25 Haziran 2026 Perşembe

Algı Sistemi Başarıyla Yüklendi: Gerçekler Devre Dışı

Algı Sistemi Başarıyla Yüklendi: Gerçekler Devre Dışı

Dünyanın neresi olursa olsun, tüm insanların, suçlu suçsuz dosyası bulunur; kayıt altına alınmıştır. Vatandaşlık numarası yanında parmak izi ve fotoğrafı bulunur. Yani herhangi bir “suç” durumunda, failin olmasa da tetikçinin kim olduğu saniyeler içinde bulunacak yapay zekâ koordinasyonu vardır. Küresel suçlar aslında küresel suç önleme örgütleri tarafından kayda alınır, buna istihbarat denmektedir. Sonuçta istihbarat, geçmiş süreçlere göre daha net sonuçlar elde edecek kayıtlara sahiptir.

Bu güvenlik ve kayıt fikri, yalnızca birey düzeyinde değil; sistemlerin tamamına yayılan daha geniş bir yapıya işaret eder.

Paranın akışını kontrol eden IBAN sistemi, gümrüklerden geçişi kontrol eden Dünya Ticaret Örgütü verileri, polis teşkilatı ve onun üstünde NATO gibi organizasyonlar... NATO sadece askerî bir örgüt değildir. Bunu, NATO üyesi ülkelerde seçim öncesi iktidara gelebilecek ya da meclise girebilecek siyasi parti temsilcilerine davet üzerine anlatırlar. NATO davetine katılmak zorunludur; “ben gelmiyorum” deme hakkı yoktur.

Burada görülen şey, güvenlikten ekonomiye uzanan aynı veri mantığının farklı kurumlarda tekrar etmesidir.

Sonuçta, geçmişte ulus devlet sınırları içinde her şeyden haberi olmak için iç istihbaratı öne çıkaran otokratik ülkelerin de istihbarat ağını kendisine bağlayan bir küresel bilişim dünyası mevcuttur ve herhangi bir veri dijital ortama girdiği an bu küresel paylaşım ağının bir parçası olur. Sanıldığı gibi eskiden üreten firmanın tekelinde olan bilgi ağı denetimi, onu aşmış ve küresel büyük sosyal medya ağını yapan, yapay zekâyı ülkelere göre yönlendirenlerin eline geçmiştir.

Bu ağın genişlemesi, artık yalnızca kurumları değil, olayların kendisini de tanımlama biçimini değiştirir.

Bugün dünyada binlerce olay bir dakika içinde olmuştur. O binlerce olayın tetikçisi, parmak izi sahibi tanınmıştır; fakat yakalanması ve ceza alması tamamen siyasi tercihe bağlıdır.

Demokrasi, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar tamamen duruş noktasına göre değişen sübjektif kavramlara dönüştürülmüş ve her olay içinde kendisine göre anlamlar yüklenmektedir. Bu da yerel olan düşünce yapısının ortadan kaldırılması, tamamen kodlanmış ve şablonu çıkarılmış düşünce ve davranış içinde değerlendirilmektedir. Sonuçta dilin kendisine özgü düşünce yapısının ortadan kaldırılması sürecindeyiz.

Bu düşünce dönüşümü, sadece politika ve güvenlikte değil, kültür üretiminde de kendini gösterir.

Geçmişte komedi filmleri sadece içinde çıktığı kültüre göre anlamı olur ve o kültürü tanıyanlar tarafından kahkaha eşliğinde izlenirdi. Şimdi küresel komedi filmleri çekiliyor ve hangi ülkede olursa olsun aynı şekilde tepki alabiliyor. Bu da göstermektedir ki yerelin artık değeri ortadan kalktığı gibi çeşitliliği, özgünlüğü ve düşünce yapısının da asimilasyona uğradığıdır.

Kültürel düzlemdeki bu eşitlenme, ekonomik ve politik alanlarla birlikte düşünülünce daha büyük bir bütün ortaya çıkarır.

Yapay zekâ çok kısa zamanda birçok şeyi hızlandırmış, küresel entegrasyonu çoktan sağlamış olmasına rağmen, küresel hukuk sistemi oturtulamadığı için ülkeler arasında siyasi tercihlere göre tepkiler de farklılık göstermektedir. Küreselleşmenin önündeki en somut engel hukuktur. Eğer hukuk oluşturulabilirse gerçek anlamda küreselleşmeden bahsedebileceğiz. O zaman işçi sınıfının düşmanı küresel olarak tanımlanacak ve ona karşı mücadele artık küresel yapılma zorunluluğunu ortaya çıkaracaktır. Çünkü şimdi ulus devletler içinde bir malın parçalara ayrılarak üretilmesi ve montaj sanayisi sayesinde ülkeler arasında iş gücü maliyeti farklılık göstermektedir. Bugün birbiri ile rekabet içinde olan şirketler, eğer tröstleşmiş piyasada değilse — ki elektrikli araçlarda henüz bir tröstleşmeden bahsedemiyoruz — bu durumda montaj sanayisini emeği ucuz ülkelere kaydırarak birim maliyetini en düşük seviyeye çekmektedir. Bugün demokrasi, özgürlükler gibi kavramların yatırım için anlamsızlaşmasının yaşandığı bir süreçteyiz. İşine geldiği an otokrat liderlerin ülkesine, emek ucuz olduğu sürece yatırım yapılmaktadır. Ukrayna savaş içinde olmasına rağmen yatırım alabilmektedir.

Bu ekonomik ve politik yapı, güç ilişkilerinin nasıl yeniden dağıtıldığını daha görünür hale getirir.

