15 Ağustos 2026 Cumartesi

Ayranı Üfleyerek İçmek

Ayranı Üfleyerek İçmek

 

12 Eylül zindanları, cezaevleri, askeri kışlalar vıcık vıcık Kemalizm kokardı. Hatta darbeci kendisini Atatürk yerine koymuş, elinde bastonuyla şehir şehir gezip nutuk atmayı sevmişti. Elinde Kuran ile İslam'ı anlatıyordu, çünkü o zamana kadar kimsenin aklına gelmeyen Kuran'ın değişik sürümleri yasaklanmıştı. Mısır'da, Sudan'da, Hindistan'da dağıtılan ile bizde dağıtılan (kutsal kitapların satışı olmaz ama hediyesi olur, ne yazık ki bizde kutsal kitaplar hâlâ satışta) arasında farklar vardı. Neyse, o sıralarda kafasında yumruk yıldız taşıyan teröristlerden bahseder, bizde tek askeri kıyafeti askerimiz giyer, “Nedir bu?” diye sorardı... Tek tip kıyafet ondan sonra moda oldu, kadınlar bile bağlı bulunduğu cemaate göre tek tip giymeye başladı. Güya ülkede kadınların askere gitmesi yasal değildir, meğer her sivil toplumun (!) resmî tek tip kıyafeti varmış...

Aslında bu kadar uzun giriş yapınca konunun özüne gelmek gerek...

“Düşmek sorun değil, yenilgi de sorun değil, ondan sonrası için kişinin / örgütün / yapının tercihi önemlidir. Ya ayağa kalkar, mücadelesine devam eder ya da düştüğü yerde kalır, zorbalığın son bulmasını bekler...

Bizim sol vıcık vıcık olan bir zemine düşmüştü. 12 Eylül zindanları olarak adlandırılan zindanlar ama onlar eskiden de aynı işlevi görüyordu, yeni değildi. Kaçakçıya, namusuza idam kolay yapılan yıllardı, siyasi mesele olmayınca sivile yapılan zulüm üzmezdi. 12 Eylül, 12 Mart ve 27 Mayıs gibi idam sehpalarını kuracak ve 27 Mayıs'ın rövanşı 12 Mart olduğuna göre, 12 Eylül kimin rövanşı olacaktı? Elbette rövanş yoktu, sağdan, soldan idam etme ile vıcık vıcık olan Kemalizm / Atatürkçülük söylemleri altında inkılabını gerçekleştirdi. Çünkü 12 Eylül, 24 Ocak kararları ile liberal soslu bir zemin yaratmış, onu Kemalizm ile bir güzel helvalamıştı... Menemen için her türlü koşul hazırdı, ılımlı İslam üzerine ekince tadına doyum olmayan yeni bir menemen yaratılmıştı. Bu sayede menemenin rövanşı alınmış olacaktı...

Alındı da, bugünkü iktidara gelen süreç bu rövanşın alındığının kanıtı değil midir? Bu ülkenin siyasetinin vicdanı olarak gösterilen düşünce yapısının kelle kesenlerin düşünce yapısıyla benzerlikleri yok muydu? Hiçbir şeyden haberi olmayan bir erin kellesi kesilmedi mi? Her kalkışmanın sonunda bir kelle gider! Gerek siyasi anlamda gerek sembolik olarak...

Vıcık vıcık olan bir zemine düşmüş, yenilmiş devrimciler içeride tek seçenekleri olan açlık grevleri ile ifade vermeyerek direniyordu. Ama “kaynaştır, birleştir” politikasının bir sonucu da olacaktı. Aslında kavga edenler arasındaki en büyük fark, birilerinin namaz kılıyor olması, diğerlerinin de namaz kılmak yerine seküler yaşamı benimsemiş olmalarıydı. Her biri de aslında Kemalistti ama Kemalizmi farklı yorumlamışlardı; birinde devrimcilik ilkesi öne çıkarken, diğerinde milliyetçilik...

Filistin meselesi konusunda bile bilgileri yoktu. Birileri devrimci, Marksist oldukları için enternasyonal dayanışma adına orada olana destek veriyordu ama Filistin halkını, inancını tanımıyordu bile. Milliyetçilik tanımı içinde aynı inançtan insanlar vardı ama Filistinlilerde inanç iki taneydi: Hristiyan ve İslam! Bundan dolayı belki de ülkemizin milliyetçileri Filistin davasına hep uzak kalmıştır, çünkü düşünce yapılarına uymuyordu... Bizim devrimcilik ilkesine inananlar ise Millî Demokratik Devrim fikriyatının üzerine yeni bir şey ekleyememiş, Samsun'dan Ankara'ya yürüyüş yapan abilerinden farklı düşünmüyorlardı. Ama şu işkencecilerin ikide bir İstiklal Marşı okutması, arkasından Gençliğe Hitabe'yi okutmaları yüzünden de Kemalizm ile aralarında bir soğukluk girmişti. Betonun soğuğu gibi soğuk geliyordu ama zaman içinde sanırım içselleştirdiler...

Vıcık vıcık olmuştu 12 Eylül faşizm günleri. Her açılan radyo anonsu, her ekrana çıkan Atatürk ile başlıyordu söze, bismillah der gibi bir şeydi. Bugün otobüse binen de inen de bismillah diyor, her selam veren de “Selamünaleyküm” diyor. Yani geçmişteki nezaket kalmadı...

