28 Ağustos 2026 Cuma

Ülker grubu, bisküvi alanında nasıl başarılı oldu?

Ülker grubu, bisküvi alanında nasıl başarılı oldu?

Biliyorsunuz, Ülker ismini Kur’an’dan alır. Yani bir cemaat ilişkisi içindedir. İslami duyarlılığı olan bir şirket, bu anlayışı nasıl başarıya dönüştürdü diye düşünürken aklıma gelenleri yazmak istedim.

Çocukluğumuzdan bugüne, tüm köy bakkallarına kadar ulaşan bir dağıtım ağı vardı.

Başlangıçta çok kötü ve sonradan öğrendiğimiz kadarıyla taklit ürünlerle üretime başlamış, patent almadan ürettiği ürünleri Türkiye sathına dağıtmıştır. Şimdi ise taklit ettiği ürünlerin gerçek sahipleri olan firmaları Avrupa’da satın alarak artık taklit değil, orijinal ürünlere sahip bir konuma gelmiştir.

Cemaat ilişkisini lojistik olarak kullanarak aslında ilk gıda alanında kargo işini çözmüştür. Lojistiği çözen, en kötü ürününü dahi pazarlamış; yeni tüketim alışkanlıklarını köy çocuklarına kadar taşımıştır. Her tüketilen bisküvi, “bir cemaate, bir şirkete” diye formüle edilmiş olabilir.

Bugün BİM, ŞOK, A101 gibi marketler, Ülker’in bu büyük başarısının günümüzdeki taklididir. Yerel olanı yok ederek yeni tüketim alışkanlıkları kazandırmışlardır.

Avrupa ve Amerika gibi ülkelerde başarılı bir şekilde oluşturulmuş zincir marketler, küreselleşmenin sonucu olarak ülkemize aynı modelin yerel biçimleri olarak gelmiştir. Gerçi bu model daha önce Ülker’in dağıtım alanında, Coca-Cola ve Pepsi’nin dağıtım ağlarına benzer biçimde uygulanmıştır.

Bir cemaat ilişkisinin ulaştığı sermaye birikimini kimse gerçek anlamda hesaplayamaz. Çünkü cemaat ilişkisinin içinde kayıtlı olanın dışında, kayıtsız oranı da oldukça yüksektir. Çuvallara doldurulan paraların yerini zaman içinde, sahip oldukları ya da ortak oldukları katılım bankaları alacaktır.

Bunun en bariz örneklerinden biri, Almanya’nın Köln kentinde yapılan binalara aktarılan paralardır.

New York’ta yapılan gökdelenler...

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki cemaat merkezleri...

Ülkemizde hastaneler, okullar...

Silah sanayisine girmiş bir cemaat ilişkisi...

Kısacası, cemaat deyip geçilmeyecek bir konumdan söz ediyoruz.

Cemaat, lojistik işini en ücra yere dahi ulaşan eliyle görünür kılan bir yapıdır; Ülker’in bisküvisi bunun sembolik bir örneğidir.

Onların kontrol ettiği bu kadar büyük sermaye ile neler yapılıyor?

Elbette bu kadar büyük bir bütçe, çürümeyi de beraberinde getirir. Gerçek inananlarla yalnızca onların üzerinden para kazanan simsarlar arasındaki ayrım burada ortaya çıkar.

Cemaatlerin doğuşu Cumhuriyet ile başlar. Tarikatların bıraktığı boşluğu, imamlar ve o imamların etrafında oluşturulan cemaatler doldurmuştur.

Peki, bu imamlara cemaat yolunu açan ne olmuştur?

Bu, siyasi bir tercihle ilgilidir.

Anti-komünist derneklerin oluşumu, yani Komünizmle Mücadele Dernekleri...

Cemaat liderlerinin önemli bir bölümü bu derneklerle ilişkilidir. Çünkü bunlar aynı zamanda istihbarat görevini yerine getirmiş; yerelde oluşabilecek komünist hareketleri ve bireyleri jurnalleme işini gönüllü olarak yapmıştır.

Kanlı Pazar olarak tarihimize geçen olaylarda o dinci güruhun —aslında “güruh” yanlış; örgütlü bir kesimden söz ediyoruz— Amerikan gemilerine dönüp namaz kılması tesadüfi değildir.

O namaz kılanların önemli bir bölümünün 12 Eylül sonrasında devleti biçimlendiren konumlara gelmiş olmaları da tesadüflerle açıklanamaz.

