10 Ekim 2026 Cumartesi

Herkes Biliyor, Kimse Bilmiyor!

Herkes Biliyor, Kimse Bilmiyor!

10 Ekim 2015 sabahı, saat 10.04 civarında telefonum acı acı çaldı… “Yaşıyor musun?” diye bir ses geldi telefonun ucundan… “Evet,” dedim. “Ne oldu?” “Aç televizyonu,” dedi.

O anda dondum kaldım. Gitmediğim bir eylemde kendi ölüm haberimi alacağımı düşünmemiştim… Ölümle yaşam arasında, insan etinin havada dalgalandığı, insanların birbirlerinin üzerine düştüğü o anı düşününce donup kalmıştım. Durdum, gözlerim pınar oldu. Çekildim içime, acım öfkeme sarıldı.

Ne olmuştu? 33 canı alanlar, bu sefer daha büyük can almışlardı…

Canım dostum Özcan Yaman, “Seni birine benzettim,” dedi. “O yüzden kalbim durarak seni aradım,” demişti…

Kalbi duran bir dostum vardı, o kanların içinde kayda alıyordu… Onun acı, telaş, korku, öfke ve çaresizlik yüklü sesiyle başlamıştı günüm…

O gün neden gitmemiştim, aslında biliyordum ama nedensiz kalmıştım…

Ölenlerin isimleri açıklandıkça, Malatya’da afişlerimi her eylemde bastırıp meydanda taşıyan gençler vardı. Çocuklar vardı. Yoldaşların isimleri tek tek geçiyordu…

Ne güzel insanlar vardı ölenler arasında, hepsi 33 güzel genç gibi, Ankara’da kanatlanmışlardı…

Siyasi İslami örgüt, ülke kurulduğu günden bu yana düşman olarak bizi gören “Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri” üyesi İslamcılar, bizi bu sefer canlı bombası ile öldürmüştü…

Hepimiz bir turna olduk, göğe yükseldik, ateşten semah durduk!

Ateşe dönmüştü en yakınlarımız…

Ekranlar parçalanmış dövizleri gösteriyordu, altına cansız bedenler…

Devletin düşmanlaştırdığı, ötekileştirdiği Kürtler, Aleviler, komünistler ve devrimciler, Ankara Garı’nın arkasındaki toplanma alanında canlı bombayla hedef alınmıştı. Patlama, en fazla insanı öldürecek biçimde gerçekleştirilmişti…

Hasan Sabbah’ın fedaileri biçim değiştirmiş, içeriği değişmiş, hedefi değiştirerek binlerce yıl sonra Ankara Garı’nın arkasında ortaya çıkmıştı.

Katili hepimiz biliyoruz, hepimiz biliyoruz katili yaratan sistemin o katilleri korumaya, kollamaya, katliamın üstünü kapatmaya bugün de devam ediyor…

Ölenlerin yakınlarının üzerine gaz sıkan bir güvenlik anlayışı vardı o gün Ankara Garı’nın arkasında… Saldırı sadece siyasi İslam eli ile değil, patlama sonrası yaşanan ölümlerin sorumluları da bugün hâlâ koruma perdesinin arkasında, olayın gerçek boyutunu göstermemek için uğraşıyorlar…

Katili hepimiz biliyoruz. Katilleri yaratan sistemi, onları koruyanları, katliamın üstünü örtenleri de biliyoruz. Ama söz konusu hesap vermek olduğunda, herkes susuyor, herkes bilmiyor!

O gün serçeler havalandı meydanda. Bugün o serçelerin kanat sesleri, çığlıkları dostlarımın sesine karışarak hâlâ kulağımda, yüreğimde yaşamaya devam ediyor…

 

9 Ekim 2026 Cuma

Halk Finansmanlı Örnek İnsan Projesi

Halk Finansmanlı Örnek İnsan Projesi

AKP, örnek Müslüman kadın olarak yetiştirdiği kişi hakkında, ‘fon dolandırıcısı’ iddiası üzerine ne yaptı dersiniz?

Partiden uzaklaştırma?

Hakkında ceza davası açılması mı?

Dosyayı zamanaşımına bırakacak sözde ifade almaları mı?

Bir dönem gözden uzak tutup unutulmasını sağlamak mı?

Peki, bu örnek insan nasıl örnek oldu?

Bir dönem başörtüsü davası vardı. Türbanlı kadın öğrencilerin okuma hakkı, elinden sözde “laik”, özde Kemalist seküler yaşamı benimsemiş, kafalarındaki örümcek ağları ile yeni örümcek ağlarının oluşumuna katkı sunan bir tepki üzerine kuruldu.

Bir şeyin reddi aynı zamanda savunulmasıdır.

Sert karşılık, sert direnç ve sert karşı cepheyi oluşturur.

12 Eylül darbesini yapan Kemalist anlayış, ulus devletinin yıkılışını kendi elleriyle gerçekleştirdi ve siyasi ılımlı İslam projesini ülkemizde hayata geçirdi.

Ilımlı İslam'ın iktidara gelmesinin ancak ters tepkiler ile olacağı biliniyordu.

Bir sembol seçildi.

Türban.

Türban üzerinden siyasi İslam örgütlendi.

Kemalistler olmasaydı bu örgütlenme gerçekleşmeyecekti.

Önce okullarda türbanı yasak kıldılar.

Kemalist dünya görüşü, “devletten” gelen emri kutsal gördü, katı kuralları ile okullarda uyguladı. Çünkü tekkeler ve tarikatlar yasasında yaşananların burada da yaşanacağını kabul ettiler . Zor ile bastır, yok et, devletin denetiminde yeni bir düzen oluştur...

Tekke ve tarikat yasakları sadece Alevileri yok etti, diğerinin üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı şemsiyesi çekildi...

Siyasi İslam ülkemizde hep devletin şemsiyesi altında kollandı, gerek olduğunda güçlendirildi.

“Komünizm ile Mücadele Dernekleri” siyasi İslam'ın örgütlenme alanı olmuştur. Dinsizliğe karşı dincileri örgütle!

Onlara iktidar yolu daha önce açılmış, kısa sürmüştü ama artık Yeşil Kuşak Doktrini içinde bizde de bir ılımlı İslam iktidarı hedefleniyordu. Yolu türban ile açıldı...

Kemalistler olmasaydı onlar asla iktidar olamazdı.

Çünkü yasaklar, yalnızca yasaklananı ortadan kaldırmaz; bazen onun etrafında yeni bir kimlik, yeni bir mücadele alanı ve yeni bir siyasi güç de yaratır.