Sol yenilmişti, düşmüştü vıcık vıcık bir yeni harmanlanmış menemenin içine. Zemini belliydi. Acaba ayağa kalkıp “Nerede kalmıştık?” denilecek miydi? Sonuçta orada Kemalizm ile de yüzleşilmişti ama o yüzleşmenin teorisi yapılmadı, sadece “Ne güzel dayak yedik, iyi direndik, kemiklerimiz kırıldı, vay be, demek ifade vermeden çıktın hücreden” gibi sonu ünlem ile biten cümleler kalmıştı geriye...

Sorun düşmek değil, ayağa kalkmak, o da bir tercih meselesidir.

Bizimkiler, önce bir masa kurulur, gerek olursa o masaya oturmaz, ayakta beklerim demişti. Masa da masaymış ha, cuma günleri Çiçek Pasajı'nda oluşturulan masa! Geriye bir fotoğraf kaldı, masada olanların çoğu çoktan ayrıldı gitti aramızdan ama sözü kaldı...

Tercih meselesi önemlidir. Biz tercih etmediğimiz hâlde, bizi zor ile mücadele alanına sürüklerler, çünkü üzerimize düşen görev henüz elimizden alınmamış, yapılmış bir abilik, dayılık, arkadaş, hoca gibi unvanlar... Ne yapacaksın, deniz kenarında bir aylık alıp, rakı eşliğinde masa başında devrim yapmak varken, bu kadar yaşanmışlıklar üzerinden yeniden meydanlara çıkmak...

Ya yaşadıklarımızı tekrar yaşarsak?

O yüzden ağzı sütten yanan ayranı üfleyerek içer!

Bazen biz tercih ettiğimiz için değil, zorunlu olduğumuz için görünür olduk...

Bundan dolayı o siyasilerin ayranı üfleyerek içmesi gayet doğal, yüzleşemedikleri vıcık vıcık Kemalizm soslu menemenin içinde hâlâ var olmaya devam ediliyor...

 

İnsanlar neden çocuk yapar?

İnsanlar neden çocuk yapar?

Diğer canlılar neden çoğalıyorsa, insan da aynı güdülerden etkileniyor. Bu, doğanın yasası mı?

Ama biz doğadan kopalı çok oldu. Kendi doğamızı yarattık; henüz onu tam olarak kontrol edemiyoruz. Hâlâ bizim doğamıza sivrisinek, hamam böceği, akrep gibi şeyler giriyor. Karasineğin ısırgan tavrı, hayatımda hiç görmediğim böcekler zaman zaman evlerimize konuk oluyor. Kısaca, biz doğadan koptuk ama doğa bizden henüz tam olarak kopmadı.

Belki de insanın doğadan koptuğunu düşünmesi, onun doğayı gerçekten terk ettiği anlamına gelmiyor. Doğa, insanın kurduğu duvarların, şehirlerin ve sistemlerin arasından hâlâ kendini hatırlatıyor.

Peki, insan neden çocuk yapar?

Bu sorunun yanıtını yalnızca biyolojide aramak yeterli mi? Yoksa insanın çocuk sahibi olma isteği, içinde yaşadığı toplumun, kültürün ve ekonomik düzenin de bir ürünü mü?

Çocuk yapmak bir sanayinin parçası oldu. Çocuksuzlar için suni döllenmeyle yapılanlardan, DNA ile oynanan sipariş çocuklara kadar bugün birçok şey mümkün. Peki, bunlar bilinmesine rağmen insan neden çocuk yapar?

Üreme artık yalnızca iki insanın biyolojik olarak çoğalması değildir. Etrafında doktorların, hastanelerin, ilaçların, laboratuvarların, genetik testlerin ve büyük bir ekonomik pazarın bulunduğu bir alana dönüşmüştür.

Erkekler çocuk istiyor; çünkü güçlerini göstermenin en temiz yolu çocuk sahibi olmak. Çocuğun olması, kısır olmadığının kanıtı olarak görülüyor. Kısaca, “Ben seks yapıyorum ve çocuk üretecek güce sahibim.” demenin bir yolu.

Erkek kendi gücünü göstermek, elde ettiği mirası geleceğe bırakmak, kendisinden olana bırakmak istiyor. Kanında taşınan tüm geçmişi; hastalıkları, birikimleri, özellikleri geleceğe aktarmak...

**Burada çocuk yalnızca bir çocuk değildir; erkeğin kendi varlığını geleceğe taşımasının da bir aracıdır. Kendi bedeninden gelen, kendi soyadını taşıyan, kendi mirasını devralan bir devamlılık fikridir bu. Devlet hala bu fikri beslemeye devam ediyor, soyadı kanunu, kadın evlendikten sonra erkeğin nüfusuna kaydı gibi... **

Peki, kadın neden bu aşamada taşıyıcı rolünü istemeden üstüne alıyor? Hatta birçok kültürde karnı büyük hâlde toplum içinde dolaşması bile istenmiyor. Kadın, bir anlamda erkeğin hem elinin kiri hem de onuru olmuş oluyor.

Erkeğin üreme gücünün göstergesi olan çocuk, kadının bedeninde büyüyor. Böylece erkeğin soyunu, mirasını ve geleceğini taşıyan beden de kadının bedeni oluyor.

Kadın neden çocuk ister?

Genlerinden, güdülerinden mi kaynaklanıyor?

Belki de burada biyoloji ile toplum arasındaki sınır daha da bulanıklaşıyor. Kadının çocuk istemesi ne kadar kendi içinden gelen bir arzu, ne kadar ona çocuk istemesi gerektiğini öğreten toplumun bir sonucu?