Sonuç: Cemaatlere yol açan siyasi tercih, bugün yaşananlardan da sorumludur.

 

27 Ağustos 2026 Perşembe

Yenilgi Geçmişi Değersizleştirmez

Yenilgi Geçmişi Değersizleştirmez

Hadi diyelim Kürtler yenildi, artık bunu saklamanın bir anlamı kalmadı. Eğer “Kürtler” denince PKK ve onun mücadelesi anlaşılıyorsa, bu durumda içindeki nefret kusmanın bir vesilesi olmasını bir türlü anlamıyorum. Adamlar güçlüyken atamadığınız tekmeyi düşünce atmak ne kadar onurludur?

PKK, kendi yoldaşlarının öldürülmesini yalnızca münferit cinayetler olarak yaşamadı; örgütsel kararlarla ve bunu meşrulaştıran bir siyasal söylemle savundu. Başka örgütlerden insanlara yönelik öldürme ve şiddet de bu tarihin bir parçasıydı. Bunların bir kısmı örgütün kendi yayınlarında açıkça savunuldu veya gerekçelendirildi. O dönemde eleştirmeyen, o cinayete karşı alkış tutanlar vardı: “Hain, dönek, ajan” diyerek... Şimdi bakıyorum, o cinayetleri gündeme getirip “Bilmem kim neden öldü?” diye soruluyor.

Konjonktür denen şey var. IŞİD diye bir canavarı yaratıp Ezidi Kürtleri esir alan, onları köleleştiren, pazarda satanlara karşı birlikte mücadele edenlere karşı bugün “Rojava rüyası sonlandı, bak gördünüz mü; Suriye rejimi, IŞİD'in devamı HTŞ ile iktidar ortaklığı kuruldu” denmektedir. Onlarla dayanışmaya giden Türkiyeli solculara “Boşu boşuna öldü” diye bakmanın, her dayanışma denildiğinde hayatını ortaya koyan insanları aptal görmenin neresi onurlucadır?

Her hareket yenilir, yeniden başka biçimde doğar.

12 Eylül faşist darbesiyle birçok devrimci hareket yenildi, sonra tipik bir Kemalist hareket olarak doğdular. Şimdi o devrimci hareketlerin geçmişini küçümsemek, yaşananları reddetmek, tüm hareketi ve o yolda ölmüş devrimcileri aptal görmek ne kadar doğrudur?

12 Eylül sonrası kendisine devrimciyim diyenler, hâkim oldukları cezaevlerinde kendi yoldaşlarını öldürdüler; ailelerinin gözü önünde öldürdüler ve onların çocukları miraslarına, anılarına sahip çıkmasın diye gözdağı verdiler. O devrimciler ölürken neredeydiniz? Şimdi kalkıp o süreci görünür kılıp tüm devrimcileri ve sol mücadeleyi karalamanın anlamı sola ne kazandırır?

Eleştirmek, ders almak, solun ölüm üzerine değil, yaşam üzerinde ayakları üzerinde doğrulmasını savunmak ayrı bir şeydir; solu toprağa gömmek ayrı bir şeydir...

Son Kürt isyanı da yenilebilir. Kürt sorunu çözülmez ise tarihin bize dediği olur: Bir başkası filizlenir. Sorun varsa, o sorun üzerinden yeni tarih hep yazılır...

Sınıfsız toplumu arzulayanların nefret söylemini büyütmesi, geçmişi hepten kötü görmesi, ders almak yerine küçümsemesi ve buna uygun söylemler geliştirmesi doğru değildir.

At izinin it izine karıştığı zamanlarda duruşunuzu soldan, yaşamdan tarafa koyarsanız elbette onurlu duruşunuzu bozmayacaksınız. Omurgasını sağlam tutanlar ancak ve ancak sol ütopyayı ileriye taşıyacaktır. Sisteme hizmet edenler, düzenin devamını dileyenler, sistemin yarattığı çöplük üzerinde kendilerine yeni yaşam alanı yaratamaz.

Bir siyasi hareketin bugün geldiği nokta, o hareketin geçmişteki bütün mücadelelerini geriye dönük olarak anlamsızlaştırmaz. Geçmişte yapılan hataları ve suçları eleştirmek gerekir; fakat bunu, o dönemin insanlarını bugünün bilgisiyle yargılayıp bütün mücadeleyi değersizleştirmek için yapmak başka bir şeydir. Solun görevi ne geçmişi romantize etmek ne de geçmişini mezara gömmektir; geçmişten neyin savunulacağını, neyin reddedileceğini ve neyin aşılacağını ayırt etmektir.

