10 Nisan 2026 Cuma

Dayanışmanın Teorisi, Görmezden Gelmenin Pratiği

Dayanışmanın Teorisi, Görmezden Gelmenin Pratiği


"Örgütlü" solcuların yazdıklarımı ve paylaştığım afişleri görmezden gelme huyları var. Partileri, dergileri “bu adamın” yazdığını, çizdiğini paylaşana kadar ne beğeni ne de paylaşım yapıyorlar! :))

Bakıyorum da "örgütlü" solcular, benden doğrudan paylaşmak yerine, kendi arkadaşları benim eserimi paylaştığında o paylaşımı tekrar paylaşıyor. Sol kültürde ne yazık ki bazı şeyler iyileşmiyor; eski alışkanlıklar devam ediyor...

Bir arada, birlikte olmak yerine; “benim etrafımda, benim doğrularımın altında, benim liderlerimin önderliğinde hayata bakacaksın, onların belirlediği yoldan gideceksin” anlayışı varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Dayanışmadan çok söz ediliyor; ancak bu adamın yaşaması için, en azından dayanışma adına ya da geçmişte yaptıklarının hatırası üzerinden bir eserini almak yerine, “fakirlik” söylemleriyle görmezden gelme tercih ediliyor. Sessizlikle örtülen bir yok sayma hâli bu...

Bakıyorum sokakta karşılaştığım arkadaşlara: Sigaraya bol bol para yetirenler, arkadaşlarıyla meyhanede bir tek atmaktan bahsederken ceplerinden çıkana bakmıyor; ama konu arkadaşın yarasına bir damla olmaya gelince, o küçük damla gözyaşına dönüşüyor.

Geçenlerde bir arkadaş, arabanın tek far ampulü için ustanın 6 bin lira istemesine bozulmuş. “Ben yaparım” deyip sosyal medyadan videolar izlemiş, gitmiş ampul almış, farı söküp takmış.

“Kaça mal oldu?” dedim.
“Çok ucuza geldi,” dedi.
“Ne kadar?”
“4 bin sekiz yüz.”

Demek ki her markaya uygun ampul var; talep olunca fiyat da var. İnsan kendi ihtiyacı olunca öğreniyor, uğraşıyor, çözüm buluyor.

Ama aynı insanlar, konu bir arkadaşın emeğine gelince ne öğrenmeye heves ediyor ne de destek olmaya yanaşıyor. Aynı arkadaş bugüne kadar benim afişlerimden birine ne talip oldu ne de üzerine bir şey söyledi. İşine gelince “çok önemli işler yapıyorsun, tanıklık bırakıyorsun” diyor; ama konu bir destek olmaya gelince, beni sanki paraya ihtiyacı olmayan biri gibi görüyor.

Herhâlde beni, geçimini düşünmeyen bir “peygamber” zannediyor. Oysa peygamberlerin bile bir karşılığı, bir emeği, bir yaşamı vardı.

Başaran Aksu olayı özelinde gerçekten ne oldu?

Başaran Aksu olayı özelinde gerçekten ne oldu?


Başaran Aksu neden tutuklandı?

Bir işverenin ricası üzerine, “bilgiyi yanlış şekilde yaymak” gibi bir madde uygulanmış. Peki o bilginin yanlış ya da doğru olduğuna kim karar veriyor? Elbette birinin çıkarına uymuyorsa, hangi bilgi olursa olsun o kişi için yanlıştır.

Bilgiyi yayan, konuşan ise onun gözünde teröristtir; yani devletin düşmanı. Çünkü bizim ülkemizde devlet, sermayeyi temsil eder ve onun çıkarlarına göre konumlanır. Ülkeyi temsil eden tüm semboller de bu sermayenin elindedir.

Sermayenin kontrolünde olan bir güç, elbette kendi çıkarına uymayan her hareketi, her kıvılcımı düşman olarak görür ve bastırır. Sonuçta devlette her şey yasalara uygundur. Yasal olduğu için de onların gözünde meşrudur.

Bugün CHP belediyeleri üzerine verilen mahkeme kararları, geçmişte DEM belediyelerine kayyum atanmasıyla benzerlik gösteriyor. Hepsi yasaldı. Seçilenlerin yerine atananlar getirildi. Peki kim atadı? Sermayenin çıkarını savunanlar.

Sermaye dokunulmazdır. Göz göre göre halkın çıkarına uymayan ihaleler yapılır, paralar alınır; buna rağmen kimse bunlara karşı söz söyleyemez.

Hakan Tosun öldürüldü. Çünkü birileri, yani çıkarı olanlar, onun öldürülmesi gerektiğine karar verdi. Çıkar sahiplerinin kasasından çıkan birkaç dolarla tetikçi bulmak zor değildir. Artık tetikçi sokakta değil, arama motorlarında bulunuyor.

Bu durum elbette sermayenin işine gelir. Sermaye, geçmişte greve giden işçilerin karşısına grev kırıcı işçiler çıkarır, üretimi sürdürürdü. İş hayatında olanlar, hayatın diğer alanlarında da olur.

