23 Haziran 2026 Salı

Küllerimizin Telif Hakkı Kime Ait?

Küllerimizin Telif Hakkı Kime Ait?

 

2 Temmuz katliamı anmaları başladı, biraz da özel bir anlam verilmiş...

Sivas Katliamı gerçek anlamda anlaşıldı mı? Bugün hâlâ sorular havada uçuşurken, birçok söylemin ayağı yere basmıyor. Sembolik bir şeye dönüştü anmalar... Sadece sembolik olunca acılar ticaretin parçası oluverdi. Sonuçta etnik pazarın tüketim pazarı, acıların sergilendiği alana dönüştü...

Alevilik sadece saz çalmak değildir; Alevilik üstü kimliğinden bakarsanız anlarsınız... Sadece semah Aleviliği temsil etmiyor... Bugün meydanlara çıkan kızların, kadınların başına bağlanan kırmızı, yeşil şeritler de Aleviliği temsil etmez... Garip kıyafetler, garip renkler ile yeni bir moda uydurulmuş, Aleviliğin üzerine giydirilmeye çalışılıyor. Aleviliği hayattan koparan işlerdir bunlar...

Aleviliğin gerçekten genel tanımı nedir?

Öyle bir tanım olmalı ki Türk, Kürt, Arap, Horasan'da yaşayan Alevileri kapsasın...

Horasan'da yaşayan Alevilikte 12 İmam dahi yok...

Bize dayatılan bir Alevilik söz konusu, özellikle Cemevleri kurulup kurumlaşmaya başladıktan sonra...

Avrupa Alevileri, İslam ile Aleviliği kucaklaştıran ders kitapları çıkardı...

Ülkemizin her yerinde mantar gibi biten Cemevlerindeki cenaze törenleri Sünni inancı ile bire bir aynı; sadece imam yerine kafasına garip bir tekke geçirilmiş sözde dedeler aldı...

Sivas Katliamı devletin desteği ile oldu...

O dönemin iktidar koltuğunda oturanlar belli, Kültür Bakanı belli...

Sözde solcular ama özde devletçiler...

12 Eylül faşizminin devamı bir anlayış içinde olduklarını bugün yaşananlar karşısındaki tepkilerinden ölçebilirsiniz. Sonuçta bugünkü iktidarın önündeki en küçük engelleri aşan bir katliam...

Katilleri koruyan avukatların bugünkü iktidarın vekilleri içinde olması tesadüfi değildir...

Suriye'de Alevi katliamı olur, karşı çıkıyormuş gibi yapıp kendi cebini doldurmak amaçlı kitap pazarlayanlar ortalıkta dolanır. Aleviliği proje yaparak para kazanma alanı görenlerin olması tesadüfi değildir. Alevi kimliği üzerinden kendisine ün yapıp bugün siyasi partinin MYK üyesi olması, bu işin hangi amaçlar ile döşendiğinin kanıtı değil midir? Alevilik bir anlamda etnik pazarın tüketilen kavramıdır...

Bin saz çalanı, bin semah oynayanı Alevilik diye yutturdular; Aleviliğe bir elbise giydirdiler...

Gelin, siz şu Alevilik denen şeyin bir tanımını yapın; o tanım tüm Alevileri kucaklasın...

Demek ki yaşayan ve sürekli değişen, değiştirilen Alevilik kelimesinin tanımı o kadar kolay değildir. Amacı ticari olanların Alevi tanımı; bir saz, bir semah, biraz Hatayi'den şiirdir...

Pir Sultan, Alevilik olarak ortaya sürülür; onun sazı, eli, duruşu anlatılır ama yeterli midir?

Hatayi şirini okumak Alevilik midir?

Uydurulmuş o ulu ozanlar... Kim uydurdu gerçekten onların ulu olduğunu? Sonuçta ticari meta olması için uydurulmuştur. Onlara ulu derseniz, onların üzerinden para kazanılır...

Her şey aslında bir tanım ile başlar...

Ve bir şeyi nasıl tanımladığınız, onu nasıl hatırlayacağınızı da belirler...

Gerçekten Alevilik nedir?

Gerçekten Sivas Katliamı nedir?

Alevi katliamı mı?

Aydın kırımı mı?

Sosyal demokrat soslu devlet organizasyonu mu?

Sivas Katliamı'nı sadece tek tanıma indirgediğiniz an, gerçeklerin üzerine örtü örtmek değil midir?

Ölenler belli, yaşayanlar?

O acıyı bugüne taşıyan ölenlerin yakınlarının yok olmayan ateşi...

Ateşin içinde yanmışların ya da boğulanların acıları...

Yapın saatlerce süren bir belgesel...

O belgeselde sadece acı var, gerçekler?

Binlerce lira toplandı, birilerinin cebine aktı; birileri de isteneni yaptı... Çünkü öyle tanımlarsanız, size de o tanımlananı elinize verirler... Gerçeklerin üzerine yeniden örtü örtmek değil midir?

Sivas Katliamı'nı Alevi olmayan ama aydın olanlar arasında tanımlayanlar, bunun Alevi katliamı değil, aydın kırımı olduğunu söyler. Ölen şairlerin Sünni kökenleri öne çıkarılır... Bu sayede Alevilere uygulanan asimilasyonun, nefret söyleminin üzeri örtülmüş olmaz mı?

Nerede durduğunuza bağlı olarak gerçekler eğilir, bükülür; gerçek, gerçek anlamda anlatılmaz...

Ama gerçek denen şey, bugün yaşadığımız şeylerin bütünü değil midir?

Bugünden bağımsız geçmiş olur mu?

Sivas anmaları bugünden koparılmış, sembolik düzeye indirgenmiştir...

Sazı havaya kaldırmak ile Sivas anılmış olmaz...

Birkaç semah ile Sivas anılmaz...