Başaran’ın Suçu: İşçinin Yanında Olmak

Başaran’ın Suçu: İşçinin Yanında Olmak

Başaran Aksu, Bir Umut Derneği ile başladığı yolculuğuna Umut-Sen ile devam etti ve Umut-Sen’e bağlı birçok sendikanın oluşumunda yer aldı. Başaran Aksu, 12 Eylül sonrası oluşan sol çizgiye en büyük emeği ve katkıyı sunanlardan biri olarak, işçi sınıfı içinde kendisini bağımsız örgütlenmeyle göstermiş ve kanıtlamıştır.

Bugün Ankara’da hakları ellerinden alınmış, alınteriyle kazandıklarını almak için mücadele edenlerin yanında, onlarla birlikte, deri koltuklara oturmadan, lüks binalarda işçisinden daha fazla maaş alarak yapmıyor bu işi. Elinde su şişesi, işçi ne yiyorsa onu yiyen, ne içiyorsa onu içen; direnişte en saflarda yer alan, polisle muhatap olan, basına açıklamalarda bulunan, gerektiğinde işçiye söz hakkı verip dinleyendir.

O, işçiden fazla işçi olmaya çalışmamış, onların önünden yürümemiş; birlikte, bir arada mücadeleyi mücadele alanlarında öğrenmiş ve geliştirmiştir. Elbette birçok hatası olacaktır, elbette geçmişin tecrübelerinden yararlanacaktır. O, Yeraltı Maden-İş Sendikası ve Çetin Uygur çizgisini bugüne taşımıştır. 12 Eylül öncesi Çeltek direnişinin farklı bir boyutu, bugün farklı alanlarda yeniden yaşanmaktadır…

Tam da bu nedenle onun mücadelesini yalnızca bugünün direnişleriyle sınırlı görmek doğru değildir; bu mücadele, işçi sınıfının geçmişten bugüne taşıdığı birikimin bugünkü koşullarda yeniden üretilmesidir.

Bugün onun sesinde Çetin Uygur vardır. Onun sesinde, madenlere sahip çıkan, “Üreten biz, yöneten de biz olacağız” diyen işçilerin sesi vardır. O slogan bugün işçilerin elinde, aklında daha da zenginleşmiş, daha da anlamlaşmıştır. Çünkü bugün bu mücadele yalnızca alın terinin karşılığını alma mücadelesi olmaktan çıkmış, işçinin ürettiği üzerindeki söz ve karar hakkını da tartışmaya açmıştır.

Sermaye ve iktidar ilişkisini teşhir eden bir boyuta gelmiştir onların direnişi. Ve bu mücadele yalnızca sermayeyi ve iktidarı değil, kendisini işçi sınıfının öncüsü olarak görenlerin de işçiyle kurduğu gerçek ilişkiyi sorgulatmıştır.

Solcu, devrimci olanların ne kadar işçiden uzak, kendi kibirleri içinde siyaset yaptıklarını ortaya sermiştir. Meydanda, işçinin yanında olmayana sol denir mi? Elbette önce sol, sonra devrimci olunur. Sol, sınıf siyasetidir. Sınıf için, sınıfın çıkarı için yol alır. Solun ideolojisini, duruşunu işçi sınıfı ve onun mücadelesi, başarısı belirler.

Çok büyük başarılara imza atılmamıştır belki, ama o küçük adımlar büyük başarıların ilk sesidir. Başarının sesidir Başaran...

Başaran bir şeyi daha başarmıştır: Yanında yürüdüğü her işçi, bir işçi lideri olmuştur. Çünkü onun anlayışında örgütlenmek, bir kişinin peşinden yürümek değil; birlikte yürüyen herkesin kendi sözünü, kendi iradesini ve kendi gücünü ortaya çıkarmasıdır. Kendi derdini, kendi isteğini kameralar önünde seslendiren, geri adım atmayan yeni işçi liderlerine örnek olmuştur. Onlar konuşurken Başaran susup onları dinlemiş, onlara daha fazla söz verir olmuştur.

Yani “Siz bilmezsiniz, ben konuşurum” kibri yoktur. Onlara yukarıdan bakmamış; onlarla eşit koşullarda, eşitlik içinde, bir arada ve birlikte mücadeleyi örmüşlerdir. Çıplak ayaklarıyla yol almışlardır.