Kapitalizm faillerini kendisi yarattığı her cinayeti ve tetikçisini, bugünkü teknoloji sayesinde bilmektedir. İşine geldiğinde “suçlu” gördüklerini istediği bahaneler ile devre dışı bırakmakta, algılar ile oynayarak yeni gerçekler yaratacak veri tabanına ve medya gücüne sahiptir.

Bize sunulan gerçek aslında gerçek değildir; ama kimse onu sorgulayacak kadar elinde veri olmadığı için verilen gerçeği gerçek olarak kabul edilmekte ve dedikodu süreci içinde algı oluşturulmaktadır.

Bu noktada gerçeklik artık bir bilgi değil, bir dolaşım biçimi haline gelir.

Yapay zekâya sorulan her soru, oluşturulan yeni algı için üretilmiş dedikodudur ve sahibinin amacına göre sorulara yanıtlar üretmektedir. Bugün verileri ve bilgileri henüz sınırsız olmasa da büyük bölümünü kullanan yapay zekâ, üreticilerin emrinde çalışan algoritmalar bütünüdür.

Ve bu döngü içinde sistem, kendini sürekli yeniden üretir.

Sonuç olarak, sistem çalışıyor.
Sadece neyin “gerçek”, neyin “görüntü” olduğu artık ayrı ayrı tanımlanmıyor. Tanım ihtiyacı da giderek azalıyor; çünkü tanımı yapan ile tanımın konusu arasındaki mesafe neredeyse sıfırlandı.

Veri akıyor, sistem işliyor, kararlar veriliyor. İnsan ise bu akışın içinde, kendisine anlatılan dünyanın içinde konumlanıyor. Hangi bilginin önemli olduğuna dair seçimler giderek daha hızlı yapılıyor; bu hız arttıkça sorgulama alanı daralıyor.

Böylece “gerçek”, var olduğu için değil, görünür olduğu için kabul ediliyor. Görünürlük ise artık bir tercih değil, bir algoritma sonucu.

Ve belki de en ironik olan şu:

Sistem hiçbir şeyi saklamıyor. Her şey açık.

Sadece neye bakmanız gerektiği, çoktan belirlenmiş durumda.

Muhalefet Var, Endişeye Gerek Yok

Muhalefet Var, Endişeye Gerek Yok

İ. Melih Gökçek neden Kemal Kılıçdaroğlu'na siyasi tartışmalarda dövdürüldü? Neden onun karşısında çaresiz gibi kalmasına olanak tanındı? Kılıçdaroğlu ile Gökçek arasındaki siyasi tartışmalar olmasaydı, Kılıçdaroğlu bir kaset sonrası paraşütle CHP'nin başına atanamazdı. Yani onu parti başına taşıyanlar, bu Gökçek-Kılıçdaroğlu tartışmalarını organize edenlerle aynı çevrelerdi.

Aslında mesele yalnızca bir liderin yükselişi değildi. Aynı dönemde siyasetin dili, dostları ve düşmanları da sürekli yeniden yazıldı.

Sonuçta, popüler olması için kurgulanmış organize süreçlerden bugüne kadar gelen dönemde her siyasi aktör kendi rolünü harfiyen oynadı. Erdoğan ise tek lider, yenilmez lider, sürekli koltukta oturan lider ve ülkeyi en uzun süre yöneten lider konumuna getirildi. Peki, bu kadar uzun süre aynı koltukta oturmasının sonucunda ülkede neler değişti, neleri kaybettik?

Yeri geldiğinde ülkedeki tüm popüler siyasi liderler FETÖ'cü oldu, yeri geldiğinde hepsi FETÖ karşıtı kesildi. Bir yanda küfürler, diğer yanda övgüler vardı. Dün birbirine hakaret edenler, ertesi gün birbirinin dizinin dibinde oturup "sana muhtacım" dedi. Bütün bunlar aynı zaman diliminde yaşandı ve biz bu zıtlıkların birliğini evlerimizde, ekranlar aracılığıyla izledik.

Bir yaz gecesi İstanbul Boğazı'nın kapatılmasını, Meclis'in bombalanmasını seyrettik. Ardından OHAL ilan edildi. OHAL ve olağanüstü yetkilerle yürütülen süreçte, "FETÖ ile mücadele ediyoruz" denilerek operasyonlar yapıldı. Ancak FETÖ'ye başından beri mesafeli olan insanlar da cezaevlerine dolduruldu. Sonuçta FETÖ yumruğuyla solun ve muhaliflerin örgütlenme alanları dağıtıldı, çok sayıda insan hapsedildi.

Bütün bu süreç yaşanırken muhalefetin en görünür yüzü ise değişmedi; aksine daha da merkezî bir konuma yerleşti.

Kemal Kılıçdaroğlu bir proje insanıdır.

Geçmişin komedi dizilerindeki; her işi yapan, masum görünen, saf duran ama sonunda hep istediğini elde eden karakterleri andırır. Her şeyi o saflığından kaynaklanıyormuş gibi gösteren bir ses tonuyla halka, yani kandırdıklarına seslendi. "Başaramazsam o koltukta oturmayacağım" dedi ama hep o koltukta kaldı. Seçim kaybetti, mahkeme kararlarıyla geri döndü. Bütün bunlar, o koltukta oturtulmasının bir nedeni olduğunu gösteriyor. Erdoğan'ı koltuğunda tutanlar bunu elbette biliyor.

Bu adamın arkasından gitmeyin denildikçe, "Erdoğan mı kalsın?" dediler ve yine gittiler. Erdoğan karşıtlığı bilinçli biçimde her muhalif bireyin zihnine işlendi. "Yeter ki o gitsin, gerisi hallolur" dendi. Ama ne Erdoğan gitti ne de işler düzeldi.

Muhalefeti iyi kontrol edenler ve yönetenler, iktidarda kimin kalacağına da karar verdi.

