24 Temmuz 2026 Cuma

Logo Konuşur

Logo Konuşur

Her atılan ilk adım amatör olur; zaman içinde oturur. Çünkü belirleyici olan para ve onun hükmettiği medyadır. Medya görünümü öne çıkınca logo gibi şeylerin önemi artar. Mahalle spor takımlarının bile logoları daha ustaca düşünülür, yapılırken; ülke yönetimine aday bir partinin logosu mizahi konu oluyorsa, bu bir anlamda görünürlüğü artırmak için kullanılan stratejik bir adım olduğu düşünülebilir...

AKP'nin ilk logosunu anımsayan var mıdır?

Zaman içinde bugün kullandığı logoya kavuştu...

Çağrışımları bol olan bir logo; bir yandan Amerikan Özgürlük Heykeli'ni, diğer yandan LED lambaların bu kadar yaygın kullanıldığı bir dönemde klasik Edison ampulünü çağrıştırıyor...

Usta insanlara sipariş edilen logolar, onlara ödenen paranın karşılığını alır...

Siyasi partilerin logoları amatörce, yapay zekâ ürünleri ile yapıldığı an gerçek amacını ortadan kaldırır. Yapay zekânın gazına gelmiş olabilirsiniz...

Bir de her şeyi çok iyi bildiğini düşünenler vardır; onların öngörüsüzlüğü de olabilir...

Sonuçta kamuoyu önüne çıkan siyasi parti, kendi hedef kitlesini, duruşunu, logo ile ilk anda seçmenine vermeyi düşünür...

12 Eylül sonrası Demirel parti kurdurtuyor. Cindoruk kurucu başkan olacaktır. Tüm grafikerlere çağrısı oldu: "Gelin, partimizin logosunu birlikte yapalım." diye... Aslında çoktan belli olan logo, diğer grafikerlere düşünme fırsatı vermiş oldu...

Gelen grafikere nasıl bir logo istediğini soruyor, sonra kendi düşüncesini ortaya koyuyordu...

Aslında Demirel isteniyordu...

Sonuçta Demokrat Parti logosunu da çağrıştıran Demirel oluşturuldu! Demir değil elbette; el... "Dur" işaretine benzer!

"Dur seçmen, nereden geldiğimizi anla." diyordu, bas bas bağırıyordu logo...

Zaman içinde Doğru Yol Partisi ile birleşirken Demirel, AP logosunun da yeni yorumunu taşıyarak Cumhurbaşkanlığına giden yolu açacaktı...

Yeni parti logosu nereden geliyor?

Kime ne anlatıyor?

Logo olsun da nasıl olursa olsun" anlayışını içeren bir çalışma. Sanırım grafikere para vermemek için yapay zekânın muhteşem fikri! :)

"Yeni" diye başlayınca, Yeni Rakı vurgusu öne çıkarıldı...

Bu bir algıda seçicilik özelliği olsa gerek. Yeni Rakı, alkol; yasak ya da ÖTV ile kaç katına çıkan, devlet hazinesini besleyen önemli bir kaynak...

Sonuçta logo nasıl olursa olsun, o "yeni" ile Rakı çağrışımı kaçınılmaz olacaktı. Çünkü bizde "yeni", Rakı'dır!

İktidar her "yeni"yi kötülerken, Yeşilay sloganını üretir...

Akılda kalan şey; alkol kötü şeydir, yeni olan parti de kötüdür...

Bu algı hemen sosyal medyada işledi...

Bu seçim yatırımıdır...

Benim beklentim ise bambaşka bir şeydi, yürüyen adam üzerine oturacak ya da insanlar olarak düşünülmüş bir logo olmasıydı. Çünkü yeni olan, TOMA kapısına çıkıp yumruğu havaya kaldırmaktı...

Beklenti farklı ama beklentiye yanıt vermeyen bir durum söz konusu...

Erdoğan'ın bu "yeni" partinin adını verirken dolaylı etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü krizi yönetemeyenlerin yenisi, eskiden çok uzağa düştü...

Sosyal demokrat vurgusu yerini, merkez, İslami, sağ siyasetin alacağı; yani bir Türkiye koalisyonu olacağı düşünülen partiye bırakmış...

Eğer sosyal demokrat olması düşünülseydi, zaten tabelada yaşayan bir SHP vardı...

Başarılı bir geçmişi vardı ama İstanbul seçiminde belediye başkanı adayı koyarak Erdoğan'ın yolunu açmıştı...

Sanırım bundan dolayı tabela partisi yerine yeni parti kuruldu...

Şimdi soru şu: Bu kurulan yeni parti, bize "yeni" olarak sadece Erdoğan'ı yeneceğiz demekten başka ne söyleyecek?

Yeni partinin; yeni bir stratejisi, yeni bir yolu, yeni bir duruşu olması gerekli. Fakat bize, milletvekilleri ile acele şekilde kurulmuş bir siyasi partinin geçmişin tortularını, CHP içindeki kaosu, kriz yönetememesini yeni olana taşımış olduğunu gösteriyor...

Sorun yalnızca logo değildir; logo, arkasındaki siyasi anlayışın ilk görünen yüzüdür. Örneğin Deniz Baykal, 12 Eylül öncesi CHP içindeki hizbin başıydı ve sürekli Ecevit ile rekabet içindeydi. Deniz Baykal ve arkadaşları ancak 12 Eylül askerî darbesi sonrası partinin başına geçeceklerdir.

