11 Ağustos 2026 Salı

Kara Duygular

Kara Duygular

Her insanın kara parası vardır belki ama benim kara param yok; benim kara duygularım var.

Evli olanların hepsinin aslında bir anlamda kara duyguları vardır. Çünkü yaşam öyle bir şeydir ki, birden önüne farklı duyguları ortaya sereceği, sadece kendisinin bildiği ama başkasının hissettiği durumlar çıkarabilir. Bu da kıskançlık adı verilen duyguyu ortaya çıkarır. Ama kıskançlık aynı zamanda sahip olmanın başka bir tanımıdır.

Sevmek başka, sahip olmak başka; fakat modern insan ikisini birbirine karıştırıyor.

Sahip olunan şey korunur. Korunan şeyi kaybetme duygusu kıskançlığı, yani sahiplenilmeyi doğurur. Sahiplenilme ise karşısındakini nefessiz bırakacak bir ortam yaratır ve cinayet işte tam bu anda ortaya çıkar. Çünkü “Ya benimsin ya kara toprağın” kavramı, bu mülkleştirmenin sonucudur.

İnsanların karanlık duyguları yalnızca onların iç dünyasından doğmaz; içinde yaşadıkları toplumun mülkiyet, rekabet, tüketim ve yalnızlık biçimleri tarafından da üretilir.

Eğer bir insan miras bırakacağı bir mülke sahiplenmişse, onu korumak ve geliştirmek için elinden geleni yapar. Çünkü mülk onu bencilleştirir; onun için her türlü zorbalığı bir hak olarak algılamasına yol açar. Kısaca bu, karşısındakinin hayatına tecavüzdür.

Zamanımızın duygusudur kara duygular.

Tarihin kırıldığı zamanlarda insanlar birden sekse düşer, aldatmayı olağan karşılar, “Her çiçekten tadayım” dercesine her duyguyu sonsuz yaşamak ister. Ama ne ömrü buna yeter ne de ortamı buna izin verir. Çünkü tarihin kriz dönemlerinde insanlar hazza, sekse, tüketime ve “anı yaşamaya” daha fazla yönelirler. Yaşanan zamanın bunalımından kurtulmanın yolu, geleceği düşünmek değil, içinde bulunulan anı mümkün olduğunca yoğun yaşamaktır.

Don Juanların hepsi mirasyedi zenginlerden oluşur; bu tesadüf değildir.

Don Juan artık tek bir erkek değildir; tüketim toplumunun ürettiği bir insan tipidir. Her biri birden fazla dil bilir, burjuva eğitimi almıştır. Sınırları kendileri koymazlar. Çünkü zaman öyle bir şeydir ki, onlar o anın bunalımını Freud'un bakış açısına uygun olarak sonsuz yaşamak isterler. Nereye koştuklarının, kimlerin canını acıttıklarının önemi yoktur. Onlar için yalnızca “an” vardır ve o anı bol bol sevişerek atlatmak gerekir.

İşte bu yüzden sevmek ile sahip olmak arasındaki ayrım yeniden karşımıza çıkar. Sevmek başka, sahip olmak başkadır; fakat modern insan ikisini birbirine karıştırır. Birini sevmek, onun hayatına ortak olmak yerine onu tüketilecek bir nesneye dönüştürdüğünde, aşk da tüketim toplumunun bir parçası hâline gelir.

Bugün ekranlara yansıyan magazin programlarının konusu da budur: Seksi özgürce yaşamaya çalışan, burjuva yaşamına özenen ama burjuva kültürüne ulaşmamış; çarpık kültürlerin içinde gelişmiş, sonradan parayı bulmuş ama insan olamamış; yalnızca görüntüsüyle para kazanan ve o parayı da cırcır böceği gibi harcamayı seven insanların oluşturduğu bir kültür vardır.

Karıncalar ise gözükmez. Onlar açlıkla ve gelecek için ürün biriktirmekle uğraşırlar. Kara kışı düşünürler. Ama bilmezler ki kapitalizm, enflasyon adı altında birikimlerini alır ve o cırcır böceklerine aktarır. Çünkü zaman tüketim çağıdır; tarihin kırıldığı andır.

Sonuçta sistem, insanları öyle bir şekle sokar ki tüketim çılgınlığı içinde her şey tüketilir. Aşk bile artık romanlardaki gibi saf değildir.

Oysa aşkın başka bir zamanı vardır: Mektup, mesafe, beklemek, ulaşamamak, arzu ve zaman.

Kafka bile uzaktaki sevgilisine ulaşmak için uzun yolculuklara çıkar. Çünkü onun duygusu da kendi zamanının kırılmasını yansıtır. Eskiden insanlar birbirlerine ulaşmak için yollar kat ediyordu; şimdi birbirlerine anında ulaşabiliyorlar ama birbirlerine ulaşamıyorlar.

Belki de kara duyguların en büyük çelişkisi burada ortaya çıkıyor: İnsanlar birbirlerine hiç olmadığı kadar yakınken, birbirlerinden hiç olmadığı kadar uzaklar.

