20 Eylül 2026 Pazar

Kanınızda Ne Var? Müşteri Numarası mı?

Kanınızda Ne Var? Müşteri Numarası mı?

Kanımız bizim hikâyemizi anlatıyor.

Dijital ekranları olan kan değerlendirme makinelerinden çıkan sonuçlar, dijital ortamdan doktorun ekranına, oradan da bizim e-Devlet ekranımıza yansıyor...

Gözlerimizin önünden geçmiyor hayat hikâyemiz; kan değerlendirmelerimiz üzerinden geçiyor.

Eskiden doktorun sıcak eli değerdi vücudumuza. Artık o bitti.

Bir eldivenli el, iğneyle kolumuzdaki damarı buluyor. Damar yolunu açıp tüplere kanlarımızı dolduruyorlar. Görmediğimiz laboratuvarlara kanlarımız gidiyor ve oradan sonuçlar geliyor...

Kime göre, hangi deniz seviyesine göre ölçtüler, bilmiyorum.

Laboratuvar ortamları nerede bulunuyor?

İstanbul'da alınan kan ile Ağrı'da alınan kan, aynı seviyede, aynı şeyleri mi konuşur?

Bilemiyorum...

Kanlarımıza değer biçen makineler, hangi insan vücuduna göre, kime göre "normal" diyor?

Kime, neye göre kalibrasyon yapılmıştır?

Hangi standartlara göre üretilmiştir bu makineler?

Kimi "normal" olarak algılıyor?

Sonuçta her insanın farklı bir parmak izi vardır.

Her insanın farklı kan değerleri; vücut yapısına, bulunduğu coğrafyaya, yaşadığı deniz seviyesindeki yüksekliğe göre değişir.

Hatta mevsimlerin bile önemi varken, bizim kanımız kime ne anlatır?

Benim hayat hikâyem kanımda mı yazılı?

Geçmişim, gelecekte ne yaşayacağımı kan değerlerime bakarak anlatır mı?

Belki yatalak olacağımı...

Belki kalp krizi geçireceğimi...

Belki de aniden oluşacak bir kanser hücresinin çılgınca besleneceğini...

Hayatımızın bu sürecine kadar kaç arkadaşımız aramızdan ayrıldı?

Kaçı yaşıyor?

Kaçı sağlıklı?

Kaçını modern tıp hasta etti?

Tıp her zaman iyileştirmez, şifa dağıtmaz; bazen de hasta yapar!

Tıp, insanlık tarihi boyunca şifa dağıtmak için geliştirilmiş evrensel bilimsel bir alandır.

Fakat ilaç firmaları bunu kâra dönüştürüp sürekli müşteri yaratacak bir alana evirdi...

İlaç firmaları, kapı kapı dolaştırdığı ilaç temsilcileri aracılığıyla doktorları, sağlık çalışanlarını ve sağlık bakanlıklarını para ile etik yolundan çıkarıyor.

Hangi ilca firması daha fazla komisyon, hediye, eşantiyon veriyorsa ya da yaz tatillerini en güzel otellerde, en güzel coğrafyalarda geçirecek olanaklar sunuyorsa...

İlaç firmaları sağlık alanını, etik yapısından kopararak hastaları müşteriye dönüştürdü.

Şirketlerin tek amacı vardır, kar elde etmek, çaresiz insanların üzerinden para kazanmak, ortaklarına para dağıtmaktır.

Kan değerlerimiz bize bugün ne anlatıyor?

Müşteri olduğumuzu mu, hasta olduğumuzu mu?

Sürekli tüketen, tükettikçe kazandıran bir sanayinin değişimi baş döndürücü.

İlaçlar üretiliyor, şifa verecek diye uzmanlık alanlarına ayrılıyor; ama diğer uzmanlık alanlarını da çökerten, onlara hasta üreten bir alana evriliyor...

Her ilacın bir yan etkisi bilinçli olarak mı ortaya çıkarılıyor?

Bugün kanımızı alıyorlar.

Plastik eldivenlerle elimizi tutup, cam tüplere kanlarımızı koyuyorlar. Üzerini plastik bir tıpayla kapatıyor ve laboratuvarlara gönderiyorlar...

Sonuçlar bizim hayat hikâyemiz.

