30 Temmuz 2026 Perşembe

Karadeniz'in Misafir Listesini Kim Hazırlıyor?

Karadeniz'in Misafir Listesini Kim Hazırlıyor?

Her yıl yeni bir istilacı tür... Tesadüf mü, iklim değişikliğinin sonucu mu, yoksa üzerinde daha fazla düşünmemiz gereken başka ihtimaller mi var?

Karadeniz Bölgesi'nde, özellikle Doğu Karadeniz'de böcek çeşitliliğine her geçen yıl yeni bir tür daha ekleniyor. Üstelik bunların önemli bir kısmı istilacı türler.

Yeşil Karadeniz'i adeta çöle dönüştürebilecek güçte; ağaçların, meyvelerin ve otların özsuyunu emerek büyük zarar veren türlerden bahsediyoruz. Yani öyle sıradan bir durum değil.

Tam da bu noktada, her yıl yeni bir türün ortaya çıkması sadece ekolojik bir mesele olarak mı değerlendirilmelidir, yoksa farklı ihtimaller de düşünülmeli midir sorusu ortaya çıkıyor.

Şimdi, bu kadar bilgi sonrasında her yıl yeni bir türün daha görülmesi bende doğal olarak bunu savaş açısından değerlendirme düşüncesi uyandırıyor. Bilindiği gibi, silah sanayisinin önemli alanlarından biri biyolojik silahlardır.

Ukrayna'da Amerikan sermayeli biyolojik araştırma laboratuvarları bulunduğu uzun zamandır tartışılmaktadır. Bu laboratuvarlarda tam olarak neler üzerinde çalışıldığı konusunda kamuoyuna açık ve ayrıntılı bilgiler bulunmamaktadır.

Gerçi böyle çalışmalar için Amerikan sermayesinin faaliyet gösterebildiği birçok ülke vardır. Bu nedenle, üretim ve araştırma faaliyetlerinin neden belirli bölgelerde yürütüldüğü konusunda farklı değerlendirmeler yapılabilir.

Geçmişte yaşanan bazı olaylar nedeniyle ABD'de kendi topraklarında biyolojik araştırmalar ve testlerle ilgili yasal düzenlemeler bulunduğu da bilinmektedir. Yani öyle özgürce her şeyi test edebilecekleri alan değildir, üret ama benim toprağımda olmasın anlayışı hakimdir.

Amerika ilke olarak savaşı kendi topraklarının dışında kabul eder, kendi topraklarına savaşı taşımaz, çünkü geçmişte yapılmış biyolojik silah testlerinin sonucu başkanlık seçimlerini etkileyecek boyutta tepki çekmiştir.

Biyolojik çalışmaların doğası gereği, asıl tartışma sadece üretim değil; ortaya çıkan sonuçların nerede ve nasıl gözlemlendiği sorusudur.

Benim aklıma gelen soru şu: Üretilen biyolojik etkenlerin veya bunları taşıyan canlıların, üretim alanı dışında bir yerde gözlemlenmesi ya da etkilerinin değerlendirilmesi mümkün müdür?

Örneğin; ne kadar hızlı yayıldıkları, çevre koşullarına ne kadar dayanıklı oldukları ve sonraki nesillere özelliklerini aktarabilip aktaramadıkları gibi konular mutlaka inceleniyordur.

Böyle bir durumda araştırmacıların sahaya gitmesine bile gerek yok! Çünkü yerel medya, olağan dışı bir böcek istilasını büyük olasılıkla haber yapacaktır. Eğer hiç haber yapılmıyorsa, test başarısızdır.

Tarih bize göstermiştir ki, görünmeyen tehditler bazen klasik silahlardan daha büyük sonuçlar doğurabilir.

Biyolojik silahlar, kimyasal ve konvansiyonel silahlar kadar, hatta bazı senaryolarda daha yıkıcı sonuçlar doğurabilecek kapasiteye sahip olabilir.

Son yaşadığımız pandemi süreci de bana göre hâlâ birçok yönüyle tartışılmaktadır. Kişisel görüşüm, bu sürecin dünya üzerinde ne kadar hızlı yayılabileceğini gösteren bir örnek niteliği taşıdığı yönündedir.

Tarihsel olarak bakıldığında, İspanyol gribi yaklaşık 50 milyon insanın ölümüne neden olmuştur. Buna karşılık, I. Dünya Savaşı'nda hayatını kaybedenlerin sayısının yaklaşık 22 milyon olduğu tahmin edilmektedir.

Sonuçta bir virüs, kullanılan onlarca değişik silahtan daha öldürücü olabilir; tek kaygı, silahı kullanan tarafın bundan etkilenme ihtimalidir.

Bütün bu gelişmeler yan yana getirildiğinde, ortaya sadece böcek istilası değil, daha geniş bir soru işareti çıkıyor.

Tüm bunları bir araya getirdiğimde, Karadeniz Bölgesi'nin son yıllarda bir tür test alanı olabileceğini düşünüyorum.

Elbette bu, benim kişisel değerlendirmemdir. Ancak bu kadar çok istilacı böcek türünün kısa aralıklarla ortaya çıkması bana dikkat çekici geliyor.

Savaş rüzgarlarının çok sıcak estiği bir süreçten geçiyoruz. Her üretilen silah, pazarda müşteri bulabilmesi için kendisini kanıtlaması gereklidir. Bu kanıtlama yöntemleri değişiktir.

Masum, hiçbir şeyden haberi olmayan kapalı toplumlar üzerinde test edilmesi geçmişte olağandı; çünkü orada ne yaşanırsa yaşansın orada kalırdı, pek haber niteliği dahi taşımazdı.

