21 Temmuz 2026 Salı

Başarının Ölçüsü: Kaç Kez Yakalandın?

Başarının Ölçüsü: Kaç Kez Yakalandın?

Türkiye'de devrimcilik denince, çoğu zaman cezaevinde yatmak ya da polis sorgusundan başarılı bir şekilde çıkmak akla geliyor. Hatta birçok yapı, her eylemde gözaltına alınan veya tutuklanan kişileri izler; onlardan hangisinin ileri ki zamanlarda devrimcilik yapacağını anlamaya çalışır. Polisin bildiği kişileri, sol yapılar da bilmek ister. Kime ne kadar emek harcayacağını, kimin militan, kimin sempatizan olacağını ve ileri ki zamanlarda arkadaş çevresi içinde kalıp kalamayacağını tahmin etmek ister.

Her devrimci yapıya insanlar girer ve çıkar; çünkü sonuçta bu gönüllü bir şeydir. Profesyonel olanlar için ise artık bu girip çıkma meselesi söz konusu olmaz. Devrim yolunda insan, başına ne gelebileceğini yaşayarak öğrenir.

Ben ise genel bu kanının dışında düşünürüm. Önemli olanın, polis karakoluna düşmeden devrim için elinden geldiğince bir şeyler yapmak olduğunu düşünüyorum. Yani kendisini iyi kamufle edip, devrimci yolda bir tuğla koymak bana daha değerli gelir. Göz önünde olan, ne yapacağı önceden tahmin edilen insanların devrimci hareketi ileriye taşıyabileceği ihtimalini düşük görenlerdenim.

Devrimcilik anlayışı ile sistem içinde verilen hukuki mücadele arasındaki farkı görmek için, avukatların bu süreçteki yerini de ayrıca değerlendirmek gerekir.

Avukatların bir öğretmen olarak görülmesi meselesine gelince; hiçbir avukat öğretmen değildir. Sadece sistemin içinde, hukuk ve yasalar çerçevesinde nasıl hareket edileceğini bilirler ve müvekkillerini o sınırlar içinde savunurlar. Akıllı bir avukat, müvekkilini içeride değil dışarıda tutmak için sadece yasalar içinde bir yol haritası çizebilir, ona öğütlerde bulunabilir. Ama bu öğütlerin siyasi davalarda her zaman işe yaramadığı ortadadır. Çünkü idam edilmiş insanların da avukatları vardı, müebbet ceza alanların da.

Avukatlığın sınırı, siyasi iradenin ona bıraktığı alan kadardır. Avukatlar bazı müvekkillerine duygusal yaklaşabilir, ancak genel olarak parasını aldığı kadar hizmette bulunur. Bazı siyasi davalarda ise gönüllü savunma yapabilirler; bu tamamen o avukatın iradesi altındadır. Meşhur olan avukatlar ise bazı davaları prestij olarak alarak daha fazla müşteriye ulaşabilirler.

Devrimci olmak demek, yanında mutlaka bir avukatın olacağı anlamına gelmemelidir. Ama bizde sanki tüm devrimcilerin bir avukatı vardır gibi bir anlayış oluşmuştur.

Bu anlayış sadece bireysel davalarla sınırlı değildir. Avukatların sistem içindeki konumuna bakıldığında da benzer bir durum görülmektedir.

Sonuç olarak, bugün Meclisimizde avukat kökenli milletvekillerinin sayısı fazladır. Fakat bu kadar avukatın olduğu bir Meclis'te alınan hukuki kararların büyük bölümü, var olan hakların daha da yok edilmesi üzerine olmuştur.

Avukatlar bu sistemin içinde, sistemin tanımış olduğu haklar çerçevesinde hareket eden; emek sarf etmeden, sadece hukuki bilgileri çerçevesinde çalışan profesyonel bir meslek grubudur. Onları hayatta tutan işler de, sistemin yaratmış olduğu karmaşık ilişki ağının daha da karmaşık hâle gelmesi üzerinden bir düzen arayışından başka bir şey değildir.

Avukatlık mesleğinin varlığı, büyük ölçüde toplumun oluşturduğu bu karmaşık hukuki ilişkiler ağıyla bağlantılıdır. İlişkiler karmaşıklaştıkça hukuki uzmanlığa duyulan ihtiyaç da artar. Bu nedenle avukatların faaliyet alanı, büyük ölçüde sistem içinde ortaya çıkan sorunlara yine sistemin kendi sınırları içinde çözüm üretmeye dayanır.

Sonuç olarak devrimcilik, cezaevine girip çıkmak ya da polis sorgusundan başarılı olup olmamak değildir. Aslında bir insan yakalanıyorsa, o işinde başarısız demektir ya da içinde olduğu siyasi hareketin aksayan bir ilişkiler ağı mevcut demektir.

 

Borçlu Çocuklar, Tükenen Aileler

Borçlu Çocuklar, Tükenen Aileler

Geçenlerde bir arkadaşımın çocuğu öldü. Nasıl öldüğü muamma ama sonuç ortada; artık aramızda değil... Her insanın başına gelebilir bu durum ama ben bugünün atmosferinden bahsetmek için o ölümü bahane olarak kullanacağım; o olayla doğrudan bağ kurmadan, ona paralel bir durumdan söz edeceğim...

Günümüzde çocuklar annelerinden ve babalarından daha fazla tüketici. Emek harcamadan ebeveynleri üzerinden geçinmeyi, yaşamayı, konforunu geliştirmeyi kullanıyor. Kısacası tüketimde annesinden ve babasından ileri, sorumluluk açısından geri konumda...

