29 Nisan 2026 Çarşamba

Zafer Değil, Ertelenmiş Yenilgi

Zafer Değil, Ertelenmiş Yenilgi


Madenciler maaşlarını alma mücadelesini kazandı. Ama daha sonrası? Çünkü çoğu işsiz kalacak. Yeni iş arayacaklar. Bankaların alacaklarını faizle aldıklarında, şirketten gelen paranın havada—pardon, havale sırasında—eridiğini görecekler...

Kazanmak güzel ama zafer değildir. Bir işçinin çocuğunun geleceği düşünüldüğünde, ne yazık ki kazanımlar çok kısa sürede eriyor...

Netaş grevi olmuştu. İlk büyük grev; Ankara ve İstanbul merkezliydi. Bağımsız Otomobil-İş Sendikası liderliğinde... Ben de o grevin bir parçası oldum. Ankara'da "Dayanışma" adında bir sergi açtım. AST Sahnesi'nde "Bu Zamlar Bana Karşı" adlı Yılmaz Onay oyunu oynandı... İşçilerle birlikte sahnede yerimi aldım. Her gün büroda neler yaşandığına şahitlik ettim.

Grev son dakikada başarıyla bitti. Elbette büyük bir başarı elde etmiştik. Sonuçta ölü toprağı öyle bir atıldı ki toprağa düşen filiz verdi ve diğer grevlerin, Büyük Madenci Yürüyüşü'nün ve TEKEL direnişinin yolunu açtı...

Peki, greve giden işçilere ne oldu?

Çoğu işsiz oldu; işten atıldılar... Birçoğu yaşamın içinde esen sert rüzgârlarla ailelerini kaybetti... Tek başlarına, çaresizce, ölümün soğuk toprağı onları bekledi...

Bazıları bu zaferi kendi kariyer basamaklarına dönüştürdü; kitaplar yazdı, söyleşiler verdi. Ama o grevin omurgasını oluşturan, geçmişin TKP üyesi maden işçilerinin neferleri?

Dostum, arkadaşımın ölüm ilanını tesadüfen gördüm. Cesedini tıp fakültesine bağışlayarak bu dünyadan göçüp gitmiş...

Grevin bir yüzü vardır, bir de diğer yüzleri... Önemli olan, o başarıdan sonra olanlardır... Zafer, tüm işçilerin işyerlerinde işbaşı yapmasıdır. Aksi hâlde kısa süreli başarı, uzun süreli sefaletin de kapısını aralar...

Kriz anı, gerçek pozisyonları açığa çıkarır.

Kurtuluş Parkı direnişi bir kırılma noktasıydı... İşçilerle birlikte olanlar ve onlara seyirci kalanlar...

Meydanda onlarla birlikte açlık grevi yapan liderler; meydanın dışında kırlangıç sallayanlar... Gaz yerken işçilere destek verenler; o sırada başka toplantılarda, proje parası almak için poz verenler...

Sonuçta işçinin dostlarıyla dostmuş gibi görünenlerin ayrışmasını yaşadık...

Sınıfın temsilcisi partilerin liderleri, işçiler gaz yerken nerede duruyordu? Polis ve devletin nerede durduğu ortadayken, 1 Mayıs için meydana çağıranlar nerede duruyordu?

Şehir şehir, ülke sathında bu direnişi genişletmek yerine Kurtuluş Parkı'na hapseden bir anlayışın siyasi zafer kazanması mümkün mü? Elbette değil. Ama eldeki güç ancak bu kadarını yapardı. Sonuçta direniş; para, dayanışma ve arkasında duran sağlam bir irade demektir...

Kurtuluş Parkı'ndaki direnişte sağlam bir irade ve işçi birliğini gördük. Ama onları ayakta tutacak dayanışma?

Dışarıdan bir-iki kırlangıç sallamakla dayanışma olmadığını gördük... Göstermelik şube başkanlarını göndermekle olmuyor...

Hak-İş, Bursa'da İskender yemek için yandaşını 1 Mayıs alanına çağırmış; diğer yanda Kurtuluş Parkı'nda açlık!

Sol, bu direnişi neden ülke sathında ve her iş yerinde öremediğini sorgulamak gerekmez mi?

Ve eğer işçi ertesi gün işsizse, o grev kazanılmış sayılmaz. Sadece yenilgi biraz geciktirilmiştir.

 

İsmail Cem Özkan

27 Nisan 2026 Pazartesi

Fethedilecek Bir Meydan mı, Hatırlanacak Bir Tarih mi?

Fethedilecek Bir Meydan mı, Hatırlanacak Bir Tarih mi?

Taksim yasağı, 1 Mayıs’a haftalar kala başlamış. Taksim metrosuna açılan duraklarda trenler durmadan geçecek!

“Demir ağlarla ördük” diyecek yine polis, valilik emriyle... Taksim, bu anlayışla fethedilmesi gereken bir kaleye dönüştürüldü. “Polis asla” derken, devrimci yapılar “hedef tek” diyor... Bu bilek güreşinin kazananı; biber gazı satan şirketler, demir barikatları ören şirketler ve saraylarında, gaz yiyenleri izlemekten haz duyan küçük bir azınlık...