Trump'ı iktidara taşıyanlarla Erdoğan'ı ya da Kemal Kılıçdaroğlu'nu bulundukları koltukta tutanların aynı kesimler olduğunu düşünüyorum. Ancak bu tabloyu mümkün kılan yalnızca dış dinamikler değil, içeride buna uyum sağlayan siyasal aktörlerdi. Onların çıkarları sürdüğü sürece koltukta kimin oturduğu önemlidir.

Bu nedenle meseleyi yalnızca Türkiye içindeki aktörlerle açıklamanın yeterli olmadığını düşünüyorum.

Sol ise bu süreçte CHP kuyrukçuluğu görevini başarıyla yerine getirdi. Kendi bağımsız siyasetini oluşturmak yerine, günlük ihtiyaçlara cevap veren kararlar aldı ve görünür olabileceği alanları kullandı. Kısacası faydacı bir yaklaşım benimsedi. Bu faydacılık da solu tüketti.

CHP, seçim kazanamayacağı yerlerde solcuları aday gösterdi; elbette kaybettiler. HDP ve onun temsil ettiği gelenek, bazı solcuları Meclis'e taşıdı; onlara siyasi kariyer ve emeklilik hakkı kazandırdı. Ancak sola bir şey kazandırmadı. Emeklilik maaşı alanlar, sol politika üretmek yerine günlük siyasi gelişmelere uygun roller oynamayı tercih etti. Kendi perspektiflerinden örgütsel çıkarları öne çıkardılar.

Sonuçta liberalizm, bu ülkede yaşanan tarihsel birikimi çürüttü. Yerine bireyciliği, faydacılığı, görünür olmayı ve popülerliği koydu.

Bugün geriye dönüp bakınca, yaşananların tek tek kişilerden çok daha büyük bir siyasal işleyişe ait olduğu görülüyor.

Belki de bütün bu hikâyenin özeti budur. Yıllarca iktidarı konuştuk, liderleri konuştuk, seçimleri konuştuk. Oysa asıl mesele muhalefetin ne yaptığıydı. Çünkü iktidarı ayakta tutan yalnızca kendi gücü değil, karşısında duranların çizdiği sınırlar ve oynadığı roldü. Her seçimde umut üretildi, her yenilgide yeni gerekçeler bulundu, her hayal kırıklığı bir sonraki seçime ertelendi. Sonunda değişmeyen şey iktidardan çok siyaset yapma biçimi oldu. Bu yüzden sistemin en büyük güvencesi güçlü bir iktidar değil, görevini aksatmayan bir muhalefettir. Gerisi zaten kendiliğinden gelir. Muhalefet var, endişeye gerek yok.

24 Haziran 2026 Çarşamba

Perde Arkasındaki Siyaset

Perde Arkasındaki Siyaset

Çocukluğumdan bugüne siyaset ile ilgilendim. Çünkü ben onunla ilgilenmediğim anda o benimle ilgilendi. Kısacası siyaset hayatımızı biçimlendiriyor, yönlendiriyor, hatta acımasızca eziyor.

Bu etkinin yalnızca bireysel değil, ekonomik ve toplumsal alanlarda da güçlü biçimde hissedildiği açıktır.

Bu ülkede üretilmiş tüm zenginlik, siyasetin mahareti ile olmuştur. Serbest rekabetin hiçbir zaman olmadığı, ideal kapitalizmin bu ülkede gelişmediği, kuralların işlemediği, kim iktidardaysa onun yandaşlarının öne çıktığı, muhalif girişimlerin ise sönümlendiği dönemlere şahitlik ettik. Eğer siyaset isterse işverenlerin mallarına çökebilir; yani kamulaştırmak, el koymak, kayyum atamak bu ülkede her dönemde olmuş ve olağan karşılanmıştır.

Bu durum, siyaset ile ekonomi arasındaki ilişkinin ne kadar belirleyici olduğunu göstermektedir.

Siyaset öyle bir düzenek kurmuştur ki size özgürlük vaat eder ama aslında kendisine özgürlük alanı yaratır; daha fazla baskı, daha fazla otorite, daha fazla adaletsizlik ve eşitsizlik üretir.

Bu çelişkinin tarihsel arka planı ise ülkenin genel yapısına kadar uzanır.

Ülkemizin tarihi dengesizdir; normal akışında değildir. Çünkü müdahalelere her zaman açıktır. Nedeni ise ekonomik olarak hiçbir zaman tam bağımsız olamamasıdır. Bu yüzden bağımsız siyaset ve doğal tarihsel gelişim düz bir çizgide ilerlememiş, emperyalist devletlerin çıkarlarına uygun biçimde şekillenmiştir. Kısacası bizim ülkemizdeki gelgitler çoğu zaman emperyalist çıkarların hareketine bağlı olmuştur. Düzenli ve sistematik bir gelişimden söz etmek zordur. Bundan dolayı ülkede krizler ve kronikleşmiş sorunlar çözülememiş, yalnızca reformlarla üzerleri örtülmüştür.

Bu tarihsel zemin, siyasal yapının bugünkü görünmeyen ilişkilerini de açıklamaktadır.

Bizim demokrasi sınavımız, meclisli ya da meclissiz biçimleriyle, I. Meşrutiyet ile başlar. Anayasa o dönemde yazılmıştır. Ancak ilk anayasa, bugünkü anayasadan katbekat daha özgürlükçü ve eşitlikçi bir konumdadır. Çünkü bizde özgürlükler halk lehine ilerlememiş; daha çok yönetici kesim ile küresel çıkarlar arasındaki çatışmalara orta yol bulunması şeklinde gelişmiştir. Bizde iç dinamiklerin gücü, dış dinamiklerin gücünden çok daha zayıftır. Sözde seçimler yapılır ama karar verici çoğu zaman “bizim çocuklar” diyenlerdir.