Ama yaratılmış şekliyle...

Biz de bu yaratılan hayat hikâyemize bakıp cebimizdeki paraları sektöre, müşteri olarak aktarıyoruz.

Soyuluyoruz.

Ama gönüllü bir soyulma...

Ya da çaresiz bıraktırılmış bir soygun...

Kan değerlerimiz bizim hayat hikâyemiz mi?

Yarın yaşayacaklarımızın falı mı?

 

Bir Zil Sesine Sığan Hayat

Bir Zil Sesine Sığan Hayat

Yıllardır operaya gitmiyorum.

Çünkü Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğünün yazarlara sağladığı davetiyeler kaldırıldı. Oysa ben davetiye ile operaya gider, oyunu izler, o anda hissettiklerimi yazardım. Elbette biraz konusuna değinir, sanatçıların o mükemmel sahne koyuşlarından söz ederdim. Her başrolün iki farklı sanatçı tarafından seslendirildiği ya da canlandırıldığı düşüncesiyle, isim vermeden her ikisini de önermeyi seçerdim.

Ama benim gözüm her ne kadar sahnede olsa da, kulağım sahnenin altındaki çukurda, yani orkestradadır.

Oradan yükselen sese, tınıya, hatta tek bir zil sesinin bütün içindeki uyumuna dikkat ederdim.

Sahneyi belirleyen orkestra mıdır?

Yoksa sahne mi orkestrayı yönetir?

Peki yönetmen, sahne ile orkestra arasındaki anahtar mıdır?

Bir opera sahnelendiğinde, çukur ile sahne arasındaki o kopmaz bağlantı beni hep etkilerdi. Çukurda yer alan her sanatçının, her çalgının, her sesin ve her tınının bir araya gelerek nasıl bir atmosfer yarattığına tanıklık ederdim.

Ama en çok da kendimi bir zil çalanın yerine koyardım.

O anın gelmesini sabırsızlıkla bekleyen, bütün dikkatini tek bir işarete vermiş, belki de gerilim içinde yönetmenin elini gözleyen biri...

Bir zil sesi.

Sadece bir zil sesi.

Ama o sesin tam zamanında çıkması gerekir. Ne erken, ne geç.

Belki yıllarca çalışmış, yıllarca beklemiş, belki hayatının büyük bir bölümünü o birkaç saniyelik ana hazırlamıştır. Sonunda yönetmenin işareti gelir. Elindeki küçük hareketle orkestranın, dolayısıyla bütün sahnenin içinde yerini alır.

Sonra ses biter.

Ve o insan yine görünmez olur.

İşte tam burada düşünmeye başlardım:

İnsan kendi hayatını tamamen kendi iradesiyle seçme şansına sahip olsaydı, kim bir çukurda zil çalmayı seçerdi?

Bütün opera boyunca orada bulunan, ama neredeyse hiçbir zaman görünmeyen biri...

Afişte belki adı vardır.

Program kitapçığında belki ismi geçer.

Ama seyircinin gözü onu hiç görmez.

Oysa sahnede şarkı söyleyen bir insan bir gün görünür olur. Alkışlanır, hatırlanır, fotoğrafları çekilir. Belki yıllar sonra heykeli bile dikilir.

Peki zil çalanın?

Onun hayata bıraktığı nedir?

Bir zil sesi mi?

Belki de mesele tam olarak burada başlıyor.

İnsanın hayatta görünür olmakla var olmak arasındaki farkını düşünürüm. Bazıları hayatın tam ortasında görünür olur; bazıları ise başkalarının görünür olabilmesini sağlayan görünmez bir yerde durur.

O zil çalınmadan sahne eksik kalacaktır.

Ama zil çalan görünmeyecektir.

Belki de insanın hayat içindeki yerini belirleyen şey, ne kadar göründüğü değil, yokluğunda neyin eksileceğidir.

Operaya gitmeyeli çok uzun zaman oldu.

Fırsat bulursam yeniden gidip seyretmek istiyorum.

Bu kez sahneye değil, önce çukura bakacağım.

Yönetmenin eli havaya kalktığında, bütün opera boyunca o anı bekleyen insanı arayacağım.

Belki yine kendimi onun yerine koyacağım.

