21 Haziran 2026 Pazar

Kanıksanan Hukuk

Kanıksanan Hukuk

Her cuma günü CHP'li belediyelere operasyon yapılıyor; belediye başkanları, yardımcıları ve birkaç çalışanı ile birlikte gözaltına alınıyor, mutlaka bir de firarda yani yakalanmamış oluyor... Her hafta "Hayırlı Cumalar" günü bunlar yaşanıyor...

Bu ne anlama geliyor?

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz...

Ateş nedir?

Yolsuzluk, adam kayırmaca, rüşvet, kara para, ihaleye fesat karıştırmak...

Operasyonlarda hep benzer cümleler kuruluyor...

Alıştırılıyor, alışkanlık haline getiriliyor; her belediye başkanı "Bize ne zaman operasyon yapılacak?" tedirginliği içinde kalıyor...

Önce dedikodu çıkarılıyor, hatta dedikoduya bile ihtiyaç duymadan direkt operasyon yapılıyor; sorgusuz sualsiz, mahkemeye çıkmadan insanlar içeride yatıyor, masumiyetlerini kanıtlamaya çalışıyorlar. Yani suç sözde oluyor, kanıtın ise dedikodu mahiyetinde olmasının hiçbir sorunu yok; alışkanlıklar oluştu, sanki ülke kurulduğundan beri böyleymiş algısı oturtuldu…

İçeriye düşeni Allah kurtarsın!

"Cinayeti kör bir kayıkçı gördü

Ben gördüm kulaklarım gördü

Vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü

Hiçbiriniz orada yoktunuz"

Attila İlhan'ın dizeleri geçti gitti bir an için...

Ortada siyasi bir cinayet var ama kimse bu işe cinayet diyemiyor; hukuk, adalet, falan filan... Gerçek olan bile çok sık tekrarlanırsa gerçek olmaktan çıkar, yalan olan da aynı şekilde çok sık tekrar edilirse gerçek olarak algılanır ama sonuçta manipüle edilen geniş bir kesim var ve bir süre sonra o konudaki duyarlılıkları da ortadan kaldırıyor, kanıksanıyor...

Yaşadığımız zaman "Alışamadım" diyen birine karşı dönemin Başbakanı "Alışacaksın!" diyerek başlamıştı. Şimdi her şey olağan, doğal, gelenekselleşmiş gibi...

"Hayırlı Cumalar" anlamında biraz değişiklik olmuş; eskiden Müslüman olarak görülmeyenleri öldürmek için seferler düzenlenirdi, şimdi CHP belediyelerine operasyon yapılıyor...

Ben kişisel olarak belediyeleri hangi siyasi parti yönetirse yönetsin benzer işler yapar diye bir algıya sahibim. Yani parti farkı gözetmeden her başkan kendi çevresini kollar; yasalara uygun ihale yapılır, adresi belirlenmiş, her şey karşılıklı mutlu olacak şekilde çözülmüş şekilde işler hukuka uygun hale getirilirdi. Büyük rüşvetler filan sokağa dökülür, mahkemeye gidilir ve genelde görevsizlik veya yeterli delil bulunamadığı için olayın üstü kapanırdı... Yani herkes bilir çürümeyi, yandaş kollamayı ama yokmuş gibi yapılır…

CHP belediyesi ile AKP belediyesi arasında ne fark var?

Birinde soruşturma için müfettişler gezer, diğerinde iş peşinde koşturan tanıdık iş adamları... Aynı iş adamı CHP'li belediyede iş yapmış, aynı prosedürden geçmiş ama CHP'li belediye ile yaptığı işten dolayı sorgulanıyor...

Hakkında soruşturma açılacağı dedikodusunu duyan belediye başkanları birden iktidar partisinin rozetini takmaya başlıyor, belediye başkanı yeni icatlarını yeni partisine mal eder oluyor; yani ne soruşturma ne de dedikodu kalmış oluyor...

Devlet ile iktidar partisi arasındaki sınırın giderek belirsizleştiği bir tablo ortaya çıkıyor. Muhalefetin varlığına ihtiyaç duyuluyor; sonuçta demokratik bir ülke olduğumuz söyleniyor. Muhalefetin ses çıkarmasına da izin veriliyor, ancak bunun nerede ve ne ölçüde yapılacağı iktidarın çizdiği sınırlar içinde kalıyor. Bazı meydanlar muhalefete kapatılırken, belirlenen alanlarda istedikleri kadar konuşmalarına izin veriliyor. Fakat bu görüşleri şehrin geneline taşımaları, geniş kitlelerle buluşturmaları istenmiyor.

Bize özgü hukuk yorumlanıyor.

Bize özgü özgürlüklerimiz var...

Bize özgü her şey...

Eleştiri de bize özgü, eleştiriye karşı gösterilen güç de bize özgüdür.

Trafikte bir araç seni geçti diye o aracı geçip önüne kırıp yolda kavga etmek bile bize özgüdür...

Çoğu insan zaten konuşulanı duymadan dedikoduya bakarak karşısındakini eleştiriyor, eleştiri bile denmez mahkûm ediyor…


Tek Kimlikten Tek Tüketime

Tek Kimlikten Tek Tüketime

Aynı ülkede yaşıyoruz, aynı bayrak altında yaşıyor ve aynı dili konuşuyoruz. Hatta dış görünüşlerimiz, ten rengimiz bile benzer. Ancak aynı topraklar üzerinde yaşayan; farklı dillere, geleneklere ve inançlara sahip insanlarız. Ortak bir ülkeyi paylaşsak da hepimiz aynı hikâyeden gelmiyoruz.