Bu yapı, görünür siyaset ile gerçek karar mekanizması arasındaki farkı ortaya koyar.

Siyasetin hep gölgede kalan liderler tarafından düzenlenmesine şahit olmuşsunuzdur. Görünürde bir lider vardır ama perde arkasından ona yön veren birileri de mevcuttur. Yani hep bir “bilen” vardır; görünen ise onun kuklasıdır.

Böyle işleyen bir siyaset, mücadele alanımızı ortadan kaldırır. Çünkü görünenler her zaman görünmeyenlerin organize ettiği işlerde kurban olur ve işlenen suçlar görünende kalır. Görünmeyenin eli ise her zaman temizdir; çünkü o kutsaldır. Tanrı adına cinayet işlenir ama Tanrı hep masumdur. Kan dökülmesine karşıdır, “öldürme” der ama kuklası onun adına öldürür.

Perde arkasındaki liderlik kurumu daha çok sol siyaset içinde mevcuttur. Çünkü illegal yaşam bunu dayatmıştır: görünen lider ve görünmeyen lider. Yıllarca görünmeden örgütünü yöneten insanların doğru dürüst fotoğrafı bile yoktur. Herkes adını, takma adını bilir; hatta polis kayıtlarında daha ayrıntılı bilgiler bulunur. Ancak onu takip edenler, üyeler ve sempatizanlar için o kişi ulaşılmaz ve gizemlidir. Her doğru karar ona ait kabul edilirken, her yanlış saha içindekilere yüklenir.

Bugün birçok siyasi parti vardır ve her siyasi partinin bir “bileni” bulunur. Bu kişiler hiçbir zaman kamuoyu önüne çıkıp açık siyaset yapmazlar. Aksine, bir derginin yazarı ya da bir vakfın başkanı olabilirler; fakat partinin ya da organizasyonun başında görünmezler. Çünkü görünür olurlarsa yanlışları da günahları da onlara ait olacaktır. Oysa liderler dokunulmaz ve eleştirilemez kabul edilir. Tek doğruyu bilen ve gören kişi odur. Örgüt içinde her şeyden haberdar olduğu varsayılır; aldığı kararlar tartışılmaz. Kısacası söylemde solcu olabilir ama uygulamada otoriter bir liderden farkı kalmayabilir. En azından otoriter liderler görünürdür ve yaptıklarının sorumluluğunu üstlenirler. Bunlar ise polisin bildiğini bile üyelerinden saklayabilirler.

Ülkemizde siyaset çoğu zaman perdelerin arkasında, kapalı odalarda biçimlenir. Hatta grevdeki bir işletmede grev liderinin gözaltına alınıp karakolda kimsenin görmediği alanlarda pazarlıkların yapıldığı, devlet çıkarlarının öncelendiği durumlar yaşanabilir. Sonrasında bir orta yol bulunur, sözler alınır ve sahaya dönüldüğünde liderlerin devlet nezdinde muhatap kabul edildiği görülür. Sonuçta bir pazarlık yapılır ve grev uzlaşma ile sona erdirilir.

Perde arkasında siyaset yapıldığında kiminle mücadele edeceğinizi bilemezsiniz. Çünkü kukla ile mücadele etmek, bir anlamda suda ayak çırpıp dalga oluşmasını beklemek gibidir. Kukla liderler ise zaman zaman perde arkasında alınan kararları tam anlamıyla içselleştirmeden kamuoyu önünde savunmaya çalıştıklarında boşa düşebilirler. Savunduğu ile yaptığı ya da yapılan arasındaki uçurum, onları aciz, çaresiz ve kullanılmış göstermekten başka bir işe yaramaz. Bugün sol siyasetin bu kadar fazla zikzak çizmesinin nedenlerinden biri de budur.

Kendisini lider gören kişinin ortaya çıkıp siyasetin başında olması daha mantıklıdır. En azından neyi savunduğu ve ne yaptığı daha açık olur. Yapılan ya da yapılmakta olan şeylerin dedikodusu üzerinden siyaset yapmak, peynir gemisini yürütmeye benzer.

Bizim ülkemizin siyaseti de liderleri de gerçek anlamda cesur değildir. Çünkü cesaret, sistemle mücadele etmektir. Bizde ise sisteme entegrasyon daha önceliklidir. Sistemsel sorunların bireysel liderlik sorunları gibi algılanmasına önem verilir. Bugün Erdoğan yerine başkası olsa da benzer şeyleri yaşayacağımızı söylediğimde, Erdoğan karşıtlığının etkisiyle bana itiraz edenler olur. Ancak Kılıçdaroğlu vakası göstermiştir ki meşruiyetini seçmeninden almayan liderler, kim olursa olsun, gücü kendi anlayışlarına göre düzenlemeye meyillidir. Sonuçta güç sahipleri kendilerini tanrı yerine koymaktan vazgeçmezler; onların adına işlenen suçlara da çoğu zaman hoşgörüyle yaklaşırlar.

Perde arkasındaki siyaset sürdükçe, halkın gördüğü ile ülkeyi yöneten güç arasındaki mesafe kapanmayacaktır.

İktidarın En Büyük Gücü: Muhalefet

İktidarın En Büyük Gücü: Muhalefet

Ülkemizin yıllardır süren sorunu bugün daha açık olarak ortaya serilmiştir. Erdoğan iktidarı kaybetmeye yaklaştığında, muhalefet hemen bir araya geliyor; Kemalizm soslu bir strateji uyduruyorlar: yok laiklik, yok cumhuriyet, yok yaşam biçimi, yok o, yok bu...