Onlar mitingler yaptılar. Cumhuriyet mitingleri, siyasi İslam'ı kesin iktidar koltuğuna taşıyacak yoluydu, yapıldı!

Bazı “tedirgin”, “rahatsız” Kemalist kalıntısı vardı, onları da Ergenekon davası ile uysallaştırdılar...

İstanbul Büyükşehir Belediyesini alan “Türkiye'yi alır!”

Büyükşehir seçiminde solcuları parçaladılar. Her parti kendi adayı ile girdi ve Erdoğan iktidara adımını attı...

Parmağında tek yüzüğü, kaçak yapılmış bir binada ev sahibi diye tanıtıldı.

Propaganda yeni bir insanı yarattı.

İşte halkın kaynaklarıyla yürütülen bu sürecin bir başka boyutu da yeni bir insanın, yeni bir siyasetçinin ve yeni bir başarı hikâyesinin inşa edilmesiydi.

O da “örnek insanını” belediye bütçesi ile yarattı.

“Burada” okuyamayanı Amerika'ya gönderdi.

Okuttu belediye bursu ile...

Burs dediğimiz şey bizim paramız aslında. Bizden alıp Amerika'da o kişinin yaşaması sağlandı... Seküler yaşamı benimseyenlerin parası ile “örnek” insan yaratıldı...

O orada okudu...

Geldi...

Burada da artık özgür olan okulların kapısından geçip mesleğinde adım atarken, siyasetin camekânından da el sallamaya başladı...

Erdoğan için örnek insandı.

Sevmiştir mutlaka.

Örnek siyasetçiydi...

Devletin bir zaman yasak konulmuş koridorlarında artık yöneticiydi.

Yasaklayanlar o koridorlardan uzaklaştırıldı, yeni kadrolar yerleşti.

Sorunsuz örnek bir insan, “yeni” devleti yarattı...

Yeni insanların tek lideri vardı...

Tek sembolü vardı. Başparmağın avuç içine alınıp dört parmaklı bir sembol...

Heykeli yapıldı...

Meydanlarda heykeller, liderin isimleri her yere kondu...

Üniversite ismi, üniversitelerin yerleşim yerlerinde isimler, şehirlerin caddeleri, sokaklarında isimler hep yaşayan siyasilerin isimleri ile doldu...

Okul isimleri siyasilerin isimleri, siyasi yasaklarda bu isimlerin üzeri kapanmadı, çünkü devletin okulu aynı zamanda propaganda yasağı olacak değildi ya!

Ilımlı İslam iktidarı sistemi değiştirdi, çünkü tek adamın yetkisi tek kişide somutlaşması gerekliydi...

Sözde Bakanlar Kurulu öncelikle ortadan kalktı. Meclis dışından bakanlar atandı. Bu sayede Meclis içinde olmayan bakanlar Meclis kapısına uğramadı, onlara soru soranların soruları yanıtsız kaldı ya da basın bülteni ile geçiştirildi...

Siyasi gücün tek elde toplandığı bu düzende, hesap sorma mekanizmalarının ne kadar işlediği de ayrı bir mesele hâline geldi.

Ekonomik kriz, birilerine fırsat oldu...

Enflasyon bir silaha dönüştürüldü...

Borsa kapitalizmin olmazsa olmazıdır.

Borsada emek harcanmadan, kaynağı belli olmayan sıcak paralar hareket etti.

Sonunda şişti...

Bu işten saadet zinciri yaratılacağı bulundu.

Geçmişin saadet zinciri tecrübesi olanlar “büyük” insanlar oldu.

Ve geldik, örnek insanın, eşinin ve çevresinin “fon vurgunu” adı verilen olaya takıldığı noktaya...

Örnek insan, yetiştirildiği kültüre göre hamle yaptı. Yakalanınca “vicdanı” ortaya çıktı, kazancın bir bölümünü iade etti.

Dosya kapanacak mı?

Elbette kapanacak, çünkü iktidar hesap sormak yerine kendisinden olanı koruma üzerine kurmuş bir düşünce yapısına sahiptir. Her türlü olay olur, “kol kırılır ve yen içeride” kalır...

Halkın parasıyla eğitim, halkın kaynaklarıyla siyaset, halkın ödediği bedelle kurulan bir itibar... Sonra bir sorun ortaya çıktığında vicdanın devreye girmesi ve paranın bir bölümünün iade edilmesi.

Peki, bu bir hesap verme midir, yoksa örnek insan projesinin itibarını kurtarma çabası mı?

Halkın parasını kullanarak örnek insan yetiştirmek kolay. Asıl mesele, o örnek insanın hesap vermesi gerektiğinde kimin örneği olduğunun ortaya çıkmasıdır.

Halk Finansmanlı Örnek İnsan Projesi'nin en ironik yanı da budur: Faturayı halk öder, başarı hikâyesini iktidar yazar; hesap sorulacağı zaman ise herkes susar.

 

4 Ekim 2026 Pazar

Suçluyu Bulduk, Dosyayı Zamanaşımına Bıraktık

Suçluyu Bulduk, Dosyayı Zamanaşımına Bıraktık

“Onların en büyük kaygısı günah işlememek değil, işlediğini belli etmemektir.” — William Shakespeare

Bugünlerde de “Şu yargılansın, bu yargılansın!” lakırdıları çoğaldı. Aslında bu, muhalefeti etkisizleştirme yöntemlerinden biridir. Çünkü kimin yargıladığı, kimin yargılandığından daha önemlidir.

İktidar, hazırlıklı ya da hazırlıksız, gündem değiştiren bir durumla karşı karşıyadır. Siyasette kimin ne yaptığı, niçin öyle tepki verdiği zaman geçince daha çıplak ortaya çıkar. Sonuçta siyaset, manipüle etme sanatıdır; kitlesini bir arada, diri ve seçime hazırlıklı tutma sanatıdır.

Bunu beceren siyasetçi ve partisi, iktidar koltuğundan kalkmamak için her yolu mubah görür. Tek başına ayakta duramayan siyasetçilerden medet umanlar da onun iktidarını devam ettirmek için her yolu rahatlıkla kullanırlar. Çünkü ortada çok büyük bir pasta vardır ve o pasta henüz tükenmemiştir. Tükenmiş olsa dahi hesap verir konumda olmamak isterler.