Doğayı yağmalayan biri, zeytinlikleri vahşice yok eder. Bunu kaydeden kişi ise bir gece yarısı sokakta dövülerek öldürülür. Doğa talanına karşı çıkan bir muhtarın kızının gözaltına alınıp tutuklanmasını sağlayan güç ile Hakan Tosun’un öldürülmesine neden olan güç ortaktır diyen bir sendika liderinin de aynı nedenlerle tutuklanması artık olağan hale gelmiştir.

Çünkü sermayenin çıkarı için yapılan her eylem mubahtır, yasaldır. Yasal olan bir şeye “Bu vicdani değil” diyene hapis cezası vermek yasal olabilir; ama ahlaki midir?

Hakan Tosun ile Başaran Aksu’yu birleştiren, Esra Işık’ın tutuklanmasıdır. Ortada bir el vardır ama kimse o eli ifşa edemez. Çünkü “yanlış bilgi yaymak” suçlamasıyla başınıza bir şey gelebilir.

İşte Hakan Tosun.
İşte Başaran Aksu.
İşte Esra Işık.

Söze gerek var mı? Her şey gözümüzün önünde olmaya devam ediyor. Biz ise konforumuz içinde, olaylara tek gözümüzle bakmayı sürdürüyoruz.

8 Nisan 2026 Çarşamba

Müziğin İzlediği Yol: Rüya, Piyasa ve Toplumsal Gerçeklik

Müziğin İzlediği Yol: Rüya, Piyasa ve Toplumsal Gerçeklik

Bir müzisyenin en önemli rüyası; iyi akustiğe sahip bir sahneden, dikkatle dinleyen, müzikle gerçek bir bağ kuran bir dinleyiciye seslenmektir. Bu dinleyici çoğu zaman “elit” olarak tanımlanır; ancak burada elitlik yalnızca ekonomik bir sınıfa mı işaret eder, yoksa estetik bir birikimi mi anlatır, bu soru her zaman açık kalır.

Gerçekte ise müzisyen, bu idealle sahneye çıkmaz çoğu zaman. Sahneye çıkış koşulları; satılan biletler, organizasyonu finanse edenlerin beklentileri ve piyasanın talepleri tarafından belirlenir. Bu noktada müzisyenin hayal ettiği dinleyici ile karşısında bulduğu dinleyici arasında bir mesafe oluşur. Bu mesafe, yalnızca ekonomik değil; kültürel ve estetik bir ayrım mıdır, yoksa biz mi böyle anlamlandırıyoruz?

Müzisyenlerin doğrudan bir sınıfsal bakışa sahip olduğu her zaman söylenemez; ancak üretimlerinin belirli sınıflarla kesiştiği açıktır. Çoğu zaman ekonomik gücü olan kesimlere yönelen bir üretim söz konusudur. Buna karşılık, daha sınırlı imkânlarla üretim yapan bazı müzisyenler, geniş bir çoğunluğu oluşturan işçi sınıfına yönelir. Ne var ki bu büyük çoğunluk, bazı yaklaşımlarda “etnik pazar” gibi kavramlarla tanımlanır. Bu tanım, gerçekten ekonomik bir gerçekliğe mi işaret eder, yoksa indirgemeci bir bakışın ürünü müdür?

Bu alanda üretim yapan müzisyenler için sürdürülebilirlik temel bir sorundur. Eser üretmek kadar, o eserle yaşamını devam ettirebilmek de belirleyicidir. Bu nedenle kamusal destekler, özellikle belediyeler gibi kurumların sağladığı imkânlar, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda kültürel bir alan açma potansiyeli taşır. Ancak burada da başka bir soru doğar: Kamusal destek, sanatsal özgürlüğü genişletir mi, yoksa farklı türden bir bağımlılık mı yaratır?

Müzik, diğer sanat dalları gibi toplumsal yapının dışında değildir. Sınıfların beklentileri, beğenileri ve erişim imkânları, üretilen eserlerin yönünü etkiler. Parayı veren, istediği ya da kendisi için popüler olana daha hızlı erişirken; hem maddi gücü hem de burjuva kültürü olan kesimler, daha özgün ve elit eserlere yönelir. Ancak mesele burada kesin çizgilerle ayrılmaz: Aynı eser, farklı sınıflar tarafından farklı anlamlarla sahiplenilebilir. Bir eser hem ticari bir başarı olabilir hem de estetik bir derinlik taşıyabilir.

Tüm bu dinamikler bir araya geldiğinde, müzisyenin en temel gerilimi ortaya çıkar: Kime çaldığı, kim tarafından dinlendiği ve aslında kimin için ürettiği soruları arasında sıkışmak. Bu soruların hiçbirinin tek ve kesin bir cevabı yoktur; çünkü müzik hem piyasa koşullarına hem de hayale, hem bireysel estetik tercihlere hem de toplumsal gerçekliklere bağlı olarak var olur.