Çok kültürlü bir imparatorluktan ulus devlet yaratma sürecinde, yüz yıl sonra önemli bir eşiğe gelmiş bulunuyoruz. Farklılıkları tek bir kimlik altında toplama çabası, zamanla kendi sınırlarına ulaştı. Bugün hâlâ bu çıkmazı aşmaya çalışıyoruz. Ya önümüzdeki engeli yıkacağız ya da bu çıkmaz yolu oluşturan duvarın dibinde yeni acılar birikmeye devam edecek.

Ülkenin adı belli ve hepimiz bunu kabul ediyoruz. Ancak aynı ülkenin içinde farklı dünyalar da var. Genel kabul gören yaşam biçimlerinin dışında kalan hayatlar, deneyimler ve hafızalar bulunuyor. Sadece Aleviler ve Kürtler değil; dışarıda bırakılan topluluklar, bu topraklara sığınanlar, asker olarak gelip yerleşenler, devşirme olarak gelip kök salanlar, sürgün edilenler, soykırımdan kaçanlar ve soykırıma uğrayanlar da bu hikâyenin bir parçası. Hepsi bu toprakların öz evlatlarıdır.

Çeçenler, Çerkesler, Abhazalar, Gürcüler, Ermeniler, Farslar, Süryaniler, Arnavutlar, Romanlar, Yahudiler ve Rumlar... Kısacası, onlarca halk ve kültür yüzyıllardır bu coğrafyada yaşamaktadır. Buna rağmen, bütün bu çeşitlilik çoğu zaman görmezden gelinmekte ve herkesten aynı duyguları paylaşması beklenmektedir.

Oysa insanlar aynı şekilde düşünemez. Dil, kültür ve yaşanmışlıklar düşünce dünyamızı şekillendirir. Bu nedenle farklılıklar yalnızca kimlik meselesi değil, aynı zamanda dünyayı algılama biçimidir. “Hepimiz aynıyız” söylemi kulağa kapsayıcı gelse de çoğu zaman gerçek hayatın karmaşıklığını karşılayamaz. Çünkü geçmişin izleri silinmediğinde, bir nefret söylemi yıllar sonra bile yeniden ortaya çıkabilir.

Nitekim bu topraklarda yaşanmış trajediler, acılar ve kırılmalar toplumsal hafızada derin izler bırakmıştır. Bu izler zamanla ötekileştirme biçimlerine dönüşebilmekte, bazı insanların yaşam alanlarını daraltmakta ve onları görünmez hâle getirebilmektedir. Böylece toprağa nefret tohumları ekilir. Bir süre sonra bu tohumlar yalnızca bireyleri değil, toplumun tamamını etkileyen bir iklime dönüşür.

Ancak günümüzde farklılıkları ortadan kaldıran tek güç nefret söylemi değildir. Küreselleşmenin yarattığı yeni düzen de yerel kimlikleri ve kültürel çeşitliliği aşındırmaktadır. Küresel şirketler tüketim alışkanlıklarımızı biçimlendirirken yerel olan giderek geri plana itilmektedir. Biz birbirimizle kimlikler üzerinden çatışırken, küresel sistem hepimizi benzer tüketim kalıplarının içine çekmektedir.

Bugün hangi ülkede yaşarsak yaşayalım, çocuklar benzer giyiniyor, benzer ürünleri tüketiyor ve benzer müzikleri dinliyor. Kültürel farklılıklar tamamen ortadan kalkmasa da giderek daha görünmez hâle geliyor. Ailelerin ve yerel kültürlerin etkisi azalırken, küresel bir tek tipleşme güç kazanıyor. Üstelik bu süreç çoğu zaman baskıyla değil, cazibe ve alışkanlıklar yoluyla gerçekleşiyor.

Modern dünyanın dışında kalmamak için aynı teknolojileri kullanıyor, aynı platformlarda vakit geçiriyor ve aynı medya araçlarından etkileniyoruz. Artık yabancı bir dili öğrenmeden bile çeviri sistemleri aracılığıyla iletişim kurabiliyoruz. Kullandığımız araçlar, markalar ve dijital platformlar küresel bir ağın parçası hâline gelmiş durumda.

Bu nedenle çok kültürlü dünya bir yandan çeşitliliğini koruyor gibi görünürken, diğer yandan tek tip tüketim kültürüne doğru evriliyor. Biz birbirimizi tüketirken aslında kendi kültürel zenginliğimizi de tüketiyoruz.

Oysa bu ülke her zaman çok kültürlüydü. Buna rağmen farklı olanı kabul etmek yerine çoğu zaman onu görmezden gelmeyi tercih ettik. Rejimin ihtiyaçlarına uymayanlar dışlandı, bazı acılar konuşulmadı, bazı hikâyeler unutulmaya bırakıldı. Faili meçhul cinayetler ve benzeri karanlık olaylar da bu coğrafyanın hafızasında derin yaralar olarak kaldı.

Bugün ise benzer bir yok oluş daha görünmez yöntemlerle devam ediyor. Geçmişte insanlar kimlikleri nedeniyle dışlanırken, bugün herkes aynı tüketim düzeninin içinde yavaş yavaş benzeşiyor. Farklı nedenlerle olsa da sonuç değişmiyor: Hepimiz bu sistemin içinde tüketilenlere dönüşüyoruz.