Çocuk büyük bir sorumluluktur ve çocuk dünyaya geldikten sonra en büyük sorumluluk kadının üzerine kalıyor. Çünkü baba rolü, eve para getirendir. Ekmek olmayınca aile olmaz. O yüzden işsiz erkeğin evliliği kısa sürede sonlanır; çünkü role uygun değildir. Toplumun biçtiği rolü oynarlar.

Böylece çocuk, yalnızca anne ve babanın değil, toplumun da belirlediği rollerin içine doğar. Baba para getiren, anne bakım veren; çocuk ise geleceğe taşınacak yeni birey olur.

Evlilik kurumu, yasal olarak seks yapmaktır; yani dincilerin uydurduğu gibi yalnızca zinayı engellemek değildir. Toplumun onayladığı yatak odasında yaşananların iki kişi arasında kalması değil, çocukla birlikte toplum önünde görünür hâle gelmesidir.

Seksin kendisi gizli olabilir; fakat ortaya çıkan çocuk gizli değildir. Çocuk, iki insan arasındaki ilişkinin toplum tarafından tanınmasını sağlayan görünür sonuçlardan biridir.

Yani seks yapanların yumurta ile spermin buluşmasından olan çocuk ya zina ürünü “piç” olarak kabul edilir ya da “yavru” olur. “Kimin yavrusu?” sorusuna verilen yanıt, evlilik kurumunun olup olmadığına bakılarak belirlenir: Toplumun onayladığı seks ile onaylamadığı, ama karanlık odada yaşanan seks...

Gerçi seks karanlık odada olmaz. Onu karanlık diye kafamıza işlerler. Tecavüzlerin geneli aydınlıkta olur; genellikle iş yerlerinin en kuytu yerlerinde gerçekleştirilir.

Burada “karanlık” yalnızca fiziksel bir mekânı değil, toplumun görmek istemediği cinselliği de anlatır. Görünmeyen, konuşulmayan ve onaylanmayan seks ile toplum tarafından tanınan seks arasındaki ayrım da böyle kurulmuş olur.

Sonuçta kadın neden çocuk ister?

Büyük bir sorumluluk ona yüklenmesine karşın çocuk ister. Ama her çocuk isteyen, ona bakabileceği ve onu büyüteceği anlamına gelmez.

Çünkü çocuk istemek ile çocuğun sorumluluğunu taşıyabilmek aynı şey değildir. İnsan, bir çocuğu dünyaya getirebilir ama onu nasıl bir dünyanın içine bıraktığını her zaman kontrol edemez.

Bugün sokaklarda, yani insanın yarattığı doğada, çocuklar sistemin arzularına uygun rollerini oynarlar. Bir bakarsınız ellerinde silah, birileri adına kurşun atarlar; bir bakarsınız çocuk parkında ebeveyn gözetiminde oyun oynarlar; bir bakarsınız evde tabletten gözlerini alamazlar.

Çocuk daha dünyaya geldiği andan itibaren bir sistemin içine girer. Önce ailesinin, sonra okulun, ardından işin, tüketimin ve devletin kurduğu düzenin parçası olur.

Çocuk, bir anlamda ebeveynlerin tüm birikimlerinin ellerinden alınması için sistem tarafından kullanılan bir maşa olarak da görülebilir. Çocuk nesiller arasında taşıyıcıdır ve hep gelecek nesil olarak görülür.

Ebeveynler çocuk için çalışır, kazanır, tüketir ve biriktirir. Çocuk büyüdükçe onun ihtiyaçları üzerinden yeni ihtiyaçlar yaratılır. Böylece çocuk, yalnızca nesiller arasında biyolojik bir taşıyıcı değil, ekonomik sistem içinde de güçlü bir tüketim alanına dönüşür.

Geleceği sistemler belirler. İnsan, doğadan kopmuş hâliyle sistemin istemlerine cevap veren ve güdülenmiş bir yaratık konumuna indirgenmiştir.

İnsan özgür olduğunu düşünürken, çoğu zaman kendisine sunulan seçenekler arasından seçim yapar. Ne yiyeceği, nerede yaşayacağı, ne giyeceği, nasıl çalışacağı ve hatta neyi arzulaması gerektiği bile içinde bulunduğu sistem tarafından şekillendirilebilir.

Üreme de sanayinin bir parçasıdır ve iyi gelir getirdiği için bu piyasada kadın da erkek de sistemin istemlerine yanıt verecek; piyasanın hem alıcısı hem de hedef kitlesi olmaya devam edecektir.

Böylece çocuk sahibi olma arzusu, biyolojik güdü ile toplumsal beklentinin, kişisel istek ile piyasa koşullarının kesiştiği bir noktaya dönüşür. İnsan çocuk ister; sistem ise bu isteğin etrafında bir dünya kurar ve o dünyadan gelir elde eder.

Belki de asıl soru artık “İnsan neden çocuk yapar?” değildir. Asıl soru, “İnsanın çocuk yapma isteğinin ne kadarı kendisine aittir?” sorusudur.

Çünkü insan doğadan uzaklaştıkça, kendi yarattığı sistemlerin içine daha fazla gömülüyor. Ancak doğanın en eski yasalarından biri hâlâ onun içinde çalışıyor: yaşam kendisini sürdürmek istiyor.

Ölümün olduğu yerde üreme kaçınılmazdır.

 

14 Ağustos 2026 Cuma

Cennetin Bedeli: Kadın, Tarikat ve Yol

Cennetin Bedeli: Kadın, Tarikat ve Yol

Tarikatların büyüklüğü, serveti, açtığı Kur’an kursları, öğrenci yurtları, kontrol ettikleri camiler hep konuşulur. Peki, bu servet nereden geliyor?