Bugün Başaran tutuklu. Onu susturmanın, onunla birlikte söz söylemeyi öğrenen işçilerin sesini de susturacağını sanıyorlar.

Ama onun asıl başarısı, yanında yürüdüğü işçilerin kendi sözlerini söylemeye başlamasıdır. Kendi seslerini bulmalarıdır. Birlikte yürüdüğü insanların bir gün kendi ayakları üzerinde durup mücadele etmeyi öğrenmesidir.

Başaran’ın sesi bugün susturulmaya çalışılıyor olabilir. Ama o ses artık yalnızca Başaran’ın sesi değildir. İşçinin sesidir. Madencinin sesidir. Direnenlerin sesidir.

Ve belki de en büyük başarısı budur: Başaran yürürken, arkasından yürüyenler değil; yanında yürüyenler çoğalmıştır.

25 Ağustos 2026 Salı

Piyasa Serbest, Vatandaş Mecbur

Piyasa Serbest, Vatandaş Mecbur

Senede bir defa, telefon numaramın hangi telefon sağlayıcısında kalacağına karar veriyorum; telefon numaramı taşıyorum. Çünkü servis aldığım firma, devam etmek için şu anda kaç lira ödüyorsam en azından onun iki katı kadar fiyat istiyor. Telefon numaranı taşıyınca aynı hizmeti yüzde 50 fiyatına başka bir firmada bulabiliyorsun.

Ülkede enflasyona göre fiyat belirlemiyor bu üçlü çete. Çete demek zorundayım, çünkü başka alternatif yok. Telefonsuz dolaşsanız, gittiğiniz yerde telefon kulübesi yok. “Hadi arayayım, oradan da bir yerde buluşalım.” diyelim; eskiden jeton filan vardı ama fiyatlar bu kadar astronomik, yani geometrik olarak artmazdı.

Üç şirket, ülkedeki diğer soyguncu şirketlere örnek oluyor.

Telefon şirketlerinde başlayan bu fiyatlandırma anlayışı, nedense piyasanın geri kalanında da kendine hızla yer buluyor.

Ev sahipleri kirayı en azından iki katına çıkararak gidiyor.

Sebze fiyatlarının artışı daha garip; hiçbir kategoriye girmiyor.

Banka kredilerinin faiz artışının haddi hesabı yok. İcralık olmayan kaç kişi kaldı? Her adliye sarayı ek bina yaptırıyor ya da kiralıyor; icralık dosyaları takip etmek için...

Ülkede şikâyet edeceğiniz bir makam yok. Piyasada tröstleşme söz konusu ama ülkede sözde tröst piyasası yok...

Şirketler fiyatlandırma yaparken ölümü gösterip sıtmaya razı ediyorlar, kan emiciler bu bataklıkta yaşamaya devam ediyor... Bataklık kurumadan biz konforlu yaşama geçemeyeceğiz, çünkü her an tepemizde sivrisinek vızıltıları var...

Bütün bunların sonunda ortaya çıkan tablo ise yalnızca pahalı bir hayat değil; giderek küçülen bir gelirle, giderek büyüyen bir gider tablosu.

Tek lider, tek bayrak, tek vatanda tek ezilen maaşı ile geçinenler, bu işten en çok hoşnut olanlar tröstleşmiş piyasanın patronları. Onların kasaları gün be gün dolarken, dünyada en fazla dolar zengini bu ülkede oluştu...

Maaşlar her ülkede artar, bizde ise enflasyon karşısında eriyor. Gelir küçülürken giderlerin arttığı piyasaya ne ad verilir?

Piyasa serbest, vatandaş mecbur.

24 Ağustos 2026 Pazartesi

Teknoloji, Savaş, İlaç ve Kodlanan İnsan

Teknoloji, Savaş, İlaç ve Kodlanan İnsan

Üretilen her teknoloji öncelikle silah sanayisi ve savaş amacıyla geliştirilir; daha sonra, tam anlamıyla olmasa da yarım yamalak bir şekilde sivil insanların kullanımına sunulur. Bizlerin kullandığı teknolojiler, aslında bize bahşedilenlerdir...

İlaç sanayisi de bu döngünün dışında değildir.

İlaç sanayisi, silah sanayisi ile kol kola yürür. Üretilen tüm ilaçlar aslında insanı yaşatmak değil, onu zararsız hâle getirecek çözümler üretmek içindir. Kısaca, biyolojik silahın görünür yüzüdür. Ve bütün bunlar yasalara ve hukuka uygun şekilde yapılır.

