Alevilik ile Bektaşilik Arasındaki Fark...
İki inancın arasında bir çok önemli fark var ama ben bugün
sadece biçimsel olanın üzerinde duracağım.
Alevilik ile Bektaşilik arasında ne fark derseniz eğer;
Alevilikte makam yoktur, ayrı bir kürsü yoktur. İbadet edenler eşittir; sonuçta
o da ibadet eder. Diğerlerinden farkını ayırmak için altına sadece post sermiş,
onun üzerinde oturur. O yüzden “post dedesi” kavramı vardır. Gerçi posta da
ihtiyaç yoktur ama bugün dahi Alevi dedelerinin mezarının yanında bir post
durur, elbette korunaklı bir yerdeyse.
Bektaşilikte ise makam vardır, kürsü vardır. İbadet edenleri
yukarıdan görür. Yukarıdan görenin elbette kıyafeti, takıları, duruşu da farklı
olur. Sonuçta kürsü sahibi olmak demek, “Sizden farklıyım, daha çok biliyorum.”
demektir. Yani hem karar verici hem de uygulatıcıdır. Bundan dolayı Bektaşi
babalarının kıyafetleri birbirine benzer. Başlarında Bektaşi takkesi, etrafını
dolanan yeşil şerit, yüzünde mutlaka sakalı, boynunda Bektaşi taşı asılıdır.
Beline sardığı bezi mevcuttur ki sonuçta o, onun kefen bezi olacaktır. Kısaca
Bektaşi kefeninin rengi de vardır.
Müslüman cenaze törenlerinden farkı da vardı eskiden ama
şimdi o fark ortadan kalktı. Müslüman cenaze töreninde ne oluyorsa Bektaşi
töreninde de o oluyor. Arada tek fark, Ali, Hüseyin gibi özel isimlerin
geçmesidir. Olur da bir baba Hatayi'den şiir okur ama şimdi gittiğim
merasimlerde o şiiri okuyacak yetkinlikte bir babaya da rastlamadım.
Alevi biri günlük yaşamında da ibadet için buluştuğu
cemlerde de kıyafetini değiştirmez. O kıyafet içinde gelir, ibadetini yapar ve
gider. Kast sistemi toplum içinde yoktur; sadece saygı, hürmet adına dedeye
karşı davranışlarda özen gösterilir.
Bektaşilik, Alevilik ile Sünni Osmanlı Devleti arasında
geçiş olarak uydurulmuş bir tarikattır. Bu uydurma elbette bir ihtiyaca
karşılık olduğu için bugün dahi yaşamaktadır. Şehirlerde örgütlenmiş Alevi
inancı gibi sunulmuştur. Bektaşilik bir Osmanlı Devleti tarikatıdır ve devletin
olduğu her yerde tekkeleri vardır. Kısaca Balkan inancıdır. Kısaca, Osmanlı
Devleti'nin var olduğu coğrafyalarda Bektaşileri görmek şaşırtıcı değildir.
Seferlere katılan Yeniçerilerin önemli bölümü Bektaşi'dir.
Devşirilmiş insanları katı İslam kurallarına hapsetmek
yerine, Bektaşi tekkesi içinde Hristiyanlıktan İslam'a geçiş olarak
kullanılmıştır. Osmanlı Devleti ne zaman Bektaşiyi zararlı görmüş, kazan
kaldırmasına sinirlenmiş; o zaman büyük bir katliam ile Yeniçeri askerleri ve
Bektaşi babalarına karşı kılıcını kullanmaktan çekinmemiştir. Balkan dereleri,
İstanbul Babıali çevresinde yer alan sarnıçlar kan ile dolmuş. Bunu da
yenileşme, çağdaşlaşma, Batılılaşma diye adlandırmışlar. Ülkemizde Batılılaşma
hareketi Bektaşilerin kanı üzerine oturmuştur.
Aleviler, Osmanlı döneminde de Cumhuriyet döneminde de
kervan geçmez, bereketsiz topraklarda, dağların doruklarında yaşamaya devam
etmiş. Bugün en ücra yerlerde Alevi ile karşılaşmanız tesadüfi değildir. Devletin
hışmından, sisteminden, vergisinden kaçmak için sığınmış o yerlere.
Alevilerin resmî cemevleri yoktu çünkü kurumlaşacak kadar
özgür değillerdi. Bundan dolayı en büyük ev, üstü kapalı alanlar cemevi gibi
kullanılmıştır. Cemler, güvenlik sorununa karşı her zaman dışarıda gözlemci,
bekçi bırakılarak yapılmıştır. Bundan dolayı, uzaktan cem yapılan yerlere bakan
Sünniler için “mum söndü” hikâyesi uydurulmuştur. Dağların doruklarında
yaşayanlar cem yaparken yaktıkları mum ışıkları onlara başka şeyi çağrıştırmış.
Sonuçta adamın aklında neyse zikri de o dur.
Alevileri genelde Balkanlarda, şehirlerde göremezsiniz çünkü
ötekileştirmenin dışında hep düşman olarak görülmüş ve düşman hukuku geçerli
olmuştur.
Bugün dahi gözaltına alınanlara ilk sorulan sorunun “Alevi
misin?” demesi boşuna değildir. Alevi olana daha fazla işkence anlamına gelir
ve ben Alevi olduğunu saklayanı da duymadım. Daha fazla işkenceye katlanır ama
Aleviliğini işkencecilerden saklamaz.