Tarikatlar servetlerini kadınlar üzerinden topluyor; çünkü tarikat üyesi erkeklerin yakışıklı, bakımlı olmak gibi niyetleri yok. Tek tip kıyafet içinde, bu dünyada bütçesine göre kadın, öteki dünyada ise sonsuz kadın, huri ve bitmeyen seks hayaliyle tarikata varlığını, mirasını veriyor. Çünkü tarikat sayesinde bir cemaatin içinde oluyor ve hepsi kendisi gibi düşündüğü için cennete gidişini engelleyecek hiçbir şeyle karşılaşmıyor. Kısaca, cennet için tarikata giriyorlar.

Peki, bu durumda kadınlar neden girer?

Sadece erkeğine biat ettiği için mi?

Cemaat ilişkisi onlara konforlu bir yaşam sunuyor. Gerçi birçok özgürlük alanları yok; çünkü inançları, bu özgürlüklere ulaşmalarını zaten yasaklıyor. Bu inanç içinde olan bir kadın için erkeğini mutlu etmek, onun için saçını açmak, diğer erkeklerden saçını saklamak ve elini uzatmamak birer ritüel olmanın ötesinde, inancın değişmez kuralları olarak görülüyor. Sonuçta kadın da cennete gitmek ister.

Peki, sizde tarikat denilince neden hep Sünni inançtaki tarikatlar gelir? Başka inanç ve mezheplerin tarikatı yok mu? Onların şatafatlı yaşamı diğerlerinde yok mu? Tarikat şeyhi, dedesi, babası, papazı, hahamı benzer şekilde yaşamıyor mu? Yönetici olanların bir ellerinin parada, bir ellerinin kadınlarda olması tesadüfi mi? Din, insanlara benzer vaatlerde bulunmuyor mu?

Sonuçta din, insanları öteki dünyaya bu dünyadan hazırlamak değil midir? Bundan dolayı dinler, ölüm üzerine varlıklarını inşa etmezler mi? Onlar için bu dünyada yaşamdan daha önemli bir şey vardır: öteki dünya ve vaat edilen cennet.

Kadınlar dinde hep ikinci sınıf değil midir?

Sonuçta Tanrı cinsiyetsiz değil midir? Batı dillerinde cinsiyet özellikle vurgulanır; bizim gibi dillerde cinsiyet ortada kalır. Ama dinî anlatılarda Tanrı çoğu zaman eril bir dille tarif edilir. Sonuçta Meryem'den bir erkek çocuk elde etmiştir...

Erkeğin kaburgasından kadın yaratılır; ilk kadın Lilith ise hep itiraz eder. Ama o da artık şeytandır! O gelmesin diye maviye boyanır çerçeveler; evlerde hâlâ yaşar bu gelenek.

Erkeklerin oluşturduğu toplumda feministler bir anlamda Lilith'tir. İtiraz ederler.

Ama kadın hakları, dinin hâkim olduğu ülkelerde, seküler yaşamın olmadığı coğrafyalarda ne durumdadır? Kadın köledir; kafes arkasında yaşayan, tek başına erkeksiz sokağa çıkamayan ve erkek istediği için cinsel ilişkiye giren, hiç tanımadığı yaşlı dedesiyle evlenip ona “kocam” diyen bir düzendir.

Şimdi seküler yaşamı ve laikliği oturtmuş toplumlarda kadınların hakları vardır. Orada da sorunlar devam eder; çünkü dinin toplum içindeki egemenliği devam ettiği için kadın cinayetleri de dinî duyguları ağır olan, laik ya da tarikat üyesi olup Tanrı korkusu taşıyanlar arasında görülebilir.

Peki, neden “Tanrı korkusu” olarak tarif edilen şey, Tanrı korkusundan daha çok cennete ya da vaat edilen yere gidememe korkusu olmasın?

Çünkü sonuçta yaratandan korkmak, babadan korkmak gibidir. Babanın maddi gücü ve otoritesi hâkimken, o ayrıcalıktan yararlanamaktan korkan bireyin babasına karşı duyduğu zorunlu saygı, zaman içinde korkuya da dönüşür. Fakat babalar, otoritenin ve erkeğin temsilcisi olmasının ötesinde; istikrarlı, düzenli yaşamın, ekonomik refahın ve konforlu hayatın da sembolüdür.

Bugün otobüse dahi binerken Allah'ın ismini zikredenlerin korkusunun kaynağı nedir?

Sonuçta ölüm, inanan kişi için Tanrı ile buluşmaksa, ondan korkmamak gerekmez mi? Onun kurallarını çiğnemediği sürece onun adını sürekli anması neden gereklidir?

Ama tarikatlar ona öyle bir görev vermiş ki: “Zikredeceksin.” Unutur belki diye kadınlar ellerinde sayaçlarla günde kaç defa Allah'ın isimlerinden birini söylediğini kafasına not eder, sürekli mırıldanır.

Ya unutursa?

Çünkü kadının aklı erkeğe göre zayıftır!

Bundan dolayı kadınlara görevler verilir. Erkek çocuklar daha özgürdür. Onların elinde hiç sayaç gördünüz mü?

Belki de mesele tam burada düğümleniyor: Bu dünyadaki cinsellik ile öteki dünyadaki cennet vaadi, ölümle birbirine bağlanıyor. Erkek için bu dünyada parasına göre kadın, öteki dünyada ise sonsuz kadın ve seks hayali; kadın için ise itaat, aile, cemaat ve cennet umudu...