Başlara bant bağlamak ile katliam sembolize edilmez...

Orada dostlarım öldü...

Orada canlarım öldü...

Orada hepimiz öldük...

Küllerimizi bari özgür bırakın, onları ticari birer metaya dönüştürmeyin...

Çünkü tartışılan yalnızca geçmiş değildir; geçmiş adına bugün kurulan sözlerdir...

Sonuçta mesele sadece Sivas değildir...

Mesele, ölenlerin kim olduğundan önce, onların adına konuşma hakkını kim kendinde gördüğüdür.

Çünkü her katliamdan sonra yalnızca ölüler değil, onların hikâyeleri de paylaşılır. Kimi adalet ister, kimi yeni kimlik inşa eder, kimi siyaset yapar, kimi kariyer kurar, kimi ticaretini büyütür. Zaman geçtikçe katliamın kendisi geride kalır; onun etrafında kurulan anlamlar yarışmaya başlar.

Belki de bu yüzden hâlâ aynı soruların etrafında dönüp duruyoruz. Sivas Katliamı'nı gerçekten anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa onu kendi tanımlarımıza sığdırmaya mı?

Bir katliamın küllerinden anıt yapılabilir, kitap yazılabilir, belgesel çekilebilir, slogan üretilebilir. Ama küller konuşamaz. Konuşanlar ise çoğu zaman kendi seslerini, küllerin sesi gibi sunarlar.

Belki de bütün bu soruların sonunda geriye tek bir soru kalıyor:

Küllerimizin telif hakkı kime ait?

Ölenlere mi?

Yakınlarına mı?

Bir topluluğa mı?

Kurumlara mı?

Siyasete mi?

Yoksa acıyı yeniden üretip dolaşıma sokanlara mı?

Belki de bazı acıların sahibi olmaz.

Belki de yapılması gereken, küllerin üzerinde hak iddia etmek değil; onların neden küle dönüştüğünü unutmamaktır.


22 Haziran 2026 Pazartesi

Yaramı mı Göstereyim, Kimliğimi mi?

Yaramı mı Göstereyim, Kimliğimi mi?

Hayatımın hiçbir anında zengin gibi düşünemedim, bir burjuva olsaydım diye hayal bile edemedim; çünkü fakir bir hayatın parçasıydım, ötekileştirilmiş bir kültürün içinden geliyordum ve her zaman büyük çoğunluğa göre farklıydım. Düşünme yöntemim, mantık yürütmem ve tarihe bakışım hep aşağıdan yukarıya, ezilenlerin gözünden şekillendi.

Yani fakir insanlar kuyunun içinden kuyunun ağzına bakar; burjuvalar, üst sınıf ya da hâkim kültürden olanlar ise kuyuya her zaman yukarıdan bakar. Dibini görmedikleri için de hep korku duyarlar.

Bizden korktuklarını zaman içinde öğrendim.

Biz de onlardan çekinir ve kendimizi saklarız. Yani onlarla yan yana geldiğimizde, bize soru sorulmadıkça kendimizi açığa vurmayız.

Bir insana “Nerelisin?” diye sorulduğunda, aslında bu soru çoğu zaman “Hangi mezheptensin, hangi dindensin?” sorusunun üstü kapalı hâlidir. “Nerelisin?” sorusuna karşılık söylenen her memleket adı, bir anlamda sizi kendilerinden mi görecekleri yoksa karşıya mı koyacakları yönündeki önyargının ilk adımıdır.

Bana hep “Nerelisin?” diye soruldu. Ben de hep “Ankara” dedim; çünkü Ankara kozmopolit bir şehirdir ve içinde her şeyi saklar. Ama ortamı uygun gördüğümde, karşımdakinin dost olabileceğine inandığımda hemen 'Hacıbektaş' derim. Bir insan şehirden önce ilçesinin adını söylüyorsa, bu genellikle onun ötekileştirilmiş biri olduğu anlamına gelir; çünkü ilçeler, şehirlere göre daha homojendir.

O yüzden hepimizin çift memleketi vardır. Zamanı gelince büyük şehrin kozmopolit yapısını yüzümüze maske yaparız. Gerek görürsek ezilmişliğimizin kaynağı olan coğrafyayı, köyümüzü, yani memleketimizi söyleriz. Nasıl bir tepkiyle karşılaşacağımızı bilerek bazen yaramızı gösteririz, bazen ise en güçlü tarafımızı. Çünkü bize hep ikili bir yaşam dayatılmıştır: Şehir içinde onlar gibi, evde ise kendi özümüz gibi.

Ezilmişler birbirini daha kolay anlar; çünkü benzer yaraların dilini konuşurlar.

Ezenler, hâkimiyetlerini korumayı ve kazanımlarının devamlılığını sağlamayı düşünür; çünkü ötekiyle eşit değildirler, sermayelerini onların üzerinden biriktirmişlerdir. Ötekiler, onların gözünde hizmetçi ya da hizmet sektörünün bireyleri olarak algılanır; hatta çoğu zaman insan olarak bile görülmezler. Onlara âşık olabilecekleri akıllarına bile gelmez; çünkü eşitsizler arasındaki iletişim her zaman eşitsizdir.

Ben hayatımın hiçbir anında kendimi ezenlerin katında görmedim, göremedim. Çünkü ötekileştirilmiş düşünce yapısında eşitlik, ancak insanı görmekten ve sevmekten geçer. Küçümseyenlerin bakış açısında eşitlik hiçbir zaman olamaz; çünkü biri kendisini büyük görür ve karşısındakine “Sen küçüksün.” duygusunu dolaylı ya da doğrudan hissettirir.