Tarih bize hep ileri gideceksin demedi; zaman zaman diyalektik yasası da geri işler...

"Ben babamdan ileri, oğlumdan/kızımdan geriyim." lafı boşa düşüyor...

Bu kuşaklara isim vermek moda oldu. Artık hangi harfin kullanıldığının da pek önemi yok. Çünkü bizim torunlarımız, çocuklarımız tüketim çılgınlığının akışına kapılmış; herhangi bir sorumluluk duymayan, önüne geleni yıkıp yerine yeni bir şey koymadan, yokuş aşağı freni patlamış kamyon gibi çarparak ilerliyor. Sonunda bir çıkmaz sokakta, önüne konulan ya da zaten var olan duvara çarparak bu yolculuğu sonlandıracak...

Bu değişim bir günde olmadı. Çocukların değişmesinden önce aile değişti; aileden önce ise yaşamı belirleyen ekonomik ve siyasal düzen değişti. Bugün gördüğümüz sonuç, uzun yıllara yayılan bu dönüşümün birikimidir.

Eskiden daire almak, yatırım yapmak önemliydi. Çünkü gelecek sorunu, eskiden daha fazla üzerimize binmiş bir mirastı. Babamızdan aldığımız mirası geliştirip çocuğumuza aktarmak gibi bir kültürden geliyorduk. Miras yiyen yerine mirası büyüten kuşaklar, ulus devlet anlayışına uygundu. Çünkü sermaye birikimi, feodal yapının parçalanması ve daha konforlu bir yaşam uğruna eskisini yıkıp yerine daha gösterişli beton yapılar inşa etmekti. Lüks hayat özlenen, hedeflenen bir yaşam biçimiydi. Köşklerden çıkıp apartman dairesinde yaşamak, lüks yaşamın sembolüydü...

Bu yaşam biçimi onlarca yıl sahnede tiye alındı ama ulus devlet mantığı içinde olması gerekendi...

Ulus devletin yıkılması için 12 Eylül gerekliydi. Çünkü geçmişin devrimcileri muhafazakâr bir yapıya dönüşmüş ve küreselleşme karşısında engel hâline gelmişti. O engel, binlerce insanın kanı üzerine, 24 Ocak Kararları ile "amaca giden her yol mubahtır" mantığı içinde darbeyle aşıldı. İşkence tezgâhlarında faillere suç, suçlulara failler bulundu... Bu da siyasi savunma yerine bireysel savunmayı, işkenceye karşı direnişi, tek tip kıyafet dayatmasına karşı ölümü getirdi. Yaşayan devrimcilerin tasfiyesi, 12 Eylül zihniyetinin cezaevleri üzerindeki tercihleriyle devam etti. Yaşayan devrimcileri hain diyerek şişlemek de bir dönem modası oldu. Sonuçta devrimci hareket en önemli kadrolarını kaybetti; geleceğe giden halka bu sayede kırıldı. Yerini küreselleşmenin liberal düşüncesi ve yaşam biçimi aldı.

Liberalizm ise çocuğunu üretici değil, tüketici yapan koruyucu bir anlayışı geliştirdi...

İşte bu siyasal ve ekonomik dönüşüm yalnızca devletin yapısını değiştirmedi; aileyi, çocuk yetiştirme anlayışını ve gündelik hayatı da yeniden biçimlendirdi. Bugün çocukların dünyasına baktığımızda gördüğümüz tablo, biraz da bu dönüşümün doğal sonucudur.

Koruyucu ebeveyn, çocukları için gelecek planladı. O geleceğe ulaştırmak için çocuklarını en pahalı dershanelere gönderdi, en prestijli okullarda okutmak için her türlü özveriyi gösterdi. Devrimci olmasın da kendisini kurtarsın, sermaye için akıllı, onlara en iyi hizmeti veren çalışan olsun diye uğraştı. Kısacası çocuğu daha rahat, daha konforlu yaşasın diye kendisini feda etti!

Fedakâr aile, fedakâr çocuklar yetiştirdi!

Fedakâr çocuklar ise kendi yaşadıkları o at yarışı sürecini çocukları yaşamasın diye, elde ettikleri konforu çocuklarının geleceği için kullanmaya başladı...

Konforlu yaşamın bir bedeli vardır...

O bedel çok ağır ödendi...

Sonuçta çocukların okula gönderilerek elimizden çalınmasına olanak veren sistem, okula göndermeden de çocukların piyasanın tüketici bireyleri olması için sağlam adımlar attı...

Üreten değil, tüketen!

Her alanda tüketim çılgınlığı başladı. Kim neden tükettiğini bilmeden toplumun sürü hâli daha belirleyici oldu...

Sahillerde yazlık alma, alamayanlar için dönemlik daire kiralama gibi "dahiyane" fikirler hayata geçti... Kısacası geçmişin tüm birikimi piyasada hareket eden paraya dönüştü...

Dünya küçüldü ve tüketim her alanda daha da arttı...

Küçülen dünyada tüm bireyler birbirine benzemeye başladı; yerel olan ortadan kalktı...

Hangi ülkeye, hangi şehre giderseniz gidin benzer kıyafetli insanlar, benzer konutlar, benzer sokaklar görmeye başladınız. O klasik otantik yaşam, yerel kıyafetler ortadan kalktı; onlar ancak turistik birer tüketim aracına dönüştü...