Sonuç ne? İktidar koltuğunda kalıyor; muhalefet ise muhalefet olduğu için mutlu. Bir dahaki seçime kadar ezilenler daha fazla eziliyor, Kürtlere umut dağıtılıyor, özgürlük kavramları istismar ediliyor; soygunlar, cinayetler ve katliamlar ülkeyi kana bulamaya devam ediyor. Enflasyon yoluyla cebimizden alınan para birkaç şirketin kasasına aktarılıyor. Şehirlerimiz dünyanın en pahalı şehirleri listesine girerken, o şehirlerde yaşayan insanlar dünyanın en yoksulları arasında yer alıyor.

Bu ülkenin en temel sorunu, gerçek anlamda bir muhalefetin olmayışıdır. İktidarın ihtiyaç duyduğu muhalefet, kırk yıldır ülkemizde kurumsal olarak varlığını sürdürmektedir.

Erdoğan başarılı olduğu için iktidarda değildir; muhalefet onu iktidarda tuttuğu için güçlüdür ve iktidardadır.

Bu tezimi yıllardır savunuyorum. Bu konuda bir tek adım geri atmadım.

İçimizde yer alan muhalifleri teşhir ediyorum; sonuçta hep kaybeden biz oluyoruz.

Hani derler ya, beyaz pirinçlerin içindeki beyaz taşı bulmak önemlidir. O kadar çok beyaz taş var ki artık taşların içinden pirinç seçiyoruz.

Kemalizm soslu, Kemalizm bayrağı taşıyan, Türk bayrağıyla sol siyaset oluşturmaya çalışanların hepsi beyaz taştır. Bunlar var olduğu sürece sol, sol olamıyor. Solun tek bayrağı vardır; o da işçi sınıfının alın teri, kanı ve ideolojisidir.

Ulus devlet ve onun oluşturduğu kan deniziyle yüzleşilmediği, o kan denizinin koşulları reddedilerek yeni bir siyaset oluşturulmadığı sürece, bunların solcu olma ihtimali dahi yoktur. Sözde solcu olabilirler, sözde sol tabelasını taşıyabilirler ama solcu olamazlar.

Bugün siyasetteki o garip “mutlak butlan” tartışmalarına bakın. Kemalist sosluları bir araya toplayan bir iktidar söz konusu oldu. Şimdi bu karar nedeniyle her iki taraf da kirli çamaşırlarını ortaya serince geriye ne kalacak?

İktidar, iktidarda kalmaya devam edecek.

Sol siyasetin üzerine geçmişte akıl almaz gerekçelerle saldırıldı. Her türlü baskı, her türlü iftira ve her türlü nefret söylemi geliştirildi. O gün solu ezenlerin bugün solculardan yardım istemesi ve solcuların da onların yanına koşması ironiktir.

Sol, her keskin bıçağa boynunu uzatır mı? O bıçağı elinde tutana karşı mücadele etmez mi?

Bugün ülkemizde Meclis'te bulunan siyasi partilerin çok büyük bir kısmı sağcıdır. CHP de hangi kanadı olursa olsun sağ siyasetin içindedir.

“Hak, hukuk, adalet” diye üretilen slogan sağdır; bunu atanların hepsi sağcıdır.

Sağ sloganlarla sol politika yapılmaz.

Solcu afişlerin taklit edilmesiyle yapılan afişler de sol olmaz.

İşçi sınıfının en temel sloganlarında geçen kelimeler; ekmek, özgürlük ve iştir.

İçimizdeki beyaz taşlar, sağ siyaseti solcuymuş gibi sol jargonun içine taşıyor. Öncelikle onları reddetmek gereklidir. Sol siyaset oluşturulmadan gerçek bir muhalefet çizgisi kurulamaz.

Bırakın tarihe nasıl baktıklarını tartışmayı; resmî tarihin biçimlendirdiği düşünce dünyası, solu sol olmaktan alıkoyuyor. Ne var ki bugün yaşanan kaotik ortamda, bu meseleyi tartışabilecek noktaya bile ulaşamıyoruz.

Bugün karşımızdaki tablo nettir: İktidarın en büyük gücü saraylar, medya ya da sermaye değildir. İktidarın en büyük gücü, kendisini yenemeyen ve her kritik dönemeçte ona can suyu taşıyan muhalefettir. Gerçek muhalefet ortaya çıkmadığı sürece değişen isimler olacak, değişmeyen ise düzenin kendisi olacaktır.


23 Haziran 2026 Salı

Küllerimizin Telif Hakkı Kime Ait?

Küllerimizin Telif Hakkı Kime Ait?

 

2 Temmuz katliamı anmaları başladı, biraz da özel bir anlam verilmiş...

Sivas Katliamı gerçek anlamda anlaşıldı mı? Bugün hâlâ sorular havada uçuşurken, birçok söylemin ayağı yere basmıyor. Sembolik bir şeye dönüştü anmalar... Sadece sembolik olunca acılar ticaretin parçası oluverdi. Sonuçta etnik pazarın tüketim pazarı, acıların sergilendiği alana dönüştü...

Alevilik sadece saz çalmak değildir; Alevilik üstü kimliğinden bakarsanız anlarsınız... Sadece semah Aleviliği temsil etmiyor... Bugün meydanlara çıkan kızların, kadınların başına bağlanan kırmızı, yeşil şeritler de Aleviliği temsil etmez... Garip kıyafetler, garip renkler ile yeni bir moda uydurulmuş, Aleviliğin üzerine giydirilmeye çalışılıyor. Aleviliği hayattan koparan işlerdir bunlar...

Aleviliğin gerçekten genel tanımı nedir?

Öyle bir tanım olmalı ki Türk, Kürt, Arap, Horasan'da yaşayan Alevileri kapsasın...

Horasan'da yaşayan Alevilikte 12 İmam dahi yok...

Bize dayatılan bir Alevilik söz konusu, özellikle Cemevleri kurulup kurumlaşmaya başladıktan sonra...

