Dergiler Yanarken
12 Eylül’e henüz günler vardı.
Ankara semalarını bomba sesleri, silah sesleri dolduruyor;
insanın acı çığlığı, korsan gösterilerin yanan lastiklerinin dumanı şehrin her
yerinde gök kubbeyi dolduruyordu.
Kışa hazırlık zamanıydı. Kömür almak gerekirdi. Kömürü almak
için torpillerin arandığı zamanlardı... Odunlar, kömürler gelir, yola dökülür
ve imece usulü eve taşınırdı. O eve taşıyanlar aynı zamanda geceleri sokağa
gelecek ani baskınlara karşı uykusuz nöbette olur, her geleni dikkatlice
uzaktan izlerdi.
Ankara gecelerinde gece devriyeleri vardı elbette. Ana
arterlerde olurdu. Ara sokaklar sessizdir. Eskiden Ankara’da çıkmaz sokaklar da
boldu. Bundan dolayı asker, polis geceleri o taraflara pek inmez; çatışma
olduktan saatler sonra ölü, yaralı var mı diye inilir, çıkılırdı.
Biz Abidinpaşa’da otururduk.
Döneminde Aydık Sokak ünlenmişti çünkü çatışmanın en uç
noktasıydı. Sokağın arkasında faşistlerin bölgesi başlardı.
Taş atmakla başlayan olaylar silaha, sonunda bombalara
evrilmişti.
Elbette sadece sağ-sol anarşisi değildi! Sol içinde çatışma
eksik olmazdı. Şafaktepe tarafına gittiğimde orada goşistler ile sosyal
faşistler (!) çatışır, birbirlerini görmesinler, hemen taşlar, silahlar
atılırdı.
Ben onu hiç anlamazdım o tarihte, hâlâ da anlamış değilim.
Çin ve Sovyetler Birliği cephe savaşında değildi ama
ülkemizde onların taraftarları savaşıyordu.
Bizim sokağımızda Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu ve Devrimci Yol
dergi okuyucuları vardı. Daha sonra TKP taraftarı bir işçi de taşınmış, 12
Eylül sonrasında Otomobil-İş Sendikası’nın önderliğinde NETAŞ grevinde yer
alacaktı. Onlarla dostluğumuz 12 Eylül sonrası olacaktı.
Sokak çok sesli, çok kültürlü bir yerdi. Kürdü, Alevisi,
Sünnisi, dincisi, dinsizi... Yani bir şehir sanki bir sokakta tüm renklerini ortaya
sermiş gibiydi.
Çorum olaylarının en sıcak yaşandığı zamanın yansıması bir
anlamda bizim sokak olmuştu; katliamdan kaçanların sığındığı bir yer olmuştu.
Bizim sokakta geceleri sessiz olmazdı.
Olursa sorun var demektir!
Örgütler arasında çatışmalar 12 Eylül yaklaştıkça artmıştı.
Bir anlamda faşistlerle mücadele yerini örgütler arasında pantolon davasına ya
da moda deyimle şalvar davasına bırakmıştı.
Anlamsız, incir çekirdeğini doldurmayan nedenlerle örgütler
birbirine üstünlük mücadelesine girmişti. Gerekçeleri kadar silahların birden
patlaması ve susması da anlamsızdı.
Bildiriler dağıtılıyor, sonra siper yoldaşlığından
düşmanlığa evrilen süreçler...
12 Eylül gelirken sol birbirini bir anlamda yiyor,
faşistlerle mücadeleye sanki ara verilmiş gibiydi.
Sol içi çatışma arttığında faşistler saldırılarını
durduruyor, sadece uzaktan izliyorlardı.
Bu elbette radikal solun desteğini ortadan kaldırıyor,
evlere rahat girip çıkan devrimciler artık evlere girip çıkamaz olmaya
başlamıştı.
Dergiler gelir, parası verilir, alınır ve okunmadan soba
yakmak için kâğıda dönüşürdü.
Banyo sobası yazın da yanardı, kışı beklemeye gerek yoktu!
Devrimci Yol-Kurtuluş çatışması Cebeci, Saime Kadın ve
Cebeci bölgesini kaplamıştı. İki taraf da birbirini avlamak için pusu dahi
kurar hâle gelmişti.
Bizim mahallede oturan, Kurtuluş dergisini okuyan bu çatışma
boyunca evine gelip gelemiyordu. Bizde bu çatışma dışarıda yapılan gibi elbette
olamazdı. Çünkü hepimiz ne kadar ilerici olsak da feodal tarafımız, insan
sıcaklığımız, komşuluk ilişkimiz vardı.
