8 Nisan 2026 Çarşamba

Müziğin İzlediği Yol: Rüya, Piyasa ve Toplumsal Gerçeklik

Müziğin İzlediği Yol: Rüya, Piyasa ve Toplumsal Gerçeklik

Bir müzisyenin en önemli rüyası; iyi akustiğe sahip bir sahneden, dikkatle dinleyen, müzikle gerçek bir bağ kuran bir dinleyiciye seslenmektir. Bu dinleyici çoğu zaman “elit” olarak tanımlanır; ancak burada elitlik yalnızca ekonomik bir sınıfa mı işaret eder, yoksa estetik bir birikimi mi anlatır, bu soru her zaman açık kalır.

Gerçekte ise müzisyen, bu idealle sahneye çıkmaz çoğu zaman. Sahneye çıkış koşulları; satılan biletler, organizasyonu finanse edenlerin beklentileri ve piyasanın talepleri tarafından belirlenir. Bu noktada müzisyenin hayal ettiği dinleyici ile karşısında bulduğu dinleyici arasında bir mesafe oluşur. Bu mesafe, yalnızca ekonomik değil; kültürel ve estetik bir ayrım mıdır, yoksa biz mi böyle anlamlandırıyoruz?

Müzisyenlerin doğrudan bir sınıfsal bakışa sahip olduğu her zaman söylenemez; ancak üretimlerinin belirli sınıflarla kesiştiği açıktır. Çoğu zaman ekonomik gücü olan kesimlere yönelen bir üretim söz konusudur. Buna karşılık, daha sınırlı imkânlarla üretim yapan bazı müzisyenler, geniş bir çoğunluğu oluşturan işçi sınıfına yönelir. Ne var ki bu büyük çoğunluk, bazı yaklaşımlarda “etnik pazar” gibi kavramlarla tanımlanır. Bu tanım, gerçekten ekonomik bir gerçekliğe mi işaret eder, yoksa indirgemeci bir bakışın ürünü müdür?

Bu alanda üretim yapan müzisyenler için sürdürülebilirlik temel bir sorundur. Eser üretmek kadar, o eserle yaşamını devam ettirebilmek de belirleyicidir. Bu nedenle kamusal destekler, özellikle belediyeler gibi kurumların sağladığı imkânlar, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda kültürel bir alan açma potansiyeli taşır. Ancak burada da başka bir soru doğar: Kamusal destek, sanatsal özgürlüğü genişletir mi, yoksa farklı türden bir bağımlılık mı yaratır?

Müzik, diğer sanat dalları gibi toplumsal yapının dışında değildir. Sınıfların beklentileri, beğenileri ve erişim imkânları, üretilen eserlerin yönünü etkiler. Parayı veren, istediği ya da kendisi için popüler olana daha hızlı erişirken; hem maddi gücü hem de burjuva kültürü olan kesimler, daha özgün ve elit eserlere yönelir. Ancak mesele burada kesin çizgilerle ayrılmaz: Aynı eser, farklı sınıflar tarafından farklı anlamlarla sahiplenilebilir. Bir eser hem ticari bir başarı olabilir hem de estetik bir derinlik taşıyabilir.

Tüm bu dinamikler bir araya geldiğinde, müzisyenin en temel gerilimi ortaya çıkar: Kime çaldığı, kim tarafından dinlendiği ve aslında kimin için ürettiği soruları arasında sıkışmak. Bu soruların hiçbirinin tek ve kesin bir cevabı yoktur; çünkü müzik hem piyasa koşullarına hem de hayale, hem bireysel estetik tercihlere hem de toplumsal gerçekliklere bağlı olarak var olur.

Sonuç olarak, müzik yalnızca bir eğlence ya da estetik faaliyet değildir; aynı zamanda toplumsal bir aynadır. Sanatçının özgünlüğü, ekonomik gerçeklikler ve sınıfsal yapı ile sürekli etkileşim içindedir. Müziğin izlediği yol, rüya ile piyasa, özgünlük ile sürdürülebilirlik arasında çizilen bir denge çizgisidir. Ve belki de müzik, bu dengeyi ararken en çok kendisini ve toplumu gösterir: Kimi zaman elit hayalleri yansıtır, kimi zaman geniş kitlelere dokunur, ama her zaman hem sorular hem de yanıtlar barındırır.

İsmail Cem Özkan

Hatıraların Gölgesinde İki Cenaze

Hatıraların Gölgesinde İki Cenaze

Yalçın Küçük’ün cenaze töreninin fotoğraflarını görünce hemen aklıma Behice Boran’ın cenaze töreni geldi. Ben törene katılmak için Meclis’e doğru giderken kendisiyle karşılaşmıştım. Sonuçta Behice Boran eski bir vekildi ve resmî tören Meclis’te olacaktı...

Neyse efendim, Yalçın Hoca katılmadı. Üstelik usturuplu bir küfür ederek o kadının törenine katılmanın... Neyse efendim, sonuçta o katılmadı, kendi işine baktı; ben de törene katıldım. Törende yanımda Bülent Ecevit tesadüfen durdu. Onun ten renginin bu kadar koyu olduğunu hiç bilmiyordum. Askerî tören Meclis önünde gerçekleşti...

Behice Boran’ın cenazesi daha sonra İstanbul’a, sonsuzluk yolculuğuna uğurlanmak üzere yola çıktı. Behice Boran’ın benim için ayrı bir yeri vardır. Sadece bir sosyalist, bir parti başkanı olması değil; aynı zamanda bir insandı. Saygımızı, sevgimizi kazanmış, adeta bir aile dostumuz gibiydi.

Jülide Gülüzar ile yaşadığımız dostluk da, Behice Boran’ın sürgün yıllarında, anılarıyla bize daha da yakın olmasını sağlamıştı.

Yıllar sonra TİP’in Almanya’daki bir etkinliğine katıldım. Sanırım Görüşler Dergisi etkinliğiydi; Gelsenkirchen’de yapılmıştı. O günü düşündüğümde aklıma önce dostum, ağabeyim, hocam Ömer Polat geliyor; etkinliğin konuşmacısıydı. Aynı etkinlikte Murat Belge’yi de görmüş, sohbet etmiştik. Şivan Perver de sazı ve sesiyle oradaydı.

