2 Temmuz 2026 Perşembe

Bir Ateşin 33 Yılı

Bir Ateşin 33 Yılı

33 yıl geçmiş... Ne çabuk geçti, ne çabuk...

2 Temmuz için yola çıkmadan önce sevgili dostum Asaf Koçak ile görüşmüş, “dönüşte” diye sözleşmiştik. “Hadi,” demişti, “sen de gel...” İşim vardı, gitmem söz konusu değildi... Dönünce, o hırsız kılıklı birinden söz edeceğim demişti, edemedi...

Yanan otelde ölüme giderken mızıka çaldı. Mızıka çalmadığı anlarda Cumhuriyet gazetesine haber geçmişti: “İçeriden biri bildiriyor...”

İlk defa yaptığı bir heykel satılmıştı, üstelik bir sanat galerisinde... Deve kuşu... Onu yapmıştı. İbrahim Demirel’in galerisinde...

Bir şair kadına âşık olmuş...

O şair kadını Almanya’da görüşmüş, ondan dinlemiştim...

Sivas’ta kardeşi öldürülen gençler, ailelerin fertleri, sendikacı bir kadın arkadaşım ile gelmişlerdi. Onlardan dinlemiştim; benim olmadığım zamanları... Onları Hollanda’dan alıp evime getirmiştik. Benden sonra işkence tedavi merkezi olarak kullanılan Danimarka’daki psikolojik rehabilitasyon merkezine gittiler...

Asaf Koçak hem çizgi yoldaşımdı hem de dostumdu. Bunu bir iki defa daha yazmıştım... Şair dostumuz Adnan Yücel...

Üçümüzün Mülkiyeliler Birliği bahçesinde, kapıya yakın bir masamız vardı. Şiir ve karikatürden söz ederdik. Her iki sanat birbirine o kadar yakındır ki; tüm şairler dostumuz, çizerler yoldaşımızdır...

33 yıl geçmiş sözleşmemizin üzerinden... 33 yıl ne kadar uzun, ne kadar kısa...

Daha dün gibi, acının yüreğime düştüğü an...

O acı her sene tazelenir, yeniden yanar, yeniden kulağıma mızıka sesi gelir...

Asaf’ın karikatür için mesleğinden istifa edip Ankara’ya geldiği günü anımsarım...

Verilen sözleri, tutulmayan sözleri... Kapağı olmayan albümü... Çok önem verirdi karikatüre... Onun hayat çizgisi, karikatüründeki çizgi olmuştu...

Sonra şair dostlarım gelir usuma...

Ozanlar...

Ozanların sazı ile semah öğrenmem...

Semah gösterilerinde saz çalmaları...

Alevi deyişleri...

Onlar gelir geçer usumdan...

Daha dün gibi benim çocukluğum, ölen dostlarımın arkasından ağıtlarım...

Ne kadar çok ağıt biriktirmişim?

Ne kadar dostum ışıklar içinde...

Ne kadar dostum usumun gri hücreleri arasında...

Ne kadar...

Zaman geçti gitti...

Onları yakan ateş, yıllar içinde daha çok insanı yaktı...

Canlı bomba ile, kılıç ile baş kestiler, kızları cariye yaptılar, köle pazarında sattılar... Siyasi İslam işte bu!

Sivas’ta benzin bidonu taşıyanlar, Ortadoğu’yu, ülkemizi bir ateş çemberine döndürdü...

Öldürdüler, “Allahu ekber” diye bağırdılar... “İşte cehennem ateşi” derken kahkaha ile güldüler...

Ortada benzin bidonu taşıyanlar, siyasi İslam’ın Arap Baharı olacağını hiç bilemeyeceklerdi. Öğrendiler... Arkalarına Amerikan emperyalizmini alınca ellerinden kılıç, vücutlarından bomba, akıllarından ölümden başka bir şey geçmedi. Her ölüm üzerine zafer nidaları oldu. “Allahu ekber” diye bağırmak... Bomba gökten düşüyor, “Allahu ekber”... Uzun namlular ile insan öldürüyorlar, “Allahu ekber”... Canlı bomba ölüme giderken “Allahu ekber” diye bağırıyordu...

Kısacası Sivas 2 Temmuz, “Allahu ekber” nidalarının bir sistematik saldırı sloganı olacağını kim düşünebilirdi?

Maraş, Çorum katliamı yapanlar da “Allahu ekber” diye bağırmışlardı...

Siyasi İslam kendisini iki kelime ile vücut bulmuş, siyasi iradesini ortaya koymuştu...

Onlar için özgürlük, kendilerinin sonsuz can alma, kendisi gibi olmayanı köle yapıp pazar kurup satma olarak algılanmıştı... Kadınları türbana, türban yetersiz diyerek peçe arkasına alıp, kadınların haklarını ortadan kaldırdılar. Pazarda alınıp satılan, yanında erkek olmadan çıkanları ise köle yapma, cezalandırma haklarını kendilerinde buldular...

33 yıl geçti ömrümden.

Asaf için 33 yıl geçmedi... Onun zamanı durdu. Ben ise yaşlandım, gözyaşım hep aynı yerde, kurumadan durdu...

 

"Münferit" Dediler...