Kara duyguların hâkim olduğu zamanlardan geçiyoruz.

Kimse kendi başına değildir. Çünkü kimse ne yaptığını söylemiyor; ne yapacağını direktif olarak bildiriyor ve yapıyor. İnsan kendi kararını verdiğini düşünürken bile, içinde yaşadığı zamanın, sistemin ve ortaklaşmanın yok oluşunun ürettiği duygularla hareket ediyor.

Kısaca, ortaklaşmanın ortadan kalktığı zamanlarda her şeyin karası olur.

10 Ağustos 2026 Pazartesi

Sorunun Muhatapları Masada Olmalı

Sorunun Muhatapları Masada Olmalı

Kürt sorunu üzerine devletin ilk adımları bol olmuştur. Bugün Meclis’ten çıkan da ilk adımdır. Yani neler gördük, neler geçirdik… İlk adım atmak zordur ama bizde ikinci adımı atmak da zordur. Kişisel siyasi hırslar, istediği gibi yönlendiremeyenler, sorunun muhatabını istediği gibi cezalandırdığı süreçleri yaşadık.

Bugün Türkiye sol hareketi ne düşünüyor diye hiçbir bildirisini, açıklamasını, ekrana çıkan sözcülerini dinlemedim. Çünkü dişe dokunacak cümleler kuracaklarını düşünmüyorum. Geçmişte Kürt sorunu ve muhatapları ile olan ilişkileri ortadadır. Ya tam karşısında ya da tam, sorgusuz onun çizgisi yönünde hareket etmek şeklindedir. Sol tavır yerine, ulusal soruna yaklaşımları ulus-devlet çizgisini aşamayan boyuttadır. Ki ortada ulus-devlet kalmadı…

Kürt sorununun muhatabı bugün PKK’dır ama sorunun tek muhatabı yoktur. Çünkü Kürtlerin örgütsel yapısı çok renklidir. Soruna durdukları noktaya göre değişen örgütsel yapıların zenginliği vardır. Her bir örgütün bu konuda düşüncesi, yolu değerlidir; elinin tersiyle iteklenecek bir şey değildir. Sorun varsa, sorunun muhatapları olduğu gibi masada yerlerini almalıdır.

Kürt sorunu eğer doğru isimlendirilemez ise, sadece terör olarak ortaya konursa, ortada sorunun üstünü örtecek bir pazarlık da söz konusu olabilir. Bazı karşılıklı tavizler verilerek orta yolda buluşabilirler.

Kürt sorunu sadece eğitim, sadece çatışma, belediyelerin vergi için gönderdiği kâğıtta Türkçenin yanında Kürtçenin olması değildir. Tarihsel olarak hesaplaşılmayanlar, faili meçhuller ya da geçmişte yaşanmış ve tek taraflı anlatılmış olayların yeniden iki taraflı anlatılması, yüzleşilmesidir.

Önyargılar ile sorunun üzerine gidilmez. Her iki tarafın resmî tarihi söylemleri ile sorun tanımlanamaz.

Ben kişisel olarak bu ilk adıma karşı bir önyargım yok. Çünkü geçen “açılım”da ortaya konmuş ama masanın devrilmesi ile ortadan kalkmış yasanın güncellemesi olarak görüyorum.

Devlet ve Kürt halkının muhatap olduğu süreçte ben devletin ne yanında, ne arkasında ne de karşısında yer almayı doğru bulmuyorum. Çünkü sorunun muhatabı bizler değiliz. Ölümler olmasın. Bir daha fakirin çocuğu, torpili olmadığı için Hakkâri’ye gidip ölmesini doğru bulmuyorum.

Devlet ile iş birliği içinde olup kara paranın lojistik ayağında rol alanların da olmasını istemiyorum. Bu ülkenin kara paranın cenneti olmasını istemiyorum. Ölümler olmasın, faili meçhul işlerin tekrarlanmasını istemiyorum.

Sorunun muhatapları masada olmalı. Her birinin ne söylediği, ne düşündüğü, nasıl bir yol önerdiği dinlenmeli. Çünkü bir sorunu çözmek, önce o sorunun varlığını ve muhataplarını kabul etmekle başlar.

Kürt sorununun çözümü, ülkemizde özgürlüklerin genişlemesi ya da daralması ile direkt bağlantılıdır.

Ben özgürlüklerden tarafım.

6 Ağustos 2026 Perşembe

Aleviliği Tanımlamak mı, Tek Tipleştirmek mi?

Aleviliği Tanımlamak mı, Tek Tipleştirmek mi?

Kırklar Cemi'nde kırk kişi baş başa vermiş, Aleviliğin tanımı ve kökeni üzerine kırk farklı şey söylemiş gibi bir tablo ortaya çıkıyor. Bu kadar karmaşık ve kaotik bir tanım üretme çabasının neden gerekli görüldüğünü anlamıyorum. Oysa yaşayan bir Alevilik var ve bu Alevilik de büyük ölçüde devletin istediği biçime doğru evrilmiş durumda. Cemevleriyle kurumsallaşan Aleviliğin, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın temsil ettiği Sünni İslam anlayışından temel farkı nedir? Sonuçta her ikisi de kendisini İslam içinde tanımlıyor.