Dünyada yaşanan savaşlar, ekonomik krizler ve küresel gelişmeler artık yalnızca belirli bölgeleri değil, herkesi etkiliyor. Enflasyon nedeniyle gelirlerimizin alım gücü azalıyor, insanlar daha fazla borçlanıyor. Oysa borç arttıkça ekonomik bağımsızlık azalır; ekonomik bağımsızlığını kaybeden bireyler ve toplumlar ise başkalarının kurduğu sistemlere daha bağımlı hâle gelir.

Pandemi süreci de bu küresel yapıyı daha görünür kıldı. Bir virüsün dünyanın en uzak noktalarındaki insanları aynı anda etkileyebilmesi, ne kadar birbirine bağlı bir sistem içinde yaşadığımızı gösterdi.

Belki de son yüz yılın en büyük çelişkisi burada yatıyor. Bir yandan farklı kimlikleri, dilleri ve kültürleri tek bir kalıba sığdırmaya çalıştık; diğer yandan küresel sistem hepimizi aynı tüketim alışkanlıklarının içine çekti. Dün insanlar kimlikleri nedeniyle birbirine benzetilmek istenirken, bugün tüketici olarak birbirine benzetiliyor.

Oysa bir toplumun gücü, herkesi aynılaştırmasında değil; farklılıklarıyla birlikte yaşayabilmesindedir. Çünkü çeşitlilik yalnızca kültürel bir zenginlik değil, aynı zamanda bir hafıza, bir direnç ve bir özgürlük alanıdır. Farklı olanı yok saydığımızda da, onu küresel tüketim kültürünün içinde eritip görünmez kıldığımızda da aynı şeyi kaybederiz: Kendimizi.

Bugün önümüzde duran soru, geçmişten kalan ayrılıkları yeniden üretip üretmeyeceğimizden daha büyüktür. Asıl soru şudur: Farklılıklarımızı koruyarak ortak bir gelecek kurabilecek miyiz, yoksa tek kimlik yaratma arzusundan çıkıp bu kez tek tüketim kültürünün içinde mi kaybolacağız?

Çünkü tek kimliğin vaat ettiği şey birlik değildi; tek tüketimin vaat ettiği şey de özgürlük değil. Her ikisinin sonunda da insanın, kültürün ve hafızanın yavaş yavaş silinmesi var.

 

18 Haziran 2026 Perşembe

Eski Gövdenin İçinden Çıkan Filiz

Eski Gövdenin İçinden Çıkan Filiz

Feodal düzen içinde doğan kapitalizm, zamanla feodal beyleri taklit etmeye başlamış; onların yaşamlarının karikatürize edilmiş hâlini şehirlere taşımıştır. Toprak ağaları olan feodal beyler, başlangıçta şehir yaşamından uzak durmuşlardır. Şehirler ise uzun süre, feodal beylerin yanında çalışan işçilerin yaşam alanı olarak kalmıştır.

Zaman içinde bu işçiler, köle olmaktan çıkıp emeğini satan bireylere dönüşürken, emeğin üzerinden kazanç elde eden yeni bir sınıf da ortaya çıkmıştır. Bu dönüşüm, köylüleri ve marabaları; soya dayalı ayrıcalıklarla yaşayan feodal ağalardan yavaş yavaş koparmıştır.

Şehirler feodal düzende de vardı, ancak kapitalizmle birlikte bambaşka bir anlam kazanmıştır. Var olan tüm kavramların altı yeniden çizilmiş, toplumsal ve ekonomik yapı baştan aşağı yeniden düzenlenmiştir. Soya dayalı ayrıcalığın yerini, zenginlik üzerinden yükselen ve yeni yollar açan bir sınıf düzeni almıştır. İçten içe çürüyen eski yapının içinden yeni filizler doğmuş, bu filizler ise gövdeyi parçalayacağı ana kadar büyümeye devam etmiştir.

Sermaye birikimi, feodalizmin çözülüşünü hızlandıran temel dinamiklerden biri olmuştur. Feodalizmi yıkan bu yeni sınıf düzeni, sonradan zenginleşen bir burjuva yapısı olarak Fransız Devrimi ile somutlaşmış; eski düzenden devraldığı kültürel birikimi kendi yeni altyapısını kurmak için yeniden kullanmıştır.

Sonuçta her yeni sistem, kendisinden öncekinin üzerinde yükselir. Bir anlamda tarih, ülkemizde sıkça rastlanan höyükler gibi düşünülebilir: her katman, altındaki yıkıntının üzerine inşa edilir. Her şehir ve köy, yıkılanın taşlarını yeniden kullanarak varlığını sürdürür.

Kapitalizm de feodalizmi reddederek değil, onu dönüştürerek kendi sistemini kurmuştur. Feodal beylerin egemen olduğu alanlar zamanla homojenleştirilmiş ve modern ulus devletin zemini hazırlanmıştır. Çok kültürlü yapıdan homojen topluma geçiş; acı, kan, sürgünler ve büyük savaşların da zeminini oluşturmuştur.