Amerika'da bir ailenin çocuğu nasıl yetişiyorsa bizde de çocuklar aynı şekilde yetişmeye başladı. Ama ekonomi konusu başlarda pek ciddiye alınmadı. Zaman içinde ekonomi en önemli faktörlerden biri hâline geldi. Aynı markalar bizde daha pahalıya satılır oldu. Aynı markaları her ülkede çocuklar ellerinde taşır oldu. Dünya markalar üzerinden dönmeye başladı. O markaya ulaşamayan çocuk, aile içi cinayete kadar giden zorbalık günlerinin başlamasını hızlandırdı...

Geliri farklı olan insanların aynı şeyleri tüketmesi, hızlı borçlanmayı olağan hâle getirdi...

Tüketici kredisi...

Bankaların bulduğu, siyasi iktidarlar tarafından teşvik edilen bir şeye dönüştü. Geliri olmayanlara bile, aylık maaş alanlara verilen promosyonlarla daha hızlı borçlanmanın yolları açıldı...

Çocuğunun konforu için borçlandı...

Borç, geçmişin mirasının piyasaya sürülmesi anlamına gelir...

Önce aileden gelen miraslar satıldı...

Sonra birikimler...

Sonra ise...

Uyuşturucudan ölen çocuklar...

Kalp krizi geçiren gençler...

Bankalara borçlanmış aileler...

Borcu borçla kapatma süreci... Ve bu süreç, bir yere gelince tıkanacaktı...

Tıkandı...

Ölen çocuklar bir anlamda ailelerini kurtardı. Çünkü artık daha fazla tüketemeyecek, aile içindeki şiddeti beslemeyecek konuma geldiler. Ya yaşayanlar?

Onlar bu atmosferin girdabında savrulmaya devam ediyor. Çünkü ihtiyaçları karşılanmadığı anda her yolu mubah gören bir çete anlayışına doğru evrildiler...

İslam dünyası çocuklarını cihat gibi soyut şeylerin kurbanı yaparak bu girdabı kontrol etmeye çalıştı. Batı dünyasında ise okulları basan çocukların katliamı olağan hâle geldi. Sonuçta kurban da katil de aynı yerden beslenen bir kaosun ürünü oldu...

Kapitalist sistemi sorgulamayan her düşünce yöntemi, kapitalizmin bu krizini besleyen ve büyüten bir şeye dönüştü...

Liderlerin her birinin aşırı sağcı ve otokrat olması tesadüfi değildir. Çünkü küreselleşmenin önündeki en büyük engel hukuktur. Ulus devleti yıktılar ama yerine bir şey kurmadılar. Kapitalist sistem tek çıkış yolunu, önceki iki paylaşım savaşında olduğu gibi, yeni bir dünya savaşında ve silahlanmada buldu. Silahlanan ülkeler bir gün gelecek ve çarpışacak...

Geçenlerde bir çocukla karşılaştım. "Ne güzel bir şeysin..." diyerek elimi başına doğru uzattığımda, "Beni seveceksen para ver." dedi. Cep harçlığı yoksa sevgi de yok der gibi kızgınca bana baktı...

Belki de o çocuk yalnız değildi. Yalnızca içinde yaşadığı çağın dilini konuşuyordu. Sevginin bile piyasa mantığıyla ölçüldüğü bir dünyada, çocukların parayı sevgiden daha gerçek sanması artık şaşırtıcı değil.

Sonuçta her şeyi paraya endeksleyen kuşaklar elbette paraya ulaşmak için her yolu mubah görecektir...

Belki de asıl sorun çocuklar değildir. Sorun, çocuklarını tüketici olarak yetiştiren, sevgiyi bile parayla ölçen, geleceği borçla satın almaya çalışan bir düzenin kendisidir. Bugün çocuklar yalnızca anne ve babalarının cebini tüketmiyor; onların umutlarını, emeklerini ve yarınlarını da tüketiyor. Aileler ise çocuklarına gelecek bırakmaya çalışırken, farkına varmadan onlara borç, yalnızlık ve tükenmişlik bırakıyor.

Borçlu çocuklar ile tükenen aileler aynı hikâyenin iki farklı yüzüdür. O hikâyeyi yazan ise tek tek insanlar değil, tüketimi yaşamın tek anlamı hâline getiren kapitalist sistemdir. Bu sistem sorgulanmadıkça ne borç bitecek ne aile yeniden güçlenecek ne de çocuklar gerçekten özgürleşecektir.

Bugün büyükbabaların ve büyükannelerin tek görevi vardır: Çocuklarının çocuklarına bakmak, onlara cep harçlığı vermek. Vermeyen olursa katil olan torunlar zamanından geçiyoruz...

16 Temmuz 2026 Perşembe

Alman Hukukunun Seçici Vicdanı

Alman Hukukunun Seçici Vicdanı

Hukukun evrensel olduğu söylenir. Özellikle de konu Almanya olunca bu söylem daha güçlü dile getirilir. Nazi suçları yargılanır, savaş suçları yargılanır, IŞİD üyeleri dünyanın başka bir ülkesinde suç işlemiş olsa bile Alman mahkemelerinde hâkim karşısına çıkarılabilir. Evrensel yargı ilkesi denildiğinde akla gelen ülkelerden biri de Almanya'dır.

Kulağa oldukça güven verici geliyor.

Ta ki akla tek bir soru gelene kadar:

Peki Sivas?