Bülent Ecevit CHP’si, "ortanın solu" iken; Deniz Baykal'ın CHP'si, anayasanın ruhuna uygun ikinci parti; sadece muhalif kal, para ile kal, seçmenini oyala, yerelden elde edeceğin belediye başkanları ile seçim dönemini kurtar stratejisi ile bir gelenek oluşturdu...

Bu gelenek henüz yenilmiş değildir. Çünkü Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel'in kavgası bize yeni bir siyaseti sunmadı. Parlak sloganlar, parlak söylemler; popüler ve genç ile eski, yaşlı adamın kavgası olarak yansıdı...

Kılıçdaroğlu’nun sessizliği iktidarın “muhalefeti dağıt, yeniden biçimlendir”  politikası içinde politik güce dönüştü ve o güç 'mutlak butlan' ile hayata geçirildi.

Kısaca; Baykal'ı parti liderliğine getiren 12 Eylül, Kılıçdaroğlu'nu iktidara taşıyan ise mutlak butlan... Özneler farklı, yol farklı ama sonuç ortaktır.

Sonuçta "bir bilen", "derin devlet", "devlet aklı"... Hâlâ görevde demek isteniyor... Çünkü logo, partinin ilk cümlesidir. Dinlemeyi bilen için çok şey söyler.

Sandık Renkleri Verir, İktidar Yeniden Boyar.

Sandık Renkleri Verir, İktidar Yeniden Boyar.


Her seçim sonrası seçim bölgelerine bir renk vermek modadır. Yeşil, turuncu, kırmızı. Kısacası siyasi eğilime göre renkler seçilir. AKP hep koyu sarı rengi almıştır; belki de ılımlı İslam anlayışını sembolize ettiği düşüncesiyle. DEM Parti'nin rengi mordur; feminizm olarak mı okunuyor? MHP kahverengidir. CHP ise kırmızıdır; sonuçta kurucu parti.

Ancak bu renkler, yalnızca seçim gecesinin fotoğrafını gösterir; sonrasında yaşananlar ise o fotoğrafı değiştirebilir.

Ortaya çıkan bu haritayla seçmenin nabzı tutulmuş olur ve iktidar partisi ile yerel yönetimler arasındaki fark ortaya çıkar. Çünkü seçim haritası yalnızca seçmenin tercihlerini değil, iktidarın o tercihlere nasıl müdahale ettiğini de göstermeye başlar.

Bizde her seçimden sonra oluşturulan bu renkli tablo, kayyum atamaları ile önce mor renklerin azalmasına, ardından mahkeme kararları ve soruşturmaların devreye girmesine yol açar; kırmızı renk yerini sarıya bırakır. Dünyada mahkemeleri seçim sandığı olarak kullanan başka iktidarlar var mı, mutlaka vardır; Böylece seçimi kaybeden iktidar, mahkeme kararları ve kayyum atamalarıyla yeniden kazanma yoluna gider. Kaybeden her zaman kazanır! Elbette iktidardaysa...

Ülkede seçim tarihi bekleniyor; güya renkler yeniden rayına otursun diye. Ama seçimi hukuki düzenlemelerle belirleyen bir iktidar var. Ayrıca iktidar, kazanacağını düşündüğü anda ülkeyi erken seçime götürme hakkına sahip. Keyfine bağlı bir durum. Üstelik bu yalnızca Türkiye'ye özgü bir tartışma da değildir. Nikaragua'da iktidarın, muhalefetin seçimi kazanma ihtimali var diyerek seçimleri iptal etmesi de bir vaka olarak önümüzde duruyor... Türkiye'de yöntem farklı olsa da benzer tartışmaların yaşanabileceğine ilişkin kaygılar dile getiriliyor.

Bizde seçim belki iptal olmaz; ancak anayasa değişikliğiyle ertelenebilir. Liderimizin sağlık durumunun ne olduğu önemlidir burada...

Bütün bu süreç, seçim haritasının zaman içinde yeniden şekillenmesine yol açıyor. Sonuçta renkler değişiyor. Yerel yönetimlerin mali kaynaklarını yöneten seçilmişlerin yerini atanmışlar alıyor. Böylece seçmenin değil, iktidarın tercih ettiği isimler başkanlık koltuğuna oturabilir.


Bir belediye başkanı hakkında soruşturma açılması demek, o başkanın gözaltına alınıp mahkemede suçsuzluğunu kanıtlaması gerektiği demektir... Sonuçta bizde hep var olan bir durum: Mahkemeler suçluyu bulmak ile yükümlü değildir; olaylara bir fail bulur, mahkeme önüne gelir, o gelen kişi suçsuzluğunu ispatlamak ile yükümlüdür. Eskiden işkence ile alınan ifadeler geçerliydi, bugün tehditler ile alınan ifadeler geçerlidir... Sonuçta savcılar rahattır, savunma avukatları da savcılardan/mahkemelerden aldıkları görevleri yerine getirmek ile yükümlüdür...

Bu tabloyu yalnızca bugünün siyasi atmosferiyle açıklamak da mümkün değildir. Ülkenin kuruluş dönemindeki İstiklal Mahkemeleriyle başlayan anlayışın, isimler değişse de bugün de sürdüğünü yaşanan süreçlerden anlıyoruz.
Bütün bu gelişmeler bir araya geldiğinde ortaya şu tablo çıkıyor: Sandık renkleri verir, iktidar yeniden boyar. O yüzden bizde seçim gecesi ortaya çıkan harita hiçbir zaman son harita değildir. Asıl harita ise mahkeme kararları, kayyum atamaları, soruşturmalar ve siyasi hesaplar tamamlandıktan sonra ortaya çıkar. Seçmenin iradesi önce sandıkta sayılır, sonra başka masalarda yeniden hesaplanır. Sandık sonucu açıklar, son sözü ise iktidar söyler.