İlaç sektörünün tek bir amacı vardır: Parası olana göre ilaç üretmek. Üretilen ilaçlar; gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler ve en fakir ülkeler için ayrı kategorilerde üretilir. Aynı marka, aynı patent, ama içeriği farklı ilaçlar piyasada dolaşır.

Bizim gibi ülkelerde ilaçlar iyileştirmek için değil, daha çok üstünkörü bir tedavi için kullanılır. Çünkü etken madde dozu düşük olduğu için, Batı'da kullanılan ilaçtan bir tane alınırken, bizde sanırım 10 doz alırsanız aynı etkiye kısmen yaklaşmış olursunuz...

Bunu Bayer firmasının CEO'su yıllar önce açıklamıştı. Kısaca: Parasına göre üretim!

Ama teknoloji yalnızca ilaçlardan ibaret değil.

Dünyada teknoloji çok hızlı ilerliyor. Yapay zekâ ve robotlar paralel olarak hayatımıza doğru giriyor. Çoktan savaş sektöründe kullanılan araçlar, adam öldürmek yerine bulaşıkları yıkayan şekilde bize sunulacak. Ev temizliği yapan araçlar, arazi temizliği yapacak boyuta çoktan ulaşmıştır.

Bizler ise sadece var olanları kullanıyor, onları amaçlarının dışında yeni amaçlar için kullanmaya çalışıyoruz. Hiç kimse gerçek anlamda o üretilen teknolojinin gerçek amacını bilmez; sadece bize sunulduğu kadarıyla kullanırız...

Belki de teknolojinin bize gösterilen yüzü ile geliştirilme amacı arasında her zaman büyük bir fark vardır.

Asıl mesele ise teknolojinin ne yaptığı değil, insanı neye dönüştürdüğüdür.

Genelde bizi kontrol eden, bizi aslında birey olmaktan çıkaran ve birer anonim insana dönüştüren bir sürecin içindeyiz.

Her birimizin bir kimlik numarası var. Çoğu yerde artık ismimizi sormuyorlar, çünkü belirleyici olan kimlik numaramızdır.

Kodlandık.

Her birimiz kodlandık ama hangi amaçla, kim tarafından, tam olarak bilemiyoruz.

Bizim sağlık verilerimiz birilerinin kayıtları içinde. Belki bir gün bu teknolojiyi kontrol eden bir şey, ihtiyaç duyduğu bir şeye ulaşmak istediğinde, nokta atışı yaparak ihtiyacı olanı gelip alacaktır.

Belki bizim bir böbreğimizi, bir karaciğerimizi ya da başka bir organımızı alıp istediği yere götürüp kullanacaktır...

Bir anlamda artık yalnızca kimliğimiz değil, bedenimiz de sistemin bir parçası hâline geliyor.

Her birimiz teknoloji sayesinde kimliksizleştirilirken, hem tüketici hem de yedek olma durumumuz söz konusu olmaya başladı.

İnsan artık yalnızca bir isim değildir. Bir kimlik numarasıdır, bir veridir, bir sağlık kaydıdır, bir tüketicidir. Ve belki de bir gün, ihtiyaç duyulduğunda kullanılabilecek bir yedektir.

Bütün bunlar olurken dünyanın başka yerlerinde savaşlar devam ediyor.

Savaşlarda organ ticareti, bir anlamda bugün bizim konforumuzu bozmuyor. Görmezden geliyor, duymazdan geliyoruz. Çünkü organı alınan, hayatı sönen şimdilik biz değiliz...

Belki de mesele tam olarak budur.

Teknoloji ilerliyor, savaşlar sürüyor, ilaçlar üretiliyor, verilerimiz kaydediliyor, kimliklerimiz numaralara dönüşüyor ve bedenlerimiz hakkında her geçen gün daha fazla bilgi birikiyor.

Biz ise bütün bunların bize dokunmadığı sürece yalnızca uzaktan izliyoruz.

Çünkü henüz sıra bizde değil...

Parası Olan Proje Yaptırır!

Parası Olan Proje Yaptırır!

Proje yapanları bir türlü anlamıyorum; çünkü proje, sonuçta para karşılığında iş yapmaktır. Para verenin amacına uygun, onun çıkarlarına dokunmayan her iş projenin bir parçası olur. Kısacası proje, para verenin düdüğünün çalmasıdır.