İran Şiiliği ile Suudi Arabistan'ın temsil ettiği İslam anlayışı arasındaki fark nedir? Bu sorunun yanıtı aslında nettir. Her iki yapı da farklılıklarının farkındadır ve kendisini karşısındakine göre tanımlar. Kimliklerini birbirine benzetmeye değil, ayrımlarını korumaya çalışırlar.

Aynı şekilde, Türkmen, Çepni ve Avşar Aleviliği ile Kürt ve Arap Aleviliği arasındaki farklılıklar kadar benzerlikler de ortaya konulmalıdır. Benzerlikler öne çıkarıldığında, Alevi inancı içinde Kürt, Türk ve Arap eşit bir zeminde buluşabilir. Buna karşın bugün tarif edilen Alevilik anlayışının, bu üç farklı kültürü birbirinden uzaklaştırdığını; hatta Türk Aleviliği içinde Kürt Aleviliğini eritmeye yöneldiğini düşünüyorum.

Bunun yanında, Bektaşilik çoğu zaman Alevilik gibi sunuluyor ve Bektaşi ibadet anlayışı, Alevi inancının temel referansıymış gibi kabul görüyor. Oysa Bektaşilik ile Alevilik arasında tarihsel kökenleri ve oluşum süreçleri bakımından önemli farklılıklar vardır. Bektaşilik, Osmanlı Devleti içinde Yeniçeri Ocağı'nın ihtiyaçlarına yanıt veren kurumsal bir yapı olarak gelişmiş ve zaman içinde bu ihtiyaçlar doğrultusunda biçimlenmiştir. Bu yönüyle, farklı kökenlerden devşirilmiş insanları ortak bir kimlik altında bir arada tutan bir işlev üstlenmiştir.

Aleviliğin ise devletin ya da askerî yapının ihtiyaçlarına çözüm üretmek amacıyla ortaya çıktığını düşünmüyorum. Tam tersine, Selçuklu Devleti Alevi toplulukları ortadan kaldırmak amacıyla birçok sefer düzenlemiş, fırsat bulduğu dönemlerde ağır katliamlar gerçekleştirmiştir. Osmanlı Devleti de bu geleneği büyük ölçüde sürdürmüş; Alevileri ya sürekli baskı altında tutmuş ya da devletin ulaşmasının zor olduğu coğrafyalarda yaşamaya zorlamıştır. Aleviler, ne devlet yönetimine ortak edilmiş ne de devlet mekanizmasının doğal bir parçası hâline getirilmiştir.

Cumhuriyet döneminde ise yöntem fazla değişmemiş, ancak yaklaşımında göreceli olarak  değiştiğini söyleyebiliriz. Osmanlı devletinden farklı olarak Aleviler devletin sunduğu eğitim ve kamu olanakları içine alt kademelere alınarak toplumsal bütünleşme adı altında eritilmeye çalışılmıştır. Köy kökenli birçok insan öğretmen olarak yetiştirilmiş ve geldikleri bölgelere atanmıştır. Yasaklanmış Alevi tarikatların ve geleneksel dini yapıların etkisinin ortadan kaldırılmasında, Alevi kökenli öğretmenlerin önemli roller üstlendiği de görülmektedir. onlar çağdaşlaşma adına Alevi inancının izlerinin üzerine toprak serpmişlerdir, sözde laiklik adına köy içinde yerleşik dedelik, pirlik kurumunu ortadan kaldırılması için mücadele etmişlerdir. çünkü yasal olarak tekkeler ve tarikatlar yasaktır, bu yasak alevi kurumları için istisnasız kullanıldı. 

Arap Aleviliği ise bugün yeterince tartışılan bir konu değildir. Onların inanç pratiği, büyük şehirlerde yaygınlaşan Cemevleri içinde henüz belirgin bir temsil alanı bulmuş değildir. Bunun temel nedenlerinden biri de Cemevlerinde hangi Alevilik yorumunun belirleyici olduğu konusunun hâlâ netleşmemiş olmasıdır. Tarih boyunca heterojen bir yapıya sahip olan Alevi kültürü, Cemevleri aracılığıyla giderek homojenleşme yönünde ilerlemektedir. Kurumsallaşan Alevilik, geçmişin bütün renklerini aynı ölçüde yaşatmak yerine, baskın kabul edilen tek bir Alevilik yorumu etrafında örgütlenmektedir.

Bu nedenle Arap Aleviliği bugün daha çok Suriye'de Alevilere yönelik yaşananlar ve bunların "soykırım" kavramı çerçevesinde değerlendirilmesi üzerinden gündeme gelmektedir. Türkiye'de ise Arap Aleviliği, kendi tarihsel ve kültürel özgünlüğüyle henüz yeterince tartışılmamaktadır.