Avrupa Alevileri, İslam ile Aleviliği kucaklaştıran ders kitapları çıkardı...

Ülkemizin her yerinde mantar gibi biten Cemevlerindeki cenaze törenleri Sünni inancı ile bire bir aynı; sadece imam yerine kafasına garip bir tekke geçirilmiş sözde dedeler aldı...

Sivas Katliamı devletin desteği ile oldu...

O dönemin iktidar koltuğunda oturanlar belli, Kültür Bakanı belli...

Sözde solcular ama özde devletçiler...

12 Eylül faşizminin devamı bir anlayış içinde olduklarını bugün yaşananlar karşısındaki tepkilerinden ölçebilirsiniz. Sonuçta bugünkü iktidarın önündeki en küçük engelleri aşan bir katliam...

Katilleri koruyan avukatların bugünkü iktidarın vekilleri içinde olması tesadüfi değildir...

Suriye'de Alevi katliamı olur, karşı çıkıyormuş gibi yapıp kendi cebini doldurmak amaçlı kitap pazarlayanlar ortalıkta dolanır. Aleviliği proje yaparak para kazanma alanı görenlerin olması tesadüfi değildir. Alevi kimliği üzerinden kendisine ün yapıp bugün siyasi partinin MYK üyesi olması, bu işin hangi amaçlar ile döşendiğinin kanıtı değil midir? Alevilik bir anlamda etnik pazarın tüketilen kavramıdır...

Bin saz çalanı, bin semah oynayanı Alevilik diye yutturdular; Aleviliğe bir elbise giydirdiler...

Gelin, siz şu Alevilik denen şeyin bir tanımını yapın; o tanım tüm Alevileri kucaklasın...

Demek ki yaşayan ve sürekli değişen, değiştirilen Alevilik kelimesinin tanımı o kadar kolay değildir. Amacı ticari olanların Alevi tanımı; bir saz, bir semah, biraz Hatayi'den şiirdir...

Pir Sultan, Alevilik olarak ortaya sürülür; onun sazı, eli, duruşu anlatılır ama yeterli midir?

Hatayi şirini okumak Alevilik midir?

Uydurulmuş o ulu ozanlar... Kim uydurdu gerçekten onların ulu olduğunu? Sonuçta ticari meta olması için uydurulmuştur. Onlara ulu derseniz, onların üzerinden para kazanılır...

Her şey aslında bir tanım ile başlar...

Ve bir şeyi nasıl tanımladığınız, onu nasıl hatırlayacağınızı da belirler...

Gerçekten Alevilik nedir?

Gerçekten Sivas Katliamı nedir?

Alevi katliamı mı?

Aydın kırımı mı?

Sosyal demokrat soslu devlet organizasyonu mu?

Sivas Katliamı'nı sadece tek tanıma indirgediğiniz an, gerçeklerin üzerine örtü örtmek değil midir?

Ölenler belli, yaşayanlar?

O acıyı bugüne taşıyan ölenlerin yakınlarının yok olmayan ateşi...

Ateşin içinde yanmışların ya da boğulanların acıları...

Yapın saatlerce süren bir belgesel...

O belgeselde sadece acı var, gerçekler?

Binlerce lira toplandı, birilerinin cebine aktı; birileri de isteneni yaptı... Çünkü öyle tanımlarsanız, size de o tanımlananı elinize verirler... Gerçeklerin üzerine yeniden örtü örtmek değil midir?

Sivas Katliamı'nı Alevi olmayan ama aydın olanlar arasında tanımlayanlar, bunun Alevi katliamı değil, aydın kırımı olduğunu söyler. Ölen şairlerin Sünni kökenleri öne çıkarılır... Bu sayede Alevilere uygulanan asimilasyonun, nefret söyleminin üzeri örtülmüş olmaz mı?

Nerede durduğunuza bağlı olarak gerçekler eğilir, bükülür; gerçek, gerçek anlamda anlatılmaz...

Ama gerçek denen şey, bugün yaşadığımız şeylerin bütünü değil midir?

Bugünden bağımsız geçmiş olur mu?

Sivas anmaları bugünden koparılmış, sembolik düzeye indirgenmiştir...

Sazı havaya kaldırmak ile Sivas anılmış olmaz...

Birkaç semah ile Sivas anılmaz...

Başlara bant bağlamak ile katliam sembolize edilmez...

Orada dostlarım öldü...

Orada canlarım öldü...

Orada hepimiz öldük...

Küllerimizi bari özgür bırakın, onları ticari birer metaya dönüştürmeyin...

Çünkü tartışılan yalnızca geçmiş değildir; geçmiş adına bugün kurulan sözlerdir...

Sonuçta mesele sadece Sivas değildir...

Mesele, ölenlerin kim olduğundan önce, onların adına konuşma hakkını kim kendinde gördüğüdür.

Çünkü her katliamdan sonra yalnızca ölüler değil, onların hikâyeleri de paylaşılır. Kimi adalet ister, kimi yeni kimlik inşa eder, kimi siyaset yapar, kimi kariyer kurar, kimi ticaretini büyütür. Zaman geçtikçe katliamın kendisi geride kalır; onun etrafında kurulan anlamlar yarışmaya başlar.

Belki de bu yüzden hâlâ aynı soruların etrafında dönüp duruyoruz. Sivas Katliamı'nı gerçekten anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa onu kendi tanımlarımıza sığdırmaya mı?

Bir katliamın küllerinden anıt yapılabilir, kitap yazılabilir, belgesel çekilebilir, slogan üretilebilir. Ama küller konuşamaz. Konuşanlar ise çoğu zaman kendi seslerini, küllerin sesi gibi sunarlar.

Belki de bütün bu soruların sonunda geriye tek bir soru kalıyor:

Küllerimizin telif hakkı kime ait?

