3 Şubat 2026 Salı

Denetimsizlik Bir Suç Ortağıdır

Denetimsizlik Bir Suç Ortağıdır

Aylardır Amerika’da ortaya serilen çocuk istismarı, satılan kadınlar, seks partileri için yapılmış adalar, özel seyahatler, Antalya’da bir otelde “eğitim” gören seks işçileri… Hepsi sanki ilk defa ortaya çıkıyormuş gibi davranılıyor ama öyle değil.

Bu ülkede para vermeden, zorla ama sesini çıkaramayan çocukların, kızların, kadınların, göçmen kadınların olduğu gerçeğini hepimiz biliyoruz. Köle yapılmış, pasaportu, kimliği elinden alınmış insanlar var. Tarikatların yurtlarında, çocuk yuvalarında, sığınma evlerinin kapısının önünde satılanlar; satılmayıp sadece orada çalışanlar tarafından taciz edilenler var. Bu taciz edenlerin Meclis’in lokantasının mutfağına kadar yaygın olduğu gerçeği var.

Bu pisliğe ilk kez batmıyoruz.

Sadece her seferinde daha derine batıyoruz.

Başımız dik geziyorsak eğer, bu pislikte nefes almak için burnumuzu pisliğin dışına çıkarma ihtiyacındandır.

Amerika’ya bakarken ülkemize de bakın, çevrenize bakın. Her gün bir kadını öldüren erkeklere, çete savaşlarında kurşunlanan yerlere bir bakın. Tacizin, yağmanın, haksız el koymanın haritasını bulursunuz. Bunlar devletin istatistiklerine girer ama açıklanmaz, çünkü görünür olması istenmez. Neden? Çünkü siyasi irade bundan faydalanıyor. Faydaladığı için istatistiklerin bile yayımlanmasına izin verilmez; ne kadar çok bokun içine battığımız, ne kadar çürüdüğümüz ortaya çıkmasın diye.

Denetimsizlik burada bir eksiklik değil, bir tercihtir.

Çünkü denetim başlarsa suç yalnızca failde kalmaz; onu koruyanlara, susanlara, üstünü örtenlere kadar uzanır.

Geçmişte bir Amerika başkanı bir kadına tecavüz ettiği için yargılandı ve ceza aldı; çünkü orada güçlü bir denetim mekanizması var. Peki bizde? Sıradan bir devlet dairesinde ya da bir gazetenin sıradan bir yetkilisinin, bir haber spikerinin dahi yanında kendisinden aşağıda olana taciz ettiği ortada değil mi? Otoparklarda tacize uğrayan stajyerler, yeni işe başlamış kadının memesini sıkan müdürler, eteğinin altında ellerini dolaştıran yöneticiler bu ülkeye yabancı mı?

Evet, seks için ada satın alanlar var. Bu ülkede ada satın alınmamış olsa dahi yazlık, otel, pansiyon daireleri alındığı gerçeği ortada değil mi?

Evet, erkek egemen düşüncenin olduğu yerde; o erkekte para ve yetki varsa, denetimsiz olarak kendisinden aşağıda olanı köleleştirir, onu kendisine hizmet eden bir seks işçisi olarak görür. Bırakın sağı solu, en yakınıza bakın. Erkek, kadını sadece bir eğlence malı olarak görür; satın alır ya da geleneksel olarak el koyar. Gönül rızası mı var hani o “gerdek gecesi” denen şeyde? Kan gelmezse erkek, kadını baba evine gönderme hakkına sahiptir geleneklere göre.

Erkek egemenlik yalnızca evde değil; kurumlarda, üniformalarda, makamlarda korunur.
“İtibar” denilen kalkanla.

Çocuğun ilk cinsel deneyiminin aktörü olmak isteyen sapıkların hâkim olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Fakir ülkelerden çocuk götürüyorlar onlara; pazarlanıyor, biri köle gibi. İlk gece sonrası o kız çocukları, yazlıkta yaz tatili bitince sokağa bırakılan köpek gibi bırakılıyor. Sokağa düşenin dostu olmaz, müşterisi bol olur.

Bütün bunlar denetimsizlikten ibaret değil. Denetimsizlik, bu düzenin işine gelen bir sonuç. Çünkü denetimi yapanlar da aynı erkek egemen düşüncenin içinden konuşuyor. Gücü elinde tutan, kendisini sorun olarak görmez.

Sorun; erkekliğin, gücü hak sanmasında. Yetkiyi sahiplik, kadını ve çocuğu kullanım alanı olarak görmesinde. Bu yüzden suç gizlenmez; meşrulaştırılır. Üzeri örtülmez; normalleştirilir.

