23 Mayıs 2026 Cumartesi

Türkiye’de “Hain” Üretmek

Türkiye’de “Hain” Üretmek

Ne kadar kolay birisine “hain” demek…

Türk solu ne yazık ki kendisi gibi düşünmeyen, davranmayan her insana hain deyip onu linç etmesi, nefret söylemi geliştirmesi ve sonuçta kendi öz yoldaşını öldürmesi… Hepsi bu “hain” kelimesi ile başlar.

Kendi yoldaşını, feodal ilişkiyi de kullanarak, kendi öz dayısına, yeğenine öldürttü bu Türk solu. Cezaevinde, dağda, şehirde… Öldürmediyse de polisin ulaşacağı alanlara not bıraktı; dinlediği, izlediği noktalara, o ölmesi gereken “hain”in nerede, nasıl yaşadığı gibi bilgileri çaktırmadan yerleştirdi. Hain denildi mi, yok edilmesi, linç edilmesi gerekir.

Trabzon’da tutuklu aileler, aileleri için eylem yapmaya kalktığında, oranın Hrant Dink katili de olacak faşist güruh o aileleri linç etmişti. Aynı şekilde Malatya’da “Hristiyan propagandası yapıyor” diyerek birilerinin kafalarını kesmişti. Hain denilince olay genişliyor, ölüm sıradanlaşıyor…

Kitleye “hain” diye bağırtmak, yuhlatmak bu ülkenin sıradan işleri…

Gezi eylemlerinde ekmek almaya giden çocuğu öldürtenler, kitlelere onun ailesini, annesini yuhlattı… Tüm kitlede o aileye, anaya “yuuuuh” diyerek haini damgalamış oldu. Bu kitleler sorunları çözmek için değil, liderlerinin nefret söylemini kitleselleştirmesi için var…

Kemal Kılıçdaroğlu siyasi hırsı olan biri…

Değerli biri mi? Asla değerli olarak görmedim. CHP başında tek başına karar verirken de değerli görmedim. Deniz Baykal ne ise Kemal Kılıçdaroğlu da o… Siyasi tercihleri belli olan biri. Yani onların tarihsel görevi, siyasal İslam’ı iktidar koltuğunda tutmak… 12 Eylül rejiminin onlara biçtiği rol bu; bunu da oynuyorlar…

CHP Genel Başkanı, bir kurultay delege oyunu ile koltuğundan oldu. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun seçtiği delege onu seçmedi, oğlunu ve yardımcısını seçti.

İmamoğlu ve Özer çifti, Kılıçdaroğlu’ndan farklı mı? Aralarında nüans farkları dışında işlevleri ve görevleri aynı…

Kılıçdaroğlu siyasetini belirlerken bu iki yardımcısından görüş almıyor muydu?

İstanbul’a gelince “oğlu” İmamoğlu’nun evinde görüşmeler yapmıyor muydu? Bu görüşmelere meclis temsilcisi Özer katılmıyor muydu?

Bunların hepsi Baykal CHP’sinin kadroları…

Siyasi çizgisi aynı olanların koltuk savaşlarında taraf olmak neden?

Birini hain ilan etmek?

Bunu anlamıyorum…

Tamam, Erdoğan CHP iç kavgasında mahkeme aracılığı ile taraf oldu…

Sonuçta o da kendi siyasi ikbalini düşünüyor, çıkarına uygun karar alıyor. Seçmenin, o “hain” ilan edenlerin aklı ile yol almıyor…

Siyasi kozunu kullandı ve CHP içinde birden yapılmış tüm seçimleri yapılmamış ilan etti…

Kılıçdaroğlu’nun seçtiği delege onu seçmedi, gitti Özer denen yardımcısını seçti…

Kongre toplanacak ve yeniden aynı şey olacak…

Kılıçdaroğlu’nun CHP içinde hakimiyeti artık yok…

Bir bardakta oluşan fırtına ile bir insanı “hain” ilan edip alanlarda bağırtmak, yazdırmak, çizdirmek haddini aşmak değil midir?

Nefret söylemi ile siyasi mücadele mi yapılır?

Erdoğan ile Özer arasında ne fark var?

İmamoğlu ile Erdoğan arasında fark ne kadardır?

Sonuçta hepsi sağ siyasetçi…

Hepsi birbirinin karbon kopyası; söylem farkları olan karbon siyasiler…

Belirleyici olan bu siyasilerin performansı mı?

Seçimlerde esas belirleyici olan kimler; ideolojiler mi, tercihler mi?

Kapitalizmde her şey para üzerinde oturur. Parayı yönlendirenler elbette sonucu belirler…

Kitleler de koyun gibi gider, önceden belirlenmiş, işaretlenmiş olana oyunu atar…

Burada ideoloji falan yok, sürü kavramı var…

Bugün “hain” ilan edilenler, yarın devlet kurucusu olur…

TC devletinin kuruluşunu dahi bilmeyenler, sokaklarda bir eski lidere “hain” diye bağırıyor…

Siyasette etik mi?

Kılıçdaroğlu’nun yaptığını onaylamıyorum, destek asla vermem; ama kitlelere “hain” diye bağırtmayı da normal görmem…

Kendi arkadaşını, yoldaşını öldürtenleri; aldığı ölüm emrini yerine getirenleri, emir verenleri nasıl ki solcu/devrimci görmem, o ideolojileri savunanları adam yerine dahi koymam; aynı şekilde alanlarda “hain” diye bağırtanları da adam yerine koymuyorum…

“Türk solu” derken dahi arkadaşını, yoldaşını öldürenleri o solun içine dahi almam. Çünkü bu, faşist ideolojinin sol sosa batırılmış hâlidir.