Bir zil sesi için bekleyen o görünmez insanın heyecanını anlamaya çalışacağım.

Ve zil çaldığında, belki de salondaki herkesten biraz daha fazla onu dinleyeceğim.

 

Özgürüz, İktidar Öyle Diyorsa…

Özgürüz, İktidar Öyle Diyorsa…

Seçimler sadece iktidarın kim olacağına karar verir; sorunları çözmez.

İktidarlar, seçimi kaybetmemek için yasal düzenlemeler yaparak koltukta oturma sürelerini uzatırlar. Her istisnai durum, bir sonraki seçimin istisnai durumunu ortaya çıkarır. Böylece seçim, sorunların çözümünden çok, iktidarın nasıl ve ne kadar süreyle değiştirileceği tartışmasına indirgenir.

Sorunları çözmenin adresini yalnızca seçim olarak göstermek, aslında “Biz bu sorunları çözecek yöntemlerden yoksunuz.” anlamına gelir. Seçim, demokrasinin vazgeçilmezi olarak sunulur; ama seçimlerde oyları kimin saydığından, sayımın kimin denetiminde olduğundan pek söz edilmez.

Oysa demokrasilerde mesele yalnızca seçim değildir; asıl mesele, kimin kimi ve neyi denetlediğidir. Denetimin eksik olduğu yerde otokrasi kendisine bir yuva oluşturur. Zamanla diğer özgürlük alanlarını da daraltarak özgürlüğü, yalnızca baskı uygulama özgürlüğüne kadar indirgeyebilir.

Özgürlük, kime göre?

Bugün ülkemiz özgürlükler ülkesidir; elbette iktidara göre.

Bugün ülkemiz ekonomik sorunlarını çözmekten uzak, krizden krize giren, bakıma muhtaç, dışa bağımlı; bağımsızlığını çoktan bankerlerin eline vermiş ve geleceğini onların çizeceği dar bir alana hapsetmiş bir konumdadır.

Her kapitalist ülkede olduğu gibi, bizim gibi yarı gelişmiş, diğer anlamıyla yarı sömürge devletlerde özgürlükler, yalnızca iktidarın gücünü ve meşruiyetini dışarıdan aramasından başka bir şey değildir.

İktidarın bu kadar zayıf olduğu dönemlerde ise krizden çıkış yolu savaşlar olarak ortaya çıkar. Savaş hem krizi besler hem de oluşturulan otokratik ortam sayesinde yandaş şirketlerin beslenmesine, geleneksel sermayenin elinden sermayenin alınmasına ve yeni pazarların oluşturulmasına hizmet eder. Kısacası savaş, hem kriz nedeni hem de çıkış kapısıdır.

Tam da bu nedenle, kriz koşullarında muhalefetin yalnızca seçimi bir çözüm kapısı olarak göstermesi önemlidir. Eğer muhalefet, bütün sorunların çözümünü sandığa bırakıyorsa, sorunların altına elini atmaktan korktuğu ve iktidarı dolaylı olarak desteklediği anlamına gelir.

Sonuçta, kriz koşullarında muhalefet için tek çıkış yolu seçimse, bu, o ülkede iktidar koltuğundan kimsenin kalkmaması anlamına gelir.

Çünkü kriz koşullarında özgürlük sokaklarda kazanılır.

İşçi sınıfı hakkını sokakta alır. Patronuna yalvararak, “Birikmiş paralarımızı bize ver.” diyerek alamaz.

İş güvenliği ve iş sağlığı da mücadele ile kazanılacak haklardır. Hiçbir işveren bunları gönüllü olarak vermez.

Ancak işçilerin sendikalı olması da tek başına işçilerin haklarını almak için mücadele edeceği anlamına gelmez. Çoğu sendika ve yönetici, kendi çıkarını işçinin çıkarının üstünde tutar; patronla yaptığı anlaşmayı patronun işine gelecek şekilde düzenler. İşçilerin hoşnutsuzluğunu ise bir Truva atı gibi onların arasına girerek, işyerini “kaybetme” korkusuyla onları pasifize etmek için kullanır.

Çoğu sendika ve lideri, adında “devrimci” ve “bağımsız” ifadeler taşısa da haklı olana bakmadan, işçi sınıfının içindeki işverenin silahı, burjuvazinin dostu ve kapitalizmin güvencesi hâline gelir.