Orada polisi birer kalkana dönüştüren, insan olmaktan çıkarıp sadece emir-komuta makinesine indirgeyen bir anlayış; sınıf mücadelesini dar bir alana sıkıştırıyor. Kurtuluş Parkı’nın bir Gezi Parkı olması için çaba sarf etmeyen bir anlayışı hâkim kılıyor...

Bu kadar dar ve kısır bir döngü içinde mücadele sığar mı?

Kazancı Yokuşu’nda insanlar sıkışarak öldü, ezildi... Ezen zihniyet bugün hâlâ iktidarda... Ezilenler ise o dönemin hesabını soramadı, yüzleşilemedi... Ölenlerin tam listesi bile bugün farklı; tarih yazıcıları kendilerine göre değişken rakamlar veriyor...

Yıllar geçti; katliamın boyutu hâlâ tam olarak ortaya konmuş değil! O süreç sonrası oluşan devrimci mücadele, anti-faşist mücadeleye indirgendi... 12 Eylül yenilgisinin temeli, işte bu Kazancı Yokuşu’nun ezilmişliğinde atıldı...

Devrimciler, sermayenin belirlediği alanlarda kavgayı kabul ettiler ve onların kuralları içinde mücadele ettiler; hayatlarını kaybettiler, yaralandılar, travmalar yaşadılar ve bunların tedavisini yapamadılar... Oysa tedavi, gerçek anlamda yüzleşmek ve net bir tarih söylemi kurmaktır...

Solun net bir tarih söylemi yok; aksine destanlaştırılmış ve abartılmış bir tarih vurgusu var... Kısacası, kendi içinde bir “resmî tarih” mevcut...

Kazancı Yokuşu’nda hiç toplu anma olmadı. Her yapı, her sendika kendi takvimine göre oraya gidip karanfil bırakıyor ve ayrılıyor...

Polis keyfî gözaltı yapıyor...

Kazancı Yokuşu sadece bir yokuş değil. Başlangıç noktasında bir banka var; küresel bir bankanın şubesi orada duruyor...

O ezilmişliğin, tarihin sembolü bile orada durmuyor...

İsmail Cem Özkan

Açlıkla Başlayan Mücadele

Açlıkla Başlayan Mücadele

Daha düne kadar işte çalışan, yarını düşünmeyen bireylerdi. İşyerleri özelleştirilince başlarındaki devlet güvencesi kalktı. Açgözlü işveren, daha fazla parayı kasasına doldurmak için işçinin maaşını, alın teri ücretini zaten vermeyi hiç düşünmedi; vermedi. “Bugün vereceğim, yarın vereceğim.” derken aylar geçti. İşçi bankaya borçlandı. Eskiden bakkallar vardı, şimdi bakkalların yerini üç harfli marketler aldı. Onlar da borç yazmak yerine banka kartı vermiş; banka kartına borç yazıyor ama tefeciden beter, daha fazla faiz alıyor. Güya bu üç harfli marketler faize karşı bir düşüncenin ürünü!

Faiziyle borçlanan işçi, gün geçtikçe borcunu ödeyemeyecek kadar aç kaldı. Ne ekmek alabildi ne de çocuğuna süt…

Sadece markete mi para ödenir günlük yaşamda?

Su, elektrik, doğal gaz… Hadi doğal gaz olmasın, tüp! Parasız olunca mutfakta bir su kaynatacak, bir çay demleyecek durumdan bile çıkar insan.

İşçi aç, ailesi aç… Gelecek hayalleri artık ortada yoktur. Tüm hayatı, geçmişi, yarını üzerine yıkılmıştır.

Tek çaresi vardı: hakkı için mücadele etmek.

Hak dediğin nedir?

Alacağın.

Faizler mi?

Hele bir maaşını alsın; faizi düşünecek durumda değil!

Maaşını aldığı gün elden vermeyecekler elbette; bankaya yatacak. Banka da faiziyle alacağını hemen kesecek. Sonuçta işçinin cebine tek kuruş girmeden o üç harfli marketlerin bankaları el koyacak.

Sonuçta elde sıfır… Alacağı da banka faizine gitmiş olacak.

İşçi çaresiz…

Bir girdabın içine bırakılmış…

Sadece işçi mi?

Ailesiyle birlikte…

Çocuğunun gelecek hayalleriyle birlikte…

İşçinin elinden tutacak tek bir kurum kalmış ortada:

Daha önce kimsesizlerin sesi, emeğiyle çalışanların dostu olan; en küçük eylemde dahi işçinin yanında duran sendikalar…

Sendikalar, siyasi partilerden daha etkin hâle gelmişti. Onların hakları için yollara düştüler. İşçi, hiç düşünmediği solcuların sendikasına sığındı.

O güne kadar o solcuları vatan haini görmüş, onları ötekileştirmiş bir işçinin değişimi açlıkla başlamıştır.