Sol; yaşamı savunur, eşitliği savunur, özgürlüğü savunur…

Fransız Devrimi’nden gelen, bugüne taşınan sloganlar içinde “öldür” diye emir yoktur. Ancak ve ancak “rejimi yok et, yenisini kur” der. Rejimi yok etmek, insanları toplu yok etmek demek değildir… Milyonları öldüren Kamboçya’daki o lideri (Pol Pot) ve yaptıklarını da tarihsel olarak reddederim; sıradan bir diktatörden arasında fark koymam. Ne adına yapılırsa yapılsın, ölümü yüceltmek sol düşünceye aykırıdır…

 

Sonuçta bu ülkede siyaset, çoğu zaman fikir yarıştırmaktan çok düşman üretme mekanizmasına dönüşüyor. Dün aynı masada oturanlar bugün birbirine “hain” diyebiliyor; bugün alkışlananlar yarın hedef tahtasına konulabiliyor. Çünkü burada mesele ilke değil, güç ilişkileri oluyor. Kitleler ise düşünmeye değil, saf tutmaya çağrılıyor.

Oysa bir toplumu ayakta tutan şey; birbirini susturması, linç etmesi ya da düşman ilan etmesi değil, farklı düşüncelerin bir arada yaşayabilmesidir. “Hain” kelimesinin bu kadar kolay kullanıldığı bir yerde ne demokrasi gelişir ne de toplumsal barış kurulabilir. Çünkü bu dil, en sonunda herkesi birbirine benzetir; sağcısını da solcusunu da aynı nefret çizgisinde buluşturur.

Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni düşmanlar üretmek değil; sorgulayan, eleştiren ama insanı hedef göstermeyen bir siyaset anlayışıdır. İnsanları yaftalayarak değil, düşünceleri tartışarak yol almak gerekir. Çünkü bir toplumun gerçek çürümesi, insanların birbirini öldürmesiyle değil; ölümü, linci ve nefreti normal görmeye başlamasıyla başlardı, çoktan başladı bile.

İsmail Cem Özkan

 

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Kuzenlerin Savaşı ve Milyonların Ölümü!

Kuzenlerin Savaşı ve Milyonların Ölümü!

Birinci Dünya Savaşından çok önceleri; henüz savaşın çarı, kralı ve kaiseri çocukken, bu üç çocuk aynı evde, aynı çatı altında, aynı bahçede ve aynı öğretmenlerin eğitiminden geçmiştir. Bu üçü kuzendir. Avrupa denilen şey, kuzenlerin iktidar olduğu farklı ülkelerden oluşuyordu...

Yaşadığı ülkenin dilini bilmeyen bir kraliçe ya da kral olması garip karşılanmazdı; zaten bunu tuhaf bulan da pek yoktu. Çünkü kralların ve güçlü insanların seçiminin Tanrı’dan geldiğine inanılırdı ve onlar yalnızca Tanrı’ya karşı sorumluydu. Yani yaşadıkları ülkenin halkına karşı hiçbir sorumlulukları yoktu. Anayasa denilen şey bir kurallar bütünüdür; ama istisnaları da içinde barındırır...

Bu üç kuzen sıradan okullara gitmedi. Onlara bir kralın, çarın ya da Kaiser’in nasıl davranması gerektiği öğretildi. Seçilmişlerin eğitiminden geçtiler. Bu yüzden bu unvanları taşıyan insanların diplomaları yoktu. Ne olmaları gerekiyorsa öyle yetiştirildiler; seçenekleri yoktu. Büyüyüp tahta oturduklarında yalnızca kendilerine biçilen rolü oynadılar...

Üç insan, üç emperyalist ülkenin çıkarı için birbirine savaş ilan etti. Bazıları ittifak kurdu, bazıları ise çocukluklarında oynadıkları oyunları gözlerinde canlandırıp, o oyunda kim galip geldiyse savaş sonunda da onun kazanacağını hayal etti...

Birinci Dünya Savaşı, bir anlamda “kuzenlerin savaşı” olarak başladı. Ardından çevredeki birçok ülke, kral ve padişah da bu savaşa katıldı. Savaş bittiğinde ise kralların, padişahların ve çarın ülkelerinden onlarca yeni devlet ortaya çıkmıştı. Bu arada kuzenlerden biri, cenaze töreni bile yapılmadan kurşuna dizildi; soyu ise hüküm sürdüğü ülkede yok edildi...

Çar tahttan indirildiğinde İngiliz kralına, “Geleyim, senin ülkenizde yaşayalım,” dediğinde kral kuzenini reddetti. Kaiser ise savaş hâlinde olduğu ülkenin lideriydi. Onun stratejisi, Lenin’i trenle Rus topraklarına taşıdı. Kaiser’in tek isteği vardı: Doğu Cephesi’ni ortadan kaldırmak, yani barış yapmak. Barış karşılığında çar tahtından oldu. Böylece Kaiser, kendi kuzeninin ve ailesinin sonunu hazırlamıştı...

Kuzenlerin savaşının en trajik sonucunu Rusya yaşadı. Kaiser Hollanda’ya, yani ülkesinin hemen dışına sürgüne gönderildi. Kazanan kral ise kekemeliğini çoktan aşmıştı. Kısa süre sonra başlayacak yeni bir savaşın teknolojik hazırlıklarına yatırım yapıyordu. Çünkü Birinci Dünya Savaşı, bir anlamda İkinci Dünya Savaşı’na hazırlık gibiydi. Tıkanan cephelerin nasıl açılacağını, hangi ülkenin satranç oyununda öne sürüleceğini öğrenmişti. Oyunun ilk galibi belliydi; yenilenler ise gelecekteki savaşın rakipleri olacaktı...

Sonra tarih kitapları buna dünya savaşı dedi...

Aslında olan şey, kuzenlerin kavgasında milyonların ölmesiydi...