Bu, Almanya’daki ilk sol etkinliğimdi. Hem ortamın nasıl olduğunu gördüm hem de görme ihtimalim az olan insanlarla karşılaştım. Yeni gelmiş olmanın heyecanıyla sohbetler ettik. Daha sonra Ömer Polat dışında o gün orada gördüğüm kişilerle yeniden karşılaştım mı, açıkçası pek anımsamıyorum. Ama o gün şunu öğrendim: İnsan, yurt dışında çoğu zaman kendi ayakları üzerinde durur; akrabası dışında kimse, işi ya da çıkarı yoksa, kolay kolay ne arar ne de sorar... Ben de tek başıma, tüm zorluklara nasıl göğüs gerileceğini, ülkemdeki ailemin desteğiyle öğrenerek yol aldım...

Kısacası, cenaze töreninden yıllar sonra Behice Boran’ı bu kez Almanya’da anmış oldum. Şivan Perver ile Ömer Polat yan yana gelince Ağrı–Ararat sohbeti de kaçınılmaz olurdu. Biri der ki: “İlk dağın tepesinde ilk ateşi biz görmüşüz.”, diğeri der ki: “Nuh ilk adımı orada atmıştır; o günden beri Ararat’tır.” Türklerin kafası çok ağrıdığı için “Ağrı” olmuştur muhabbetine ben de katılmış, o günlerde güzel anılar biriktirmiştim...

Bugüne dönersek... Yalçın Küçük, Kıbrıs gazisi olduğu için askerî törenle uğurlanmış. Ancak tören Meclis önünde değil, mezarlıkta yapılmış. Eğer vekil olsaydı, tören Meclis önünde olurdu. Demek ki Behice Boran’a o gün söylenenler de biraz boşunaymış, diyelim...

TİP’i bizler 12 Eylül öncesinden tanır, bilirdik. O güzel insanlarla birlikte olmanın, aynı havayı solumanın kıymetini yaşadık. Behice Boran hâlâ benim için solun o güzel ablalarından biridir; birikimiyle sola yaptığı katkı unutulamaz.

Behice Boran’ı bizden kılan ise hemşehrim Hürcan Gürses’in Bahçelievler’de katledilmesi ve sonrasında yaşananlardır. Bizim bir yanımız Hürcan’dır, diğer yanımız Ulaş...

Ve belki de bütün bu yaşananların içinde, cenazeler bile insanı anlatır. Kimi uğurlanışıyla, kimi yokluğuyla kalır akılda.

Yıllar geçse de bazı vedalar unutulmaz; bazı insanlar ise yalnızca hayatlarıyla değil, uğurlanışlarıyla da hafızaya kazınır.

İsmail Cem Özkan

7 Nisan 2026 Salı

Pele’nin Işığı, Bizim Karanlığımız

Pele’nin Işığı, Bizim Karanlığımız

1958 yılında İsveç’te Dünya Kupası vardı. Dünyanın önemli merkezleri maçları televizyondan izliyordu. Geri kalmış ülkelerde ise elektriği olanlar radyodan dinleyerek Brezilya’nın futbolda doğuşuna tanıklık etti.

Peki, biz?

İstanbul ve Ankara’da elektrik vardı. Ama diğer yerlerde?

Dünyadan habersiz yaşayan büyük bir çoğunluk vardı. Elektrik yoktu. Öküz ve at hâlâ hayatın merkezindeydi. Köylü, aç kalmamak için üretim yapıyordu. Tarım, hayvanların sırtına yüklenmişti. Televizyonun ne olduğu bilinmiyordu. Oysa dünyanın birçok yerinde canlı yayın yapan sistemler kurulmuştu bile.

Siyasette Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi üzerinden siyaset yapıyordu. Ona nefes aldırmayacak hamleler devreye sokuluyordu. Yasa ve hukuk dikkate alınmıyordu. İktidar istediğini yapıyordu. Ve bunun arkasından yasa da gelmiyordu. Keyfilik sürüyordu.

Toplum gerilmişti.

NATO’nun yer altı yapılanmaları, Amerikan çıkarlarına göre konumlanmıştı. Henüz darbe için zaman vardı; ortam hazırlanıyordu.

Demokratlar, İnönü’ye siyaset yollarını kapatıyordu. Sokaklarda taşlar uçuşuyordu. Seçimler artık neredeyse tamamen göstermelik hâle gelmişti.

CHP, bir dönem kendi lehine düzenlediği sistemin içinde sıkışıp kalmıştı. Sürekli iktidarda kalacağı düşüncesiyle yapılan düzenlemeler, sonunda kendi aleyhine işlemeye başlamıştı.

Tüm bunların dışında, Pele İsveç’te parlıyordu. Brezilya, futboluyla kendisini yeniden var ediyordu.

Gelişmiş bir ülke, kendi evinde üçüncü dünya ülkesinin oyuncularına yeniliyordu. Bu durum, 1936 Berlin Olimpiyatları’nda yaşanan sembolik yenilgiyi hatırlatıyordu.

Biz ise hâlâ modern çağa adım atamamıştık. Atmak için uğraşmak yerine, her mahallede bir zengin yaratma hayali kuruluyordu. “Küçük Amerika” bu topraklarda inşa edilmeye çalışılıyordu. Sermaye birikimi Türklerin elinde olacaktı. Varlık Vergisi ve diğer gelişmeler boşuna yaşanmamıştı.

Osmanlı’dan kalan toplumun renkleri birer birer sökülüyordu. İnsanlar yaşadıkları yerlerden koparılıyor, sürülüyordu. Bulundukları yerlerin nüfus yapısı yeniden düzenleniyordu. Türk olmayan nüfusun oranı sınırlandırılıyordu. Aşanlar başka yerlere gönderiliyordu.

İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde başlayan tehcir politikaları, yeni kurulan devlette de farklı biçimlerde devam etti. Ulus-devlet inşası sürüyordu.

