13 Haziran 2026 Cumartesi

Hak, Hukuk ve Kayyum

Hak, Hukuk ve Kayyum

Profesyonel anlamı, para karşılığı iş yapan demektir; eseri ya da ürünü kötü olup olmamasından bağımsızdır.

Mutlak butlan ile gelip yerleşen bir kayyum var. Atanmıştır. Eski başkan olup olmamasının hiçbir önemi yoktur. Geçmişi, memleketi, eğitim düzeyi, devşirme veya düşkün olup olmadığından bağımsızdır. Kayyum atanmış ise görevlidir ya da görevlendirilmiştir.

Seçilenlerin değil, atananların ülkesindeyiz.

Meclisin hiçbir işlevi yoktur.

Bakanlar bile atanmaktadır; seçilmişler arasından değil. İşinde iyi olup olmadığının da bir önemi yoktur. Liderine sadık, biat eden, onun dediğini iki etmeyen her kişi bu sistemde, eğitim durumundan bağımsız olarak atanabilir. Çünkü sistem, seçilmişleri değil, atanmışları ödüllendirir.

Atanmış kişilere değişik isimler verilebilir.

Meşruiyetini atayan verir.

Amerika'da biri der ki: "Erdoğan'ın meşruiyetini biz verdik!"

Ne anlama geldiğini ben bilmem.

Ama atanmışların ataması da bu ülkede doğaldır. Tıpkı KDV alınırken ondan ÖTV alınması, ÖTV'den de KDV alınması gibi. Sonuçta verginin vergisinin alındığı bir ülkede, atanmışların ataması da doğal karşılanır. Sınava, mülakata dahi tabi değildir. Bir akşam telefon eder atayacak kişi: "Seninle çalışmak istiyorum, benim yanımda her koşulda olacak mısın?" diye sorar. "Evet" dediği an artık biat başlamıştır. Ne savunduğu, ne söylediği, eğitimi, geldiği kültür falan önemli değildir.

CHP denen bir parti var. Cumhuriyet rejimi içinde ilk kurulan parti denir ama yalandır. İlk kurulan parti TKP'dir. Ankara'da, bizzat Mustafa Kemal'in emriyle en yakın arkadaşlarına kurdurduğu, yani atama bir TKP'dir. TKP kapandıktan sonra CHP kurulmuştur. Daha ilk adımda resmî tarih yalan söylemeye başlar; arkasından yüzlercesi sıralanır. Ama eğitimden geçenler bu yalanları görmez. Lider ne anlatırsa sorgusuz sualsiz doğrudur denir ve insanın aklından dahi "Acaba?" diye sormak geçmez. Sonuçta bizim eğitimimiz; biat, itaat, tek doğru, tek lider, tek bayrak, tek vatan, tek İstiklâl Marşı, tek dil, tek mezhep üzerine kuruludur. Yani resmî olarak kabul ettiklerimiz tartışılamaz, sorgulanamaz; mutlak itaat vardır.

Tek partili dönemde de seçimler oldu. Tek lider, seçtiği vekilleri seçime sokup o vekillerin sandıktan çıkmasını beklerdi. Seçim akşamı, heyecanla sandıktan acaba kim çıkacak diye beklenmezdi bile. Oy kullanılırken Bakanlar Kurulu çoktan bellidir.

Sonuçta atanmışların seçilmiş olduğu meclisten her türlü yasal düzenleme geçti. Usulen tartışmalar yapıldı ama itiraz edenlerin akıbeti hiç sorgulanmadı.

Bugün CHP'nin başına seçilmiş biri tarafından değil, aksine atanmış bir heyetin aldığı karar ile mutlak butlan atandı. Hatta atanacak kişi, saatler öncesinden atanmış olduğunu bir videolu paylaşım ile duyurmuş. Ama yayınlandığı an kimse anlamadı; ertesi gün o videonun ne anlama geldiği öğrenildi.

Kısaca, mutlak butlan kararı ile artık yasal düzlemde, hukuk sistemimize bu madde eklenmiş oldu. Bundan sonra her parti kongresi için, elinde güç olanın inisiyatifine göre Demokles'in kılıcı gibi sallanacak. Sonuçta karar verenler bunu hukuk düzenine almış oldu.

CHP, tek partiliden çoklu ya da ikili parti sistemine geçerken seçim sistemini hiç kaybetmeyecekmiş gibi kendi lehine düzenledi. O girilen ilk seçimde ise kendi lehlerine olanın aleyhlerine olduğunu gördü. Mecliste vekil sayıları eşit olması gerekirken, seçim yasası düzenlemesi ile azınlıkta kaldılar. Yani kazdıkları kuyuya düştüler. Genelde güçlü olanların özgüveni ile yapılan düzenlemeler, zayıf düştüklerinde aleyhlerine olur. Kimse de "Yahu böyle adaletsizlik olur mu?" diye söyleme ve konuşma hakkına sahip olmaz.

Sonuçta bugün CHP üzerinde bir bardakta fırtına esiyor.

Kişiler duruma göre sağa sola savruluyor. Sonuçta sorun ideolojik değil; iktidar gücünün pragmatik yaklaşımıdır.

Sistem için bir sorun teşkil etmiyor.

Düzende bir değişim olmayacak.

Sonuçta atanmışlar, atayana karşı sorumluluklarını yerine getirmiş oluyor.

Ama bizi ilgilendiren tarafı, profesyonel sanatçıların CHP mitingleri için ya da PR çalışması için o partiye sundukları ve karşılığında paralarını aldıkları eserlerdir. Yani telif ücreti ödenmiş her eser artık sanatçısının değil, parayı verenindir.

Yani CHP'nin başına seçilmiş biri geçmiş, kayyum geçmiş fark etmez; partiye hukuk düzleminde kim sahipse, eser sahibine sormadan istediği gibi, parasını verdiği eseri kullanır. Sonuçta profesyonellik böyle bir şeydir. İster kullanır, ister satar, ister fahiş bir fiyata müzayedeye çıkarıp müşteri arar. Eğer aralarında bu ikinci el satışı konusunda bir madde yoksa...

Sonuçta avukat, parasını aldığı kişiyi savunurken her türlü yaratılmış gerçeği kullanır ve müşterisini beraat ettirmeye çalışır. Ama adam "hırpo" çıktı ve avukatın en yakınını öldürdü, dolandırdı ya da başka bir şey yaptı. O avukat, "Benim savunmam geçersizdir, bu adam aslında suçluydu." deme hakkına sahip mi?