16 Mayıs 2026 Cumartesi

Resmî Tarihin Dışına Düşen Genç Liderler

Resmî Tarihin Dışına Düşen Genç Liderler

68 gençlik liderlerinin Kemalist yönü abartılarak bugüne taşındı. O genç liderlerin önünde geniş bir alan varmış, sanki Kemalist olmak dışında başka bir özgürlük tanınmış gibi davranılıyor. Darbe sonrası oluşan ortamda Kemalizm bir örtü olarak ortaya çıkmış; darbeciler, birbirlerini Kemalizm perdesinin arkasında ayağını kaydırarak tasfiye etmiş, idam etmiş ve sorgulamıştır. “Asıl Kemalist benim.” diyerek diğerini anayasaya aykırı davranmakla, özgürlükleri yok etmekle suçlamış ya da “Yarım kalmış devrimi ben tamamlayacağım.” diyerek askerî kışlalar içinde yürüyüşler gerçekleştirmiştir. Gençler de elbette bu “gerçek Kemalizm” yarışında yerlerini almıştır.

Oluşan siyasi atmosferde, kendisini 27 Mayıs atmosferinin ürünü olarak tanımlayan ve dönemin tek solcu partisi olan Türkiye İşçi Partisi (TİP) varken, gençlere Kemalist düşünce ve Kemalist gibi davranma dışında başka bir alan mı bırakılmıştır? Siyasi savunmalarının temeline 27 Mayıs Anayasası’nı alan bu gençlik, o anayasanın söylemlerini elbette kullanacak ve buna göre kendisini meşru görüp savunacaktır.

Dünyadaki 68 özgürlük dalgası, Türkiye’de anti-emperyalist örgütlenmelerin gelişmesi için önemli bir zemin hazırladı. Bu devrimci liderler anti-emperyalist mücadele yürüttüler. Amerikan hedeflerine saldırdılar. Mazlum halk olarak gördükleri Filistin halkının yanında yer aldılar; çünkü Filistin halkını temsil eden Marksist örgütlerin safında enternasyonalist bir duruş sergilediler. Yani Filistin yerine başka bir halk olsa ve mücadele eden örgüt Marksist olsa, elbette onların da yanında yer alacaklardı.

Onlar, egemen resmî tarih anlayışı içinde yeni bir bilinç ve duruş geliştirdiler. Henüz yirmili yaşlarını yaşayan gençlerin bilinç ve okuma düzeyi ortadadır. Onlar dönemin atmosferinin ürünüdür ve var olan klasik çizginin dışına çıkmışlardır. Sol tarih, gerçek anlamda kendisini ortaya koyamamıştır; çünkü o kadar girift ilişkiler mevcuttur ki, o karmaşanın ortasında adı anılan bu genç liderlerin, gerçekten incelenebilmiş olsaydı, Türkiye’deki sol tarih açısından önemli bir kırılma noktası olduğu görülürdü.

Elbette var olan tabuları yıkmak o kadar kolay değildir.

El yordamıyla, kulaktan dolma bilgilerle ve olayların iteklemesiyle hareket ettiler; okumaya ve gerçek anlamda sorgulamaya fırsat bulamadan polis sorgularında ve sürek avlarında kurban oldular. Karşılarında devasa bir Gladio yapılanması vardı. Gerçi onlar da bu kadar derin bir örgütle mücadele ettiklerinin tam anlamıyla farkında değillerdi. O dönemin siyasi atmosferinde darbeyi “yurtsever” subayların yaptığı, onların gençlerin ve işçilerin önüne yeni özgürlük alanları açtığı yönünde bir bakış açısı oluşturulmuştu. Demokrat Parti süreciyle gerçek anlamda yüzleşmek yerine propaganda aracılığıyla yeni bir tarih algısı inşa edilmişti.

Her güçlü iktidar, kendi siyasi çıkarına uygun yeni bir tarih söylemi geliştirir. Yeni resmî söylemde “yarım kalmış” devrim ya da rayından çıkmış devrim yeniden rayına oturtulmuştu. Yaşanan darbeyle yüzleşmek yerine, darbenin ortaya çıkardığı “özgürlükleri” koruma ideali gençlerin önüne bırakılmıştı. Aynı dönemde gerçekleşen darbe girişimleri ve bu girişimlerin ortaya çıkardığı toplumsal hareketlilikler de gençleri etkiliyordu.

Gladio yapılanmasının varlığı ise yıllar sonra daha görünür hâle gelecekti. Bülent Ecevit, 1974’te Başbakanlığı sırasında Özel Harp Dairesi üzerinden bu yapının varlığını fark etmiş ve devlet içinde devlet gibi çalışan bu yapılanmayı “Önümüze duvar gibi çıktı.” sözleriyle tanımlamıştı.

O dönemde Sovyet etkisini reddederek bağımsız bir sol siyaset kurmak kolay değildi. Bu liderler, bir anlamda o döneme kadar gelen klasik Marksist-Leninist çizginin dışında, Latin Amerika’da gelişen silahlı mücadele anlayışına yakın bir çizgiyi tercih etmişlerdir. Ayakları bu ülkenin topraklarına basan bir mücadele geliştirmeye çalışmış; korkmadan, cesaretle ve birbirleriyle dayanışma içinde adım atarak örgütlerini en zor koşullar altında kurmuşlardır.

O dönemde Kemalizm eleştirisi yapmak da kolay değildi. Özellikle TKP geleneğinden gelen ve Sovyet çıkarlarını önceleyen bir mirası devralan sol çevreler, Kemalizme dokunmadıkları gibi o ideolojiye yeni anlamlar da yüklüyordu. Buna rağmen Deniz, idam sehpasında ideolojisini açık biçimde ortaya koyar. Mahir, Kızıldere’ye gitmeden önce yazdığı yazılarla kendi duruşunu ifade eder. İbrahim ise daha farklı bir kulvardadır.

Bu üç lider Gladyo’nun hedefindeydi ve gözlerini kırpmadan yok edildiler.