Ulus devleti, çok kültürlülüğe karşı bir yapı olarak şekillenmiştir; çünkü sermaye birikimi ve sonraki üretim süreçleri için standartlaştırılmış, homojen bir topluma ihtiyaç duyar. “Tek dil, tek vatan, tek bayrak” söylemi bu yeni yapının temel ifadesi hâline gelmiş, yeni kutsallıklar yaratılmıştır. Kutsal olan ise sorgulanamaz, tartışılamaz ve uğruna ölünmesi gereken bir değer olarak konumlanmıştır.

Ulus devletler aynı zamanda sömürgeciliğin yerine yeni bir sistem geliştirmiştir: emperyalizm. Emperyalizm, kapitalist sistemin sömürgeciliği yeni koşullara uyarlayan biçimidir. Farkı, eski düzen gibi ayrıcalıklı soylar ya da aileler için değil; artık bir sınıf için yapılan küresel yağma olmasıdır.

Bu düzende “üstün” kabul edilen uluslar, diğer toplumları sömürür; onların emeğini ve kaynaklarını kendi sermaye birikimlerine dönüştürür. Küresel ticaret yollarının kontrolü sayesinde elde edilen artı değer, ulus devlet içinde daha büyük sermaye yoğunlaşmalarına yol açar. Böylece kendi yurttaşına daha “uygar” ve konforlu bir yaşam vaat edilir. Kapitalizm, böylece soylu ailelerin yerine daha eşitlikçi ve özgürlükçü bir görünüm altında kitleleri yeniden örgütleyen bir yapıya dönüşür.

Ulus devletler yeni kategoriler üretmiştir: gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler. Gelişmekte olan ülkelerin kaderi çoğu zaman “hep gelişmekte olma” hâline sıkıştırılmıştır. Ancak tarih, masa başında çizilen rotaların sahada sürekli değiştiğini de göstermiştir.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının küresel karakteri tesadüf değildir. Emperyalizm, kendi krizlerini çözmenin yolunu çoğu zaman savaşta bulmuştur. Sistem ne zaman bir tıkanma yaşasa, bu tıkanmayı savaş ve savaş sanayisi üzerinden aşmaya çalışmıştır. Savaş sanayisi yalnızca silah üretiminden ibaret değildir; ilaç, kimya, lojistik, istihbarat ve daha verimli yıkım teknolojilerine kadar geniş bir alanı kapsar.

Her sistemin bir sonu vardır; bu kaçınılmazdır. Çünkü her sistem, sonunda kendi ürettiği artıkların içinde boğulma eğilimindedir. Kapitalizm de feodalizme göre en büyük farkıyla, doğayı yalnızca ihtiyaç kadar kullanmakla kalmamış; onu, kültürleri, coğrafyaları ve denizleri sınırsız bir yağma alanına dönüştürmüştür. Bu yönüyle kapitalizm, yaşadığımız dünyanın içinde büyüyen bir kanser hücresi gibi hem kendisini hem çevresini tüketmektedir.

Kapitalist sistem, kendi iktidarını kurduğu anda aslında içinde yeni bir filizin tohumunu da eklemiştir: işçi sınıfı. İşçi sınıfı, burjuvazinin yarattığı yeni bir toplumsal sınıftır. Bu sınıf, kapitalizmin geliştirdiği üretim gücünü ortadan kaldırmayı değil, onu özel mülkiyetin dar sınırlarından çıkararak toplumsal hale getirmeyi hedefleyen tarihsel bir potansiyel taşır.

Bu dönüşüm, sınıflar arası sınırların ortadan kalktığı ve üretimin toplumun ortak yararına planlandığı bir yapıyı ifade eder. Bu anlamda işçi devleti, yoksulluğun genelleştirilmesi değil; tersine üretim kapasitesinin toplumun tamamına yayılmasıyla refahın genişletilmesini amaçlayan bir geçiş aşaması olarak ortaya çıkar. Üretenin aynı zamanda yöneten olduğu bir toplumsal düzenin zemini bu süreçte oluşur.

Bugün sol düşünce olarak ifade edilen yaklaşım da özünde, yoksulluğu korumayı değil, ortadan kaldırmayı hedefler. “Fakirliği paylaşmak” değil, üretimin toplumsallaşmasıyla fakirliğin maddi temelini ortadan kaldırmak esas meseledir.

Tarih boyunca her sistem, kendi içindeki çelişkilerden yeni bir dönüşüm doğurmuştur. Kapitalizm de bu yasadan muaf değildir; kendi yarattığı koşulların içinde, onu aşacak yeni toplumsal ihtimallerin zeminini üretmeye devam etmektedir.

Kapitalizm kendisini yenilemiştir, yeni düşmanını içinde yaratmıştır fikri ortaya atılmaktadır ama ben hala işçi sınıfı dışında yaratmış olduğu yeni katmandan haberim yok… Önemli olan, bu dünyayı yaşanmaz hale getiren bu sistemin yarattığı tahribatın aşılmasıdır. Tarih boyunca “kutsal otorite” ya da “ilahi gölge” üzerinden kurulan ayrıcalıklı yapılar nasıl çözüldüyse, bugün de tröstleşmiş, küresel ölçekte yoğunlaşmış sermaye yapılarının yarattığı eşitsizlikler aynı tarihsel hareketin içinde aşılacaktır.

Fırsat Eşitliği: Herkesin Elinde Aynı Kafes

Fırsat Eşitliği: Herkesin Elinde Aynı Kafes

Bir zamanlar ellerim boştu.

