz...

Bunu Bayer firmasının CEO'su yıllar önce açıklamıştı. Kısaca: Parasına göre üretim!

Ama teknoloji yalnızca ilaçlardan ibaret değil.

Dünyada teknoloji çok hızlı ilerliyor. Yapay zekâ ve robotlar paralel olarak hayatımıza doğru giriyor. Çoktan savaş sektöründe kullanılan araçlar, adam öldürmek yerine bulaşıkları yıkayan şekilde bize sunulacak. Ev temizliği yapan araçlar, arazi temizliği yapacak boyuta çoktan ulaşmıştır.

Bizler ise sadece var olanları kullanıyor, onları amaçlarının dışında yeni amaçlar için kullanmaya çalışıyoruz. Hiç kimse gerçek anlamda o üretilen teknolojinin gerçek amacını bilmez; sadece bize sunulduğu kadarıyla kullanırız...

Belki de teknolojinin bize gösterilen yüzü ile geliştirilme amacı arasında her zaman büyük bir fark vardır.

Asıl mesele ise teknolojinin ne yaptığı değil, insanı neye dönüştürdüğüdür.

Genelde bizi kontrol eden, bizi aslında birey olmaktan çıkaran ve birer anonim insana dönüştüren bir sürecin içindeyiz.

Her birimizin bir kimlik numarası var. Çoğu yerde artık ismimizi sormuyorlar, çünkü belirleyici olan kimlik numaramızdır.

Kodlandık.

Her birimiz kodlandık ama hangi amaçla, kim tarafından, tam olarak bilemiyoruz.

Bizim sağlık verilerimiz birilerinin kayıtları içinde. Belki bir gün bu teknolojiyi kontrol eden bir şey, ihtiyaç duyduğu bir şeye ulaşmak istediğinde, nokta atışı yaparak ihtiyacı olanı gelip alacaktır.

Belki bizim bir böbreğimizi, bir karaciğerimizi ya da başka bir organımızı alıp istediği yere götürüp kullanacaktır...

Bir anlamda artık yalnızca kimliğimiz değil, bedenimiz de sistemin bir parçası hâline geliyor.

Her birimiz teknoloji sayesinde kimliksizleştirilirken, hem tüketici hem de yedek olma durumumuz söz konusu olmaya başladı.

İnsan artık yalnızca bir isim değildir. Bir kimlik numarasıdır, bir veridir, bir sağlık kaydıdır, bir tüketicidir. Ve belki de bir gün, ihtiyaç duyulduğunda kullanılabilecek bir yedektir.

Bütün bunlar olurken dünyanın başka yerlerinde savaşlar devam ediyor.

Savaşlarda organ ticareti, bir anlamda bugün bizim konforumuzu bozmuyor. Görmezden geliyor, duymazdan geliyoruz. Çünkü organı alınan, hayatı sönen şimdilik biz değiliz...

Belki de mesele tam olarak budur.

Teknoloji ilerliyor, savaşlar sürüyor, ilaçlar üretiliyor, verilerimiz kaydediliyor, kimliklerimiz numaralara dönüşüyor ve bedenlerimiz hakkında her geçen gün daha fazla bilgi birikiyor.

Biz ise bütün bunların bize dokunmadığı sürece yalnızca uzaktan izliyoruz.

Çünkü henüz sıra bizde değil...