Solcu demek; işçinin sesine ses katmak, onun mücadelesini büyütmek, hakkı için mücadele ederken sorunun siyasi yönünü ortaya koymaktır.

Bağımsız Maden-İş Sendikası, bir umut derneğinden doğmuş; bir umut sendikasına dönüşmüş bir düşüncenin evrilmesiyle ortaya çıkmış, bağımsız ve sınıf karakterli bir oluşumdur. Liderleriyle birlikte her zaman meydanlarda, polis ve özel güvenlik engellerine karşı dik duranların örgütüdür.

Zaman ve eylemler de onları dönüştürdü. Nerede ne yapacağını bilen, sınıf karakterini ortaya koyan, sınıf mücadelesinin sesini işçilere aktaran; onlarla birlikte, çıplak ayaklarla yola çıkan bir oluşum oldular. Kimse perde gerisinde değil; her şey ortada, her şey işçinin yanında, onun gözünün önünde… Birlikte karar alıp birlikte yola çıktılar.

Bu, Mahirlerden gelen bir düşüncenin hayat bulmasıdır. Mahir’in resmi yok o meydanlarda ama onun liderlik anlayışı o meydanların ruhuna işlemiştir.

Kızıldere’nin dayanışması, Yeni Çeltek’in birikimi… Bugün Kurtuluş Parkı’nda “Kurtuluşa kadar savaş!” sloganlarının yerini başka sloganlar almıştı bile…

Çağdaş bir 15-16 Haziran, Kurtuluş Parkı’nda; polis barikatlarına elleri havada yüklenen işçinin sesinde, alın terinde, çıplak ayaklarında oluşan yaralardadır.

Kurtuluş Parkı, sınıfın mevzisi olmuştur.

İşinde gücünde olan işçi, birkaç ay içinde sınıf mücadelesinde bir nefer olmuştur. Mücadele içinde öğrenirken; düşünmeden, tartmadan olayların içinde biçimlenmiş; artık geçmişteki ötekileştiren, işverene yağ çekerek hak alacağını sanan bireyden çıkmış, direne direne hakkını alacağını bilen bir sınıf neferine dönüşmüştür.

Grevler ve eylemler bireyi biler. Oluşan atmosfer içinde, binlerce kitabın, binlerce hatibin anlatamayacağı bilgi birikimi ve tecrübeye kavuşur. Keşke dışarıdan kendine baksa; nasıl değiştiğine kendisi bile inanamayacaktır.

Onları ziyaret edenler, sol yumrukları havada olanları görünce; siyasi parti başkanlarının, aydınların sözleri karşısında onların ne kadar mutlu, huzurlu ve umut dolu olduğunu görecektir.

Mazlumun, ötekileştirilenin, sessizlerin sesi soldur. Sol, yumruğun havada olmasıdır.

Kurtuluş Parkı, solun üzerindeki ölü toprağının silkelenmesidir.

İşçinin baretini yere vurması, elini havaya kaldırması; sadece Ankara’daki eski solcuları uyandırmakla kalmıyor, halkın gözleri önünde sınıfın gerçek dostlarının sesi oluyor.

Gezi sürecinde öldürülen gençlerin ailelerinin yaşadığı değişim ortadadır. Alevi ya da Kürt oldukları için dönemin başbakanı tarafından yuhalatılan bu insanlar, büyük bir baskıya rağmen dimdik durmuştur. Bu duruş, tarihin en onurlu sayfalarından biridir.

Kurtuluş Parkı’nda direnen işçiler de aynı şekilde onurlu duruşlarını sürdürmektedir.

Mutlaka kazanılacak bir gelecek var.

Onurlu insanların dik duruşu yarını aydınlatacak, karanlığı dağıtacaktır.

Dün ötekileştirdiğine bugün omuz verir.

Dün korktuğu yerde bugün yürür.

Çünkü açlık öğretir.

Ama mücadele değiştirir.

Bugün Kurtuluş Parkı’nda yükselen ses, sadece bir maaş kavgası değildir.

Bir sınıfın kendini hatırlamasıdır.

Ve o hatırlayış, yarının en güçlü ihtimalidir.

Çünkü hiçbir karanlık, yan yana duran insanların direncinden daha güçlü değildir.

Ve hiçbir açlık, hak arayan bir insanın iradesinden daha uzun sürmez.

 

İsmail Cem Özkan

26 Nisan 2026 Pazar

“Görünmeyenlerin İzinde”

“Görünmeyenlerin İzinde”

Abdullah Memedoğlu ile ilk kişisel sergisi üzerine bir söyleşi

Resimle kurduğu ilişkiyi hayatının merkezine koyan Abdullah Memedoğlu, yıllar içinde kendi dilini oluşturan bir sanatçı. Farklı işlerde çalıştıktan sonra tümüyle resme yönelen Memedoğlu’nun eserlerinde; sokakta yanından geçip fark etmediğimiz insanlar, onların sessizliği ve hikâyeleri var. Şimdi ise ilk kişisel sergisiyle izleyiciyle daha doğrudan bir bağ kurmaya hazırlanıyor. Onunla hem bu sergiyi hem de üretim sürecini konuştuk.