Bu düzen utanmadığı için değil, hak gördüğü için sürer.

Buna “gelenek”, “itibar”, “erkeklik”, “devletin bekası” denir.

Denetim ancak bu zihniyet sarsıldığında anlamlı olur. Aksi hâlde her mekanizma, gücü olanı korumak için çalışır.

Sorun bireyler değil, tek tek sapıklar değil. Sorun; gücü elinde tutan erkek aklın, kimseye hesap vermemeyi doğal saydığı bir dünyadır.

Ve bu dünyada, insanlığa, doğaya ve evrene bakış değişmeden; hiçbir istatistik, hiçbir yasa, hiçbir denetim gerçekten bir şeyi değiştirmez. Çünkü kapitalist düşünce, yağma ve talan üzerinden kurulur. Hak gördüğüne zorla sahip olmayı meşru sayar. Onlara göre; Para her şeyi satın alır; insanlık bile bundan muaf değildir.

İsmail Cem Özkan

2 Şubat 2026 Pazartesi

Yerelden Evrensele, Geçmişten Bugüne

Yerelden Evrensele, Geçmişten Bugüne

Yüz Yılın Evi, Yeşim Özsoy’un kişisel tarihinden yola çıkarak kolektif belleğe uzanan, çok katmanlı bir hafıza anlatısı olarak karşımıza çıkar. Oyun, bir asrı kronolojik bir tarih dizgesi içinde aktarmak yerine, geçmişi bugünün duyarlığıyla yeniden kurar. “Ne oldu?” sorusundan çok, “olanlar bugün bizde neye karşılık geliyor?” sorusunu merkeze alan bir yüzleşme alanı açar.

Bu yönüyle yapım, geleneksel tiyatromuzun önemli anlatı biçimlerinden meddah geleneğini çağdaş bir sahne diliyle yeniden yorumlar. Sözlü anlatıya dayalı bu yapı; ses, görüntü ve bedenin iç içe geçtiği çok katmanlı bir anlatım biçimine dönüşür. Sahnede tek bir oyuncu vardır; ancak bu tek beden, farklı zamanlardan, farklı varlıklardan ve seslerden oluşan çoğul bir hafızayı taşır. Doğrusal bir zaman akışı yerine, anılar, mekânlar ve eşyalar aracılığıyla parçalı ama anlamlı bir yapı kurulur. Yangınlar, yıkımlar, zorunlu göçler ve kayıplar; tarihsel süreklilik içinde birbirine eklemlenen anlatı halkaları hâlini alır.

Masalımsı bir tat taşıyan bu anlatım, sesin ritmi ve ton değişimleriyle tekdüzeliğe düşmez. Oyun, yer yer gülümsetirken ağırlıklı olarak trajediyle yüzleştirir; ancak bu yüzleşme acının doğrudan teşhiriyle değil, kara mizahın sağladığı mesafeyle gerçekleşir. Anlatılanların etkisi, sahnede olup bittiği anda değil; anlatı sona erdiğinde, seyircinin zihninde bıraktığı izdüşümde belirginleşir.

Oyunun merkezinde artık var olmayan eski bir konak yer alır. Bu konak, yalnızca bir mekân değil, belleğin kendisidir. Onu arama süreciyle başlayan anlatı, konağın içinde yaşanmış olanlara yakından bakar. Büyüteç altına alınan bu yaşantılar, oyunun duygusunu ve ritmini belirler. Yüz Yılın Evi, tarihle yüzleşiyor izlenimi verse de, asıl çarpışmanın bugünle yaşandığını hissettirir. Kaybedilen değerler, silinen geçmiş ve her şeyin üzerine dökülen beton, oyunun alt metninde güçlü bir “mezarlık hissi” yaratır.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bu yüz yıllık serüven; yok olan binaları, insanları, kültürleri ve eşyaları konağın bakış açısından anlatır. II. Abdülhamit’in Hazine Kâhyası İbrahim Ethem Bey’e ait konağın hikâyeleri üzerinden ilerleyen anlatı, yarı otobiyografik bir düzlemde gerçekle kurgu arasında gidip gelir. Yeşim Özsoy’un, anneannesinin aktardığı anıları derleyip yeniden kurgulamasıyla kişisel tarih, kolektif belleğin bir parçasına dönüşür.