İçinde bulunduğum kültüre sınıfsal açıdan baktığımda, onun aslında dünyanın en kalabalık sınıfı olan işçi sınıfının bir parçası olduğunu ve bunun yaşanan teknoloji ile sanayileşmenin bir sonucu olduğunu görüyorum. İşçi sınıfı hiçbir zaman homojen olmayacaktır; çünkü işçi sınıfı farklılıklarıyla zengindir. Burjuva kültürü gibi paraya tapmaz, kendisine yabancılaşmaz, ilişkilerini çıkar üzerine kurmaz; çünkü üreteni tüketenden ayıran en büyük özellik vicdan sahibi olmaktır. Bir işçi, kan ihtiyacı olan birine her zaman kanını verebilir; ancak siz, hasta yakını bile olsa kanını veren bir burjuvaya kolay kolay rastlamazsınız.

“İşçisin, işçi kal.” der burjuva kültürü; çünkü işçi, işçi olmaktan çıkıp ürettiğinin sahibi ve patronu olduğu anda burjuva kültürünün ayrıcalıkları ortadan kalkar.

Sınıfsız toplumda sevgi hâkim olacaktır.

Sınıflı toplumlarda ise her zaman ötekiler var olacaktır: ezilenler, sömürülenler, yalnızca hizmet sektöründe çalışanlar ve makineden farksız görülen rakamlar...

Sonunda anladım ki bazı insanlar için kimliğiniz zaten yaranızdır. Bu yüzden yıllarca hangisini göstereceğime karar vermeye çalıştım.

 

Medeniyet Geldi, Yıldızlar Gitti

Medeniyet Geldi, Yıldızlar Gitti

Büyükbabamı hiç görmedim. Kısacası ne anne tarafından ne de baba tarafından dedelerimi tanıyabildim. Ben doğduğumda anneannem ve babaannem varmış.

Onlar, İkinci Dünya Savaşı’nı yaşadıkları köyde, o yılları iliklerine kadar hissedecek şekilde yaşamadılar. Zaten fakirdiler. Fakirler için kıtlık da, karneyle satılan ekmek de, karartma geceleri de pek anlam ifade etmezdi. Çünkü bizim köye elektrik 1970’li yıllarda geldi.

O zamana kadar pil ile çalışan radyolar vardı. Öyle hemen düğmesini çevirince çalışanlardan değil, ısınması gerekenlerden… Gaz lambası, çıra ve yıllar sonra “lüks” adını alacak ışıklar… O zaman gerçek ışığın ne demek olduğunu gördük. Gaz lambasının ışığı sarıdır; sadece bulunduğu yeri aydınlatır. Lüks lambasının ışığı ise beyazdır; her yeri doldurur, taşır, büyütür. Öyle ki o ışığın altında dışarı çıktığında, gökyüzü geri çekilir gibi olurdu.

Belki de ilk kez, ışık çoğaldıkça gökyüzünün azaldığını orada fark ettim.

Çocukluğumda her gece yıldızlar yere kadar inerdi. Gökyüzü canlıydı; yıldızların dansını, göktaşlarının izini görmek sıradan bir şeydi. Günlerce süren kuyruklu yıldız geçişleri hem gündüz hem gece hissedilirdi. Evlerin içine kadar su girmezdi; su, ya dereden ya da köy çeşmesinden kovalarla taşınırdı.

Zamanın ağır aktığı, her şeyin kendini açıkça gösterdiği bir dünyaydı o.

Bizlere “medeniyet” denen şeyin gelişi, aslında çok yakın bir tarihin içindeydi. Anadolu’nun birçok yeri böyleydi. Hiçbir şey İstanbul’da ya da Ankara’daki gibi değildi. Çünkü orada çağı yakalama telaşı vardı; bizde ise yolun bile zor geçtiği yerlerde, sanki zaman Çatalhöyük’ten kalma bir yerde duruyordu. İnsanlar değişmiş, ülkeler kurulmuş, diller değişmişti; ama yaşamın akışı kendi sabrında kalmıştı.

Dışarıdan bakıldığında geri kalmışlık gibi görünen şey, içeriden bakıldığında başka bir zamanın devamıydı.

Karartma gecelerini sonradan kitaplarda okuduk: acıyı, trajediyi, devletin sertliğini, açlığı, sefaleti… Bir devlet vardı; çünkü vergi topluyordu, bayrağı vardı, asker alıyordu. Köyler terk edilmiş değildi; devlet gerektiğinde kendini hatırlatıyordu.

İstanbul’da şairler hapsedilir, insanlar işkenceden geçirilir, siyaset rüzgârı sert eserdi. Ama bu rüzgâr köye ya çok geç ulaşırdı ya da hiç uğramazdı. Çünkü köyün kendi derdi vardı: hayatta kalmak.

Büyük şehirlerin tarihi gürültülüydü; köyün tarihi ise sessiz.

Benim yaşadığım köye elektrik çok geç geldi. O yüzden harman zamanlarını, biçerdöver öncesi dönemi yaşadım. Rüzgâr beklenir, buğday savrulur, düven dönerdi. Atın ya da öküzün arkasına takılan taşlarla buğday dövülür, elekler, yabalar, çırpılar… Toz her yere sinerdi; ama toprağın kokusu da o tozun içindeydi.

At arabaları, kağnılar… Bunların hepsi benim çocukluğumun içindeydi. Sonra traktör geldi; ama her eve değil, önce uzak bir ihtimal gibi geldi. Biçerdöveri ilk görenlerin şaşkınlığı hâlâ hafızamdadır.

Birdenbire her şey değişti. Biz ise sanki hep buna hazırlanmışız gibi uyum sağladık.

Zaman, teknoloji geldikten sonra hızlandı.

Ve zaman hızlandıkça kayıplar da hızlandı.

Eskiden 50 yaşına gelen için “uzun yaşamış” denirdi. Doktor yoktu; kırıklar için çıkıkçılar, hastalıklar için nefesi güçlü hocalar aranırdı. Her köy nerede bir çare varsa onu bilirdi.