— İlk kişisel sergin… Nasıl bir duygu bu? Serginin isminin bir hikâyesi var mı?
İlk sergi, her sanatçı için ayrı bir eşik gibi. Bu süreci en yalın hâliyle bir varoluş sancısı olarak açıklayabilirim.
Her şeyden öte, insan olmakta ısrar etme; ayak direme hâli… Çünkü her şey elinizden kayıp gittiğinde, beni koruyacak başka bir saçak bulamadım; kendi adıma bunu söyleyebilirim. Tecimsel kaygıları daha az, kendimden yola çıktığım işler olunca kimi şeyler daha zor göze alınır hâle geliyor.
Sanırım aklım “elverişlilik” üzerine pek çalışmıyor; resmi “dekoratif” bir nesne olarak değil, daha çok edebiyata ve şiire yakın düşünüyorum. Bu anlamıyla belki daha tehlikeli, riskleri fazla bir yol. Karşısında çok beylik laflar edemiyorsunuz. O yüzden ilk kişisel sergim için uzunca bir zaman bekledim; karar vermek için on yıl bekledim. Bir sanat insanı için yapacağı şeye karar vermek bu denli ıstıraplı olmasa gerek diye düşünüyorum.
Sergimin ismini “Benim İnsanlarım” olarak belirledim. Hikâyelerimin kendi gerçeğiyle örtüşen bir isim bu. Resimlerimin hikâyelerinde çoğunlukla aile, sevgi ve sarılış temalı konular işliyorum. Bazen kanadı kırılmış bir kuşun duygusuyla bir çocuğun kayboluş duygusunu kendi içimde birleştiriyorum. Her ikisi de bana göre vicdan ve adalet duygusunu içinde barındırıyor.
Bu nedenle resmini yaptığım insanlar çoğunlukla fark edilmeyen, görünmeyen, hikâyesi yazılmayan insanlar. Resmimin asıl taşıyıcıları onlar. Annemin bir tanımı vardır; sanırım resmimi en doğru anlatan da odur: “kan ayaklı” insanlar… Saf, çabuk inanan, kolay kandırılan, çocuk saflığında insanlar… Resimlerimin kahramanları çoğu zaman bu insanlar oluyor.
İlk kişisel sergim bu anlamda benim için başat bir mesele. Beşer aklımla o eşikten ilk adımımı atıyorum; yürümeyi yeni öğrenen bir çocuk gibiyim. Bir yanıyla tedirgin ve güvensiz, bir yanıyla meraklı ve şaşkın… Bu duyguyu resimlerimde de görebileceğinizi düşünüyorum.

— Resim yaparken seni en çok ne yönlendiriyor?
Kafamın içinde çoğu zaman bir öykü olur; ama beni asıl yönlendiren tuvalin kendisidir. Tuvali dinlerim, fırçamı onun üzerinde gezdiririm. Sonra o sessizliğe, içimdeki öyküye uygun renkler katılır. Böylece çizgilerim ve renklerim, bir anlamda sessizliğin sesi olur.
Renkleri seçerken resmi kendisine bırakırım. Resim hangi duyguda ilerliyorsa ben de onunla birlikte devam ederim. Bir resme kendi aklımla başlarım ama finali çoğu zaman resmin kahramanı belirler. İlk zamanlarda figürlerim tek sesli gibi algılanıyordu; ellerdeki deformasyonları da bu duyguyu tartarak zamanla geliştirdiğimi düşünüyorum.

— Resimlerindeki figürler çok tanıdık… Seni o insanlara çeken ne?
Resimlerimdeki insanlar çoğunlukla sokakta rastladığım, eğri duran, boşluğa bakan, kaybolmuş insanlar; yitik tipler… Ben onlara “hayat eğrisi” diyorum.
Aslında hepimiz ezilmişlerin, örselenmiş insanların arasında yaşamıyor muyuz? Gördüğüm her insanla tuval üzerinde bir empati kurduğumu düşünüyorum.

— Eller özellikle dikkat çekiyor. Senin için ne ifade ediyor bu eller?
Ellerle ilgili soruya kendimden cevap verebilirim. Babamın ellerinin güzelliği… Bu benim için çok belirleyici bir hatıra.
Yıllar önce ressam Arshile Gorky’nin bir portresini görmüştüm. Beni derinden etkileyen bir resimdi. Kaybettiği annesinin ellerini beyaza boyamıştı; hatıralarındaki o bağdan kopmamak için… Tehcirin acısıyla ayrı yük vagonlarına bindirilirler; annesi Sibirya’ya, kendisi Amerika’ya gider.
Annesinin ellerindeki sıcaklığı, bir körün hafızasına yaslanması gibi, ölene kadar içinde taşıdığı bir ıstırapla yaşamıştı. Bu resmi ilk gördüğümde, insan acısının ne kadar derin olabileceğini orada hissettim.
Babamın ellerini, annemin “kan ayaklı” insanlarını ve ilk öğretmenim Avni Memedoğlu’nun üzerindeki, Kadıköy çöpçülerinden aldığı mavi tulumu bu figürlere giydiriyorum. Bu benim hayatıma ödediğim bir diyet gibi; ustama duyduğum bir çırak borcu gibi.