Eğer para veren, proje sonunda istediğini elde etmediğini; verilen paranın proje amacı dışında kullanıldığını ve bu nedenle farklı bir sonuç ortaya çıktığını düşünüyorsa, proje için verdiği parayı geri isteme hakkına sahiptir. Çünkü bunlar genellikle projenin başında açıkça belirtilir.

Şimdi projesini yapıp amaca uygun olmayan bir sonuç çıkaranların, kendilerinden para istendiğinde “Nasıl olur, neden para istenir?” diyerek itiraz etmeleri, aslında biraz işi saflığa vurmaktan başka bir şey değildir.

Bugün her ülkede proje üretenler var. Hatta iş yerlerinde projeler bir yarışmaya dönüştürülüyor; en verimli projeyi sunana iş veriliyor. Para veren, kendisine bir kazanç sağlamayacak işe neden para yatırsın?

Hayır kurumlarının bile parayla yatırım yaptıkları, cemaatlerin topladığı hayır paralarından anlaşılmıyor mu? Afrika’da “Açları doyuracağız” diyerek para toplayanların yaşamlarına bakın; lüks, şatafat ve oldukça görkemli merkezlerde iş yapıyorlar.

Bugüne kadar projelerde yönetici olmak istemedim; çünkü üretim özgürlüğümü yok edip daha ucuz emekle daha fazla verimlilik esasına göre çalışan şirketlere taşeronluk yapmadım. Ben projeye karşı olduğum için değil, üretimin amacını parayı verenin belirlediği bir çalışma biçimine karşı olduğum için girmedim böyle ilişkilerin içine…

Proje mantığı, taşeronlaşmanın farklı alanlara yayılmasını sağlayan araçlardan biri hâline gelebilir. Çünkü aynı işi şirketin kendi bünyesinde, kurumsal olarak yapmak verimliliği düşürecek, yani kâr marjını azaltacaktı. Sonuçta şirket açısından bunun avantajı, işi kendi bünyesinde sürekli bir yapı olarak tutmak yerine ihtiyaç duyduğu işi dışarıdan satın alabilmesi.

Proje, tam da burada devreye girer: Şirketin kendi bünyesinde yapmak istemediği ya da daha maliyetli bulduğu işi dışarıya, proje adı altında yaptırmasına olanak sağlar. Şirket, kendi bünyesinde sürekli çalışan bir ekip kurmak yerine belirli bir işi proje olarak satın aldığında, ücret, sosyal haklar, iş güvencesi, örgütlenme ve uzun vadeli istihdam gibi maliyetleri farklı biçimlerde dışsallaştırabiliyor. Bu nedenle “proje” yalnızca bir finansman yöntemi değil, emeğin parçalanmasının ve esnekleştirilmesinin araçlarından biri hâline geliyor.

Küresel sermayenin her ülkede doğrudan şirket kurmasına gerek kalmadan, kendi hedefleriyle uyumlu yerel aktörleri fonlayarak etkide bulunabilmesi de proje mantığının yaygınlaşmasını kolaylaştırdı. Küreselleşme, bir anlamda projelerin yolunu açtı; çünkü küresel yatırımın doğrudan yapılması yerine, her ülkede amaca uygun bir atmosferin oluşması için yerel güçlerin kullanılması mümkün hâle geldi.

Vakıflar aracılığıyla, şirketin o ülkede somut bir bürosu olmadan, şirketin çıkarlarına uygun çalışmalar yapacak bir anlamda taşeron kurumların oluşması sağlandı. Neoliberal ekonomik yapılanmanın ihtiyaçları, proje mantığının yaygınlaşmasını hızlandırdı. Proje, küreselleşmenin araçlarından biri hâline geldi.

Proje mantığı, şirketlerin risklerini en aza indirirken, merkezi ve sürekli örgütlenme yerine ağ tipi, geçici ve esnek bir örgütlenme biçimi sundu. İhtiyaç duyulduğu sürece para aktarıldı; hiçbir güvence ve gelecek vaadi olmadan, belirli bir süre içinde çalışmalar yürütüldü. Bu anlamda projeler, şirketlerin önüne geniş bir bulvar açtı.

Projeler sayesinde yerel olanın küresel olanla entegrasyonu sağlandı; ancak bu entegrasyon çoğu zaman yerel olanın küresel sermaye tarafından yağmalanmasından başka bir şey değildir.

Eskiden bir iş yapılırdı; şimdi o iş için proje hazırlanıyor.