Fakat günümüzde bu test alanları da kısıtlandı. Hedef bir yer seçilip, yerel halkın fazla ses çıkaramadığı, her baskı karşısında boyun eğip sessizce kabul eden otokrat yönetimlerin olduğu ülkeler seçilmektedir.

Sonuçta biz de test edilen silahların görücüye çıktığı büyük tatbikatların olduğu ülkeyiz...

Belki de asıl soru, gelen misafirlerin kim olduğundan önce; onları aynı adrese kimin yönlendirdiğidir.

Tesadüfler elbette olur... Ama bu kadar misafiri aynı adrese kim yönlendiriyor?

 

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Düşmanımın Düşmanı, Benim Kahramanım mı?

Düşmanımın Düşmanı, Benim Kahramanım mı?

Bugün Hitler yaşamış olsaydı ve Amerika ile savaşıyor olsaydı, bizim bazı solcularımız (!) onu anti-emperyalist ilan eder, Almanya'ya dayanışma ziyaretleri düzenlemek isterlerdi.

İran, Amerika ile savaştığı için İran rejimiyle dayanışma içinde olanların solculuğu benim gözümde tartışmaya dahi gerek duyulmayacak bir konudur. İran, molla rejimidir ve idamlarla kendisini ayakta tutmaya çalışan tiranlık niteliğinde bir düzendir.

İktidarda molla ya da Hitler olmasının benim açımdan pek bir önemi yoktur. Eğer kendi halkına karşı suç işliyorsa, rejimle değil, o rejime karşı mücadele edenlerle dayanışma içinde olmak daha değerlidir.

Rejimlerle dayanışma içinde olanların kendisine solcu, devrimci, sosyalist ya da komünist demesinin de bir önemi yoktur. Bana göre, bugün kendisini sol olarak tanımlayan birçok yapı aslında sol değil, faşizan bir anlayışa sahiptir. Onlar için tek doğru, tek gerçek kendi dergilerinde yazılanlardır.

Kendi yoldaşını bıçaklayan, öldüren yapıların solcu olma ihtimali bana göre yoktur. Çünkü bir yoldaşını "hain" ilan edip yargısız infaz etmek, adalet değil keyfiliktir. Yargı, bir grubun ya da birkaç kişinin kararı olmamalıdır.

Marx'tan alıntı yaparak solcu ya da devrimci olunmaz. Bir düşünce, kendisini eleştiriye kapattığı anda devrimci olmaktan çıkar; dogmaya dönüşür. Asıl önemli olan, işçi sınıfı siyasetiyle ne kadar bağ kurulduğu, işçi sınıfının iktidara ulaşması yolunda hangi adımların atıldığı ve devletin sönümlenmesi için nasıl bir örgütsel model üretildiğidir. Tek doğrunun ve tek gerçeğin iktidarında devlet sönümlenmez; tam tersine, mutlaklaşır ve yıkılmaz hâle gelir. Ardından tek doğruyu temsil ettiği iddia edilen dokunulmaz semboller yaratılır ve bu sembollerin sonsuza kadar yaşaması beklenir.

Bu anlayışın Mussolini'nin siyaset anlayışından farkı nedir?

Siz diyeceksiniz ki: "Lenin, Stalin ve Troçki var..."

Doğru; onlar da böyle bir anlayışla devleti kurdukları için bugün tarihteki yerlerini almışlardır. Bize düşen ise o deneyimlerden ders çıkarmak ve aynı hataları yeniden üretmemektir. Çünkü geçmişi tekrarlamak devrim değil, yalnızca yeni bir otoriterlik inşa etmektir.

Düşmanımın düşmanı her zaman dostum değildir; bazen yalnızca başka bir zalimdir.

28 Temmuz 2026 Salı

Özgürlüğe Giden Yol Yaşamdan Geçer

Özgürlüğe Giden Yol Yaşamdan Geçer

Eylem çeşitliliği ve yeni eylem biçimleri bulmak önemlidir. Bir miktar başarı elde etmiş mücadele biçimleri taklit edildiğinde -ki ediliyor- zamanla bu yöntemler kanıksanıyor, ilk yarattıkları ilgi ortadan kalkıyor ve giderek etkisini yitiriyor.

Bunda zamanın, toplumsal ortamın, siyasal konjonktürün ve muhatapların konumunun da etkisi vardır. Taraflardan birinin mazlum, diğerinin zalim olması da eylemlerin toplumsal karşılığını doğrudan etkileyen unsurlardandır.

İşten atılan işçilerin Kurtuluş Parkı'nı mesken tutmaları, haklarını alacaklarına dair söz verilmesi üzerine parktan ayrılmaları ve verilen sözler tutulmayınca yeniden dönmeleri önemli bir başarıdır. Ancak bütün eylemlere aynı şablonla yaklaşırsanız, başarı kavramının nasıl anlamını yitirdiğine de tanıklık edersiniz.

Açlık grevleri, 12 Eylül zindanlarında direnişin sembollerinden biri olmuştur. O dönemde en önemli mücadele araçlarından biri, kişinin kendi bedenini iradesiyle bir direniş aracına dönüştürmesiydi. Açlık grevleri ölümlerle sonuçlandı; ancak bugün daha ağır koşulların yaşandığı kuyu tipi cezaevlerinin ortadan kaldırılmasını sağlayacak bir siyasal atmosfer oluşturamadı. Kısacası, ölümler sonrasında demokrasi ve özgürlükler konusunda çeşitli sözler verilmiş olsa da, siyasal gerilimler, yeni paradigmalar ve küresel gelişmelerin yarattığı otoriterleşme nedeniyle bugün demokrasi ve özgürlükler açısından o dönemden bile daha geride olduğumuzu görüyoruz. O dönemde hukuk kuralları en azından görünürde önemseniyor, Anayasa Mahkemesi kararlarına belirli ölçüde saygı gösteriliyordu. Bugün ise bu saygının dahi büyük ölçüde ortadan kalktığı bir süreçten geçiyoruz.