Dünya başka gelişmeler yaşarken biz, bir yandan modernleşmeye çalışıyor, diğer yandan siyasi çekişmelerin ve iktidar mücadelelerinin içine sürükleniyorduk. Kardeş kavgasının şartları oluşuyordu.

Amerika’nın Türkiye’deki ilk büyük sınavı, 27 Mayıs Darbesi ile yaşandı. Bu darbe ile birlikte “Türk milleti” kavramı anayasal bir kimlik hâline geldi. Mahkeme kararları bu adla verilmeye başlandı.

27 Mayıs öyle anlatıldı ki, sanki Türk solu oradan doğmuştu. Cumhuriyet Halk Partisi kendisini zaman içinde solda tanımlamaya başladı. “Ortanın solu” kavramı bu yeni anayasanın ruhuna uygun olarak ortaya çıktı.

Yeni bir dünya kuruluyordu. Türkiye de bu dünyanın içinde yerini, yeni anayasal düzenle alıyordu.

Ama tüm bunlara rağmen elektrik hâlâ ülke geneline yayılmamıştı.

Zaman geçti. Yaşananları sadece siyaset çevreleri değil, halk da öğrendi. Korku toplumun her hücresine yayıldı. İstiklal Mahkemeleri kapanmıştı. Ama benzer işlevler, başka mahkemelerle devam ediyordu. İsimler değişiyordu, işlev değişmiyordu.

Bu sırada Pele bir dünya yıldızı olmuştu. Futbol, küreselleşmenin en görünür araçlarından birine dönüşüyordu. Fakir çocuklar sokaklarda Pele olma hayaliyle top oynuyordu.

Bu hayalin ekonomik bir boyutu da vardı: Spor Toto. Devlet eliyle yürütülen bu sistem, üç ihtimalli tahminlerle insanların umutlarını paraya dönüştürüyordu. Herkes bir gün zengin olma hayali kuruyordu.

Amerikan rüyası bu topraklarda hiç bitmedi.

Dünya kendi ışığını üretirken, biz başkalarının ışığına bakarak yaşadık.

Pele parlıyordu.

Biz ise o ışığın altında değil, kendi karanlığımızın içinde kaldık.

İsmail Cem Özkan

6 Nisan 2026 Pazartesi

Biz Aynı Hikâyede Miydik?

Biz Aynı Hikâyede Miydik?

Herkesin kendisine göre bir Yalçın Küçük tanımı vardır. Soyadından dolayı onu küçük gören de vardır; kendisini Lenin gibi çizdirip o pozları vermesinden hareketle büyük bir lider olarak gören de… Bu yüzden hakkında birbirinden oldukça farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Kırmızı kaşkolunu neredeyse hiç boynundan çıkarmamasıyla hafızalara kazınırken, dergi çıkarma ve parayı kullanma konusunda ise sanırım kimse eline su dökemez.

Bugüne etkisi sorulduğunda, en belirgin yanının çevresinde örgütlenen insanların farklı siyasi yapılar içinde varlık göstermesi olduğu söylenebilir. Yasal TKP, Sosyalist Demokrasi Partisi’nden dönüşümler, TİP içinde hizip olarak anılmaları ve o dönemde Sosyalist Demokrasi dergisinin çıkarılması… Ardından 12 Eylül süreci, cezaevindeki direnci ve duruşuyla sol içinde daha görünür hâle gelmesi… Ankara’da Toplumsal Kurtuluş dergisi, Aziz Nesin ile birlikte yürütülen Ekin-Bilar süreci ve sonrasında yaşanan ayrılıklar…

Yurt dışına gidişi, PKK lideriyle kurduğu ilişkiler, tiyatro oyunları ve ardından Türkiye’ye dönüşü… Kıbrıs’taki askerlik sürecine dair anlatımları… Bir dönem televizyon tartışma programlarında sıkça yer alması; konuşurken sesini ince bir tondan yukarı doğru taşıması ve bunu vücut diliyle desteklemesi… Devlet Planlama geçmişinin ya da aldığı eğitimin etkisiyle şekillenen analitik düşünce yapısı… Gözlerini ateşe benzetmesi, gece uyumak için göz kapaklarını kapattığında kapaklarının yandığını söylemesi, Rusça klasikleri kendi dilinde hızlı okumasıyla övünmesi…

Tüm bu yönleriyle bakıldığında, oldukça renkli ve kendine özgü bir kişiliği vardı. Özellikle kızdığı birine karşı öfkesi kolay kolay dinmeyen biriydi.

Benim onunla ilişkilerim ise hep gerilimli oldu. Hiçbir zaman doğal bir iletişim kuramadık. Farklı duruşlarımız, farklı tercihlerimiz ve benim ona karşı çevresindekiler gibi davranmamam, bu gerilimi sürekli ve istikrarlı kıldı.

Onunla ilk yüz yüze gelişim, öğrenci derneklerinin kuruluş süreci ve açlık grevleri döneminde, evini biz öğrencilere açmasıyla gerçekleşti. O dönemde Yarın dergisinden bir arkadaşımla birlikte evine gitmiştik. Amacımız, arkadaşlarımızın ihtiyaçlarını tespit etmekti. Kapıyı çaldık, bizi içeri aldı; ancak kısa süre sonra kendimizi beklenmedik bir tartışmanın içinde bulduk. O zamana kadar onun TİP ve ona bağlı yapılardan gelenlere karşı bu denli öfkeli olduğunu bilmiyordum. Açtı ağzını, yumdu gözünü… Ne olduğunu tam anlayamadan tartışmanın ortasında kaldık. Meğer bunun 12 Eylül öncesine dayanan bir geçmişi varmış.

O dönemde benim Mayıs dergisinde yer almamın yanı sıra, Nitelik dergisinde de bulunmam ve Edebiyat Dostları dergisiyle iletişim hâlinde olmam dikkat çekiyordu. Sol adına çıkan pek çok dergi ve gazetede ya yazılarım yer alıyor ya da karikatürlerim yayımlanıyordu. Ben ise sol adına atılan her adımı önemsiyor, geçmiş hesaplaşmaların ötesinde bir yerden bakarak destekliyordum. Kim neyi örgütlüyorsa örgütlesin; 12 Eylül karanlığına karşı sol bir duruş sergilemek bana göre esas olandı. Tarih, farklılıkları büyütmeyi değil, birlikte hareket etmeyi zorunlu kılıyordu.