23 Temmuz 2026 Perşembe

Değişim Vaadi, Devam Garantisi

Değişim Vaadi, Devam Garantisi

 

Türkiye'de sosyal demokrasinin en büyük paradoksu şudur: Değişim vaat eder, ama düzenin devamını garanti eder.

Sosyal demokratlardan hiçbir şey olmaz...

Bu fikrimi tarihin sayfalarına bakarak anlayabilirsiniz. Alman sosyal demokratlar yüzünden Rosa Lüksemburg ve Spartaküs Hareketi'nin sonunu biliriz... Arkasından ülkemizdeki serüveni Bülent Ecevit ile başlar, "ortanın solu" kavramı içinde yerini alır. Ecevit ne zaman iktidar olsa katliamlar arka arkaya gelir, solcu kahvehaneler kapatılır. Çünkü o, bağımsız devlet partisidir; sağa da sola da eşit mesafeden operasyon yapar. MC iktidarları sadece sola operasyon yaparken, Ecevit sağ ve solu aynı kategoriye koymuştur.

12 Eylül, sağı ve solu hücrelerde kaynaştırma, buluşturma politikası yapmış ve eşitlemiştir. Sağcılar ile solcular arasındaki en önemli fark, namaz kılınması ve İstiklal Marşı okunması konusundaki hevestir. Diğer şeyler hemen hemen kader birliği gibidir... Elbette, "sağcılara cinayet işler dedirtemezsiniz" politikasının etkisi 12 Eylül zindanlarında da devam etmiş; mezhep ve ırk kavramı üzerinden yazılı olmayan kurallar onlara daha fazla uygulanmış, Ermeni devrimciler daha ağır işkenceler görmüştür.

Necdet Calp ile başlayan bize özgü sosyal demokrat hareket, "halk" imgesini kullanarak siyasette yerini almıştır. İlk cepheleşme köprü satışı ile ortaya çıkmıştır. Özelleştirme ve karşıtı politika başarılı olmuş olacak ki, başörtüsü kavramı içinde de bir cepheleşmeye doğru geçilmiş ve ılımlı İslam iktidarının temelleri sağlam şekilde atılmıştır. Olmayan bir laikliğin savunulması adına sağ seçmen safları daha da sıklaşmış, "modern" yaşam tarzını savunan Kemalistler bir anlamda sıçrama tahtası olarak kullanılmıştır.

Sosyal demokratlar, SODEP, SHP ve CHP ile birlikte Baykal hizbinin liderliğinde partinin genel politikasını "muhalif kal, iktidar olanı koru, kolla" anlayışı üzerine istikrarlı bir şekilde kurmuştur. Sonuç olarak Erdoğan karşıtlığı politikası, cepheleşmenin başka bir boyutunu ortaya çıkarmış; sözde laikler, cumhuriyetçiler ve sermaye grubunun sözcüsü olanlar Cumhuriyet mitingleri ile Erdoğan iktidarını daha da güçlendirmiş, Ergenekon ve Balyoz davalarının temelini atmıştır.

Aslında karşı olduğunu savunan ve koruyan anlayış, onun iktidarda daha uzun ve istikrarlı kalması için gerekli hukuki altyapıyı sağlayan yasaların Meclis'ten torba yasa ile geçmesine olanak sağlamıştır. Zaten Baykal ve Kılıçdaroğlu ile devam eden süreçte Erdoğan'ın karşısına öyle adaylar çıkarılmıştır ki amaç kazanmak değil, prosedürün yerini bulması olmuştur. Cepheleşen toplumda zaten çoğunluğu oluşturan sağ seçmen, kafası net ve vicdanı şeriat duygularıyla yüklü şekilde zaferlerine imza atmıştır.

Sonuçta Erdoğan ve ekibi başarılı olduğu için değil, tersine muhalefet öyle istediği için zor da olsa iktidarda kalması sağlanmıştır.

Sonuç olarak sosyal demokratlar ya da sözde demokratlar, tek lider ve tek görüş anlayışıyla, başka seçeneği olmayan seçmene dayattıkları politikalar nedeniyle sağın hizmetinde olmuştur. Bu oyunu bozan bugüne kadar sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimi olmuştur. O oyunu sanırım istemeden bozduğu için hedef olmuştur. Bugün yaşayacaklarını bilmiş olsaydı yine o başarıyı getirecek söylemlerde bulunur muydu? Bu konuda elimizde bir bilgi yok.

Sol politika üretmek yerine 'Özgür Özel'i test edelim', 'Erdoğan gitsin de nasıl giderse gitsin' anlayışının bugüne kadar başarı getirmediği ortadadır. "Birlik", "birlikte muhalefet" ya da "cumhuriyet için birlik" gibi kavramlar da son elli yılda iktidarı değiştirmeye yetmemiştir.

Baştan beri ileri sürdüğüm tez değişmiyor: Sosyal demokratlardan bir şey olmaz. Bunu söylerken tek tek kişileri değil, yıllardır tekrar eden siyasal anlayışı kastediyorum. Değişim vaat eden, ancak sonuçta mevcut düzenin devamını sağlayan bir muhalefet anlayışı, iktidarın en güçlü rakibi değil, en güçlü güvencelerinden biri hâline gelmiştir.

Belki de bu hikâyenin en ironik özeti başlıktadır: Değişim vaadi, devam garantisine dönüşmüştür.