Yaşadığımız ulus-devlet anlayışı içinde Kürtler ve Aleviler, tarihsel olarak farklı biçimlerde ayrımcılığa uğramış iki toplumsal kesim olmalarına rağmen, birbirinden uzak toplumsal meseleler gibi ele alınmaktadır. Böylece "açılım" kavramı da çoğu zaman tek yönlü bir siyaset olarak şekillenmekte; bir toplumsal kesime yönelik geliştirilen politikalar diğerine dokunmadan yürütülmektedir. Bunun sonucunda ise her iki kesimin de zaman içinde çoğunluk içinde eritilmesini hedefleyen bir yaklaşımın güç kazandığı izlenimi doğmaktadır.

Kısacası, kuruluş döneminden miras kalan ötekileştirme anlayışının bütünüyle ortadan kaldırıldığı söylenemez. Daha çok, bu anlayışın yumuşatıldığı ve değişmiş kimliklerle sisteme uyum sağlayanların toplum içinde yer bulmasına izin verildiği yönünde bir görünüm oluşmaktadır. Başka bir ifadeyle, insanlar kendi kimlikleriyle değil; dönüştürülmüş, uyumlu hâle getirilmiş kimlikleriyle kamusal alanda var olabilmektedir.

Böylece ortada yapısal ve tarihsel bir toplumsal sorun yokmuş da yalnızca bir güvenlik sorunu varmış gibi bir algı üretilmekte; çözüm de bu güvenlik perspektifi içinde aranmaktadır. Bugün tanıklık ettiğimiz sürecin büyük ölçüde bu doğrultuda ilerlediğini düşünüyorum.

 

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Lütfen Son Kullanma Tarihini Kontrol Ediniz

Lütfen Son Kullanma Tarihini Kontrol Ediniz

Bazılarının son kullanma tarihini takvim belirler; bazılarınınkini ise piyasa.

Her çalışanın bir "son kullanım tarihi" vardır. Bazıları emekli olur, bazıları işsiz kalır, bazıları ise daha fazla işe yarayacağı düşünüldüğü için transfer olur. Ama ne olursa olsun, bir çalışanın son kullanım tarihini ona para veren belirler.

Sokakların da bir son kullanım tarihi vardır. O sokaklara hâkim olanlar zaman içinde yerlerini başkalarına bırakır. Markalar sürekli değişir. Doğanlar olur, ölenler olur. Bir zamanlar garanti gibi görülen, sarsılmaz sanılan markalardan bugün hangisi ayakta kaldı?

Bir zamanlar elimizde cep telefonu yoktu. Ankesörlü telefonlarda jetonla konuşurduk. Zaman içinde ev telefonları geldi. Telefonlarla birlikte telefon sapıkları da ortaya çıktı. Sonra onların yerini başkaları aldı. Bugün 0900'lü numaraların hikâyesi de belki bu sürecin bir devamıdır.

Dünyanın en çok satan cep telefonları ortaya çıktı. Yıkılmayacak gibi görünüyorlardı; her kullanıcının hayalini süslüyorlardı. Zaman içinde onlar da kayboldu. Yerlerini, sürekli yeni modeller çıkaran markalar aldı. Peki bugün akıllı telefon üreten şirketlerin kaçı yarına kalacak? Sonuçta akıllı telefonlarla arabanızı, evinizi, bulaşık makinenizi kontrol edebiliyorsunuz. Peki bizi kim kontrol ediyor? Bir şeyleri biz kontrol ettiğimize göre, aynı şekilde birileri de bizi kontrol ediyor olamaz mı? Neyi, ne zaman tüketeceğimizi, nasıl algılayacağımızı belirleyen uyarıcılarla çevrili bir dünyanın içinde kendimizi arıyoruz. Markaların açık ya da gizli reklamlarıyla ihtiyacımız olmayan şeyleri tüketirken; "Ben asla o renkleri kullanmam." dediğimiz hâlde, bir gün o renklerle hazırlanmış kombinlerin içinde kendimizi buluyoruz. Doğalmış gibi sunulan, ama aslında bize seslenen söylemlerin bizi nasıl yönlendirdiğini ve farkına varmadan bizi ne kadar etkilediğini görebiliyor muyuz?

Google ile başlayan, bugün yapay zekâlarla devam eden metinler, söylemler ve tarih anlatıları, belirli merkezlerden istenildiği gibi sunuluyor. Eğer ulus devletlerle anlaşmışlarsa, o devletlerin ideolojisine uygun yayınlar yapabiliyorlar. Peki bu küresel şirketler, o ulus devletlerden neleri alıyor; hangi verilere el koyuyor? Her dilden, her kültürden, her coğrafyadan insanları; aynı düşünen, aynı giyinen, benzer yemekler yiyen, benzer mağazalardan alışveriş yapan, benzer AVM'lerde vakit geçiren bir dünyaya doğru itildik.