"Münferit" Dediler...

2 Temmuz'u yalnızca bir katliam olarak değil, Türkiye'de siyasal dinci şiddetin en önemli kırılma noktalarından biri olarak da hatırlamak gerekir.

2 Temmuz 1993'te Sivas'ta Madımak Oteli ateşe verildi. 33 aydın, sanatçı ve yazar ile 2 otel çalışanı yaşamını yitirdi. Bu katliam, yalnızca bir linç değil; laik yaşama, düşünce özgürlüğüne ve farklı inançlara yönelik dinci nefretin en ağır örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Aynı zamanda, sonraki yıllarda Türkiye'nin karşılaşacağı radikal dinci şiddetin geriye dönüp bakıldığında en önemli kırılma noktalarından biri olarak görülebilir.

Sonraki yıllarda Türkiye, radikal İslamcı örgütlerin gerçekleştirdiği çok sayıda kitlesel saldırıya sahne oldu:

2 Temmuz 1993: Sivas (Madımak) Katliamı.

15 ve 20 Kasım 2003: İstanbul'da iki sinagog, HSBC Genel Müdürlüğü ve Birleşik Krallık Başkonsolosluğu El Kaide bağlantılı intihar saldırılarıyla hedef alındı.

11 Mayıs 2013: Reyhanlı saldırıları.

2013: IŞİD adı kullanılmaya başlandı.

20 Temmuz 2015: Suruç Katliamı (IŞİD).

10 Ekim 2015: Ankara Garı Katliamı (IŞİD).

12 Ocak 2016: Sultanahmet Meydanı saldırısı (IŞİD).

19 Mart 2016: İstanbul İstiklal Caddesi saldırısı (IŞİD).

28 Haziran 2016: Atatürk Havalimanı saldırısı (IŞİD).

1 Ocak 2017: Reina gece kulübü saldırısı (IŞİD).

Bu saldırıların failleri ve örgütsel yapıları farklı olsa da ortak paydaları, dinci aşırılıkçı ideolojiyi şiddetin gerekçesi olarak benimsemeleriydi.

2 Temmuz 1993, Türkiye'nin yakın tarihinde bu karanlık çizginin en erken ve en önemli kırılma noktalarından biri olarak hafızalardaki yerini koruyor.

"Münferit" dediler.

Sonra aynı nefret, başka şehirlerde, başka örgütlerin isimleriyle, başka yöntemlerle yeniden karşımıza çıktı.

İsimler değişti; El Kaide oldu, IŞİD oldu. Hedefler değişti; aydınlar, ibadethaneler, meydanlar, havaalanları, konserler, gece kulüpleri...

Ama nefretin beslendiği kaynak, farklı olmayı düşman gören aynı karanlık zihniyetti.

Bu yüzden 2 Temmuz'u anmak, yalnızca geçmişi hatırlamak değil; nefretin ve fanatizmin "münferit" olmadığını unutmamaktır. Unutulursa, tekrar eder.

 

1 Temmuz 2026 Çarşamba

Güce Rağmen Sanat

Güce Rağmen Sanat

Sanat, özgürlüğün değil; çoğu zaman baskının içinden konuşabilme çabasıdır."

"Güce eğilmeyen sanatçı..." Bu söylemi duydukça kara mizahın bir ürünü olduğunu düşünürüm. Güce sanatçı boyun eğmiştir ama ona rağmen kendi düşüncesini eserinde yansıtmaya çalışmıştır. Hiçbir sanatçı yaşadığı zamandan sorumsuz değildir ve o zamanın baskısı içinde kendisini biçimlendirmiş, kendisine nefes alabileceği alan açmıştır.

Sanatçılar (kimse onlar) boyun eğmiştir, üstelik tüm güç karşısında el divan da durmuştur. Elbette bunda istisnai durum söz konusudur; derisi yüzülen büyük ozanlar... Adamın derisini yüzmüşler, daha nasıl isyan etsin?

Bu durum yalnızca edebiyat ya da şiir için değil, sinema gibi kolektif sanatlar için de geçerlidir. Çünkü burada da tek tek bireylerden çok, güç ilişkileri içinde şekillenen bir üretim süreci vardır.

Sinema tarihinde bütün oyuncular, sanki çektikleri filmin senaryosunu yazmış, yönetmiş gibi algılanır. Belki rollerine küçük katkılar yapmış olabilirler ama onlar ellerine verilen senaryoda kendi üstlerine düşen rolü oynamakla yükümlüdür. Oyuncu oyuncudur ve o rolü en doğal, en abartısız ama içinde yabancılaştırma efekti taşıyan hâliyle sunmalıdır; bu oyuncunun görevidir. Sabit yüzle, tekdüze sesle oyuncu olunmaz ama ülkemizde buna benzer birçok oyuncu vardır ve çevresi olduğu için birçok yapımda da rol almıştır.

Ülkemizin en değerli, büyük usta oyuncuları arabesk sanatçılarının filmlerinde yan roller oynamıştır. Sırf adları o beyaz perdede olsun, seyirci gelip onları görsün diye para karşılığında küçük rollerde bulunmuş, beyaz perdede görünmüşlerdir...