Bu isimler, geleneksel ilişkileri sarsmış ve solun önünde yeni yollar açmıştır. Üç liderin yok edilmesi sürecinde Sovyetler ve Sovyet çizgisine bağlı sol yapılar da büyük ölçüde kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmiştir. Kısacası Sovyetler, kendi çizgisini ve çıkarlarını tehlikeye atan bu gençlerin ölümü karşısında belirgin bir tepki göstermemiştir.

Bugünden bakınca çok büyük beklentilere cevap aranıyor; ancak onların bugünkü anlamda büyük bir teorik birikimi yoktu. Şimdi ise hayata onların bıraktığı miras ve birikim üzerinden bakıyoruz.

Sonuç olarak, dönemin konjonktürel yapısı incelenmeden, bugünden o güne bakarak yorum yapmak; o devrimcileri sıradan Kemalist ya da Atatürkçü figürlere indirger. Ölüme giderken bu liderlerin Kürt halkının haklarını dillendirmiş olması da klasik Kemalist çizginin dışında durduklarını gösterir; çünkü Kemalizmin tarihsel pratiği büyük ölçüde Kürt meselesi üzerinden şekillenmiştir. Bu nedenle onlar, resmî tarihin içine sığmayan değil; doğrudan onun dışına düşen bir kuşağın temsilcileriydi.

 

15 Mayıs 2026 Cuma

Diktatörler Ölür, Düzen Kalır

Diktatörler Ölür, Düzen Kalır

Her diktatör yalnız değildir. Ona biat edenler, şarlatanlık yapanlar, biraz iş birliğiyle kasalarını dolduranlar, yeni iş alanlarına yatırım yapanlar ve diktatör sayesinde köleleştirilen işçileri çalıştıranlar mutlaka vardır. Modanın, sanayinin ve burjuva hayatının şatafatı içinde yaşayanlar, o iktidarın çevresinde toplanır. Çünkü diktatör yalnızca korkuyla değil; çıkarla, konforla ve yükselme arzusu ile de ayakta tutulur. Peki, diktatörün sonu yaklaşınca ne olur?

Hitler örneğinde olduğu gibi, bugün dahi dünya sanayisinin en önemli isimleri arasında anılan bazı insanlar ya göstermelik cezalar alıp kısa süre sonra eski şatafatlı yaşamlarına döner ya da yalnızca efendilerini değiştirirler. Düzen çökmüş gibi görünür; fakat düzenin içinden beslenen insanlar yaşamaya devam eder. Çünkü asıl sadakat ideolojilere değil, güce ve ayrıcalıklara duyulur.

Tarih bunun örnekleriyle doludur. Nazi Almanyası’nın çöküşünden sonra bile birçok isim; Amerikan sermayesinin büyümesinde, istihbarat yapılanmalarında, uzay çalışmalarında ve nükleer silah projelerinde yer almaya devam etti. Dün Hitler için çalışan ölüm makineleri, daha sonra yeni sahipleri için çalışmayı sürdürdü. Ve sonunda, hizmet ettikleri her ülkenin en saygın “yurtseverleri” hâline geldiler.

Onların yurtseverliği hiçbir zaman halklara ya da insanlığa bağlı olmadı. Onlar için önemli olan; kişisel konforlarını, biriktirdikleri serveti ve özgürce hareket edebilme ayrıcalıklarını korumaktı. Bu nedenle rejimler değişse bile, o rejimlerin çevresinde oluşan çıkar ağları çoğu zaman varlığını sürdürür.

Bugün dünyada birçok otokrat, diktatör ve ne yapacağı kestirilemeyen demokrat lider bulunuyor. Elbette onların çevresinde de aynı insanlar vardır. Liderler değişebilir; ancak ayrıcalıklı hayatlar çoğu zaman yerinde kalır. Bu nedenle suç bireyselleştirilir, kitlesel olmaktan çıkarılır ve dün suçlu olduğu düşünülen kişiler bugün iktidar partilerine katılarak bir anlamda aklanır.

Sonuçta liderler değişir, suçların adı değişir; ama parası ve bağlantıları olanlar özgürlüklerini korumanın bir yolunu mutlaka bulur. Kimi zaman bunu parayla satın alırlar, kimi zaman da geçmişte sundukları hizmetleri yeni iktidarlara taşıyarak varlıklarını sürdürürler.

Her diktatör öldüğünde ya da iktidarını kaybettiğinde, geride kalanlar kendilerini suçlu gösterebilecek belgeleri, dosyaları ve izleri mümkün olduğunca yok etmeye çalışır. Çünkü olası bir yargılamada kendilerini masum gösterebilmenin yollarını önceden hazırlarlar. Böylece yalnızca “emir kulu” olduklarını, sıradan bir görevi yerine getirdiklerini iddia edebilirler.

Bu yüzden suç işleyen birçok insan, yaptığının suç olduğunu bildiği hâlde bilmiyormuş gibi davranır. Kendini yalnızca olağan bir iş yapıyormuş gibi konumlandırır. Çünkü suçun olağanlaşması, gelecekte kurulacak en güçlü savunmadır. Bir kötülük ne kadar sıradanlaştırılırsa, onu yapanlar da kendilerini o kadar görünmez kılabilir.

Yıllar sonra aynı insanlar, “Bunun suç olduğunu bilmiyordum” diyerek kendilerine bir kaçış kapısı bırakır. Vicdanın sustuğu yerde bürokrasi konuşur; itaat dili, suçun üzerini örten bir perdeye dönüşür. Böylece insanlar yaptıkları kötülüğü bir görev tanımının içine saklayarak yaşamaya devam eder.