Yani suçu, kabahati çok olanların kaybedeceği de çoktur. Fakat bu suçların, kabahatlerin diyetini ödeyerek, hacı gibi siyasette Washington’dan geçip oraya el sürerek, nasiplenerek, meşruiyetini alıp gelmek mümkündür. Sonra temiz elleriyle, “Nerede kalmıştık?” der ve yoluna devam eder. Sonuçta kime hizmet ettiği, kime karşı sadık kaldığı, kardeşliğin ölçüsüdür.

Her iktidar, belli bir süre içinde kendi içindeki “çürükleri”; yani çok fazla yağmalamış, seçmenin gözüne batar hâle gelmiş, gözü doymayan açları çevresinden uzaklaştırarak ve suçları onların üzerine yıkarak aklanır.

Lider her zaman habersizdir, bilgisizdir, kandırılmaya uygundur. Ne olursa olsun lider korunmalıdır.

Sonra “Mahkeme açılsın, yargılansın!” lafı ortaya atılır. Mahkeme açılır, dava zaman aşımına bırakılır. Unutulmaya yüz tutunca aklanır ve her şeyin üstü kapanır.

Bir bardakta fırtına çıkarmak, siyasetin en çok kullandığı yöntemlerden biridir. Kamuoyu o fırtınayla ilgilenirken aslında gemi su almaktadır; kaptan ise fırtınanın ortasında idareyi kaybetmek üzeredir. Yolcular bardağa odaklandığı anda, kendilerinin de büyük bir fırtınanın içinde olduğunu unutur.

Ahmaklar ise sosyal medyada “Şu yargılansın, bu yargılansın!” diye kampanyalar düzenler, o bardaktaki fırtınayı gündemlerine alırlar. İktidarın da en çok istediği budur: Yargılamak!

Bugüne kadar yargılanmamış kim kaldı?

Halkın büyük çoğunluğu icra dairesinin kapısında dosya takip ediyor.

Kredi borçları sınırı aştı. Yeni kredi alamayan ne yapacak?

Eğitim denilen büyük bir kandırmaca var. İnsanların duygularıyla oynayıp çoğunu üzerinden köle hâline getiren, okul masrafını ödemek için her türlü özveriyi gösteren ailelerin çaresizliği bir silaha dönüşmüştür.

Sağlık aynı şekilde...

Güvenlik aynı şekilde...

Çaresiz insanların işi gücü, vicdanını rahatlatacak mahkemeler açılacak; kurbanlar yargılanacak, arkasında bulunan dayısına göre hüküm alacak ve olay kapanacak.

Kapanmayan şey ise bütçe olacak!

Bir bardakta çıkan fırtınayla oyalanmak, manipülasyonun sadece bir yoludur.

Suudiler Yemen’e girince bizim de askerimiz orada ölecek, diyen var mı?

Yemen’de Husilerle çatışmak, aynı zamanda İran’la çatışmak olmayacak mı?

İran cephesi açılmayacak mı sanıyoruz?

Bütçesi olmayan bir iktidar savaşa girerse, her şeye muhtaç hâle geleceğimizi unuttuk mu?

Çaresizlerin ülkesinde, bir bardakta çıkan fırtına yalnızca bir gündem değiştirme yöntemi değildir. Aynı zamanda vicdanları rahatlatmanın, öfkeyi başka yöne çevirmenin ve asıl hesabı görünmez kılmanın da en kolay yoludur.

Muhalefeti yeniden biçimlendirmenin yolu da buradan geçer.

Birileri yargılanır, kamuoyu rahatlar. Birileri suçlanır, öfke diner. Dosyalar açılır, manşetler atılır. Sonra zaman geçer.

Ve sonunda herkesin beklediği o sihirli cümle gelir:

“Artık bu konuyu kapatalım.”

Çünkü mesele gerçekten hesap sormak olsaydı, yalnızca suçluyu bulmak yetmezdi. Hesabın da ödenmesi gerekirdi.

Ama bizde bazen düzen daha basittir:

Suçluyu bulduk, dosyayı zamanaşımına bıraktık.

Bardaktaki fırtına dindiğinde ise geminin ne kadar su aldığına bakmak için artık çok geç olabilir.

 

30 Eylül 2026 Çarşamba

Nazım 19’unda Ne İse Kırkında da Odur!

Nazım 19’unda Ne İse Kırkında da Odur!

Yağmur çiseliyor. İstanbul her zamanki gibi yağmurla birlikte yavaşlamış, hatta yer yer felç olmuş. Buna rağmen salon dolu. Kadıköy’deki eski gazhane, tiyatro salonuna dönüştürülmüş. Salona girmeden önce, bilet kontrol alanında garip bir koku hâkim. Aynı havayı onlarca insan soluyor; bir şey olacaksa hepimize olacak. Belki de daha oyuna girmeden, farkında olmadan ortak bir kader duygusunun içinden geçiyoruz.

Sonra salona ve aslında geçmişin içine giriyoruz.

Sahne bir cezaevi. Dört tarafı demir parmaklıklarla çevrili bir alan, arkada bir saz, sahnenin iki yanında Nazım Hikmet’in portresi ve şiirler... Seyirciye yakın yerde, yine parmaklıkların arkasında şiirler ve aşk mektupları duruyor. Daha oyun başlamadan zamanın içine çekiliyoruz. Özlem Deniz Yetkili’nin tasarladığı cezaevi dekoru ve kostümler, Salih Kanatlı’nın ışığıyla birleşince geçmişin bir taklidi gibi durmuyor; bugünün içinden o zamana açılan bir kapı gibi hissettiriyor. Fatih Çiçekli’nin yaptığı özgün müziklerle Bursa Cezaevi’ndeki Nazım’ın hayatına, zamanın içine çekiliyoruz.

Sahnede bir tarafta 19 yaşındaki Nazım, diğer tarafta kırk yaşlarını yaşayan Nazım var. İki ayrı beden, ama sanki aynı ruhun iki ayrı zamanı. Gençliğin coşkusu ve dünyayı değiştirme arzusu ile hayatın bedellerini olgunlukla karşılayan kırk yaşındaki Nazım aynı sahnede buluşuyor. Dün neye inanmışsa bugün de o inancın arkasında: Nazım 19’unda ne ise kırkında da odur.

Zaman ilerlemiş, bedeller ağırlaşmış ama idealleri değişmemiştir. Üstelik cezaevinde olmak onun üretmesine engel değildir. Üretmek, içeride önyargıları yıkarak yeni dostluklar kurmanın, yatay ilişki kurmanın anahtarıdır. O ürettikçe çevresindeki insanların hikâyelerinden beslenir, düş dünyası büyür.