Tarikatın “yolu” da tam burada ortaya çıkıyor.

İnsan cennet için bu dünyada neyi vermeye razı?

Parasını mı, mirasını mı, özgürlüğünü mü, bedenini mi, iradesini mi?

Ve bu bedeli en çok kim ödüyor?

Cennetin bedeli nedir? Kadın, tarikat ve yol dediğimiz şey aslında neyin karşılığıdır?

 

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Herkes Özgür, Herkes Aynı

Herkes Özgür, Herkes Aynı

Sokaklardan zorla eve girenlerin çocukları, torunları bugünlerde evden dışarıya değil, odalarından dışarıya çıkmaz oldu. Ellerinde cep telefonları ve tabletler; gözleri sosyal medyadaki videolarda, yüzlerinde ise bu videolara bakarken oluşan gülümsemeler… Böyle bir kuşak yaratıldı.

Peki, bu süreç nasıl oluşturuldu? Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan çocuklar nasıl oldu da birbirlerine bu kadar benzer hâle geldi?

Mizah nasıl oldu da evrenselleşti?

Çünkü mizah, aslında doğduğu toplumun kültürel özelliklerini, alışkanlıklarını, değerlerini ve dilini taşır. Bir dilde üretilen espri, başka bir dile çevrildiğinde çoğu zaman anlamını kaybeder. Kelime oyunu kaybolur, göndermenin neye yapıldığı anlaşılmaz ve gülümseme ortadan kalkar. Çünkü mizah yalnızca sözcüklerden değil, o sözcüklerin ait olduğu kültürden beslenir.

Oysa bugün dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan çocuklar, birbirlerinin dilini bile bilmeden aynı videolara bakıp gülebiliyor. Aynı hareketlere, aynı yüz ifadelerine, aynı düşmelere, aynı kısa videolara tepki veriyor; aynı mizah kalıplarını tanıyor ve aynı anda eğlenebiliyorlar.

Peki ne değişti?

Mizah mı gerçekten evrenselleşti, yoksa dünyanın çocukları aynı mizah anlayışını öğrenebilecekleri ortak bir kültürel alanın içine mi sokuldu?

Belki de mesele, mizahın evrenselleşmesinden çok daha büyük. Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan çocukların hayata bakış biçimleri, eğlenme biçimleri ve hatta neye gülecekleri aynılaştırılıyor olabilir mi?

Bir zamanlar bir çocuğun neye güleceğini; yaşadığı mahalle, ailesi, dili, kültürü ve arkadaşları belirlerdi. Şimdi ise dünyanın öbür ucundaki bir çocukla aynı videoya bakıyor, aynı sesi duyuyor, aynı görüntüye maruz kalıyor ve aynı anda gülüyor.

Belki de ilk kez insanlık, yalnızca ortak bir iletişim dili değil, ortak bir eğlenme ve gülme dili de oluşturuyor.

Peki bunun tüketim kültürüyle ilişkisi ne kadar büyük?

Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin benzer markalarla, benzer mağazalarla, benzer reklamlarla ve benzer tüketim alışkanlıklarıyla karşılaşıyorsunuz. Çocukların odaları, ellerindeki cihazlar, giydikleri kıyafetler, izledikleri videolar ve satın almak istedikleri ürünler giderek birbirine benziyor.

Çünkü insan, yalnızca tükettiği şeyleri değil, tükettiği şeylerin oluşturduğu dünyayı da benimsiyor. Tüketim alışkanlıkları değiştikçe zevkler, davranışlar, beklentiler ve hatta hayaller de birbirine benzemeye başlıyor.

Öyleyse asıl soru belki de şu:

Bizi yalnızca aynı şeyleri tüketen insanlar hâline mi getirdiler, yoksa tükettiğimiz şeyler üzerinden bizi birbirimize mi benzettiler?

Ve daha rahatsız edici bir soru:

İnsan, tükettiğine benziyorsa; bugün bütün dünyada aynı ekranlara bakan, aynı videolara gülen, aynı markaları isteyen ve aynı ürünlerin peşinden koşan bir kuşak yaratılırken, sonunda insanı da bir tür “tablet insan”a mı dönüştürdüler?

Belki de mesele artık yalnızca çocukların neden odalarından çıkmadığı değil. O odaların içinde, ekranların karşısında nasıl bir insanın yeniden üretildiği.

Ağlamak Serbest, Hesap Sormak Suç

Ağlamak Serbest, Hesap Sormak Suç

Sabah sabah Sabiş haberleri açtı. Orada bir sokak röportajı vardı. Herkes yakınıyor; eski AK Parti üyesinden CHP üyesine, dincisinden seküler yaşamı tercih edenine kadar...

Kısacası, herkes mikrofonun başına geçtiğinde yılların spikeri gibi konuşuyor ve derdini anlatıyor.

Ben de kızgınlıkla “Daha beter olun!” dedim. Çünkü bugün yaşadıkları sorunun temeli kendilerinde, yıllardır sessizce kabul edişlerindedir.

Yukarıda saydığım kesimlerin hepsi bir “kurtarıcı” bekliyor. Eşek bunların hepsi! Kurtarıcı hiçbir zaman gelmeyecek. “Kurtarıcıyım”, “Umudunum senin” diyenlerin hepsi onları değil, zor durumda kalan iş insanlarını kurtardılar.