Sonuçta yönetmenin, senaristin ve dramaturgunun eseri olan filmlerin oyunculara mal edilmesini hâlâ anlamış değilim. O yönetmen başka bir oyuncuda karar kılıp rolü ona sunmuş olsaydı, o rol sunulan oyuncunun olacaktı; ama içerik ve biçim kime ait olmuş olacaktı?

Oyuncular sadece görseldir beyaz perdede ve bazı oyuncuların ilkeleri olur; o ilkeler etrafında rolleri kabul ederek tercihlerini ortaya koyabilirler. Hem faşist hem de komünist içerikli filmlerde rol almış, dönemin şartlarına uygun olarak ekonomik olarak rahatlamak için bu rolleri üstlenmiş birçok oyuncuyu görebilirsiniz. Düşünsenize; bir filminize bakıp faşistler Alevileri kitlesel olarak öldürüyor, başka bir filminize bakıp işçi sınıfının unutulmaz filmleri arasında yerini alıyor...

Tam da bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Bir filmin gerçek sanatçısı kimdir? Oyuncu mu, yoksa eseri kuran ve biçimlendiren yaratıcılar mı?

Sinema filminin sanatçısı senaryoyu yazan, dramaturgiyi kuran ve yönetenlerdir; oyuncular ise o sanat eserinde görev alan ve görüntüyü ortaya çıkaranlardır. Kısaca sahnede rol alan tiyatro oyuncusudur. Bir şeyi icra etmek insanı sanatçı yapmaz; türkü söyleyen türkücüdür, icracıdır. Sanatçı bir şeyi yaratandır.

Gerçi her sanatçı yoktan yaratamaz. Yaşam içinde mutlaka tarihsel bir karşılığı vardır; yani sınıfından, zamanından, yaşadığı kültürden bağımsız eser üretmez. Dali Amerika'ya gidip aynı etkiyi yaratamamıştır; Brecht de Amerika'da aradığını bulamamış, Berlin'de dünya tiyatrosuna yön veren eserlerine imza atmıştır.

Sanatçı kavramı tartışılmalıdır. Ama konumuz sanatçı kimdir değildir; konumuz, sanatçının güç karşısında boyun eğmesidir.

Bu nedenle tartışmayı kuramsal örneklerden çıkarıp kendi tarihimiz üzerinden sürdürmek daha açıklayıcı olacaktır. Çünkü asıl tartışma da burada görünür hâle gelir.

Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Aziz Nesin... Ülkemizin en dirençli, en kavgacı, en mücadeleci büyük sanatçılarıdır. Hâlâ da var olmaya devam ediyorlar. Büyük sanatçılar her zaman ortaya çıkmaz; belli bir tarihsel dönemde ortaya çıkar, topluma muhalif bir şeyleri dile getirir ve kendi inançları doğrultusunda eserlerini ortaya koyarlar.

Nazım Hikmet devletin baskısını yaşadı; hem Sovyet devleti hem de Türk devleti... Biri burjuva, biri işçi sınıfının devleti... Devletin baskısı altında birçok eserini yazdı; birçoğunu da yazmış ama yayımlamadan belki de yok etmiştir.

Nazım Hikmet Kürt isyanları hakkında yazmadı, yazamadı; çünkü partisinin de devletin Kürt isyanları karşısındaki tutumu açıktı. Ama o, Kürdü de Ermeniyi de Süryaniyi de biliyordu; memleketini cezaevindeki mahkûmlardan tanımıştı. Açık açık onların acısını yazamadı; çünkü güç karşısında boyun eğmişti.

Hatta cezaevinden çıkabilmek için istenen eseri de yazmıştır; o meşhur ve faşistlerin, ulusalcıların gurur duyduğu Kurtuluş Savaşı Destanı'nı. Bilmiyor muydu o, "Kurtuluş Savaşı" denen resmî tarihin dışında söylenenleri, yaşananları? Kemal Tahir biliyor da Nazım Hikmet mi bilmeyecek?

Burada önemli olan, Nazım Hikmet'i yargılamak değil; en güçlü sanatçıların bile içinde yaşadıkları siyasal koşullardan bütünüyle bağımsız davranamadıklarını göstermektir. Aynı durum başka isimlerde de karşımıza çıkar.

Sabahattin Ali'nin öğretmen olabilmesi için şiir yazması istenir, yazar. Yazdıktan sonra görevine döner ama çok da yaşayamaz. Ölüme giden yol açılmıştır bir kere. Yaşamak için her türlü mücadeleyi yapmasına rağmen öldürülmüştür. Cesedi bugün dahi yoktur. Devlet kendi öldürdüğünün cesedini de ortadan kaldırıyor. İdam ettiklerinin ya da infaz ettiklerinin kaçının mezarı var?

Bugün dahi mezarı olmayan Veysel Güney bir idam mahkûmu değil miydi? Kızıldere'de öldürülen Sabahattin Kurt'un kemikleri nerede?

Bu çelişki yalnızca Nazım Hikmet ya da Sabahattin Ali'nin yaşamında görülen bir durum değildir. Farklı biçimlerde başka sanatçılar ve aydınlar için de aynı gerilimden söz etmek mümkündür.