Suç çoğu zaman iktidar adına işlenir; ancak her zaman iktidarın doğrudan bilgisiyle değil. Çünkü iktidar, her şeyi bilen bir tanrı değildir. O da bilir ki kendi sınırlarının dışında hareket eden, gücünü rejimden alan ve kendisini korumayı görev edinmiş odaklar vardır. Bu yapılar, iktidarı rahatsız edenleri cezalandırırken aynı zamanda cezasızlığın devam etmesini sağlar.

Cezalandıranlar ise tarihten öğrendiklerini uygulamayı sürdürür. Çünkü cezasızlık, tarihin en derin katmanlarına kadar işlemiştir. Nefret tohumu ekenler, o nefretin biçimini zamana göre değiştirir; dili yeniler, sembolleri dönüştürür ama özü korur. Ve çoğu zaman en başarılı, işini en iyi yapan, görevini eksiksiz yerine getiren insanlar olarak ödüllendirilirler.

Geçmişle gerçek bir yüzleşme yaşanmadığında tarih kapanmaz; yalnızca biçim değiştirir. Eğer insanlık gerçekten yüzleşebilmiş olsaydı, bugün neo-Nazi partiler birçok ülkede iktidarın en güçlü adayları hâline gelmez, bazı ülkelerde doğrudan iktidar koltuğuna oturamazdı.

Diktatörler ölür; ancak onları mümkün kılan düzen çoğu zaman yaşamaya devam eder. Çünkü mesele yalnızca bir liderin varlığı değildir. Asıl mesele; korku, çıkar ilişkileri, cezasızlık ve konfor tutkusu üzerine kurulu sistemdir. O sistem bir gün üniformasını değiştirir, başka bir gün söylemini yeniler; ama özünde aynı kalır.

Tarih bize şunu gösteriyor: İktidarların çevresinde kümelenen çıkar ağları, liderlerden daha uzun ömürlüdür. Dün bir diktatörün yanında duranlar, bugün demokrasi savunucusu maskesi takabilir. Dün nefret üretenler, bugün barış diliyle konuşabilir. Ancak geçmişle gerçek bir hesaplaşma yaşanmadığında suç yalnızca şekil değiştirir.

Bu yüzden diktatörlerin yıkılması tek başına bir zafer değildir. Asıl mesele; onları besleyen düzenin, cezasızlığın ve çıkar ilişkilerinin sorgulanabilmesidir. Aksi hâlde tarih, yalnızca yeni isimlerle kendini tekrar eder.

Çünkü diktatörler ölür… ama düzen, kendine yeni sahipler bulur.

Bir İşgalin Doğurduğu Devlet

Bir İşgalin Doğurduğu Devlet

15 Mayıs 1919 günü İzmir işgal edildi. İşgal başladığında, henüz İstanbul’dan hareket etmiş ve Samsun’a doğru yol alan gemi denizdeydi. Denizlere açılmasına izin veren İngiliz istihbaratı, aynı zamanda İzmir işgali için Yunanistan’daki siyasal dönüşümü de destekliyordu. Çünkü Yunan kralı, “Küçük Asya”ya doğru bir seferi doğru bulmamış, yapılan tüm telkinleri reddetmişti. Darbe ile iktidara gelen Eleftherios Venizelos ise İngiltere’nin arzuladığı politikayı uygulamaya başlamıştı bile.

Peki, İngilizler neden İzmir işgaline izin vermişti?

Çünkü Balkanlardan sürgün edilen, sayıları milyonları bulan bir halka yeni bir devlet gerekliydi. “Hasta adam” artık ölmüştü; yerine yüzünü Batı’ya dönmüş yeni bir düzen kurulmak isteniyordu. Yıkılan imparatorluğun mirası üzerinden ders çıkarılmış, Batı ile yeniden büyük bir çatışmaya girmeyecek bir yapı tasarlanmıştı. En önemlisi ise Balkanlardan uzaklaştırılan halkların, Balkanlarda işlenen insanlık suçları konusunda bir daha hesap sormayacak olmasıydı. Yeni Balkan düzenini kabul eden bir devlet gerekiyordu.

Çarlık yıkılmış, yerine işçi devleti kurulmuştu. Lenin, yeni sistemi ayakta tutacak reformlarla uğraşırken güney sınırlarında oluşan yeni yapılanmaları da dikkatle izliyordu. İngiliz ve Sovyet Rus çıkarlarının bu geçiş coğrafyasında kesişmesi kaçınılmazdı. Çünkü devletler için mutlak düşmanlık değil, çıkarların sürekliliği belirleyiciydi.

Moskova Patrikhanesi eski gücünü kaybetmişti. Fener Patrikhanesi ise yalnızca Yunanistan sınırları içinde etkili olacak kadar küçülmüştü. Balkanlarda ortaya çıkan her yeni kilise artık Fener’den bağımsız Ortodoks kiliseleri olarak şekilleniyordu.

Yeni sınırları İngiliz çıkarları belirliyordu.

Yunanistan’ın İzmir’de sahneye çıkması, Anadolu’da İstanbul Hükûmeti’nden bağımsız yeni bir devletin doğuşu için gerekli zemini oluşturacaktı. Çünkü Osmanlı’dan ilk kopan ve devletleşen yapı Yunanistan olmuştu. Şimdi ise Anadolu’ya göç etmiş Balkan muhacirleri, yeniden bir varlık mücadelesinin içine sürükleniyordu.

Samsun’a çıkan ve İngilizler tarafından geçişine onay verilen kadro, Anadolu’da kurulacak yeni devletin ilk nüveleri olacaktı.

Güya Karadeniz’de Pontuslulara karşı saldırıları durdurmak için yola çıkanlar, kısa süre içinde Sovyetlerden gelen askerî kıyafetleri giyen ve Pontuslulara karşı saldırıları organize eden Topal Osman ile buluşacak ve Anadolu’nun sert yolculuğu başlayacaktı. Çünkü Karadeniz’de dolaşan yalnızca yerel milis güçleri değildi; kuzeyden gelen silahlar, yeni ittifaklar, büyük güçlerin çıkarları ve çatışmaları da bu savaşın görünmeyen tarafını oluşturuyordu.