Anlatıda yer alan Ermeni bir terzinin duygusal yolculuğu, 1915’e doğru yapılan güçlü bir göndermeyle derinleşir. Ermeniler, Yahudiler ve Rumlar; İstanbul’un çok katmanlı geçmişinin ayrılmaz parçaları olarak sahnede yerini alır. Bugün geriye kalan ise çoğu zaman acı ve birlikte yaşama kültürünün bilinçli biçimde unutturulmuş izleridir.

Oyunun yapısına yerleştirilen okuma tiyatrosu öğesi, anlatının döngüselliğini güçlendirir. Okumayla başlayan oyun, yine okumayla sonlanır; biçimsel olarak başlangıç ve son birbirine yaklaşır. Epik tiyatronun mesafeli anlatımı ile geleneksel tiyatronun canlılığı bu noktada kesişir; dönemsel geçişler ve insanın çaresizlik içindeki çırpınışı görünür hâle gelir.

Bu anlatı evreninin önemli bir parçası da sahneleme unsurlarıdır. Seçilen müzik, geçmişin taş plaklarının hışırtısını taşıyan, dinleyeni zamansal bir yolculuğa davet eden gramofon seslerinden oluşur. Bu sesler, yalnızca atmosfer yaratmakla kalmaz; belleğin kırılganlığını ve sürekliliğini de işitsel olarak taşır. Işık tasarımı dengeli ve etkilidir; anlatının duygusal geçişlerini desteklerken oyuncunun bedenini ve sesini görünür kılar.

Dekor, bilinçli bir sadelikle kurulmuştur. Sahnedeki eşyaların konumu, oyuncunun rahat hareket etmesine olanak tanırken seyircinin dikkatini dağıtmaz; aksine anlatıya odaklanmasını sağlar. Az, öz ve işlevsel olan bu düzen, sahne üzerindeki her nesnenin anlam taşımasına imkân verir. Kostümün, perdeye yansıyan görüntülerle birebir örtüşmesi ise tüm ayrıntıların düşünülerek tasarlandığını ve uygulandığını gösterir.

Tüm bu yapının merkezinde Yeşim Özsoy’un performansı yer alır. Ancak burada söz konusu olan yalnızca bir oyunculuk başarısı değildir. Özsoy; yazar, kurgucu ve anlatıcı kimliklerini sahnede iç içe geçirir. Geleneksel olarak erkeksi bir figür olan meddah, bu kez kadın bir anlatıcıya dönüşür. Tek sesli gibi görünen anlatı, çok sesli bir hafızaya açılır. Özsoy sahnede tek başınadır ama yalnız değildir; geçmişte kalmış ya da bugüne sızmış her şeyin sesi olur.

Bir anda bir muskanın fısıltısına, bir İran halısının belleğine, dalgalanan bir perdenin tanıklığına dönüşür; ardından geçmişi yerle bir eden bir kepçenin soğuk ve mekanik sesi olur. Sesini, bedenini ve nefesini her sahnenin ihtiyacına göre ustalıkla kullanır. Nefes, burada yalnızca teknik bir unsur değil; zamanın ritmini ve belleğin kırılma anlarını taşıyan temel bir anlatım öğesidir.

Yeşim Özsoy’un asıl başarısı, seyircinin yerleşik alışkanlıklarını doğrudan hedef almak yerine, dolaylı anlatılarla sarsmasındadır. Açık cevaplar sunmaz; sorular sordurur. Oyun sona erdiğinde bile zihinde dolaşmayı sürdüren, rahatsız eden ama düşünmeye çağıran bir boşluk bırakır. Yüz Yılın Evinin asıl etkisi de tam olarak bu boşlukta ortaya çıkar.

Yazar, oyuncu ve kurgucu kimliklerinin iç içe geçtiği bu performansta Yeşim Özsoy, sahnede yalnızca bir hikâye anlatmaz; belleği harekete geçirir. Kişisel olanı kolektife, sessiz kalanı sese, görünmeyeni bedene dönüştürür. Yüz Yılın Evi, bu anlamda tek bir oyuncunun omuzlarında yükselen; ama çok sayıda insanın, eşyanın, mekânın ve zamanın konuştuğu güçlü bir sahne deneyimi olarak hafızada yer eder.