Bu nedenle, bugün gerçekleştirilen açlık grevlerine karşı kamusal duyarlılığın büyük ölçüde kaybolduğunu görüyoruz. Yaşadığımız anda cezaevlerinde açlık nedeniyle yaşamını yitiren devrimciler var. Peki, bunu kaç kişi duydu? Hâlâ devam eden açlık grevleri mutlaka bir yerde vardır; ancak çoğu zaman haber bile olmuyor. Açlık grevini sürdüren siyasi yapılar, çevreleri ve aileleri seslerini duyurmak için ellerinden geleni yapsalar da, toplumun geniş kesimlerine, hatta vicdan sahibi insanlara bile ulaşamıyorlar. Her yeni ölüm, toplumda bir önceki kadar yankı uyandırmıyor; ölüm, siyasal iktidarı zorlayan bir araç olmaktan çok, giderek kanıksanan bir haber hâline geliyor. Bugün geldiğimiz noktada, ilk etkinin yaşandığı dönemden daha geri ve daha ağır bir sürecin içinde olduğumuzu görüyoruz. O ilk etkiler özgürlükler, demokrasi, insan haklarına saygı yolunda daha çağdaş bir ülke yaratmış olsaydı, bugün o yöntemlere gerek dahi kalmayacaktı.

Özel okul öğretmenleri de Ankara'da açlık grevi yaptı. Kameraların önünde fenalaşıp hastaneye kaldırıldılar. Peki, bu çaresiz ama haklı öğretmenlerin mücadelesine toplumun ne kadarı duyarlılık gösterdi? Eylemin çevresindeki işletmeler dahi günlük yaşamlarına devam etti. Maden işçisinin heykelinin bulunduğu alana yürümek istediklerinde ise orantısız güçle karşılaştılar. Kamunun ve siyasi partilerin tepkisi ise, "var" denilebilecek kadar sembolik olmanın ötesine geçemedi.

Eylemler elbette özgürlük mücadelesinin vazgeçilmez araçlarıdır. Ancak toplumun dikkatini çekecek, yeni tartışmalar yaratacak ve daha geniş kesimlere ulaşabilecek farklı yöntemler geliştirilmelidir. Sorun yalnızca açlık grevlerinde değildir. Geçmişte büyük toplumsal tepki yaratan birçok kitlesel eylem de, tek başına siyasal sonuç üretmeye yetmemiştir.

Milyonlarca insanın sokağa çıkıp "Haklıyız, kazanacağız!" diye haykırması elbette önemlidir; ancak tek başına bu tepkinin siyasal sonuç üretmeye yetmediğini de gördük. Bir çok siyasi suikast sonrasında, 2 Temmuz Sivas Katliamının sonrasında milyonlar olayları telin etmiş olmasına rağmen, siyasi İslamın iktidara gelişini engellemek bir yana, şeriat devleti isteyenlerin daha fazla saflarını sıklaştırdığına şahitlik ettik. Çünkü iktidar gücünü elde edenlerin, bu gücü nasıl kullanabildiğini bugün yaşadığımız süreç açıkça göstermektedir.

Ölümü kutsayan, ölüm üzerinden siyaset üreten anlayışın da sorgulanması gerekir. Ölüm, toplumun önemli bir kesimi tarafından artık kanıksanmış durumdadır. Birileri "oh olsun" derken, bir başkalarının ağıt yakması ne özgürlüklere ne de demokrasi mücadelesine tek başına bir katkı sunmaktadır.

Bu duyarsızlaşma yalnızca işçi eylemlerinde ya da açlık grevlerinde görülmüyor. Kadın cinayetlerinde de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Her cinayet toplumda büyük bir öfke yaratıyor; ancak bu öfke kalıcı bir siyasal iradeye dönüşmediği için yeni cinayetler yaşanmaya devam ediyor. Gülistan Doku dosyası da bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Yıllar sonra dosyanın yeniden ele alınması, devlet olanaklarının kullanımı ve olası ilişkiler ağı konusunda ciddi soru işaretleri yarattı. Bu yönüyle dosya, bana Susurluk sonrasında ortaya saçılan devlet–siyaset–çıkar ilişkilerini hatırlatıyor. Bir kadının kayboluşu üzerinden ilerleyen soruşturma, yalnızca bireysel bir suçun değil, devlet içindeki güç ilişkilerinin de sorgulanmasını gerektiriyor.

Eylemler, toplumun vicdanına dokunabildiği ölçüde anlam kazanır. Bunun için geçmişin mücadele deneyimlerinden vazgeçmek değil, onları bugünün koşullarına göre yeniden düşünmek gerekir. Aynı yöntemleri tekrar etmek yerine, yaşamı, umudu ve dayanışmayı büyüten yeni mücadele biçimleri geliştirmek zorundayız. Çünkü bizi özgürlüğe götürecek olan, ölümler değil; yaşayan insanların ortak mücadelesidir.