 

Devletin Sorunu, Gülistan'ın Sonu

Devletin Sorunu, Gülistan'ın Sonu

 

Kürt sorunu, Dersim'de işlenen Gülistan Doku cinayetiyle bir kez daha dolaylı biçimde gündeme gelmiştir.

Gülistan Doku cinayetinin, devletin gücünü kullanan bir valinin çocuğunun pervasızlığıyla ilişkili olduğu yönündeki iddialar, bir dönemin siyasal iklimine işaret etmektedir. İstediği kadına tecavüz edebilen, istediği kadını kaçırabilen, istediğine göz koyabilen; kısacası bir çete lideri gibi davranabilen bu pervasızlık, devlet korumasıyla büyüyen bir düzenin ürünüdür. "Şımarık" çocuğunu frenlemek yerine onun pervasızlığını devletin olanaklarıyla büyüten bir koruma mekanizması kurulmuştur. İstediği eve kamera yerleştiren, istediğini "anarşist" diyerek gözaltına aldıran ya da gözaltına alınmasa bile ona karşı orantısız güç kullanılmasına göz yuman; istemediğini ise yurt dışına sürgüne gönderip onun adına telefon hattı çıkararak tehditler savuran bu atmosfer, bir dönemin özeti gibidir.

Ne var ki Gülistan Doku olayı, tek başına münferit bir adli vaka olarak okunamaz. Onu mümkün kılan siyasal ve idari zihniyet, çok daha uzun bir tarihsel sürekliliğin parçasıdır.

Elbette ülkemizdeki Kürt sorunu, 1980'li yıllarla başlamış bir olgu değildir. Kökleri Cumhuriyet'in kuruluş yıllarına kadar uzanmaktadır. Cumhuriyet rejiminin kuruluş sürecinde 12 Kürt isyanı yaşanmıştır. Her darbede Kürtler hedef olmuş; ileri gelenleri toplama kamplarına alınmış ya da sürgüne gönderilmiş, toplu davalar açılmış, ajanlık yaptıkları iddiasıyla suçlanmış ve ceza almışlardır. Sonuçta, "Kürt sorunu"nu ağza almak, öğretim üyeliğinin sona ermesi ya da uzun yıllar cezaevinde yatmak anlamına gelebilmiştir.

Bu tarihsel deneyim, Kürt meselesine ilişkin devlet yaklaşımının dönemsel değil, yapısal bir karakter taşıdığını göstermektedir. Kürt sorunu, ulus-devlet fikriyatının ortaya çıktığı günden bugüne devlet açısından bir sorun olarak görülmüştür. Çünkü ulus-devlet anlayışında sorun; bölünme ve parçalanma tehlikesi olarak algılanmaktadır. Devletin bekası, bütünlüğü ve millî sınırlarının korunması söylemi, aynı zamanda sömürgeleştirilen toprakların kaynaklarının merkeze aktarılmasının da meşruiyet zemini olmuştur. Kısacası "sorun" denilen şey, bir "çıban başı" olarak görülür; ya yok edilecek ya da asimile edilerek sessiz, Türk efendilerine hizmet eden bir topluluğa dönüştürülecektir. Bir zamanlar birkaç Kürtçe söz kullanmak dahi suç sayılırken, bugün Kürtçe türkülerin okunmasına izin verilmiş; ancak Meclis kürsüsünde hâlâ "bilinmeyen dil" ifadesi kullanılmaktadır.

Bugün yaşanan tartışmalar da bu tarihsel süreklilikten bağımsız değildir. Tam tersine, farklı araçlarla aynı zihniyetin varlığını sürdürdüğünü düşündüren gelişmeler yaşanmaktadır.

Kürt sorunu, bir kadın cinayeti üzerinden yeniden görünür hâle gelmiştir. Çünkü bizim bilmediğimiz, ancak "devletin" bildiği bir süreç devam ediyor. "Terörsüz Türkiye" adı verilen bu sürecin nereye evrileceği henüz belli değildir. Ancak muhatapların açıklamaları arasında dikkat çeken nokta, aslında köklü bir değişimin olmayacağı izlenimidir. Eşitlikten söz edilmemekte; daha çok Türk halkının bekası, geleceği ve Misak-ı Millî sınırları içinde sorunsuz bir yaşam vaat edilmektedir. Kısacası "sorunsuzluk" denilen şey, sıcak çatışmanın olmadığı; buna karşılık düşük yoğunluklu siyasal hareketlerin varlığını sürdürdüğü bir düzeni ifade etmektedir.

Bu nedenle bugün tartışılması gereken yalnızca yeni sürecin kendisi değil, o sürecin hangi devlet anlayışı üzerine inşa edildiğidir. Eski tas, eski hamam yerine; yeni bir hamam ve yeni araçlar mı ikame edilecek? Asıl soru ise şudur: Devlet, "Kürt sorunu" dediği şeyi gerçekten çözmeye mi çalışıyor, yoksa yalnızca yönetme biçimini mi değiştiriyor? Çünkü sorun, eşit yurttaşlık talebini bir güvenlik meselesi olarak görmeye devam ettiği sürece, yalnızca yöntemler değişir; sonuç değişmez. Bu nedenle devlet, kendi "sorununu" çözme biçimini değiştirmediği sürece, Gülistan'ın sonu bu ülkenin bitmeyen hikâyesi olmaya devam edecektir.