Sonuç olarak, müzik yalnızca bir eğlence ya da estetik faaliyet değildir; aynı zamanda toplumsal bir aynadır. Sanatçının özgünlüğü, ekonomik gerçeklikler ve sınıfsal yapı ile sürekli etkileşim içindedir. Müziğin izlediği yol, rüya ile piyasa, özgünlük ile sürdürülebilirlik arasında çizilen bir denge çizgisidir. Ve belki de müzik, bu dengeyi ararken en çok kendisini ve toplumu gösterir: Kimi zaman elit hayalleri yansıtır, kimi zaman geniş kitlelere dokunur, ama her zaman hem sorular hem de yanıtlar barındırır.

İsmail Cem Özkan

Hatıraların Gölgesinde İki Cenaze

Hatıraların Gölgesinde İki Cenaze

Yalçın Küçük’ün cenaze töreninin fotoğraflarını görünce hemen aklıma Behice Boran’ın cenaze töreni geldi. Ben törene katılmak için Meclis’e doğru giderken kendisiyle karşılaşmıştım. Sonuçta Behice Boran eski bir vekildi ve resmî tören Meclis’te olacaktı...

Neyse efendim, Yalçın Hoca katılmadı. Üstelik usturuplu bir küfür ederek o kadının törenine katılmanın... Neyse efendim, sonuçta o katılmadı, kendi işine baktı; ben de törene katıldım. Törende yanımda Bülent Ecevit tesadüfen durdu. Onun ten renginin bu kadar koyu olduğunu hiç bilmiyordum. Askerî tören Meclis önünde gerçekleşti...

Behice Boran’ın cenazesi daha sonra İstanbul’a, sonsuzluk yolculuğuna uğurlanmak üzere yola çıktı. Behice Boran’ın benim için ayrı bir yeri vardır. Sadece bir sosyalist, bir parti başkanı olması değil; aynı zamanda bir insandı. Saygımızı, sevgimizi kazanmış, adeta bir aile dostumuz gibiydi.

Jülide Gülüzar ile yaşadığımız dostluk da, Behice Boran’ın sürgün yıllarında, anılarıyla bize daha da yakın olmasını sağlamıştı.

Yıllar sonra TİP’in Almanya’daki bir etkinliğine katıldım. Sanırım Görüşler Dergisi etkinliğiydi; Gelsenkirchen’de yapılmıştı. O günü düşündüğümde aklıma önce dostum, ağabeyim, hocam Ömer Polat geliyor; etkinliğin konuşmacısıydı. Aynı etkinlikte Murat Belge’yi de görmüş, sohbet etmiştik. Şivan Perver de sazı ve sesiyle oradaydı.

Bu, Almanya’daki ilk sol etkinliğimdi. Hem ortamın nasıl olduğunu gördüm hem de görme ihtimalim az olan insanlarla karşılaştım. Yeni gelmiş olmanın heyecanıyla sohbetler ettik. Daha sonra Ömer Polat dışında o gün orada gördüğüm kişilerle yeniden karşılaştım mı, açıkçası pek anımsamıyorum. Ama o gün şunu öğrendim: İnsan, yurt dışında çoğu zaman kendi ayakları üzerinde durur; akrabası dışında kimse, işi ya da çıkarı yoksa, kolay kolay ne arar ne de sorar... Ben de tek başıma, tüm zorluklara nasıl göğüs gerileceğini, ülkemdeki ailemin desteğiyle öğrenerek yol aldım...

Kısacası, cenaze töreninden yıllar sonra Behice Boran’ı bu kez Almanya’da anmış oldum. Şivan Perver ile Ömer Polat yan yana gelince Ağrı–Ararat sohbeti de kaçınılmaz olurdu. Biri der ki: “İlk dağın tepesinde ilk ateşi biz görmüşüz.”, diğeri der ki: “Nuh ilk adımı orada atmıştır; o günden beri Ararat’tır.” Türklerin kafası çok ağrıdığı için “Ağrı” olmuştur muhabbetine ben de katılmış, o günlerde güzel anılar biriktirmiştim...

Bugüne dönersek... Yalçın Küçük, Kıbrıs gazisi olduğu için askerî törenle uğurlanmış. Ancak tören Meclis önünde değil, mezarlıkta yapılmış. Eğer vekil olsaydı, tören Meclis önünde olurdu. Demek ki Behice Boran’a o gün söylenenler de biraz boşunaymış, diyelim...

TİP’i bizler 12 Eylül öncesinden tanır, bilirdik. O güzel insanlarla birlikte olmanın, aynı havayı solumanın kıymetini yaşadık. Behice Boran hâlâ benim için solun o güzel ablalarından biridir; birikimiyle sola yaptığı katkı unutulamaz.

Behice Boran’ı bizden kılan ise hemşehrim Hürcan Gürses’in Bahçelievler’de katledilmesi ve sonrasında yaşananlardır. Bizim bir yanımız Hürcan’dır, diğer yanımız Ulaş...

Ve belki de bütün bu yaşananların içinde, cenazeler bile insanı anlatır. Kimi uğurlanışıyla, kimi yokluğuyla kalır akılda.