Godot Gelmedi, Yapay Zekâ Geldi

 Godot Gelmedi, Yapay Zekâ Geldi

Tiyatroda teknoloji, gelişen teknolojinin günlük hayatımıza katkısıyla paralellik gösterir. Her yeni yazılan eser, yeni teknolojinin günlük yaşamımıza etkisini bir şekilde sahneye taşır. Telefon icat edilince, gizemli olaylarda mutlaka yerini almıştır. Lambanın yaygınlaşması, hatta sahne aydınlatmasında kullanımıyla birlikte sahnede; panjur, abajur ya da duvarda duran ama genelde yanmayan lamba şeklinde yer almıştır…

Aynı şey radyo için de geçerlidir. Peki, günlük hayatımıza girip de sahnede yer almayan olmamış mıdır? Elbette birçok şeyin sahne dekorunda dahi yeri yoktur; örneğin bulaşık makinesi, çamaşır makinesi, uçak… Treni geçerken (maket ya da görüntü olarak) görürüz ama uçağı görmeyiz!

Tiyatrolar zamanın ruhunu taşır…

Sahne sadece zamanın ruhunu değil, teknolojisini de gelecek kuşaklara aktarır. Ancak her aktarılan teknoloji, ilk aktarıldığı gibi değildir; yaşamın değişimine uygun biçim ve anlam değiştirir. Sonuçta sahne, hayatın yansımasıdır…

Çok kısa zaman önce yapay zekâ girdi hayatımıza; öyle böyle değil, muhteşem bir giriş yaptı. Girdiği gibi durmadı, çok hızlı gelişti. Başta alay ettiğimiz birçok algoritma, yapay zekâ sayesinde bizimle alay eder hâle geldi. Yapay zekânın hafızası bu kadar hızlı büyüyünce tiyatro sahnesine ulaşmaması imkânsızdı; ulaştı!

Yapay zekâyı önce bir oyunda ses olarak duydum; ardından video gösteriminin hazırlanışında gördüm: animasyona dönüştürülmüş lekeler… Her gittiğim oyunda ondan bir parça görmeye başlamam normal. Ancak dikkatli bakmayınca, tanıtım broşüründe belirtilmeyince insan gerçeğiyle ayırt edemiyor. Sahne ile koltuklar arasında mesafe var; küçük ayrıntılara takılmak o kadar kolay değil!

“Sahneyi değiştirecek mi, sahne çalışanlarının işini elinden alacak mı?” kaygısı, diğer mesleklerde olduğu gibi doğmaya başladı. Çünkü yapay zekâ, diğer teknolojilerle paralel kullanıldığı sürece birçok şeyi yapmada maharetli. Örneğin dekor resimlerini yapay zekâ tasarlıyor; matbaada bastırıp sahneye asıyorsunuz. Ya da oyunun metnini veriyorsunuz, o metne uygun sahne tasarlıyor; uygulaması dekorcuya, marangozlara kalıyor. Oyuna göre elbise tasarlıyor; o tasarım terzilerin elinde hayat buluyor. Sonuçta tasarımla ilgili ne varsa, yapay zekâ tasarımcıya ihtiyaç duymadan yapar hâle geldi.

Yapay zekâ mı sahneyi dönüştürüyor, yoksa zaten boşalmış bir sahne mi yapay zekâya teslim oluyor?

Birçok özel tiyatro, özellikle tek kişilik oyunlarda masrafları azaltmak için tasarımcıya vereceği parayı yapay zekânın aylık ücretine veriyor ve daha ucuza getiriyor. Yapay zekâ, ücret aldığı sürece işini en iyi şekilde yapıyor; ücret yoksa amatör ya da yarım yamalak işler çıkarıyor.

Yapay zekâ biraz daha ilerlesin; oyuncuya da ihtiyaç duymadan yazdığı oyunu sahneye koyup ışığını, müziğini, dekorunu kendi yaparak sunabilecek!

Şimdi bu size uçuk ve ütopik gelebilir ama önce mahkûm etmeden ne diyeceğimi dinleyin.

İstanbul’da bir dizi çeken bir yapım firması, hiç oyuncu kullanmadan; ancak oyuncuların görünüm hakkını satın alarak bir dizi çekiyor. Yani oyuncuyu sete taşımıyor, görüntüsünü ekrana taşıyor. Bu durum, Oyuncular Sendikası tarafından telif ücretleri açısından protesto edildi. “Bu beyaz perde ya da ekran için geçerli, peki sahne için?” diyeceksiniz. Elbette mümkün!

Daha önce üç boyutlu insan görüntüsü sahneye, alanlara taşındı: hologram! Kralların çadırına bile görüntü binlerce kilometre ötesinden taşındı…

Sahneye yapay zekâ denetiminde taşınırsa, oyuncunun bire bir benzeri rolünü oynayabilecek. Biraz zamana ihtiyaç var ama o da gerçekleşecek. Yeşilçam’ın efsane isimleri sahnede oyun oynayabilecek: Yılmaz Güney, Ayhan Işık… Kadın oyuncuları da analım: Fatma Girik, Afife Jale, Gülriz Sururi…

Sahnelerin jönleri tatillerini yaparken görüntülerini satacak, o görüntüler üzerinden para kazanılacak bir döneme doğru gidiyoruz. Peki ya para vermeyen? “O jöne çok benzeyen birini yap” diyecek; yapay zekâ yapacak! Son yıllarda bir an parlayıp unutulan jönler çöplüğü yok mu? “Yapay zekâ sahneleri çöpe mi döndürecek?” sorusu ortaya çıkacaktır. Ben şimdiden yanıt veriyorum: Evet!