— Resimlerinde biraz “görünmeyenlerin hikâyesi” var gibi…
Ben buna şiire yaslanmak diyorum. Hayata yakışan şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Hayat bağı, kader bağı… O yoksa ne hayatta ne şiirde bir karşılık kalır. Şiir bir tabuta sığmayacağına göre, resmim de bir ses olur ve hayatı çoğaltır.
Belki sesimiz daha az duyulur ama insan olarak kalırız. İzleyiciyle kurulan bağ da burada başlıyor: bir duygu bağı… Hikâye belirleyici olabilir ama asıl olan o duygu bağıdır.
Resim tarzımı sosyalist realizm, kısaca sosyal realizm olarak adlandırabiliriz. İnsan yaşamına, iyiliğe ve güzelliğe yakışanı bu anlayıştan yola çıkarak ifade etmeye çalışıyorum. Şekilciliğe ya da gösterişe değil, daha insancıl ve evrensel bir hümanizme yakın hissediyorum kendimi. Resmime her zaman kendi gerçeğimden yola çıkarak başlıyorum.
Bir resmin başında geçirilen zaman; hayata sığdırmaya çalıştığımız uğraşlar, imrendiğimiz şeyler… Bazen şiiri de resmi de ezip geçebiliyor. Bu da insanın yalnızlığını ikiye katlıyor.

— Birinin senin resmini almasını sağlayan şey sence ne olur?
Benim için bu durum biraz ata binmek gibidir. Bilirim ki at beni uçurumdan aşağı atmaz; aksine uyandırır. Bu güvenli yanında kalmak bana daha insancıl geliyor.
Birinin benim resmimi alması, belki bugünlerde eskimiş bir duygu gibi görülebilir; ama ben hâlâ o duygunun izinde olduğumu düşünüyorum.

— İlk sergi açanlar için genelde sorun “duyulmamış isim”dir. Sence bu konuda haklılık payı var mı?
Sanat dünyasında “isim”in belirleyici olduğu bir gerçek…
Elbette önemli; ancak benim için var olma duygusuyla ayakta kalmaya çalışmak oldukça zor bir süreç. İçimdeki durumun ağırlığını, zamanın hoyratlığında hissediyorum.

— Akademik geçmişi olmayan sanatçılar için bu yol sence ne kadar açık?
Bugünün sanat ortamında akademik geçmişin eskisi kadar belirleyici olduğunu düşünmüyorum. Otuz yıl önce Türk resminde akademili ve okullu olmanın daha belirgin bir karşılığı vardı; bugün ise daha farklı bir yapı oluştu. “Alaylı” diye adlandırılan bir grubun, bugünün tecimsel sanat ortamında etkili olduğunu görüyorum.
Bu konu oldukça uzun ve karmaşık; sanat piyasası, koleksiyonerlik ve galericilik gibi alanlarda hâlâ olgunlaşma sürecinde olan birçok mesele var. Ülkemizde sanatın gelişimi genç sayılabilecek bir noktada olduğu için bu konuların daha çok konuşulması gerektiğini düşünüyorum.
Ama umutsuz değilim. Sırtımı yasladığım bir ağaç var ve onun gölgesinde hâlâ insan kalabildiğimi hissediyorum. Resme de bu inançla sarılıyorum. Çünkü sınanmadığınız bir inancın dervişi sayılmazsınız.

İlk kişisel sergisine hazırlanan Abdullah Memedoğlu, resimlerinde yalnızca figürleri değil; çoğu zaman fark edilmeden yanımızdan geçip giden hayatları görünür kılıyor. Onun tuvalinde eller, yüzler ve renkler yalnızca estetik unsurlar değil; aynı zamanda birer tanıklık. Bu sergi, izleyiciye yalnızca bakmayı değil, gerçekten görmeyi de hatırlatıyor.

İsmail Cem Özkan

 

***

Biyografi
1980 yılında Tirebolu’da doğdu. 1998 yılında Haydarpaşa Lisesi’nden mezun oldu. 2004 yılında Bilgi Üniversitesi Radyo-Televizyon ve Medya-Gazetecilik Bölümü’nü tamamladı.
1996 yılında Kadıköy’de bulunan Yeni Dal Sanat Galerisi’nin sahibi ressam Avni Memedoğlu’nun yanında resim çizmeye başladı. Orada aldığı eğitimi geliştirerek bugünlere taşıdı.