Yolda yürürken selam verilir, el sıkılır, iki cümlelik bir muhabbetle gün akardı. Şimdi ise o sahneler, sanki başka bir çağın masalı gibi. Elimin birinde, artık vücudumun parçası gibi hissettiren cep telefonu var. Diğeri hâlâ boş ama boş bile değil; sanki orada olması gereken bir organ eksilmiş de yerine görünmeyen bir ağırlık bırakılmış gibi. Sadece klavyeye dokunurken “işe yarıyor”.

Eskiden “sol el sadece kıç temizler” derlerdi. Helalar vardı, şimdiki gibi her şeyin iç içe geçtiği WC’ler değil. Evlerin dışına saklanmış bir düzen… Şehir büyüdükçe önce helaları sildi, sonra mesafeleri, sonra da insanın kendiyle arasını. Ve fark etmeden bir ele siyaset bile bulaştı.

Şimdi ise sahne tamamen değişti.

Genç, yaşlı, çocuk… okula giden, işe giden, hiçbir yere gitmeyen herkesin elinde aynı nesne: cep telefonu. Herkes birileriyle yazışıyor. Yazışırken başka hayatlar kuruyor, başka ihtimaller yaşıyor. Emojilerle süslenmiş bir dünyada, herkes biraz daha “olmak istediği kişi”. Her an fotoğraf, her fotoğrafta bir onay beklentisi… Beğenilme ihtimali, gerçek olmanın yerini almış durumda.

Sonra buna “fırsat eşitliği” deniyor.

Herkesin aynı sahte dünyaya eşit erişimi var çünkü. Aynı ekran, aynı filtre, aynı algoritma… Ve elbette aynı yanılsama.

Elimin biri teslim alındı. Diğeri ise gönüllü nöbet tutuyor.

Eskiden evden aranırdık. Şimdi ise her an ulaşılabiliriz. Ama ilginç olan şu: ulaşan var, ama arayan yok. Çünkü aramalar bile artık ihtiyaçtan çok alışkanlık, iş, çıkar ya da anlık bir dürtüye dönüşmüş durumda. Sonuç mu? İnsan duygudan arındırıldı. Yerine sürekli bildirim alan, ama hiçbir şeyi gerçekten “hissetmeyen” bir tüketici yerleştirildi.

Tüketen insan, önce kendini tüketir. Sonra çevresini, sonra yaşadığı dünyayı.

Bugün aileyi çocuk tüketiyor, çocuğu sistem, sistemi ise görünmez düzenler.

Bankalar aileyi, aile borcu, borç ise umudu tüketiyor. İç içe geçmiş bir döngü… Ve en sonunda geriye sadece “ekonomi” adı verilen büyük bir açıklama kalıyor. Hırsızlık bile artık sistemin içinde bir kalem gibi duruyor; adı değişmiş, formülize edilmiş: enflasyon.

Elimizde telefon oldukça, sadece tüketen bir varlığa dönüşüyoruz. Ve garip olan şu: bunu özgürlük sanıyoruz.

Kariyer bile bir vitrin artık.

Dışarıdan bakınca yükselme gibi görünen şey, içeriden bakınca çoğu zaman daha sıkı bir bağlanma biçimi. Kırbaçlayan da aynı düzenin içinde, kırbaçlanan da. Sadece pozisyon değişiyor, sistem aynı kalıyor.

Ve şehirler…

Cezaevleri çoğaldı. Sadece fiziksel olanlar değil; görünmeyenleri de var. Ekonomik, sosyal, dijital… Her biri kendi içinde ayrı bir dünya. Hatta bazı yerler, cezaevi sayesinde ayakta duruyor. Yani sistem, kendi mahkûmunu üretmeden yaşayamaz hale gelmiş durumda.

Tüketim arttıkça mahkûmiyet de artıyor. İçeride olan da dışarıda olan da farklı bir tür bağlılık içinde. Biri duvarların içinde, diğeri zamanın içinde.

Ve telefon…

Aslında kimse onu elimize tutuşturmadı. Biz satın aldık, benimsedik, cebimize koyduk, sonra da “benim parçam” dedik. Ama bağımlılık tam da böyle başlar zaten: gönüllü kabul ile.

Telefonun tek ihtiyacı enerji. Bizim ise sürekli bir şarj noktası. Ne kadar hareket edebileceğimiz bile prizlerin yerini ezberlememize bağlı. Powerbank bile sadece daha küçük bir bağımlılık alanı.

Kontrol artık görünmez.

Birisini takip etmek gerekmiyor. Bir uygulama, bir konum izni, bir giriş… yeterli. Nerede olduğun, ne düşündüğün, neye baktığın zaten kaydediliyor. Ve buna “kolaylık” deniyor.

Gerçek ile kurgu arasındaki çizgi ise artık bulanık değil; çoğu zaman tamamen silinmiş durumda. İnsanlar gördüklerine inanıyor, çünkü başka referansları kalmadı.

Ve biz bunu olağan sanıyoruz.

Aklımızı, hafızamızı, tarihimizi küçük bir ekrana devrettik. Gri hücreler değil, bildirimler çalışıyor artık. Her şeyi unutup “anı yaşamak” denilen bir döngüde sıkıştık. Ama bu an, çoğu zaman gerçek bir an değil; kaydedilmiş, filtrelenmiş, onaylanmış bir kopya.

Siyaset bile artık yatak odası metaforlarıyla bitiriliyor. Liderler yükseliyor, düşüyor, değişiyor… Ve biz tüm bunları sanki doğal bir akışmış gibi izliyoruz.

