12 Nisan 2026 Pazar

Kemalizm ile Marksizm: Zoraki Yakınlaşmanın Sınırları

Kemalizm ile Marksizm: Zoraki Yakınlaşmanın Sınırları

Marksizm ile Kemalizmi yan yana getirme çabası, çoğu zaman bu iki ideolojinin sınıfsal ve tarihsel farklarını görmezden gelen bir yaklaşımı ifade eder. Oysa biri burjuva siyasetini, diğeri işçi sınıfının siyasetini temsil eder. Bu nedenle aralarındaki ilişki, kardeşlikten çok bir gerilim ve karşıtlık ilişkisi olarak şekillenir. Nitekim Kemalizm, kuruluşu itibarıyla anti-komünist karakterini açıkça ortaya koymuş bir harekettir.

Bu tarihsel gerçek ortadayken, Kemalistlerle sosyalistleri yan yana getirme çabası nasıl açıklanabilir? Bu durum, büyük ölçüde siyasal ittifak arayışlarıyla ilgilidir. Kendine toplumsal dayanak arayan Kemalist çizgi, zaman zaman en yakın seçenek olarak sol-sosyalist kesimlere yönelmektedir.

“Ortanın solu” söylemi bu bağlamda önemlidir. Bülent Ecevit ile birlikte öne çıkan bu yaklaşım, bir yandan daha geniş kitlelere ulaşma iddiası taşırken, diğer yandan dönemin siyasal dengeleri içinde sağdan merkeze doğru bir kayışı ifade eder. Bu yönelim, kimi yorumlara göre ideolojik bir dönüşümden ziyade, konjonktürel bir konumlanmadır.

Türkiye’de siyasal eksenin yeniden şekillendiği 12 Eylül Darbesi sonrasında ise bu kayış farklı bir yöne evrilmiş; siyaset genel olarak sağa doğru çekilmiştir. Bu süreçte CHP’nin farklı liderlik dönemlerinde izlediği çizgi de sıkça tartışma konusu olmuştur.

Bugün Kemalizm ile sol arasında bağ kurmaya çalışan yaklaşımlar, çoğunlukla kitleselleşme ve siyasal etki yaratma arayışına dayanmaktadır. Ancak bu çabalar, çoğu zaman bağımsız bir sol siyaset üretmek yerine mevcut sağ siyaset içinde konumlanma sonucunu doğurmaktadır.

Bu noktada ortaya çıkan tablo şudur: Kemalist çizginin komünistlere yapısal bir ihtiyacı yoktur. Buna karşılık, bazı sol çevreler kendi varlıklarını sürdürebilmek adına Kemalist söylemle temas kurma ihtiyacı hissetmektedir. Oysa iki ideoloji arasındaki mesafe açıktır; bu yakınlaşma daha çok pragmatik ve oportünist bir zeminde gerçekleşmektedir.

Bu durum, zamanla çelişkili bir siyasal hat üretir. Kendi bağımsız politikalarını geliştiremeyen yapılar, Kemalizmi yeniden üretirken; bunu “sol” bir dil içinde sunmaya çalışır. Böylece ortaya, devletçi, ulusalcı ve yer yer dışlayıcı bir çizgi çıkar. Bu çizgi, semboller üzerinden siyaset üretirken, sınıfsal çelişkileri geri plana iter.

Bu yaklaşım, toplumsal farklılıklarla birlikte yaşama fikrini güçlendirmek yerine; “benim gibi ol ya da dışlan” anlayışını besleyebilir. Açıkça ifade edilmese bile, farklı olanı potansiyel tehdit olarak gören bir siyasal dilin oluşmasına zemin hazırlar.

Güncel siyasal tablo da bu parçalanmışlığı göstermektedir. İktidar karşısında muhalefetin ortak ve tutarlı bir duruş sergileyememesi, farklı ideolojik hatların birbirine yaklaşmak yerine dağınık kalmasıyla ilgilidir. Bu durum, iktidarın gücünü pekiştirirken muhalefetin etkisini sınırlamaktadır.

Seçim sonuçları ve meclis dengeleri de bu tabloyu yansıtır niteliktedir. Geniş bir toplumsal memnuniyetsizlik olmasına rağmen, bu memnuniyetsizlik ortak bir siyasal güce dönüşememektedir. Böylece siyasal alanda çoğunluk hissi oluşsa da, karar mekanizmalarında bunun karşılığı zayıf kalmaktadır.