Sonuçta mesele yalnızca kimin seçileceği değildir.

Mesele, kimin denetlediği, kimin mücadele ettiği ve hakkın kimin eliyle kazanıldığıdır.

Çünkü sandık iktidarı değiştirebilir; ama hayatı değiştirecek olan, insanların kendi hakları için verdiği mücadeledir.

 

Türk-Yunan sidik yarışı…

Türk-Yunan sidik yarışı…


Yunan devleti ile Türk devleti ne zaman sidik yarışına girdi? Peki, “kim sidiğini daha ileri fırlatır?” yarışından kimler kârlı çıkıyor?

Yunanistan, Osmanlı döneminde Osmanlı yönetimine karşı ayaklanarak bağımsızlığını kazandı. Krallar, darbeler ve siyasal çalkantılarla geçen süreçte bu gelişmelerden en fazla yararlananların başında İngilizler geldi. İngilizler, büyük ölçüde savaşmadan Kıbrıs’a yerleşti ve adanın geleceği üzerinde söz sahibi oldu. Kıbrıs, İngilizler açısından önemli bir üs hâline geldi; Ortadoğu’daki gelişmeleri izlemek ve gerektiğinde müdahale etmek için stratejik bir konum kazandı.

Türkler ve Yunanlılar arasındaki bu bitmeyen sidik yarışından en fazla silah üreten ülkeler, başta Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere olmak üzere, kazanç sağladı. Elbette yalnızca onlar değil; Sovyetler Birliği ve günümüzde Rusya da bu rekabetten kendi çıkarları doğrultusunda yararlandı.

Silahı satan mutlu; alan ise ülke topraklarında tatbikat adı altında o silahları tüketip yenilerini alarak bir denge politikası yürütüyor. Türkiye ile Yunanistan arasında, özellikle askerî alanda, sözsüz bir denge olduğu söylenebilir. Ancak bu denge yalnızca silahlanma alanında geçerli; nüfus açısından aynı şey söz konusu değil. Türkiye’nin nüfusu Yunanistan’ın nüfusundan çok daha fazla ve göçmen nüfusuyla birlikte Avrupa’nın, Rusya dışında, en kalabalık ülkesi konumunda.

Peki, Türkler ve Yunanlılar aslında birbirlerine tehdit değilken nasıl birdenbire tehdit hâline geldiler?

Bu anlayış zaman içinde yerleştirildi. Türk-Yunan düşmanlığı, her iki ülkenin de kendi iç dengelerini belirleyen unsurlardan biri hâline geldi. Türkiye’de “Yunan korkusu”, Selanik’teki Atatürk Evi gibi semboller üzerinden de canlı tutuldu. Varlık Vergisi’nden 6-7 Eylül Olayları’na kadar, sermayenin el değiştirdiği çeşitli süreçlerde Yunanistan’a ve Rumlara yönelik korkunun ve düşmanlığın kullanıldığını görürüz.

Yunanistan’ın iç politikası da benzer biçimde şekillendi ve iki ülke arasında zaman zaman birbirini besleyen organik bir ilişki ortaya çıktı.

Balkanları kaybeden Osmanlı, ilk ayrılanı bir anlamda suçlu olarak gördü ve ona karşı dişini hep biledi. Aynı şekilde, Küçük Asya özlemiyle içi yanan Yunanlar da Türklere karşı dişlerini bilediler.

Sonunda bu diş bileme hâli, iki toplumun da siyasal hafızasının bir parçasına dönüştü.

Ama bu diş bilemeden en sonunda dişçi kârlı çıkar.

Çünkü sonuçta, düşlerin sağlam kalması için onların da düzenli bakıma ihtiyacı vardır! :)

Fakat bu oyunu halklar bozar.

Bozmaya da turistik gezilerle başlanmıştır. Birbirlerinin ülkelerine giden, birbirlerinin şehirlerini gören, aynı sokaklarda dolaşan, aynı sofralara oturan insanlar, devletlerin çizdiği düşmanlık sınırlarının ne kadar yapay olduğunu görmeye başlayabilir.