Hepimiz bir AVM'nin içinde yaşayan tüketiciler gibiyiz. Dünyanın hangi şehrine gidersek gidelim, hangi alfabe kullanılıyor olursa olsun, markaların dünyasında aynı mağazaları, benzer vitrinleri, benzer sunumları görüyoruz. Etkilendiğimiz afişler, izlediğimiz televizyon kanalları, diziler... Hepsi, dönemin şartlarına göre sürekli değiştirilen ortak bir söylemle karşımıza çıkıyor.

Bir zamanlar Brezilya dizileri yaygındı. Sonra Kore dizilerinin uyarlanmış hâllerini izlemeye başladık ve dizi ithal eden bir ülke konumuna geldik. Bütün dizilerde konuşma biçimlerinin, karakter tepkilerinin ve reflekslerin birbirine ne kadar benzediğinin farkında mısınız? Hangi dakikada seyirciye hangi duygunun yaşatılacağının matematiksel olarak hesaplandığını biliyor musunuz?

Her şeyin bir son kullanım tarihi vardır. Biri gider, diğeri gelir. Mağazaların raflarında duran her ürünün bir son kullanım tarihi olduğu gibi, bizler de sergilenen mallar gibiyiz. Kısacası bizim de bir son kullanma tarihimiz var. O tarihe kadar harcanıyor, tüketiliyor ve sonunda yerimize yenileri konuyoruz. Ne acıdır ki, son kullanma tarihi geçen her şey gibi, gözden çıkarılanların da yeri çoğu zaman çöptür.

Belki de asıl mesele, bir son kullanım tarihimizin olması değil; o tarihin kim tarafından belirlendiğidir. Gerçekten zamanı dolduğu için mi gözden çıkarılıyoruz, yoksa yerimize yenisi satılabilsin diye mi eskimiş ilan ediliyoruz? Çünkü tüketim düzeninde hiçbir şey sonsuza kadar değerli değildir. Ürünler... Markalar... Fikirler... Kurumlar... İnsanlar... Hepsi zamanı geldiğinde raftan indirilir... Sonra yeni etiketler basılır, yeni vitrinler hazırlanır ve aynı döngü yeniden başlar.

Marketten aldığınız ürünün son kullanma tarihine bakıyorsunuz. Peki, hiç aynaya bakıp kendi etiketinizi kontrol ettiniz mi? Ya da onu sizin yerinize çoktan birileri mi okudu?

Bir Halk Yaşasın Diye Diğerini Öldürmek

Bir Halk Yaşasın Diye Diğerini Öldürmek

Bir halkın yaşaması için diğerinin yok edilmesini savunan her düşünce, hangi bayrağı taşırsa taşısın, Hitler'in mantığını taşır.

Bugün İsrail devletinin, Hamas'ı bahane ederek Filistin halkına yaptıklarını vicdan sahibi hiç kimse onaylayamaz. Ama aynı vicdan, İsrail devletinin bu vahşetini bahane ederek Yahudi düşmanlığını büyütmeyi, hatta nefret söylemini soykırım boyutuna kadar geliştirmeyi de kabul edemez.

Çünkü halklar bir arada yaşar. Birlikte yaşamın koşulları aranmalıdır. Bir halkın yaşaması için başka bir halkın yok edilmesini savunan anlayış, adı ne olursa olsun, Adolf Hitler'in faşist mantığından başka bir şey değildir.

Ülkemizin solu sağdır, sağ hep sağdır.

Bu ülkenin solcuları ne yazık ki çoğu zaman Hitler mantığıyla hayata bakıyor. Kısacası ortada sol düşünce yoktur; sol adına düşündüğünü iddia edenler vardır.

Ezilen her halkın devlet kurma hakkı vardır. Kürtlerin de devlet kurma hakkı vardır, Süryanilerin de, Asurilerin de, Filistinlilerin de... Ama bir halkın devlet kurma hakkına sahip olması, mutlaka devletleşeceği anlamına gelmez.

Öyle çok kültürlü bir devlet kurulur ki ulus devlet anlayışının da üzerine çıkar. Bir arada yaşamayı esas alan, birlikte üretmeyi hedefleyen, eşit hakların yasalarla güvence altına alındığı yeni bir model yaratılabilir. Filistin sorununun gerçek çözümü de burada yatmaktadır. Yahudilerin, Filistinlilerin ve Arapların birlikte oluşturacağı çok kültürlü bir devlet yapısı... Yahudi ve Arap düşmanlığının yerini, birlikte yaşamın, birlikte üretmenin ve eşit yurttaşlığın aldığı yeni bir devlet anlayışı...

Her büyük savaş yeni devletlerin oluşmasına neden olmuştur. Ama her yeni devlet, eski efendisinin gölgesinden çıkıp tam bağımsız olduğu anlamına gelmez. Kısacası adına ulus devlet denmesi, onun gerçekten ulus devlet olduğu anlamına da gelmez. Emperyalist devletlerin çıkarlarına uygun karar alan, onlar adına emperyalist yayılmacılığı sürdüren, gerektiğinde tetikçiliğini yapan devletler de vardır.