Aslında bu soru yalnızca Sivas Katliamı ile ilgili değildir. Daha büyük bir sorunun kapısını aralar: Hukuk gerçekten evrensel midir, yoksa evrenselliği de siyasetin ihtiyaçlarına göre mi belirlenmektedir?

Devlet dediğimiz yapı, her zaman önce kendi çıkarını korur. Bu yalnızca Almanya için değil, ulus devlet modelinin genel karakteridir. Hukuk da çoğu zaman bu çıkarın dışında hareket etmez. Önce devlet gelir, sonra toplum. Toplumun içinde de "biz" ve "ötekiler" ayrımı, tarih boyunca farklı biçimlerde kendisini göstermiştir.

Fırsat eşitliği, hukuk devleti ve evrensel değerler elbette önemlidir. Ancak bunlar, devletlerin tarihsel reflekslerini bir gecede değiştirmez. Ulus devletler, kendi kurucu unsurunu korumaya öncelik verir. Bunun bedelini ise çoğu zaman "öteki" olarak tanımlanan kesimler öder.

Bu da yalnızca teorik bir tespit değildir.

Yakın tarih bunun örnekleriyle doludur.

Türkiye'de Varlık Vergisi bunun hukuki zemine oturtulmuş örneklerinden biridir. Bunun yanında Çanakkale olayları, 6-7 Eylül Olayları ve "Yahudi kızı kaçırma" bahanesiyle İstanbul Bankalar Caddesi'ndeki Yahudi bankerlerin mallarına el konulması da aynı zihniyetin farklı dönemlerdeki yansımaları olarak değerlendirilebilir. Kısaca buna pogrom deniliyor. Bunu özellikle yazıyorum; çünkü bu kavram kullanılmadığında çoğu zaman eksik bırakıldığı söyleniyor.

Şimdi yeniden Almanya'ya dönelim.

Alman devleti gerektiğinde hukukunu son derece kararlı biçimde işletiyor. Gerektiğinde ise "Bu, başka ülkelerin kendi iç meselesidir." diyerek uzaktan izlemeyi tercih edebiliyor.

Bunun örnekleri de var.

PKK davası Almanya'da görüldü. Dava, siyasi savunmalar eşliğinde devam etti. Aynı şekilde IŞİD mensupları, Irak sınırları içerisinde işledikleri suçlardan dolayı Almanya'da yargılanabiliyor. Çünkü söz konusu olan insanlığa karşı suçlar olduğunda, ulusal sınırların tek başına yeterli olmadığı kabul ediliyor.

Tam da burada asıl soru ortaya çıkıyor.

Sivas Katliamı neden Almanya'da dava konusu olmuyor?

Sivas Katliamı'nın birinci derecede sorumluları arasında gösterilen bazı isimlerin bugün Almanya'da mülteci ya da farklı oturum statüleriyle yaşamlarını sürdürdüğü biliniyor. Üstelik Almanya'da, Sivas'ta eşini, çocuğunu, kardeşini ya da yakınını kaybetmiş insanlar da yaşıyor.

Peki Alman devleti bu tabloya nasıl bakıyor?

Bu olay Türkiye'nin iç işi olduğu için mi sessiz kalıyor?

Eğer öyleyse, aynı yaklaşım neden IŞİD davalarında geçerli olmuyor?

İşte bu noktada insan ister istemez şu soruyu soruyor:

Almanya'nın evrensel yargı yetkisi Sivas'a gelince mi pasaport kontrolüne takılıyor?

Sivas Katliamı yalnızca Türkiye'nin iç meselesi olarak görülemez. Çünkü orada hedef alınan yalnızca insanlar değildi; farklı inançların birlikte yaşayabilme iradesiydi. Dahası, bugün IŞİD'in Ezidi kadınlarına yaptıklarını konuşurken de aynı nefret ideolojisinin nasıl cesaret kazandığını tartışıyoruz. Tarih, birbirinden kopuk yaşanmaz. Cezasız bırakılan her organize nefret suçu, kendisinden sonra gelecek olanlara cesaret verir.

Bu nedenle mesele yalnızca geçmişle hesaplaşmak değildir.

Mesele, hukukun gerçekten evrensel olup olmadığını sınamaktır.

Eğer insanlığa karşı suçların gerçekten bir sınırı yoksa, Sivas'ın da olmamalıdır.

Yok eğer bazı suçlar sınırı geçebiliyor, bazıları ise gümrük kapısında bekletiliyorsa; o zaman tartışmamız gereken şey hukukun evrenselliği değil, vicdanın milliyetidir.

Belki de bu yüzden asıl dava dosyası Sivas değildir.

Asıl dava dosyası, Alman hukukunun seçici vicdanıdır.

 

2 Temmuz 2026 Perşembe

Bir Ateşin 33 Yılı

Bir Ateşin 33 Yılı

33 yıl geçmiş... Ne çabuk geçti, ne çabuk...

2 Temmuz için yola çıkmadan önce sevgili dostum Asaf Koçak ile görüşmüş, “dönüşte” diye sözleşmiştik. “Hadi,” demişti, “sen de gel...” İşim vardı, gitmem söz konusu değildi... Dönünce, o hırsız kılıklı birinden söz edeceğim demişti, edemedi...

Yanan otelde ölüme giderken mızıka çaldı. Mızıka çalmadığı anlarda Cumhuriyet gazetesine haber geçmişti: “İçeriden biri bildiriyor...”