Dört parmaklığın arkasında ise dört kadın var… Nazım’ın hayatına giren kadınlar. Zaman zaman roller çoğalıyor; biri sözünü bitirmeden diğeri kaldığı yerden devam ediyor. Nazım’ın hayatındaki kadınları yalnızca birer karakter olarak değil, onun duygularına açılan kapılar olarak görüyoruz. Dışarıdaki yaşam da zordur onlar için. Dışarıda da görünmez bir cezaevi vardır; insanın yaşamını ve özgürlüğünü kısıtlayan başka duvarlar...

Sahnenin kendisi de zamanın içinden çıkıp gelmiş gibi. Işık, kostüm, ses ve dekor; hiçbiri yalnızca dönemi taklit etmek için kullanılmamış. Dönemin tarihini ve duygularını taşıyan arkadaki saz ve müzikler, oyunun bütününe hizmet ediyor.

Ve sonra cezaevinin diğer insanlarıyla, yani Memleketimden İnsan Manzaraları ile karşılaşıyoruz. Her biri geldiği yörenin şivesini, korkusunu ve hikâyesini beraberinde getiriyor. İnsanların cezaevine düşmesine neden olan koşullar üzerinden dönemin korkusu ve arkasındaki sistem sorgulanıyor. Cezaevi ayrı bir dünyadır; orada gerçekler çıplaktır.

Nazım’ın yakınlarından gelen “yolundan dönmesi, düzenle uzlaşması” talepleri ve onu içeride tutan dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın tutumu, siyasal baskının izlerini sahneye taşıyor. Komünist olduğu için hedef alınması, geçmişte birlikte yürüyenlerin düzenin kadrolarına geçmesi... Bu siyasal atmosfer bugün de farklı öznelerle devam ediyor. Evrensel hukukun yerini kişiye özel cezalandırmaların aldığı günümüz dünyası ile geçmiş arasında köprüler kuruluyor.

Özneler değişebilir, yöntemler değişebilir, zaman değişebilir. Fakat insanın korkusu, baskı karşısındaki tutumu, adalet arayışı, inandığı şey uğruna bedel ödeme meselesi bütünüyle ortadan kalkmıyor. Oyun bunu seyircinin karşısına bir ders gibi koymuyor. Aytunç Şabanlı, İzel Seylani, Özgür Oktay, Hatice Tezcan, Döndü Özata, Melihat Melis Beşe, Umut Ersoy, Kurtuluş Altaylı ve Altekin Erginel’den oluşan kadro, bu meseleyi bize doğrudan yaşatıyor.

Az oyuncuyla çoklu karakter yaratılması oyunun ritmini hep canlı tutuyor. Her oyuncu birden fazla insanın hikâyesini taşıyor. Zaman kırılıyor, hikâyeler birbirine geçiyor ama oyun hiç dağılmıyor.

Seyirci koltuğunda bir an 19 yaşındaki Nazım’ın coşkusuna kapılıyor, bir an kırk yaşındaki Nazım’ın ağırlığını taşıyor, bir an cezaevindeki bir başka insanın çaresizliğine ortak oluyoruz. Ve zaman bir noktadan sonra önemini kaybediyor.

“Bizi esir ettiler, bizi hapse attılar: beni duvarların içinde, seni duvarların dışında…”

Bu sözler sahnede geçmişte söylenmiş bir söz olmaktan çıkıyor. Duvarların yalnızca dışarıda olmadığını, insanın hapishaneyi kendi içinde de taşıyabileceği düşüncesi bugünün seyircisine kadar ulaşıyor.

Oyunun ruhunda Nazım Hikmet’in tiyatro bakışının izlerini sürekli görmek mümkün. Yaşar Ersoy’un yönetiminde onun söylemleri, düşüncesi ve tiyatro anlayışı oyunun içine ince ince işlenmiş. İnsanlar zaaflarıyla da erdemleriyle de sahnede. Yukarıdan bakan bir anlatım yok. Oyun bizi bir şeylere ikna etmeye çalışmıyor; bize bakmamız gereken yeri gösteriyor ve gerisini bize bırakıyor.

Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, 45. yılında tam da kendi anlayışına uygun bu oyunla geleceği kucaklıyor. Yaşar Ersoy’un kurucusu olduğu tiyatrosunu ustalara ve emin ellere bırakmış olmasının verdiği özgüven, bu anlayışın daha da ileriye taşınacağı duygusunu seyirciye geçiriyor.

Yıllar geçerken değişmek, gelişmek, yenilenmek ama özünü kaybetmemek… Ve dün söylenen bir sözün, yıllar sonra bugün hâlâ seyircinin karşısında bir karşılığı olabilmesi…

Lefkoşa Belediye Tiyatrosu bunu başarıyor.

Yaşar Ersoy’un temelini attığı bu ışık, 45 yıllık köklü bir çınara dönüşerek bizi zamansız bir yolculuğa çıkarıyor. Sahne, karanlığın ortasında aydınlığı, umutsuzluğun inadına umudu yeşertirken; direnmenin, insan onurunu var eden en soylu eylemlerden biri olduğunu 45. yılın gururuyla usulca kalbimize fısıldıyor...

İsmail Cem Özkan

 

Aşk İçinde Mahpushane (Lefkoşa Belediye Tiyatrosu)

Yaşayan ve Yazan: Nazım Hikmet

Oyunlaştıran ve Yöneten: Yaşar Ersoy

Dekor, Kostüm Tasarımı: Özlem Yetkili

Işık Tasarımı: Salih Kanatlı

Özgün Müzik: Fatih Çiçekli

Afiş Broşür Tasarımı: Umut Ersoy

Fotoğraf: Yıltan Taşçı

Asistan: Ali Moda

Işık Uygulama: Fırat Çelik

Ses-Efekt Uygulama: Mehmet Eseri

Sahne Amiri: Mehmet Demir

Oyuncular: Aytunç Şabanlı, İzel Seylani, Özgür Oktay, Hatice Tezcan, Döndü Özata, Melihat Melis Günalp, Umut Ersoy, Kurtuluş Altaylı, Altekin Erginel

 

28 Eylül 2026 Pazartesi

Hiç değişmedi, hep aynı kaldı...

Hiç değişmedi, hep aynı kaldı...

“Bir köşede mırmır edenler gördüm,
Görüp yanlarına sokuldum;
Diyorlar ki: ‘Elli, yetmiş...’
‘Nedir?’ dedim.
‘Bir cuma günü zengin gelir, elli, yetmiş para verir.’ dendi.”