Her devlet bağımsız değildir. Yarısı sömürgedir, yarısı tam sömürgedir. Emperyalist efendileri adına hareket eden, yerel atanmış kralları, cumhurbaşkanları, başbakanları olan devletler vardır. Kendi halkına zulmeden, biraz para için güçlü olanın önünde el pençe duran, meşruiyetini ondan alan yönetimlerin devletidir bunlar.

Bugün üçüncü büyük paylaşım savaşına doğru yol aldığımız, tarihin yeniden kırıldığı bir süreçten geçiyoruz. Kapitalizm, küreselleşmenin ekonomik boyutunu kurdu ama onun hukukunu oluşturamadı. Bunun sonucunda bugün birçok devlet, ne yapacağı belli olmayan tiranların ve otoriter liderlerin yönetimine teslim olmuş durumda.

Üçüncü paylaşım savaşı, geçmiş savaşlara benzemez. Bu kez mesele yalnızca cephelerde ölen askerler değildir. Kitlesel ölümler, on yıllarca yaşanamayacak coğrafyalar, yok edilmiş şehirler ve insanlığın geleceğini tehdit eden bir yıkım söz konusudur.

İran ile İsrail ve ABD arasında yaşanan gerilimde küçük bir füze savaşına tanıklık ettik. Bir de balistik füzelere atom, hidrojen ya da kimyasal başlıkların takıldığını düşünün. Hiçbir Demir Kubbe, hiçbir çelik kalkan mutlak güvenlik sağlayamaz. Her sistem açık verir ve o füzeler bir gün hedeflerine ulaşır. Kısacası kimse güvence altında değildir. Biyolojik silahların neler yapabileceğini ise pandemiyle birlikte bütün insanlık yaşayarak gördü.

Halkları birbirine düşman eden söylemleri sağcılardan duyduğumuzda artık şaşırmıyoruz. Ama kendisini solcu olarak tanımlayanları anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Siz nasıl bir gelecek tasavvur ediyorsunuz? İşçi sınıfının devleti, birbirini boğazlayan halkların devleti midir; yoksa farklılıkların bir arada yaşayabildiği, eşit haklara sahip olduğu bir düzen mi?

Filistin sorununu bahane ederek Yahudi düşmanlığını geliştiren ve büyütenlerin, öncelikle gelecek perspektiflerinin olmadığını düşünüyorum. Onların geleceği kandır; kan içinde yüzmek ve yaşamaya çalışmaktır.

Çünkü bir halk yaşasın diye diğerini öldürmeyi savunan her düşünce, hangi bayrağın, hangi dinin, hangi ideolojinin arkasına saklanırsa saklansın, insanlığın değil barbarlığın tarafındadır.

İnsanlığın geleceği, bir halkın diğerini yok etmesinde değil; farklı halkların eşit haklarla bir arada yaşayabilmesindedir.

Olmaz olsun öyle gelecek...

 

4 Ağustos 2026 Salı

Makam Aracıyla Gerçeğin Peşinde

Makam Aracıyla Gerçeğin Peşinde

Gazetecilik, teoride gerçeğin peşinden gitme mesleğidir. Ancak gerçeğin peşine düşenle gücün peşine takılan arasındaki mesafe, bazen yalnızca bir makam aracının arka koltuğu kadardır. Bu yazı, gazeteciliğin bütününü değil; sermaye, siyaset ve çıkar ilişkilerinin içinde yeniden şekillenen bir medya düzenini tartışıyor. Çünkü bir mesleğin çürümesi, çoğu zaman büyük bir kırılmayla değil, küçük tavizlerin zamanla normalleşmesiyle başlar.

Gazetecilik mesleğinin para ile olan ilişkisi, liberalizmin çok yoğun estiği 24 Ocak Kararları ve arkasından gelen darbeden sonra alenen, açıktan yürütülmeye başlandı. Bu dönemde "iş takibi" süreci başladı. Gazetelerin çalışanları ve genel yayın yönetmenleri, patronları için iş takibi yapmaya başladı; paranın büyüklüğüne göre gazeteci kullanılmaya başlandı. Patronun çıkarı, gazetede yer alan haberden daha öncelikli hâle geldi.

Medyadaki çürümenin, paranın işin içine girmesiyle başladığını söylemek yanıltıcı olur. Daha öncesinde de örnekleri vardı. Ancak burada konumuz, para ile saadet arayan gazeteciler.

Birdenbire genel yayın yönetmenlerinin, müdürlerin ve ünlenmiş editörlerin yaşam standartları değişmeye başladı. Daha lüks, daha konforlu, daha yeni model araçlara binmeye; hatta makam aracı ve özel şoförle işe gidip gelmeye başladılar. Gazeteci halktan koptu. Paranın hareket ettiği alanda ilişki takip etmeye, yeni ilişkiler kurmaya odaklanan yeni bir sarı basın kartı gazeteciliği doğdu.