Yaşam, çözümden çok dayanma üzerine kuruluydu.

Benim hayatım, bir anlamda teknolojinin hızına yetişmeye çalışmakla geçti. Bugün hâlâ teknolojinin içinde bir kürek mahkûmu gibiyim; tam alıştım derken her şey değişiyor.

Kısacası, yaşadığımın farkına varmak için ara sıra tüm teknolojileri bir yana bırakıp sessizce akan suya bakıyorum.

Derelere bakıyorum.

Suyun ilk çıktığı yeri arıyorum; toprağın içinden doğduğu o anı, kumların ilk hareketini…

Ve o anlarda, yeryüzüne bereket taşıyan her şey gibi, ben de geçmişe doğru kayıyorum. Kekik kokusunu, uçan kuşları, bulutları ve gece karanlığında yere inen yıldızları hatırlıyorum.

Keşke bir kez daha görebilsem yıldızların dansını.

Keşke bu kırılma anlarını hiç bilmeden, köyde, demirin henüz yeni olduğu bir zamanda yaşayabilseydim.

Savaşlarda artık karartma geceleri yok.

Savaş aletleri, insan olmadan çalışan ölüm makinelerine dönüştü.

Ve bugün, köyde hiçbir şeyden habersiz yaşayan biri bile, gökten gelen bir sesle irkilip son nefesini verebilir.

 

21 Haziran 2026 Pazar

Kanıksanan Hukuk

Kanıksanan Hukuk

Her cuma günü CHP'li belediyelere operasyon yapılıyor; belediye başkanları, yardımcıları ve birkaç çalışanı ile birlikte gözaltına alınıyor, mutlaka bir de firarda yani yakalanmamış oluyor... Her hafta "Hayırlı Cumalar" günü bunlar yaşanıyor...

Bu ne anlama geliyor?

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz...

Ateş nedir?

Yolsuzluk, adam kayırmaca, rüşvet, kara para, ihaleye fesat karıştırmak...

Operasyonlarda hep benzer cümleler kuruluyor...

Alıştırılıyor, alışkanlık haline getiriliyor; her belediye başkanı "Bize ne zaman operasyon yapılacak?" tedirginliği içinde kalıyor...

Önce dedikodu çıkarılıyor, hatta dedikoduya bile ihtiyaç duymadan direkt operasyon yapılıyor; sorgusuz sualsiz, mahkemeye çıkmadan insanlar içeride yatıyor, masumiyetlerini kanıtlamaya çalışıyorlar. Yani suç sözde oluyor, kanıtın ise dedikodu mahiyetinde olmasının hiçbir sorunu yok; alışkanlıklar oluştu, sanki ülke kurulduğundan beri böyleymiş algısı oturtuldu…

İçeriye düşeni Allah kurtarsın!

"Cinayeti kör bir kayıkçı gördü

Ben gördüm kulaklarım gördü

Vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü

Hiçbiriniz orada yoktunuz"

Attila İlhan'ın dizeleri geçti gitti bir an için...

Ortada siyasi bir cinayet var ama kimse bu işe cinayet diyemiyor; hukuk, adalet, falan filan... Gerçek olan bile çok sık tekrarlanırsa gerçek olmaktan çıkar, yalan olan da aynı şekilde çok sık tekrar edilirse gerçek olarak algılanır ama sonuçta manipüle edilen geniş bir kesim var ve bir süre sonra o konudaki duyarlılıkları da ortadan kaldırıyor, kanıksanıyor...

Yaşadığımız zaman "Alışamadım" diyen birine karşı dönemin Başbakanı "Alışacaksın!" diyerek başlamıştı. Şimdi her şey olağan, doğal, gelenekselleşmiş gibi...

"Hayırlı Cumalar" anlamında biraz değişiklik olmuş; eskiden Müslüman olarak görülmeyenleri öldürmek için seferler düzenlenirdi, şimdi CHP belediyelerine operasyon yapılıyor...

Ben kişisel olarak belediyeleri hangi siyasi parti yönetirse yönetsin benzer işler yapar diye bir algıya sahibim. Yani parti farkı gözetmeden her başkan kendi çevresini kollar; yasalara uygun ihale yapılır, adresi belirlenmiş, her şey karşılıklı mutlu olacak şekilde çözülmüş şekilde işler hukuka uygun hale getirilirdi. Büyük rüşvetler filan sokağa dökülür, mahkemeye gidilir ve genelde görevsizlik veya yeterli delil bulunamadığı için olayın üstü kapanırdı... Yani herkes bilir çürümeyi, yandaş kollamayı ama yokmuş gibi yapılır…

CHP belediyesi ile AKP belediyesi arasında ne fark var?

Birinde soruşturma için müfettişler gezer, diğerinde iş peşinde koşturan tanıdık iş adamları... Aynı iş adamı CHP'li belediyede iş yapmış, aynı prosedürden geçmiş ama CHP'li belediye ile yaptığı işten dolayı sorgulanıyor...

Hakkında soruşturma açılacağı dedikodusunu duyan belediye başkanları birden iktidar partisinin rozetini takmaya başlıyor, belediye başkanı yeni icatlarını yeni partisine mal eder oluyor; yani ne soruşturma ne de dedikodu kalmış oluyor...

Devlet ile iktidar partisi arasındaki sınırın giderek belirsizleştiği bir tablo ortaya çıkıyor. Muhalefetin varlığına ihtiyaç duyuluyor; sonuçta demokratik bir ülke olduğumuz söyleniyor. Muhalefetin ses çıkarmasına da izin veriliyor, ancak bunun nerede ve ne ölçüde yapılacağı iktidarın çizdiği sınırlar içinde kalıyor. Bazı meydanlar muhalefete kapatılırken, belirlenen alanlarda istedikleri kadar konuşmalarına izin veriliyor. Fakat bu görüşleri şehrin geneline taşımaları, geniş kitlelerle buluşturmaları istenmiyor.