Şair Eşref

Aradan onca yıl geçti; düzen değişti, isimler değişti, araçlar değişti, söylemler değişti ama görünen o ki hikâye hiç değişmedi.

Almanya'da sigortayı dolandıran, zengin yaşamını ve göremediği bir hayatı aldığı lüks araçlarla yollara döken bir kadın ve bir erkek tutuklanmış. İslam vurgusu, İslami kurallara göre —ki sonradan uydurulmuş bir türban hâli mevcut; gerçekte bu örtünün 1980 öncesinde yoktur— kıyafet giyen bir kadının teşhiri üzerinden medyada manşet manşet dolaşıyor.

Türkiye'de ise iktidarda olan siyasi İslami bir partinin vekili, parti üst yönetiminde yer alan ve aynı Almanya'daki gibi giyinen, siyasi İslam temsilcisi olduğunu üzerinde taşıdığı kıyafetle ortaya koyan bir kadının medyada manşetlerde yer alması tesadüfi mi?

Elbette değil!

Siyasi İslam imajını kullanarak soygun düzeni devam ediyor.

Bu düzen öyle basitçe geçiştirilecek bir şey değildir.

Medyaya reklam vererek “ev, araba veren bankayız ama biz İslami bankayız” vurgusu yapan katılım bankalarının ve şirketlerinin vurgunu henüz ortalığa serilmedi. Onların borsa içindeki çalışmaları, faiz ile para işlettikleri, o evleri ve arabaları ne karşılığında verdikleri ortaya serilince, İslam'ın meşhur şu “adaletli ekonomi düzeni” gerçek anlamda ortaya serilmeyecek mi?

“Huzur İslam'da” vurgusunun, huzur yok olunca propaganda dilinden sönümlenmesi gibi, elbette serilecek.

Zaten çoktan siyasi İslam, “siyasi olarak” iflas etmiş bir düzendir.

IŞİD, El Kaide, HTŞ ve Suriye devlet başkanlığına giden siyasi İslam; sorunlara çözüm bulamadığı için Amerikan emperyalistlerinden yardım beklemektedir. Onlardan aldıkları meşruiyet de ortadadır.

Siyasi İslam'ın yaratmış olduğu tek tip kıyafet, kendi içinde çeşitlilik göstermesiyle bu imajı ortadan kaldırmamaktadır. Kadına araba kullanımına izin verilmesi, iş yeri açması, çalışma hayatının içinde olması tamamıyla reklamdan ve vitrin düzenlemekten başka bir şey değildir. Şeriat hükümleri içinde kadının yeri bellidir.

Kadının iş kadını olarak görünmesi, yalnızca gelen müşteriye sunulmuş bir imajdır.

Dini görüşü ve duruşu ortada olanları müşterilerini kapıda karşılayıp, arkasından parasını cebinden alan, hortumlayan bir düzen kurmuşlar.

Onlar, gerek borsadan gerek kurdukları şirketlerden hem devleti hem de müşterisini dolandırıp yolsuzluk yapmasının dinde yeri aranırsa, mutlaka tozlanmış sayfalar arasında bulunur. Ama kimden referans alınırsa alınsın, hırsızlık hırsızlıktır.

Yapılan her yolsuzluk, bir çocuğun geleceğinin çalınmasıdır...

Her hırsız, başkasının hayalini çalmaktır; geleceğini, başkalarının çocuklarının geleceğini karartmaktan başka bir şey değildir.

Siyasi İslam, önce para, sonra iman demiş; her olanağı kendi lehine çevirip çocuklarının geleceğini garanti altına alıyormuş. Elbette birileri çocuklarının geleceğini garanti altına alırken, diğerlerinin, yani çoğunluğun, çocuklarının haklarını çalmış oluyor. Biri zengin oluyorsa, mutlaka biri fakirleşmiş olur.

Siyasi İslam çoktan bitmiştir. Ama devlet erkini elinde bulundurduğu sürece, hortumları cebimizden çıkmayacaktır.

Siyasi İslam ile yüzleşilemeyen toplumlarda, buna benzer hikâyeler hep var olmaya ve yaşamaya devam edecektir.

Hiç değişmedi.

Hep aynı kaldı.

 

26 Eylül 2026 Cumartesi

Birlik Beraberlik İçin Son Bir Şarkı

Birlik Beraberlik İçin Son Bir Şarkı

İstanbul’da kabare işi yapan Agop, Türkiye’deki gelişmeler üzerine yaşayamaz hâle gelince, kabaresini oyuncuları Anita, Azize ve Nefise ile birlikte “zorunlu göç” ile Lefkoşa’ya taşımıştır. Orada açılan kabareye başkaları da katılacaktır. Georgina, ışıkçısı da Lefkoşeli Türk’tür.

Lefkoşa o süreçte İngiliz yönetimi içindedir. Olaylar henüz toplumlar arasında çatışmaya dönüşmemiştir. 1957 yılı, bir yol ayrımının görünür olmaya başladığı yıl gibidir.

O tarihlerde Ortadoğu ateş topudur. Halklar birbirine girmiş, ateş içinde savaşmaktadır. Kıbrıs’ın geleceği de bu çatışmaların gelişimi ile bağlantılıdır; çünkü İngiliz çıkarları, adanın nasıl bir yol izleyeceğini belirleyecektir.

Siyasi olaylar, toplumun çözülmesi ve yeniden oluşturulma sürecinde Agop’un deyimiyle “kabare dünya içinde bir dünyadır. Mutlulukta uzlaştığın” ayrı bir dünyadadır.

Seyircisinin özellikle her kesimden olmasına özen gösterirken alışverişlerini de çeşitlendirmiş, her kesimden alışveriş yapmaya dikkat etmektedir. Kısaca, o taraf değildir. Dışarıda ne olursa olsun, bu kabare içinde birlikte mutlu olmak, aynı zamanda ortak eğlenebilmektir.

Kabare sadece eğlence değildir elbette; eğlendirirken mesajlar da vermektedir. O, birlikten ve ortak yaşamdan taraftır. Ayrım yapmadan tüm seyirciler karışık oturmaktadır. İngiliz sömürgecilere karşı direnen Rumlar, Türkler, İngilizler ve diğer halklar, hepsi o kabare çatısı altında eşittir.

Fakat dışarıdaki dünya değişmektedir.

Lefkoşa Belediye Meclisi’ndeki 12 azadan 8’i Rum, 4’ü Türk’tür. Olaylar öyle bir gelişir ki Türkler ve Rumların yaşam alanları arasında dikenli teller çekilir, adanın taksimi için adımlar atılır.