Bu turistlik gezilere en çok kimler karşı çıkıyorsa, onlar emperyalist devletlerin çıkarlarını kollayan, onları kıble kabul edip ibadet edenlerdir.

Çünkü halkların birbirini tanıması, yıllardır anlatılan düşmanlık hikâyelerini bozar.

Tarihsel düşmanlık yoktur; çıkarlar vardır.

Devletlerin çıkarları, halkları birbirine dost da yapar, düşman da. Dün düşman olanlar bugün dost, dün dost olanlar yarın düşman olabilir. Değişen halklar değil; çoğu zaman devletlerin çıkarları ve bu çıkarlara göre kurdukları ilişkilerdir.

Halklar birbirini tanımaya başladığında ise devletlerin kurduğu bu oyunun kuralları değişmeye başlar.

Belki de bu yüzden, iki halkın birbirinin ülkesine turist olarak gitmesi bile bazıları için yalnızca bir gezi değildir.

Çünkü insan, kendisine yıllarca “düşman” diye anlatılan insanla aynı masaya oturduğunda, ister istemez şu soruyu sormaya başlar:

Biz neden düşmanız?

İşte sidik yarışının bozulmaya başladığı yer de tam burasıdır.

15 Eylül 2026 Salı

Aynı Sokağın İki Yabancısı

Aynı Sokağın İki Yabancısı

Bir Marksistin sürekli Kemalizm taraftarları ile imtihanı hiç bitmeyecek gibi. Çünkü bugünlerde Kemalistler ile Marksistleri buluşturan tek şey muhalefette olmalarıdır; ortak başka hiçbir yönleri bulunmamaktadır.

Kemalizm, burjuva siyasetini benimsemiş, onun ideallerini hayata geçirmek için oluşturulmuş bir yoldur. Sınıfsal duruşu nettir: Kapitalizmi ülke içinde ulus devlet sınırları boyunca oluşturmak ve geliştirmek, burjuva kültürünü oluşturmaktır. İşçi sınıfını yok sayan, onları görmezden gelen, haklı taleplerini hiçbir zaman ciddiye almayan bir tavır içindedir.

Marksistleri Kemalizm ile buluşturan süreç, Lenin'in Rus Sovyet devletinin sınırlarını korumak amacıyla geliştirdiği tercihle başlar. Lenin'in güney sınırlarını güvence altına almak için Anadolu topraklarında kuruluş mücadelesi veren ulus devlete verdiği destekle ortaya çıkar. Komintern kararları ile bu desteğe ideolojik bir kılıf da uydurulmuştur.

Ülkemiz içinde başlangıçta bağımsız örgütlenen Marksistler, Komintern içine alınarak bağımlılık ilişkisi içine sokulmuştur. Bir anlamda Rus Sovyet çıkarları, ülke içinde gelişen sol hareketin önüne konulmuştur. Her şeyin önündedir Rus Sovyet çıkarları.

Dr. Şefik Hüsnü'nün Komintern'e üye olarak alınmasıyla bağımsız sol hareket, bir anlamda Kemalizm sosu içinde boğulmuştur. Daha sonra Şevket Süreyya Aydemir ve Vedat Nedim Tör ikilisinin Viyana üzerinden dönüşleriyle başlayan Kadro hareketinin doğması ve Kadro dergisi aracılığıyla oluşmakta olan ulus devletine katkısı, sol düşüncenin ve örgütlenme yapısının yönünü de belirlemiştir.

Kemalizm bir anlamda solun içine girmiş, sürekli devrim fikriyatıyla sosyalizme ulaşılacak bir ara alan olarak düşünülmüştür. Yukarıdan aşağıya doğru bir devrim modeli benimsenmiştir. Mustafa Kemal'in başlattığı süreç, sosyalizm ile bitecektir!

Bu düşünce yapısı, 27 Mayıs darbesinden sonra MDD (Millî Demokratik Devrim) hareketi ile Mihri Belli kişiliğinde somutlaşacaktır.

Birbirleriyle buluşmayan iki uç, MDD ile bir anlamda askeri kıyafet giydirilmiş sol "darbeci" düşünce yapısını da oluşturmuştur. Kemalist sol darbeciler, Marksistlerle muhalefet içinde yerlerini almıştır. Yarım kalmış devrimi tamamlamak için...