Sonuçta yapay zekânın da bir yaratma alanı vardır ve sonrası kendini taklit edecektir. Bugün piyasada görülen birçok afişin görüntüsü aynı, işlevi farklı. İnsan aklı olmayan afişler ne kadar çekici, değil mi?

Yapay zekânın henüz ilkel hâlini yaşadığımız bugünlerde özel tiyatrolar bu işten yararlanıyorsa, ödenekli tiyatrolar yararlanmıyor mu? Elbette yararlanıyor. Sonuçta sahne ticari bir alan hâline geldi; kültürel taşıyıcılık işlevinden büyük ölçüde uzaklaştı. Ülkemizde sektörleşemedi ama dünyada sektör olmuş şirketlerin gösterileri yılda bir ülkemize gelir; parasını toplar, görsel şovunu yapar, gider. Geçmişte sirkler gelirdi; şimdi müzikal tiyatrolar ve görsel ağırlıklı sahne şovları geliyor.

Ama mesele yalnızca estetik bir dönüşüm değil; mesele cesaretin dönüşümüdür.

Tiyatro hayattan bağımsız değildir; siyasetten hiç ayrı değildir…

Ülkemizde yüksek enflasyonun, yani fakirin cebinden alıp zengine aktarma sürecinin eleştirisini yapan kaç tiyatro oyunu var? Bir elin parmağı kadar… Genelde korkak göndermeler dışında cesaretle bu düzeni eleştiren yeni eserler sahnelenebiliyor mu? Geçmişteki büyük solcu yazarların eserleri bile bugüne taşınırken birçok şeye dikkat ediliyor. Çünkü sanat ve sanatçı, tıpkı gazeteciler gibi, demir parmaklıklar arkasına atılma tehdidi altında. Cezaevleri aydınlarla doluyken kaç tiyatro oyunu yasaklandı?

Demek ki sistemi rahatsız eden eserler sahnede değil; sahnede olanlar ise günü kurtarma telaşında. Herkes bir kurtarıcı bekliyor ama kurtarıcı yok. Tek “kurtarıcı” masrafları azaltan yapay zekâ mı?

Yapay zekâ geldi; kurtulduk mu?

Godot gelecek… geldi derken gelmedi. Ama yapay zekâ günlük hayatımızda, sahnede!

Belki de asıl soru şudur: Beklediğimiz kurtarıcı hiç gelmeyecek; çünkü sahne artık kurtarıcı bekleyenlerin değil, maliyet hesaplayanların elindedir.

Sahne sonuçta hayatın yansıması değil midir? Bizde ise hayatın bugünü değil, geçmişinin yansıması olarak yaşamaya devam ediyor…

26 Temmuz 2026 Pazar

Sorular Bizden, Hayal Kırıklığı Hayattan

Sorular Bizden, Hayal Kırıklığı Hayattan

Sorular soruyoruz, istediğimiz cevapları bekliyoruz. Hayat ise istediğimizi değil, beklemediğimiz cevaplar veriyor. Buna rağmen bizler, istediğimiz yanıtı almak için beklemeye devam ediyoruz. Bu bekleyiş sırasında zeminimizin kaybolduğunu fark etmiyoruz. Farklı bir zeminde, eski alışkanlıklarla beklemeyi sürdürürken her birimiz birer yeme dönüşüyoruz. Çünkü zemini olmayanların genel sonu, başka olayların kaybedeni olmaktır.

Sorular soruyoruz. Yanıtları aldığımızda doğru zeminde olduğumuzu hissetmek bize güven verecektir. Fakat zaman öyle bir şeydir ki, zeminleri de kendisiyle birlikte geçmişe taşır ve biz artık hiçbir zaman o zeminde duramayacağız. Zamanın hükmettiği evrende aynı zemine değişen zamanda ikinci kez duruş yeri değildir.

Sorular soruyoruz; bildiğimizi sandığımız cevaplarla birlikte... Bize öğretilen cevaplara sorular hazırlıyor, sonra da onları soruyoruz. Dünyanın en zeki insanlarıymışız gibi, bildiğimiz soruları sordukça kendimize güvenimiz artıyor. Her cevabı bilen, her konuda fikri olan birer tanrıyız sanki yanılmayız, hep doğruları gösteririz. İşte bu iyimser beklenti bizi sürekli gerçeklik duvarına çarpıyor ve yenilgilerin tarihinde sıradan bireylere dönüştürüyor. Tek liderliğin, tek doğrunun, tek hedefin artık bir anlamı yoktur, çünkü evren tek şeyin üzerinde değildir, binlerce doğruyu aynı anda üzerinde taşıyabilir, mutlak olan değişimin kendisidir ama bizler o mutlak olanı anlamak istemiyoruz. Değişmeden, geçmişin ilişki ağı içinde, oluşmuş olan o saf duygusal bağlarımızı yeniden yakalayacakmışız gibi dünün güzelliğini, arkadaşlığını, siper yoldaşlığını, uykusuz geçen günleri özlüyoruz... 

"Biz yenildik ama aslında yenilmedik. Düşmanımız bize güçlü bir yumruk attı ve yere düştük; ayağa kalkar, yeniden kavgaya devam ederiz." Oysa biz ne boksörüz ne de bir boks mücadelesinin içindeyiz. Siyasette düşenin ayağa kalkması, ancak ve ancak kendisini kandırmasıdır. Çünkü Fransız Devrimi'nin yenilgisinden sonra ayağa kalkıp "Fransız Devrimi'ni kaldığı yerden sürdürelim." diyen olmadı. Sovyet işçi devleti yıkıldı; bugün kimse Sovyet Devrimi'ni ve işçi devletini yeniden kuramaz. Çünkü artık o deneyim tarihin çöplüğünde, binlerce dersle birlikte orada durmaktadır. O çöp yığınına dönüşmüş deneyimlerden öyle bir şekilde yararlanmalıyız ki, gelecekte aynı hatalar yeniden yapılmasın. Parti devleti, partinin dağılmasıyla devletin de yok olması anlamına gelir. Partiyi dağıttığınızda devletten geriye sefalet kalır. Rus halkı bu dağılmayı açlık ile acı şekilde ödedi. Onurunu ayaklar altına alıp, komşu ülkelerde bedenlerini satarak akrabalarına ekmek parası gönderdiler.