Bu ortamda geliştirilen siyaset, çoğu zaman günü kurtarmaya yöneliktir. Kalıcı ve dönüştürücü politikalar üretmek yerine, geçici ittifaklar ve anlık tepkiler öne çıkmaktadır. Bu da gerçek anlamda bir muhalefet hattının oluşmasını zorlaştırmaktadır.

Sonuç olarak, CHP geniş kitlelere ulaşabilen bir parti olarak varlığını sürdürürken; sol seçmenin bir bölümünü elde tutmak adına farklı söylemleri bünyesinde barındırmaktadır. Ancak bu durum, bağımsız ve güçlü bir sol siyasetin gelişmesini teşvik etmekten çok, onu gölgeleyen bir etki yaratmaktadır.

İşçi sınıfını temsil iddiasındaki yapılar ise çoğu zaman kendi siyasal hatlarını kurmakta zorlanmakta; aktif bir temsil üretmek yerine destek ve dayanışma düzeyinde kalmaktadır. Bu da sol siyasetin etkisini sınırlayan temel sorunlardan biri olarak öne çıkmaktadır.

İsmail Cem Özkan

11 Nisan 2026 Cumartesi

Daralan Duvarlar, Genişleyen Korku

Daralan Duvarlar, Genişleyen Korku

Yeni cezaevi inşaatları birbiri ardına yükselirken, hükümlü ve gözaltındakileri yargılayacak mahkeme salonları yetersiz kalıyor; daha büyüğü, daha genişi yapılıyor. Cezaevleri yetmeyince bu kez kapalı salonlar, ardından belki de stadyumlar… Duvarlar yetmiyor; genişletiliyor.

Ama duvarlar genişledikçe, hayat daralıyor.

Üst üste istiflenmiş insanların nefes alamayacak kadar dar alanlarda yaşamaya zorlanması zaten başlı başına bir zorlukken, yeni yasalarla tutuklamalar artıyor. Artık sadece insanlar değil, itirazlar da tutuklanıyor.

Peki, bunun sonu nereye varacak?

Bugün siyasi irade için öncelik açık: kısa vadede muhalefeti susturmak, dağıtmak, etkisizleştirmek. Oysa tarih, bu niyetlerin hiçbirinin kalıcı olmadığını defalarca gösterdi. Bir koltukta bir süre oturulabilir; ama o koltuk kimseye ait değildir.

Toplum geriliyor. Acı uzuyor. Savaşın gölgesinde, vatanseverlik kavramının içi sessizce boşaltılıyor. Zamanın ruhu tam da burada şekilleniyor: korkuyla, baskıyla, daralmayla.

Kısa vadeli çıkarlar uğruna harcanan zaman, aslında bir ülkenin geleceğinden eksiliyor. Yerinde durmanın bile geriye gitmek olduğu bir dönemde, öfke, hırs ve kibir neden bu kadar bilinçli biçimde yayılıyor?

Kayırmacılık. Nefret dili. Geçmişi silmek adına yıkım.

“Yeniyi kuracağız” derken geriye bırakılan yalnızca bir enkaz.

Ve enkaz, sadece binalardan ibaret değildir.

Peki, bu tablo karşısında muhalefet ne yapabilir?

Hareket alanı daralıyor. Meşru zemin aşınıyor. Yerini giderek daha sert, daha kontrolsüz yöntemler alıyor. Sokaklarda çeteler, okulların çevresinde uyuşturucu ağı büyürken, istikrar yerini sessizce başka bir şeye bırakıyor:

İstikrarsızlığın kendisine.

Çünkü tekrar eden düzensizlik, zamanla bir düzene dönüşür.

Belirsizlik süreklilik kazandığında, artık adı kaos değil, yeni bir “normal” olur.

İşte asıl tehlike de burada başlar.

Korku, iktidarların en güçlü aracıdır. Ama korku yayan, eninde sonunda kendi kurduğu düzenin içinde sıkışır. Çünkü korku tek yönlü değildir. Yayılır. Sıçrar. En yakına kadar gelir.

Ve sonunda herkesi içine alır.