Anadolu topraklarında ilk büyük hesaplaşma Karadeniz’de yaşanacaktı. Pontuslular ve yeni oluşan milliyetçi/ümmetçi hareket aynı coğrafyada birbirine karşı konumlanacaktı.

Pontuslular kendi topraklarına kanlarını bırakacak, Amasya’da kurulan darağaçlarında yağlı urganlar Hristiyan azınlığın önde gelenlerinin boyunlarına geçirilmiş şekilde sallanacaktı.

Erzurum’da, İttihat ve Terakki tarafından boşaltılmış bir okul binası yeni devletin kuruluş ilkelerinin şekillendiği mekân hâline gelecekti. Çünkü semboller önemlidir; devletler yalnızca toprak üzerinde değil, anlamlar üzerinden de kurulur.

Belki de İzmir işgali olmasaydı Ankara’da oluşan meclis başarılı olamayacaktı. Çünkü Anadolu’daki farklı unsurları aynı hedefte bir arada tutan şey, Yunan ordusunun “Küçük Asya” içlerine doğru ilerliyor olmasıydı.

Resmî tarihin “Kurtuluş Savaşı” olarak anlattığı süreç, büyük ölçüde Yunan ilerleyişine karşı Batı Anadolu’da oluşan direnişin adıdır.

İngilizlerin uzun vadeli siyasi planları bu süreci yukarıdan izliyor, masa başında şekillenen projeler sahada hayat buluyordu. Avrupa’nın uzun süredir taşıdığı “Türk sorunu”, yeni sınırlar ve yeni devletler üzerinden çözüme kavuşturulmaya çalışılıyordu.

İngilizler, denetimlerinde şekillenen devletlerin sınırlarını çizerken geleceğin krizlerini de sınırların içine bırakıyordu. Halklar arasında kalıcı bir barış değil, sürekli bir gerilim üretiliyordu. Keşmir’de uygulanan yöntemlerin benzeri Kürt coğrafyasında da görülüyordu. Kürtler dört parçaya ayrılıyor, sınırların belirleyici unsuru hâline getiriliyordu.

Yeni kurulmakta olan ulus devlet ise homojenleşme politikaları doğrultusunda ortaya çıkan tüm isyanları sert biçimde bastırıyordu. Bu durum, İngiliz çıkarlarına zarar vermediği sürece sessizce kabul görüyordu. Aynı şekilde kuzeydeki Sovyet işçi devletinin çıkarları da birçok noktada İngiliz politikalarıyla kesişiyordu. İsyanlar kanla bastırılırken büyük güçler yeni iktidarı sessizce onaylıyordu.

Bu yüzden İzmir işgali yalnızca bir işgal değildi. Aynı zamanda Cumhuriyet’in kuruluş süreci için Samsun’dan önce atılmış ilk adımdı.

Çar Nikola ile İngiliz kraliyeti arasında şekillenen büyük planlar, çarlık yıkılmış olsa bile işlemeye devam etti. Birinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist güçler, kendi çıkarlarına uygun yeni devletler kuruyor ve yeni sınırlar çiziyordu.

Ve bazen bir işgal, yalnızca bir toprağın kaybı olmaz.

Bazen bir işgal, yeni bir devletin doğumu için atılan ilk adım; sıkılan ilk kurşun olur.

14 Mayıs 2026 Perşembe

Alevilikte Üst Kimlik Sorunu

Alevilikte Üst Kimlik Sorunu

Alevi sorunu olduğunu ben demiyorum, devlet diyor. Devlet, yıllarca çözemediği sorunlar konusunda açılım yaparak o sorunun varlığını ilan eder. Açılım yapmak, sorunun resmî olarak kabul edilmesidir; ancak bu, sorunun doğru tanımlandığı anlamına gelmez.

Alevi sorunu, Kürt sorunu gibi Cumhuriyet’in kuruluşundan beri vardır. Ancak bu sorunlar aslında Cumhuriyet öncesinden bugünkü devlet yapısına aktarılmıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ve yerine yeni bir devlet kurulması sürecinde, eski kurumlarla birlikte sorunlar da yeni rejime taşınmıştır. Yeni rejimin başlangıçta bu sorunları çözeceği düşünülmüş olsa da zamanla sorunlar yok sayılmıştır. Rejimin biçimlenmesi ve yetkilerin tek elde toplanmasıyla birlikte beklentiler yerini sessizliğe bırakmıştır. Kürt ve Alevi sorunları yıllarca yok sayılmış, hiç yokmuş gibi davranılmıştır.

Kürt isyanları İngiliz kışkırtması olarak görülmüş, silah gücü ve özel mahkemeler aracılığıyla bastırılmıştır. Cumhuriyet rejimi çoğu zaman toplumu özel yetkili mahkemeler eliyle düzenlemiş, bunu da yasal çerçeve içinde yapmıştır. Bu nedenle devletin uygulamaları sorgulanmamıştır. Kısacası bir yüzleşme yaşanmamıştır. Yüzleşme olmadığı sürece sorunlar baskı altında tutulmuş ve yok sayılmıştır.

Ulus devletin çözülüp yerine küreselleşme dalgası eşliğinde liberalizmin yükseldiği süreçte, yok sayılanlar ister istemez görünür hâle geldi. Çünkü bu görünürlük, emperyalist politika olarak tanımlanan Yeşil Kuşak siyasetinin ve daha sonra Arap Baharı’na uzanan sürecin atmosferine uygundu.