22 Temmuz 2026 Çarşamba

Tabela Değişiyor, Düzen Aynı

Tabela Değişiyor, Düzen Aynı

Türkiye'deki tüm sosyalist siyasi partileri toplarsınız, "mutlak butlan" CHP kitlesi kadar etmiyor. Diyeceksiniz ki onlarda para var, Kemalizm hamuru var, Aleviler var... Yani henüz mecliste seçime gitmeden bir siyasi partinin eridiğine şahit oluyoruz. Ama yok olmuyor; mecliste vekilleri, belediye başkanları ve belediye meclislerinde seçilmiş üyeleriyle ayakta kalacak.

CHP seçimle meclis dışında kaldı, bir de kapatılmış parti tarihi var. Meclis dışına düşürme kabiliyeti bir MHP'nin, bir de CHP'nin tarihinde bulunuyor. Onları meclis dışına düşüren liderler zamanında parti liderliğini bırakmadı. MHP hâlâ aynı liderle yoluna devam ediyor.

Şimdi CHP, Kılıçdaroğlu Partisi kimliğine büründü.

MHP zaten Devlet Bahçeli partisidir.

Peki Erdoğan partisi neden bu iki partinin kaderini yaşamadı?

Çünkü iktidardan düşmediği için. Düştüğü an Özal'ın ANAP'ı olacak.

ANAP hâlâ var mı?

Evet, varlığını koruyor.

Şimdi, yeni kurulacak olan ya da kurulmuş olan siyasi partinin, bu partiler çöplüğü içindeki yeri ve görevi ne olacak?

"Erdoğan gitsin de ne olursa olsun" partisi adını almış olsaydı, kesin kemikleşmiş oyu vardı.

Osmanlı'da da Müslüman'da da oyun ve hile bitmez...

Bakalım yeni siyasi partinin başından neler gelip geçecek. Ama "mutlak butlan" kesin geçmeyeceğini şimdiden ilan ediyorum!

Sağ siyasetin hâkim olduğu yerde neden sosyalistler kitleselleşmek için uğraşmak yerine, "Var olsun, küçük olsun, benim olsun." diyerek tabela partisi konumundan (tabela dediğime bakmayın; Özgür Özel mitinglerinde kırlangıç sallamak) çıkmak için gayret etmezler?

Neden DEM Parti içinde, DEM liderliğindeki HDK içinde yer alarak vekillik pazarlığı yapmaları dışında görünür olamıyorlar? Şimdi mecliste kaç sosyalist vekil var?

CHP neden geçmişte bir tane bile sosyalist vekili meclise taşımadı da; nerede sağcı, omurgasız, dinci, seçildiği gün karşısında konumlandığı AKP saflarına katılan vekil varsa onları taşıdı?

Bugün mecliste ve belediyelerde CHP tabelası altında seçilmiş ama AKP saflarında siyaset yapanların bolluğu var.

Bu sadece Erdoğan'ın siyasetini başarılı şekilde yürüttüğü ya da sadece hukuku silah olarak kullandığı veya dini siyasetin maşası yaptığı için olmadı diye düşünüyorum. Siz, şu anda kahraman olarak gördüklerinizin hiç mi bu tabloda fırça izini görmezsiniz?

Yeni partinin geçmişi bana güven vermediği için, gelecek açısından da AKP için vekil toplayan, muhalefeti peşinden sürükleyen bir parti görünümü vermektedir.

Orası, parasıyla pazar günleri Halk TV sabah programına çıkıp türkü söyleyenlerin partisi olmaya mı devam edecek; yoksa gerçekten düzenin aksayan yönlerini düzeltip emekliye hak ettiği yaşamı sunacak bir parti mi olacak?

Bugün var olan tüm siyasi partiler emeklilerin durumundan şikâyetçi değil; programları da yok.

TÜİK gibi bir yalan makinesinin verilerini gerçek kabul edip, "Aslında yalan ama gerçek; ne yapalım, elimizden bir şey gelmez." diyerek Erdoğan ve ekibinin emekçiyi yok ettiği, çaresiz bıraktığı düzenden sözde de olsa şikâyet etmeyenlerin birliği konumundalar.

Özgür Özel belediyeciliği İstanbul'da yaşanıyor. Fakir daha da fakir olurken, kendileri suya ve ulaşıma zam yapmakta geri durmuyor. Bir iki lokanta açmış, bir iki çocuk yuvası kurmuş diye sosyal belediyecilik olmaz. Şehirlerde Yenikapı alanında festival adı altında şenlikler düzenleyip yerel olana biraz görünürlük kazandırmak ve yemek pazarlama çadırları kurdurmak sosyal belediyecilik değildir.

Bugün halkı, fakiri, mazlumu ve ötekileştirilmişleri kucaklayan ne yazık ki bir siyasi parti yok.

Sosyalistler üzerine alınmasınlar; onların kucaklayacak ne kolları ne de kadroları var. Bir iki eylem yapıp elli kişiyi toplayarak, her renkten flamalarla polisin karşısında durmak siyaset değildir.

Sosyalistleri bir türlü anlamıyorum. "Katıl, büyüyelim." çağrısı yapıyorlar ama katılsan da büyümeyen, gelecek perspektifi olmayan; aşiret, tarikat, dergâh artık adına ne derseniz deyin öyle bir yapı görünümündeler. Sınıf partisi özelliklerini bir türlü göremedim. Umarım olurlar da ben de gönül bağı kurarım.

Ellerinde burjuva devlet bayraklarıyla sınıf mücadelesi yapılmaz. Bunu her sosyalist bilir. Ama burjuva devlet bayrağı olmadan dolaşınca "'gavur' muamelesi görüyoruz, en iyisi bayrağın altına sığınalım, bize saldırı olmasın." mantığıyla yapılan her hareket, aslında sağ siyaseti beslemekten başka bir işleve sahip değildir.