Koleksiyonerler satın aldıkları eserleri istedikleri zaman satışa çıkarır. Sanatçı ile zıt bir görüşe ait biri satın aldı diyelim. Örneğin Picasso'nun Guernica tablosu İspanyol faşistleri tarafından satın alınmış olsa, Picasso buna itiraz edebilir mi?

Bizde oldu. "Türkiyem Türkiyem Cennetim" diye bir 12 Eylül işkence şarkısı vardı. O şarkıyı biri aldı ve tüm medyalarda yayınlanmasını durdurdu. O şarkıyı söyleyen ya da besteleyen buna itiraz edebildi mi? Alanın ismini özellikle yazmadım; konu o değil.

CHP kayyumu bazı şarkıları kullanmak istemiş. Hemen biri itiraz etmiş: "Hayır, kullanamasın! Çünkü ben onu Özer başkanlığındaki CHP'ye yaptım!" Ardından diğerleri de yapmış o itirazı ve bu sayede medyada görünür olmuşlar. Gerçi ben çoğunu dinlemiyorum, tanımıyorum bile. Ama burada benim zevklerim değil, durumun kara mizahi boyutu.

Bir sanatçı, satmış olduğu eseri için parasını alıp yeni sahibi tarafından kullanılmasına "hayır" deme hakkına sahip mi?

Bazı yazarlar benim yazdıklarımı beğenmiyor diye gelip kütüphanemden kitaplarını alabilir mi?

Sonuçta "İzahı olmayan şeyin mizahı olur." diye bir cümle vardı.

Gereksiz işler bunlar.

Bugün benim cebimden ne kadar para çalındı? Enflasyon diyerek benim cebimden tüm birikimlerimi çaldılar. Buna karşı bir şey yapamıyorum.

Ben de açıklama yapacağım:

"Benim cebimden alın terimin karşılığını çaldığınız için onu kullanamazsınız. İzin vermiyorum!"

Kılıçdaroğlu seçim öncesinde, Adalet Yürüyüşü sırasında CHP için bir sloganı öne çıkarmıştı: "Hak, hukuk, adalet!"

Bugün gelinen noktada ise slogan sanki kendiliğinden güncellenmiş gibi duruyor:

"Hak, hukuk, kayyum."

Demek ki bazı sloganlar iktidara göre değil, şartlara göre değişiyormuş. Sonuçta her iki slogan da sağ sloganıdır. Değişen yalnızca son kelime olmuş.

Prensiplerin Değil, Koşulların Siyaseti

Prensiplerin Değil, Koşulların Siyaseti

CHP ile solun ilk buluşması bu "mutlak butlan" öncesinde de vardır. Cumhuriyet henüz gerçek kimliğiyle tam istikrarlı günlerinde değildir.

27 Mayıs 1926 yılında Viyana'da TKP'liler bir konferans toplar. TKP, bu konferansta artık Bolşevik çizgiye tam oturmuştur. Komintern üyesi olan parti içindeki görüş ayrılıkları ortadan kalkmış ve parti homojen bir yapı göstermeye başlamıştır.

Ama esas ilginç olan, konferans sonrası yaşananlardır. Vedat Nedim Tör, elindeki belgeleri MİT'e ya da polise teslim etmiştir. TKP tarihinde bu hareket, onun "hain" olarak anılmasına sebep olur. Bu belgeler üzerine ülke içinde TKP operasyonları yapılır ve davalar açılır.

Ocak 1932 yılında Kadro dergisi çıkar. Bu derginin özelliği, eski TKP'liler ile hâlen TKP içinde örgütsel bağı ve üyelik düzeyinde ilişkisi olan kişilerin bir arada bulunmasıdır. Sonuçta bir “hain” ile örgütsel bağı olanların buluşması söz konusudur.

Şevket Süreyya Aydemir’e göre, işçi sınıfının çok zayıf olduğu ve yoksul köylülüğün toprak ağalarına karşı bir mücadelesinin bulunmadığı koşullarda, Mustafa Kemal Paşa’nın gücü ve itibarı belirleyici bir rol oynayabilirdi.

Bu koşullarda, etkili ve kapsamlı bir devletçilik uygulamasıyla sınıf çatışmalarına yol açmadan, bağımsızlıkçı, milliyetçi ve demokratik bir sosyalizm "yukarıdan aşağıya" kurulabilirdi.

Bu sayede "imtiyazsız, sınıfsız bir toplum" yaratılabilirdi.

Bu görüşe uygun olarak Kadro dergisinin kadroları aslında kendi amaçlarına uygun bir çizgi çizerler. Mustafa Kemal ile bir dönem boyunca birlikte yürürler. Yani onun şemsiyesi altında sınıfsız topluma ulaşmayı hedeflerler.

Bir süre bu dergi yayın hayatına devam eder. Ardından Mustafa Kemal'in işine gelmediği bir anda dergi kapatılır ve kadrosu dağıtılır.

Dağılanlar, yeni rejime kayıtsız şartsız hizmet etmeye devam ederler.

Bu noktada temel soru şudur: Mustafa Kemal bu sürecin ve bu yönelimin farkında değil miydi? Eğer farkındaysa, neden buna izin vermiştir?

Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 26 Ocak–10 Şubat 1934 tarihlerinde yapılan 17. Kongresi, bu Kadro çalışmasının da sonu anlamına gelir. Bu kongre kararıyla TKP’nin Türkiye’deki faaliyetlerinin durdurulacağı belirtilir. Böylece TKP’nin karşı propagandasını dengelemek için Kadro’ya duyulan ihtiyaç ortadan kalkar. Sonuç olarak Kadro, TKP’nin ülke içi propagandasına karşı bir panzehir olarak işlev görür.

CHP gibi bir parti elbette elindeki her olanağı yeni devletin ihtiyaçları doğrultusunda kullanır. Hatta henüz CHP kurulmadan önce, kendi kadrolarına “sahte” ama yasal bir TKP kurdurur ve Komintern ile üyelik müzakeresi bile yapar. Sonuçta cumhuriyeti kuran kadrolar, önce kendi yollarının hayata geçirilmesi için her aracı kendi lehlerine kullanma becerisine sahip bir devlet geleneği içinden gelirler.