Eğer bir ülkede, tutuklamaları eleştirmek bile başlı başına bir tutuklama nedeni hâline geliyorsa, orada artık sadece insanlar değil, akıl da baskı altındadır.

Böyle bir yerde istikrar olabilir mi?

Yoksa istikrar dediğimiz şey, çoktan istikrarsızlığın kendisi mi olmuştur?

Ya da daha doğrusu: istikrarsızlığın süreklilik kazandığı bir düzene mi dönüşmüştür?

İsmail Cem Özkan

10 Nisan 2026 Cuma

Dayanışmanın Teorisi, Görmezden Gelmenin Pratiği

Dayanışmanın Teorisi, Görmezden Gelmenin Pratiği


"Örgütlü" solcuların yazdıklarımı ve paylaştığım afişleri görmezden gelme huyları var. Partileri, dergileri “bu adamın” yazdığını, çizdiğini paylaşana kadar ne beğeni ne de paylaşım yapıyorlar! :))

Bakıyorum da "örgütlü" solcular, benden doğrudan paylaşmak yerine, kendi arkadaşları benim eserimi paylaştığında o paylaşımı tekrar paylaşıyor. Sol kültürde ne yazık ki bazı şeyler iyileşmiyor; eski alışkanlıklar devam ediyor...

Bir arada, birlikte olmak yerine; “benim etrafımda, benim doğrularımın altında, benim liderlerimin önderliğinde hayata bakacaksın, onların belirlediği yoldan gideceksin” anlayışı varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Dayanışmadan çok söz ediliyor; ancak bu adamın yaşaması için, en azından dayanışma adına ya da geçmişte yaptıklarının hatırası üzerinden bir eserini almak yerine, “fakirlik” söylemleriyle görmezden gelme tercih ediliyor. Sessizlikle örtülen bir yok sayma hâli bu...

Bakıyorum sokakta karşılaştığım arkadaşlara: Sigaraya bol bol para yetirenler, arkadaşlarıyla meyhanede bir tek atmaktan bahsederken ceplerinden çıkana bakmıyor; ama konu arkadaşın yarasına bir damla olmaya gelince, o küçük damla gözyaşına dönüşüyor.

Geçenlerde bir arkadaş, arabanın tek far ampulü için ustanın 6 bin lira istemesine bozulmuş. “Ben yaparım” deyip sosyal medyadan videolar izlemiş, gitmiş ampul almış, farı söküp takmış.

“Kaça mal oldu?” dedim.
“Çok ucuza geldi,” dedi.
“Ne kadar?”
“4 bin sekiz yüz.”

Demek ki her markaya uygun ampul var; talep olunca fiyat da var. İnsan kendi ihtiyacı olunca öğreniyor, uğraşıyor, çözüm buluyor.

Ama aynı insanlar, konu bir arkadaşın emeğine gelince ne öğrenmeye heves ediyor ne de destek olmaya yanaşıyor. Aynı arkadaş bugüne kadar benim afişlerimden birine ne talip oldu ne de üzerine bir şey söyledi. İşine gelince “çok önemli işler yapıyorsun, tanıklık bırakıyorsun” diyor; ama konu bir destek olmaya gelince, beni sanki paraya ihtiyacı olmayan biri gibi görüyor.

Herhâlde beni, geçimini düşünmeyen bir “peygamber” zannediyor. Oysa peygamberlerin bile bir karşılığı, bir emeği, bir yaşamı vardı.

Başaran Aksu olayı özelinde gerçekten ne oldu?

Başaran Aksu olayı özelinde gerçekten ne oldu?


Başaran Aksu neden tutuklandı?

Bir işverenin ricası üzerine, “bilgiyi yanlış şekilde yaymak” gibi bir madde uygulanmış. Peki o bilginin yanlış ya da doğru olduğuna kim karar veriyor? Elbette birinin çıkarına uymuyorsa, hangi bilgi olursa olsun o kişi için yanlıştır.

Bilgiyi yayan, konuşan ise onun gözünde teröristtir; yani devletin düşmanı. Çünkü bizim ülkemizde devlet, sermayeyi temsil eder ve onun çıkarlarına göre konumlanır. Ülkeyi temsil eden tüm semboller de bu sermayenin elindedir.