Bu gelişmeler üzerine Agop’un sesi duyulur:

“Farklılıklar güzeldir. Engel değildir beraber olmaya. Ama ne vakit ki bir farklılığın altını çizerler, misal o Türk’tür, bu Rum’dur, bu Ermeni’dir derler, işler değişir. Ne vakit ki bir farklılığın altını çizerler, o vakit bir ihtimalin de üstünü çizerler; beraber olma ihtimalinin.”

Korkusunu dillendirmekte, Rumları ve Türkleri kabaresinde birlikte eğlenmeleri için davet etmeye devam etmektedir.

İşin ilginç yanı, o dönemde kabare altın çağını yaşamaktadır. Kargaşanın ortasında altın zamanını yaşayan kabare!

Kargaşadan kaçmışlar, yeni yaşam alanlarını bulmuşlar ama kaderleri belki onları izlemektedir. Ülke, İstanbul’daki Eylül Olayları’nda olduğu gibi yağmaya, talana, öldürmeye doğru ilerlemektedir. Rumlar Rum dükkânlarından, Türkler Türklerden alışveriş yapmakta, parası olanlar ise İngiliz dükkânlarına gitmektedir. Elbette Rumlar gidenler tarafında değildir, çünkü silahlı bir mücadeleye girişmişlerdir. Ayrışma, “birlik” kelimesinin içinde olgunlaşmaktadır.

Kabarede çalışanlar, yaşayanlar ise bu çatışmada taraf değildir; aradadır.

Bu konuda Agop şöyle der:

“Hasbelkader içine doğduğumuz bu yerde, yerimizi arar dururuz. Bazılarımız diğerlerinden daha fazla. Yerini bulamayanlar köklerini salamazlar… Arada kalanların kökleri nereye doğru uzar?”

Yeni yaşam alanında kök salamayacaklarını hissetmektedir ama umut taşımaktadır. Bir ihtimal!

O ihtimal onları ayakta, bir arada tutmaktadır. En azından toplumdaki ayrışma kabare içinde olmayacaktır. Bir arada, birlikte çalışmaya, birbirine karşı hoşgörü geliştirmeye çalışarak kriz anlarını yönetebilmektedirler.

Farklı kültürden gelen insanların ortak kaderidir kabare. Farklı kültürlerin mozaiğidir. Her dilden şarkılar söylenir. Her dilden kelimeler sıkışır cümlelerin arasına.

Bir çatı altında bir umudu yeşertmek ve kök salması için uğraşan Agop’un hesaba katmadığı gelişmeler ise artık onun dünyasının kapısını çalmaya başlamıştır.

Çatışmaların en yoğun yaşandığı zamanda Kıbrıs Cumhuriyeti kurulması fikri ortaya atılır ve kısa zamanda iki toplumlu bir cumhuriyet doğar. Ayrılık, birden birlikte cumhuriyet çatısı altında yaşamaya dönüşmüştür…

Yeni umutlar, yeni gelecek hayalleri…

Agop şaşkındır, inanamaz.

İnanılması güç olan gerçekleşmiştir. Dikenli teller ortadan kaldırılmış, cumhuriyet oluşturulmuştur.

Türk ve Rum toplumlarına devlet yönetiminde belirli oranlarda temsil hakkı verilir. Ama azınlık olanlara, yani Rum ve Türkler dışında kalanlara iki seçenek sunulacaktır: Kimin yanında olarak anılacaklardır?

Ermeni Agop’a ya Rum olacaksın ya da Türk dayatması yapılır.

Seçimlerde gizli oy kullanılmasına rağmen kime ne kadar oy çıktığı sorgulanmakta, nerede oy kullandığına bağlı olarak Türklere ya da Rumlara ne kadar oy atıldığı ve kimler tarafından atıldığı araştırılmaktadır. Her iki toplum, kendi lehine gelmeyen oyu ajanlıkla, hainlikle suçlayacak söylemler geliştirmektedir. Kısaca, nefret söylemi tohumları toplumlar arasında, azınlıklara yönelik de işlemektedir.

Dışarıda yeniden çatlaklar oluşurken kabarede hayat devam etmektedir.

1964 yılını karşılamak için Agop hazırlıklar yaparken Rum ve Türkler arasında silahlı çatışmalar başlar. Silahlı çatışma Anita’yı İstanbul’daki Eylül Olayları’na alıp götürür; travması gün yüzüne çıkar.

Onu yatıştırmaya çalışırken ışıkçı Mustafa soluk soluğa kabareye gelir. Mahallelerinin ateş altında olduğunu belirtir ve ailesini görmek için geri gideceğini söyler.

Agop da onu izler ve geri dönemez.

Agop, İstanbul’dan sürgün edilen Ermeniler ile aynı kaderi paylaşır…

Oyun eğlencelidir; trajedinin içinde eğlenceyi, yaşanmış hikâyelerin yeniden kurgulanarak ortaya çıkarıldığı bir müzikal olarak karşımıza çıkar. Hem eğlenirken hem de tarihe doğru uzanan bir yolculuktur.

Sahnede Ermeni, Rum, İngiliz ve İstanbul’dan gelen Türk kendi şiveleri ile Türkçe konuşurken, Lefkoşalı olan ışıkçı Mustafa’nın İstanbul Türkçesi konuşması beni şaşırttı. Ben ondan Kıbrıs şivesi ile oyuna katılmasını beklerdim.

Onun dışında oyunu çok başarılı buldum. Her oyuncu üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirmiştir. Dansçıların oyuna katkıları da küçümsenmez. Onlar sessizdir ama dansları ile oyuna derinlik katmışlardır.

Öncelikle oyunu yazan ve yöneten Aliye Ummanel’in tarihi derinlemesine araştırması, onu bir müzikal içine damıtması, oyuncuları zamanın olaylarını slogan atmadan, içten içe incelikle işleyerek seyirciye ulaştırması açısından çok değerli.

Kıbrıs tiyatrosunun temel taşını atmış olduğunu düşündüm.

Gerçi Kıbrıs tiyatrosu hakkında çok bilgim yok ama ileride Kıbrıs kültürünün daha görünür ve bizler tarafından izlenir hâle gelmesinde bu oyunun önemli bir yer tutacağını düşünüyorum.

Oyuncular hakkında yazmadan önce özellikle dekoru, ışığı, müzisyenlerin konumu ve canlı performansları hakkında da birkaç söz etmek gerekiyor. Çünkü bunların her biri oyunun dünyasını kuruyor.