Kurtulmak için önce yaşadıklarına mikrofon karşısında itiraz etmekten, homurdanmaktan vazgeçmeleri gerekiyor. Yoksa sürekli ağlayacaklar, sürekli ağlayacaklar...

Bakın, Ankara kapılarına aç insanlar geliyor: madenciler, özel sektör öğretmenleri, falanlar filanlar... Hepsi “biraz maaş”, “biraz kadro”, “biraz güvence” için bakanlara yalvarıyor. “Arabulucu ol bize, verilmeyen maaşımızı alalım, tazminatımızı alalım” diyorlar.

Alacakları için aç kalıyorlar, dövülüyorlar, aşağılanıyorlar. Ama en azından bıçak kemiğe saplanınca sokağa çıkıyor, hakları için mücadele ediyorlar.

Altı ay olmuş maaş alamamış. Altı ay boyunca nasıl yaşadı? Kim bunlara kredi verdi, ne kadar borçlandılar, bunların hiçbirinin önemi yok. İş insanı, “Altı ay boyunca yaşadıklarından daha fazla aç yaşar bunlar” diyor ve vermiyor. Her parayı vermediği gün ödeyeceği para azalıyor; çünkü para değerini kaybediyor.

Alacakları işçilerin altın karşılığı, dolar karşılığı hesaplanmayacak. O anki TL değeri ne ise o verilecek. Gün geçtikçe para değerini kaybettiği için iş insanının kasası hep dolu, emekçi ise hep aç kalacak.

Çünkü o parayı alsa dahi borçlarına, faize gidecek.

Sonuçta sen açsın, hep aç kal! İş insanı da iktidardaki siyasiler de bunu söylüyor. Ciddiye dahi almıyorlar.

Bu durumda ne yapılması gerektiği konuşulmuyor. Bakanın bilmem ne memuru geliyor, “Gel görüşelim” diyor. Sonra, “Kusura bakma, işim var. Bekle” diyor.

İşçi bekliyor.

Beklerken devlet onlara su, yemek verecek değil ya... Gözyaşı, polis copu ve tazyikli su veriyor. Kamera önüne geçip bağırma hakkını veriyor. İşçi bağırıyor. İş insanları bu bağırmaları duydukça zevkten dört köşe oluyorlar. Çünkü bu açlar ordusu yalnız, arkasız. Kimin umurunda?

Bu ülkede cop yemek, tazyikli su altında kalmak, aşağılanmak, polisin orantısız güç kullanımına maruz kalmak özgürlüktür.

Diğerleri ortaya çıkarsa eğer, suçtur.

Kimse suç işlemek istemiyor. Çünkü herkes, bir gün bir gün kurtarıcının geleceğine ve o kurtarıcının bunları kurtaracağına inanıyor. Mutlaka bu yaşananların hesabı sorulacak!

Masal hep aynı: İnsanlara sürekli masal anlatılıyor.

Kim kimin hesabını sordu?

Hesabını sorması için mahkeme karşısına çıkarılanlar da genelde aklanarak çıktı.

Sonra yine aynı masal anlatıldı.

Ve insanlar yine bir sonraki kurtarıcıyı beklemeye devam etti.

Sokakta bir kâğıt toplayıcısı bütün bu yaşananlara bakıyor. “Bu ülkede herkes hakkını arıyor, ama kimse hesabını sormuyor.” dercesine, sessizce araçların arasında kendisine bir yol açıp ilerliyor.

 

Siyaset, Para ve Kapitalist Sistem

Siyaset, Para ve Kapitalist Sistem

Siyaset, ilkeleri olanların yapacağı bir iş değildir; çünkü siyaseti belirleyen paradır. Parası olan, çıkarına uygun siyasetçilerin kendi etrafında pervane olmasını, ancak kimin etrafında uçtuklarının bilinmemesini ister. Kısaca, çıkarlar siyasetçinin yönünü, dolayısıyla siyasetin nasıl seyredeceğini belirler.

Ülkelerde siyasetçiler iki rolü rahatlıkla oynar: iktidar ve muhalefet. Her iki tarafta da kazancı olduğu için siyasetçi olmak adına harcanan para, parlamentoda olduğu süreçte aldığı maaşın katbekat üzerindedir. Kısaca vekil, maaş ve hakları için vekil olmaz; tersine, onu var eden çıkarlara hizmet etmek için seçilmiştir. Onu seçen, seçmeni değil; seçmenin karşısına çıkarandır.

Her şeyin para üzerine konumlandığı kapitalist sistemde, ülkelerin siyasi düzeni de para üzerine konumlanır. Devrim için mücadele ettiğini söyleyenler bile parlamentoda alınan kararları önemser, oradan çıkan yasalara ve kararnamelere uyum sağlar. Çünkü onlar da bu düzen içerisinde, düzenin açıklarından yararlanarak değişim yaratmak isterler.

Kapitalist sistem o kadar fazla tecrübe kazanmıştır ki kendisini yok etmek isteyenleri bile içine alır ve onları paranın sarhoşluğu içinde eritir. Kapitalizmin ömrü henüz çok uzun olmamasına rağmen, feodal düzenden miras aldığı her tecrübeyi kendi iktidarını güçlendirecek ve ömrünü uzatacak alanlara yayar. Her yenilgi, her kaos, her kriz onlar için bir derstir. Bu derslerden olabildiğince yararlanır ve düzenini devam ettirmek için en büyük koz olarak savaşı kullanır.

Kapitalizm, içine düştüğü krizleri savaşlar yoluyla aşar. Bu savaşlar küresel ölçekte olabileceği gibi ulusal sınırlar içerisinde de yaşanabilir. İç savaşlar da sistemin kendisini restore etmesi için bir fırsattır.