Yalçın Hoca’nın ise solun lideri olma yönünde güçlü bir isteği olduğunu düşünürdüm. Devrimci liderlerin geçmişine sahip çıkıyor gibi yapıyor, onları dergisinin kapağına taşıyordu. O dönemde İsmail Beşikçi cezaevinden çıkmıştı ve onu da kapağa taşımıştı. Ancak ilk röportaj Nitelik dergisi adına yapılmış ve Kıvılcım Vafi yönetiminde yayımlanmıştı. Ben de Beşikçi’yi ilk kez orada görmüş, onunla aynı ortamda bulunma ve sohbet etme fırsatı yakalamıştım.

Kısacası, hocanın el attığı pek çok yerde karşısına benim ismim çıkıyordu. Bu durum yurt dışında da değişmedi. Beni gördüğü yerlerde “Sen git, liderlerin gelsin.” diye laf atar, öne sürdüğü kişilerle de kendince alay ederdi. O dönemde Öcalan ile yakın ilişkisi vardı ve bu da ona güçlü bir görünüm kazandırıyordu.

Ben ise kendimi Türkiye solu içinde tanımlıyordum. Onun gibi hiçbir zaman bir yapının içine tamamen yerleşmedim; taraf olmaktan ziyade, sol bir dünya görüşüyle olaylara ve insanlara bakmayı tercih ettim.

Tüm bu gerilimlere rağmen, onun çevresindeki insanlarla ilişkilerim her zaman iyi oldu. Ankara’da İnci Abla ve İlhan Akalın ile bağım hiç kopmadı. Sadece onlar mı? Onun çevresinde yer alanlara “öğrencileri” mi demeli, “yandaşları”, “yoldaşları” mı, bilemem; ancak son derece üretken oldukları kesin. Siyasi partiler kurdular, ayrıldılar, yeniden kurdular. Bugün Yalçın Küçük çizgisinden gelen yapıların sayısını sorsalar, sanırım hepsini sayamam.

Dikkat çekici olan bir diğer nokta ise geçmişte yer altı ya da yasal alanda var olmuş siyasi parti isimlerinin yeniden kullanılmasıdır. Bu yapıların temsilcileri farklı adlarla varlıklarını sürdürürken, “yasal TKP”, “gerçek TKP”, “daha gerçek olduğunu iddia eden TKP” ya da benzer şekilde “gerçek TİP” gibi ayrımlar ortaya çıkmıştır.

Uzun bir hastalık dönemi geçirdi. Artık eskisi gibi üretmiyor, daha çok sessizce hayata bakıyordu. Böylesine uçlarda yaşanmış bir hayatın farklı yönlerinin mutlaka yazılacağını düşünüyorum. Yaşarken birçok insanı kızdırdı ama bir o kadar insanı da etkiledi. Çok çalıştı, sürekli üretti; kitaplar yazdı, âşık oldu, evlendi, yaşadı ve aramızdan ayrıldı.

Sonuçta, sol tarihin en ilginç figürlerinden biri olarak yerini aldı. Kendi tercihlerini özgürce yaptı ve sonuna kadar o tercihlerle yaşadı. Ben ise hâlâ aynı yerdeyim: Bu ülkenin sola ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Nerede sol adına samimi ve anlamlı bir çaba varsa desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkede sol, sözde değil, gerçek anlamda var olmalı. İnsan onuruna yakışan, insanı geliştiren bir düzen kurulmalı. İnsanı muhtaç bırakan ve emeğini lütuf gibi sunan bir sistemin değişmesi artık zorunludur.

Devrimcilik, insanın insana sahip çıkmasıdır; ama bizde devrimciler hep örgütlerine sahip çıkar, örgütler ise çok nadir olarak yoldaşlarına sahip çıkar. (Mahkemede avukat bulma dışında elbette; her açılan dava, o örgütün hâlâ var olduğu ve mücadeleye devam ettiğinin resmen ilanıdır.) Bu kısır döngü mutlaka bir gün değişecektir. Belki o zaman gerçek sol, bu ülke topraklarında direnç ve inatla kök salmaya devam edecektir.

Sonuçta kırmızı kaşkol sahibini kaybetti. Kırmızı kaşkolun o kırmızısının kimi temsil ettiği her zaman tartışmalı kalacaktır diye düşünüyorum. Çünkü kendisi, Devlet Planlama Teşkilatından hayata bakan biri olarak hafızamda yerini aldı. O, devletin bakış açısına eleştiri yaparmış gibi yapıp kendi resmî tarihini oluşturmak ve bir anlamda Kemalizmi aşmak için yine devletin penceresinden bakarak adımlar attığına inanıyorum.

Kısaca, onun sağa sola savrulmasının sonucunda gelip gidip Ergenekon davasından yargılanmasının tesadüfî olduğunu düşünmüyorum. Türk ulusunun çıkarlarına, kendisince yeni yorumlar ve açılımlar yapmaya çalışmış; ancak o ulus kimliğini aşamamıştır.

Küçük’ten geriye sadece kırmızı kaşkol kaldı; bir de tartışmaya açık kitapları ve oluşturmuş olduğu tarih tezleri… Keşke isimler üzerinden yapmış olduğu o genellemeler olmasaydı. Benim ismimin Selanik kökenli Yahudi olduğunu ve her “İsmail Cem” isminin neler çağrıştırdığı konusunda yaptığımız konuşma ve tartışma, sanırım tarihin dehlizlerindeki boşlukta dolaşmaya devam edecektir.

Onun sesi ve kızgın duruşu kulaklarımdaki yerini çoktan yitirmişti. Benim kulağımdan gitmiş olması, o görüşü savunanların da yok olduğu anlamına gelmiyor. Devamcısı olan siyasi partiler ve bireyler hâlâ aramızda yaşamaya devam ediyor.