Hem oyunun seyrinin seyirciye aktarılmasını hem de oyunun anlaşılır kılınmasını sağlamışlar. Eksik bir ışık hâli yoktur. Oyunda boşluklar ve sessizlik, karanlık anın derinliği, sahnede karanlıkta ya da gri hâlde kalan alanların kullanımı dikkat çekicidir.

Dekor sade ve gerektiği kadar var. Ne fazla ne de eksiktir.

Müzisyenlerin canlı performansı ise oyunun içinden geçiyor. Her nota, her ezgi oyuncudan aldığı nefesi seyirciye taşıyor.

Bu oyunda mikrofonun nerede ve nasıl kullanılacağını da çok güzel gerçekleştirmişler. Son zamanlarda her oyunda alakasız şekilde mikrofon kullanarak oyuncuyu sahnede kaybeden yönetmenlerden değildir. Mikrofonun varlığı oyuncunun önüne geçmiyor; sahnenin içinde kalıyor. Çok başarılı bulduğum anlardır…

Oyunculara gelince, diyeceksiniz, hep Agop’tan bahsettin.

Elbette Agop oyunun başoyuncusudur. Onun anlatımı etrafında oyun kurgulanmıştır. Fakat onun yanında yer alan oyuncular ve roller olmasaydı oyun ortada olmazdı. Agop’un başarısı diğerlerinin başarısıdır.

Diğerlerinin başarısı, Osman Ateş’in oyunu içselleştirmesini de ortaya çıkarmıştır. Şivesini kullanımı, mimikleri ve vücut dili ile usta oyuncu olduğunu ortaya koymaktadır.

Anita rolünde Özgür Oktay, Georgina rolünde Hatice Tezcan, Azize rolünde Döndü Özata, Nefise rolünde Gülsefa Dede, Mustafa rolünde Altekin Erginel, Charis rolünde Barış Refikoğlu, Mr. Filanca rolünde Ali Moda; oyuna, bu esere verdikleri emek her türlü övgüyü hak ediyor.

Her biri şivelerini, trajediyi ve yaşanmış acıları anlatırken mimikleri, sesleri, duruşları ve yönetmenlerinin onlara yüklediği görevleri ustalıkla yerine getirmişler.

Ersen Sururi’nin müziği zamanın ruhunu bugüne taşımış…

Muhteşem…

Elbette canlı müzik yapanların emeklerine sağlık. Onlarsız bu oyun ortada olmazdı.

Emeği geçenlere canı gönülden teşekkür ederim.

 

İsmail Cem Özkan

 

Bir İhtimal Kabare

Yazan & Yöneten: Aliye Ummanel

Dekor Tasarım: Özlem Yetkili

Özgün Müzik: Ersen Sururi

Koreografi: Osman Ateş

Müzik Orkestrasyon: Cahit Kutrafalı

Işık Tasarım: Salih Kanatlı

Işık Uygulama: Fırat Çelik

Efekt Uygulama: Mehmet Eseri

Sahne Amiri: Naciye Arsel

Dekor Asistanı: Ali Moda

Orkestra: Ali Suyolcu, Ercüment Şeker, Ebru Pendakomolu, Ozan Sezikli

Oyuncular: Osman Ateş, Döndü Özata, Özgür Oktay, Hatice Tezcan, Barış Refikoğlu, Gülsefa Dede, Altekin Erginel

 

23 Eylül 2026 Çarşamba

Otele Hoş Geldiniz, Çıkışınız Nehirden

Otele Hoş Geldiniz, Çıkışınız Nehirden

 

Nehirlerle çevrili, yosunların her şeyi teslim aldığı, kasvetli bir yerde otel işleten anne ve kızı Martha, otellerine gelen müşterilerini öldürerek, onların paralarına el koyarak hayatlarını düzenlemek, sürekli tasarladıkları deniz kenarında, kumların ayakları yaktığı yerlerin özlemi içindedirler. Son bir zengini öldürdülerse, o hayallerine kavuşacaklardır.

Bir gün otellerine bir müşteri gelir; gelen aslında geçmişi ile barışmak isteyendir. Oteli işleten anne ve kızı, aslında çocukken terk ettiği ailesidir. Jan, tereddüt içindedir; nasıl açıklayacaktır onlara, bilinmeze doğru adımını atarken nasıl bir yol izleyeceğini bilmemektedir. Olayların akışına göre davranacaktır. Eşi Maria ise bu plansız işe karşıdır; neden ailesine açılması konusunda çekingenliğini sorgulamaktadır… İstemez ama Jan, her şeye rağmen geri dönülmez yoldadır.

Otele kayıt yaptırmak için lobide beklerken tereddütleri sözlerine ve davranışına yansımaktadır… Tek başına otele yerleşecek ve geride bıraktığı ailesi ile yüzleşecek ve barışacaktır belki…

Varoluş sorgusudur öykünün konusu. Elbette Camus, kara mizahın her unsurunu ustalıkla kullanır; okuyucusunu ve sahnede bizi olaya yabancılaştırır. Jan yabancıdır; geçmişten gelen değil, yeni bir müşteridir. Martha için hayallerine giden bir hedeftir. O hedefi öldürecek ve sonra nehrin soğuk ve derin sularına atacaktır, tıpkı geçmişte yaptıkları gibi...

Annesi ise bu sefer isteksizdir, yorgundur; Martha ile çatışma halindedir. Bu sefer son olacaktır ama o sona adım atmakta zorlanmaktadır. Yılların birikimi bıkkınlık, çaresizlik ve kabul ediş vardır; kızı gibi beklentisi yoktur.

Martha yirmili yaşlarda, henüz bir erkek ile birlikte olmamış, bu kasvetli yerde yaşamak ve yaşlanmak istememektedir. Dışarıdan bakan için ergen kız ile annesinin çatışmasından bahsedildiğini düşünebiliriz; sonuçta o, kalıbına sığmayan, hayallerini gerçekleştirmek için her şeyi göze almış, hatta annesi ile çatışmaktan çekinmeyen isyankârdır…

Gelen zengin müşterinin olması zorunludur. Kim olduğu önemli değildir; gelen kim olursa olsun, müşteri olduğu için yabancıdır…

Olaylar öyle bir kurgulanır ki, bize absürt gelen o yaşananların bir trajedi olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz…

İzlediğim oyunda öncelikle dekordan bahsedeyim: S harfinin yere çizilmiş gibidir. Açık alanlar kapıdır. Girişler ve çıkışlar bu alanlardan olmaktadır. Ön taraf lobi, müşteri kabul yeridir. Arka taraf ise birinci kattaki odadır.