Kürt sorunu devletin en üst makamınca kabul edildikten sonra, Alevi sorunu da kaçınılmaz olarak gündeme gelmiştir. Resmî olarak “Alevi sorunu” dillendirilmese de alınan önlemler ve Kültür Bakanlığı bünyesinde oluşturulan müdürlük aracılığıyla sessiz bir açılım süreci yürütülmüştür. Alevi sorununun bulunduğu yerde laiklik de tartışmalı hâle gelmektedir. Bu topraklarda laiklik denilen kavram, hilafetin başkanlık adı altında devlet denetimine alınmasıdır. Soydan gelen aracılık kaldırılmış, yerine eğitimden geçirilmiş ve devlet politikasına uygun hareket eden Diyanet İşleri Başkanlığı kurumlaşmıştır. Aslında sadece tabelası ve merkezi değişmiştir.

Alevi sorununun zamana yayılarak, bizzat Alevilerin eliyle sorun olmaktan çıkarılması da devlet politikası hâline gelmiştir. Hacı Bektaş’ın Türk olduğu, Çepni kolunu temsil ettiği ve ibadet dilinin Türkçe olduğu yönündeki söylemler, kültür bakanları aracılığıyla yayılmış; böylece Alevi kimliğinin içeriği alttan alta yeniden şekillendirilmiştir.

Ancak “Alevi kimliği”nin gerçekten neyi anlattığı sorulmamıştır. Alevilik bir üst kimlik midir? Bu üst kimliği kim oluşturmuştur?

Alevilik, klasik İslam içinde yer almayan ama İslam şemsiyesi altında kabul edilen bir yaşam ve inanç biçimi olarak tanımlanmış; kökeni Şamanizm’e ve Zerdüştlüğe bağlanan söylemler öne çıkarılmıştır.

Peki bu Alevi söylemi içinde Arap Alevileri nerede durmaktadır?

Aleviler; Türk, Kürt, Arap ve başka aidiyetler içinde var olmuş olabilir. Ancak Türkiye’de Arap, Kürt ve Türk Aleviliği biçim ve içerik açısından tanımlanırken, farklılıklar yerine devletin işaret ettiği çerçeve esas alınmıştır. Türk Alevilerinin geleneksel ve töresel ibadet biçimi merkez kabul edilmiş, Alevilik tanımı da bunun etrafında oluşturulmuştur. Bu durumda Arap Aleviliği nerede durmaktadır? Kürt Aleviliği nerede durmaktadır?

Kürt Aleviliği içinde semah ararsanız bulabilir misiniz?

“Cem ibadeti” adı verilen törenler belirli kurallarla homojenleştirilip cem evlerinde uygulanmaya başlandığında, Arap ve Kürt Aleviliğinin inançları ve töreleri de yok sayılmıştır. Onlara, kabul edilmiş olan kurallara uymaları söylenmiştir.

“12 hizmet”, “ulu ozanlar” gibi kavramlar genel kabul görmüş; ancak üzerlerinde ciddi biçimde düşünülmemiştir. Bunlar zamanla homojenliğin parçası hâline getirilmiştir. Rakamların kutsallığı yaygınlaştırılmış, Zülfikar görünür kılınmış, barışın yerini savaşın sembolü almıştır. Peki aslan ve ceylan nerede durmaktadır?

Alevilik bir üst kimlik olarak ortaya konulduğunda, tüm Alevileri kapsayan ortak bir tanım oluşturulması gerekir. Ancak buna ulaşılamamaktadır. Çünkü hâkim hâle gelen Alevilik anlayışı, Türk Aleviliğinin Sünni İslam ile karışmış biçimine dönüşmektedir. Böylece Bektaşilik yeniden yorumlanmakta, yeni tanım içinde Aleviliğin merkezine yerleştirilmektedir.

Eğer Alevilik Bektaşilik ise Osmanlı neden Alevi ozanların derilerini yüzmüştür?

Bektaşiler yıllarca Osmanlı ordusu ve hanedan ile birlikte hareket ederken, Aleviler isyankâr ve Caferi olarak görülmüştür. Kısacası Alevilerin boynunu kesen kılıç da Bektaşilerin elindeki Zülfikar olmuştur.

Alevilik üst kimlik olarak kabul edildiğinde, bu kimliğin geleneği ve göreneği ile bağ kuran tanımı nedir? İbadeti nasıl olmaktadır?

Arap Alevilerinde dede yoktur. Kürt Alevilerinde pirler vardır. Peki dedelerin konumu nedir? Kaynaklarda, Yavuz’un Alevileri kılıçtan geçirdikten sonra bazı Alevilere post dağıttığı da ifade edilmektedir. Bu nedenle Alevilerin içinde, Yavuz’dan bugüne kadar gelen Alevi görünümlü liderlerin bulunduğu düşünülmektedir.

12 Eylül öncesinde Alevi dedeleri farklı partilerde milletvekilliği yaparken bile ortak bir birlik oluşturmamıştır.

Bugün bir Alevi tanımı yapılmak istenmektedir. Ancak Türk Aleviliğini bütün Alevilerin örnek aldığı tek Alevilik olarak kabul ederseniz, Aleviliği yok etmiş olursunuz. Peki yaşayan Aleviliğin tanımı nasıl yapılmalıdır?

Sonuç olarak Alevilik, tek bir inanç biçimi ya da homojen bir kültürel yapı değildir. Türk, Kürt ve Arap Aleviliği tarihsel olarak farklı gelenekler, ritüeller ve aidiyetler içinde var olmuştur. Ancak modern devletin ve resmî kurumların yaklaşımı, bu farklılıkları korumaktan çok ortak ve denetlenebilir bir Alevilik tanımı oluşturma yönünde gelişmiştir.

Bu nedenle “Alevilik”, bugün bir inançtan çok üzerinde tanım mücadelesi verilen bir üst kimlik hâline gelmiştir. Sorun tam da burada başlamaktadır. Çünkü üst kimlik oluşturulurken farklılıklar görünmez hâle getirilmekte, bazı gelenekler merkeze alınırken diğerleri dışarıda bırakılmaktadır.