 

Yok Sayarak Yönetmek

Yok Sayarak Yönetmek

“Kılıç artığı” deyimi nefret söylemi içindeki yerini korumaya devam ediyor. Kendisini sosyal demokrat olarak tanımlayan, devleti kuran partinin neferi ve bu devletin asli bekçisi olarak gören birinin ağzından çıkan bu sözlerin tesadüf olduğunu düşünmek mümkün değildir. Alınan eğitim ve bilinçaltına yerleşmiş söylemler, zamanı geldiğinde kendini açık eder.

Bu ülkede Aleviler hiçbir zaman gerçek anlamda tanınmadı, eşit yurttaş olarak kabul edilmedi ve laiklik içinde yasal güvenceye kavuşmadı. Alevilik sistematik biçimde yok sayıldı. Görünür olduğu anlarda ise baskının, tehditlerin ve katliamların hedefi haline getirildi. Yok sayılan bir inanca yönelen her türlü söylem ve eylem, muhatapsız kabul edilerek meşrulaştırıldı. Bu nedenle Alevilere yönelik nefret dili süreklilik kazandı ve sürekli yeniden üretildi.

Siyasal iktidar düzeyinde de bu yaklaşım değişmedi. Bu ülkenin en üst makamlarında bulunanlar dahi, çocuğunu kaybetmiş bir Alevi kadının hedef haline getirilmesine sessiz kalabildi. Bu tutumun hesap vermemesi tesadüf değildir. Yok sayılan bir inanca karşı işlenen fiiller, hukuk karşısında da yok hükmünde değerlendirilmiştir.

Gerçek bir laiklik düzeninde tüm inançlara eşit mesafede durulması gerekir. Türkiye’de ise böyle bir laiklik hiçbir zaman uygulanmadı. Alevi dergâhları, tarikat ve tekkelerle mücadele gerekçesiyle ortadan kaldırıldı; yok edildi, yağmalandı. 12 Eylül sonrasında ise Alevi köylerine camiler yapıldı, din görevlileri atandı ve tek tip bir inanç anlayışı dayatıldı.

Bugün de tablo değişmiş değildir. Diyanet İşleri Başkanlığı varlığını sürdürürken, Alevilere Kültür Bakanlığı içinde sınırlı bir alan açılması “çözüm” olarak sunulmuştur. Oysa laiklik ilkesi gereği eşit ve bağımsız bir yapı kurulmuş olsaydı, ortada çözülmesi gereken bir “Alevi sorunu” da olmayacaktı.

“Kılıç artığı” ifadesi yalnızca belirli kimliklere (Yahudilere, Ermenilere, Süryanilere, Rumlara, Yezidilere…) yönelik değildir; bu ülkede farklı dönemlerde birçok kesimi hedef alan bir dışlama dilinin ürünüdür. Bunun temelinde ise tarihle ve gerçeklerle yüzleşmeme yatmaktadır. Kendine özgü resmî tarih, kendine özgü laiklik ve kendine özgü hukuk anlayışı sürdükçe, evrensel değerlerin bu ülkede yerleşmesi mümkün değildir.

Avrupa mahkemeleri karar verir; bu ülke ise çoğu zaman o kararlara uymamakta ısrar eder. “Cezası neyse öderiz, aynı uygulamayı sürdürürüz” anlayışı süreklilik kazanmıştır.

Yok sayarak yönetmek, bu ülkede bir istisna değil, süreklilik kazanmış bir yöntemdir. Aleviler söz konusu olduğunda bu yöntem yalnızca görmezden gelmekle sınırlı kalmamış; inkâr, baskı ve yönlendirme politikalarıyla derinleştirilmiştir. İnancı tanımadan, onu kamusal ve hukuki alanın dışında tutarak kurulan düzen, eşit yurttaşlık iddiasını baştan geçersiz kılar.

Bu gerçek değişmediği sürece, atılan her adım yüzeysel kalmaya mahkûmdur. Sorun uygulamalarda değil, zihniyettedir. Yok sayılan bir inancın hak talebi de, varlığı da sürekli tartışmalı hale getirilir. Bu durum yalnızca Aleviler için değil, bu ülkede yaşayan herkes için kırılgan ve güvencesiz bir düzen üretir.

Gerçek eşitlik ancak tanımakla, kabul etmekle ve hukuk önünde açık biçimde güvence altına almakla mümkündür. Bunun dışındaki her yaklaşım, yok saymanın başka bir biçimidir.

İsmail Cem Özkan

25 Nisan 2026 Cumartesi

Işığın Unuttukları

Işığın Unuttukları


Karanlık zamanlarda karanlık güçler izler. Kaçak yaşamak zorunda kalır insanların bir bölümü. Karanlık zamanlarda, birilerinin karanlığı bir başkasının aydınlığı ve en mutlu olduğu zamanlardır. Birinin karanlığının olduğu yerde, ötekinin neşesi vardır...

Karanlık zamanlarda kaçak yaşayanların yaşadığı zorlukları ancak yaşayanlar bilir. Çünkü bu, hayallerin artık olmadığı ve gerçeklerle çarpıştığı andır. Örgütlü ve güçlü hissettikleri o gri zamanlardan geriye sadece anılar ve güzel dostluklar kalmıştır. O dostluklar, yoldaşlıklar, gece yarısı ani baskınları önlemek için tutulan nöbetler, korsan gösteriler... Hepsi geçmişte, silinmesi zor ama unutulması imkânsız zamanlar olarak kalmıştır...