Bize özgü hukuk yorumlanıyor.

Bize özgü özgürlüklerimiz var...

Bize özgü her şey...

Eleştiri de bize özgü, eleştiriye karşı gösterilen güç de bize özgüdür.

Trafikte bir araç seni geçti diye o aracı geçip önüne kırıp yolda kavga etmek bile bize özgüdür...

Çoğu insan zaten konuşulanı duymadan dedikoduya bakarak karşısındakini eleştiriyor, eleştiri bile denmez mahkûm ediyor…


Tek Kimlikten Tek Tüketime

Tek Kimlikten Tek Tüketime

Aynı ülkede yaşıyoruz, aynı bayrak altında yaşıyor ve aynı dili konuşuyoruz. Hatta dış görünüşlerimiz, ten rengimiz bile benzer. Ancak aynı topraklar üzerinde yaşayan; farklı dillere, geleneklere ve inançlara sahip insanlarız. Ortak bir ülkeyi paylaşsak da hepimiz aynı hikâyeden gelmiyoruz.

Çok kültürlü bir imparatorluktan ulus devlet yaratma sürecinde, yüz yıl sonra önemli bir eşiğe gelmiş bulunuyoruz. Farklılıkları tek bir kimlik altında toplama çabası, zamanla kendi sınırlarına ulaştı. Bugün hâlâ bu çıkmazı aşmaya çalışıyoruz. Ya önümüzdeki engeli yıkacağız ya da bu çıkmaz yolu oluşturan duvarın dibinde yeni acılar birikmeye devam edecek.

Ülkenin adı belli ve hepimiz bunu kabul ediyoruz. Ancak aynı ülkenin içinde farklı dünyalar da var. Genel kabul gören yaşam biçimlerinin dışında kalan hayatlar, deneyimler ve hafızalar bulunuyor. Sadece Aleviler ve Kürtler değil; dışarıda bırakılan topluluklar, bu topraklara sığınanlar, asker olarak gelip yerleşenler, devşirme olarak gelip kök salanlar, sürgün edilenler, soykırımdan kaçanlar ve soykırıma uğrayanlar da bu hikâyenin bir parçası. Hepsi bu toprakların öz evlatlarıdır.

Çeçenler, Çerkesler, Abhazalar, Gürcüler, Ermeniler, Farslar, Süryaniler, Arnavutlar, Romanlar, Yahudiler ve Rumlar... Kısacası, onlarca halk ve kültür yüzyıllardır bu coğrafyada yaşamaktadır. Buna rağmen, bütün bu çeşitlilik çoğu zaman görmezden gelinmekte ve herkesten aynı duyguları paylaşması beklenmektedir.

Oysa insanlar aynı şekilde düşünemez. Dil, kültür ve yaşanmışlıklar düşünce dünyamızı şekillendirir. Bu nedenle farklılıklar yalnızca kimlik meselesi değil, aynı zamanda dünyayı algılama biçimidir. “Hepimiz aynıyız” söylemi kulağa kapsayıcı gelse de çoğu zaman gerçek hayatın karmaşıklığını karşılayamaz. Çünkü geçmişin izleri silinmediğinde, bir nefret söylemi yıllar sonra bile yeniden ortaya çıkabilir.

Nitekim bu topraklarda yaşanmış trajediler, acılar ve kırılmalar toplumsal hafızada derin izler bırakmıştır. Bu izler zamanla ötekileştirme biçimlerine dönüşebilmekte, bazı insanların yaşam alanlarını daraltmakta ve onları görünmez hâle getirebilmektedir. Böylece toprağa nefret tohumları ekilir. Bir süre sonra bu tohumlar yalnızca bireyleri değil, toplumun tamamını etkileyen bir iklime dönüşür.

Ancak günümüzde farklılıkları ortadan kaldıran tek güç nefret söylemi değildir. Küreselleşmenin yarattığı yeni düzen de yerel kimlikleri ve kültürel çeşitliliği aşındırmaktadır. Küresel şirketler tüketim alışkanlıklarımızı biçimlendirirken yerel olan giderek geri plana itilmektedir. Biz birbirimizle kimlikler üzerinden çatışırken, küresel sistem hepimizi benzer tüketim kalıplarının içine çekmektedir.

Bugün hangi ülkede yaşarsak yaşayalım, çocuklar benzer giyiniyor, benzer ürünleri tüketiyor ve benzer müzikleri dinliyor. Kültürel farklılıklar tamamen ortadan kalkmasa da giderek daha görünmez hâle geliyor. Ailelerin ve yerel kültürlerin etkisi azalırken, küresel bir tek tipleşme güç kazanıyor. Üstelik bu süreç çoğu zaman baskıyla değil, cazibe ve alışkanlıklar yoluyla gerçekleşiyor.

Modern dünyanın dışında kalmamak için aynı teknolojileri kullanıyor, aynı platformlarda vakit geçiriyor ve aynı medya araçlarından etkileniyoruz. Artık yabancı bir dili öğrenmeden bile çeviri sistemleri aracılığıyla iletişim kurabiliyoruz. Kullandığımız araçlar, markalar ve dijital platformlar küresel bir ağın parçası hâline gelmiş durumda.

Bu nedenle çok kültürlü dünya bir yandan çeşitliliğini koruyor gibi görünürken, diğer yandan tek tip tüketim kültürüne doğru evriliyor. Biz birbirimizi tüketirken aslında kendi kültürel zenginliğimizi de tüketiyoruz.