Sermayenin kontrolünde olan bir güç, elbette kendi çıkarına uymayan her hareketi, her kıvılcımı düşman olarak görür ve bastırır. Sonuçta devlette her şey yasalara uygundur. Yasal olduğu için de onların gözünde meşrudur.

Bugün CHP belediyeleri üzerine verilen mahkeme kararları, geçmişte DEM belediyelerine kayyum atanmasıyla benzerlik gösteriyor. Hepsi yasaldı. Seçilenlerin yerine atananlar getirildi. Peki kim atadı? Sermayenin çıkarını savunanlar.

Sermaye dokunulmazdır. Göz göre göre halkın çıkarına uymayan ihaleler yapılır, paralar alınır; buna rağmen kimse bunlara karşı söz söyleyemez.

Hakan Tosun öldürüldü. Çünkü birileri, yani çıkarı olanlar, onun öldürülmesi gerektiğine karar verdi. Çıkar sahiplerinin kasasından çıkan birkaç dolarla tetikçi bulmak zor değildir. Artık tetikçi sokakta değil, arama motorlarında bulunuyor.

Bu durum elbette sermayenin işine gelir. Sermaye, geçmişte greve giden işçilerin karşısına grev kırıcı işçiler çıkarır, üretimi sürdürürdü. İş hayatında olanlar, hayatın diğer alanlarında da olur.

Doğayı yağmalayan biri, zeytinlikleri vahşice yok eder. Bunu kaydeden kişi ise bir gece yarısı sokakta dövülerek öldürülür. Doğa talanına karşı çıkan bir muhtarın kızının gözaltına alınıp tutuklanmasını sağlayan güç ile Hakan Tosun’un öldürülmesine neden olan güç ortaktır diyen bir sendika liderinin de aynı nedenlerle tutuklanması artık olağan hale gelmiştir.

Çünkü sermayenin çıkarı için yapılan her eylem mubahtır, yasaldır. Yasal olan bir şeye “Bu vicdani değil” diyene hapis cezası vermek yasal olabilir; ama ahlaki midir?

Hakan Tosun ile Başaran Aksu’yu birleştiren, Esra Işık’ın tutuklanmasıdır. Ortada bir el vardır ama kimse o eli ifşa edemez. Çünkü “yanlış bilgi yaymak” suçlamasıyla başınıza bir şey gelebilir.

İşte Hakan Tosun.
İşte Başaran Aksu.
İşte Esra Işık.

Söze gerek var mı? Her şey gözümüzün önünde olmaya devam ediyor. Biz ise konforumuz içinde, olaylara tek gözümüzle bakmayı sürdürüyoruz.

8 Nisan 2026 Çarşamba

Müziğin İzlediği Yol: Rüya, Piyasa ve Toplumsal Gerçeklik

Müziğin İzlediği Yol: Rüya, Piyasa ve Toplumsal Gerçeklik

Bir müzisyenin en önemli rüyası; iyi akustiğe sahip bir sahneden, dikkatle dinleyen, müzikle gerçek bir bağ kuran bir dinleyiciye seslenmektir. Bu dinleyici çoğu zaman “elit” olarak tanımlanır; ancak burada elitlik yalnızca ekonomik bir sınıfa mı işaret eder, yoksa estetik bir birikimi mi anlatır, bu soru her zaman açık kalır.

Gerçekte ise müzisyen, bu idealle sahneye çıkmaz çoğu zaman. Sahneye çıkış koşulları; satılan biletler, organizasyonu finanse edenlerin beklentileri ve piyasanın talepleri tarafından belirlenir. Bu noktada müzisyenin hayal ettiği dinleyici ile karşısında bulduğu dinleyici arasında bir mesafe oluşur. Bu mesafe, yalnızca ekonomik değil; kültürel ve estetik bir ayrım mıdır, yoksa biz mi böyle anlamlandırıyoruz?

Müzisyenlerin doğrudan bir sınıfsal bakışa sahip olduğu her zaman söylenemez; ancak üretimlerinin belirli sınıflarla kesiştiği açıktır. Çoğu zaman ekonomik gücü olan kesimlere yönelen bir üretim söz konusudur. Buna karşılık, daha sınırlı imkânlarla üretim yapan bazı müzisyenler, geniş bir çoğunluğu oluşturan işçi sınıfına yönelir. Ne var ki bu büyük çoğunluk, bazı yaklaşımlarda “etnik pazar” gibi kavramlarla tanımlanır. Bu tanım, gerçekten ekonomik bir gerçekliğe mi işaret eder, yoksa indirgemeci bir bakışın ürünü müdür?