Pragmatik yaklaşım, geçmişten aldıkları bir mirastır. Zamana ve koşullara göre kısa vadeli çözümler üreten İttihat ve Terakki geleneğinde bu yaklaşım açıkça görülür. İlk darbeyi gerçekleştirip iktidar koltuğuna gelen bir siyasi anlayışın, uzun yıllar boyunca iktidarda kaldığı dönemi açıklarken birçok çelişkiyle karşılaşmak mümkündür. Ancak olayları kısa vadeli faydacı bir perspektifle okuduğunuzda, düşünce kalıpları daha net görünür. Çünkü bir gün birlikte hareket ettiklerini, ertesi gün sürgüne ya da idama göndermeyeceklerinin bir garantisi yoktur.

Siyasi amaca uygun her yol, ideolojilerden ve dönemin dış koşullarından bağımsız olarak, yalnızca kendi durdukları noktadan değerlendirilir ve buna göre araçsallaştırılır.

Bu kökten gelen her siyasi hareket içinde pragmatik yaklaşım belirleyicidir. Önce devlet, ülke, bayrak, birlik, parti gibi kendi tanımladıkları “esas” üzerinden hareket ederler. Bugün birçok örgütsel yapı ve düşünce kalıbı, köken olarak kendisini İttihat ve Terakki geleneği ve dolayısıyla Mustafa Kemal hareketi içinde konumlandırır.

Bugün ülkemizde sol siyasetin kendi duruşunu henüz net olarak oluşturamadan, özgün bir siyasal çizgi geliştiremeden CHP mitinglerinde görünür olması da bu düşünce kalıbıyla ilişkilidir. Dönemsel çıkarlar, pragmatik yaklaşım ve CHP içinde kadro devşirme amaçlı taktiksel duruşun kökeninde yatan düşünceyi, geçmişten bugüne taşınan bu tarihsel refleks içinde aramak gerekir.

Sonuç olarak, bu tarihsel çizgi içinde görülen şey ideolojik bir süreklilikten ziyade, koşullara göre şekillenen bir siyasal refleksin sürekliliğidir. Prensiplerin sabitliği değil, koşulların belirleyiciliği; bu tür siyasi hareketlerin asıl açıklayıcı anahtarıdır.

 

Solcu Değişmez, Sadece Saf Günceller!

Solcu Değişmez, Sadece Saf Günceller!

Dün söylediklerinin tam tersini söylüyorsa, mutlaka diyalektik bir açıklaması vardır.

Bazı solcular öyle kalıplar uydurur ki sonunda kendileri de o kalıpların içinde çürür.

Bir sol örgüt üyesi, bir dergi çevresine bulaşmış ve o dergiyi okuyan bir solcu, ömür boyu hep orada kalacakmış gibi bir izlenim yaratılmıştır. Sanki böyle bir gelenek oturtulmuştur. Mahir Çayan geleneğinden geliyorsa hep Mahir Çayan çizgisinden devam edecekmiş, Hüseyin İnan geleneğinden geliyorsa hep Devrimin Yolu çizgisinde kalacakmış, İbrahim Kaypakkaya geleneğinden geliyorsa da ömür boyu partizan çizgisinde olacakmış gibi bir anlayış vardır.

Hatta hepsini geçtim; kitle partileri olan TİP, TKP ya da benzeri yapılardan gelenlerin de hep orada kalması beklenir. Son yıllarda, Yalçın Küçük ile organik bağı olan ve onun adını kullanan bazı siyasi oluşumlar, kendilerini Yalçın Küçük'ün kitaplarına dayandırarak yeni bir gelenek uydurmaya çalıştı. Hatta Deniz'i, Mahir'i ve İbo'yu birbirine karıştıran yeni gelenekler yaratılmaya çalışıldı.

Sonuçta elimizdeki sol gelenekler belli. Neyse ki artık kimse kendisini MDD (Milli Demokratik Devrim) kavramı üzerinden köklendirmiyor. Ama MDD savunuculuğundan gelen liberaller, kendilerince yeni denemeler yapıyor.

Geçmişinde TKP, THKP-C ya da THKO bulunan birisi bugün Pontus meselesi hakkında konuşuyorsa, köklerini araştırmak için Yunanistan'a gidiyorsa, ona karşı nasıl tepki veriliyor?

"Nereden çıktı bu?"

Çünkü bazılarına göre devrimciler değişmezliğe inanır: tek parti, tek çizgi, tek doğru, tek yol...

Adam Pontus köklerini araştırıyor. "Kiliseler ayakta ama halk nerede?" diye soruyor. Akrabalarının, yani büyüklerinin konuşurken hâlâ Rumca cümle yapıları kullandığını görüyor. Diyor ki: "O kök kazınmış olsa da geride kalan bir halk var."

O halkın trajedisini araştırıyor. O tarihsel okuma içinde kendisini ifade ediyor. Diyor ki: "Resmî ideolojinin yarattığı resmî tarihin dışında da yaşanmış şeyler var; onları dillendireyim."

İlginç olan şu ki buna devletten çok, kendisini TKP, THKO ya da THKP-C çizgisinde görenler karşı çıkıyor.

"Nereden çıktı bu?"

"Sen geçmişte şöyle diyordun!"

Ama aslında o söylememiş; okuduğu dergi söylemiş. O dergi artık tarih olmuş. Bugün yaşayan bir organizma değil. Hatta 12 Eylül mahkemelerinde bile ciddi bir siyasi savunma ortaya koyamamış.

Başlangıç noktasıyla geldiği yer arasında uçurum oluşmuş. İlerlemek yerine daha geriye gitmiş; klasik bir CHP kuyrukçuluğuna düşmüş. CHP liderleri arasındaki kavgalarda taraf olmuş.

Peki, insan sormaz mı:

Nereden çıktı bu?

CHP içindeki bir kavga ya da dışarıdan bir lider dayatılması seni neden ilgilendiriyor? Bir burjuva partisinin iç çekişmeleri veya dışarıdan kuşatılmasına karşı gösterilen hassasiyet nereden geliyor?

Sen işkence görürken, senin yoldaşların idam edilirken, sen düşman olarak medyada teşhir edilirken CHP ne yapıyordu?

Maraş Katliamı olurken, Çorum yaşanırken, Sivas yaşanırken; bugün senin saflarında poz verenler o günlerde ne yapıyordu?

Madem CHP ile bu kadar iç içeydiniz, neden ayrı dergiler çıkardınız? Neden ayrı örgütler kurdunuz? Neden karşı adaylar çıkardınız?

Darbenin geldiğini biliyordunuz. CHP çatısı altında birleşip darbecilere karşı direnebilirdiniz. Çünkü cephe olmadan faşizme karşı direncin zayıf kalacağını biliyordunuz. Böyle bir birikiminiz vardı. 12 Mart tecrübeniz vardı. Yenilginin nasıl geldiğini görmüş bir kuşaktınız.