Yıllar geçse de bazı vedalar unutulmaz; bazı insanlar ise yalnızca hayatlarıyla değil, uğurlanışlarıyla da hafızaya kazınır.

İsmail Cem Özkan

7 Nisan 2026 Salı

Pele’nin Işığı, Bizim Karanlığımız

Pele’nin Işığı, Bizim Karanlığımız

1958 yılında İsveç’te Dünya Kupası vardı. Dünyanın önemli merkezleri maçları televizyondan izliyordu. Geri kalmış ülkelerde ise elektriği olanlar radyodan dinleyerek Brezilya’nın futbolda doğuşuna tanıklık etti.

Peki, biz?

İstanbul ve Ankara’da elektrik vardı. Ama diğer yerlerde?

Dünyadan habersiz yaşayan büyük bir çoğunluk vardı. Elektrik yoktu. Öküz ve at hâlâ hayatın merkezindeydi. Köylü, aç kalmamak için üretim yapıyordu. Tarım, hayvanların sırtına yüklenmişti. Televizyonun ne olduğu bilinmiyordu. Oysa dünyanın birçok yerinde canlı yayın yapan sistemler kurulmuştu bile.

Siyasette Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi üzerinden siyaset yapıyordu. Ona nefes aldırmayacak hamleler devreye sokuluyordu. Yasa ve hukuk dikkate alınmıyordu. İktidar istediğini yapıyordu. Ve bunun arkasından yasa da gelmiyordu. Keyfilik sürüyordu.

Toplum gerilmişti.

NATO’nun yer altı yapılanmaları, Amerikan çıkarlarına göre konumlanmıştı. Henüz darbe için zaman vardı; ortam hazırlanıyordu.

Demokratlar, İnönü’ye siyaset yollarını kapatıyordu. Sokaklarda taşlar uçuşuyordu. Seçimler artık neredeyse tamamen göstermelik hâle gelmişti.

CHP, bir dönem kendi lehine düzenlediği sistemin içinde sıkışıp kalmıştı. Sürekli iktidarda kalacağı düşüncesiyle yapılan düzenlemeler, sonunda kendi aleyhine işlemeye başlamıştı.

Tüm bunların dışında, Pele İsveç’te parlıyordu. Brezilya, futboluyla kendisini yeniden var ediyordu.

Gelişmiş bir ülke, kendi evinde üçüncü dünya ülkesinin oyuncularına yeniliyordu. Bu durum, 1936 Berlin Olimpiyatları’nda yaşanan sembolik yenilgiyi hatırlatıyordu.

Biz ise hâlâ modern çağa adım atamamıştık. Atmak için uğraşmak yerine, her mahallede bir zengin yaratma hayali kuruluyordu. “Küçük Amerika” bu topraklarda inşa edilmeye çalışılıyordu. Sermaye birikimi Türklerin elinde olacaktı. Varlık Vergisi ve diğer gelişmeler boşuna yaşanmamıştı.

Osmanlı’dan kalan toplumun renkleri birer birer sökülüyordu. İnsanlar yaşadıkları yerlerden koparılıyor, sürülüyordu. Bulundukları yerlerin nüfus yapısı yeniden düzenleniyordu. Türk olmayan nüfusun oranı sınırlandırılıyordu. Aşanlar başka yerlere gönderiliyordu.

İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde başlayan tehcir politikaları, yeni kurulan devlette de farklı biçimlerde devam etti. Ulus-devlet inşası sürüyordu.

Dünya başka gelişmeler yaşarken biz, bir yandan modernleşmeye çalışıyor, diğer yandan siyasi çekişmelerin ve iktidar mücadelelerinin içine sürükleniyorduk. Kardeş kavgasının şartları oluşuyordu.

Amerika’nın Türkiye’deki ilk büyük sınavı, 27 Mayıs Darbesi ile yaşandı. Bu darbe ile birlikte “Türk milleti” kavramı anayasal bir kimlik hâline geldi. Mahkeme kararları bu adla verilmeye başlandı.

27 Mayıs öyle anlatıldı ki, sanki Türk solu oradan doğmuştu. Cumhuriyet Halk Partisi kendisini zaman içinde solda tanımlamaya başladı. “Ortanın solu” kavramı bu yeni anayasanın ruhuna uygun olarak ortaya çıktı.

Yeni bir dünya kuruluyordu. Türkiye de bu dünyanın içinde yerini, yeni anayasal düzenle alıyordu.

Ama tüm bunlara rağmen elektrik hâlâ ülke geneline yayılmamıştı.

Zaman geçti. Yaşananları sadece siyaset çevreleri değil, halk da öğrendi. Korku toplumun her hücresine yayıldı. İstiklal Mahkemeleri kapanmıştı. Ama benzer işlevler, başka mahkemelerle devam ediyordu. İsimler değişiyordu, işlev değişmiyordu.

Bu sırada Pele bir dünya yıldızı olmuştu. Futbol, küreselleşmenin en görünür araçlarından birine dönüşüyordu. Fakir çocuklar sokaklarda Pele olma hayaliyle top oynuyordu.