Bu alanda üretim yapan müzisyenler için sürdürülebilirlik temel bir sorundur. Eser üretmek kadar, o eserle yaşamını devam ettirebilmek de belirleyicidir. Bu nedenle kamusal destekler, özellikle belediyeler gibi kurumların sağladığı imkânlar, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda kültürel bir alan açma potansiyeli taşır. Ancak burada da başka bir soru doğar: Kamusal destek, sanatsal özgürlüğü genişletir mi, yoksa farklı türden bir bağımlılık mı yaratır?

Müzik, diğer sanat dalları gibi toplumsal yapının dışında değildir. Sınıfların beklentileri, beğenileri ve erişim imkânları, üretilen eserlerin yönünü etkiler. Parayı veren, istediği ya da kendisi için popüler olana daha hızlı erişirken; hem maddi gücü hem de burjuva kültürü olan kesimler, daha özgün ve elit eserlere yönelir. Ancak mesele burada kesin çizgilerle ayrılmaz: Aynı eser, farklı sınıflar tarafından farklı anlamlarla sahiplenilebilir. Bir eser hem ticari bir başarı olabilir hem de estetik bir derinlik taşıyabilir.

Tüm bu dinamikler bir araya geldiğinde, müzisyenin en temel gerilimi ortaya çıkar: Kime çaldığı, kim tarafından dinlendiği ve aslında kimin için ürettiği soruları arasında sıkışmak. Bu soruların hiçbirinin tek ve kesin bir cevabı yoktur; çünkü müzik hem piyasa koşullarına hem de hayale, hem bireysel estetik tercihlere hem de toplumsal gerçekliklere bağlı olarak var olur.

Sonuç olarak, müzik yalnızca bir eğlence ya da estetik faaliyet değildir; aynı zamanda toplumsal bir aynadır. Sanatçının özgünlüğü, ekonomik gerçeklikler ve sınıfsal yapı ile sürekli etkileşim içindedir. Müziğin izlediği yol, rüya ile piyasa, özgünlük ile sürdürülebilirlik arasında çizilen bir denge çizgisidir. Ve belki de müzik, bu dengeyi ararken en çok kendisini ve toplumu gösterir: Kimi zaman elit hayalleri yansıtır, kimi zaman geniş kitlelere dokunur, ama her zaman hem sorular hem de yanıtlar barındırır.

İsmail Cem Özkan

Hatıraların Gölgesinde İki Cenaze

Hatıraların Gölgesinde İki Cenaze

Yalçın Küçük’ün cenaze töreninin fotoğraflarını görünce hemen aklıma Behice Boran’ın cenaze töreni geldi. Ben törene katılmak için Meclis’e doğru giderken kendisiyle karşılaşmıştım. Sonuçta Behice Boran eski bir vekildi ve resmî tören Meclis’te olacaktı...

Neyse efendim, Yalçın Hoca katılmadı. Üstelik usturuplu bir küfür ederek o kadının törenine katılmanın... Neyse efendim, sonuçta o katılmadı, kendi işine baktı; ben de törene katıldım. Törende yanımda Bülent Ecevit tesadüfen durdu. Onun ten renginin bu kadar koyu olduğunu hiç bilmiyordum. Askerî tören Meclis önünde gerçekleşti...

Behice Boran’ın cenazesi daha sonra İstanbul’a, sonsuzluk yolculuğuna uğurlanmak üzere yola çıktı. Behice Boran’ın benim için ayrı bir yeri vardır. Sadece bir sosyalist, bir parti başkanı olması değil; aynı zamanda bir insandı. Saygımızı, sevgimizi kazanmış, adeta bir aile dostumuz gibiydi.

Jülide Gülüzar ile yaşadığımız dostluk da, Behice Boran’ın sürgün yıllarında, anılarıyla bize daha da yakın olmasını sağlamıştı.