Peki o zaman neden ayrı durdunuz da bugün böyle bir tavır geliştiriyorsunuz?

Diyalektik değişimden söz edilir.

Materyalizm, resmî tarihin dışında bir tarih okumasından söz eder.

İşçi sınıfının çıkarları denir.

Sınıfsal bakış açısından devletin sönümlenmesi nihai hedef olarak gösterilir.

Marksizm bir şey söyler, Leninizm başka bir şey, Maoizm başka...

Ama bizde asıl önemli olan, geldiğin köke sadakat göstermektir. İnsanlar değiştiklerinin farkına bile varmaz. Başlangıç ile bugün arasında büyük bir uçurum oluşur.

Gerçekten Mahir yaşasaydı duruşu ne olurdu?

Deniz'in?

İbo'nun?

İbrahim Kaypakkaya 23 Nisan kutlar mıydı? Ardından 24 Nisan anmasına katılır mıydı?

Mahir Çayan 19 Mayıs yürüyüşü için Samsun'a gider miydi? Samsun'dan aldığı toprağı Anıtkabir'e bırakır mıydı?

"Pontus soykırımı büyük yalandır."

"Ermeni soykırımı büyük yalandır."

"Süryani katliamı büyük yalandır."

Bunları mı söylerlerdi?

Yoksa tarih, koşullar ve atmosfer değişse de değişmeyen şeyin yöntem değil, sorgulama iradesi olduğunu mu savunurlardı?

Sonuç olarak mesele şu:

Kişilerin kendi tercihlerinin değişmesi karşısında ortaya çıkan bu öfke, alay ve küçümseme nereden geliyor?

Kişi değişmez deniyor ama koskoca ülke değişti.

Ulus-devlet anlayışı değişti.

Kemalizm yeniden tanımlandı.

Kemalizm’in partisi olan CHP kabuk değiştirdi. Uzun yıllar aynı liderin iktidarda kalmasını sağladı. Her seçimde iktidardaki partinin ve onun liderinin kazanmasını kolaylaştıracak etkisiz rakipler çıkarıldı karşısına. Böylece "yenilmez lider" algısı üretildi. Oysa seçim kaybetmesine rağmen koltuğunu bırakmayan siyasetçi tipi, o partinin geleneğinde hep vardı.

Daha ne yapsın?

Her seçim sürecinde davul zurna çalınıyor. Her işçi eyleminde davul zurna çalınıyor. Ama kimse dostun kim, düşmanın kim olduğunu sorgulamıyor. Patronla iş birliği içinde olanla olmayan birbirine karışıyor.

Davul zurna eşliğinde geçen işçi eylemlerinin sonunda ise çoğu zaman uzlaşma çıkıyor.

Peki o davul zurna da nereden çıktı? Bazı Dersimli arkadaşlarım var. Onların da kafasında mesele düğümlenip Dersim'e takılıp kalmış durumda. "Dersim soykırımı" demeyen biriyle yan yana gelmem diyor; ama eski yoldaşları bugün "Dersim soykırımı" dese, onlarla yol yürümeye devam edecek. Çünkü zihnindeki temel çelişki artık orada düğümlenmiş. Sanki diğer bütün çelişkiler silinmiş, geriye yalnızca o kalmış.

Her yıl, her fırsatta paylaşımlarında, konuşmalarında yine Dersim vardır. Çünkü canı orada yanmaktadır; hafızası orada takılı kalmıştır.

Şimdi muhtemelen eski yoldaşları da ona aynı soruyu soruyordur:

"Nereden çıktı Dersim?"

 

10 Haziran 2026 Çarşamba

İki Tarih Arasında Babam

 İki Tarih Arasında Babam

Bugün resmiyette babamın doğum günüdür. Gerçekte hangi gün doğduğunu bilmiyoruz. Keşke Hristiyan olmuş olsaydı da kilise kayıtlarından bulabilirdik. Ama Devlet-i Aliyye’nin devamı olan Türkiye Devleti’nde doğum günleri ülke sathında hep anlatımlara, memurların inisiyatifine bırakılmıştır.

Bir de erkek çocukları elden alan askerî nizamname vardır. Devlet doğduğu günü bilmez ama erkek olduğunu bilir ve gelir; ailelerden o erkek çocuklar alınır, yıllarca süren askerlik ocağına bırakılırdı. Orada bitle, pireyle, güneşle, karla, yağmurla mücadele ederken; diğer yandan isyan eden Kürtlere karşı cephe savaşında olduğu öne sürülür, mahkeme kararlarıyla ya öldürür ya da sürgüne gönderirdi. Sağ salim dönenler için askerlik, ömür boyu süren bir anlatıya dönüşürdü.

Neyse ki babam öğretmendi. Öğretmenlere tanınan ayrıcalıktan yararlandı; kısa sürede temel eğitimini alıp Siirt’in köylerine ilk Türk öğretmen olarak atandı.

Orada Kürtçe öğrendi. Şafiî mezhebinin Alevi düşmanlığıyla tanıştı. Her sabah oturdukları evin duvarından bir taş eksilirdi; çünkü Alevinin evinden taş almak sevap sayılırmış. Neyse ki bu taşlar temele kadar inmeyecek kadar yüzeyde kaldı.

Köydeki tek çatılı bina, önünde Atatürk büstü olan okuldu. O binanın çatısı kaçakçıların eşyalarının deposu olmuştu. Jandarma sadece oraya bakmaz, köyün en küçük noktasına kadar arama yapardı.

O yıllarda sınır Barzani için yok gibiydi; gelir giderdi o taraflara. Bu sayede Barzani ailesiyle de tanış oldu babam. Nasıl olmasın; köydeki çatılı binanın tek öğretmeniydi.

Doğu Ekspresi’nin ulaştığı istasyondan köye eşyaları kaçakçılar taşıdı. Bunu başlangıçta o da bilmiyordu. Kaçakçı için eşya, sadece eşyadır.

Tren ve uzun yolculuk hayatıma böyle girdi. Bugün hâlâ uzun yollara gider, yolda insanlarla tanışırım. Eskiden “ülkeyi tanımak istiyorsanız uzun yol gidin” denirdi. Şimdi uzun yola gitsen de yerel kültürle karşılaşmak zor; ülkenin her yeri birbirine benzer hale getirildi. Sanki tek elden çıkmış şehirler, kasabalar… Tek nizam, tek anlayış, tek tip sokaklar. Boyalar bile aynı. Yolda giden için şehirler artık hiçbir şey anlatmaz oldu.