İlk defa yaptığı bir heykel satılmıştı, üstelik bir sanat galerisinde... Deve kuşu... Onu yapmıştı. İbrahim Demirel’in galerisinde...

Bir şair kadına âşık olmuş...

O şair kadını Almanya’da görüşmüş, ondan dinlemiştim...

Sivas’ta kardeşi öldürülen gençler, ailelerin fertleri, sendikacı bir kadın arkadaşım ile gelmişlerdi. Onlardan dinlemiştim; benim olmadığım zamanları... Onları Hollanda’dan alıp evime getirmiştik. Benden sonra işkence tedavi merkezi olarak kullanılan Danimarka’daki psikolojik rehabilitasyon merkezine gittiler...

Asaf Koçak hem çizgi yoldaşımdı hem de dostumdu. Bunu bir iki defa daha yazmıştım... Şair dostumuz Adnan Yücel...

Üçümüzün Mülkiyeliler Birliği bahçesinde, kapıya yakın bir masamız vardı. Şiir ve karikatürden söz ederdik. Her iki sanat birbirine o kadar yakındır ki; tüm şairler dostumuz, çizerler yoldaşımızdır...

33 yıl geçmiş sözleşmemizin üzerinden... 33 yıl ne kadar uzun, ne kadar kısa...

Daha dün gibi, acının yüreğime düştüğü an...

O acı her sene tazelenir, yeniden yanar, yeniden kulağıma mızıka sesi gelir...

Asaf’ın karikatür için mesleğinden istifa edip Ankara’ya geldiği günü anımsarım...

Verilen sözleri, tutulmayan sözleri... Kapağı olmayan albümü... Çok önem verirdi karikatüre... Onun hayat çizgisi, karikatüründeki çizgi olmuştu...

Sonra şair dostlarım gelir usuma...

Ozanlar...

Ozanların sazı ile semah öğrenmem...

Semah gösterilerinde saz çalmaları...

Alevi deyişleri...

Onlar gelir geçer usumdan...

Daha dün gibi benim çocukluğum, ölen dostlarımın arkasından ağıtlarım...

Ne kadar çok ağıt biriktirmişim?

Ne kadar dostum ışıklar içinde...

Ne kadar dostum usumun gri hücreleri arasında...

Ne kadar...

Zaman geçti gitti...

Onları yakan ateş, yıllar içinde daha çok insanı yaktı...

Canlı bomba ile, kılıç ile baş kestiler, kızları cariye yaptılar, köle pazarında sattılar... Siyasi İslam işte bu!

Sivas’ta benzin bidonu taşıyanlar, Ortadoğu’yu, ülkemizi bir ateş çemberine döndürdü...

Öldürdüler, “Allahu ekber” diye bağırdılar... “İşte cehennem ateşi” derken kahkaha ile güldüler...

Ortada benzin bidonu taşıyanlar, siyasi İslam’ın Arap Baharı olacağını hiç bilemeyeceklerdi. Öğrendiler... Arkalarına Amerikan emperyalizmini alınca ellerinden kılıç, vücutlarından bomba, akıllarından ölümden başka bir şey geçmedi. Her ölüm üzerine zafer nidaları oldu. “Allahu ekber” diye bağırmak... Bomba gökten düşüyor, “Allahu ekber”... Uzun namlular ile insan öldürüyorlar, “Allahu ekber”... Canlı bomba ölüme giderken “Allahu ekber” diye bağırıyordu...

Kısacası Sivas 2 Temmuz, “Allahu ekber” nidalarının bir sistematik saldırı sloganı olacağını kim düşünebilirdi?

Maraş, Çorum katliamı yapanlar da “Allahu ekber” diye bağırmışlardı...

Siyasi İslam kendisini iki kelime ile vücut bulmuş, siyasi iradesini ortaya koymuştu...

Onlar için özgürlük, kendilerinin sonsuz can alma, kendisi gibi olmayanı köle yapıp pazar kurup satma olarak algılanmıştı... Kadınları türbana, türban yetersiz diyerek peçe arkasına alıp, kadınların haklarını ortadan kaldırdılar. Pazarda alınıp satılan, yanında erkek olmadan çıkanları ise köle yapma, cezalandırma haklarını kendilerinde buldular...

33 yıl geçti ömrümden.

Asaf için 33 yıl geçmedi... Onun zamanı durdu. Ben ise yaşlandım, gözyaşım hep aynı yerde, kurumadan durdu...

 

"Münferit" Dediler...

"Münferit" Dediler...

2 Temmuz'u yalnızca bir katliam olarak değil, Türkiye'de siyasal dinci şiddetin en önemli kırılma noktalarından biri olarak da hatırlamak gerekir.

2 Temmuz 1993'te Sivas'ta Madımak Oteli ateşe verildi. 33 aydın, sanatçı ve yazar ile 2 otel çalışanı yaşamını yitirdi. Bu katliam, yalnızca bir linç değil; laik yaşama, düşünce özgürlüğüne ve farklı inançlara yönelik dinci nefretin en ağır örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Aynı zamanda, sonraki yıllarda Türkiye'nin karşılaşacağı radikal dinci şiddetin geriye dönüp bakıldığında en önemli kırılma noktalarından biri olarak görülebilir.

Sonraki yıllarda Türkiye, radikal İslamcı örgütlerin gerçekleştirdiği çok sayıda kitlesel saldırıya sahne oldu:

2 Temmuz 1993: Sivas (Madımak) Katliamı.

15 ve 20 Kasım 2003: İstanbul'da iki sinagog, HSBC Genel Müdürlüğü ve Birleşik Krallık Başkonsolosluğu El Kaide bağlantılı intihar saldırılarıyla hedef alındı.