Ülkemizin en büyük siyasal sol hareketleri, yenilgiyi cezaevinde kabul ettiği gün, bir daha aynı güce erişemeyecek şekilde tarihteki yerini aldı. Buna rağmen, almamış gibi davrandık. Hiç bir şey olmamış gibi davrandık, köprünün altında sular akmasına rağmen köprü üzerinde duruyorsak eğer, su da duruyorduk dedik ama suyun akış hızı, derinliği çoktan değişmişti bile, bir de geldiği yerde hidroelektrik santrali kurumuş ise, gün be gün suyu azalıp akan su değil, durağanmış gibi duran taşları göreceğiz. Köprü köprü olarak yerinde duracak, belki yanına modern daha sağlam köprü yapılacaktır...

"Birdik, bir aradaydık; ölenler bizim onurumuzdur, geçmişimizdir, geleceğimizdir." Duygusal yaklaşıldığı sürece alınan yanıtlar da duygusal olur. Ama hayat duygusal bakmıyor. Çünkü o siyasal çizginin atmosferi çoktan dağıldı. Bir arada, birlikte mücadele etmiş insanların yolları artık yeniden birlikte yürüyemeyecek kadar hırpalandı. Doğanın yasası gereği insanların da bir ömrü vardır. Gençken hiç düşünülmeyen ayrıntılar, yaş ilerledikçe hareket alanımızı kısıtlıyor. Hatta yalnızca nostalji sohbetleri içinde geçmişi yeniden kurar hâle geliyoruz. Anılar bizi düne götürürken, insan zihni de dünü yeniden yaratıyor.

Sorular soruyoruz ama artık cevapları da merak etmiyoruz. Soru sormak için soruyor, sessizce içinde bulunduğumuz girdabın bizi nereye savuracağını bekliyoruz.

Dün bize güç veren düşünceleri bugün hâlâ aynı biçimde taşımaya çalışırız. Fakat zaman, sadece insanları değil, fikirleri, mücadeleleri ve inançları da yaşlandırır. Geçmişin zaferleri geleceğin garantisi olmadığı gibi, geçmişin yenilgileri de yalnızca kaybedilmiş anlar değildir; doğru okunmadığında tekrar edilecek hataların habercisidir.

Belki de asıl mesele yeniden ayağa kalkmak değil, neden düştüğümüzü anlamaktır.

İnsan bazen geçmişi hatırlamaz; geçmişi yeniden üretir. Anılarımıza değil, anılarımızın bize sunduğu rahatlığa bağlanırız. Böylece dünün dünyasında bugünün sorunlarını çözmeye çalışırız. Sonra da neden hayatın bize beklediğimiz cevapları vermediğine şaşırırız.

Belki de artık sormamız gereken soru şudur: "Hayat bize neden istediğimizi vermiyor?" değil; "Biz hâlâ neden aynı cevapları bekliyoruz?"

Çünkü sorular gerçekten bizden gelir. Ama cevapları veren hayat değildir; hayat sadece önümüze gerçekliği koyar. Hayal kırıklığı ise çoğu zaman hayatın bize yaptığı değil, bizim hayatı kendi beklentilerimize mahkûm ettiğimiz anda başlayan kaçınılmaz sonuçtur.

Her Şey Yeni, Hafıza Eski

Her Şey Yeni, Hafıza Eski

12 Eylül'den bugüne, değişen adların değişmeyen hafızası.

12 Eylül sonrasıdır. Henüz sol, ayağının üstüne basamamıştır. İşkencede o kadar uzun süre kalınmıştır ki, ayağa kalkmak yerine daha fazla batsın, yere çakılsın; sonra da o çakılmanın etkisiyle daha yukarı sıçrar anlayışı hâkimdir. Kadroları küçülterek hareketi yaşatmak asıl amaçtır. Beklenti, çekirdek kadronun uygun ortam oluştuğunda yeniden eski gücüne ulaşmasıdır.

Şehirlerde, işçi sınıfı içinde sol adına görünür pek bir şey yoktur. 24 Ocak kararlarıyla başlayan liberal ekonomi, halkı yoksullaştırırken yağmayı, rüşveti ve haksız kazancı sessizce teşvik etmektedir. "Benim memurum, işçim işini bilir." sözü, dönemin ekonomiye yön veren liderinin anlayışını özetleyen cümlelerden biridir.

"Anarşist" olarak damgalanan sol ise cezaevlerinde var olanı korumaya, işkenceye karşı direnmeye ve açılacak davalara hazırlanmaya çalışarak zaman geçirmiştir. Dışarıyla tek bağlantısı avukatlardır. Avukatlar olmasa, dışarıda örgütlü bir solun varlığı bile hissedilecek gibi değildir.