Ölenlere mi?

Yakınlarına mı?

Bir topluluğa mı?

Kurumlara mı?

Siyasete mi?

Yoksa acıyı yeniden üretip dolaşıma sokanlara mı?

Belki de bazı acıların sahibi olmaz.

Belki de yapılması gereken, küllerin üzerinde hak iddia etmek değil; onların neden küle dönüştüğünü unutmamaktır.


22 Haziran 2026 Pazartesi

Yaramı mı Göstereyim, Kimliğimi mi?

Yaramı mı Göstereyim, Kimliğimi mi?

Hayatımın hiçbir anında zengin gibi düşünemedim, bir burjuva olsaydım diye hayal bile edemedim; çünkü fakir bir hayatın parçasıydım, ötekileştirilmiş bir kültürün içinden geliyordum ve her zaman büyük çoğunluğa göre farklıydım. Düşünme yöntemim, mantık yürütmem ve tarihe bakışım hep aşağıdan yukarıya, ezilenlerin gözünden şekillendi.

Yani fakir insanlar kuyunun içinden kuyunun ağzına bakar; burjuvalar, üst sınıf ya da hâkim kültürden olanlar ise kuyuya her zaman yukarıdan bakar. Dibini görmedikleri için de hep korku duyarlar.

Bizden korktuklarını zaman içinde öğrendim.

Biz de onlardan çekinir ve kendimizi saklarız. Yani onlarla yan yana geldiğimizde, bize soru sorulmadıkça kendimizi açığa vurmayız.

Bir insana “Nerelisin?” diye sorulduğunda, aslında bu soru çoğu zaman “Hangi mezheptensin, hangi dindensin?” sorusunun üstü kapalı hâlidir. “Nerelisin?” sorusuna karşılık söylenen her memleket adı, bir anlamda sizi kendilerinden mi görecekleri yoksa karşıya mı koyacakları yönündeki önyargının ilk adımıdır.

Bana hep “Nerelisin?” diye soruldu. Ben de hep “Ankara” dedim; çünkü Ankara kozmopolit bir şehirdir ve içinde her şeyi saklar. Ama ortamı uygun gördüğümde, karşımdakinin dost olabileceğine inandığımda hemen 'Hacıbektaş' derim. Bir insan şehirden önce ilçesinin adını söylüyorsa, bu genellikle onun ötekileştirilmiş biri olduğu anlamına gelir; çünkü ilçeler, şehirlere göre daha homojendir.

O yüzden hepimizin çift memleketi vardır. Zamanı gelince büyük şehrin kozmopolit yapısını yüzümüze maske yaparız. Gerek görürsek ezilmişliğimizin kaynağı olan coğrafyayı, köyümüzü, yani memleketimizi söyleriz. Nasıl bir tepkiyle karşılaşacağımızı bilerek bazen yaramızı gösteririz, bazen ise en güçlü tarafımızı. Çünkü bize hep ikili bir yaşam dayatılmıştır: Şehir içinde onlar gibi, evde ise kendi özümüz gibi.

Ezilmişler birbirini daha kolay anlar; çünkü benzer yaraların dilini konuşurlar.

Ezenler, hâkimiyetlerini korumayı ve kazanımlarının devamlılığını sağlamayı düşünür; çünkü ötekiyle eşit değildirler, sermayelerini onların üzerinden biriktirmişlerdir. Ötekiler, onların gözünde hizmetçi ya da hizmet sektörünün bireyleri olarak algılanır; hatta çoğu zaman insan olarak bile görülmezler. Onlara âşık olabilecekleri akıllarına bile gelmez; çünkü eşitsizler arasındaki iletişim her zaman eşitsizdir.

Ben hayatımın hiçbir anında kendimi ezenlerin katında görmedim, göremedim. Çünkü ötekileştirilmiş düşünce yapısında eşitlik, ancak insanı görmekten ve sevmekten geçer. Küçümseyenlerin bakış açısında eşitlik hiçbir zaman olamaz; çünkü biri kendisini büyük görür ve karşısındakine “Sen küçüksün.” duygusunu dolaylı ya da doğrudan hissettirir.

İçinde bulunduğum kültüre sınıfsal açıdan baktığımda, onun aslında dünyanın en kalabalık sınıfı olan işçi sınıfının bir parçası olduğunu ve bunun yaşanan teknoloji ile sanayileşmenin bir sonucu olduğunu görüyorum. İşçi sınıfı hiçbir zaman homojen olmayacaktır; çünkü işçi sınıfı farklılıklarıyla zengindir. Burjuva kültürü gibi paraya tapmaz, kendisine yabancılaşmaz, ilişkilerini çıkar üzerine kurmaz; çünkü üreteni tüketenden ayıran en büyük özellik vicdan sahibi olmaktır. Bir işçi, kan ihtiyacı olan birine her zaman kanını verebilir; ancak siz, hasta yakını bile olsa kanını veren bir burjuvaya kolay kolay rastlamazsınız.

“İşçisin, işçi kal.” der burjuva kültürü; çünkü işçi, işçi olmaktan çıkıp ürettiğinin sahibi ve patronu olduğu anda burjuva kültürünün ayrıcalıkları ortadan kalkar.

Sınıfsız toplumda sevgi hâkim olacaktır.

Sınıflı toplumlarda ise her zaman ötekiler var olacaktır: ezilenler, sömürülenler, yalnızca hizmet sektöründe çalışanlar ve makineden farksız görülen rakamlar...

Sonunda anladım ki bazı insanlar için kimliğiniz zaten yaranızdır. Bu yüzden yıllarca hangisini göstereceğime karar vermeye çalıştım.