11 Mayıs 2013: Reyhanlı saldırıları.

2013: IŞİD adı kullanılmaya başlandı.

20 Temmuz 2015: Suruç Katliamı (IŞİD).

10 Ekim 2015: Ankara Garı Katliamı (IŞİD).

12 Ocak 2016: Sultanahmet Meydanı saldırısı (IŞİD).

19 Mart 2016: İstanbul İstiklal Caddesi saldırısı (IŞİD).

28 Haziran 2016: Atatürk Havalimanı saldırısı (IŞİD).

1 Ocak 2017: Reina gece kulübü saldırısı (IŞİD).

Bu saldırıların failleri ve örgütsel yapıları farklı olsa da ortak paydaları, dinci aşırılıkçı ideolojiyi şiddetin gerekçesi olarak benimsemeleriydi.

2 Temmuz 1993, Türkiye'nin yakın tarihinde bu karanlık çizginin en erken ve en önemli kırılma noktalarından biri olarak hafızalardaki yerini koruyor.

"Münferit" dediler.

Sonra aynı nefret, başka şehirlerde, başka örgütlerin isimleriyle, başka yöntemlerle yeniden karşımıza çıktı.

İsimler değişti; El Kaide oldu, IŞİD oldu. Hedefler değişti; aydınlar, ibadethaneler, meydanlar, havaalanları, konserler, gece kulüpleri...

Ama nefretin beslendiği kaynak, farklı olmayı düşman gören aynı karanlık zihniyetti.

Bu yüzden 2 Temmuz'u anmak, yalnızca geçmişi hatırlamak değil; nefretin ve fanatizmin "münferit" olmadığını unutmamaktır. Unutulursa, tekrar eder.

 

1 Temmuz 2026 Çarşamba

Güce Rağmen Sanat

Güce Rağmen Sanat

Sanat, özgürlüğün değil; çoğu zaman baskının içinden konuşabilme çabasıdır."

"Güce eğilmeyen sanatçı..." Bu söylemi duydukça kara mizahın bir ürünü olduğunu düşünürüm. Güce sanatçı boyun eğmiştir ama ona rağmen kendi düşüncesini eserinde yansıtmaya çalışmıştır. Hiçbir sanatçı yaşadığı zamandan sorumsuz değildir ve o zamanın baskısı içinde kendisini biçimlendirmiş, kendisine nefes alabileceği alan açmıştır.

Sanatçılar (kimse onlar) boyun eğmiştir, üstelik tüm güç karşısında el divan da durmuştur. Elbette bunda istisnai durum söz konusudur; derisi yüzülen büyük ozanlar... Adamın derisini yüzmüşler, daha nasıl isyan etsin?

Bu durum yalnızca edebiyat ya da şiir için değil, sinema gibi kolektif sanatlar için de geçerlidir. Çünkü burada da tek tek bireylerden çok, güç ilişkileri içinde şekillenen bir üretim süreci vardır.

Sinema tarihinde bütün oyuncular, sanki çektikleri filmin senaryosunu yazmış, yönetmiş gibi algılanır. Belki rollerine küçük katkılar yapmış olabilirler ama onlar ellerine verilen senaryoda kendi üstlerine düşen rolü oynamakla yükümlüdür. Oyuncu oyuncudur ve o rolü en doğal, en abartısız ama içinde yabancılaştırma efekti taşıyan hâliyle sunmalıdır; bu oyuncunun görevidir. Sabit yüzle, tekdüze sesle oyuncu olunmaz ama ülkemizde buna benzer birçok oyuncu vardır ve çevresi olduğu için birçok yapımda da rol almıştır.

Ülkemizin en değerli, büyük usta oyuncuları arabesk sanatçılarının filmlerinde yan roller oynamıştır. Sırf adları o beyaz perdede olsun, seyirci gelip onları görsün diye para karşılığında küçük rollerde bulunmuş, beyaz perdede görünmüşlerdir...

Sonuçta yönetmenin, senaristin ve dramaturgunun eseri olan filmlerin oyunculara mal edilmesini hâlâ anlamış değilim. O yönetmen başka bir oyuncuda karar kılıp rolü ona sunmuş olsaydı, o rol sunulan oyuncunun olacaktı; ama içerik ve biçim kime ait olmuş olacaktı?

Oyuncular sadece görseldir beyaz perdede ve bazı oyuncuların ilkeleri olur; o ilkeler etrafında rolleri kabul ederek tercihlerini ortaya koyabilirler. Hem faşist hem de komünist içerikli filmlerde rol almış, dönemin şartlarına uygun olarak ekonomik olarak rahatlamak için bu rolleri üstlenmiş birçok oyuncuyu görebilirsiniz. Düşünsenize; bir filminize bakıp faşistler Alevileri kitlesel olarak öldürüyor, başka bir filminize bakıp işçi sınıfının unutulmaz filmleri arasında yerini alıyor...

Tam da bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Bir filmin gerçek sanatçısı kimdir? Oyuncu mu, yoksa eseri kuran ve biçimlendiren yaratıcılar mı?

Sinema filminin sanatçısı senaryoyu yazan, dramaturgiyi kuran ve yönetenlerdir; oyuncular ise o sanat eserinde görev alan ve görüntüyü ortaya çıkaranlardır. Kısaca sahnede rol alan tiyatro oyuncusudur. Bir şeyi icra etmek insanı sanatçı yapmaz; türkü söyleyen türkücüdür, icracıdır. Sanatçı bir şeyi yaratandır.