Bu hayalin ekonomik bir boyutu da vardı: Spor Toto. Devlet eliyle yürütülen bu sistem, üç ihtimalli tahminlerle insanların umutlarını paraya dönüştürüyordu. Herkes bir gün zengin olma hayali kuruyordu.

Amerikan rüyası bu topraklarda hiç bitmedi.

Dünya kendi ışığını üretirken, biz başkalarının ışığına bakarak yaşadık.

Pele parlıyordu.

Biz ise o ışığın altında değil, kendi karanlığımızın içinde kaldık.

İsmail Cem Özkan

6 Nisan 2026 Pazartesi

Biz Aynı Hikâyede Miydik?

Biz Aynı Hikâyede Miydik?

Herkesin kendisine göre bir Yalçın Küçük tanımı vardır. Soyadından dolayı onu küçük gören de vardır; kendisini Lenin gibi çizdirip o pozları vermesinden hareketle büyük bir lider olarak gören de… Bu yüzden hakkında birbirinden oldukça farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Kırmızı kaşkolunu neredeyse hiç boynundan çıkarmamasıyla hafızalara kazınırken, dergi çıkarma ve parayı kullanma konusunda ise sanırım kimse eline su dökemez.

Bugüne etkisi sorulduğunda, en belirgin yanının çevresinde örgütlenen insanların farklı siyasi yapılar içinde varlık göstermesi olduğu söylenebilir. Yasal TKP, Sosyalist Demokrasi Partisi’nden dönüşümler, TİP içinde hizip olarak anılmaları ve o dönemde Sosyalist Demokrasi dergisinin çıkarılması… Ardından 12 Eylül süreci, cezaevindeki direnci ve duruşuyla sol içinde daha görünür hâle gelmesi… Ankara’da Toplumsal Kurtuluş dergisi, Aziz Nesin ile birlikte yürütülen Ekin-Bilar süreci ve sonrasında yaşanan ayrılıklar…

Yurt dışına gidişi, PKK lideriyle kurduğu ilişkiler, tiyatro oyunları ve ardından Türkiye’ye dönüşü… Kıbrıs’taki askerlik sürecine dair anlatımları… Bir dönem televizyon tartışma programlarında sıkça yer alması; konuşurken sesini ince bir tondan yukarı doğru taşıması ve bunu vücut diliyle desteklemesi… Devlet Planlama geçmişinin ya da aldığı eğitimin etkisiyle şekillenen analitik düşünce yapısı… Gözlerini ateşe benzetmesi, gece uyumak için göz kapaklarını kapattığında kapaklarının yandığını söylemesi, Rusça klasikleri kendi dilinde hızlı okumasıyla övünmesi…

Tüm bu yönleriyle bakıldığında, oldukça renkli ve kendine özgü bir kişiliği vardı. Özellikle kızdığı birine karşı öfkesi kolay kolay dinmeyen biriydi.

Benim onunla ilişkilerim ise hep gerilimli oldu. Hiçbir zaman doğal bir iletişim kuramadık. Farklı duruşlarımız, farklı tercihlerimiz ve benim ona karşı çevresindekiler gibi davranmamam, bu gerilimi sürekli ve istikrarlı kıldı.

Onunla ilk yüz yüze gelişim, öğrenci derneklerinin kuruluş süreci ve açlık grevleri döneminde, evini biz öğrencilere açmasıyla gerçekleşti. O dönemde Yarın dergisinden bir arkadaşımla birlikte evine gitmiştik. Amacımız, arkadaşlarımızın ihtiyaçlarını tespit etmekti. Kapıyı çaldık, bizi içeri aldı; ancak kısa süre sonra kendimizi beklenmedik bir tartışmanın içinde bulduk. O zamana kadar onun TİP ve ona bağlı yapılardan gelenlere karşı bu denli öfkeli olduğunu bilmiyordum. Açtı ağzını, yumdu gözünü… Ne olduğunu tam anlayamadan tartışmanın ortasında kaldık. Meğer bunun 12 Eylül öncesine dayanan bir geçmişi varmış.

O dönemde benim Mayıs dergisinde yer almamın yanı sıra, Nitelik dergisinde de bulunmam ve Edebiyat Dostları dergisiyle iletişim hâlinde olmam dikkat çekiyordu. Sol adına çıkan pek çok dergi ve gazetede ya yazılarım yer alıyor ya da karikatürlerim yayımlanıyordu. Ben ise sol adına atılan her adımı önemsiyor, geçmiş hesaplaşmaların ötesinde bir yerden bakarak destekliyordum. Kim neyi örgütlüyorsa örgütlesin; 12 Eylül karanlığına karşı sol bir duruş sergilemek bana göre esas olandı. Tarih, farklılıkları büyütmeyi değil, birlikte hareket etmeyi zorunlu kılıyordu.