Aziz Nesin'in yaşamı bu güç mücadelesinin tarihi değil midir? Nerede taviz vermiş, nerede resmî ideolojiyi savunmuş belli değil midir? Her konuda yazı yazan, duruşu olan bir mizah yazarı neden bazı şeyleri yazamaz? En azından Sabahattin Ali ile bir tek fotoğrafı dahi yoktur. Onun ölümü üzerine açıkça konuşmamıştır.

Tam da burada başka bir sanatçı tipine bakmak gerekir. Çünkü yalnızca muhalif sanatçılar değil, devletle daha uyumlu ilişki kuran sanatçılar da aynı tartışmanın içindedir.

Devletin sanatçıları vardır; Yıldız Kenter bunlardan biridir. Eşiyle birlikte bir devrimcinin, bir Kürt çocuğunun öyküsünü anlatan, doksanlı yılları anlatan bir filmde rol almıştır. Şimdi o filmi Şükran Güngör mü yapmış olur?

Korkuyu yenerken baskı altındadır sanatçı; çünkü daha önce de benzer rollerde oynamamış, kendisi ekmeğini kazanırken kendi yarattığı ve devletin resmî tarihiyle çatışmayan alanda oyunları sahneye taşımıştır. Sonuçta baskı vardır ve bu baskıya karşı sanatçı kendi konumunu belirler; verilen özgürlük alanı içinde kendi rolünü oynar.

Aslında bütün bu örneklerin işaret ettiği ortak nokta aynıdır. Sanatçının cesareti kadar, içinde hareket etmek zorunda kaldığı sınırlar da tartışmanın bir parçasıdır.

Güce eğilmeden sanat yaptı, derler; sansürü anlatırlar ama onun içindeki otosansürü görmezden gelirler.

Sonuç olarak mesele, sanatçının güce boyun eğip eğmemesi değildir. Tarih boyunca hiçbir sanatçı iktidardan, sınıfından, yaşadığı çağdan ve baskı mekanizmalarından bütünüyle bağımsız olamamıştır. Asıl tartışılması gereken, sanatçının bu baskının içinde kendisine ne kadar alan açabildiği ve eserine neyi taşıyabildiğidir. Sansür kadar otosansürün de sanatın kaderini belirlediği bir dünyada, sanat çoğu zaman güce karşı değil, güce rağmen var olur. Belki de bu yüzden sanatçıyı kahraman ya da hain ilan etmek yerine, onu kendi tarihsel koşulları içinde değerlendirmek daha doğru olacaktır.

29 Haziran 2026 Pazartesi

Devrim Beklerken: İllüzyon ve Gerçek Arasında

Devrim Beklerken: İllüzyon ve Gerçek Arasında

Sol neden bu hâle geldi diye kafa yoranlar vardır. Ben de onlara bir tiyo vermek isterim: Bu acıklı sonu belki de iki kelime anlatır: “illüzyon” ve “yalan”.

Şimdi diyeceksiniz ki: “Nedir bu illüzyon?”

Olması gereken değil; algılanan ve görülen üzerine kurulu bir durumdur. Gerçek güç yerine, abartılmış bir güç ve örgütlülük görüntüsünün yaratılmasıdır.

12 Eylül işkence merkezinde, eski Dev-Genç liderlerinden biri, Merkez Komite’nin yakalandığı haberini alınca “İllüzyon dağıldı.” demiştir. Gerçekten de dağılan şey, örgütün yarattığı algının gerçek denilen duvarla çarpışmasıdır.

İşin gerçekliğinden haberdar olanlar, bu illüzyonu görmelerine rağmen sessizce olayların peşine takılmış, hatta bu illüzyonun devam etmesi için çaba sarf etmişlerdir.

Yalan meselesine gelince...

Bunu sık sık yazarım: “Polisin bildiğini yoldaşından saklayan...” Çünkü hiçbir somut durum açıkça konuşulmamış; siyasi çizginin belirsizlikleri içinde, farklı beklentilere cevap veren, ortaya yazılmış ama herkesin kendi duruş noktasına göre anlam yüklediği cümleler üretilmiştir. Kısacası, somut durumun somut tahlili yerine, geleceğe dair iyimser beklentiler üzerine değerlendirmeler yapılmıştır.

Anı değil, sürekli geleceği konuşmak; elde olmayan bir güç varmış gibi “devrim hemen şimdi olacak” anlayışıyla hareket etmek; gücün yetmediği koşullarda insanları korsan gösterilere çağırarak her türlü saldırıya açık bir kitlenin oluşmasına neden olmak bu anlayışın sonucudur.

Oysa birincil öncelik güvenlik olmalıdır. En az zararla en yüksek verimi elde etmek yerine, koşullara göre değil, kişinin bireysel yeteneğine bağlı kazanımlar beklenmiştir. Kısacası, insanlara güçlerinin üzerinde roller yüklenmiş ve bu rollerin gereğini yerine getirmeleri istenmiştir. Kişiler her türlü özveriyi göstermelerine rağmen, örgüt onlara sahip çıkamamış ve onları yalnız bırakmıştır.