Eğer Alevilik bütün Alevileri kapsayan bir üst kimlik olacaksa, sadece Türk Aleviliğinin ritüelleri, kavramları ve tarihsel anlatısı üzerinden tanımlanmaması gerekir. Aksi durumda ortaya çıkan şey ortak bir kimlik değil, belirli bir Alevilik yorumunun genelleştirilmesi olacaktır.

 

7 Mayıs 2026 Perşembe

Siyasal İslamın Seçici Vicdanı

Siyasal İslamın Seçici Vicdanı

"Bu çağ nasıl sağır etti herkesi kendi içine, nasıl feda etti her şeyi devrilenin, çürüyenin, yıkılanın gürültüsüne…" M. Mungan

Gazze’ye giden İslam soslu projecilerin dramı, zaferi, trajedisi sürekli sahneye konuyor. İslamcıların ilk seferi değil elbette; Mavi Marmara gemisini satın alıp İsrail’e gidenlere, İsrail’in sert müdahalesi sonucu birçok insan ölmüştü. Erdoğan “Bu işin hesabını soracağız.” derken, para alıp ölenlere parayı dağıtmasıyla olay kapanmış; “Devletlerarası ilişkilerde önemli olan çıkardır.” diyerek bu seferi yok saymıştır.

Arkasından “Gazze soykırımı” adı verilen seferler düzenlenmiş ama bu seferi düzenleyenler, Suriye içinde yaşayan Alevilere yönelik katliamlara karşı tek söz etmemişlerdir. Yani olaylar arasında seçicilik, siyasal İslam’ın temel stratejisidir. FETÖcüler de dâhil hiçbir İslami tarikat, parti ya da örgüt; Şiilere, Kürtlere ve Alevilere karşı girişilen saldırılar karşısında ses çıkarmayarak bunu fiilen onaylamıştır. Onların stratejisi; eleştirmemek, katılmıyorsan da sessiz kalarak “İslam adına yapılanı” onaylamaktır.

İslam çok yüzlü bir dindir; tıpkı diğer tek tanrılı dinler gibi. Çıkar her şeyin üstündedir. Katliamları, soykırımları hoş gördüğü gibi yeni katliam ve soykırımlar için nefret tohumu ekmeye devam ederler. Çünkü dinin siyasi hedefi olduğu an, hedefe giden her yol mubah sayılır. Zor kullanarak, kelle keserek, ibadet merkezlerine saldırarak, mezarları yok ederek bu yolda her türlü şiddeti kullanırlar. Siyasetin dincisi de dinin siyaseti de aynı yere çıkar: kan dökmeye.

Gazze’deki Filistinliler de kan dökerek kendi kanlarının döküleceği yolu açmıştır. O füzeleri gönderirken elbette böyle bir sona hazırlandıklarını biliyorlardı. Savaşta taraf olmak, devletlerarasında taraf tutmak gibidir. İşin insani yönünü değil de projeler üreterek maddi yönünü öne çıkaranlar, kiralık insanlar ile seferler düzenler. Tıpkı savaşlarda paralı asker olarak gidenler gibidirler. Onlar ölümü, her türlü zoru göze alıp yola çıktılar ve proje gereği Alevileri yok saydılar. Suriye’nin cihatçı kravatlı reisinin Alevileri kaçırarak, mezarlarını tahrip ederek onların soyunu kurutmaya çalışmasını; bu proje ve para hırsıyla dolanlar görmüyor.

Alevilerin yanında yer almayanların Gazze’ye yaptıkları her seferi ben de onlar gibi negatif bir bakış açısıyla izliyorum. Benim için Arap İslamcı Filistinlilerin yaşamından önce, Alevi Arapların yaşamı gelir. Beni buna onlar zorluyor. Madem onların böyle ayrımları var, katledilenler arasında ayrım yapılıyor; ben de en mazlumun, en arkasız olanın yanında yer almayı tercih ediyorum.

Filistin halkının Hristiyan ve laik olanlarının haklarının, mücadelelerinin yanındayım. İslamcı ve cihatçı olanların yanında yer almıyorum; ancak gönlüm, İsrail devletinin zalimliğinin teşhir edilmesinden ve mahkûm edilmesinden yanadır. Bu devletin yaptıklarını Yahudilerin üzerine bir leke olarak bırakmak isteyenlerin de karşısındayım. Her devlet suç işler ama o devletin bütün vatandaşları o suçun ortağı değildir. Çünkü o suçlara karşı direnen, mücadele eden insanlar da vardır. Kısacası devletler homojen değildir; her zaman devletlerin içinde mazlumların, direnenlerin ve karşı duranların da olduğunu bilirim. Sınıfsal dayanışmayı büyüten, geliştirenlere bin selam.

İslamcıların yoluna su taşıyanların ya da onları haklı görenlerin benim gözümde sol ile ilişkileri yoktur. Yaşamı savunanları, hayatı yüceltenleri yok eden bir siyasal İslam anlayışı vardır ve onların yaşadıkları da kendi tercihlerinin sonucudur; sonuçlarına da katlanmalıdırlar.

Tüm siyasal dinci iktidarlar mutlaka sonlanmalıdır. Bu durum İsrail’de de, diğer devletlerde de aynı şekilde değerlendirilmelidir. İran’da, Afganistan’da ve dinin devlet düzenine dönüştüğü her yerde; bu yapılar tarihin sayfaları arasında yerini almalıdır.

Siyasal İslam’ın seçici vicdanı, insanları zamanla acılar arasında bile taraf olmaya zorluyor. Bu çağın en büyük çürümesi belki de burada başlıyor: Bir ölünün yasını tutarken diğerinin çığlığını duymamayı öğrenmekte. Çünkü insanı ölümler arasında bile seçim yapmaya iten şey, tam olarak bu çürümüş vicdan düzenidir.

 

İsmail Cem Özkan