Biz Aynı Hikâyede Miydik?
Herkesin kendisine göre bir Yalçın Küçük tanımı vardır.
Soyadından dolayı onu küçük gören de vardır; kendisini Lenin gibi çizdirip o
pozları vermesinden hareketle büyük bir lider olarak gören de… Bu yüzden
hakkında birbirinden oldukça farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Kırmızı
kaşkolunu neredeyse hiç boynundan çıkarmamasıyla hafızalara kazınırken, dergi
çıkarma ve parayı kullanma konusunda ise sanırım kimse eline su dökemez.
Bugüne etkisi sorulduğunda, en belirgin yanının çevresinde
örgütlenen insanların farklı siyasi yapılar içinde varlık göstermesi olduğu
söylenebilir. Yasal TKP, Sosyalist Demokrasi Partisi’nden dönüşümler, TİP
içinde hizip olarak anılmaları ve o dönemde Sosyalist Demokrasi dergisinin
çıkarılması… Ardından 12 Eylül süreci, cezaevindeki direnci ve duruşuyla sol
içinde daha görünür hâle gelmesi… Ankara’da Toplumsal Kurtuluş dergisi, Aziz
Nesin ile birlikte yürütülen Ekin-Bilar süreci ve sonrasında yaşanan
ayrılıklar…
Yurt dışına gidişi, PKK lideriyle kurduğu ilişkiler, tiyatro
oyunları ve ardından Türkiye’ye dönüşü… Kıbrıs’taki askerlik sürecine dair
anlatımları… Bir dönem televizyon tartışma programlarında sıkça yer alması;
konuşurken sesini ince bir tondan yukarı doğru taşıması ve bunu vücut diliyle
desteklemesi… Devlet Planlama geçmişinin ya da aldığı eğitimin etkisiyle
şekillenen analitik düşünce yapısı… Gözlerini ateşe benzetmesi, gece uyumak
için göz kapaklarını kapattığında kapaklarının yandığını söylemesi, Rusça
klasikleri kendi dilinde hızlı okumasıyla övünmesi…
Tüm bu yönleriyle bakıldığında, oldukça renkli ve kendine
özgü bir kişiliği vardı. Özellikle kızdığı birine karşı öfkesi kolay kolay
dinmeyen biriydi.
Benim onunla ilişkilerim ise hep gerilimli oldu. Hiçbir
zaman doğal bir iletişim kuramadık. Farklı duruşlarımız, farklı tercihlerimiz
ve benim ona karşı çevresindekiler gibi davranmamam, bu gerilimi sürekli ve
istikrarlı kıldı.
Onunla ilk yüz yüze gelişim, öğrenci derneklerinin kuruluş
süreci ve açlık grevleri döneminde, evini biz öğrencilere açmasıyla
gerçekleşti. O dönemde Yarın dergisinden bir arkadaşımla birlikte evine
gitmiştik. Amacımız, arkadaşlarımızın ihtiyaçlarını tespit etmekti. Kapıyı
çaldık, bizi içeri aldı; ancak kısa süre sonra kendimizi beklenmedik bir
tartışmanın içinde bulduk. O zamana kadar onun TİP ve ona bağlı yapılardan
gelenlere karşı bu denli öfkeli olduğunu bilmiyordum. Açtı ağzını, yumdu
gözünü… Ne olduğunu tam anlayamadan tartışmanın ortasında kaldık. Meğer bunun
12 Eylül öncesine dayanan bir geçmişi varmış.
O dönemde benim Mayıs dergisinde yer almamın yanı sıra,
Nitelik dergisinde de bulunmam ve Edebiyat Dostları dergisiyle iletişim hâlinde
olmam dikkat çekiyordu. Sol adına çıkan pek çok dergi ve gazetede ya yazılarım
yer alıyor ya da karikatürlerim yayımlanıyordu. Ben ise sol adına atılan her
adımı önemsiyor, geçmiş hesaplaşmaların ötesinde bir yerden bakarak
destekliyordum. Kim neyi örgütlüyorsa örgütlesin; 12 Eylül karanlığına karşı
sol bir duruş sergilemek bana göre esas olandı. Tarih, farklılıkları büyütmeyi
değil, birlikte hareket etmeyi zorunlu kılıyordu.
Yalçın Hoca’nın ise solun lideri olma yönünde güçlü bir
isteği olduğunu düşünürdüm. Devrimci liderlerin geçmişine sahip çıkıyor gibi
yapıyor, onları dergisinin kapağına taşıyordu. O dönemde İsmail Beşikçi
cezaevinden çıkmıştı ve onu da kapağa taşımıştı. Ancak ilk röportaj Nitelik
dergisi adına yapılmış ve Kıvılcım Vafi yönetiminde yayımlanmıştı. Ben de
Beşikçi’yi ilk kez orada görmüş, onunla aynı ortamda bulunma ve sohbet etme
fırsatı yakalamıştım.
Kısacası, hocanın el attığı pek çok yerde karşısına benim
ismim çıkıyordu. Bu durum yurt dışında da değişmedi. Beni gördüğü yerlerde “Sen
git, liderlerin gelsin.” diye laf atar, öne sürdüğü kişilerle de kendince alay
ederdi. O dönemde Öcalan ile yakın ilişkisi vardı ve bu da ona güçlü bir
görünüm kazandırıyordu.