Aradaki fark yalnızca isim farkı değil. İşin kendisi süreli hâle geliyor, finansmanı koşula bağlanıyor, sonucu ölçülüyor, performans kriterleri belirleniyor ve işi yapanlar sürekli aynı kurumun çalışanı olmaktan çıkıp proje süresince kiralanan emeğe dönüşebiliyor.

Parayı veren yalnızca projeyi finanse etmiyor; projenin sınırlarını, hedefini ve çoğu zaman sonucunu da belirliyor.

 

22 Ağustos 2026 Cumartesi

Devlet Gazisini Unutmaz; İşine Gelmeyince Görmezden Gelir

Devlet Gazisini Unutmaz; İşine Gelmeyince Görmezden Gelir

Gaziler ülkemizin her döneminde olmuştur. Aslında gazi diye madalya verilenlerin hepsi, yaşanan siyasi sürecin doğrudan muhatabı değil, bir anlamda kurbanlarıdır.

Siyaset, her dönem gazi kavramına katkı yapacak çatışmalar çıkarır. O çatışmalarda mazlum halkın çocukları; çaresiz, görevli ya da başka seçeneği olmayan insanlar olarak cephe önüne gönderilir ve devlet adına yaralandıklarında kendilerine gazilik unvanı verilir.

Gazi varsa çatışma, çatışma varsa siyaset vardır.

Ülkemizde çatışma olup savaş olmadığı hâlde gazilik unvanı verilen dönemler de olmuştur. Çünkü gazilik yalnızca askerî bir kavram değildir; aynı zamanda siyasetin ürettiği bir kavramdır. Kimlere gazi madalyası verileceğini de siyaset belirler.

Elbette çatışmanın diğer tarafında yer alanların da gazileri vardır; tıpkı şehitleri olduğu gibi.

Kürt sorunu 1984 yılında başlamış bir sorun değildir. Bunun daha öncesi vardır. Cumhuriyetin kuruluş süreci ve sonrasındaki dönemde 12 Kürt isyanından söz edilir. Kısacası, isyan varsa orada bir sorun da vardır.

Son Kürt isyanı olarak kabul edilen, ancak devlet nezdinde “düşük yoğunluklu savaş” ya da “düşük yoğunluklu çatışma” olarak tanımlanan süreçte, birçok taraf ölülerini ve yaralılarını çatışma alanında geride bırakmıştır.

Ülke sınırları içinde başlayan çatışma, kısa sürede Ortadoğu’daki bölgesel gelişmelerle bağlantılı, daha geniş bir çatışmanın parçası hâline gelmiş; Amerika tarafından ortaya atılan “Yeşil Kuşak” politikası ve arkasından gelen çeşitli politik/doktrinel isimlendirmelerin içinde yer alan çatışmalardan biri olarak uluslararası boyutta anılır olmuştur.

Irak’ta rejimin Amerikan işgaliyle sonlandırılması, ardından Barzani yönetiminin bağımlı ama devlet gibi bir konuma getirilmesi süreciyle birlikte, ülkemizdeki Kürt sorunu da başka boyutlara sıçramıştır.

Sorun, başta siyasiler tarafından tanımlandığı gibi yalnızca bir “güvenlik” sorunu değil, daha çok “siyasi” bir sorun hâline gelmiştir. Üstelik bu siyasi sorunun tarafları da çeşitlenmiştir.

Ülkemiz, dışarıdaki gelişmelere bağlı olarak önce “Kürt realitesinin” tanınması, ardından bu sorunun tanımlanması aşamasını yaşadı. Daha sonraki süreçte, özellikle AKP iktidarıyla birlikte, tanınmış Kürt realitesinin altının doldurulması için girişimlerle karşılaştık.

Ancak Kürt realitesinin altının doldurulması, bugüne kadar yasal süreç içinde, hukuk maddeleriyle yerini almış değildir. Bunun temel nedeni olarak gösterilen; çatışmanın devam etmesi ve sorunun, devlet açısından “terör” sorununun çözümüne endekslenmiş olmasıdır.

Önce çatışmanın sona ermesi, ardından gelecek olan “açılım”...

1984 yılından bugüne bu “düşük yoğunluklu çatışma” sürecinde ölen insanların sayısı konusunda ortak bir rakama ulaşılamıyor. Çünkü birçok ölüm, aslında var olmasına rağmen yok sayılıyor. Bu ölümler, bir anlamda yaşanan çatışmanın boyutunu da ortaya çıkarıyor.

Taraflar, bu boyutun gerçek anlamda ortaya çıkarılmaması konusunda, benim anladığım kadarıyla, bir uzlaşı içindeler.