 

İsmail Cem Özkan

 


Yüz Yılın Evi

Yapım: GalataPerform
Metin ve Konsept: Yeşim Özsoy, Ferdi Çetin
Yöneten ve Oynayan: Yeşim Özsoy
Dramaturji: Ferdi Çetin
Video ve Film Tasarımı: Melisa Önel
Müzik ve Ses Tasarımı: Kıvanç Sarıkuş
Işık Tasarımı ve Teknik Koordinatör: Ayşe Ayter
Koreografi: Tuğçe Tuna
Proje Asistanı: Nilay Yerebasmaz
Ses ve Işık Kontrol: Hasan Hakan Yılmaz
Belgesel Video Katılımcıları: Yeşim Özsoy, Turan Necdet Özcan
Konak Video Performansçıları: Elif Ongan Tekçe, Sanem Öge, Emir Politi, Yaman Ceri
Görüntü Yönetmeni: Arda Yıldıran
Kamera Asistanları: Hasan Öztaş, Uğurcan Tüzel
Dublaj Sanatçıları: Katayoun Momtaheni, Karin Ataoğlu, Nükhet Akkaya, Elif Ongan Tekçe, Enginay Gültekin, Ayşe Lebriz Berkem, Yeşim Özsoy

Birinci Dünya Savaşı’ndan Bugüne: Cihat Söyleminin Gerçek Gücü

Birinci Dünya Savaşı’ndan Bugüne: Cihat Söyleminin Gerçek Gücü

İran’ın bugünkü görünümü bana Birinci Dünya Savaşı öncesi Osmanlı Hanedanlığı’nı, hatta devletçiğini hatırlatıyor. Devletçik diyorum; çünkü borç bataklığında, maliyesi bile kendi kontrolünde olmayan bir yapıdan söz ediyoruz. Kendi parasını kontrol edemeyen, tefecilerin elinde oyuncak olmuş; baskıdan, şiddetten, lider kaprislerinden, tarihin birikmiş öfkesinden, halkların özgürlük taleplerinden ve toprak kaybından başka hiçbir kazanımı olmayan bir yapıya devlet denir mi?

Hanedanın elinde tek koz kalmıştır: halifelik.

Halife, güya tüm İslam dünyasına hükmeder. Halife ne derse ona inananlar, kendilerini ateşe, silaha atar; düşmana karşı İslam cihadını başlatır. Halife kendisini çok büyük görür ama aslında bir cücedir.

Aynı zaman diliminde, diğer iki halifenin gücü karşısında da etkisizdir. Onu öne çıkaran tek unsur Nakşibendi tarikatının büyüklüğüdür. Nakşilerin merkezi Hindistan’dır ve kendisine destek oradan gelir. Afganistan, Pakistan ve İran’daki Sünni kesim, Nakşibendi tarikatının yönlendirmesiyle İstanbul’daki halifeye bağlıdır; fakat diğerlerinin umurunda bile değildir. Osmanlı Hanedanlığı zaten İslam dünyası için değersizdir.

Buna rağmen halifedir. “Kutsal” denilen birkaç emanet Mısır’dan alınarak İstanbul’a taşınmıştır. Taşıma usulüyle halifelik yüzlerce yıldır Osmanlı’nın elindedir; fakat halifelik gücüyle elde edilmiş somut bir başarı yoktur. Gerçi birkaç kandil günü, İslam dininin Osmanlı topraklarında bir gelenek hâline getirilmeye çalışılmıştır; ama Nakşilerin bir bölümü dışında bunu da önemseyen olmamıştır.

Kandil geceleri İstanbul için değerli olmuş; her yere kondurulan camilerle İstanbul’da ayaklanmaların önüne geçilmiştir. Kandil geceleri, Yeniçerilerin gücüne karşı kullanılan stratejik bir uygulamaya dönüşmüştür. Sonuçta Osmanlı ne Bektaşi’dir ne de başka bir mezhep. Nakşibendi tarikatının Hanefi Müslümanlığıdır; Şafileri de yanına almış bir Sünni İslam sentezidir.

Halifenin bir kurum olarak gücü ortadadır; fakat elindeki son kozu Birinci Dünya Savaşı’nda tehdit olarak kullanmıştır. Hindistan’ın efendisi olan İngiliz emperyalizmine karşı cihat silahını ortaya sürmüştür.

Peki İngilizler ne yapmıştır?

Çanakkale’ye çıkarma yapmışlardır; amaç, Rus Çarı’na yardım etmek ve onu iktidarda tutmaktır. Ancak geç kalınmıştır. Yardım hareketi Rusya’daki devrimi engelleyememiştir. Rusya, Almanya lehine savaştan çekilecektir. Yani Birinci Dünya Savaşı sürecinde Rus Devrimi’nin etkisi, halifenin cihat çağrısından çok daha belirleyici olmuştur.