Belki de hiçbir zaman aynı hikâyede değildik, ama aynı zamanlarda yaşadık.

İsmail Cem Özkan

5 Nisan 2026 Pazar

Hızır Paşalar aramızda ve tarih yazıyor!

Hızır Paşalar aramızda ve tarih yazıyor!

“Hızır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar şaha gidelim
Siyaset günleri gelip çatmadan
Açılın kapılar şaha gidelim.”
Pir Sultan Abdal

Alevilik tarihi söylenceler üzerine kuruludur. Çünkü Alevilik, devlet için her zaman bir tehdit olarak algılanmış ve yok edilmek istenmiştir. Yüzlerce yıldır bu uğurda mücadele verilmiştir. Anadolu topraklarında kurulan tüm İslam devletleri tarafından baş düşman ilan edilmiş; üzerine seferler düzenlenmiş, soykırıma varan katliamlara maruz kalmıştır.

Hani derler ya, Anadolu nüfusunun önemli bir bölümü Aleviydi; zamanla geriye, Anadolu’nun tepelerine sığınmış bir avuç insan kaldı. O kadar katliamdan, o kadar sürek avından kurtulanlar; dağların doruklarına, yol geçmez bölgelere, bereketsiz ovalara, steplere ve bozkırlara çekilmek zorunda kaldı…

Dergâhlar yıkıldı, inanç evleri nefret söyleminin merkezine dönüştürüldü… Alevilik hiçbir zaman devletin dini ya da inancı olmadı. Çünkü Alevi inancında yetmiş iki milleti bir görmek, aslan ile geyiği aynı kucakta buluşturmak ve barış içinde yaşamak vardır. Kapıya geleni geri çevirmemek, ona sahip çıkmak vardır. Mazlumun yanında olmak, mazlumun sesi olmak vardır… Kısacası Alevilik, devletin değil halkın inancı olmuştur.

Anadolu Selçuklu Devleti yıkıldıktan sonra beylikler ortaya çıktı. Ancak bu beyliklerin hiçbiri Alevi devleti ya da beyliği değildi. Çünkü Aleviler Selçuklu zulmünden kaçmış, sadece hayatta kalmaya ve varlıklarını korumaya çalışmışlardı. Bir araya gelip “hadi devlet olalım” demediler…

Osman, Bekir, Ömer isimli hiç Alevi gördünüz mü? Görmezsiniz. Çünkü Ali’nin karşısında yer aldıkları düşünülen bu isimler, Aleviler tarafından hoş karşılanmaz. Tarihsel nedenlerle bazı isimler çocuklara verilmez; Ehl-i Beyt isimleri daha yaygındır…

Osmanlı Devleti henüz beylik dönemindeyken, Alevilerin “Osman’a yardım ettiği” yönündeki rivayetler, resmî tarihçiler ve onlara yakın çevreler tarafından sıkça dile getirilir. Oysa çocuğuna o ismi vermeyen bir topluluk, nasıl olur da o beyliğe destek verir? Kaldı ki Osmanlı Beyliği de Selçuklu Devleti’nin bir devamıdır, onun bir parçasıdır…

Bu durumda Alevilere katliam uygulayan bir yapının devamına destek vermek; bugünün diliyle, katiline hayran olmak anlamına gelir. Bu da onun kılıcına boynunu uzatmaktır…

Tüm bunlar bilinirken, Aleviler arasında da yaygın kullanılan bir cümleyle karşılaştım ve acı acı güldüm. Tarih yazıcılığının ciddiyeti adeta ortadan kaldırılmış: “Osmanlı Bektaşiliği değil, Bektaşilik Osmanlı Devleti’ni kurmuştur.”

Bu ifade, “Osmanlı’yı aslında biz kurduk, gerçek Osmanlı biziz” demekten başka bir şey değildir. Tıpkı “asıl İslam biziz” söylemi gibi…

Bu makaleyi yazan kişi, keşke Hacıbektaş’a gidip Bektaşiliği kuranın mezarına baksa… Hangi dönemde yaşadığını, kimin görevlisi olarak geldiğini okusa… Elbette Balım Sultan’dan söz ediyorum. Çünkü Hacı Bektaş-ı Veli, Osmanlı Devleti kurulmadan önce vefat etmişti. Böyle bir beylikten haberi bile yoktu. Dolayısıyla kurucusu olması mümkün değildir.

Bektaşiliği kuran ve zamanla kurumsallaştıran kişi Balım Sultan’dır. Ondan sonra gelen babalar da bu yapıyı sürdürmüştür.

Balım Sultan’ın Hacı Bektaş-ı Veli ile bağı, yalnızca o bölgede görevli olmasıdır. Bunun dışında Alevilikten etkilenmiştir. Dedelik yerine bilgiyle posta oturma anlayışını getirmiş ve babalık kurumunun temellerini atmıştır.

Alevilik ve Bektaşilik dışarıdan benzer görünse de aralarında temel farklar vardır. Alevilikte “dede” vardır ve soy esasına dayanır. Bektaşilikte ise “baba” vardır ve bilgiye, inanca ve yola dayanır. Ortaklaştıkları noktalarda ise “eline, diline, beline sahip çıkmak” ilkesi öne çıkar.

Bazı tarihçiler yanılıyor. Bektaşilik Osmanlı’yı kurmamıştır. Osmanlı’nın kuruluş döneminde Bektaşiliğin ne fikri ne de örgütlü bir yapısı vardı. Ortaya çıkması için daha uzun bir süre gerekiyordu.

Eskiden Hacıbektaş’ın çevresi surlarla kaplı bir yerleşim alanıydı. Bu surları koruyan devlet görevlileri bulunuyordu. Bu görevlilerden biri de devşirme olan Balım Sultan’dı. Müslüman olarak doğmamış, devşirilmiş ve görevli olarak buraya getirilmişti.