Bugün babamın doğum günü.
Bugün resmiyette doğdu babam.

İki rakam arasına sıkışmış bir yaşamın içinde, ben buna tanıklık ederek büyüdüm.

Beline sararak afişleri evden Tuzluçayır’a götürdüğü günler… O afişlerin gün içinde okulun Atatürk büstünde saklanması… Akşam korsan gösterilerde kullanılması… Gösteri bitince sokağa ya da köprüye asılması…

Böyle bir cepheleşmenin içinde kaldık. Aslında seçmedik; o savaşın içine itildik. Her Alevi, istemsizce bu cephenin bir neferi haline geldi. Çünkü faşist saldırı kendini Alevi düşmanlığı üzerinden örgütledi.

Maraş, Çorum, Sivas katliamları bunun en açık örnekleriydi. Ankara’da “kurtarılmış bölgelerin” Alevilerin yoğun yaşadığı yerler olması tesadüf değildi. Direniş, bu zorunlu hattın içinde şekillendi.

Sonradan öğrenecektik ki bu cepheleşme, 12 Eylül darbesini yapan generallerin ve arkasındaki Amerika’nın işiydi. Savaş bittikten, idamlar yapıldıktan ve “demokrasiye” dönüldükten sonra…

Anti-faşist mücadelenin sosyalizm mücadelesinden ayrıştırıldığını… Anti-emperyalist başlayan devrimci çizginin anti-faşist hatta sıkıştırıldığını… Ve böylece anti-emperyalist ve doğal olarak anti-kapitalist damarların binlerce insanın ölümü pahasına sönümlendirildiğini… Pentagon duvarları arasında planlanmış bir süreç gibi…

Büyük savaşlardan önce geri kalmış ülkeler hep birer test alanına çevrilir. Biyolojik ve kimyasal yöntemler burada denenir. Biz de tıpkı Arjantin gibi, Şili gibi bu test sahalarından biriyiz.

Bizim 12 Eylül’ümüz, onların 11 Eylül’üdür. Darbecilerin kıyafetleri farklıdır ama zihin aynıdır. Amerikan patentli darbeciler “demokrasi” getirir; o demokrasi işkence merkezlerinde, idam sehpalarında, infaz timleriyle kurulur.

Benim babamın doğum günü, ülke tarihinin bir dönemine tanıklık etti.
Ben de babamdan geriye kalana hâlâ tanıklık ediyorum.
Onun bıraktığı mirası, birikimi ileriye taşıyorum.

Çünkü kendi tarihimizi yazamazsak, başkalarının yazdığı tarihi kabul etmeye ve yaşadıklarımızı inkâr etmeye mahkûm oluruz. Ben inkâr etmiyorum; yaratılan gerçekleri reddederek kendi gerçekliğimi kuruyor ve bu zamana itiraz ediyorum.

İyi ki babam doğmuş. O olmasaydı, annem olmasaydı; ben ve kardeşim olmazdık. Akan zamana küçük de olsa bir tanıklık da mümkün olmazdı.

Lüksemburg’un sözü aklımdadır: “Vardık, varız ve var olacağız…”

Tarih böyle bir şeydir. İnsana dair olan bize yabancı değildir. Marks’ın da işaret ettiği gibi, binlerce yıl önce söylenen sözler bile yeniden tekrar eder kendini. Biz de tekrar etmeye devam ediyoruz.

 

9 Haziran 2026 Salı

Herkesin Haklı Olduğu Tımarhane

Herkesin Haklı Olduğu Tımarhane

Bu ülkede herkes haklıdır. Siyasetçi haklıdır, muhalif haklıdır, televizyon yorumcusu haklıdır, sosyal medya filozofu haklıdır. Trafikte korna çalan da haklıdır, korna yüzünden kavga eden de. Kimse hata yapmaz, kimse yanılmaz, kimse eksik değildir. Böyle bir yerde gerçeğin fazla şansı yoktur.

İnsanı anlamak için psikoloji okumaya da gerek yoktur. Akşam haberlerini açmak ya da bir televizyon dizisinin iki bölümüne denk gelmek yeterlidir. Bir süre sonra kimin senarist, kimin siyasetçi, kimin yorumcu, kimin mahalle kabadayısı olduğunu ayırt etmek zorlaşır. Çünkü hepsi aynı okuldan mezun gibidir: Bağırma Sanatları Akademisi.

Türk dizileri öyle bir memleket tasarlar ki, bir süre sonra seyircisi de o memleketin vatandaşı olur. Bağırarak konuşur, tahammülsüzdür, açıklamayı gerekli bulmaz, karşısındakini hep aptal olarak görür. Gücünü abartır ama daha güçlü birini görünce sesi kısılır. Kendisi gibi davranmaz ama herkese karakter dersi verir. Akşam olunca da kendisine benzeyenleri bulup küçük iktidar oyunları oynar. Pısırık, kişiliksiz, omurgasız ama her şeyi bilendir.

Tabii mesele yalnızca diziler değildir. Çünkü diziler hayattan beslenirken hayat da dizilerden beslenir. Bir noktadan sonra neyin kurgu, neyin gerçek olduğunu kimse ayırt edemez.

Türk haberlerini izleyen ise başka bir evrenin sakinidir. O da fesattır, kötülük düşünür, hep "onun yerinde olsaydım" der, taraftır; karşısında kim varsa ona karşı nefret söylemini geliştirir. Her şey onun gözünde ya mükemmeldir ya da berbat. Ara tonlara yer yoktur. Gri renk sanki ülkeden sürülmüştür.

Sonuçta dizi ya da haber izleyen hastadır; hasta olmayan da kısa sürede hasta olacaktır. Çünkü burada sağlık bulaşıcı değildir, hastalık bulaşıcıdır.

Bu yüzden siyasette de farklı bir manzara görmeyiz. Orta oyunu oynanır, ekranda Hacivat ile Karagöz'ün daha yüksek sesli bir versiyonuna şahitlik ederiz. Kimse çözüm üretmez ama herkes suçlu bulur. Kimse iş yapmaz ama herkes kahramandır. Herkes memleketi kurtarmakla meşguldür; bu yüzden memleket bir türlü kurtulamaz.