Tarihte belirleyici olan çağrının büyüklüğü değil, çağrıyı taşıyacak maddi–siyasi zemindir.

Bugün Şii İran da cihat çağrısı yapma tehdidini kullanmaktadır.

Peki İran cihadının ateşi ne kadardır?

Hintli Müslümanların Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’ya karşı İngiliz askeri olarak savaşması kadar etkilidir. Tek etkisi, Nakşibendi tarikatının para toplayıp Osmanlı Hanedanı’nın devamcısı olan Kemalist devrime maddi yardım yapması olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı tecrübesiyle bakarsanız, İran’ın kâğıttan bir aslan olduğunu görürsünüz. Küçük bir dokunuşla içinde yalnızca küçük bir Pers devletçiği kalabilir. Yani onların Misak-ı Millî’si Pers toprakları kadardır.

Tarih birçok şeyi anlatır; ama ona bakmayı bilmeyenler, “güçlü İran’ın bölgeyi ateş topuna çevireceği” hayalini görür. Bizans ateşi denizi ne kadar yakmışsa, İran ateşi de Ortadoğu’yu o kadar yakar.

 

İsmail Cem Özkan

29 Ocak 2026 Perşembe

Köleler, Efendiler ve Bitmeyen Magazin

Köleler, Efendiler ve Bitmeyen Magazin

Ülkemin insanı sessizdir; konuşmaktan korkar ama dedikoduya bayılır. Bu yüzden ülkede magazin her şeydir; her olaya magazin penceresinden bakılır. Ölüm de magazindir, cinayet de… Ama tarihte hiç değişmeyen en büyük magazin konusu sağlıktır. Sağlık üzerine kulaktan dolma, sansasyonel bilgiler paylaşılır; sonuç ise hep aynıdır: şifa bulmayı umanların ölümü, sakat kalmaları ya da yaşamaları gereken ömrün erken bitmesi. Magazin sorunları çözmez; aksine ölümü ve çürümeyi hızlandırır.

Magazin yalnızca bir medya türü değildir; sorumluluktan kaçmanın estetik hâlidir. İnsanlar konuşmak istemez, çünkü konuşmak bedel ister. Taraf olmayı, risk almayı, sonuçlarına katlanmayı gerektirir. Magazin ise bedelsizdir: risk yoktur, taraf yoktur, sonuç yoktur. Bu yüzden en iyi köle ruhuyla anlaşır. Konuşulamayan gerçeklerin üzeri, küçük hikâyelerle örtülür; toplum kendi suskunluğunu eğlence sanır.

Sessizlik dedikoduyu doğurur, özgürlük eksikliği köleliği. Köleler sessizce konuşur; efendilerin kahramanlıklarını, güçlerini ve kudretlerini abartarak anlatır. Efendiler güçlü olduğu sürece susulur, yıkıldıklarında ise onların nasıl kâğıttan kaplan oldukları anlatılmaya başlanır. O zaman da kendi köleliklerine hayıflanılır; ama yine de sorumluluk üstlenilmez. Çünkü köle, efendiden önce özgürlükten korkar.

Bu yüzden hep bir kurtarıcı beklenir. Devrimciler bu beklentinin ürünüdür; fakat iktidarı gerçekten alacakları kesinleşene kadar onlardan uzak durulur. Buna rağmen sağlayacakları özgürlüğe muhtaç yaşanır. Beklemek, itiraz etmekten daha güvenlidir; umut etmek, sorumluluk almaktan daha kolaydır.

Her devrim eski efendiyi yok eder, yeni bir efendi doğurur. Yeni efendinin özgürlük sunması için halkın özgürlüğe sahip çıkması gerekir; ancak köle ruhlu, yoksul insanlar özgürlüğü savunmak yerine güç sahiplerini daha da büyütür ve onları otokrat hâline getirir. Böylece zincirler kırılmaz; sadece el değiştirir.

Bu döngü kırılmadıkça ne magazin susar ne dedikodu biter ne de efendiler eksik olur. Sessiz kalan, sorumluluğu başkasına devreden, özgürlüğü talep etmek yerine bekleyen toplumlar kendi zincirlerini kendileri üretir. Kurtarıcı beklemek köleliği sona erdirmez; onu kalıcı hâle getirir. Gerçek özgürlük devrimle değil, bilinçle başlar. Konuşmaktan korkmayan, bilgiyi magazinden ayıran, gücü kutsamak yerine sorgulayan bir halk olmadan her değişim yalnızca efendi değişimidir. Bu topraklarda ihtiyaç olan şey yeni kahramanlar değil, özgürlüğün yükünü taşımayı göze alan insanlardır.