Osmanlı Devleti, Hacıbektaş gibi merkezleri sürekli kontrol altında tutardı. “Orada özgürce Aleviliği yayabilirsiniz” gibi bir yaklaşımı yoktu. Zaten Osmanlı da Selçuklu’nun devamıydı. Dergâh uzun yıllar Nakşibendi tarikatına bağlı görevliler tarafından yönetildi. Cumhuriyet döneminde de benzer bir anlayış sürdü. Dergâh bahçesindeki küçük cami bu yapıya aittir; Alevilikle doğrudan bir ilgisi yoktur.

Tekkelerin ve tarikatların kapatılmasıyla birlikte dergâh zamanla çürümeye terk edildi. Birçok yapı bakımsızlıktan yıkıldı, surlardan ise bugün neredeyse hiçbir iz kalmadı. Cumhuriyet’in ilkeleri doğrultusunda yetiştirilen bazı görevliler “gericilikle mücadele” adı altında bu yapılara müdahale etti. Bazı bölümler yakıldı, bazıları yağmalandı.

Bazı dedeler ise dergâhtaki el yazmalarını gizlice kaçırarak korunmasını sağladı.

Zamanla dergâhlar ve ocaklar görünürlüğünü kaybetti. Hacıbektaş Dergâhı yok sayılsa da “müze” olarak açılmasına izin verildi. Günümüzde yapılan Hacıbektaş şenlikleri de aslında bu müzenin açılışını anmak için düzenlenmektedir; inançla doğrudan bir bağı yoktur.

Sonuç olarak Balım Sultan, Alevi olmayan bir Osmanlı görevlisi olarak Bektaşilik tarikatını kurmuş ve bu yapı Yeniçeriler arasında yayılmıştır. Yeniçeriler Bektaşi olduklarında dövme yaptırırlardı.

Zülfikar, Bektaşiliğin önemli sembollerindendir. Buna karşılık Alevilikte ceylan, aslan, güvercin ve turna gibi semboller öne çıkar. Temel anlayış ise “yetmiş iki milleti bir görmek”tir.

Bektaşilik askerî yapı ile birlikte gelişmiş ve Balkanlarda yayılmıştır. Alevilik ise daha kapalı bir yapı içinde, devlet otoritesinden uzak yaşamayı tercih etmiştir.

Bektaşiler dövmeleriyle kendilerini ayırt ederdi. Yeniçeriliğin kaldırılması sırasında bu dövmelerin ayırt edici olduğu ve ciddi şiddet olaylarının yaşandığı bilinmektedir. Yani ocak, sanıldığı gibi sakin bir şekilde dağıtılmamış; kan dökülmüştür.

Balım Sultan bir Osmanlı görevlisidir. Bu nedenle Osmanlı Devleti’ni kurmuş olması mümkün değildir. Bektaşilik daha çok Balkanlarda yayılmış, “babalık” sistemi üzerinden örgütlenmiştir.

Sonuç olarak Bektaşilik ayrı bir inanç ve yaşam biçimidir. Alevilikle bazı benzerlikler taşısa da aynı tarihsel kökten gelmezler. Alevi Alevi’dir, Bektaşi Bektaşi’dir. Bir Bektaşi Alevi cemine katılmaz; ancak bir Alevi Bektaşi cemine katılabilir.

Bektaşilik sonradan benimsenir ve belli ritüelleri vardır. Alevilik ise doğuştan gelir ve kişiyle birlikte var olur.

Son söz: Pir Sultan’ı öldüren Hızır Paşalar hâlâ aramızda ve tarih yazmaya devam ediyor. Eğer bugün Pir Sultan Abdal’ı Hızır Paşa’nın kaleminden okuyor olsaydık, Hızır Paşa’yı nasıl tanıyabilirdik?

 

14 Mart 2026 Cumartesi

İnsan Sırtında Kurulan Düzen: Joko’nun Doğum Günü

İnsan Sırtında Kurulan Düzen: Joko’nun Doğum Günü


Bir doğum günü, aynı zamanda işe başladığınız gün. Her yaşınız çalıştığınız yılla anılır. Bir iş yerinde üç yıl çalışıyorsanız üç yaşında olmuş oluyorsunuz ve sizin için o gün aile içinde bir doğum günü hediyesi verilir. İnsan, çalıştığı ve eve para getirdiği sürece yaş alır.

Topor’u ben önce çizgileriyle tanıdım. Kara mizahın o dehşet dilini öyle bir kullanır ki çizgilerinde hayran olmamak elde değildir. Yahudi bir ailenin çocuğu; savaş yıllarında başka bir ailenin yanına Katolik olarak bırakılması ve savaş sonrası tekrar ailesiyle birleşmesi, yeniden Yahudi olması… Ailesinin doğduğu ülkede değil de Fransa’da yaşamaya devam etmeleri ve Fransız kültürü ile Polonya gettolarının acısının karışımı, onda kara mizahın dilini kökten etkilemiştir.

Elbette o sadece kara mizahın değil, başka düşünce yöntemlerini de hicvin diliyle buluşturur. Kafka’nın göndermeleri Topor’da başka bir biçime bürünür. Sadece çizgilerinde mi? Elbette değil. Yazdığı metinlerde de o ince hiciv dili, tarihin dehlizleri arasında bizi dolaştırır; en olmayacak gibi gözüken absürt anlatımlarıyla görünür kılar. Topor’un bu yaklaşımı “Joko’nun Doğum Günü” adlı eserinde çok çarpıcı bir biçimde ortaya çıkar.

Kısaca o, görünenin arkasındaki gerçekliği alaycı bir dille okuyana sunar. İnsanların kahkaha atmasını değil, acıyla yüzleşmesini ister. O ince iğneler öyle bir batar ki insan, gülecek mi ağlayacak mı bilemez; ikisinin arası gülme sesleriyle karşılaşır. Çünkü insan bazen ağlayacak hâline güler.