Yıllar sonra TİP’in Almanya’daki bir etkinliğine katıldım. Sanırım Görüşler Dergisi etkinliğiydi; Gelsenkirchen’de yapılmıştı. O günü düşündüğümde aklıma önce dostum, ağabeyim, hocam Ömer Polat geliyor; etkinliğin konuşmacısıydı. Aynı etkinlikte Murat Belge’yi de görmüş, sohbet etmiştik. Şivan Perver de sazı ve sesiyle oradaydı.

Bu, Almanya’daki ilk sol etkinliğimdi. Hem ortamın nasıl olduğunu gördüm hem de görme ihtimalim az olan insanlarla karşılaştım. Yeni gelmiş olmanın heyecanıyla sohbetler ettik. Daha sonra Ömer Polat dışında o gün orada gördüğüm kişilerle yeniden karşılaştım mı, açıkçası pek anımsamıyorum. Ama o gün şunu öğrendim: İnsan, yurt dışında çoğu zaman kendi ayakları üzerinde durur; akrabası dışında kimse, işi ya da çıkarı yoksa, kolay kolay ne arar ne de sorar... Ben de tek başıma, tüm zorluklara nasıl göğüs gerileceğini, ülkemdeki ailemin desteğiyle öğrenerek yol aldım...

Kısacası, cenaze töreninden yıllar sonra Behice Boran’ı bu kez Almanya’da anmış oldum. Şivan Perver ile Ömer Polat yan yana gelince Ağrı–Ararat sohbeti de kaçınılmaz olurdu. Biri der ki: “İlk dağın tepesinde ilk ateşi biz görmüşüz.”, diğeri der ki: “Nuh ilk adımı orada atmıştır; o günden beri Ararat’tır.” Türklerin kafası çok ağrıdığı için “Ağrı” olmuştur muhabbetine ben de katılmış, o günlerde güzel anılar biriktirmiştim...

Bugüne dönersek... Yalçın Küçük, Kıbrıs gazisi olduğu için askerî törenle uğurlanmış. Ancak tören Meclis önünde değil, mezarlıkta yapılmış. Eğer vekil olsaydı, tören Meclis önünde olurdu. Demek ki Behice Boran’a o gün söylenenler de biraz boşunaymış, diyelim...

TİP’i bizler 12 Eylül öncesinden tanır, bilirdik. O güzel insanlarla birlikte olmanın, aynı havayı solumanın kıymetini yaşadık. Behice Boran hâlâ benim için solun o güzel ablalarından biridir; birikimiyle sola yaptığı katkı unutulamaz.

Behice Boran’ı bizden kılan ise hemşehrim Hürcan Gürses’in Bahçelievler’de katledilmesi ve sonrasında yaşananlardır. Bizim bir yanımız Hürcan’dır, diğer yanımız Ulaş...

Ve belki de bütün bu yaşananların içinde, cenazeler bile insanı anlatır. Kimi uğurlanışıyla, kimi yokluğuyla kalır akılda.

Yıllar geçse de bazı vedalar unutulmaz; bazı insanlar ise yalnızca hayatlarıyla değil, uğurlanışlarıyla da hafızaya kazınır.

İsmail Cem Özkan

7 Nisan 2026 Salı

Pele’nin Işığı, Bizim Karanlığımız

Pele’nin Işığı, Bizim Karanlığımız

1958 yılında İsveç’te Dünya Kupası vardı. Dünyanın önemli merkezleri maçları televizyondan izliyordu. Geri kalmış ülkelerde ise elektriği olanlar radyodan dinleyerek Brezilya’nın futbolda doğuşuna tanıklık etti.

Peki, biz?

İstanbul ve Ankara’da elektrik vardı. Ama diğer yerlerde?

Dünyadan habersiz yaşayan büyük bir çoğunluk vardı. Elektrik yoktu. Öküz ve at hâlâ hayatın merkezindeydi. Köylü, aç kalmamak için üretim yapıyordu. Tarım, hayvanların sırtına yüklenmişti. Televizyonun ne olduğu bilinmiyordu. Oysa dünyanın birçok yerinde canlı yayın yapan sistemler kurulmuştu bile.

Siyasette Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi üzerinden siyaset yapıyordu. Ona nefes aldırmayacak hamleler devreye sokuluyordu. Yasa ve hukuk dikkate alınmıyordu. İktidar istediğini yapıyordu. Ve bunun arkasından yasa da gelmiyordu. Keyfilik sürüyordu.