İsmail Cem Özkan

28 Ocak 2026 Çarşamba

Hatırlamak Bir Sorumluluktur

Hatırlamak Bir Sorumluluktur

Devrimci siyasi hareketleri emekleri ve hayatlarıyla yükseltenler ne yazık ki artık aramızda değiller. Onlar, yalnızca bir davaya inandıkları için değil, o davayı yaşadıkları ve bedelini ödedikleri için devrim yolunda düştüler. Anıları bugün hâlâ yanımızda; fakat bu anılar yalnızca saygıyla anılacak bir geçmiş değil, aynı zamanda bugüne dair bir sorumluluk çağrısıdır.

Tarihin her döneminde devrimci hareketler yenilgilerle, baskılarla ve geri çekilmelerle yüz yüze gelmiştir. Bu durum bir istisna değil, devrimci mücadelenin yapısal gerçekliğidir. Asıl belirleyici olan, bu kırılma anlarında nasıl bir siyasal tutum alındığıdır. Çünkü yenilgi, her zaman bir son değil; kimi zaman bir yüzleşme, kimi zaman da yeniden kuruluş imkânıdır.

Bugün ise o hareketleri yükseltenlerin yanında, hâlâ söz, yetki ve karar süreçlerinde bulunan; fakat geçmişle yüzleşmek yerine sanki hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam eden bir kesim de vardır. Geçmişte de bugün de etkili konumlarda bulunan bu anlayış, devrimci mücadeleyi “yenilgiden” sonra daha ileri taşımak yerine, elde kalanla yetinmeyi ve var olanı korumayı siyaset hâline getirmiştir. Bu tutum çoğu zaman “gerçekçilik” ya da “koşulların zorunluluğu” olarak meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.

Oysa zorluklar, baskılar ve kayıplar devrimci siyasetin bahanesi değil, sınavıdır. Mücadeleyi büyütmek yerine daraltmak, yüzleşmek yerine suskunluğu tercih etmek; kolektif hafıza yerine seçici bir unutmayı kurumsallaştırmak zorunluluk değil, bilinçli bir tercihtir. Bu tercih, devrimci mirası yaşayan bir mücadele hattı olmaktan çıkarıp, güvenli bir hatıra alanına hapsetmektedir.

Bugün sıkça dile getirilen “katılalım, büyüyelim” çağrılarının, aynı anda sürdürülen “küçük olsun, bizim olsun” pratiğiyle çelişmesi de bu yüzden şaşırtıcı değildir. Büyüme, yalnızca niceliksel bir çağrı değildir; siyasal cesaret, etik tutarlılık ve tarihsel sorumluluk gerektirir. Geçmişin yüküyle yüzleşmeden yapılan büyüme çağrıları, inandırıcılığını daha baştan yitirir.

Daha da önemlisi, geçmişte birlikte yol alınanların bugün dışlanması, sorumluluğun başkalarına yıkılması ve yaşanan çöküşlerin tek taraflı anlatılarla açıklanmasıdır. Eleştiriye yöneltilen “bölücülük” suçlaması, bu noktada gerçeği tersine çevirir. Birliği zedeleyen eleştiri değil; eleştiriden kaçan, hesap vermekten imtina eden ve farklı sesleri tasfiye eden anlayıştır. Gerçek birlik, suskunlukla değil; açıklıkla, yüzleşmeyle ve ortak sorumlulukla kurulabilir.

Bu nedenle dile getirilen eleştiriler kişisel değil politiktir; yıkıcı değil kurucudur. Amaç geçmişi yargılamak ya da bugünü küçültmek değil, devrimci iddiayı yeniden ayağa kaldırmaktır. Bedel ödeyenlerin hatırasına sadakat, onları yalnızca anmakla değil; cesaretlerini, tutarlılıklarını ve yüzleşme iradelerini bugüne taşımakla mümkündür.

Hatırlamak, bu yüzden bir nostalji değil; tarihsel ve siyasal bir sorumluluktur.