Onda zaman ve coğrafya sınırları yoktur; hikâyeler herhangi bir zamanda, herhangi bir ülkede geçebilir. Çünkü insan benzer sorunları her yerde yaşar. Mizahın dili çoğu zaman yereldir; yazıldığı dilin kıvrımlarında doğar. Bu yüzden mizahî eserlerin küresel ölçekte aynı etkiyi göstermesi zordur. Bizim güldüğümüz, dilimizin özellikleriyle kurulmuş bir espri başka bir dilde hiçbir karşılık bulamayabilir. Topor ise bu eserinde evrensel dili öyle imgeler içinde yakalar ki hangi dilde olursa olsun sizi kurduğu dünyanın içine alır; orada inceden inceye iğnelerini batırır ve kanadığımızın bile farkına varmayız.

Joko, atık su deposu için yapılan sınava girmiş ve başarmıştır. Evinden uzakta olan bu atık deposuna gidip gelmektedir. Henüz birinci yılında, yolda yürürken başka bir gelir kapısının açılacağını düşünmez. O çekingendir, bir anlamda ürkek. O sırada yaşadığı şehirde Concordia Oteli’nde bir kongre düzenlenmektedir. Bir kongrenin onun hayatını değiştireceğinin farkında bile değildir.

Joko bir sabah atık deposundaki işine gitmek için uyanır, sokağa çıkar ve kongrecilerle tanışır. Onların istemi, kendilerini sırtında taşıyarak istedikleri yere götürmesidir; kısaca hamal olmasını isterler. O da önce reddeder, ancak karşılığında para alacağını öğrendikten sonra bir anlamda gönüllü olarak onları taşımayı kabul eder. Artık gökyüzüne bakmaz. Sırtında taşıdığı insanla kurduğu iletişim bir insani ilişki gibi görünür, ama aslında parazit bir düzendir; hem emeğini alırlar hem de istediklerini yaptırırlar.

Oyun kısaca, sıradan bir işçi olan Joko’nun önce para karşılığında insanları sırtında taşımayı kabul etmesi, sonra bu durumun giderek kalıcı bir sömürü düzenine dönüşmesini anlatır. İnsan bazen farkında olmadan sırtına binen düzeni kendi elleriyle kurar. Bize ideal olarak sunulan düzenlerin zaman içinde çözülmesine ve yerini sömürüye bırakmasına tanık oluruz.

Zaman içinde işler o kadar kötüleşir ki Joko’nun sırtına yapışırlar. Ayrılmaları çok zordur. Bu arada kız kardeşi, sırtında yapışık olanların yiyeceği olur. En yakınını kaybetmiş olmasına rağmen acısını dahi yaşayamadan, annesinin kaybolan eşyasına duyduğu acı, maddi olanın manevi olanın önüne geçtiğini gösterir. Yabancılaşma tam da burada başlar.

Joko’nun üçüncü doğum gününde annesi, sırtına yapışanları balta bıçakla parçalar; çünkü çocuğunun onlara para getirmesi, diğerlerinin yaşamından daha önemlidir.

“Joko’nun Doğum Günü” aslında pesimist, yani kötümser bir bakış açısına sahiptir. Hangi toplumda yaşarsanız yaşayın, o toplum içinde arzu edilmeyen ve öngörülmeyen olaylar yaşanır ve zaman içinde kaos hâkim olur. Bu nedenle eser, distopik yazım biçimi ve kara mizah kurgusuyla benzersizdir. Joko’nun sisteme karşı direnişi yok edilir ve zamanla para kazanmak isteyen işçi, yürüyen bir bedene dönüşür. Tabii siz ezilirken başınızı kaldırmayasınız diye tepenizde oturup size hükmeden bir zengin mutlaka vardır.

Topor’un oyunu, bugün içinde yaşadığımız toplumsal gerçekliği bir boyutuyla ortaya koyuyor. Oyunu bu kadar başarıya taşıyan tasarımlara ve yönetmenin organizasyonuna bir göz atalım.

Öncelikle sahneden, yani dekordan söz edelim. Sahne tasarımını Veli Kahraman üstlenmiş ve sahneyi sade tutmuş; sahnede fazla hiçbir şey yok. Oyunda neye ihtiyaç duyuluyorsa sahnede var. Seyirciye göre sağ tarafta Joko’nun iş yerine gönderme yapan borular; atık su boşaltmak için vanalar ve borular. Ortada dikdörtgen platformlar yükselti içinde yer alıyor. En sol tarafın arka kısmında salyangoz kabuğunu andıran bezlerden yapılmış bir çıkıntı var; oyunun sonuna doğru yatağa dönüşecek ve iç organları temsil edecek.

Dekora ışık tasarımını Muhammet Uzuner üstlenmiş ve her sahnede oyuna derinlik katıyor. Arka fonda değişen ışıklar ve gölgeler oyuncuların makyajını öne çıkarıyor. Üsten bakışın verdiği özgüven ve bencillik, boyalarla birleşince Topor’un dünyası sahnede görünür hâle geliyor.

Kongre üyeleri aynı zamanda masum bir insanı köleye dönüştürmenin, onun kanını emen bir keneye dönüşmenin temsilidir. Kolları ve bacaklarıyla taşıyanı sarmaları, rahatlıkları… Bu etkiyi sağlayan kostüm tasarımını Nihan Şen gerçekleştirmiş. Kostümler öyle iyi düşünülmüş ki her oyuncuya rolüne ve görevine uygun verilmiş; onları belirli bir zamana taşımıyor, zamansız bir alan içinde rahat hareket etmelerini sağlıyor.

Sanki bir insanı sırtında taşımıyor gibi bir rahatlık sunan, omurgayı gösteren o sırtlıklar, pantolonlar ve oyuncunun terini saklayan dokulu kıyafetler çok hoşuma gitti. Oyuna derinlik veren dış sesler ve müzik, Berkay Özideş’in tasarımıyla sahneye yansıyor. Müzik, sahneler arası geçişleri ve duyguları ışığın karanlıktan aydınlığa geçişi gibi destekliyor. Sözleri bastırmak yerine öne çıkarıyor.

Hareket denilince koreografi akla geliyor. Hicran Akın her sahneyi ve her metni oyunculara öyle yönlendirmiş ki oyun sanki doğal akışında hep böyle oynanıyormuş gibi görünüyor. Ne abartı ne de fazlalık var. Sahnede kaos yok ama düzen var; aynı zamanda o kaos hissi de izleyiciye aktarılıyor.