Sınıf mücadelesi, sınıfın imgeleriyle ve sınıfın bayrağıyla olur. İşçi sınıfını burjuvazinin taşıdığı bayraklar temsil edemez. Olursa ne olur? İşte içinde bulunduğumuz zamanda sosyalistlerin durumu olur. İleri gidemezler ve sürekli Erdoğan karşıtlığı üzerinden, Erdoğan'a karşı olan her mitingde görünür olmak için kırlangıç sallayan; sadece kırlangıç sallamak için kadrolu elemanları olan yapılara dönüşürler.

Sınıf mücadelesi olmayan yerde ne özgürlük olur, ne demokrasi, ne de mazlumların hakları. Olsa olsa onlara sunulan; biat etmek ve sessizce başlarına geleni kader diyerek katlanmaktır.


21 Temmuz 2026 Salı

Başarının Ölçüsü: Kaç Kez Yakalandın?

Başarının Ölçüsü: Kaç Kez Yakalandın?

Türkiye'de devrimcilik denince, çoğu zaman cezaevinde yatmak ya da polis sorgusundan başarılı bir şekilde çıkmak akla geliyor. Hatta birçok yapı, her eylemde gözaltına alınan veya tutuklanan kişileri izler; onlardan hangisinin ileri ki zamanlarda devrimcilik yapacağını anlamaya çalışır. Polisin bildiği kişileri, sol yapılar da bilmek ister. Kime ne kadar emek harcayacağını, kimin militan, kimin sempatizan olacağını ve ileri ki zamanlarda arkadaş çevresi içinde kalıp kalamayacağını tahmin etmek ister.

Her devrimci yapıya insanlar girer ve çıkar; çünkü sonuçta bu gönüllü bir şeydir. Profesyonel olanlar için ise artık bu girip çıkma meselesi söz konusu olmaz. Devrim yolunda insan, başına ne gelebileceğini yaşayarak öğrenir.

Ben ise genel bu kanının dışında düşünürüm. Önemli olanın, polis karakoluna düşmeden devrim için elinden geldiğince bir şeyler yapmak olduğunu düşünüyorum. Yani kendisini iyi kamufle edip, devrimci yolda bir tuğla koymak bana daha değerli gelir. Göz önünde olan, ne yapacağı önceden tahmin edilen insanların devrimci hareketi ileriye taşıyabileceği ihtimalini düşük görenlerdenim.

Devrimcilik anlayışı ile sistem içinde verilen hukuki mücadele arasındaki farkı görmek için, avukatların bu süreçteki yerini de ayrıca değerlendirmek gerekir.

Avukatların bir öğretmen olarak görülmesi meselesine gelince; hiçbir avukat öğretmen değildir. Sadece sistemin içinde, hukuk ve yasalar çerçevesinde nasıl hareket edileceğini bilirler ve müvekkillerini o sınırlar içinde savunurlar. Akıllı bir avukat, müvekkilini içeride değil dışarıda tutmak için sadece yasalar içinde bir yol haritası çizebilir, ona öğütlerde bulunabilir. Ama bu öğütlerin siyasi davalarda her zaman işe yaramadığı ortadadır. Çünkü idam edilmiş insanların da avukatları vardı, müebbet ceza alanların da.

Avukatlığın sınırı, siyasi iradenin ona bıraktığı alan kadardır. Avukatlar bazı müvekkillerine duygusal yaklaşabilir, ancak genel olarak parasını aldığı kadar hizmette bulunur. Bazı siyasi davalarda ise gönüllü savunma yapabilirler; bu tamamen o avukatın iradesi altındadır. Meşhur olan avukatlar ise bazı davaları prestij olarak alarak daha fazla müşteriye ulaşabilirler.

Devrimci olmak demek, yanında mutlaka bir avukatın olacağı anlamına gelmemelidir. Ama bizde sanki tüm devrimcilerin bir avukatı vardır gibi bir anlayış oluşmuştur.

Bu anlayış sadece bireysel davalarla sınırlı değildir. Avukatların sistem içindeki konumuna bakıldığında da benzer bir durum görülmektedir.

Sonuç olarak, bugün Meclisimizde avukat kökenli milletvekillerinin sayısı fazladır. Fakat bu kadar avukatın olduğu bir Meclis'te alınan hukuki kararların büyük bölümü, var olan hakların daha da yok edilmesi üzerine olmuştur.

Avukatlar bu sistemin içinde, sistemin tanımış olduğu haklar çerçevesinde hareket eden; emek sarf etmeden, sadece hukuki bilgileri çerçevesinde çalışan profesyonel bir meslek grubudur. Onları hayatta tutan işler de, sistemin yaratmış olduğu karmaşık ilişki ağının daha da karmaşık hâle gelmesi üzerinden bir düzen arayışından başka bir şey değildir.

Avukatlık mesleğinin varlığı, büyük ölçüde toplumun oluşturduğu bu karmaşık hukuki ilişkiler ağıyla bağlantılıdır. İlişkiler karmaşıklaştıkça hukuki uzmanlığa duyulan ihtiyaç da artar. Bu nedenle avukatların faaliyet alanı, büyük ölçüde sistem içinde ortaya çıkan sorunlara yine sistemin kendi sınırları içinde çözüm üretmeye dayanır.