Oysa bu ülke her zaman çok kültürlüydü. Buna rağmen farklı olanı kabul etmek yerine çoğu zaman onu görmezden gelmeyi tercih ettik. Rejimin ihtiyaçlarına uymayanlar dışlandı, bazı acılar konuşulmadı, bazı hikâyeler unutulmaya bırakıldı. Faili meçhul cinayetler ve benzeri karanlık olaylar da bu coğrafyanın hafızasında derin yaralar olarak kaldı.

Bugün ise benzer bir yok oluş daha görünmez yöntemlerle devam ediyor. Geçmişte insanlar kimlikleri nedeniyle dışlanırken, bugün herkes aynı tüketim düzeninin içinde yavaş yavaş benzeşiyor. Farklı nedenlerle olsa da sonuç değişmiyor: Hepimiz bu sistemin içinde tüketilenlere dönüşüyoruz.

Dünyada yaşanan savaşlar, ekonomik krizler ve küresel gelişmeler artık yalnızca belirli bölgeleri değil, herkesi etkiliyor. Enflasyon nedeniyle gelirlerimizin alım gücü azalıyor, insanlar daha fazla borçlanıyor. Oysa borç arttıkça ekonomik bağımsızlık azalır; ekonomik bağımsızlığını kaybeden bireyler ve toplumlar ise başkalarının kurduğu sistemlere daha bağımlı hâle gelir.

Pandemi süreci de bu küresel yapıyı daha görünür kıldı. Bir virüsün dünyanın en uzak noktalarındaki insanları aynı anda etkileyebilmesi, ne kadar birbirine bağlı bir sistem içinde yaşadığımızı gösterdi.

Belki de son yüz yılın en büyük çelişkisi burada yatıyor. Bir yandan farklı kimlikleri, dilleri ve kültürleri tek bir kalıba sığdırmaya çalıştık; diğer yandan küresel sistem hepimizi aynı tüketim alışkanlıklarının içine çekti. Dün insanlar kimlikleri nedeniyle birbirine benzetilmek istenirken, bugün tüketici olarak birbirine benzetiliyor.

Oysa bir toplumun gücü, herkesi aynılaştırmasında değil; farklılıklarıyla birlikte yaşayabilmesindedir. Çünkü çeşitlilik yalnızca kültürel bir zenginlik değil, aynı zamanda bir hafıza, bir direnç ve bir özgürlük alanıdır. Farklı olanı yok saydığımızda da, onu küresel tüketim kültürünün içinde eritip görünmez kıldığımızda da aynı şeyi kaybederiz: Kendimizi.

Bugün önümüzde duran soru, geçmişten kalan ayrılıkları yeniden üretip üretmeyeceğimizden daha büyüktür. Asıl soru şudur: Farklılıklarımızı koruyarak ortak bir gelecek kurabilecek miyiz, yoksa tek kimlik yaratma arzusundan çıkıp bu kez tek tüketim kültürünün içinde mi kaybolacağız?

Çünkü tek kimliğin vaat ettiği şey birlik değildi; tek tüketimin vaat ettiği şey de özgürlük değil. Her ikisinin sonunda da insanın, kültürün ve hafızanın yavaş yavaş silinmesi var.

 

18 Haziran 2026 Perşembe

Eski Gövdenin İçinden Çıkan Filiz

Eski Gövdenin İçinden Çıkan Filiz

Feodal düzen içinde doğan kapitalizm, zamanla feodal beyleri taklit etmeye başlamış; onların yaşamlarının karikatürize edilmiş hâlini şehirlere taşımıştır. Toprak ağaları olan feodal beyler, başlangıçta şehir yaşamından uzak durmuşlardır. Şehirler ise uzun süre, feodal beylerin yanında çalışan işçilerin yaşam alanı olarak kalmıştır.

Zaman içinde bu işçiler, köle olmaktan çıkıp emeğini satan bireylere dönüşürken, emeğin üzerinden kazanç elde eden yeni bir sınıf da ortaya çıkmıştır. Bu dönüşüm, köylüleri ve marabaları; soya dayalı ayrıcalıklarla yaşayan feodal ağalardan yavaş yavaş koparmıştır.

Şehirler feodal düzende de vardı, ancak kapitalizmle birlikte bambaşka bir anlam kazanmıştır. Var olan tüm kavramların altı yeniden çizilmiş, toplumsal ve ekonomik yapı baştan aşağı yeniden düzenlenmiştir. Soya dayalı ayrıcalığın yerini, zenginlik üzerinden yükselen ve yeni yollar açan bir sınıf düzeni almıştır. İçten içe çürüyen eski yapının içinden yeni filizler doğmuş, bu filizler ise gövdeyi parçalayacağı ana kadar büyümeye devam etmiştir.

Sermaye birikimi, feodalizmin çözülüşünü hızlandıran temel dinamiklerden biri olmuştur. Feodalizmi yıkan bu yeni sınıf düzeni, sonradan zenginleşen bir burjuva yapısı olarak Fransız Devrimi ile somutlaşmış; eski düzenden devraldığı kültürel birikimi kendi yeni altyapısını kurmak için yeniden kullanmıştır.

Sonuçta her yeni sistem, kendisinden öncekinin üzerinde yükselir. Bir anlamda tarih, ülkemizde sıkça rastlanan höyükler gibi düşünülebilir: her katman, altındaki yıkıntının üzerine inşa edilir. Her şehir ve köy, yıkılanın taşlarını yeniden kullanarak varlığını sürdürür.

Kapitalizm de feodalizmi reddederek değil, onu dönüştürerek kendi sistemini kurmuştur. Feodal beylerin egemen olduğu alanlar zamanla homojenleştirilmiş ve modern ulus devletin zemini hazırlanmıştır. Çok kültürlü yapıdan homojen topluma geçiş; acı, kan, sürgünler ve büyük savaşların da zeminini oluşturmuştur.