Dramaturg Oya Yağcı, yönetmene öyle bir alan sunmuş ki sözler aksamadan, bir şiiri okur gibi oyuncuların ağzından çıkıyor. Her ses bir harekete dönüşüyor. Gözünüzü kapatın ve oyunu dinleyin; sahnenin atmosferine anında dahil oluyorsunuz.

Her oyuncu çok başarılı, ama Harun Özkan sahneden hiç ayrılmadan oyunun tüm ağır yükünü başarıyla taşırken ne sesinde ne de oyunda aksamaya izin vermedi. Genç bir oyuncunun bu kadar güçlü öne çıkması, diğer oyuncuların katkılarıyla daha da anlam kazanıyor. Tiyatro, birlikte üretilen bir sanat ve bu ortak başarı bunu gösteriyor. Bu arada, söz etmeden geçmek olmaz: Oyunda, mim tiyatrosunun tüm tekniklerini görebiliyorsunuz.

Bu kadar iyi organize eden yönetmen… Elbette yardımcıları ve oyun sırasında ışık ve efekt masasını kontrol edenlerin emeği de göz ardı edilmemeli. Sonuçta bütünlük, yönetmen Muhammet Uzuner’in tecrübesini ve ustalığını da gözler önüne seriyor.

Her oyun bittiğinde alkış, CAS oyuncularına yabancı değildir. Elbette burada, tiyatro anlayışı ve bu anlayışın canlı olarak bize sunumu da önemlidir. Arzu Gamze Kılınç ve Muhammet Uzuner ikilisinin yarattığı yeni bir dünyanın konukları olmak ise büyük bir onur veriyor. O güzel atmosfer içinde yaratılan dünyaların izleyicisi olmak, bizi adeta oranın bir parçası hâline getiriyor.

Oyun bittiğinde kulağımda bir şarkı sözü dolaştı:

 “Herkes biliyor zarların hileli olduğunu

Herkes biliyor iyilerin kaybettiğini

Herkes biliyor dövüşün hileli olduğunu

Yoksullar yoksul kalır, zenginler zenginleşir

İşler böyledir, herkes biliyor.

Herkes cebi için konuşuyor

Herkes biliyor.”

– Leonard Cohen

 

İsmail Cem Özkan

 

Oyunun Künyesi:

Yazar: Roland Topor

Çeviren: Mine Kırıkkanat

Yöneten: Muhammet Uzuner

Sahne Tasarımı: Veli Kahraman

Kostüm Tasarımı: Nihan Şen

Müzik: Berkay Özideş

Koreografi: Hicran Akın

Işık Tasarımı: Muhammet Uzuner

Dramaturg: Oya Yağcı

Yönetmen Yardımcısı: Murat Aytekin

Oyun Fotoğrafları: Arzu Gamze Kılınç

Işık Kumanda: Ekin Bora Boran, Osman Onur Can

Efekt Kumanda: Murat Aytekin

Oynayanlar: Ali Güvendi, Bilge Nur Serçe, Harun Özkan, İrem Ala, Petek Kayaalp, Sude Gediktaş, Zeynep Yüce.

Havada Çarpışan Kurşunlar

Havada Çarpışan Kurşunlar

Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı askeri Alman kumandası altında, İngiliz kumandası altında ise sömürge askerleri birbiriyle savaşırken, karşılıklı atılan kurşunların havada birbirine çarpıp o ısıyla kaynaştığı söylenir. Savaş sonrası bu kurşunlar, savaşan sömürge askerlerinin birbirine kavuşması ve sarılması gibi anlatılır.

Efendiler o savaşı bugün yalnızca anılarında hatırlıyor: Kötü yendik, kötü vurduk, iyi direndik, iyi strateji yaptık diye anlatıyorlar. Oysa İngiliz efendiler için meselenin özü başkaydı. Rus Devrimi’ni engelleyemediler. Moskova’da savaş karşıtı bir iktidar ortaya çıkınca Almanya’nın eli güçlendi. Yani Çanakkale, Almanlar için Rus cephesinin kapanması demekti; bu da onların İngilizler karşısında göreceli olarak daha güçlü bir konuma geçmesini sağladı.

İki ülkenin amacı farklıydı, bizim amacımız farklıydı. Uzun zaman sonra bir cephede ilk kez zafer elde edilmişti. Ama “zafer” dediğimizde şu gerçeği de unutmamak gerekir: Düşman askeri Osmanlı sahilinde postallarıyla yürüdü. Sonra yağan yağmurla siperler doldu; o siperlerde insanlar öldü. Üstelik yalnızca çatışmada ölenler değildi bunlar.

Zafer dediğimiz, aslında Osmanlı’nın uzun yıllar sonra toprak kaybetmemesidir; yani “toprak kazandık” diye ilan edilmiş bir zafer yoktur.

Sonuçta büyük bir insan kıyımı yaşandı. O kıyımın sonunda düşman askerleri, bir süre sonra sarayın tam karşısında gemilerini demirledi ve işgal edecekleri şehri izlediler.

Şimdi bunu neden anlattım derseniz… İran’ın İsrail–Amerika füze savaşlarını ekrandan izlerken aklıma geldi. Bu füzeler havada birbirine çarpışıyor. Acaba diyorum, onlar da birbirine yapışıyor mu? Bir gün, tıpkı o mermiler gibi müzelerde sergilenecekler mi?

Savaşın bir an önce bitmesini bekliyormuş tüccarlar. Kullanılmış mühimmatı toplayıp yeniden dönüştürmek için… Hurdacılar arabalarını hazırlamış bile. Nerede bir füze düştü diye notlar tutuluyormuş.

Belki yıllar sonra müzelerde, birbirine çarpmış füzeler sergilenecek. Altlarında küçük bir not olacak: “Havada çarpıştılar.”

Savaşlar biter; geriye müzelik mermiler ve satılık hurdalar kalır.

 

İsmail Cem Özkan