Ancak solun ülke içinde ve yurt dışında hiçbir şey yapmadığını söylemek doğru olmaz. Birçok çalışma yürütülmüştür. Ne var ki bunların ana medyadaki görünürlüğü darbeciler tarafından bilinçli biçimde engellenmiştir. Olaylar küçültülerek yerel gelişmeler gibi sunulmuş, gerektiğinde ise korkuyu büyütmek amacıyla olduğundan daha büyük gösterilmiştir. Dönemin tek televizyon kanalı olan TRT'de ise anarşi ve anarşistler üzerinden korku üretilmiş, şiddet görüntüleri sürekli dolaşıma sokulmuştur.

Peki, faşizmin en yoğun yaşandığı bu süreçte sol adına hiç mi bir şey yapılmamıştır? Böyle sorarsak, o dönemde yayımlanan edebiyat ve sanat dergilerine bakmak gerekir. Sol, sanat alanında yalnızca varlığını korumakla kalmamış, geçmişten aldığı mirası da geleceğe taşımıştır.

Cezaevlerinde bilinen süreç yaşanırken, dışarıda farklı sol nüveler oluşuyordu.

Yarın dergisi bunun ilk nüvesidir.

Kendisini solcu görenler için bu derginin sayfalarında yazı yazmak, karikatür çizmek ya da şiirleriyle yer almak bir prestij meselesine dönüşmüştür. Onun açtığı kapıdan birçok dergi geçmiş, yeni yayınlar doğmuştur. Yarın dergisinin açtığı kapıdan kimler gelip geçmedi ki?

Sanat Olayı dergisinin ilk dönemi de dolu doludur.

YAZKO, AYKO ve Gırgır dergisinin başarısı asla göz ardı edilmemelidir. Hatta günlük bir gülmece gazetesi bile çıkarmışlardır. "İçeriden Dışarıya" sergileriyle cezaevlerindeki solun dışarıyla buluşması sağlanmıştır.

Milliyet Sanat ile Hürriyet'in Gösteri dergisi, her ne kadar sermayenin gölgesinde yayımlansalar da, solun nefesini taşıyan önemli yayınlar olmuştur.

Elbette sol yalnızca sanat alanında değildir. Bulduğu en küçük açıklığı değerlendirmiş, İlk Adım dergisiyle siyasal alanda yeniden görünür olmuştur. Ardından birçok dergi "Yeni" adıyla yayımlanmıştır: Yeni Çözüm, Yeni Aşama, Yeni Öncü, Yeni Demokrasi, Yeni Yol... Çünkü bu "yeni" dergiler, geçmiş siyasal hareketlerin yeni yüzleridir.

Cezaevlerindeki açlık grevleri, yeniden oluşan öğrenci dernekleri, öğretmenlerin ilk örgütlenmeleri, Öğretmen Dünyası ve Abece dergisi; bunların tümü 12 Eylül öncesiyle bağ kurmaya, o mirası bugüne taşımaya çalışan örgütlü mücadelenin ilk görünür örnekleridir.

"Yeni" adıyla çıkan dergilerin önemli bir bölümü kısa sürede kapandı. Örgütsel ve ideolojik çağrışımları güçlü yayınlar çıkardılar. Elbette o "yeni" olanlardan bugün de yaşamayı sürdürenler vardır. Aslında bu dergiler, "yeni" adını taşımalarına rağmen eski ideolojik duruşlarından taviz vermediler. Keskin hatlarını daha görünür kıldıklarında "yeni" sözcüğünün adlarından kalkması da doğaldı. Çünkü açılan davalar ve kapatmalar, başka "yeni" dergilerin ortaya çıkmasının önünü açıyordu.

Aradan yıllar geçti. Bugün de adı "Yeni" olan bir parti kuruldu: Yeni Parti.

Yeni Parti de eski söylemlerle geleceği kucaklama iddiasındadır. Baba ocağına dönecekleri günü bekleyen, şimdilik dışarıda bırakılmış ama gönül bağını koparmamış kesimlere seslenmektedir. Siyasi hattının merkezinde de yeni bir CHP hedefi bulunmaktadır.

Peki, neden "baba ocağına dönüş" fikri sürekli canlı tutulmaktadır?

Burada elbette mal varlığı önemli bir etkendir. CHP, bugün sahip olduğu kitlenin çok üzerinde bir mal varlığına sahip büyük partilerden biridir. Para, siyaset demektir. Paranız yoksa, ne kadar haklı olursanız olun, etki alanınız mali gücünüzün ulaşabildiği yerle sınırlı kalır. Günümüz siyaseti büyük ölçüde maddi kaynaklar üzerine kuruludur; seçim kampanyaları da bunun üzerinden yürütülmektedir.

İsimler değişir, tabelalar yenilenir, dergiler kapanır, partiler kurulur. Ama siyasetin hafızası kolay kolay değişmez. Belki de bu yüzden her şey yeni görünür; hafıza ise hep eskidir.

Ölüm Yoksa Mücadele de Yoktur

Ölüm Yoksa Mücadele de Yoktur

Ölmesini bilmeyen devrimci olamaz!

Bu işlenmiş kafalara göre ulusal mücadelede ölenler, devrimci mücadele yaptığına inananlar, anti-faşist ya da anti-komünist mücadele yürüttüğüne inananlar, inançlarını ölerek göstermişlerdir. Sonuçta ölüm, uğruna ölünecek bir şey varsa anlamlıdır.

Ölüm yoksa mücadele de yoktur!

O hâlde, "Bizim de ölülerimiz var!" diyebilmek için ölümü kutsamak, ölüme giden yolun önünü açmak gerekir.