Toplum gerilmişti.

NATO’nun yer altı yapılanmaları, Amerikan çıkarlarına göre konumlanmıştı. Henüz darbe için zaman vardı; ortam hazırlanıyordu.

Demokratlar, İnönü’ye siyaset yollarını kapatıyordu. Sokaklarda taşlar uçuşuyordu. Seçimler artık neredeyse tamamen göstermelik hâle gelmişti.

CHP, bir dönem kendi lehine düzenlediği sistemin içinde sıkışıp kalmıştı. Sürekli iktidarda kalacağı düşüncesiyle yapılan düzenlemeler, sonunda kendi aleyhine işlemeye başlamıştı.

Tüm bunların dışında, Pele İsveç’te parlıyordu. Brezilya, futboluyla kendisini yeniden var ediyordu.

Gelişmiş bir ülke, kendi evinde üçüncü dünya ülkesinin oyuncularına yeniliyordu. Bu durum, 1936 Berlin Olimpiyatları’nda yaşanan sembolik yenilgiyi hatırlatıyordu.

Biz ise hâlâ modern çağa adım atamamıştık. Atmak için uğraşmak yerine, her mahallede bir zengin yaratma hayali kuruluyordu. “Küçük Amerika” bu topraklarda inşa edilmeye çalışılıyordu. Sermaye birikimi Türklerin elinde olacaktı. Varlık Vergisi ve diğer gelişmeler boşuna yaşanmamıştı.

Osmanlı’dan kalan toplumun renkleri birer birer sökülüyordu. İnsanlar yaşadıkları yerlerden koparılıyor, sürülüyordu. Bulundukları yerlerin nüfus yapısı yeniden düzenleniyordu. Türk olmayan nüfusun oranı sınırlandırılıyordu. Aşanlar başka yerlere gönderiliyordu.

İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde başlayan tehcir politikaları, yeni kurulan devlette de farklı biçimlerde devam etti. Ulus-devlet inşası sürüyordu.

Dünya başka gelişmeler yaşarken biz, bir yandan modernleşmeye çalışıyor, diğer yandan siyasi çekişmelerin ve iktidar mücadelelerinin içine sürükleniyorduk. Kardeş kavgasının şartları oluşuyordu.

Amerika’nın Türkiye’deki ilk büyük sınavı, 27 Mayıs Darbesi ile yaşandı. Bu darbe ile birlikte “Türk milleti” kavramı anayasal bir kimlik hâline geldi. Mahkeme kararları bu adla verilmeye başlandı.

27 Mayıs öyle anlatıldı ki, sanki Türk solu oradan doğmuştu. Cumhuriyet Halk Partisi kendisini zaman içinde solda tanımlamaya başladı. “Ortanın solu” kavramı bu yeni anayasanın ruhuna uygun olarak ortaya çıktı.

Yeni bir dünya kuruluyordu. Türkiye de bu dünyanın içinde yerini, yeni anayasal düzenle alıyordu.

Ama tüm bunlara rağmen elektrik hâlâ ülke geneline yayılmamıştı.

Zaman geçti. Yaşananları sadece siyaset çevreleri değil, halk da öğrendi. Korku toplumun her hücresine yayıldı. İstiklal Mahkemeleri kapanmıştı. Ama benzer işlevler, başka mahkemelerle devam ediyordu. İsimler değişiyordu, işlev değişmiyordu.

Bu sırada Pele bir dünya yıldızı olmuştu. Futbol, küreselleşmenin en görünür araçlarından birine dönüşüyordu. Fakir çocuklar sokaklarda Pele olma hayaliyle top oynuyordu.

Bu hayalin ekonomik bir boyutu da vardı: Spor Toto. Devlet eliyle yürütülen bu sistem, üç ihtimalli tahminlerle insanların umutlarını paraya dönüştürüyordu. Herkes bir gün zengin olma hayali kuruyordu.

Amerikan rüyası bu topraklarda hiç bitmedi.

Dünya kendi ışığını üretirken, biz başkalarının ışığına bakarak yaşadık.

Pele parlıyordu.

Biz ise o ışığın altında değil, kendi karanlığımızın içinde kaldık.

İsmail Cem Özkan