O mekânlar oyun ilerledikçe kafada somutlaşıyor. Başlangıçta neden orada bir eşyanın olduğu, neden eğimli uzun bir şeyin arka tarafta, bir masanın giriş bölümünde, bir taburenin kapının yanında durduğunu kafamızda somutlaştıramıyoruz; çünkü soyut şeyler, olayın akışında somutlaşacaktır.

Gizem aslında dekorun içinde başlıyor…

Işık tasarımı ise ön taraf ve arka taraf üzerine iki bölüm üzerinden düşünülmüş; kırmızı ışık ile olayın nerede geçmediği belirlenmiştir. Aydınlık bölüm, öykünün anlatıldığı alandır. Geçişler iç içedir.

Lobide anne ve kızı konuşurken, ağabeyleri, oyunda daha çok kardeş diye tercüme edilmiş şekilde, odada kaderini bilinmezlik içinde beklerken, onu hayali iletişim kurmak için kanal açmak için uğraşmaktadır…

Beklenti, anın duygusu ve başına geleceklerden habersiz bir gencin, ölümü tasarlamış kız kardeşin bir fincan çay ile yanına gitmesi ve sözde sipariş edilmiş olan çayın sunumudur…

Sipariş etmediği ama geleni çevirmek yerine bunu konuşmak için fırsata çevirmeye çalışan Jan’ın çaresiz son çabası ve çayı kabul edişi…

Müzik oyunun başlangıcında ve sonunda var. Bir de sanırım ben kaçırdım; ceset taşındığında mevcut olduğunu sonradan öğrendim. Oyun boyunca müzik yoktur.

Kısaca seyirciyi, oyunun akışına dahil eden bir uyarıcı yoktur. 90 dakika boyunca sahneden sadece sahnede rol alan oyuncuların sesi gelmektedir. Boşluk yok gibidir. Bir sahne bittiğinde diğeri, seyirciye düşünme, yorumlama fırsatı vermeden, seyircinin üzerine cümleler fırlatılmaktadır. Her cümle başka bir kurgunun, trajedinin parçasıdır.

Ölüm gelmektedir ama biz, ölüme karşı çaresizce izlemek ile yetiniyoruz. Ölüm yabancıdır, hayaller ise gerçek!

Martha rolünde Gülsefa Dede, oyunun başlangıcında öne çıkmasa da ilerleyen zamanlarda, özellikle tek başına yaptığı tirat ile sesi ve vücudunu kullanımı ile öne çıkıyor; zaten oyunun büyük bir bölümündeki akışı da o belirlemektedir. Yönetmenin tercihi, Gülsefa Dede’yi diğer oyuncuların önüne daha görünür kılıyor.

Anne rolünde Özgür Oktay ise o bezgin, isteksiz, hayatın sonuna gelmiş, artık beklentisi kalmamış bir çaresizliği, çevreden kaynaklanan o yosunların içinde kendine alan açmış gibidir. Ölenin oğlu olduğu gerçeği ile yüzleştiğinde ise: "Özgürlüğümü yitirdim. Cehennemin başlangıcı bu." diyerek nehrin o karanlık sularına doğru gider.

Oyun içinde çokça kullanılan yoğun duman efekti, bölümler arasında geçiş ve nehrin o sisli halini sahneye taşır… Ölümün sessizce ifadesidir bir anlamda…

Jan rolünde ise Nejdet Serkan Sadıkoğlu, üstüne rolü en iyi şekilde verdiğine sahnede şahitlik ettik. Hem sesi hem de durumlara uygun vücut dilini kullanımı başarılı...

Jan’ın eşi Maria rolünde ise Hatice Tezcan, kendisini daha fazla ölüm sonrası odadaki kız kardeşi ile yüzleşmesinde ortaya çıkıyor; başlangıçtaki endişeli eş rolünden, endişesinin gerçekleşmesi ve sonrası sürecinde kız kardeş ile yüzleşilmesi… Ben başarılı buldum…

İhtiyar uşak, sahneden bir sağa, bir sola giden, sessizdir. Önce kim olduğu sorgulatan biri. Hiçbir iz yoktur, gizemlidir. Gizemini oyunun ilerleyen bölümlerinde Martha açıklaması ile öğreniriz. Konuşmayan ama gerek olduğunda sesini ortaya çıkarandır… Cinayetlerde anne ve Martha’nın yardımcısıdır…

Lefkoşe Belediye Tiyatrosunun bu oyununu İstanbul’da izleme şansına ulaştım. İlk defa Kıbrıs’tan gelen oyuncuları izledim. Kıbrıs Türkçesi ile mi sahneye koyacaklar diye bir beklenti ile gittim ama Kıbrıs TV programlarında olduğu gibi İstanbul Türkçesi konuşuluyordu…

Kıbrıs’ta birçok sorun yaşanmaktadır; o sorunların içinde tiyatrolar bir nefes alma alanıdır. İyi ki tiyatro var. Tiyatro, insanlık birikiminin süzülmüş halinin sahneden izleyiciye sadece bir bölümünün yansımasıdır.

İnsanlık sanat ile ilerlemiştir. Tek tip düşünceye, tek tip yaşantıya karşı her zaman tiyatro var olacaktır; çünkü tiyatro, toplumlara ayna olurken, aynı zamanda var olanın absürt halini seyirciye aktarmasıdır…

İsmail Cem Özkan

 

Yanlışlık (Lefkoşa Belediye Tiyatrosu)

Yazar: Albert Camus

Çevirmen: Ayberk Erkay

Yönetmen: Nehir Demirel

Dekor & Kostüm Tasarım: Özlem Yetkili

Işık Tasarım: Salih Kanatlı

Müzik: Hüseyin Kırmızı

Afiş Tasarım & Fotoğraf: Umut Ersoy

Dekor & Kostüm & Reji Asistanı: Ali Moda

Işık Uygulama: Fırat Çelik

Müzik & Efekt Uygulama: Mehmet Eseri

Oyuncular: Özgür Oktay, Gülsefa Dede, Nejdet Serkan Sadıkoğlu, Hatice Tezcan, Barış Refikoğlu

  Not: Yazıda yönetmenden bahsetmemiştim; çünkü tercihlerini beğenmedim. Oyun çok tekdüze ve sıkıcıydı. Keşke seyirciyi de kucaklayan bir anlayışla oyunu yönetmiş olsaydı. cem