Bizim ülkemizde 12 Eylül öncesinde oluşturulan iç savaş süreci, ulus devletinin yıkımının yerine liberalizm soslu küreselleşmenin altyapısını kurmak için kullanılmıştır. Bu iç savaş, 68 sürecinde elde edilen tecrübeyle kontrollü bir şekilde ülke sathına yayılmış; olaylar gereğinden fazla abartılmış, cepheleşmenin koşulları sağlanmış ve insanların birbirini boğazlaması, darbeye kadar izlenmiştir.

Yaşanan ekonomik krizler ve Kıbrıs çıkarması, ülke tarihinde kuruluş süreci savaşları sonrasında yaşanan ilk büyük çatışma ve işgaldir. Kıbrıs sürecinde kapitalizm, ulusalcı ve devletleştirmeci siyasetçilere ambargo ile yeniden ayar vermiş; o süreçte yer alan siyasetçilerin tek başına iktidara gelişi, iç savaş siyaseti içerisinde engellenmiştir.

Kısaca kapitalist sistem, kendisine karşı olan her türlü girişimi daha baştan boğar ve onu kontrollü bir şekilde yönlendirir.

Küreselleşmenin Hukuki Altyapısı

Bugün ülkemizin yeniden biçimlendirildiği, aslında küreselleşmenin hukuki altyapısının oluşturulması sürecini yaşıyoruz. Küreselleşme, ulus devletlerin üzerinde bir oluşum olarak adı konulmuş olmasına rağmen, henüz hukuksal çerçevesi tam anlamıyla oturtulmuş değildir.

Hukuk, kapitalist sistemde genellikle büyük savaşların sonucunda ortaya çıkıyor. Savaşsız bir düzenlemenin bu sistem içerisinde mümkün olmadığı görülüyor. Çünkü çıkar çatışmaları, ulus devletlerin kendi sermaye gruplarını hâlâ desteklemesi ve siyasi sınırların ticari sınırları belirleyici konumda olması, küreselleşmenin önündeki en büyük engellerdir. Çünkü asıl soru şudur: Hukuk, kimin çıkarına göre düzenlenecektir?

Amerikalı bir şirketin çıkarlarının hukuki güvence altına alınması, ancak ve ancak Dünya Ticaret Örgütü yapısı içerisinde mümkün olabilir; ancak bu, henüz küreselleşmiş bir piyasa için yeterli değildir. Çünkü burada belirleyici olan yalnızca gümrük kapılarından geçen malların hangileri olduğu, ne kadar üretileceği, hangi ülkelerde tüketileceği ya da üretileceği ve bunların ticari durumları hakkında bilgi sahibi olmak değildir.

Sistem içerisine konulduğu anda Çin mallarının ve Çin şirketlerinin de Amerikan şirketleri ve malları kadar özgürce hareket etmesi, aynı haklara sahip olması anlamına gelir. Sistem ise bu eşitliği şimdilik kabul etmiyor; ayrıcalık istiyor.

Dolayısıyla bugün yaşanan asıl mücadele, yalnızca ülkeler arasındaki ticari rekabet değildir. Asıl mesele, küreselleşmiş bir ekonomik düzenin hangi hukuki çerçeve içerisinde işleyeceği ve bu hukukun kimin çıkarlarını koruyacağıdır. Küreselleşme ulus devletlerin sınırlarını aşmış olsa da henüz ulus devletlerin sermaye üzerindeki ayrıcalıklarını ortadan kaldırmış değildir. Bu nedenle ortaya çıkan her kriz, her ekonomik çatışma ve her siyasi gerilim, aslında geleceğin küresel hukuk düzeninin nasıl şekilleneceği konusunda verilen mücadelenin bir parçasıdır.

Zamanın Kırıldığı An

Bütün bu gelişmelerin içerisinde yaşadığımız zamanı ayrıca değerlendirmek gerekir; çünkü yaşadığımız zaman, tarihin kırıldığı andır.

Bu anın belirsizliği içerisinde, büyük bir savaşa hazırlık koşullarının yaşandığı bir süreçten geçiyoruz. Bu süreçte kimin nerede durduğunun pek fazla önemi yoktur. Çünkü zamanın kırılması, aynı zamanda duruş noktalarının zeminlerinin de hızla değişmesi anlamına gelir.

Zemin değişirse bir bakmışsınız, karşı olduğunuz ne kadar şey varsa onların yanında yer almışsınız. Çünkü sistemin değişimini ve zamanın ruhunu iyi kavrayamayanlar, bir anda savaştıkları tarafın yandaşı, hatta yoldaşı olabilirler. Zıt kutuplar, aynı kulvarda yan yana yürüyebilir.

Bugün ülkemizde sağ zaten hep sağdır. Sol ise sözde sol gibi görünürken, bugün sol kavramının altı tamamen sağ argümanlarla doldurulmuş ve sonuna kadar sağa dönüşmüştür.

Ulus devletin resmi tarihini doğru kabul edip bütün gelişmeleri bu tarih üzerinden yorumlamak, aslında tarihten hiç ders alınmadığının ispatıdır. Çünkü resmi tarihin sınırları içerisinde düşünmek, tarihin kendisini sorgulamak yerine onun bize sunduğu çerçeveyi yeniden üretmektir.

Tarihten ders almayanlar, eninde sonunda sağa sapar ve sağ düşünceye, yani kapitalizme hizmet eder.