Ele geçirilme ve arkadaşlarını ele verme korkusu zaman içinde işleyen bir damla gibidir. Beynin bir yanında akan zamanın bendi gibi... Her geçen gün, beynin içine damlayan her damla onarılmaz yaralara, geri dönülmez travmalara yol açarken; kaçak yaşamak, birinin hücresine kadar işleyen belirsizliğin ve korkunun toplamı hâline gelmiştir...

Karanlık zamanlarda aranan örgütlerin hepsi yok olmuş gibidir. Örgütünü arayanların kime, nasıl başvuracağı bile önceden belirlenmemiştir. Çünkü beklenen ama beklenmeyen gelecek gelmiştir. Şaşkınlık içinde ne yapacaklarını bilemeyen ve ilk defa karanlıkta yaşamaya zorlananların bilinci, gözlerinin karanlığa alışma süresi kadar kısa kalmıştır. Bir an önce hazırlanılmalıydı... Ve bu hazırlık, küçümsenen feodal ilişkiler içinde olacaktı. En yakınları sahip çıkacaktı karanlık zamanların kaçaklarına...

Feodal ilişkileri parçalamak isteyenler, feodal ilişkilerin içinde yardıma muhtaç hâle gelmişti. Ancak onları kurtaracak olan da yine akrabalık ilişkileri olacaktı...

Yakalananlar rahatlamıştı. Beklenen işkenceden geçmiş, başarılı ya da başarısız sınavlarını vermişlerdi. Ceza almak için mahkeme zamanını ve iddianamelerini beklerken, karanlıkta yaşamak artık dışarıdaki kaçaklara kalmıştı. Özgürlük dışarıda olanların hissettiği bir şeydi; ancak görünmez duvarlar çoktan örülmüştü. Her biri sürek avının kurbanıydı...

Karanlıkta yaşam ağırlaşırken, aydınlıkta yaşayan çoğunluk hiçbir şeyden habersizdi. Haber bültenlerinde devletin bekası için yapılan operasyonları izliyor, devletin gücünü alkışlıyorlardı. Bayraklı sokaklarda gururlu başarılar ve geçmişle övünen, resmî tarihin biçimlendirdiği bireylerdi ve hepsi mutluydu. Ölüm korkusu azalmıştı; ancak ekonomik sorunlar devam ediyordu. Aç kalınabilirdi ama ölüm korkusu olmadan...

Karanlık zamanlarda geçmişin kahramanları sessizce sokaklardan geçip gittiler ve onların gittiğinden kimsenin haberi olmadı. Oysa onlar, o karanlık zamanlardan önceki gri dönemlerde barikatlarda nöbet tutan, belinde silahıyla her türlü saldırıya karşı duran, bedenini siper eden birilerinin kahramanlarıydı. Zaman karanlığa dönüştüğünde ise bu kahramanlar birer tehdit olarak görülmüş ve hızla unutulmuşlardı...

İçeride olanlar görece rahattı. İşkence görenlerden çoğunluğun haberi yoktu. Aydınlığın güvenlik güçleri ise her operasyondan başarıyla çıkıyor, aldıkları ikramiyelerle çocuklarının geleceğine yatırım yapıyordu...

Karanlık zamanlarda sokaklar sessizleşti.
Ve ışık, kendi unuttuklarının üzerinden yürümeye devam etti...
Üstelik kimse, o ışığın aslında neyin üstünde parladığını sormadı.

 

İsmail Cem Özkan

15 Nisan 2026 Çarşamba

Cinayet Kapıda Değil, Sistemin İçinde

Cinayet Kapıda Değil, Sistemin İçinde


Okulun kapısına polisi dikin, cinayet, katliam olmazdı diyor birileri. Bu, açıkça sorunun üstünü örten bir açıklama ve düşünce biçimidir. Polis okulun kapısında dursun; ama sorunun temeli gerçekten orası mı? O silahı kullanan kişi, hedef aldığını okulda değilse sokakta da öldürebilir. Yani mesele mekân değil, zihniyet meselesidir.

Öyle bir düzen oluşturuldu ki Amerika’da çocuklar ellerinde silahlarla okulu basıp ölüm kusuyor. Birçok ülkede artık okullarda cinayet normalleşmiş durumda. Bizim de bu dünyanın dışında olmadığımız ortada. Dikkat ederseniz, çocukların eline silahın geçtiği toplumlarda ortak bir kırılma var: eğitim, gelecek ve değer üretimi çökmüş durumda. Çünkü ders kitapları ve eğitim, onlara bir gelecek hazırlamıyor. Sınava hazırlık merkezlerine dönüşen bir sistemde alınan diploma, işsizliğin başka bir biçimi hâline geliyor. Eğitim, hayat kurma aracı olmaktan çıkıp yalnızca bir eleme mekanizmasına dönüştüğünde, gençler sistemle bağını koparır.