Ulus devleti, çok kültürlülüğe karşı bir yapı olarak şekillenmiştir; çünkü sermaye birikimi ve sonraki üretim süreçleri için standartlaştırılmış, homojen bir topluma ihtiyaç duyar. “Tek dil, tek vatan, tek bayrak” söylemi bu yeni yapının temel ifadesi hâline gelmiş, yeni kutsallıklar yaratılmıştır. Kutsal olan ise sorgulanamaz, tartışılamaz ve uğruna ölünmesi gereken bir değer olarak konumlanmıştır.

Ulus devletler aynı zamanda sömürgeciliğin yerine yeni bir sistem geliştirmiştir: emperyalizm. Emperyalizm, kapitalist sistemin sömürgeciliği yeni koşullara uyarlayan biçimidir. Farkı, eski düzen gibi ayrıcalıklı soylar ya da aileler için değil; artık bir sınıf için yapılan küresel yağma olmasıdır.

Bu düzende “üstün” kabul edilen uluslar, diğer toplumları sömürür; onların emeğini ve kaynaklarını kendi sermaye birikimlerine dönüştürür. Küresel ticaret yollarının kontrolü sayesinde elde edilen artı değer, ulus devlet içinde daha büyük sermaye yoğunlaşmalarına yol açar. Böylece kendi yurttaşına daha “uygar” ve konforlu bir yaşam vaat edilir. Kapitalizm, böylece soylu ailelerin yerine daha eşitlikçi ve özgürlükçü bir görünüm altında kitleleri yeniden örgütleyen bir yapıya dönüşür.

Ulus devletler yeni kategoriler üretmiştir: gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler. Gelişmekte olan ülkelerin kaderi çoğu zaman “hep gelişmekte olma” hâline sıkıştırılmıştır. Ancak tarih, masa başında çizilen rotaların sahada sürekli değiştiğini de göstermiştir.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının küresel karakteri tesadüf değildir. Emperyalizm, kendi krizlerini çözmenin yolunu çoğu zaman savaşta bulmuştur. Sistem ne zaman bir tıkanma yaşasa, bu tıkanmayı savaş ve savaş sanayisi üzerinden aşmaya çalışmıştır. Savaş sanayisi yalnızca silah üretiminden ibaret değildir; ilaç, kimya, lojistik, istihbarat ve daha verimli yıkım teknolojilerine kadar geniş bir alanı kapsar.

Her sistemin bir sonu vardır; bu kaçınılmazdır. Çünkü her sistem, sonunda kendi ürettiği artıkların içinde boğulma eğilimindedir. Kapitalizm de feodalizme göre en büyük farkıyla, doğayı yalnızca ihtiyaç kadar kullanmakla kalmamış; onu, kültürleri, coğrafyaları ve denizleri sınırsız bir yağma alanına dönüştürmüştür. Bu yönüyle kapitalizm, yaşadığımız dünyanın içinde büyüyen bir kanser hücresi gibi hem kendisini hem çevresini tüketmektedir.

Kapitalist sistem, kendi iktidarını kurduğu anda aslında içinde yeni bir filizin tohumunu da eklemiştir: işçi sınıfı. İşçi sınıfı, burjuvazinin yarattığı yeni bir toplumsal sınıftır. Bu sınıf, kapitalizmin geliştirdiği üretim gücünü ortadan kaldırmayı değil, onu özel mülkiyetin dar sınırlarından çıkararak toplumsal hale getirmeyi hedefleyen tarihsel bir potansiyel taşır.

Bu dönüşüm, sınıflar arası sınırların ortadan kalktığı ve üretimin toplumun ortak yararına planlandığı bir yapıyı ifade eder. Bu anlamda işçi devleti, yoksulluğun genelleştirilmesi değil; tersine üretim kapasitesinin toplumun tamamına yayılmasıyla refahın genişletilmesini amaçlayan bir geçiş aşaması olarak ortaya çıkar. Üretenin aynı zamanda yöneten olduğu bir toplumsal düzenin zemini bu süreçte oluşur.

Bugün sol düşünce olarak ifade edilen yaklaşım da özünde, yoksulluğu korumayı değil, ortadan kaldırmayı hedefler. “Fakirliği paylaşmak” değil, üretimin toplumsallaşmasıyla fakirliğin maddi temelini ortadan kaldırmak esas meseledir.

Tarih boyunca her sistem, kendi içindeki çelişkilerden yeni bir dönüşüm doğurmuştur. Kapitalizm de bu yasadan muaf değildir; kendi yarattığı koşulların içinde, onu aşacak yeni toplumsal ihtimallerin zeminini üretmeye devam etmektedir.

Kapitalizm kendisini yenilemiştir, yeni düşmanını içinde yaratmıştır fikri ortaya atılmaktadır ama ben hala işçi sınıfı dışında yaratmış olduğu yeni katmandan haberim yok… Önemli olan, bu dünyayı yaşanmaz hale getiren bu sistemin yarattığı tahribatın aşılmasıdır. Tarih boyunca “kutsal otorite” ya da “ilahi gölge” üzerinden kurulan ayrıcalıklı yapılar nasıl çözüldüyse, bugün de tröstleşmiş, küresel ölçekte yoğunlaşmış sermaye yapılarının yarattığı eşitsizlikler aynı tarihsel hareketin içinde aşılacaktır.

Fırsat Eşitliği: Herkesin Elinde Aynı Kafes

Fırsat Eşitliği: Herkesin Elinde Aynı Kafes

Bir zamanlar ellerim boştu.

Yolda yürürken selam verilir, el sıkılır, iki cümlelik bir muhabbetle gün akardı. Şimdi ise o sahneler, sanki başka bir çağın masalı gibi. Elimin birinde, artık vücudumun parçası gibi hissettiren cep telefonu var. Diğeri hâlâ boş ama boş bile değil; sanki orada olması gereken bir organ eksilmiş de yerine görünmeyen bir ağırlık bırakılmış gibi. Sadece klavyeye dokunurken “işe yarıyor”.