12 Eylül, gerçek anlamda örgütsüzlüğün en çıplak biçimde ortaya serildiği dönemdir. Örgütsüz bireylerin kişisel çabalarıyla örgütler bir süre daha yaşamış, ancak zaman içinde sönümlenmiştir. Buna rağmen “Biz kandırıldık.” demeyi onur sorunu hâline getirenler, geçmişe sahip çıkmayı onura sahip çıkmak olarak algılamış; bu da geçmişle yüzleşmenin sözde kalmasına neden olmuştur.

Geçmişin zaafları konuşulmadan atılan her adım, aslında yenilgiyi ve o zaafları içinde taşır, hatta büyütür. Yüzleşme önce teoride başlar, ardından pratikte devam eder; son aşaması ise örgüttür.

Her yeni örgütsel yapı, geçmişin eleştirisi üzerine kurulmalıdır. Ancak o eleştiri yapılmadan, sanki geçmişin her yönüne sahip çıkılıyormuş gibi davranılması beklentileri büyütmekte; büyüyen bu beklentiler ise yeni hayal kırıklıklarının ve yıkımların temelini oluşturmaktadır.

Bugün solun, gerçek anlamda sol politika üretememesinin temel nedenlerinden biri de budur. Beklentilerin karşılanmaması, birbirinden çok farklı, hatta birbirine zıt düşüncelerin ve hayat anlayışlarının aynı yapı içinde ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Sol bir yapıdan aynı anda hem faşist, hem Kemalist/ulusalcı hem de devrimci düşüncenin çıkması tesadüf değildir.

Bunları besleyen temel unsur ise şudur: Polisin ve istihbarat örgütlerinin bildiğini arkadaşından, yoldaşından saklayan; bunların konuşulmasını sessizce geçiştiren her yapının kaçınılmaz sonu, nostaljik sohbetler ve mezarlık ziyaretleridir.

Son cümle olarak: ve illüzyon çöktüğünde geriye, gerçekle yüzleşmek yerine onu anmaya çalışan bir hafıza kalır.

 

Bir gün sisteme hizmet edenlerin bazıları Topal Osman olacaktır...

Bir gün sisteme hizmet edenlerin bazıları Topal Osman olacaktır...

Mustafa Kemal’e bağlılığıyla bilinen Topal Osman, Samsun ve Giresun çevresindeki silahlı mücadelesiyle öne çıkar ve zamanla Çankaya Köşkü'nde görev alacak kadar yükselir. Millî Mücadele yıllarında Pontus hareketine karşı yürütülen operasyonlarda ve Koçgiri Harekâtı'nda etkin rol oynar. Yeni kurulmakta olan devletin silahlı muhaliflerine karşı yürütülen operasyonlarda acımasız yöntemleriyle tanınır. Çankaya’nın güvenliğinin sağlanmasında ve Mustafa Kemal’e yönelik askerî ve siyasî tehditlere karşı da sert ve tavizsiz bir tutum sergiler.

Bu süreçte, Mustafa Kemal’in en sert muhaliflerinden Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey, 27 Mart 1923'te ortadan kaybolur. Kısa süre sonra cinayetin faili olarak Topal Osman gösterilir. Ali Şükrü Bey’in, Topal Osman’ın konutunda öldürüldüğü kabul edilmektedir.

Ali Şükrü Bey cinayetinin ardından hakkında yakalama kararı çıkarılan Muhafız Alayı Komutanı Topal Osman, Çankaya sırtlarındaki Papazın Bağı'nda Muhafız Taburu ile girdiği çatışmada 2 Nisan 1923 sabahı yaralı olarak ele geçirilir. Ardından İsmail Hakkı Tekçe tarafından başı gövdesinden ayrılarak öldürülür.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Ali Şükrü Bey’in katillerinin yakalanarak Ulus Meydanı’nda idam edilmesine oy birliğiyle karar verir. Bunun üzerine daha önce öldürülüp gömülmüş olan Topal Osman’ın başsız cesedi mezardan çıkarılır ve Ulus Meydanı’nda ayağından darağacına asılır. Bu olay, Cumhuriyet tarihinin en sıra dışı ve sembolik infazlarından biri olarak hafızalara geçer.

1925 yılında ise Mustafa Kemal’in emriyle Topal Osman’ın naaşı Giresun Kalesi’nde ilk gömüldüğü yerden alınarak kale içindeki anıt mezara nakledilir. Bu karar, birçok tarihçi tarafından Cumhuriyet yönetiminin Topal Osman’a yönelik resmî bir itibar iadesi olarak değerlendirilmektedir.

Bu siyasi cinayet ve sonrasında yaşananlar, dönemin en sadık adamlarından biri ve sistemin tetikçisi olarak görülebilecek bir kişinin, şartlar değiştiğinde aynı sistem tarafından gözden çıkarılabileceğini gösteren çarpıcı örneklerden biridir. Osmanlı'dan miras kalan devlet geleneğinin yeni Cumhuriyet'in ilk yıllarında da farklı biçimlerde sürdüğü yönünde yorumlar yapılmaktadır. Bu kez saray değil, Meclis, bir milletvekilini öldüren kişinin cezalandırılmasını ister; Topal Osman öldürülür ve cesedi ibret olsun diye darağacında sergilenir.