Her siyasi mücadele, kefeni giyenlerle kefeni giyenleri kullanan ve yönetenlerin varlığını da beraberinde getirir. Çünkü her ideolojinin kutsal amaçları vardır ve o amaca ulaşıldığında ya cennete ya da sömürüsüz, sınıfsız bir topluma varılacağına inanılır.

Her kutsal amacın da bir yönü, bir istikameti vardır. İnsan nereye gideceğini bilmezse, uğruna öleceği şeyi de bilemez. Orada bir çoban yıldızı vardır. O yıldıza ulaşmak, onu rehber edinmek gerekir. Çünkü çoban yıldızı dünyanın her yerinde aynı işlevi görür. Fakat bir sorun vardır: Dünya yuvarlaktır; bazen yürüdüğün yol seni başladığın noktaya da geri getirebilir. Belki de bu yüzden insan, başladığı yere anlam yüklemek zorundadır. Ölüm de o anlamın en güçlü dayanağı hâline gelir.

"Topraktan geldik, toprağa döneceğiz."

"Her canlı mutlaka ölümü tadacaktır."

Ölümler olmasaydı dinler de olmayacaktı. Çünkü dinlerin varlık sebeplerinden biri ölümdür ve ölüme eşlik eden son görevlerdir. Dinler arasındaki ayrımlar, farklı yorumlar ve ritüeller de büyük ölçüde bu son yolculuk etrafında şekillenir. Çünkü o son yolculuk olmasaydı insanlar neden papazları, imamları ya da hahamları beslesin ki?

Aslında ölüm yalnızca dinlerin ya da ideolojilerin değil, gündelik hayatın da görünmez düzenleyicisidir.

Neden bir insan ömrünün önemli bir bölümünü çalışarak geçirsin, emeklilik kavramı olmasaydı? Emekli olabilmek için işini korumaya, istikrarlı olmaya çalışır; rahatsız olsa bile maaşını aldığı sürece gözünü kapatır ve görevini yapar. Çünkü emeklilik günlerinde yaşayamadığı gençliğini yaşayacağını umut eder. Oysa her emeklinin sonu da ölümdür. İnsan, ölüm sonrasına hazırlanır; kefen parasını bir kenara koyar ve ona dokunmaz. Çünkü kefensiz gidenin yolunun cennetten geçmeyeceğine inanır. İster din olsun ister siyaset... Sonunda insanın önüne yine aynı kefen serilir. Sadece adı değişir.

Her devrimci hareketin bir şehitler tablosu, bir "unutulmayacaklar" albümü vardır. Çünkü o ölenler olmasaydı mücadelenin de olmayacağı düşünülür.

Ölüm en kutsalımızdır; ona söz söylenmez. Ölünün arkasından konuşulacaksa, o artık badem gözlü, en yakışıklı ya da en güzel insandır. Ulu ozanlarımız gibi en güzel insanlarımız da vardır. Ama ölüm herkesi eşitlemez. Hatırlanmak da yaşarken olduğu gibi ölümden sonra da eşit dağılmaz.

Parası olan, zengin ailelerin çocukları; fakir ve mazlum ailelerin çocuklarına göre daha fazla anılır. Onlar hep liderdir, hep öndedir. Aynı olayda ölmüş olsalar bile, yoksul ailelerin çocukları varlıklı, eğitimli ve köklü ailelerden gelenlerin gölgesinde kalır. Çoğunun ne fotoğrafı vardır ne de mezarı. Var olup olmadıkları bile sorgulanmaz. Bazen unutulmak yalnızca isimle olmaz; mezarın bile elinden alınır.

Kızıldere'de öldürülen bir devrimcinin kemiklerinin bugün bile nerede olduğu bilinmiyor. Yoldaşları neden ona bir mezar yapamıyor? Çünkü kemikleri kayıp. Kemiği olmayanın mezarı olur mu? Ne yazık ki ülkemizde oluyor.

Devlet, idam ettiği bazı mahkûmların kemiklerini hâlâ saklıyor. Neden?

Bazı devrimciler gibi, özellikle Kürt isyanlarında idam edilenlerin de çoğunun mezarı yoktur. Çünkü isyan etmenin bedeli olarak yalnızca idam yeterli görülmemiş, kemiklerinin ailelerine ulaşması da engellenmiştir. Ceza yalnızca ölüye değil, onunla gönül bağı kuranlara da verilmiştir. Çünkü ölüm yalnızca öleni ilgilendirmez. Ölünün nasıl hatırlanacağı da mücadelenin bir parçasıdır.

Ölüm kutsaldır; çatışan taraflar ölülerini yarıştırır. Ne kadar çok ölüsü varsa, o kadar inançlı ve mücadele azmi yüksek olduğu düşünülür.

Sonuçta mücadeleyi var edenin ölüm olduğu söylenir. Kimin daha fazla yurtsever ya da vatansever olduğu da ölümler üzerinden ölçülür. Ölüm olmasaydı kurtarılmış ülkeler ve devletler de olmayacaktı denir. Her kurulan devletin temelinde ölüler vardır. Bize dayatılan anlayış budur. Böyle olunca geriye yalnızca ölüler kalmaz; onların adına konuşanlar da kalır.

Liderler ise ölüler üzerinden yükselir. Ölülerin kanını etkili bir siyasi stratejiye dönüştürebildikleri için lider olurlar. Her lider öldüğünde, aslında onun stratejisi uğruna toprağa düşenlerin sembolleşmiş hâline de saygı gösterilmiş olur. Ona duyulan minnet, tüm ölülere duyulan minnet sayılır.

Belki de bu yüzden, bize yıllardır aynı şey öğretilir: Ölüm yoksa mücadele de yoktur.