68 gençlik liderlerinin bu çizgiden uzaklaşması ve antiemperyalist mücadelelerinin bedeli hayatları olacaktır. Bir kere onların açmış olduğu yol açılmıştır. Kemalizm eleştiri konusu olmuş ve Kürt halkının varlığı sol açısından yeniden değerlendirilmiştir. TİP'in başlattığı Doğu mitingleri, bir anlamda Kemalizm ile sol açısından ilk yüzleşmedir.

Farklı ideolojilere sahip olmalarına rağmen Kemalistler ve Marksistler, iktidara karşı ortak eylemlilikler içinde yer almışlardır. Bu ortak zemin, birbiri içinde geçişlerin de kapısını aralamıştır. Öğretmen hareketi içinde oluşan bu geçişler, daha sonra diğer örgütlenmeler içinde kendisini somut olarak ifade eder olmuştur. İktidara karşı oluşturulan ortak tavır, farklı ideolojilere rağmen onları bir anlamda "direniş komitelerinin" özneleri yapmıştır.

Kemalizm'e yapılan her eleştiri, özellikle 12 Eylül sonrası dönemde bir anlamda iktidara destek olmak şeklinde algılanmıştır. Böylece Kemalizm eleştirisi dokunulmaz, konuşulmaz, konu açıldığında üstü kapatılan bir şeye dönüştürülmüştür. Çünkü kitlesi olmayan solun kitlesel tabanı, Kemalist düşünce yapısı içinde olan ulusalcı soldur.

12 Eylül darbesi sonrası sağ iktidarlar, panzer altında kalmış solun yaşam alanlarını yok ederken, Kemalist düşünce içinde başka bir yaşam alanı açılmıştır. Bunun yanında daha farklı bir yol da ortaya çıkmıştır: Kürt ulusal mücadelesi, aynı zamanda Marksist solun çekim alanı olmaya başlamıştır. Bu iki ayrı kitlesel taban, Marksistleri tercih yapmaya, düşünce yapılarını ve duruşlarını belirlemeye zorlayan önemli etkenler olmuştur.

Marksist bağımsız örgütlenme ve düşünce yapısı yerine, başlangıçtan bugüne kadar Lenin ile başlayan süreç bir şekilde devam ediyor. Sınıf zeminli, sınıf iktidarını savunan ama kitlesi olmayan, bağımsız siyasi hareket kuramayanlar, bir anlamda başkasının gölgesi altında varlığını korumayı ve oradan devşirecekleri kitle ile yeni bir harekât yapmayı hedeflerine koymuştur. Fakat tarih bize hep "karanlık içinde karanlığa karşı mücadele" edilemeyeceğini söyler.

Marksistlerin duruşu ortadadır: Sınıf temelli bir anlayışla, Marx'ın oluşturmuş olduğu düşünce yöntemiyle hayata ve geleceğe bakar. Tarihsel materyalizm ve diyalektik düşünce içinde kendi örgütlenmesini oluşturur. Bağımsız ve özgür bir geleceğin nüvelerini örgütlenme içinde yaratır.

Kemalizm'in, Kürt ulusal mücadelesi ile oluşturmuş olduğu ilişkide eleştirmeyen, sessizce geçiştiren modeli savunmak, bağımsız olma duruşuna aykırıdır. Marksistler kendilerini özgürce ifade eder, yapacaklarını saklamaz ve gelecek modelini işçi sınıfına anlatmakla yükümlüdür. Zincirinden başka kaybedeceği olmayanlarla ortak hareket eder; onların açmış olduğu yolda sınıf devletini sönümlemek üzerine kurar. Devleti mutlaklaştırmaz, onun suçlarını sahiplenmez.

Resmî tarihin yerine işçi sınıfının tarihinin oluşmasını savunur; geçmişi kendi duruş noktasına göre eleştirir ve geleceği oradan alınmış dersler üzerine kurar.

Marksistlerin bu tavrı, bugün Kemalizm’in suçlarının üstünü örtmek değildir. Tersine, onları eleştirmek iktidara sahip çıkmak anlamına gelmez. İktidarın gitmesi, yerine ona benzer bir iktidarın gelmesini savunmak ve desteklemek Marksistlerin işi değildir.