 

11 Ağustos 2026 Salı

Kara Duygular

Kara Duygular

Her insanın kara parası vardır belki ama benim kara param yok; benim kara duygularım var.

Evli olanların hepsinin aslında bir anlamda kara duyguları vardır. Çünkü yaşam öyle bir şeydir ki, birden önüne farklı duyguları ortaya sereceği, sadece kendisinin bildiği ama başkasının hissettiği durumlar çıkarabilir. Bu da kıskançlık adı verilen duyguyu ortaya çıkarır. Ama kıskançlık aynı zamanda sahip olmanın başka bir tanımıdır.

Sevmek başka, sahip olmak başka; fakat modern insan ikisini birbirine karıştırıyor.

Sahip olunan şey korunur. Korunan şeyi kaybetme duygusu kıskançlığı, yani sahiplenilmeyi doğurur. Sahiplenilme ise karşısındakini nefessiz bırakacak bir ortam yaratır ve cinayet işte tam bu anda ortaya çıkar. Çünkü “Ya benimsin ya kara toprağın” kavramı, bu mülkleştirmenin sonucudur.

İnsanların karanlık duyguları yalnızca onların iç dünyasından doğmaz; içinde yaşadıkları toplumun mülkiyet, rekabet, tüketim ve yalnızlık biçimleri tarafından da üretilir.

Eğer bir insan miras bırakacağı bir mülke sahiplenmişse, onu korumak ve geliştirmek için elinden geleni yapar. Çünkü mülk onu bencilleştirir; onun için her türlü zorbalığı bir hak olarak algılamasına yol açar. Kısaca bu, karşısındakinin hayatına tecavüzdür.

Zamanımızın duygusudur kara duygular.

Tarihin kırıldığı zamanlarda insanlar birden sekse düşer, aldatmayı olağan karşılar, “Her çiçekten tadayım” dercesine her duyguyu sonsuz yaşamak ister. Ama ne ömrü buna yeter ne de ortamı buna izin verir. Çünkü tarihin kriz dönemlerinde insanlar hazza, sekse, tüketime ve “anı yaşamaya” daha fazla yönelirler. Yaşanan zamanın bunalımından kurtulmanın yolu, geleceği düşünmek değil, içinde bulunulan anı mümkün olduğunca yoğun yaşamaktır.

Don Juanların hepsi mirasyedi zenginlerden oluşur; bu tesadüf değildir.

Don Juan artık tek bir erkek değildir; tüketim toplumunun ürettiği bir insan tipidir. Her biri birden fazla dil bilir, burjuva eğitimi almıştır. Sınırları kendileri koymazlar. Çünkü zaman öyle bir şeydir ki, onlar o anın bunalımını Freud'un bakış açısına uygun olarak sonsuz yaşamak isterler. Nereye koştuklarının, kimlerin canını acıttıklarının önemi yoktur. Onlar için yalnızca “an” vardır ve o anı bol bol sevişerek atlatmak gerekir.

İşte bu yüzden sevmek ile sahip olmak arasındaki ayrım yeniden karşımıza çıkar. Sevmek başka, sahip olmak başkadır; fakat modern insan ikisini birbirine karıştırır. Birini sevmek, onun hayatına ortak olmak yerine onu tüketilecek bir nesneye dönüştürdüğünde, aşk da tüketim toplumunun bir parçası hâline gelir.

Bugün ekranlara yansıyan magazin programlarının konusu da budur: Seksi özgürce yaşamaya çalışan, burjuva yaşamına özenen ama burjuva kültürüne ulaşmamış; çarpık kültürlerin içinde gelişmiş, sonradan parayı bulmuş ama insan olamamış; yalnızca görüntüsüyle para kazanan ve o parayı da cırcır böceği gibi harcamayı seven insanların oluşturduğu bir kültür vardır.

Karıncalar ise gözükmez. Onlar açlıkla ve gelecek için ürün biriktirmekle uğraşırlar. Kara kışı düşünürler. Ama bilmezler ki kapitalizm, enflasyon adı altında birikimlerini alır ve o cırcır böceklerine aktarır. Çünkü zaman tüketim çağıdır; tarihin kırıldığı andır.

Sonuçta sistem, insanları öyle bir şekle sokar ki tüketim çılgınlığı içinde her şey tüketilir. Aşk bile artık romanlardaki gibi saf değildir.

Oysa aşkın başka bir zamanı vardır: Mektup, mesafe, beklemek, ulaşamamak, arzu ve zaman.

Kafka bile uzaktaki sevgilisine ulaşmak için uzun yolculuklara çıkar. Çünkü onun duygusu da kendi zamanının kırılmasını yansıtır. Eskiden insanlar birbirlerine ulaşmak için yollar kat ediyordu; şimdi birbirlerine anında ulaşabiliyorlar ama birbirlerine ulaşamıyorlar.

Belki de kara duyguların en büyük çelişkisi burada ortaya çıkıyor: İnsanlar birbirlerine hiç olmadığı kadar yakınken, birbirlerinden hiç olmadığı kadar uzaklar.

Kara duyguların hâkim olduğu zamanlardan geçiyoruz.

Kimse kendi başına değildir. Çünkü kimse ne yaptığını söylemiyor; ne yapacağını direktif olarak bildiriyor ve yapıyor. İnsan kendi kararını verdiğini düşünürken bile, içinde yaşadığı zamanın, sistemin ve ortaklaşmanın yok oluşunun ürettiği duygularla hareket ediyor.

Kısaca, ortaklaşmanın ortadan kalktığı zamanlarda her şeyin karası olur.