Yalçın Hoca’nın ise solun lideri olma yönünde güçlü bir isteği olduğunu düşünürdüm. Devrimci liderlerin geçmişine sahip çıkıyor gibi yapıyor, onları dergisinin kapağına taşıyordu. O dönemde İsmail Beşikçi cezaevinden çıkmıştı ve onu da kapağa taşımıştı. Ancak ilk röportaj Nitelik dergisi adına yapılmış ve Kıvılcım Vafi yönetiminde yayımlanmıştı. Ben de Beşikçi’yi ilk kez orada görmüş, onunla aynı ortamda bulunma ve sohbet etme fırsatı yakalamıştım.

Kısacası, hocanın el attığı pek çok yerde karşısına benim ismim çıkıyordu. Bu durum yurt dışında da değişmedi. Beni gördüğü yerlerde “Sen git, liderlerin gelsin.” diye laf atar, öne sürdüğü kişilerle de kendince alay ederdi. O dönemde Öcalan ile yakın ilişkisi vardı ve bu da ona güçlü bir görünüm kazandırıyordu.

Ben ise kendimi Türkiye solu içinde tanımlıyordum. Onun gibi hiçbir zaman bir yapının içine tamamen yerleşmedim; taraf olmaktan ziyade, sol bir dünya görüşüyle olaylara ve insanlara bakmayı tercih ettim.

Tüm bu gerilimlere rağmen, onun çevresindeki insanlarla ilişkilerim her zaman iyi oldu. Ankara’da İnci Abla ve İlhan Akalın ile bağım hiç kopmadı. Sadece onlar mı? Onun çevresinde yer alanlara “öğrencileri” mi demeli, “yandaşları”, “yoldaşları” mı, bilemem; ancak son derece üretken oldukları kesin. Siyasi partiler kurdular, ayrıldılar, yeniden kurdular. Bugün Yalçın Küçük çizgisinden gelen yapıların sayısını sorsalar, sanırım hepsini sayamam.

Dikkat çekici olan bir diğer nokta ise geçmişte yer altı ya da yasal alanda var olmuş siyasi parti isimlerinin yeniden kullanılmasıdır. Bu yapıların temsilcileri farklı adlarla varlıklarını sürdürürken, “yasal TKP”, “gerçek TKP”, “daha gerçek olduğunu iddia eden TKP” ya da benzer şekilde “gerçek TİP” gibi ayrımlar ortaya çıkmıştır.

Uzun bir hastalık dönemi geçirdi. Artık eskisi gibi üretmiyor, daha çok sessizce hayata bakıyordu. Böylesine uçlarda yaşanmış bir hayatın farklı yönlerinin mutlaka yazılacağını düşünüyorum. Yaşarken birçok insanı kızdırdı ama bir o kadar insanı da etkiledi. Çok çalıştı, sürekli üretti; kitaplar yazdı, âşık oldu, evlendi, yaşadı ve aramızdan ayrıldı.

Sonuçta, sol tarihin en ilginç figürlerinden biri olarak yerini aldı. Kendi tercihlerini özgürce yaptı ve sonuna kadar o tercihlerle yaşadı. Ben ise hâlâ aynı yerdeyim: Bu ülkenin sola ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Nerede sol adına samimi ve anlamlı bir çaba varsa desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkede sol, sözde değil, gerçek anlamda var olmalı. İnsan onuruna yakışan, insanı geliştiren bir düzen kurulmalı. İnsanı muhtaç bırakan ve emeğini lütuf gibi sunan bir sistemin değişmesi artık zorunludur.

Devrimcilik, insanın insana sahip çıkmasıdır; ama bizde devrimciler hep örgütlerine sahip çıkar, örgütler ise çok nadir olarak yoldaşlarına sahip çıkar. (Mahkemede avukat bulma dışında elbette; her açılan dava, o örgütün hâlâ var olduğu ve mücadeleye devam ettiğinin resmen ilanıdır.) Bu kısır döngü mutlaka bir gün değişecektir. Belki o zaman gerçek sol, bu ülke topraklarında direnç ve inatla kök salmaya devam edecektir.

Sonuçta kırmızı kaşkol sahibini kaybetti. Kırmızı kaşkolun o kırmızısının kimi temsil ettiği her zaman tartışmalı kalacaktır diye düşünüyorum. Çünkü kendisi, Devlet Planlama Teşkilatından hayata bakan biri olarak hafızamda yerini aldı. O, devletin bakış açısına eleştiri yaparmış gibi yapıp kendi resmî tarihini oluşturmak ve bir anlamda Kemalizmi aşmak için yine devletin penceresinden bakarak adımlar attığına inanıyorum.

Kısaca, onun sağa sola savrulmasının sonucunda gelip gidip Ergenekon davasından yargılanmasının tesadüfî olduğunu düşünmüyorum. Türk ulusunun çıkarlarına, kendisince yeni yorumlar ve açılımlar yapmaya çalışmış; ancak o ulus kimliğini aşamamıştır.

Küçük’ten geriye sadece kırmızı kaşkol kaldı; bir de tartışmaya açık kitapları ve oluşturmuş olduğu tarih tezleri… Keşke isimler üzerinden yapmış olduğu o genellemeler olmasaydı. Benim ismimin Selanik kökenli Yahudi olduğunu ve her “İsmail Cem” isminin neler çağrıştırdığı konusunda yaptığımız konuşma ve tartışma, sanırım tarihin dehlizlerindeki boşlukta dolaşmaya devam edecektir.