Gerçi her sanatçı yoktan yaratamaz. Yaşam içinde mutlaka tarihsel bir karşılığı vardır; yani sınıfından, zamanından, yaşadığı kültürden bağımsız eser üretmez. Dali Amerika'ya gidip aynı etkiyi yaratamamıştır; Brecht de Amerika'da aradığını bulamamış, Berlin'de dünya tiyatrosuna yön veren eserlerine imza atmıştır.

Sanatçı kavramı tartışılmalıdır. Ama konumuz sanatçı kimdir değildir; konumuz, sanatçının güç karşısında boyun eğmesidir.

Bu nedenle tartışmayı kuramsal örneklerden çıkarıp kendi tarihimiz üzerinden sürdürmek daha açıklayıcı olacaktır. Çünkü asıl tartışma da burada görünür hâle gelir.

Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Aziz Nesin... Ülkemizin en dirençli, en kavgacı, en mücadeleci büyük sanatçılarıdır. Hâlâ da var olmaya devam ediyorlar. Büyük sanatçılar her zaman ortaya çıkmaz; belli bir tarihsel dönemde ortaya çıkar, topluma muhalif bir şeyleri dile getirir ve kendi inançları doğrultusunda eserlerini ortaya koyarlar.

Nazım Hikmet devletin baskısını yaşadı; hem Sovyet devleti hem de Türk devleti... Biri burjuva, biri işçi sınıfının devleti... Devletin baskısı altında birçok eserini yazdı; birçoğunu da yazmış ama yayımlamadan belki de yok etmiştir.

Nazım Hikmet Kürt isyanları hakkında yazmadı, yazamadı; çünkü partisinin de devletin Kürt isyanları karşısındaki tutumu açıktı. Ama o, Kürdü de Ermeniyi de Süryaniyi de biliyordu; memleketini cezaevindeki mahkûmlardan tanımıştı. Açık açık onların acısını yazamadı; çünkü güç karşısında boyun eğmişti.

Hatta cezaevinden çıkabilmek için istenen eseri de yazmıştır; o meşhur ve faşistlerin, ulusalcıların gurur duyduğu Kurtuluş Savaşı Destanı'nı. Bilmiyor muydu o, "Kurtuluş Savaşı" denen resmî tarihin dışında söylenenleri, yaşananları? Kemal Tahir biliyor da Nazım Hikmet mi bilmeyecek?

Burada önemli olan, Nazım Hikmet'i yargılamak değil; en güçlü sanatçıların bile içinde yaşadıkları siyasal koşullardan bütünüyle bağımsız davranamadıklarını göstermektir. Aynı durum başka isimlerde de karşımıza çıkar.

Sabahattin Ali'nin öğretmen olabilmesi için şiir yazması istenir, yazar. Yazdıktan sonra görevine döner ama çok da yaşayamaz. Ölüme giden yol açılmıştır bir kere. Yaşamak için her türlü mücadeleyi yapmasına rağmen öldürülmüştür. Cesedi bugün dahi yoktur. Devlet kendi öldürdüğünün cesedini de ortadan kaldırıyor. İdam ettiklerinin ya da infaz ettiklerinin kaçının mezarı var?

Bugün dahi mezarı olmayan Veysel Güney bir idam mahkûmu değil miydi? Kızıldere'de öldürülen Sabahattin Kurt'un kemikleri nerede?

Bu çelişki yalnızca Nazım Hikmet ya da Sabahattin Ali'nin yaşamında görülen bir durum değildir. Farklı biçimlerde başka sanatçılar ve aydınlar için de aynı gerilimden söz etmek mümkündür.

Aziz Nesin'in yaşamı bu güç mücadelesinin tarihi değil midir? Nerede taviz vermiş, nerede resmî ideolojiyi savunmuş belli değil midir? Her konuda yazı yazan, duruşu olan bir mizah yazarı neden bazı şeyleri yazamaz? En azından Sabahattin Ali ile bir tek fotoğrafı dahi yoktur. Onun ölümü üzerine açıkça konuşmamıştır.

Tam da burada başka bir sanatçı tipine bakmak gerekir. Çünkü yalnızca muhalif sanatçılar değil, devletle daha uyumlu ilişki kuran sanatçılar da aynı tartışmanın içindedir.

Devletin sanatçıları vardır; Yıldız Kenter bunlardan biridir. Eşiyle birlikte bir devrimcinin, bir Kürt çocuğunun öyküsünü anlatan, doksanlı yılları anlatan bir filmde rol almıştır. Şimdi o filmi Şükran Güngör mü yapmış olur?

Korkuyu yenerken baskı altındadır sanatçı; çünkü daha önce de benzer rollerde oynamamış, kendisi ekmeğini kazanırken kendi yarattığı ve devletin resmî tarihiyle çatışmayan alanda oyunları sahneye taşımıştır. Sonuçta baskı vardır ve bu baskıya karşı sanatçı kendi konumunu belirler; verilen özgürlük alanı içinde kendi rolünü oynar.

Aslında bütün bu örneklerin işaret ettiği ortak nokta aynıdır. Sanatçının cesareti kadar, içinde hareket etmek zorunda kaldığı sınırlar da tartışmanın bir parçasıdır.