Erkekler kadınları öldürür; artık haber niteliğini kaybetmiştir. Kadın programlarında katil aranır ve genelde programa konuk olan kişi bir süre sonra sıkılıp cinayeti itiraf eder. Çıkar mahkemeye, kravat takar, indirimli ceza alır; birkaç ay sonra yeni bir kurban arayışına girer. Toplum dehşete düşmüş gibi yapar, sonra sıradaki vahşete geçer. Çünkü burada trajedilerin bile yayın süresi vardır.

Ülke toplu travma içindedir; nefes alışları bile normal değildir. Öfke o kadar ucuzlamıştır ki bir omuz teması cinayet gerekçesi, bir korna sesi savaş ilanı sayılabilir. Trafikte biri sizi geçerse hakaret etmiş olur; geçmezse yolu işgal etmiştir. Acelesi olanlar acele etmeden birbirini döver. Trafik ilerlemez ama öfke son sürat gider.

Türkiye denen ülkede artık hiçbir şey normal değildir; bundan dolayı normal olanlar absürt gözükür. Sakin insan şüpheli, kibar insan samimiyetsiz, düşünen insan ise tehlikeli bulunur.

Ülke toptan 49'luk olmuş ama kimse Bakırköy'e gitmez. Gidenler de çarşısında uzatılan mikrofona konuşur, cahilliğini kayıt altına aldırır. Sonra o görüntüler milyonlarca kez izlenir ve kimse kendini o görüntünün içinde görmez. Bu da memleketin ayrı bir yeteneğidir: Herkes başkasını teşhis eder, kimse aynaya bakmaz.

Ülke geleceğini göremez, sürekli kriz hâlinde yaşar. Bir kriz biterse yenisi aranır. Sakinlik şüphe uyandırır çünkü insanlar felakete o kadar alışmıştır ki huzuru anormal bulur.

Hastalar da komaya girer; ya kurtulur ya da ölür. Ölürse ölümsüz olur. Ölünce badem gözlü olur; onun badem gözlerini öven mutlaka bulunur. Hayattayken taşlananlar, öldükten sonra heykelleştirilir. Bu toplumun vicdanı da çoğu zaman mezarlık ziyaretine geç kalır.

Belki de asıl mesele, bütün bunların yaşanması değil; artık kimsenin bunlara şaşırmıyor olmasıdır. Gürültü normal olmuş, öfke karakter yerine geçmiş, vicdan ise lüks sayılmıştır. Herkes konuşur ama kimse dinlemez; herkes yargılar ama kimse kendine dönüp bakmaz. Herkes haklıdır, herkes mağdurdur, herkes suçsuzdur. Bu yüzden de kimse değişmez.

Sonunda ortaya ne toplum kalır ne ortak akıl; sadece birbirine bağıran kalabalıklar kalır. Ve o kalabalıkların içinde, aklı başında kalmaya çalışanlar anormal görünür.

Çünkü burası, herkesin haklı olduğu tımarhanedir.

 

Ölü Kumsallar Cumhuriyeti

Ölü Kumsallar Cumhuriyeti

Sahillerdeki turizm yatırımı denilen şey; sahillerin diğer canlılardan arındırılması, ölü kumsallar hâline getirilmesi, deniz içinde turistleri rahatsız edeceği düşünülen canlıların uzaklaştırılması ve ince bir kum ile özel plajlar oluşturulmasıdır.

Nerede bir turizm amaçlı yatırım varsa, orada görünüm adı altında doğa değiştirilir. Binlerce yıldır o bölgede yaşayan canlılar ya yok edilir ya da sürülür. Başka yerlerden getirilen çiçekler, ağaçlar ve çimlerle yapay alanlar oluşturulur.

Arnavutluk'ta Trump ailesinin turizm yatırımına karşı bir direniş söz konusu. Balkanlar'daki Trump yatırımlarına karşı direniş hep vardı; çünkü onlar da biliyor ki büyük oteller oradaki doğal ekolojiyi yok edecek, alanları yeniden düzenleyecek ve yerli halkın uzaklaştırılmasına ya da köleleştirilmesine neden olacaktır. Yerel kızların ve oğlanların satıldığı bir et pazarına dönüştürülmesidir.

Turizm yatırımı masum değildir. Üstelik küresel ölçekte yapılan yatırımlar, tamamen yeni yaşam alanlarının oluşturulması anlamına gelir.

Trump ve ailesi, Gazze'de lüks bir tatil köyü kurmak için milyonlarca yaşayan Filistinliyi, Hristiyan ve Müslüman nüfusu ortadan kaldırmak yerine; uysal, her denileni yapan, eğlendiren ve eğlence sektörüne hizmet veren bir alan yaratmak amacıyla soykırım uyguluyor. Aslında büyük yatırımların hepsi görünmez bir soykırımdır.

Bugün ülkemizin birçok sahili halka kapalıdır. Daha da kapatılması için yeni altı ve yedi yıldızlı yatırımlar yapılmaya devam ediyor. O lüks yatırımların konukları, yereli görmeden, her şey dâhil olarak geldikleri o izole ve steril ortamda eğlenirken parasını bırakıp gidiyor. Gönlünü eğlendirenler için her türlü hizmet sunuluyor. O otellerde sunulan sadece yemek ve eğlence değildir elbette; çünkü eğlencenin sınırı yoktur. İsteyene kadın, isteyene çocuk, isteyene erkek, isteyene her çeşit uyuşturucu; isteyenin istediğini yaptığı, bir anlamda serbest ticaret bölgesidir.

Bacası olmayan sanayi alanları birer cinayet mekânıdır.

Her cinayet araştırılmaz. Çoğu zaman cesetlerin üzerinde tepinilir; kimse o cesetlere bakmaz, sadece eğlenmeye devam eder.

Ülkemizin en güzel koyları; birkaç zengin ve bürokrat eğlensin, yazları birkaç gün kalsın diye yat limanları adı altında betona dönüştürülür. Ormanlar içinde ağaçlar kesilerek lüks görünümlü binalar yapılır, mahremiyete önem verilen havuzlar inşa edilir. Helikopter pistleri ve korumaların kullanacağı asfalt yollarla bu alanlar birer yağlanma sahasına çevrilir. Sonuçta para gelen yerden manzara ve doğa esirgenmez.

Turizm, diğer anlamıyla kara paranın serbest hareket ettiği alanlardır. Eğlence için sunulan spa'larda, hizmet sektörüne uygun güzel ve yakışıklı çalışanların ceplerine bırakılan paranın kaydı olmaz.

Eğer bir kara para varsa, onun yıkanma yerleri eğlence alanlarıdır.

Sanayileşmiş tüm turizm yatırımları birer eğlence alanıdır.