Marksistler laikliği gerçek anlamda savunur; dine bakışı ve duruşu ortadadır. Alevi sorunu karşısında tavrı muğlak olmamalıdır. Alevi kurumlarında siyaset yapmak ile camilerde siyaset yapmanın aynı şey olduğunu bilir ve ona göre kendisini konumlandırır.

Ülkemizin iki temel sorunu vardır: Kürt ve Alevi sorunu. Her ikisi de ulus devletin kuruluş sürecinde komünistler gibi düşman kabul edilmiş; onları yok etmek ve asimile etmek üzerine politikalar kurulmuştur. Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri kurularak toplumu komünizme karşı mücadele etmek için örgütleyen devlet, bu iki toplum katmanına, yani Alevilere ve Kürtlere, kurumları eliyle daha sinsi şekilde mücadele etmiştir.

Asimilasyon, açık mücadeleden daha uzun süreli ve programlı bir yöntemdir. Genellikle kendi içinde devşirdiği güçler eliyle yürütülür. Kürtler arasında korucuların oluşturulması, basit bir Hamidiye Alayı oluşturulması değildir.

Alevilerin asimilasyonu için de Diyanet İşleri Başkanlığı oluşturulmuş, Alevi köylerine camilerin yapılması ise 12 Eylül darbesi ile gerçekleşmiştir. Bugün dahi Alevi kimliği ile örgütlenme ve Alevilerin Cemevleri yasaktır. Bu tercihler de Kemalizm’in temelidir.

Kısaca, Aleviler de Kürtler de Kemalist dünya görüşüne göre yok edilmesi gereken toplumun "çıban" başıdır. Dersim hareketi, bunu en çıplak olarak ortaya koyan tarihi bir süreçtir.

Marksistler bunları bilmiyor mu? Elbette biliyor. Ama bilerek susuyorsa, kendisini gerçek anlamda anlamıyorsa, bu Marksist düşünce yapısına karşı yapılmış bir hakarettir. Faydacı yaklaşımlarla bugüne kadar Marksistler ne kitlesel olmuştur ne de sol politika üretebilmiştir.

Kemalistler ve Marksistler aynı sokakta, aynı iktidara karşı yürüyebilirler. Aynı eylemin içinde yan yana durabilir, aynı sloganı atabilirler. Fakat bu, onları aynı düşüncenin insanları yapmaz.

Aynı sokağın iki yabancısıdırlar.

14 Eylül 2026 Pazartesi

Yapay Zekâ İlerliyor, Hukuk Geriye Gidiyor

Yapay Zekâ İlerliyor, Hukuk Geriye Gidiyor


Dünya yapay zekâ ile yeniden biçimlenirken, biz yasalar uydurup, keyfe göre tutuklanmaları, yaratılan kararnameler ile yeniden insan hayatının biçimlendirilmesini izliyoruz... Türkiye cezaevi oldu... Evler dahi “suçlu” insanlar ile dolu...

Adalet sisteminde keyfîliği ortadan kaldıracak hiçbir şey yok...

Hukukun öngörülebilir olmadığı yerde, insanın yarını da öngörülebilir değildir. Suçun ne olduğu kadar, kimin suçlu ilan edileceği de belirsizleşir.

Orta Çağ'da Avrupa'da keyfî din değiştiren krallar, eski inancında olanların kılıç altında kellelerinin koparılışını halkına izletmişti... Güç gösterileri, idamların olduğu meydanlardı...

Bugün güç gösterisi medyada devam ediyor...

Artık meydanlarda kelleler koparılmıyor belki; fakat insanların hayatları, itibarı, işi, özgürlüğü ve geleceği ekranların karşısında infaz ediliyor.

Efendisi adına konuşanlar dört saat bir sandalye üzerinde her konu hakkında yorum yapıyor, kim para vermişse ağzını ona göre açıyor. Aptallaştırma ve korkutmaların hepsi medyada tartışma programları üzerinden yürütülüyor. Başlamamış operasyonlar, devam edenler; hepsi bu medyada konuşuluyor... “Korkun” deniyor, çünkü hukuk yok! Önce tutukla, sonra yasalar Meclis'ten geçer! Çünkü hukuk güven vermiyorsa, korku yönetimin en kolay aracına dönüşür. Kimin yarın hedef olacağını bilmemek, başlı başına bir cezalandırma biçimidir.