Onun sesi ve kızgın duruşu kulaklarımdaki yerini çoktan yitirmişti. Benim kulağımdan gitmiş olması, o görüşü savunanların da yok olduğu anlamına gelmiyor. Devamcısı olan siyasi partiler ve bireyler hâlâ aramızda yaşamaya devam ediyor.

Belki de hiçbir zaman aynı hikâyede değildik, ama aynı zamanlarda yaşadık.

İsmail Cem Özkan

5 Nisan 2026 Pazar

Hızır Paşalar aramızda ve tarih yazıyor!

Hızır Paşalar aramızda ve tarih yazıyor!

“Hızır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar şaha gidelim
Siyaset günleri gelip çatmadan
Açılın kapılar şaha gidelim.”
Pir Sultan Abdal

Alevilik tarihi söylenceler üzerine kuruludur. Çünkü Alevilik, devlet için her zaman bir tehdit olarak algılanmış ve yok edilmek istenmiştir. Yüzlerce yıldır bu uğurda mücadele verilmiştir. Anadolu topraklarında kurulan tüm İslam devletleri tarafından baş düşman ilan edilmiş; üzerine seferler düzenlenmiş, soykırıma varan katliamlara maruz kalmıştır.

Hani derler ya, Anadolu nüfusunun önemli bir bölümü Aleviydi; zamanla geriye, Anadolu’nun tepelerine sığınmış bir avuç insan kaldı. O kadar katliamdan, o kadar sürek avından kurtulanlar; dağların doruklarına, yol geçmez bölgelere, bereketsiz ovalara, steplere ve bozkırlara çekilmek zorunda kaldı…

Dergâhlar yıkıldı, inanç evleri nefret söyleminin merkezine dönüştürüldü… Alevilik hiçbir zaman devletin dini ya da inancı olmadı. Çünkü Alevi inancında yetmiş iki milleti bir görmek, aslan ile geyiği aynı kucakta buluşturmak ve barış içinde yaşamak vardır. Kapıya geleni geri çevirmemek, ona sahip çıkmak vardır. Mazlumun yanında olmak, mazlumun sesi olmak vardır… Kısacası Alevilik, devletin değil halkın inancı olmuştur.

Anadolu Selçuklu Devleti yıkıldıktan sonra beylikler ortaya çıktı. Ancak bu beyliklerin hiçbiri Alevi devleti ya da beyliği değildi. Çünkü Aleviler Selçuklu zulmünden kaçmış, sadece hayatta kalmaya ve varlıklarını korumaya çalışmışlardı. Bir araya gelip “hadi devlet olalım” demediler…

Osman, Bekir, Ömer isimli hiç Alevi gördünüz mü? Görmezsiniz. Çünkü Ali’nin karşısında yer aldıkları düşünülen bu isimler, Aleviler tarafından hoş karşılanmaz. Tarihsel nedenlerle bazı isimler çocuklara verilmez; Ehl-i Beyt isimleri daha yaygındır…

Osmanlı Devleti henüz beylik dönemindeyken, Alevilerin “Osman’a yardım ettiği” yönündeki rivayetler, resmî tarihçiler ve onlara yakın çevreler tarafından sıkça dile getirilir. Oysa çocuğuna o ismi vermeyen bir topluluk, nasıl olur da o beyliğe destek verir? Kaldı ki Osmanlı Beyliği de Selçuklu Devleti’nin bir devamıdır, onun bir parçasıdır…

Bu durumda Alevilere katliam uygulayan bir yapının devamına destek vermek; bugünün diliyle, katiline hayran olmak anlamına gelir. Bu da onun kılıcına boynunu uzatmaktır…

Tüm bunlar bilinirken, Aleviler arasında da yaygın kullanılan bir cümleyle karşılaştım ve acı acı güldüm. Tarih yazıcılığının ciddiyeti adeta ortadan kaldırılmış: “Osmanlı Bektaşiliği değil, Bektaşilik Osmanlı Devleti’ni kurmuştur.”

Bu ifade, “Osmanlı’yı aslında biz kurduk, gerçek Osmanlı biziz” demekten başka bir şey değildir. Tıpkı “asıl İslam biziz” söylemi gibi…

Bu makaleyi yazan kişi, keşke Hacıbektaş’a gidip Bektaşiliği kuranın mezarına baksa… Hangi dönemde yaşadığını, kimin görevlisi olarak geldiğini okusa… Elbette Balım Sultan’dan söz ediyorum. Çünkü Hacı Bektaş-ı Veli, Osmanlı Devleti kurulmadan önce vefat etmişti. Böyle bir beylikten haberi bile yoktu. Dolayısıyla kurucusu olması mümkün değildir.

Bektaşiliği kuran ve zamanla kurumsallaştıran kişi Balım Sultan’dır. Ondan sonra gelen babalar da bu yapıyı sürdürmüştür.