Güce eğilmeden sanat yaptı, derler; sansürü anlatırlar ama onun içindeki otosansürü görmezden gelirler.

Sonuç olarak mesele, sanatçının güce boyun eğip eğmemesi değildir. Tarih boyunca hiçbir sanatçı iktidardan, sınıfından, yaşadığı çağdan ve baskı mekanizmalarından bütünüyle bağımsız olamamıştır. Asıl tartışılması gereken, sanatçının bu baskının içinde kendisine ne kadar alan açabildiği ve eserine neyi taşıyabildiğidir. Sansür kadar otosansürün de sanatın kaderini belirlediği bir dünyada, sanat çoğu zaman güce karşı değil, güce rağmen var olur. Belki de bu yüzden sanatçıyı kahraman ya da hain ilan etmek yerine, onu kendi tarihsel koşulları içinde değerlendirmek daha doğru olacaktır.

29 Haziran 2026 Pazartesi

Devrim Beklerken: İllüzyon ve Gerçek Arasında

Devrim Beklerken: İllüzyon ve Gerçek Arasında

Sol neden bu hâle geldi diye kafa yoranlar vardır. Ben de onlara bir tiyo vermek isterim: Bu acıklı sonu belki de iki kelime anlatır: “illüzyon” ve “yalan”.

Şimdi diyeceksiniz ki: “Nedir bu illüzyon?”

Olması gereken değil; algılanan ve görülen üzerine kurulu bir durumdur. Gerçek güç yerine, abartılmış bir güç ve örgütlülük görüntüsünün yaratılmasıdır.

12 Eylül işkence merkezinde, eski Dev-Genç liderlerinden biri, Merkez Komite’nin yakalandığı haberini alınca “İllüzyon dağıldı.” demiştir. Gerçekten de dağılan şey, örgütün yarattığı algının gerçek denilen duvarla çarpışmasıdır.

İşin gerçekliğinden haberdar olanlar, bu illüzyonu görmelerine rağmen sessizce olayların peşine takılmış, hatta bu illüzyonun devam etmesi için çaba sarf etmişlerdir.

Yalan meselesine gelince...

Bunu sık sık yazarım: “Polisin bildiğini yoldaşından saklayan...” Çünkü hiçbir somut durum açıkça konuşulmamış; siyasi çizginin belirsizlikleri içinde, farklı beklentilere cevap veren, ortaya yazılmış ama herkesin kendi duruş noktasına göre anlam yüklediği cümleler üretilmiştir. Kısacası, somut durumun somut tahlili yerine, geleceğe dair iyimser beklentiler üzerine değerlendirmeler yapılmıştır.

Anı değil, sürekli geleceği konuşmak; elde olmayan bir güç varmış gibi “devrim hemen şimdi olacak” anlayışıyla hareket etmek; gücün yetmediği koşullarda insanları korsan gösterilere çağırarak her türlü saldırıya açık bir kitlenin oluşmasına neden olmak bu anlayışın sonucudur.

Oysa birincil öncelik güvenlik olmalıdır. En az zararla en yüksek verimi elde etmek yerine, koşullara göre değil, kişinin bireysel yeteneğine bağlı kazanımlar beklenmiştir. Kısacası, insanlara güçlerinin üzerinde roller yüklenmiş ve bu rollerin gereğini yerine getirmeleri istenmiştir. Kişiler her türlü özveriyi göstermelerine rağmen, örgüt onlara sahip çıkamamış ve onları yalnız bırakmıştır.

12 Eylül, gerçek anlamda örgütsüzlüğün en çıplak biçimde ortaya serildiği dönemdir. Örgütsüz bireylerin kişisel çabalarıyla örgütler bir süre daha yaşamış, ancak zaman içinde sönümlenmiştir. Buna rağmen “Biz kandırıldık.” demeyi onur sorunu hâline getirenler, geçmişe sahip çıkmayı onura sahip çıkmak olarak algılamış; bu da geçmişle yüzleşmenin sözde kalmasına neden olmuştur.

Geçmişin zaafları konuşulmadan atılan her adım, aslında yenilgiyi ve o zaafları içinde taşır, hatta büyütür. Yüzleşme önce teoride başlar, ardından pratikte devam eder; son aşaması ise örgüttür.

Her yeni örgütsel yapı, geçmişin eleştirisi üzerine kurulmalıdır. Ancak o eleştiri yapılmadan, sanki geçmişin her yönüne sahip çıkılıyormuş gibi davranılması beklentileri büyütmekte; büyüyen bu beklentiler ise yeni hayal kırıklıklarının ve yıkımların temelini oluşturmaktadır.

Bugün solun, gerçek anlamda sol politika üretememesinin temel nedenlerinden biri de budur. Beklentilerin karşılanmaması, birbirinden çok farklı, hatta birbirine zıt düşüncelerin ve hayat anlayışlarının aynı yapı içinde ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Sol bir yapıdan aynı anda hem faşist, hem Kemalist/ulusalcı hem de devrimci düşüncenin çıkması tesadüf değildir.

Bunları besleyen temel unsur ise şudur: Polisin ve istihbarat örgütlerinin bildiğini arkadaşından, yoldaşından saklayan; bunların konuşulmasını sessizce geçiştiren her yapının kaçınılmaz sonu, nostaljik sohbetler ve mezarlık ziyaretleridir.

Son cümle olarak: ve illüzyon çöktüğünde geriye, gerçekle yüzleşmek yerine onu anmaya çalışan bir hafıza kalır.