Orada var olan tüm gelenekler, görenekler ve folklor; eğlence sektörü için değiştirilir. Konuklar eğlensin diye içleri boşaltılır, mekanik bir görünüme büründürülür. Seksi görünüme önem verilerek bir anlamda seks ile gençlik iksiri dağıtılır. Yaşlı erkekler ve kadınlar orada gençleşir, yıllık iş yaşamından kaynaklanan sıkıntılarından arınır, gençleşmiş olarak ülkelerine dönerler. Tatil, bir anlamda spermlerin ve yumurtaların ölü olarak birleşme alanıdır.

Sonuçta Arnavutluk'ta halk flamingo devrimini yapıyor; bizler ise kazların tüylerini yolup konuklara kaz tüyü yastıklar sunmaya devam ediyoruz. Bir tarafta canlıların, koyların ve yaşam alanlarının savunusu var; diğer tarafta ise her şeyin manzaraya, metrekareye ve hizmete dönüştürüldüğü bir düzen.

Flamingoların gittiği, yerel halkın kıyılardan uzaklaştırıldığı, koyların betona gömüldüğü yerde geriye sadece kumsal kalmaz; geriye ölü kumsallar kalır. Çünkü bir kıyıyı kıyı yapan yalnızca deniz ve kum değildir; onunla birlikte yaşayan canlılar, insanlar, gelenekler ve hafızadır.

Biz de her yaz biraz daha büyüyen bu Ölü Kumsallar Cumhuriyeti'nde yaşamaya devam ederiz. Flamingolar gider, müşteriler gelir.

 

8 Haziran 2026 Pazartesi

Hatıra Defterinden Tarihe Düşen Notlar

Hatıra Defterinden Tarihe Düşen Notlar

Yıllar öncesiydi, sanırım ikinci sergimi açıyordum. Yok yok, üçüncü sergim... Sergim dediğim karma değil, kişisel sergim. Her sergimin açılışında ortama göre bir şeyler yaparım. Side'de başlayan kişisel sergi açma maceramın üçüncü ayağı, Hacettepe Üniversitesi Keçiören'deki Sosyal Hizmet Yüksek Okulu'nun salonunda olmuştu. Açılışta türkü, şiir, sahnede karikatür ile birlikte canlandırılmıştı. Son dakikada sahneye çıkanlar belirlenmiş, şiir okuyacak şair dostlarım yerlerini almış ve sergi açılmıştı. Her serginin bir de hatıra defteri ya da görüşler yazılsın diye bir defter konurdu. Gelenler görüşlerini yazardı. Sergi defteri baştan aşağıya propagandaya dönüşmüş, dinciler, "Siz burada hava atıyorsunuz ama gelmekte olan sizin güneşiniz değil, biz İslam'ın ayak sesleriyiz." demişlerdi. Yıl 1988. O yılda Nurcu tarikatı amatör şekilde hazırladıkları Zaman gazetesini çıkarıyordu, Tercüman hâlâ yayındaydı. Bu sağ basın bizim etkinliğimizi başlığa taşımış, sanki biz orada anarşi çıkarmışız gibi nefret dilini kullanarak haber yapmışlardı.

O tarihte henüz ılımlı İslam geleceği konuşuluyordu ama henüz tam gelmemişti. Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Başkanı Melih Gökçek olmuş, kendisi kadrolaşmaya başlamıştı. Elbette bizim okul o kurum ile doğrudan içli dışlıydı. Bir yere varmak, çoğu zaman birinin adamı olmaktan geçiyordu.

Sağ ve ılımlı İslam yeni bir rotaya doğru eğiliyordu; geleneksel olanın yerine yeni bir İslami dil yerleşiyordu.

Ülkemiz dünyadaki tarihsel kırılmadan bağımsız değildir.

Kimin nerede durduğunun artık pek önemi kalmamıştı; çünkü kırılma anlarında zeminler hızla çözülür, kısa sürede yenisi yerini alır. Siyaset, bu kırılma dönemlerinde omurgasız değil ama hızla uyumlanan aktörlerle şekillenir. İslami siyaset de geleneksel siyasetin içinden yeni figürler devşiriyordu.

Bizim tarihimiz, 12 Eylül'den bugüne hızlı bir dönüşümün tarihidir.

Yüzyıllık Cumhuriyet bu kısa sürede olgunlaştı, biçim değiştirdi. Ulusal değerlerin yıkılıp etik kurallarının çöpe atıldığı, "Benim memurum işini bilir." anlayışıyla rüşvetin, siyasi rantın, kayırmacılığın; kısaca ulus devletin oluşturduğu örf ve adetlerin aşındığı bir süreç yaşandı.

Ulus devletin kazanımları pazara açılırken, sermaye de el değiştirdi. Ulus devletin sermayesi yanında, siyasi çevrenin yarattığı yeni bir sermaye oluşumu “Anadolu Kaplanları” adı altında somutlaştı. Bu süreçte İslam elbisesi giydirilmiş, faizi günah sayan, yönetim kurullarının odasında mescitlerin bulunduğu yeni bir ulema-ümmet karışımı sermaye yapısı ortaya çıktı.

Günlük hayatın dili değişti, kısa sürede kitleler bu yeni dili uzun süredir kullanıyormuş gibi benimsedi.

Telefonlar artık "alo" diye açılmaz oldu; "Selamünaleyküm" yaygınlaştı, günlük hayatın diline yerleşti.

Sergi defterine yazılanlar bir bir gerçek oldu.

Filistin davası bile solcuların elinden alınmış; Hamas eliyle İslam'ın yükselişine eklemlenmişti. Filistinliler Arap coğrafyasının içinden sıkışırken, yeni şemsiye İran destekli Türkiye siyasi iradesinin üzerine açılıyordu. İran ve Türkiye, Filistin davasının savunucuları olarak konumlandı.

“Reklam arası” sözü dolaşıma girdi.

Türkiye'de ılımlı İslami siyasi irade kendisini güçlü hissettikçe niyetlerini gizleme gereği duymamaya başladı. "Cumhuriyet reklam arasıydı." sözü bu dönemin karakterini yansıtır. Çünkü reklamlar bitecek ve yarım kalmış hikâye kaldığı yerden devam edecektir. Film neyse o, senaryosuna uygun ilerleyecektir. Reklamlar ise gerçekleri değil, hayal edileni gösterir; tüketim çağrısıdır. Her şey tüketilebilir hâle gelir; Cumhuriyet bile.

Siyasi sınırlar, aynı zamanda kıtalar arası konumunuzu da belirler.