Eskiden “sol el sadece kıç temizler” derlerdi. Helalar vardı, şimdiki gibi her şeyin iç içe geçtiği WC’ler değil. Evlerin dışına saklanmış bir düzen… Şehir büyüdükçe önce helaları sildi, sonra mesafeleri, sonra da insanın kendiyle arasını. Ve fark etmeden bir ele siyaset bile bulaştı.

Şimdi ise sahne tamamen değişti.

Genç, yaşlı, çocuk… okula giden, işe giden, hiçbir yere gitmeyen herkesin elinde aynı nesne: cep telefonu. Herkes birileriyle yazışıyor. Yazışırken başka hayatlar kuruyor, başka ihtimaller yaşıyor. Emojilerle süslenmiş bir dünyada, herkes biraz daha “olmak istediği kişi”. Her an fotoğraf, her fotoğrafta bir onay beklentisi… Beğenilme ihtimali, gerçek olmanın yerini almış durumda.

Sonra buna “fırsat eşitliği” deniyor.

Herkesin aynı sahte dünyaya eşit erişimi var çünkü. Aynı ekran, aynı filtre, aynı algoritma… Ve elbette aynı yanılsama.

Elimin biri teslim alındı. Diğeri ise gönüllü nöbet tutuyor.

Eskiden evden aranırdık. Şimdi ise her an ulaşılabiliriz. Ama ilginç olan şu: ulaşan var, ama arayan yok. Çünkü aramalar bile artık ihtiyaçtan çok alışkanlık, iş, çıkar ya da anlık bir dürtüye dönüşmüş durumda. Sonuç mu? İnsan duygudan arındırıldı. Yerine sürekli bildirim alan, ama hiçbir şeyi gerçekten “hissetmeyen” bir tüketici yerleştirildi.

Tüketen insan, önce kendini tüketir. Sonra çevresini, sonra yaşadığı dünyayı.

Bugün aileyi çocuk tüketiyor, çocuğu sistem, sistemi ise görünmez düzenler.

Bankalar aileyi, aile borcu, borç ise umudu tüketiyor. İç içe geçmiş bir döngü… Ve en sonunda geriye sadece “ekonomi” adı verilen büyük bir açıklama kalıyor. Hırsızlık bile artık sistemin içinde bir kalem gibi duruyor; adı değişmiş, formülize edilmiş: enflasyon.

Elimizde telefon oldukça, sadece tüketen bir varlığa dönüşüyoruz. Ve garip olan şu: bunu özgürlük sanıyoruz.

Kariyer bile bir vitrin artık.

Dışarıdan bakınca yükselme gibi görünen şey, içeriden bakınca çoğu zaman daha sıkı bir bağlanma biçimi. Kırbaçlayan da aynı düzenin içinde, kırbaçlanan da. Sadece pozisyon değişiyor, sistem aynı kalıyor.

Ve şehirler…

Cezaevleri çoğaldı. Sadece fiziksel olanlar değil; görünmeyenleri de var. Ekonomik, sosyal, dijital… Her biri kendi içinde ayrı bir dünya. Hatta bazı yerler, cezaevi sayesinde ayakta duruyor. Yani sistem, kendi mahkûmunu üretmeden yaşayamaz hale gelmiş durumda.

Tüketim arttıkça mahkûmiyet de artıyor. İçeride olan da dışarıda olan da farklı bir tür bağlılık içinde. Biri duvarların içinde, diğeri zamanın içinde.

Ve telefon…

Aslında kimse onu elimize tutuşturmadı. Biz satın aldık, benimsedik, cebimize koyduk, sonra da “benim parçam” dedik. Ama bağımlılık tam da böyle başlar zaten: gönüllü kabul ile.

Telefonun tek ihtiyacı enerji. Bizim ise sürekli bir şarj noktası. Ne kadar hareket edebileceğimiz bile prizlerin yerini ezberlememize bağlı. Powerbank bile sadece daha küçük bir bağımlılık alanı.

Kontrol artık görünmez.

Birisini takip etmek gerekmiyor. Bir uygulama, bir konum izni, bir giriş… yeterli. Nerede olduğun, ne düşündüğün, neye baktığın zaten kaydediliyor. Ve buna “kolaylık” deniyor.

Gerçek ile kurgu arasındaki çizgi ise artık bulanık değil; çoğu zaman tamamen silinmiş durumda. İnsanlar gördüklerine inanıyor, çünkü başka referansları kalmadı.

Ve biz bunu olağan sanıyoruz.

Aklımızı, hafızamızı, tarihimizi küçük bir ekrana devrettik. Gri hücreler değil, bildirimler çalışıyor artık. Her şeyi unutup “anı yaşamak” denilen bir döngüde sıkıştık. Ama bu an, çoğu zaman gerçek bir an değil; kaydedilmiş, filtrelenmiş, onaylanmış bir kopya.

Siyaset bile artık yatak odası metaforlarıyla bitiriliyor. Liderler yükseliyor, düşüyor, değişiyor… Ve biz tüm bunları sanki doğal bir akışmış gibi izliyoruz.

Bugün yaşadığımız şey bir kırılma anıysa, sesi ineklerin boynundaki çan gibi.

Sallanıyorlar ve biz ses duyuyoruz. Ses varsa yaşam vardır sanıyoruz. Oysa çan sadece varlığın değil, yönlendirilmiş bir düzenin işareti olabilir.

Çünkü bazı yolculuklarda çanlar en son çıkarılır.

Ve biz…

Elimizde cep telefonu taşıyoruz.

Boynumuzda ise şimdilik görünmeyen bir çan var.