Bugün yaşadığımız şey bir kırılma anıysa, sesi ineklerin boynundaki çan gibi.

Sallanıyorlar ve biz ses duyuyoruz. Ses varsa yaşam vardır sanıyoruz. Oysa çan sadece varlığın değil, yönlendirilmiş bir düzenin işareti olabilir.

Çünkü bazı yolculuklarda çanlar en son çıkarılır.

Ve biz…

Elimizde cep telefonu taşıyoruz.

Boynumuzda ise şimdilik görünmeyen bir çan var.

 

Yetmez Ama Evet’ten Mutlak Butlan’a

Yetmez Ama Evet’ten Mutlak Butlan’a

Geçmişte liberaller vardı; anayasa oylamasında "Yetmez Ama Evet" diyerek ya da boykot ederek Erdoğan’a dolaylı ya da doğrudan hizmet etmişlerdi... Troçkist gelenekten gelen bazı yapılar ve liberal-sol çevreler de bu süreçte farklı pozisyonlar almış, Türkiye’de ise Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) başta olmak üzere bazı yapılar “Yetmez Ama Evet” kampanyasına destek vermişti. Oradaki muhafazakâr da bizdeki değil mi? O yüzden göğüslerini gere gere "Yetmez Ama Evet" afişlerini her yere astılar; Erdoğan’ın izin vermesiyle İstiklal Caddesi’nde, tarihinde bir daha gerçekleştirmeyeceği gösteriye imza atmışlardı...

Bu örnekler üzerinden bakıldığında asıl mesele, sistemin kendi ihtiyacına göre aktörleri geçici olarak içine alabilme kapasitesidir. Sonuçta sistemin ihtiyacına cevap verdikleri sürece, onları bir kere de olsa kullanır ve değerlendirir... Görevlerini yaptılar ama arkalarında, beyinlerden hiçbir zaman çıkmayan bir travma bırakmışlardı. Hâlâ birçok solcu, bu tartışmanın bıraktığı kızgınlıkla "Yetmez Ama Evet" ifadesini kullanmaya devam ediyor; gidip "Yetmez Ama Evet" tayfasının da içinde olduğu DEM Parti çevresinde ya da HDK içinde konumlanmayı doğru bulanlar var. Siyaset ayrı şeydir, ihtiyaçlar ayrı şeydir, faydacılık ayrı şeydir...

Bu noktada Kürt siyaseti ve onun kurumsal aktörlerine dair yaklaşım da benzer bir tartışma alanına yerleşir. DEM Parti ve HDK’nin duruşu ortadadır. Kürt sorunu odaklı her türlü siyasete pragmatik yaklaşırlar. Bu durum anlaşılır bir durumdur. Muhatap arayışı içinde olurlar; muhatap bulduklarında ise onu elden kaçırmadan, sorunun çözümü için adım atılması adına siyaseti zorlarlar.

Genel tabloya bakıldığında ise bağımsız siyaset üretmeyen her yapı benzer bir döngüye sıkışır. Bağımsız siyaset üretmeyenler hep şemsiye arar; eleştirirler ama eleştirdikleri kesimle birlikte olurken utangaçlıkla bu ilişkileri gizlerler...

Bu döngü yalnızca geçmişe ait değildir; kavramlar değişse de siyasal işleyiş kendini yeniden üretir. Bugün "Yetmez Ama Evet"in yerini "Mutlak Butlan" aldı...

İsimler değişse de siyasal işleyişin sürekliliği değişmediği iddiası burada belirginleşir. İsimler değişti, özneler değişti ama Erdoğan’a hizmet değişmedi...

Ha "Yetmez Ama Evet", ha "Mutlak Butlan"...

Aralarında sadece cümle farkları var; işlevleri aynı...

Bu süreklilik tartışması, geçmişin travmalarıyla bugünün kavramlarını yan yana getirir. Geleceğin tartışma alanına artık "Yetmez Ama Evet"in yanına "Mutlak Butlan" da eklenmiştir...

"Yetmez Ama Evet" ile mücadele edemeyenler, "Mutlak Butlan"ı da yarattı...

Sonuçta mesele yalnızca kavramların değişmesi değil, bu kavramların içinde hareket eden siyasal pozisyonların sürekliliğidir. “Yetmez Ama Evet” tartışması nasıl kendi döneminin politik gerilimlerini taşıyorsa, “Mutlak Butlan” ifadesi de bugünün benzer bir siyasal tartışma alanını işaret eder. İsimler değişse de siyasal pozisyon alışların, ittifakların ve fayda hesaplarının belirleyiciliği değişmediği sürece, tartışma farklı kavramlar üzerinden yeniden üretilmeye devam eder. Bu nedenle asıl soru, hangi ismin neyi temsil ettiğinden çok, bu temsilin hangi siyasal zeminde ve hangi ihtiyaçlarla kurulduğudur.

 

Namus Temizlik Hizmetleri

Namus Temizlik Hizmetleri

Namus cinayetleri bu zamanda da devam ediyor; çünkü bizler zamanı durdurmuş bir halkın evlatlarıyız. El oğlu uzaya gider, biz ise parasıyla el oğlunun aracına yolcu koyarız... Neyse, siyaset iyi değildir. En doğrusu şu: Namus cinayetlerini nasıl ortadan kaldırırız?

Namus nedir?

Öncelikle namusu anlamak gerekir; sonrası daha basittir.