Bu yeni medya düzeni, iktidar devirip iktidar belirlemeye, kimlerin bakan olacağı konusunda PR çalışmaları yapmaya kadar işi ileri götürdü. Kulisler hem siyasi hem de ekonomik sonuçları olan alanlara dönüştü.

Yeni gazetecilik, yeni ilişki ağlarını ortaya çıkardı. Bu arada iletişim ve basın-yayın bölümleri ülke sathına yayılırken, işsiz gazetecilerin çoğalmasıyla birlikte gazetecilik tanımına da yeni kavramlar girdi. Çünkü gazeteci, gazetesinde kalabilmek ve işvereninden maaş alabilmek için bazı "özveriler" göstermek zorundaydı. Kısacası, gerçek kimliğini dışarıda bırakan, patronun çıkarına göre haber takip eden, onun adına tetikçilik yapan bir noktaya kadar savrulmalar başladı.

Elbette burada ulusal basından; amiral gemilerinden ve onların yanındaki "gemiciklerden" söz ediyorum. Yerel basının durumu ise daha farklıdır.

Editörler, muhabirlerden gelen haberleri patronun çıkarına uygunsa değiştirerek kullandı; uygun değilse gazete sayfalarına hiç sokmadı. Muhabir de bu gerçeklikle karşı karşıya kaldığı için hangi haberinin yayımlanacağını hesap ederek haber yapmaya başladı. Sonuçta verimsiz gazeteci işsiz kalır, verimli olan ise maaş almaya devam eder. Muhabir, kimin yanında çalıştığına göre dilini değiştirdi. Çünkü mesele işe girmek değil, işte kalabilmektir.

Elbette bu yeni ilişki ağı gazetecilere de yeni kapılar araladı. Gazeteciler de "işini bilir."

İktidardan aldığı bilgileri, mağdur olduğunu düşündüğü kesimlere satan; onların kulağı ve gözü olan gazeteciler de ortaya çıktı.

Önceden kimlerin tutuklanacağını açıklayan gazeteciler, bir anlamda korku ve dokunulmazlık ağı oluşturdu. Bu "önemli" gazeteciler, ilişkilerini kullanarak paranın karanlık tarafını büyüttüler.

Bu gazeteciler, işe yaradıkları ve verimli oldukları sürece rollerini oynadılar. Ancak her şeyin bir sonu olduğu gibi, bu verimli gazetecilerin ilişkileri de zamanla deşifre oldu. Gözden düştüler ve yerlerini başkalarına bıraktılar.

Bugünlerde gazeteciler jandarma ve polis operasyonlarıyla gözaltına alınıyor. Bu operasyonlar, gazetecilik mesleğinin etik olmayan yönlerinin nasıl etikmiş gibi topluma sunulduğunu da deşifre edecektir. Gerçi geçmişte bir mafya lideriyle özel ilişki içine girmiş bazı gazeteciler hâlâ medyada görev yapmaya devam ediyor. Etik dediğimiz kavram ise zaten çoktan çürüdü; selası da sanırım 15 Temmuz anmalarının birinde okunmuş olabilir.

Bugün yaşanan gözaltılar, soruşturmalar ve ortaya saçılan ilişki ağları, tek tek gazetecilerin hikâyesinden ibaret değildir. Bunlar, yıllar içinde kurulan ve "başarılı gazetecilik" diye pazarlanan düzenin doğal sonucudur. Asıl mesele birkaç ismin düşmesi değil, onları var eden düzenin sorgulanmasıdır. Çünkü gazetecilik, iktidara ya da güç sahiplerine yakın olmakla değil, gerektiğinde onlara mesafe koyabilmekle anlam kazanır.

Makam aracıyla gerçeğin peşine çıkılabilir; ancak o yolculuğun sonunda çoğu zaman ulaşılan yer gerçek değil, iktidarın park alanıdır.

Her Şey Yolunda, Sadece Halk Geçinemiyor

Her Şey Yolunda, Sadece Halk Geçinemiyor

İktidar uzun zamandır "Her şey kontrol altında." söylemini tekrarlıyor. Muhalefet ise çoğu zaman gündemi belirlemek yerine gündemin peşinden gidiyor. Oysa sokakta yaşayan insanların gündemi çok daha somut: kira, kredi borcu, icra, geçim derdi ve geleceğe dair umutsuzluk. Asıl soru şu: Bu kadar derin bir ekonomik ve toplumsal krizin yaşandığı bir ülkede, emekten yana siyaset iddiasında bulunanlar neden bu sorunlara karşı görünür ve örgütlü çözümler üretemiyor?

Ülkenin durumu çok kötü; öyle böyle değil. İktidar, muhalefetten kopardığı belediye başkanları ve milletvekilleri üzerinden "Her şey yolunda, tek çözüm biziz." havası yaratmak istiyor. "Bakın, muhalefet çözemedi; ne yaparsa AKP yapar." demekte.