Balım Sultan’ın Hacı Bektaş-ı Veli ile bağı, yalnızca o bölgede görevli olmasıdır. Bunun dışında Alevilikten etkilenmiştir. Dedelik yerine bilgiyle posta oturma anlayışını getirmiş ve babalık kurumunun temellerini atmıştır.

Alevilik ve Bektaşilik dışarıdan benzer görünse de aralarında temel farklar vardır. Alevilikte “dede” vardır ve soy esasına dayanır. Bektaşilikte ise “baba” vardır ve bilgiye, inanca ve yola dayanır. Ortaklaştıkları noktalarda ise “eline, diline, beline sahip çıkmak” ilkesi öne çıkar.

Bazı tarihçiler yanılıyor. Bektaşilik Osmanlı’yı kurmamıştır. Osmanlı’nın kuruluş döneminde Bektaşiliğin ne fikri ne de örgütlü bir yapısı vardı. Ortaya çıkması için daha uzun bir süre gerekiyordu.

Eskiden Hacıbektaş’ın çevresi surlarla kaplı bir yerleşim alanıydı. Bu surları koruyan devlet görevlileri bulunuyordu. Bu görevlilerden biri de devşirme olan Balım Sultan’dı. Müslüman olarak doğmamış, devşirilmiş ve görevli olarak buraya getirilmişti.

Osmanlı Devleti, Hacıbektaş gibi merkezleri sürekli kontrol altında tutardı. “Orada özgürce Aleviliği yayabilirsiniz” gibi bir yaklaşımı yoktu. Zaten Osmanlı da Selçuklu’nun devamıydı. Dergâh uzun yıllar Nakşibendi tarikatına bağlı görevliler tarafından yönetildi. Cumhuriyet döneminde de benzer bir anlayış sürdü. Dergâh bahçesindeki küçük cami bu yapıya aittir; Alevilikle doğrudan bir ilgisi yoktur.

Tekkelerin ve tarikatların kapatılmasıyla birlikte dergâh zamanla çürümeye terk edildi. Birçok yapı bakımsızlıktan yıkıldı, surlardan ise bugün neredeyse hiçbir iz kalmadı. Cumhuriyet’in ilkeleri doğrultusunda yetiştirilen bazı görevliler “gericilikle mücadele” adı altında bu yapılara müdahale etti. Bazı bölümler yakıldı, bazıları yağmalandı.

Bazı dedeler ise dergâhtaki el yazmalarını gizlice kaçırarak korunmasını sağladı.

Zamanla dergâhlar ve ocaklar görünürlüğünü kaybetti. Hacıbektaş Dergâhı yok sayılsa da “müze” olarak açılmasına izin verildi. Günümüzde yapılan Hacıbektaş şenlikleri de aslında bu müzenin açılışını anmak için düzenlenmektedir; inançla doğrudan bir bağı yoktur.

Sonuç olarak Balım Sultan, Alevi olmayan bir Osmanlı görevlisi olarak Bektaşilik tarikatını kurmuş ve bu yapı Yeniçeriler arasında yayılmıştır. Yeniçeriler Bektaşi olduklarında dövme yaptırırlardı.

Zülfikar, Bektaşiliğin önemli sembollerindendir. Buna karşılık Alevilikte ceylan, aslan, güvercin ve turna gibi semboller öne çıkar. Temel anlayış ise “yetmiş iki milleti bir görmek”tir.

Bektaşilik askerî yapı ile birlikte gelişmiş ve Balkanlarda yayılmıştır. Alevilik ise daha kapalı bir yapı içinde, devlet otoritesinden uzak yaşamayı tercih etmiştir.

Bektaşiler dövmeleriyle kendilerini ayırt ederdi. Yeniçeriliğin kaldırılması sırasında bu dövmelerin ayırt edici olduğu ve ciddi şiddet olaylarının yaşandığı bilinmektedir. Yani ocak, sanıldığı gibi sakin bir şekilde dağıtılmamış; kan dökülmüştür.

Balım Sultan bir Osmanlı görevlisidir. Bu nedenle Osmanlı Devleti’ni kurmuş olması mümkün değildir. Bektaşilik daha çok Balkanlarda yayılmış, “babalık” sistemi üzerinden örgütlenmiştir.

Sonuç olarak Bektaşilik ayrı bir inanç ve yaşam biçimidir. Alevilikle bazı benzerlikler taşısa da aynı tarihsel kökten gelmezler. Alevi Alevi’dir, Bektaşi Bektaşi’dir. Bir Bektaşi Alevi cemine katılmaz; ancak bir Alevi Bektaşi cemine katılabilir.

Bektaşilik sonradan benimsenir ve belli ritüelleri vardır. Alevilik ise doğuştan gelir ve kişiyle birlikte var olur.

Son söz: Pir Sultan’ı öldüren Hızır Paşalar hâlâ aramızda ve tarih yazmaya devam ediyor. Eğer bugün Pir Sultan Abdal’ı Hızır Paşa’nın kaleminden okuyor olsaydık, Hızır Paşa’yı nasıl tanıyabilirdik?