Namus, kızın kız olmaktan çıkmasıdır; yani cinsel ilişkiye girmesi...

Hiç ilişkiye girmeden, dedikodu nedeniyle sözde ilişki içinde sayılması...

Sonuçta bu, erkek düşüncesinin kadınlar üzerinde kurduğu baskıdır. Çünkü kadın, onların gözünde mirastır, maldır, mülktür. Sonuçta yanlışlıkla dünyaya gelmiş; alınıp satılan, insan yerine konmayan, sırtından dayak, karnından bebeği eksik olmayandır. Olmazsa köyün, mahallenin orospusudur. Çünkü namusu kirlenenin sonu, mahalle erkeklerinin sıra gecesidir...

Bu anlayışın sınırları yalnızca kadınlarla da bitmez.

Sıra gecesi denilince akla sadece kadın gelmez; erkek çocuklar da vardır. Buna oğlancılık denir. Seks fantezisi bitmez bu ülkenin topraklarında yaşayan, Orta Çağ'da kalmış beyinli erkeklerin... Uzun sefere çıkıp bir yeri yağmalayamayan erkekler, seks ihtiyacını ancak kendi aralarında seçtikleri oğlanlarla giderirlermiş; el değil, oğlanın kıçına!

Namus sonuçta kızlık meselesidir.

Kız olmaktan çıkınca, evlenmişse ve eşi ölmüşse; artık eşinin erkek kardeşi varsa ona, yoksa babasına, yoksa yakınlardan birine eş olur ya da evine döner. Mahallenin gözü üzerindedir; fırsat kollanır. Çünkü namusu olmayan kadın, mart ayında dişi kedilerin çektiği çileye döner...

Namus sonuçta kadını mal gören bir anlayıştır...

Kadın mal olarak görüldüğünde, onun iradesi de çoğu zaman yok sayılır.

Parası olmayan sevgililere pek çare bırakılmaz; kız kaçırılır...

Kızın evden çıkması demek, namusunun yok olduğu anlamına gelir ve malın, mülkün çalınması gibi kaybedilen bir bedel ortaya çıkar...

Bedel için bir aracıya gidilir...

Aracı der ki:

"Bu işi imam temizler."

Çalınan malı kurtaramayacağını bilenler artık başlık parası ya da başka şeyler istemez. Sonuçta kızını koruyamamış, mülküne sahip çıkamamıştır. Bunu gurur meselesi yaparlar. Bir arsanın el değiştirmesi nasıl acıtırsa, kadının evden ayrılması da aynı derecede, belki daha az acıtır... Çünkü erkek bilir; kadın bir gün evden gidecektir. Bu, doğanın değil, geleneklerin kanunudur...

İmam, Orta Çağ'ın papazıdır; o ne derse o olur.

Cemaate hükmedenin sözü senettir...

Sonuçta kaçıranın iki eşi olmuş, ilk eşi varmış; önemli değildir. İmam onaylarsa artık o kaçırılan, kaçıranın namusu olur...

Fakat hikâye burada bitmez.

İkisi bir gün anlaşamazsa — ki evlilik, bir anlamda kadın ile erkeğin rollerinin geleneklerle yazılmış olması anlamına gelir — o gelenek ve görenek dışında isyan eden bir kadın olursa sonuç ortadadır. Her gün yaşanan kadın cinayetleriyle birlikte, siyasetçilerin desteklediği bu gelenek ve görenekler yasalarda da indirim nedeni olur ve kadınlar öldürülmeye devam eder. Sonuçta namus...

Namusu bir imam temizlerken, neden evli kadınların ve erkeklerin boşanmasında söz hakkı olmaz? İmam nikâhı, evlilik şartını ortadan kaldırarak kadının yaşaması için bir adım atmaz?

Dinin kadına bakışı burada önem kazanır...

Namusuyla ekmek kazanan kadın...

Namusuyla emeğini satan kadın...

Ama bir erkeğin ona göz koymasıyla kadının namusu birden cinayet nedeni olur...

İşte çelişki tam da burada ortaya çıkar.

Bir yanda namusuyla yaşayan kadın anlatısı vardır, diğer yanda ise bir erkeğin bakışıyla, sözüyle ya da iddiasıyla kirlenebilen bir namus anlayışı...

Namus dediğimiz şey, sonuçta kadının bacaklarının arasından geçip erkeğin kafasının içinde biçimlenmiş hâlidir...

Belki de bu yüzden bu topraklarda namusu hiç kadınlar kirletmedi.

Temizlemeye çalışanlar kirletti.

17 Haziran 2026 Çarşamba

Güç Sarhoşluğu

Güç Sarhoşluğu

Uzun süre iktidarda kalmak, yalnızca seçim kazanmak değildir. Aynı zamanda kaybetme ihtimalini unutmak, hesap verme zorunluluğunu hissetmemek ve gücü kalıcı sanmaya başlamaktır.

Erdoğan, seçim olsa kazanacağını, muhalefeti darmadağın ederek garantiledi. Peki, bu teoride doğru; pratikteki sonuçları ne?