Sonuç olarak devrimcilik, cezaevine girip çıkmak ya da polis sorgusundan başarılı olup olmamak değildir. Aslında bir insan yakalanıyorsa, o işinde başarısız demektir ya da içinde olduğu siyasi hareketin aksayan bir ilişkiler ağı mevcut demektir.

 

Borçlu Çocuklar, Tükenen Aileler

Borçlu Çocuklar, Tükenen Aileler

Geçenlerde bir arkadaşımın çocuğu öldü. Nasıl öldüğü muamma ama sonuç ortada; artık aramızda değil... Her insanın başına gelebilir bu durum ama ben bugünün atmosferinden bahsetmek için o ölümü bahane olarak kullanacağım; o olayla doğrudan bağ kurmadan, ona paralel bir durumdan söz edeceğim...

Günümüzde çocuklar annelerinden ve babalarından daha fazla tüketici. Emek harcamadan ebeveynleri üzerinden geçinmeyi, yaşamayı, konforunu geliştirmeyi kullanıyor. Kısacası tüketimde annesinden ve babasından ileri, sorumluluk açısından geri konumda...

Tarih bize hep ileri gideceksin demedi; zaman zaman diyalektik yasası da geri işler...

"Ben babamdan ileri, oğlumdan/kızımdan geriyim." lafı boşa düşüyor...

Bu kuşaklara isim vermek moda oldu. Artık hangi harfin kullanıldığının da pek önemi yok. Çünkü bizim torunlarımız, çocuklarımız tüketim çılgınlığının akışına kapılmış; herhangi bir sorumluluk duymayan, önüne geleni yıkıp yerine yeni bir şey koymadan, yokuş aşağı freni patlamış kamyon gibi çarparak ilerliyor. Sonunda bir çıkmaz sokakta, önüne konulan ya da zaten var olan duvara çarparak bu yolculuğu sonlandıracak...

Bu değişim bir günde olmadı. Çocukların değişmesinden önce aile değişti; aileden önce ise yaşamı belirleyen ekonomik ve siyasal düzen değişti. Bugün gördüğümüz sonuç, uzun yıllara yayılan bu dönüşümün birikimidir.

Eskiden daire almak, yatırım yapmak önemliydi. Çünkü gelecek sorunu, eskiden daha fazla üzerimize binmiş bir mirastı. Babamızdan aldığımız mirası geliştirip çocuğumuza aktarmak gibi bir kültürden geliyorduk. Miras yiyen yerine mirası büyüten kuşaklar, ulus devlet anlayışına uygundu. Çünkü sermaye birikimi, feodal yapının parçalanması ve daha konforlu bir yaşam uğruna eskisini yıkıp yerine daha gösterişli beton yapılar inşa etmekti. Lüks hayat özlenen, hedeflenen bir yaşam biçimiydi. Köşklerden çıkıp apartman dairesinde yaşamak, lüks yaşamın sembolüydü...

Bu yaşam biçimi onlarca yıl sahnede tiye alındı ama ulus devlet mantığı içinde olması gerekendi...

Ulus devletin yıkılması için 12 Eylül gerekliydi. Çünkü geçmişin devrimcileri muhafazakâr bir yapıya dönüşmüş ve küreselleşme karşısında engel hâline gelmişti. O engel, binlerce insanın kanı üzerine, 24 Ocak Kararları ile "amaca giden her yol mubahtır" mantığı içinde darbeyle aşıldı. İşkence tezgâhlarında faillere suç, suçlulara failler bulundu... Bu da siyasi savunma yerine bireysel savunmayı, işkenceye karşı direnişi, tek tip kıyafet dayatmasına karşı ölümü getirdi. Yaşayan devrimcilerin tasfiyesi, 12 Eylül zihniyetinin cezaevleri üzerindeki tercihleriyle devam etti. Yaşayan devrimcileri hain diyerek şişlemek de bir dönem modası oldu. Sonuçta devrimci hareket en önemli kadrolarını kaybetti; geleceğe giden halka bu sayede kırıldı. Yerini küreselleşmenin liberal düşüncesi ve yaşam biçimi aldı.

Liberalizm ise çocuğunu üretici değil, tüketici yapan koruyucu bir anlayışı geliştirdi...

İşte bu siyasal ve ekonomik dönüşüm yalnızca devletin yapısını değiştirmedi; aileyi, çocuk yetiştirme anlayışını ve gündelik hayatı da yeniden biçimlendirdi. Bugün çocukların dünyasına baktığımızda gördüğümüz tablo, biraz da bu dönüşümün doğal sonucudur.

Koruyucu ebeveyn, çocukları için gelecek planladı. O geleceğe ulaştırmak için çocuklarını en pahalı dershanelere gönderdi, en prestijli okullarda okutmak için her türlü özveriyi gösterdi. Devrimci olmasın da kendisini kurtarsın, sermaye için akıllı, onlara en iyi hizmeti veren çalışan olsun diye uğraştı. Kısacası çocuğu daha rahat, daha konforlu yaşasın diye kendisini feda etti!

Fedakâr aile, fedakâr çocuklar yetiştirdi!

Fedakâr çocuklar ise kendi yaşadıkları o at yarışı sürecini çocukları yaşamasın diye, elde ettikleri konforu çocuklarının geleceği için kullanmaya başladı...

Konforlu yaşamın bir bedeli vardır...

O bedel çok ağır ödendi...

Sonuçta çocukların okula gönderilerek elimizden çalınmasına olanak veren sistem, okula göndermeden de çocukların piyasanın tüketici bireyleri olması için sağlam adımlar attı...