Yıllar sonra dönemin Başbakanı Tansu Çiller'in, "Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de şereflidir." sözü, devlet adına şiddet kullanan kişilere yönelik tartışmaları yeniden gündeme taşımıştır. Bu söz doğrudan Topal Osman olayına ilişkin söylenmiş değildir; ancak birçok kişi tarafından bu tarihsel çizginin devamı niteliğinde değerlendirilmiştir...

Sonuçta Topal Osman’ın naaşı Giresun’a nakledilmiş, adına anıt mezar yapılmış ve heykeli dikilmiştir. Bu durum da Türkiye'de devlet, siyaset ve tarih arasındaki ilişkinin en tartışmalı örneklerinden biri olmaya devam etmektedir.

Elbette, devlet adına yalnızca cinayet işleyenlerin değil; devletin bekası ve siyasi iktidarın devamı adına muhalifleri kendi saflarına çekerek etkisizleştirenlerin de zamanı geldiğinde heykelleri dikilecektir.

Topal Osmanlar tarihin istisnası değil, sistemin ürettiği figürlerdir. Bu nedenle sistem değişmedikçe, yarattığı her boşluk yeni Topal Osmanlara alan açmaya devam edecektir.

27 Haziran 2026 Cumartesi

Özgürlüğün Askıya Alındığı Günler

Özgürlüğün Askıya Alındığı Günler

 

Potansiyel suçlu görünenlerin tutuklanması, gözaltına alınması olağan hâle getirildi.

NATO ilk defa zirve toplamıyor. Kurulduğu günden bugüne kadar değişik ülkelerde zirveleri oldu. O zirveler, ülkenin güvenlik güçleri ile NATO güvenlik güçlerinin zaman zaman iş birliğinin daha görünür hâle gelmesidir.

Sonuçta dünyayı yöneten bir örgüt, kendi liderlerinden birinin güvenliğini sağlayamamış olması büyük skandaldır. I. Dünya Savaşı'nı çıkaran suikast, bir güvenlik zaafı ve liderin pervasızlığıydı.

Eğer liderlerden birine suikast yapılması planlanıyorsa, o suikast planı; basit, lojistik ve istihbarat ağı olmayan örgütlerin yapacağı iş değildir. Yani devlet gibi güçlü, örgütlü bir yapısının olması şarttır. Bundan dolayı suikastların arkasında devletler aranır. Çünkü plan, koordinasyon, tetikçiyi, eğer isteniyorsa kaçırma; yoksa teslim edip suikast işini sulandırma gibi süreçler vardır. Mehmet Ali Ağca olayında bu yaşanmıştır. Kısaca, öyle bir iki kişinin kafa kafaya verip dörtlü yol bulup çapraz ateş ile yapacağı iş değildir. Çünkü suikastlar, hedef alıcı ve sonucu ile siyasi değişime ortam hazırlayacak şekilde olmalıdır.

Olof Palme cinayetinin tetikçisi yıllar sonra ortaya çıkarılmıştır. Ama o ortaya çıkarılan suikastçıya gelene kadar her türlü olasılık ve o olasılıklara uygun soruşturmalar devam etmiş, sonuçta tetikçi yakalanmıştır. Sonuçta, eğer istenmiş olsaydı baştan alınabilirdi. Ama bu suikast bahane edilerek istihbarat örgütleri, kendi senaryolarına göre istedikleri noktalara ellerini uzatmış ve ihtiyaçları olan bilgileri toplamıştır. Yani bir bahane, çok şeyin kapısını açacak maymuncuk görevi görür.

Potansiyel protestocular her ülkede vardır. Her ülkede bu protestocular için alan açılır ve oradan bağırmalarına, yumurta atmalarına izin verilir. Liderleri rahatsız etmeleri de istenir. Çünkü onların bilmesi istenir; alacakları kararların sonuçta itirazlarının olacağı gösterilir. Denilmektedir ki: "Bakın, siz alacağınız karar ne olursa olsun, bu kararlardan etkilenenler de vardır. Onları küçümsemeyin."

Kısaca, organize edenler amaçları doğrultusunda sonuç almak için protestocuların bağırmasına ve onların belirli noktalarda olmalarına izin verir.

Potansiyel protestocuların gözaltına alınıp tutuklanması ise pek olağan işler değildir. Çünkü insan hakları içinde tanımlanmış bir özgürlüğün yok edilmesidir. Bu da o ülkenin demokrasi düzeyini, özgürlüklere bakışını ortaya koyar.

Bu noktada mesele yalnızca güvenlik olmaktan çıkar; hukukun sınırları da tartışılmaya başlanır.

"Hukukun bittiği yerde tiranlık başlar." — John Locke

Eğer bugün dünyada tiranlık hüküm sürüyorsa, bu durum aynı zamanda insanlığın yeni bir hukuk düzeni oluşturma sürecinde olduğunu da gösterebilir. Çünkü tiranlık, kendi karşıtını doğurur; hukuksuzluk, adalet arayışını güçlendirir. Bu nedenle tiranlığın nihai sonucu, daha kapsayıcı ve evrensel bir hukuk anlayışının ortaya çıkması olabilir. Belki de küresel hukukun temelleri, tam da bu çatışmaların ve eksikliklerin içinden yükselmektedir.