 

Medeniyet Geldi, Yıldızlar Gitti

Medeniyet Geldi, Yıldızlar Gitti

Büyükbabamı hiç görmedim. Kısacası ne anne tarafından ne de baba tarafından dedelerimi tanıyabildim. Ben doğduğumda anneannem ve babaannem varmış.

Onlar, İkinci Dünya Savaşı’nı yaşadıkları köyde, o yılları iliklerine kadar hissedecek şekilde yaşamadılar. Zaten fakirdiler. Fakirler için kıtlık da, karneyle satılan ekmek de, karartma geceleri de pek anlam ifade etmezdi. Çünkü bizim köye elektrik 1970’li yıllarda geldi.

O zamana kadar pil ile çalışan radyolar vardı. Öyle hemen düğmesini çevirince çalışanlardan değil, ısınması gerekenlerden… Gaz lambası, çıra ve yıllar sonra “lüks” adını alacak ışıklar… O zaman gerçek ışığın ne demek olduğunu gördük. Gaz lambasının ışığı sarıdır; sadece bulunduğu yeri aydınlatır. Lüks lambasının ışığı ise beyazdır; her yeri doldurur, taşır, büyütür. Öyle ki o ışığın altında dışarı çıktığında, gökyüzü geri çekilir gibi olurdu.

Belki de ilk kez, ışık çoğaldıkça gökyüzünün azaldığını orada fark ettim.

Çocukluğumda her gece yıldızlar yere kadar inerdi. Gökyüzü canlıydı; yıldızların dansını, göktaşlarının izini görmek sıradan bir şeydi. Günlerce süren kuyruklu yıldız geçişleri hem gündüz hem gece hissedilirdi. Evlerin içine kadar su girmezdi; su, ya dereden ya da köy çeşmesinden kovalarla taşınırdı.

Zamanın ağır aktığı, her şeyin kendini açıkça gösterdiği bir dünyaydı o.

Bizlere “medeniyet” denen şeyin gelişi, aslında çok yakın bir tarihin içindeydi. Anadolu’nun birçok yeri böyleydi. Hiçbir şey İstanbul’da ya da Ankara’daki gibi değildi. Çünkü orada çağı yakalama telaşı vardı; bizde ise yolun bile zor geçtiği yerlerde, sanki zaman Çatalhöyük’ten kalma bir yerde duruyordu. İnsanlar değişmiş, ülkeler kurulmuş, diller değişmişti; ama yaşamın akışı kendi sabrında kalmıştı.

Dışarıdan bakıldığında geri kalmışlık gibi görünen şey, içeriden bakıldığında başka bir zamanın devamıydı.

Karartma gecelerini sonradan kitaplarda okuduk: acıyı, trajediyi, devletin sertliğini, açlığı, sefaleti… Bir devlet vardı; çünkü vergi topluyordu, bayrağı vardı, asker alıyordu. Köyler terk edilmiş değildi; devlet gerektiğinde kendini hatırlatıyordu.

İstanbul’da şairler hapsedilir, insanlar işkenceden geçirilir, siyaset rüzgârı sert eserdi. Ama bu rüzgâr köye ya çok geç ulaşırdı ya da hiç uğramazdı. Çünkü köyün kendi derdi vardı: hayatta kalmak.

Büyük şehirlerin tarihi gürültülüydü; köyün tarihi ise sessiz.

Benim yaşadığım köye elektrik çok geç geldi. O yüzden harman zamanlarını, biçerdöver öncesi dönemi yaşadım. Rüzgâr beklenir, buğday savrulur, düven dönerdi. Atın ya da öküzün arkasına takılan taşlarla buğday dövülür, elekler, yabalar, çırpılar… Toz her yere sinerdi; ama toprağın kokusu da o tozun içindeydi.

At arabaları, kağnılar… Bunların hepsi benim çocukluğumun içindeydi. Sonra traktör geldi; ama her eve değil, önce uzak bir ihtimal gibi geldi. Biçerdöveri ilk görenlerin şaşkınlığı hâlâ hafızamdadır.

Birdenbire her şey değişti. Biz ise sanki hep buna hazırlanmışız gibi uyum sağladık.

Zaman, teknoloji geldikten sonra hızlandı.

Ve zaman hızlandıkça kayıplar da hızlandı.

Eskiden 50 yaşına gelen için “uzun yaşamış” denirdi. Doktor yoktu; kırıklar için çıkıkçılar, hastalıklar için nefesi güçlü hocalar aranırdı. Her köy nerede bir çare varsa onu bilirdi.

Yaşam, çözümden çok dayanma üzerine kuruluydu.

Benim hayatım, bir anlamda teknolojinin hızına yetişmeye çalışmakla geçti. Bugün hâlâ teknolojinin içinde bir kürek mahkûmu gibiyim; tam alıştım derken her şey değişiyor.

Kısacası, yaşadığımın farkına varmak için ara sıra tüm teknolojileri bir yana bırakıp sessizce akan suya bakıyorum.

Derelere bakıyorum.

Suyun ilk çıktığı yeri arıyorum; toprağın içinden doğduğu o anı, kumların ilk hareketini…

Ve o anlarda, yeryüzüne bereket taşıyan her şey gibi, ben de geçmişe doğru kayıyorum. Kekik kokusunu, uçan kuşları, bulutları ve gece karanlığında yere inen yıldızları hatırlıyorum.

Keşke bir kez daha görebilsem yıldızların dansını.

Keşke bu kırılma anlarını hiç bilmeden, köyde, demirin henüz yeni olduğu bir zamanda yaşayabilseydim.

Savaşlarda artık karartma geceleri yok.

Savaş aletleri, insan olmadan çalışan ölüm makinelerine dönüştü.

Ve bugün, köyde hiçbir şeyden habersiz yaşayan biri bile, gökten gelen bir sesle irkilip son nefesini verebilir.