Diplomalı işsizler; kapıcı, temizlikçi ya da hizmet sektörünün güvencesiz bir parçası hâline geldiğinde, yani sağlam bir gelecek umudu ortadan kalktığında, o çocuklar ne için eğitime dâhil olacak, hangi hedefe yönelecek? İnsan, karşılığını görmediği bir çabaya uzun süre inanmaz.

Eskiden köyler vardı. “Okumayan çoban olur, çiftçi olur” düşüncesi hâkimdi. Hiçbir şey olamazsa sanayide çırak olurdu. Yani sistemin dışında kalan için bile bir yer vardı. Şimdi ise birçok genç çetelerin bir parçası oluyor. Çünkü o çocukların ulaşamadığı şeyleri çeteler sunuyor: lüks, hızlı para, aidiyet duygusu… Sistem dışına itilen birey, kendine yeni bir sistem bulur. Beklentilerin silaha indirgendiği, emeğin yerini şiddetin aldığı bir düzende cinayet için artık güçlü gerekçeler bile aranmıyor. Bazen sadece bir bakış, bir söz, hatta hiçbir şey… geçmişte bunun örneklerini gördük.

Cinayetlerin önleminin yalnızca polisiye olmadığı açık. Ama hâlâ bu sorunların güvenlik önlemleriyle çözüleceği sanılıyorsa, bu büyük bir yanılgıdır. Adalet sisteminin verdiği cezaların da caydırıcılığı giderek sorgulanır hâle geldi. Çünkü içeride olmakla dışarıda olmak arasındaki fark silikleşiyor. Cezaevleri suçluyu topluma kazandırmak yerine, daha örgütlü suç yapıları üretebiliyor. Cezaevinden izinli ya da tahliye edildikten sonra çıkan birinin gidip yeniden cinayet işleyebilmesi artık şaşırtmıyor. Cezanın varlığı değil, anlamı ve işlevi tartışmalıdır.

İş yerleri bile birer cinayet alanına dönüşmüş durumda. “İş kazası” denilen pek çok olayın aslında ihmal sonucu ölüm (cinayet) olduğunu hepimiz biliyoruz. Ülkemizden geçen protestocu veya bir olaya karşı kamuoyu oluşturmak isteyen kadınların tecavüze uğrayıp öldürüldüğü olaylar yaşandı.

Ölüm, toplumun gözünde sıradanlaştı.

Trafikte bir tartışma, bir bakış, küçük bir gerilim bile ölümle sonuçlanabiliyor. Bir motosikletli, sosyal medya üzerinden anlaşılan bir cinayetin tetikçisi olabiliyor. Ev sahibi kiracısını öldürebiliyor. Şiddet, gündelik hayatın içine sızmış durumda. Enflasyonun sadece ekonomiyi değil, insanın vicdanını da aşındırdığı bir dönemden geçiyoruz.

Küreselleşme, birçok toplumu benzer sorunlarla yüz yüze bıraktı. Küçük Amerika benzetmesi boşuna değil. Silahlanma, bireysel şiddet ve toplumsal kopuş giderek yaygınlaşıyor. Kültürel ve ekonomik dönüşüm, kontrol edilemeyen bir sosyal kırılma yaratıyor.

Babası polis olan birinin silaha erişimi, bir yöneticinin yakınının işlediği suçun örtbas edilmesi gibi örnekler; sistemin bazı suçları nasıl tolere edebildiğini gösteriyor. Bu sadece tek bir ülkeye özgü değil. Küresel düzende benzer örnekler görüyoruz. Adaletin eşit uygulanmadığı yerde, suç da cesaret bulur.

Özel güvenlik her yerde. Bu bir ihtiyaç mı, yoksa oluşmuş bir korku düzeninin sonucu mu? Güvenliğin olduğu yerde tehdit beklentisi de vardır. Toplum kendini ne kadar güvensiz hissederse, güvenlik sektörü o kadar büyür. Bu da kendi içinde bir döngü yaratır.

Bugün birçok meslek, dil, kültür ve gelenek yok oluyor. Ortak neden: değersizleşme ve talep eksikliği. Aynı şekilde, bir ülkede güvenlik güçlerinin sayısı artıyorsa, bu çoğu zaman o toplumdaki sorunların derinliğine işaret eder. Güvenlik artışı çoğu zaman huzurun değil, huzursuzluğun göstergesidir.

Sonuç olarak; cinayetler ve katliamlar yalnızca polisiye önlemlerle engellenemez. Hatta bazen bu yapılar bile sorunun parçası hâline gelebilir. Asıl mesele; düşünce yapısında, eğitimde, adalet sisteminde ve toplumsal dilde yatıyor. Nefret söyleminin yaygın olduğu bir yerde şiddet kaçınılmazdır. Toplum neyi normalleştirirse, sonunda onunla yaşamaya başlar.

İsmail Cem Özkan