Gaziler ise öyle kolayca yok sayılacak insanlar değildir. Çünkü görünür biçimde içimizde yaşamaktadırlar.

Zaman zaman “düşük yoğunluklu çatışma” konusunda araştırmalar yapılmış, kitaplar yayımlanmıştır. Çatışmanın askerler üzerindeki etkileri bir dönem tartışma konusu olmuş, hatta bu konuda yazılanlar yasaklanmıştır.

Bunlardan biri Nadire Mater’in 1999 yılında yayımlanan Mehmedin Kitabı: Güneydoğu’da Savaşmış Askerler Anlatıyor adlı kitabıdır.

Mater, 1980’lerin sonları ve 1990’larda Güneydoğu’da askerlik yapmış 42 askerin kendi deneyimlerini, doğrudan onların anlatıları üzerinden aktarır. Kitabın önemi, çatışmayı yalnızca devletin resmî söylemi ya da PKK’nin anlatısı üzerinden değil, sıradan erlerin savaş deneyimleri üzerinden ele almasıdır.

Kitap yayımlandığında ciddi tartışmalara yol açmış, Mater hakkında dava da açılmıştır.

Sonuçta gaziler vardır.

Onlara maaş, bakım ve özlük hakları konusunda birçok yasal düzenleme yapılmıştır. Ancak askerî hastanelerin kapanmasıyla birlikte gazilerin bakım ve tedavi konusu sanki ortada kalmış gibidir.

Uzuvlarını kaybeden gaziler açısından protezlere ulaşmak öyle ucuz değildir. Gazilerin aldığı maaşlar, bu protezlerin en ucuzuna ve dolayısıyla daha rahatsız olanına ulaşmalarını ancak mümkün kılabilmektedir. Bunların yanında gazilerin de bakmak yükümlü oldukları aileleri vardır ve gaziler arasında rütbeye bağlı farklılıklar ve haklardan yararlanma konusunda eşitsizlikler söz konusudur.

Kısacası mesele, konforlu olanı kullanmak değil; zorunlu olanı, elde edilebildiği kadarıyla kullanabilmektir.

Gaziler, 13 Temmuz günü Ankara Güvenpark’ta eylem başlattılar.

Birçok medya kuruluşu kendileriyle söyleşiler yapıldı. Siyasilerin ilgisizliğinden yakındılar. Dertlerini anlatabilecekleri, kendilerini doğrudan muhatap alacak bir siyasi merci bulamamaktan şikâyet ettiler.

Sonuçta onlar, bir siyasi tercihin sonucunda ortaya çıkmış, somut olarak karşımızda duran insanlardır.

Eylem sırasında Meclis’ten geçen yasalar gazileri memnun etmemiştir.

Tam da bu sırada, Meclis’ten geçen çerçeve yasayla “Terörsüz Türkiye” kavramının ilk somut hukuki adımı atılmıştır.

Gaziler ise bu adımın doğal muhataplarından biri olduklarını savunuyorlar.

Ama siyasi bir kararla, o çatışmada yer alanların muhatap alınmak yerine yalnızca kendilerine yalnızca söz hakkı tanındığı, sessizce ve kendilerini ziyaret etmeyerek davranış biçimiyle ifade edilmiş oldu.

Çünkü bu gazileri ortaya çıkaran “düşük yoğunluklu savaş”ın sonlanması amacıyla, Meclis içinde yeni bir arayış için adım atılmaktadır.

Atılan adım ne yazık ki açık ve şeffaf değil.

Devletin işleri —çatışma, savaş gibi konular— nedense hep karanlıkta yürütülüyor ve bizler çoğu zaman yalnızca sonucunu yaşıyoruz. Çocuklarımız ya ölüyor, ya yaralanıyor ya da ömür boyu üzerlerinden atamayacakları travmalarla içimizde yaşamaya devam ediyorlar.

Sonuç olarak Ankara’da madencilerin haklarını aradığı bir zamanda, gaziler de kendi özlük hakları için meydana indiler. Çıkarılan yasanın yeterli olduğu vurgulanarak onların eyleminin sonlandırılmasına siyasi merciler karar verdi.

Eylemin 38. gününde, sabah saatlerinde polisiye tedbirle Güvenpark’tan alınıp başka bir yere götürüldüler.

Eylem alanlarını polis bariyerler ile çevrelenmesi sorunları ortadan mı kaldırdı?

Peki, gazilerin sorunu bitti mi?