Uluslararası zirveler yalnızca güvenlik açısından değil, ülkelerin kendilerini nasıl göstermek istedikleri bakımından da önem taşır.

Gecekonduların üzerine bez afişler asıp, bakımsız yollara asfalt döküp bakımlı hâle getirmek; kısaca liderlerin geçeceği, konaklayacağı alanlara rötuşlar yapılması, o ülkede özgürlüklerin, demokrasinin, insan haklarına saygının, fakirlik ve gelişmişlik düzeyinin göstergesidir. Verilmek istenen mesaj açıktır: Söylemlerden çok, hazırlanan görüntünün etkili olması amaçlanır.

Yasakların yoğun olduğu ülkelerde liderler, uluslararası organizasyonları iç kamuoyunda bir meşruiyet aracı olarak kullanabilir. Böylece dış dünyadan gelen ilgiyi kendi yönetimlerinin başarısının kanıtı gibi sunmaya çalışırlar. Bu da "asrın lideri" benzeri söylemlerin dolaylı biçimde güçlendirilmesine hizmet eder.

NATO bir siyasi/askerî organizasyondur. Görevi, dünyada sisteme karşı gelişecek olan potansiyel tepkileri/hareketleri ortadan kaldırmaktır. Yani NATO, emperyalist devletlerin çıkarını koruyan, güvence altında kalmasını sağlayan bir siyasi organizasyondur ve aldığı her karar siyasidir.

Siyasi organizasyon içinde yer alan her devletin istihbaratı güçlüdür. Rötuşlara bakmaz; zaten özünü, yani röntgenini çoktan çekmiştir.

Sonuçta protesto etme hakkı insan hakkıdır. Ama bazı ülkelerde insan hakkı yoktur; olup olmaması da zaten liderleri rahatsız etmez.

Ankara, NATO zirvesi için yeniden biçimleniyor. Yeni havalimanı, yeni rota, yeni duvar resimleri, büyük ekranlar... Kısaca, Ankara'da uçan kuştan, düşen yapraktan haberi olan bir lider söz konusu olduğu imajı verilecektir.

Sonuçta kendi muhalefetine ayar veren lider, potansiyel tehdit olarak gördüklerine özgürlük verecek değildir elbette ve bundan hiçbir NATO ülkesi rahatsız dahi değildir.

Bir ülkenin gerçek vitrini, liderlerin geçtiği caddeler değil; vatandaşlarının itiraz edebildiği meydanlardır. Özgürlüğün askıya alındığı günler, yalnızca bir zirvenin değil, demokrasinin de sınandığı günlerdir.

25 Haziran 2026 Perşembe

Algı Sistemi Başarıyla Yüklendi: Gerçekler Devre Dışı

Algı Sistemi Başarıyla Yüklendi: Gerçekler Devre Dışı

Dünyanın neresi olursa olsun, tüm insanların, suçlu suçsuz dosyası bulunur; kayıt altına alınmıştır. Vatandaşlık numarası yanında parmak izi ve fotoğrafı bulunur. Yani herhangi bir “suç” durumunda, failin olmasa da tetikçinin kim olduğu saniyeler içinde bulunacak yapay zekâ koordinasyonu vardır. Küresel suçlar aslında küresel suç önleme örgütleri tarafından kayda alınır, buna istihbarat denmektedir. Sonuçta istihbarat, geçmiş süreçlere göre daha net sonuçlar elde edecek kayıtlara sahiptir.

Bu güvenlik ve kayıt fikri, yalnızca birey düzeyinde değil; sistemlerin tamamına yayılan daha geniş bir yapıya işaret eder.

Paranın akışını kontrol eden IBAN sistemi, gümrüklerden geçişi kontrol eden Dünya Ticaret Örgütü verileri, polis teşkilatı ve onun üstünde NATO gibi organizasyonlar... NATO sadece askerî bir örgüt değildir. Bunu, NATO üyesi ülkelerde seçim öncesi iktidara gelebilecek ya da meclise girebilecek siyasi parti temsilcilerine davet üzerine anlatırlar. NATO davetine katılmak zorunludur; “ben gelmiyorum” deme hakkı yoktur.

Burada görülen şey, güvenlikten ekonomiye uzanan aynı veri mantığının farklı kurumlarda tekrar etmesidir.

Sonuçta, geçmişte ulus devlet sınırları içinde her şeyden haberi olmak için iç istihbaratı öne çıkaran otokratik ülkelerin de istihbarat ağını kendisine bağlayan bir küresel bilişim dünyası mevcuttur ve herhangi bir veri dijital ortama girdiği an bu küresel paylaşım ağının bir parçası olur. Sanıldığı gibi eskiden üreten firmanın tekelinde olan bilgi ağı denetimi, onu aşmış ve küresel büyük sosyal medya ağını yapan, yapay zekâyı ülkelere göre yönlendirenlerin eline geçmiştir.

Bu ağın genişlemesi, artık yalnızca kurumları değil, olayların kendisini de tanımlama biçimini değiştirir.

Bugün dünyada binlerce olay bir dakika içinde olmuştur. O binlerce olayın tetikçisi, parmak izi sahibi tanınmıştır; fakat yakalanması ve ceza alması tamamen siyasi tercihe bağlıdır.