Üreten değil, tüketen!

Her alanda tüketim çılgınlığı başladı. Kim neden tükettiğini bilmeden toplumun sürü hâli daha belirleyici oldu...

Sahillerde yazlık alma, alamayanlar için dönemlik daire kiralama gibi "dahiyane" fikirler hayata geçti... Kısacası geçmişin tüm birikimi piyasada hareket eden paraya dönüştü...

Dünya küçüldü ve tüketim her alanda daha da arttı...

Küçülen dünyada tüm bireyler birbirine benzemeye başladı; yerel olan ortadan kalktı...

Hangi ülkeye, hangi şehre giderseniz gidin benzer kıyafetli insanlar, benzer konutlar, benzer sokaklar görmeye başladınız. O klasik otantik yaşam, yerel kıyafetler ortadan kalktı; onlar ancak turistik birer tüketim aracına dönüştü...

Amerika'da bir ailenin çocuğu nasıl yetişiyorsa bizde de çocuklar aynı şekilde yetişmeye başladı. Ama ekonomi konusu başlarda pek ciddiye alınmadı. Zaman içinde ekonomi en önemli faktörlerden biri hâline geldi. Aynı markalar bizde daha pahalıya satılır oldu. Aynı markaları her ülkede çocuklar ellerinde taşır oldu. Dünya markalar üzerinden dönmeye başladı. O markaya ulaşamayan çocuk, aile içi cinayete kadar giden zorbalık günlerinin başlamasını hızlandırdı...

Geliri farklı olan insanların aynı şeyleri tüketmesi, hızlı borçlanmayı olağan hâle getirdi...

Tüketici kredisi...

Bankaların bulduğu, siyasi iktidarlar tarafından teşvik edilen bir şeye dönüştü. Geliri olmayanlara bile, aylık maaş alanlara verilen promosyonlarla daha hızlı borçlanmanın yolları açıldı...

Çocuğunun konforu için borçlandı...

Borç, geçmişin mirasının piyasaya sürülmesi anlamına gelir...

Önce aileden gelen miraslar satıldı...

Sonra birikimler...

Sonra ise...

Uyuşturucudan ölen çocuklar...

Kalp krizi geçiren gençler...

Bankalara borçlanmış aileler...

Borcu borçla kapatma süreci... Ve bu süreç, bir yere gelince tıkanacaktı...

Tıkandı...

Ölen çocuklar bir anlamda ailelerini kurtardı. Çünkü artık daha fazla tüketemeyecek, aile içindeki şiddeti beslemeyecek konuma geldiler. Ya yaşayanlar?

Onlar bu atmosferin girdabında savrulmaya devam ediyor. Çünkü ihtiyaçları karşılanmadığı anda her yolu mubah gören bir çete anlayışına doğru evrildiler...

İslam dünyası çocuklarını cihat gibi soyut şeylerin kurbanı yaparak bu girdabı kontrol etmeye çalıştı. Batı dünyasında ise okulları basan çocukların katliamı olağan hâle geldi. Sonuçta kurban da katil de aynı yerden beslenen bir kaosun ürünü oldu...

Kapitalist sistemi sorgulamayan her düşünce yöntemi, kapitalizmin bu krizini besleyen ve büyüten bir şeye dönüştü...

Liderlerin her birinin aşırı sağcı ve otokrat olması tesadüfi değildir. Çünkü küreselleşmenin önündeki en büyük engel hukuktur. Ulus devleti yıktılar ama yerine bir şey kurmadılar. Kapitalist sistem tek çıkış yolunu, önceki iki paylaşım savaşında olduğu gibi, yeni bir dünya savaşında ve silahlanmada buldu. Silahlanan ülkeler bir gün gelecek ve çarpışacak...

Geçenlerde bir çocukla karşılaştım. "Ne güzel bir şeysin..." diyerek elimi başına doğru uzattığımda, "Beni seveceksen para ver." dedi. Cep harçlığı yoksa sevgi de yok der gibi kızgınca bana baktı...

Belki de o çocuk yalnız değildi. Yalnızca içinde yaşadığı çağın dilini konuşuyordu. Sevginin bile piyasa mantığıyla ölçüldüğü bir dünyada, çocukların parayı sevgiden daha gerçek sanması artık şaşırtıcı değil.

Sonuçta her şeyi paraya endeksleyen kuşaklar elbette paraya ulaşmak için her yolu mubah görecektir...

Belki de asıl sorun çocuklar değildir. Sorun, çocuklarını tüketici olarak yetiştiren, sevgiyi bile parayla ölçen, geleceği borçla satın almaya çalışan bir düzenin kendisidir. Bugün çocuklar yalnızca anne ve babalarının cebini tüketmiyor; onların umutlarını, emeklerini ve yarınlarını da tüketiyor. Aileler ise çocuklarına gelecek bırakmaya çalışırken, farkına varmadan onlara borç, yalnızlık ve tükenmişlik bırakıyor.

Borçlu çocuklar ile tükenen aileler aynı hikâyenin iki farklı yüzüdür. O hikâyeyi yazan ise tek tek insanlar değil, tüketimi yaşamın tek anlamı hâline getiren kapitalist sistemdir. Bu sistem sorgulanmadıkça ne borç bitecek ne aile yeniden güçlenecek ne de çocuklar gerçekten özgürleşecektir.

Bugün büyükbabaların ve büyükannelerin tek görevi vardır: Çocuklarının çocuklarına bakmak, onlara cep harçlığı vermek. Vermeyen olursa katil olan torunlar zamanından geçiyoruz...