İsmail Cem Özkan

26 Ocak 2026 Pazartesi

Geçmiş daima konuşur…

Geçmiş daima konuşur…

Tanrı’nın öyküsü yazıldığında her zaman bir öykü tadı vardır; öykünün masal hâlidir. Biri Tanrı’dan bahsettiğinde o masalın tadı zihinlerde kalır, öykünün ince dokunuşları ders olarak insana sunulur… Metafiziğin yasasında materyalistin öykünün bir karşılığı yoktur. Bundan dolayıdır ki masallar, gerçekliğin sadece bir tarafını taşırken, en önemlisi yaratılmış gerçekliği gerçek gibi sürer. Okuyan da bilir: O yaratılmıştır, tıpkı insanın yaratılması gibi. İnsanın yaratıldığına inanan elbette yaratılan gerçeklere de inanacaktır…

Her bir söz kutsal değildir ama her kutsal metin bir kelam ile başlar. Söz vardı, yazı daha sonra oluştu; yazı Sina Dağı’nda ellere verildi ama o da ihanet karşısında parçalandı, yok oldu. Parçalara bölünmüş her kelimeden başka bir öykü doğdu. Ondandır ki kutsal metinler bin yıllar boyunca yeniden yeniden yaratılır ve yorumlanır. Her yorum yeniden bir yaratımdır.

Tanrı, 2026 yılı öncesinde insanlarla daha sıkı fıkıymış; hatta onlardan bir çocuk bile yapmış. Ondan sonra insanlarla olan muhabbetini azaltmış; bazı inançlara göre en son kitabı indirdikten sonra insanları baş başa bırakmış. Bugünlerde büyük çoğunluk hep bir kurtarıcı bekler olmuş; hatta yüksek dağlara bakıp, sular geldiğinde orada yaşamak için çoban çadırlarına göz atar olmuşlar.

Bazı insanlar kendilerini peygamber ilan eder olmuş; beyazlar giyinip her İsa’nın doğum gününde müritleriyle pasta kesip kutlama yapar olmuşlar. Tanrı “öldü” demiş biri; öteki ise hayır demiş:
“Yaşıyor, çünkü her nefes Tanrı’nındır!”

Meryem hamile kaldığında kaç yaşındaydı? Tanrı da çocuk gelinlerden mi hoşlanıyordu? Çocukların evliliği o toplumda normaldi de neden Tanrı, insanlara örnek olup kız çocuklarının büyümesini beklemedi? Neden bu aceleydi? Meryem hamile kalınca başına olmadık şeyler gelir, babasını kaybeder; Tanrı neden bir babanın sağ kalmasını istemez, onu kollayıp korumaz? Sonuçta babası Meryem’i kollayacak, koruyacaktı. Bu kadar acılı hikâyeyi onların kader çizgisine neden yazdı?

Tüm topluma ilan edilmiş bir Mesih vardır ama Mesih’i taşıyan anneye doğum için bir ev bile bulunmaz!

Sonuçta Tanrı artık insanlarla sıkı fıkı bir ilişki içinde değildir; gelip konuşmaz olmuştur; ne Sina Dağı’nda ne de eteklerinde yaşanan insanlık dramına bakarak. Evleri yıkılan, ocaklarındaki ateşi sönenlerin çadırını üstelik sel basmıştır. Bu durumda o seli, o çadırda yaşayanları nasıl görmeli? Kurban mı; seçilmiş ama Tanrı’nın isteklerini yapmadıkları için mi cezalandırılmışlar? Sonuçta zalim de mazlum da Tanrı’nın çocuklarıdır ve her ikisinin kitabı da aynı kökten, farklı cümlelerle oluşmuştur.

Tanrı neden kadınlar arasında kutsanan bir kadından yeni bir çocuk yapmaz? O çocuk gelse—gerçi şimdi çarmıh yok—ama bir şekilde sembolünü bulsa ve içindeki ihanet eden tarafından ölüme gönderilse; hayır, sonra onun dinini kursa ve sonsuza kadar ölüme gönderdiğini kutsal diyerek inananlara anlatsa…

2026 yılı öncesi, bugünkü zalimden daha hafif mi zalimler, yoksa daha mı fazla zulmederler mazlumlara? Daha fazla kan döküldüğü kesin; çünkü savaş denen çılgınlık teknolojiktir ve ölüm kusma gücü bir oktan, bir bıçaktan, bir kılıçtan çok daha fazladır.

Her şey gelip geçicidir; sonuçta insan başlangıca dönecektir. Kovulduğu yere tekrar alacak mı Tanrı? Şeytanla anlaşıp o cenneti insanlara sunacak mı?

Metafizik elbette masallar doğuracaktır; çünkü masallar gerçeği, metaforlarla üzerini örterek görünmez kılar. Romantizm, bir çocuğu anne; doğan çocuğu bir kurtarıcı yapacak ve en yakınında ona ihanet edeni azizleştirecektir. Her şey bir masalla mı başladı, yoksa bir ışığın içinde masalları mı taşır; gerçeklerden ayrı olarak?