Yüzüncü yıla doğru Amerika öyle bir büyükelçi atayacaktı ki, bu kişi aynı zamanda iki ülkenin de temsilcisi gibi işlev görecekti. Irak ve Suriye iç işlerine karışan bir Türkiye büyükelçisi, unvanların söyleniş biçimiyle aslında pozisyonunu da ilan etmiş oldu. Üç ülkenin bir pazar hâline gelmesiyle, Avrupa Birliği’ne alınmayan Türkiye, Ortadoğu siyasi birliğine gönüllü bir üye gibi konumlandı. Avrupa ülkesi konumundan Ortadoğu ülkesi konumuna geçiş tamamlandı. Siyasetin dili de Ortadoğu ülkelerinin diline yaklaşmaya başladı…

Siyasi sınırlar değişmişti.

Şam'da uçan kuştan sorumlu olan ülke, Suriye’ye siyasi İslamcı militanın kravat taktırılmasıyla kurulan yapının hamisi konumuna geldi. Bu durum, Suriye sınırında oluşabilecek Kürt devletini ortadan kaldırmış; Kürt sorununu Suriye iç meselesinden çıkarıp ortak pazarın sorunu hâline getirmişti.

Ticaret sınırları ortadan kaldırır.

Sonuçta Irak ve Suriye Osmanlı Devleti'nin eski coğrafyasıydı; Misak-ı Millî sınırları içindeki topraklar hâlâ oradaydı. Son meclisin kararı bu kez eksiksiz biçimde hayata geçecekmiş gibi tasavvur ediliyordu.

Emperyalist politika, günlük siyasetin üzerindedir.

Ankara’daki büyükelçi, bize yeni bir gelecek rotası çiziyordu. Bu perspektifin on yılda oluşmadığı açıktı. Çünkü emperyalist devletler, kısa vadeli çözümlerin kendi sonlarını hazırlayacağını bilen bir tecrübeye sahiptir. Sömürü ilişkisi kurdukları ülkelerin siyasetçisini satın alabilecek kadar sistemli bir akıl geliştirmişlerdir. Bu politikalar, düşünce kulüplerinde tartışılır, doktrin hâline gelir ve zamanı geldiğinde liderden bağımsız biçimde uygulanır. Devletin ya da şirketin çıkarı, siyasetin üzerindedir.

Borsa kapitalizmin sembolüdür.

Cumhuriyet bizi bağımsız bir sanayi ülkesi yapmadı; ancak köylülüğü ortadan kaldıran Büyükşehir Yasası ile büyük bir dönüşüm gerçekleşti. Köyler mahalleye dönüşünce köylü de ortadan kalktı. Mahallelerin sorunları, para getiren her şeyin yağmaya açık hâle gelmesiyle yeni bir düzene dönüştü. Madenler, HES’ler, RES’ler, JES’ler, yollar ve tüneller derken el değmemiş yer kalmadı; yol olmayan yerler bile taş ocağına, madene dönüştü. Sonuçta doğa yağmaya açıldı ve enerji borsası kuruldu.

Siyasi olarak Osmanlı Devleti, bugün farklı bir biçimde ülkemiz ve çevresinde yaşamaya devam ediyor. Otokrasi ve monarşi kavramları yeniden yorumlanır oldu. Kur’an ayetleriyle ekonomi dizayn edilmeye çalışıldı, enflasyon yükseldi. Sonuçta dışa bağımlı bir devlet yapısı ortaya çıktı. Zamanın kıvrımı, bizi kapitülasyonlar altındaki Osmanlı ekonomisine benzer bir noktaya yeniden taşıdı.

Bizler için reklam bitti mi?

Bilmiyorum ama resmiyette birilerinin ima ettiği reklam hâlâ devam ediyor...

Devletin partisi vardır, bir de devlet partisi vardır. Ülkemizde yıllarca devlet partisi olarak algılanan "kurucu" parti artık devletin partisi oldu. Bu, 12 Eylül sürecinde kapatma ile somutlaştı. Tüm kadrolar değiştirilerek geçmişle bağ yalnızca isme indirildi. Yeni politikada ideolojik duruştan çok konjonktür belirleyici hâle geldi.

Devlet partisinin yeri boş kalmadı. Kısa süre içinde, bir yıl önce kurulan ılımlı liberal İslam partisi, laik–antilaik, türbanlı–seküler cepheleşmesi içinde devlet partisine dönüşme imkânı buldu. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası olağanüstü hâl sürecinde parti devletleşti. Devletin partisi MHP ise yeni konjonktürde devletin bekası adına bu yapının yanında konumlandı.

Bugünlerde yaşanan CHP tartışması, “mutlak butlan” kararı ile devletin tüm partilerinin aynı kulvarda devletin bekası etrafında yan yana geldiği bir tabloyu ortaya çıkardı. Devletin partileri olduğu kadar, bu partilerin muhalefeti de vardır. Cumhuriyet, İslamlı ve İslamsız muhalefet biçimleriyle birlikte var olur. Demokrasi; sandığa gitme hakkı, muhalif partilerin varlığı ve belirlenen alanlarda protesto edebilme özgürlüğüyle tanımlanır. Osmanlı monarşisinde ve İkinci Meşrutiyet döneminde de benzer özgürlük alanları vardı. Tarihte en geniş özgürlük alanları, çoğu zaman monarşinin, otokrasinin ya da faşizmin geri çekildiği anlarda ortaya çıkar; ancak bu alanlar kısa sürede yine “devletin bekası” gerekçesiyle sınırlandırılır. Çünkü özgürlük, çoğu zaman yalnızca iktidarın sınırları içinde tanımlanır.

Zaman kavramı üzerine düşünürken, çok kısa bir zaman içinde büyük şeyler yaşandı. Değişim o kadar hızlı oldu ki, nelerden vazgeçtiğimizi, neleri olağan kabul ettiğimizi düşünmeye dahi fırsat bulamaz hâle geldik. Bizi öyle bir girdabın içine çektiler ki, nereye savrulduğumuzu ve nasıl bir sonuca doğru gittiğimizi bilemez olduk. Gelecek belirsizleşirken, geçmiş de giderek bulanıklaşıyor...

Sergi defterine yazılan küçük bir not, bizi nereye savurduğuna dair zihnimde oluşan fırtınanın dinmiş hâlidir. Bugün sergi defterlerine acaba neler yazılıyordur? Kimlerin hayali gerçek olacak, kimler hâlâ geleceğin şanlı marşını söylemeye devam ediyor?