Erdoğan'ı destekleyen sermaye artık işçisine açlık maaşını bile fazla görmeye başladı. Aylarca maaş vermiyor. Keyifle işçilerin üzerinden elde ettiği geliri tek başına yeme, yeni yatırımlar yapma, yeni talanlar yapma derdinde. Madencilik öyle bir şeydir ki kuralına uyarsan az geliri olan, kayıt dışına düşürüp merdiven altından satarsan daha fazla geliri olan ama işçi cinayetleri hiç eksik olmayan bir iştir. Çünkü işverenler kasalarını işçilerin kanlarıyla doldurmayı sever; zamanımızın Drakulalarıdır. Öç alır gibi öfkesini, hıncını, gücünü ve ulaşılmaz olduğunu ancak zayıf insanlara gösterir.

Zayıf, güçsüz, çaresiz bırakılan işçi; patronuyla görüşmek, iktidarın bakanlarıyla görüşme umuduna tutunmak için aylarca, günlerce direniş çadırı kurar, bekler. Çaresizdir. Elindeki tek güç direnmektir. Direnmek de ucuz bir şey değildir. O direnirken hayat devam eder. Market sıkıştırır, ev sahibi "çık" der, sağlık paralı olmuştur. Sonuçta direnen insanın masrafı daha görünür olur. Dayanışmadır onu ayakta tutan. Ama bizde dayanışma dediğimiz şey, direniş çadırına gidip bayrak sallamak, slogan atmaktır.

Sorun yalnızca işçinin yaşadığı yoksulluk değildir. Güç sarhoşluğu, dokunduğu her alanda aynı sonucu üretir: eşitsizlik, cezasızlık ve umursamazlık.

Erdoğan ve çevresindeki para sahipleri artık kendilerini daha istikrarlı, iktidardan gitmeyecekmiş gibi hissediyor ve daha pervasız davranıyor. Elde edilmiş hakları geri alırken özgürlük vaat ediyorlar ama o özgürlüğün sadece kendileri için olduğunu yaşayarak öğreniyoruz. Biz kaybediyoruz, Erdoğan ve çevresi kazanıyor.

"Kürt açılımı var" diyorlar. "Bakın" diyorlar. Ama sözler dışında bir şey ne gördüm ne de hissettim. Kürt açılımı demek, özgürlüğün eşit dağılması anlamına gelir. Ama ne Kürt, Kürt olduğu için özgür, ne de devlet geçmişiyle hesaplaştı. Hani Kürtleri öldüren, kumpas kuran, organize işler yapanların cezasızlığı? Hâlâ cumartesi günleri anneler, izin verilen sayıda, Galatasaray Meydanı'nda, Cumhuriyet Anıtı'nın önünde kayıplarının resimleriyle orada duruyor. Basın açıklaması yapılıyor; hep aynı basın, hep aynı gazeteciler. Değişen tek şey onları izleyen polislerin sayısı.

Seçimi kazanacak olan taraf daha sorumsuz, daha özgüvenli bir şekilde rakip gördüklerini ezmeye devam eder. Çünkü bilir; karşısında muhalefet çoktur ama iktidarı ele geçirme ihtimali, o sayıları kadar büyük değildir.

Bu yüzden sokakta gördüğümüz manzara da değişmiyor. Seçim sonuçları yalnızca sandığı değil, gündelik hayatın yönünü de belirliyor.

Bugünlerde Ankara yolunda işçileri görmek daha fazla mümkün. Kurtuluş Parkı'nda ikamet edenler daha fazla. Bakanlıklar önünde hakkını arayan, köleleştirilmiş öğretmenleri, memurları görmek olağan. Çünkü iktidar değişmeyecek.

Siyasetle gün başlıyor, siyasetle gün bitiyor. Hep konuşma, hep konuşma... İnsanları ekran başında oyalıyorlar. Dönekler, omurgasızlar, aldığı paraya ve veren kişiye göre ağız değiştirenler popüler medyanın en çok görünenleri oldular. Onlar oyluyor, kavga ediyor, seslerini yükseltiyorlar. Kayıt bitiyor; birlikte rakı içip cinsellik muhabbeti yapıyor, uyuşturucu operasyonlarında bugünlerde kimin gittiğini, kimin kime cinsel içerikli teklif yaptığını, kimi yatağına attığını, kimi meşhur edeceklerini, kimi dizlerinde oynatacaklarını konuşuyorlardır belki.

Çünkü iktidar yalnızca devlet binalarında kurulmaz. Televizyon stüdyolarında, gazetelerde, kulislerde ve kapalı kapılar ardında da yeniden üretilir.

Çünkü siyaset seksten bağımsız değildir. Olmadığını da Epstein dosyası kanıtlamadı mı? Güç, para, medya ve cinsellik birbirinden bağımsız değildir. Ekranda birbirine bağıranlar, yayın bitince aynı masada oturabilir. Rekabet ekranda kalır, dostluk devam eder.

Bizde adalar yok ama adacıklar olan stüdyolar var. Bakın, Habertürk TV sunucusunun hâlâ o küçük adacıkta neler yaptığını televizyon kanalları anlatıyor. Seks, uyuşturucu, siyasette yön verme, iş takibi, ekrana çıkmak isteyenin gideceği yolun yataktan, eğlenceden geçtiği iddiaları konuşuluyor. Sonuçta sekssiz siyaset olmaz. Bu kadar ayağa düşmüş, görünür olmuşsa, bunun nedeni biraz da iktidarın daha fazla iktidarda kalacağına duyulan özgüvendir.

İktidar kendi içinde bazen arınma ihtiyacı duyar. Eskileri çöpe atıp yenileriyle, daha dinamik olanlarla yoluna devam eder.

"Durmak yok, yola devam!"