İsmail Cem Özkan

 

22 Ocak 2026 Perşembe

Bu ülke sadece parası olanların mı?

Bu ülke sadece parası olanların mı?

Bu ülkede Kürt düşmanlığı birden yükseliyor; sonra sanki hiç yaşanmamış gibi bir anda Kürt dostluğuna dönüşüyor. Ardından, işine gelmeyince yeniden başlıyor.

Bu iniş çıkışlar tesadüf değil. Her seferinde aynı sahne kuruluyor: Balkonlara ve pencerelere asılan bayraklar. Sosyal medyada milliyetçilik dalgalanıyor.

Bir anda yurtsever, vatansever olunuyor. Kürtler vatan haini ilan edilirken aslında yalnızca Kürtler değil; “öteki” olarak görülen herkes hedef hâline geliyor. Düşmanlık bayrakla kutsallaştırılıyor, sorgulamak ihanetle eş tutuluyor.

Vatanını çok sevdiğini söyleyenlere sormak gerekiyor: Aynı vatanın içinde yaşayan emekliye hakkını vermeyenlere ne denir?

Bir gün “bayrak indirme” hikâyeleriyle insanları Kürt düşmanlığına sürükleyenler, ertesi gün “çok ileri gittik” diyerek dostluk masalları anlatıyor. Düşmanlık da barış da bu siyaset için sadece birer araç.

Bu dilin farkında olmadan tetikçisi olan bir kitle yaratılıyor.

Tetikçiler postal giyiyor, “vatanı savunuyor”, gidip ölüyor. Ama vatanın nimetlerinden yararlananlar değişmiyor: Her zaman küçük bir ayrıcalıklı kesim.

İnsanlar öldürülüyor, insanlar öldürüyor ve sonra geriye şu soru kalıyor: Biz kimiz?

Bu topraklarda Lazlar var, Çerkesler var, Arnavutlar, Abhazlar, Gürcüler, Hemşinliler var. Farklı diller, kültürler, kimlikler var. Bunları yok sayarak kurulan her “tek millet” söylemi, yeni düşmanlıkların zeminini hazırlıyor.

Bugün Kürt düşmanlığı biter; yarın başka bir halk, başka bir kimlik hedef olur. Bu ülkede siyaseten düşman ilan edilecek o kadar çok farklılık var ki… Düşmanlık sürdükçe herkes biraz daha asimile ediliyor, biraz daha kendini inkâr etmeye zorlanıyor.

“Aslını inkâr eden benden değildir.”

Evet, değildir.

Balkonuna, penceresine, dükkânına bayrak asarak düşmanlığını ilan edenler şunu bilmelidir: Nefret söylemi faşizmin tabandaki en güçlü ayağıdır. Katliamlara gözünü kapatıp “her şey vatan” diyerek meşrulaştıranlar, bu düzenin suç ortağı hâline gelir.

Halklar arasında düşmanlık olduğu sürece bu ülkede ne barış olur ne huzur. Barış ve huzur olmadığında bedeli hep aynı insanlar öder: Daha da yoksullaşanlar, daha da çaresizleşenler.

Aç bir insanın vatanseverliği bir kurşun gibidir:

Ya öldürür ya da öldürürken ölür.

Bayrak sallarken kim olduğumuzu unutmamak gerekir. Bayrak bazen bir selamdır, bazen bir örtüdür. Tarikat şeyhi de pencereden müridini selamlarken bayrak asar; çünkü o selamın maddi bir karşılığı vardır.

Her bayrak sallayan vatansever değildir.

Her sallanan bayrak da masum değildir.

Bu ülkede dağda taşta, her yerde bayrak sallanıyorsa, bu ya bir şeylerin üstünün örtüldüğünü ya da yönetenlerin kendi vatandaşına güvenmediğini gösterir. Biz hangi ülkede yaşadığımızı direklere asılan bayraklara bakarak anlamak zorunda değiliz.

Bu ülke; eşit yurttaşlıkla, bir arada yaşamayla, halklarıyla vardır.

Nefret söyleminin suç sayıldığı, düşmanlığın normalleşmediği bir ülke hayal değildir. Bu, bize dayatılan siyasi düşmanlıkları reddetmekle başlar.

Bu ülkeyi bir çiçek bahçesine çevirmek elimizdedir.

Hangi ülkede yaşadığımızı bayrakların gölgesinde değil, birbirimizin yüzüne bakarak anlayabiliriz.

Bu ülke bizim.

İsmail Cem Özkan