Ekonomik krizin boyutu o kadar büyük ki, neredeyse her iki kişiden birinin bankaya kredi borcu var. Önemli bir bölümü ise icralık oluyor; günde yaklaşık 7 bin kişi hakkında icra takibi başlatılıyor. Bankalar alacaklarını serbest piyasada satışa çıkarıyor; bu borçları düşük bedellerle satın alan bazı şirketler de tahsilat sürecini yürütüyor. Sonuçta "Ne koparırsak kârdır." anlayışı hâkim. Bu aracı kurumların ne kadarının normal ticari faaliyet yürüttüğünü, ne kadarının mafyatik ilişkiler içinde olduğunu ise bilemiyorum.

Şirketlere her fırsatta af getiren iktidar, memurun, işçinin ve emeklinin borçlarına aynı yaklaşımı göstermiyor.

Kısacası çalışanlar, emekçiler ve emekliler borç yükü altında adeta eşitlenmiş durumda. Bu tablonun en büyük kazananı ise bankalar.

Bankalar ülkenin en büyük alacaklısı konumunda. Çiftçinin tarlasına, traktörüne ve tarım aletlerine icra koyacak kadar alacakları var. Emeklinin zaten geçinmeye yetmeyen maaşına haciz koyma imkânına da sahipler.

Peki, bizim solcular ne yapıyor?

Daha da vahimi, ev sahibi-kiracı anlaşmazlıkları gün geçtikçe artıyor. Çalışanlar artık iş yerlerine yakın semtlerde oturamaz hâle geldi. Ahırdan ya da kömürlükten dönüştürülmüş evlerde yaşamak zorunda kalan insanlar var. Kısacası, sadece kirasını ödeyebilmek için bir ay çalışan insanların olduğu bir yerde, bu insanlar ne yesin, ne içsin, işlerine nasıl ulaşsın?

Belediyeler ise ayrım gözetmeksizin ulaşıma sürekli zam yapıyor; ulaşımı kamusal bir hizmetten çok gelir getiren bir alan olarak görüyor. Fakiri, çalışanı, asgari ücretliyi düşünmüyor; "Nasıl olsa bir çaresine bakarlar." anlayışıyla hareket ediyor. Peki, o çare nedir?

Kira ve kredi borcu sorunu konusunda sol örgütler, devrimciler, sosyalistler ve komünistler ne yapıyor?

Kemalizm soslu liberal "yeni parti" anlayışı, eylemlerde kırlangıç bayrakları sallamak dışında ne üretiyor?

Halkın sorunları, emekçinin derdi ve umudunu kaybetmiş emekliler hakkında ne düşünüyorlar?

İşleri güçleri, arada bir Filistin'de yaşanan katliamlara karşı bayraklı yürüyüş yapmak dışında ne üretiyorlar? Filistinlilerin haklarını savunmak, bu ülkedeki emeklinin hakkını savunmaktan daha mı az riskli?

Emekli çaresiz. Düşüp dişini kırsa yerine yenisini yaptıracak imkânı yok.

Kirada oturanlar, yılda iki kez artan kiralar karşısında ne yapsın? Sürekli icra tehdidi altında mı yaşasın? Evinden icra yoluyla çıkarıldığı gün ne yapacak?

Çaresiz insanların bu kadar çoğaldığı bir ülkede, sol politika nasıl olur da bu kadar etkisiz kalır?

12 Eylül öncesinde sol hareket, gecekonduların oluşum sürecinde önemli dayanışma örnekleri ortaya koydu; geride birçok hikâye bıraktı. Doktorlar gecekondu mahallelerinde ücretsiz sağlık hizmeti vermek için bürolar açıyordu. Dönemin sorunlarına çözüm üretmeye çalışan bir geleneğin bugün benzer üretkenliği gösterememesi, solun ciddi bir kriz içinde olduğunu göstermiyor mu?

Kendi arkadaşı, yoldaşı açken ondan dayanışma adı altında para istemek dışında sol ne yapıyor? Kendi dergisini, gazetesini ve medyasını takip ettirmek dışında ne üretiyor?

Yoksa mesele, "En güzel yaz kampını hangi örgüt düzenledi?" yarışına girmekten mi ibaret?

Belki de bugün en büyük sorun, insanların yoksullaşması kadar, bu yoksulluğa karşı örgütlü bir umut üretilmemesidir. İktidar kendi siyasetini sürdürüyor; bunu zaten bekliyoruz. Asıl sorgulanması gereken, emeği, dayanışmayı ve halkı temsil ettiğini söyleyen yapıların neden hayatın en yakıcı sorunları karşısında etkisiz kaldığıdır. Kira, borç, icra ve geçim derdi milyonların ortak meselesi olmuşken, bu alanlarda somut çözümler ve dayanışma ağları kurulamıyorsa, ortada yalnızca örgütlerin değil, yıllardır kendisini emekten yana tanımlayan siyaset anlayışının da ciddi biçimde sorgulanması gereken bir tablo vardır.