Her şeye rağmen “Ne olur, ne olur” diye gelmemişti.
Bu çatışmada vurulan, yaralananlar olmuştu.
Şafaktepe’ye kadar gider, orada yayılmış çatışmanın
boyutlarını izlerdik. Hiç tanımadığımız, dışarıdan gelmiş olan profesyonel devrimcilerin
çatışma alanı gibiydi.
Devrimci Yol’un bizim bölge sorumlusu bu çatışmada diz
kapağından vurulmuş, tedaviye gitmişti. Kamburdu, şimdi topal da olmuştu...
Bugün o arkadaşın adını söyle deseler anımsamam bile.
Siyasal’da okuyan, atanmış bir öğrenci olduğunu bilirdik. Gözü kara, üzerine
düşeni yapan, özverili bir insandı, devrimcilik buydu, bizim için örnek bir
insandı... Zaten dışarıdan gelenlerin takma isimleri olurdu, bizlerin olmazdı!
O zamanlar bilmiyordum ama bugünden söyleyebilirim 12
Eylül’e günler kalmıştı...
Mahallede bir şeylerin doğru gitmediğini hepimiz biliyorduk,
hissediyorduk.
Devrimciler evlerden sokağa çıkmış ama evlere giremez
olmuştu. Örgüt evlerinde yaşar hâlde, toplumdan izole olmuş gibiydiler.
Kurtuluş-Devrimci Yol çatışması bittikten sonra Devrimci
Yol’un Makine Kimya Enstitüsü’nün maske fabrikasının tepeliklerinde bir gösteri
yapacağı bilgisi gelmiş, Şafaktepe’den orası çok iyi görülüyordu.
Oraya gittik.
Bizim yoldaşlarımızı izleyecektik!
Gittik, yeni ellerine aldıkları “Kalaşnikoflar” ile bir şov
yapmışlardı.
Havaya ateş edilen, askeri disipline uygun bir gerilla
gösterisi... Şehir gerillasının somut hâli orada sergileniyordu.
Güven veriliyordu.
Düşmana gözdağı!
Zaten o gösteriden kısa süre sonra bir sabah olan 12 Eylül günü
marşları ile ayağa kalkmıştık.
Bir şeyler olmuştu...
Darbeci generaller bildiri okuyor, anarşinin kökünü kazımaya
geldiklerini ilan ediyorlar; sokağa inmeyen asker sokakları tutmuştu.
Evde olan ne kadar siyasi içerik varsa sobalarda yanmaya
başlamıştı bile.
O örgüt evleri hemen boşaltılmış, yer değiştirmeler olmuştu.
Ankara sessizce gelmekte olana hazırlanıyordu.
Direniş olmuyor değildi.
Kızılay’da bırakılan kutular, afişler...
Bizim sokağı merak eden faşistlerin geçişi olmuş, askerlerin
gölgesi ile sokağımızdan geçerken bize nefret dolu gözlerle bakmışlardı.
Birçok şey için artık çok geçti.
Hiç tanımadığımız, vize almak için gelen devrimciler vize
alana kadar bizde misafir oluyordu.
Sessizce gelip gittiler. Her örgütten misafirimiz olmuştu,
bu sayede 12 Eylül öncesi kurulamayan birlik misafirlik ile kurulmuştu.
Sahipsizlerdi, sahiplenen evlere de sahip çıkıyorlardı.
Çok şanslıyız, bizim sokakta itirafçı çıkmadı.
Çok şanslıyız, bizim sokakta misafir olup gidenler bizden
hiç bahsetmediler.
Çok şanslıyız, biz işkence merkezlerine girmedik. Acıları,
haykırışlarını duyduk; çaresizce, uzaktan, elimizde ne geliyorsa onlara vermeye
çalıştık.
Tanıdık avukatlar, boş ev aramalar hep bu sürecin ürünüydü.
12 Eylül işkence demektir.
12 Eylül, ölüm haberlerinin haber bültenlerinde sürekli
tekrarlanması demektir.
Halı, kilim içine sarılı, Samsun Asfaltı’na bırakılan
devrimcilerin sessizliği...
Ölümler peş peşe geliyordu ama çoğunu biz başka isimlerle
bilirken haber bültenlerinde gerçek isimleri geçiyordu. Fotoğrafı yayınlanırsa
tanıyorduk.
Sessizce izlerken, sessizce biz de o sokaktan taşındık.
12 Eylül yeni bir süreci başlatmıştı.
Bir darbe oldu, bütün hayatımız bir daha geri dönmemek üzere
değişmişti.
https://galatagazete.blogspot.com/2026/09/dergiler-yanarken.html