Demokrasi, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar tamamen duruş noktasına göre değişen sübjektif kavramlara dönüştürülmüş ve her olay içinde kendisine göre anlamlar yüklenmektedir. Bu da yerel olan düşünce yapısının ortadan kaldırılması, tamamen kodlanmış ve şablonu çıkarılmış düşünce ve davranış içinde değerlendirilmektedir. Sonuçta dilin kendisine özgü düşünce yapısının ortadan kaldırılması sürecindeyiz.

Bu düşünce dönüşümü, sadece politika ve güvenlikte değil, kültür üretiminde de kendini gösterir.

Geçmişte komedi filmleri sadece içinde çıktığı kültüre göre anlamı olur ve o kültürü tanıyanlar tarafından kahkaha eşliğinde izlenirdi. Şimdi küresel komedi filmleri çekiliyor ve hangi ülkede olursa olsun aynı şekilde tepki alabiliyor. Bu da göstermektedir ki yerelin artık değeri ortadan kalktığı gibi çeşitliliği, özgünlüğü ve düşünce yapısının da asimilasyona uğradığıdır.

Kültürel düzlemdeki bu eşitlenme, ekonomik ve politik alanlarla birlikte düşünülünce daha büyük bir bütün ortaya çıkarır.

Yapay zekâ çok kısa zamanda birçok şeyi hızlandırmış, küresel entegrasyonu çoktan sağlamış olmasına rağmen, küresel hukuk sistemi oturtulamadığı için ülkeler arasında siyasi tercihlere göre tepkiler de farklılık göstermektedir. Küreselleşmenin önündeki en somut engel hukuktur. Eğer hukuk oluşturulabilirse gerçek anlamda küreselleşmeden bahsedebileceğiz. O zaman işçi sınıfının düşmanı küresel olarak tanımlanacak ve ona karşı mücadele artık küresel yapılma zorunluluğunu ortaya çıkaracaktır. Çünkü şimdi ulus devletler içinde bir malın parçalara ayrılarak üretilmesi ve montaj sanayisi sayesinde ülkeler arasında iş gücü maliyeti farklılık göstermektedir. Bugün birbiri ile rekabet içinde olan şirketler, eğer tröstleşmiş piyasada değilse — ki elektrikli araçlarda henüz bir tröstleşmeden bahsedemiyoruz — bu durumda montaj sanayisini emeği ucuz ülkelere kaydırarak birim maliyetini en düşük seviyeye çekmektedir. Bugün demokrasi, özgürlükler gibi kavramların yatırım için anlamsızlaşmasının yaşandığı bir süreçteyiz. İşine geldiği an otokrat liderlerin ülkesine, emek ucuz olduğu sürece yatırım yapılmaktadır. Ukrayna savaş içinde olmasına rağmen yatırım alabilmektedir.

Bu ekonomik ve politik yapı, güç ilişkilerinin nasıl yeniden dağıtıldığını daha görünür hale getirir.

Kapitalizm faillerini kendisi yarattığı her cinayeti ve tetikçisini, bugünkü teknoloji sayesinde bilmektedir. İşine geldiğinde “suçlu” gördüklerini istediği bahaneler ile devre dışı bırakmakta, algılar ile oynayarak yeni gerçekler yaratacak veri tabanına ve medya gücüne sahiptir.

Bize sunulan gerçek aslında gerçek değildir; ama kimse onu sorgulayacak kadar elinde veri olmadığı için verilen gerçeği gerçek olarak kabul edilmekte ve dedikodu süreci içinde algı oluşturulmaktadır.

Bu noktada gerçeklik artık bir bilgi değil, bir dolaşım biçimi haline gelir.

Yapay zekâya sorulan her soru, oluşturulan yeni algı için üretilmiş dedikodudur ve sahibinin amacına göre sorulara yanıtlar üretmektedir. Bugün verileri ve bilgileri henüz sınırsız olmasa da büyük bölümünü kullanan yapay zekâ, üreticilerin emrinde çalışan algoritmalar bütünüdür.

Ve bu döngü içinde sistem, kendini sürekli yeniden üretir.

Sonuç olarak, sistem çalışıyor.
Sadece neyin “gerçek”, neyin “görüntü” olduğu artık ayrı ayrı tanımlanmıyor. Tanım ihtiyacı da giderek azalıyor; çünkü tanımı yapan ile tanımın konusu arasındaki mesafe neredeyse sıfırlandı.

Veri akıyor, sistem işliyor, kararlar veriliyor. İnsan ise bu akışın içinde, kendisine anlatılan dünyanın içinde konumlanıyor. Hangi bilginin önemli olduğuna dair seçimler giderek daha hızlı yapılıyor; bu hız arttıkça sorgulama alanı daralıyor.

Böylece “gerçek”, var olduğu için değil, görünür olduğu için kabul ediliyor. Görünürlük ise artık bir tercih değil, bir algoritma sonucu.

Ve belki de en ironik olan şu:

Sistem hiçbir şeyi saklamıyor. Her şey açık.

Sadece neye bakmanız gerektiği, çoktan belirlenmiş durumda.