Ben ise kendimi Türkiye solu içinde tanımlıyordum. Onun gibi
hiçbir zaman bir yapının içine tamamen yerleşmedim; taraf olmaktan ziyade, sol
bir dünya görüşüyle olaylara ve insanlara bakmayı tercih ettim.
Tüm bu gerilimlere rağmen, onun çevresindeki insanlarla
ilişkilerim her zaman iyi oldu. Ankara’da İnci Abla ve İlhan Akalın ile bağım
hiç kopmadı. Sadece onlar mı? Onun çevresinde yer alanlara “öğrencileri” mi
demeli, “yandaşları”, “yoldaşları” mı, bilemem; ancak son derece üretken
oldukları kesin. Siyasi partiler kurdular, ayrıldılar, yeniden kurdular. Bugün
Yalçın Küçük çizgisinden gelen yapıların sayısını sorsalar, sanırım hepsini
sayamam.
Dikkat çekici olan bir diğer nokta ise geçmişte yer altı ya
da yasal alanda var olmuş siyasi parti isimlerinin yeniden kullanılmasıdır. Bu
yapıların temsilcileri farklı adlarla varlıklarını sürdürürken, “yasal TKP”,
“gerçek TKP”, “daha gerçek olduğunu iddia eden TKP” ya da benzer şekilde
“gerçek TİP” gibi ayrımlar ortaya çıkmıştır.
Uzun bir hastalık dönemi geçirdi. Artık eskisi gibi
üretmiyor, daha çok sessizce hayata bakıyordu. Böylesine uçlarda yaşanmış bir
hayatın farklı yönlerinin mutlaka yazılacağını düşünüyorum. Yaşarken birçok
insanı kızdırdı ama bir o kadar insanı da etkiledi. Çok çalıştı, sürekli
üretti; kitaplar yazdı, âşık oldu, evlendi, yaşadı ve aramızdan ayrıldı.
Sonuçta, sol tarihin en ilginç figürlerinden biri olarak
yerini aldı. Kendi tercihlerini özgürce yaptı ve sonuna kadar o tercihlerle
yaşadı. Ben ise hâlâ aynı yerdeyim: Bu ülkenin sola ihtiyacı olduğuna
inanıyorum. Nerede sol adına samimi ve anlamlı bir çaba varsa desteklenmesi
gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkede sol, sözde değil, gerçek anlamda var olmalı.
İnsan onuruna yakışan, insanı geliştiren bir düzen kurulmalı. İnsanı muhtaç
bırakan ve emeğini lütuf gibi sunan bir sistemin değişmesi artık zorunludur.
Devrimcilik, insanın insana sahip çıkmasıdır; ama bizde
devrimciler hep örgütlerine sahip çıkar, örgütler ise çok nadir olarak
yoldaşlarına sahip çıkar. (Mahkemede avukat bulma dışında elbette; her açılan
dava, o örgütün hâlâ var olduğu ve mücadeleye devam ettiğinin resmen ilanıdır.)
Bu kısır döngü mutlaka bir gün değişecektir. Belki o zaman gerçek sol, bu ülke
topraklarında direnç ve inatla kök salmaya devam edecektir.
Sonuçta kırmızı kaşkol sahibini kaybetti. Kırmızı kaşkolun o
kırmızısının kimi temsil ettiği her zaman tartışmalı kalacaktır diye
düşünüyorum. Çünkü kendisi, Devlet Planlama Teşkilatından hayata bakan biri
olarak hafızamda yerini aldı. O, devletin bakış açısına eleştiri yaparmış gibi
yapıp kendi resmî tarihini oluşturmak ve bir anlamda Kemalizmi aşmak için yine
devletin penceresinden bakarak adımlar attığına inanıyorum.
Kısaca, onun sağa sola savrulmasının sonucunda gelip gidip
Ergenekon davasından yargılanmasının tesadüfî olduğunu düşünmüyorum. Türk
ulusunun çıkarlarına, kendisince yeni yorumlar ve açılımlar yapmaya çalışmış;
ancak o ulus kimliğini aşamamıştır.
Küçük’ten geriye sadece kırmızı kaşkol kaldı; bir de
tartışmaya açık kitapları ve oluşturmuş olduğu tarih tezleri… Keşke isimler
üzerinden yapmış olduğu o genellemeler olmasaydı. Benim ismimin Selanik kökenli
Yahudi olduğunu ve her “İsmail Cem” isminin neler çağrıştırdığı konusunda
yaptığımız konuşma ve tartışma, sanırım tarihin dehlizlerindeki boşlukta
dolaşmaya devam edecektir.
Onun sesi ve kızgın duruşu kulaklarımdaki yerini çoktan
yitirmişti. Benim kulağımdan gitmiş olması, o görüşü savunanların da yok olduğu
anlamına gelmiyor. Devamcısı olan siyasi partiler ve bireyler hâlâ aramızda
yaşamaya devam ediyor.
Belki de hiçbir zaman aynı hikâyede değildik, ama aynı
zamanlarda yaşadık.
İsmail Cem Özkan
.jpeg)