Ülke, siyasi güç kavgasında “emperyalistlere kim daha iyi hizmet eder?” şeklinde devam ederken, meşruiyetini emperyalist ülkeden alanların gölge oyunu içinde, sıradan insanlar çimlerin ezilmesi gibi eziliyor; cezaevlerinde çaresizce sıranın kendilerine geleceğini bekliyor...

Dünya yapay zekâ firmalarının CEO'larının istifasını konuşuyor...

Biz yarın kim tutuklanacak, kimin yerine kayyum atanacak, kayyum gelmeyecekse Meclis oylaması ile tutuklanan kişinin yerine atanacak kişiyi merak ediyoruz...

Yapay gündemler ile kaç kişinin hayatı yok oldu?

Bir ülkenin gündemi sürekli olarak “kim tutuklanacak, kim görevden alınacak, kimin yerine kim gelecek?” sorularına sıkıştırılıyorsa, insanların gerçek hayatı, gerçek sorunları ve gerçek geleceği görünmez hâle gelir.

Anarşi veya terör sadece kurşun atıldığı an mı ortada olur?

Silahların konuştuğu zamanlardan daha kötü bir zamanı yaşıyor ezilenler...

Ezenler ise bütçelerini daha da şişirme derdinde...

Dünya yapay zekâyı konuşuyor, biz yapay gündemin yorumunu yapıyoruz...

11 Eylül 2026 Cuma

Kemikler sızlarken…

Kemikler sızlarken…

Günlerden 12 Eylül. Birçok solcu arkadaşımın kemikleri sızlayacak, birçok arkadaş da aramızda olmayan devrimcileri anacak... Bir bölümü mezarlıklara gidecek, solmuş çiçeklerin yerine yeni çiçekler ekecek.

12 Eylül solu muhatap aldı, ezdi...

Sol, ezene karşı siyasi direnişten daha çok bireysel direnişi öne çıkardı. Toplu davalarda, örgüt suçlaması ile açılan davalara bakın; analizlerin, siyasi savunma boyutundan daha çok var olanı korumak, daha fazla idam vermemek üzerine olduğunu görürsünüz... “Nasıl olsa bugünler geçecek, dışarıda biz 12 Mart sonrası gibi bir ortam bulur, yeni yol açar ve mücadeleye devam ederiz” anlayışı hâkimdi.

Geçmiş darbelerde yaşananlar bu anlayışın oluşmasını sağlamıştır. Çünkü önderlik kadrosunu ezen darbeciler, solun önünü hepten kapatmamış, onlara yaşam alanı bırakmıştı. Cezaevlerinden çıkanlar, “nerede kalmıştık” der gibi yeni örgütlenmelerin önünü açacak toplantılar yapmış, o toplantılar sonrasında dergiler çıkararak yeni açılan yoldan mücadelelerine devam etmiştir.

27 Mayıs ve 12 Mart darbelerinden daha ağır, daha hesaplı, daha köklü bir değişimin; yani ulus devletinden çıkıp liberal ekonomi ile küreselleşmenin ortaya çıkardığı bir ulus devleti yıkıntısı bırakacağını kimse öngörmemiştir... Belki sonuç görülebilmiş olsaydı, belki siyasi savunma öne çıkartılarak 12 Eylül rejimi, savunmalar ile o zamandan mahkûm edilirdi.

12 Eylül, bir anlamda sağı da solu da cezaevinde ve dışında kaynaştırma modeli izlemiş, ona göre medyayı çok iyi yönlendirmiştir. Kısaca 12 Eylül, geçmişi silmiş, yeni bir geçmiş yaratmıştır...

12 Eylül, ulus devletinin kalıntılarını, birikimlerini yok ederek geriye büyük bir yıkım alanı bırakmıştır... Aynı zamanda ılımlı İslam'ın iktidar yolunu açarak bugünlerin temellerini atmıştır.

Bugün dahi 12 Eylül devam etmektedir. Gücü elinde bulunduranlar açısından yöntemler benzerdir; kapalı kapılar arkasında olanlar, şimdi daha açık ve ortada yapılmaktadır...

Uzun yıllardır 12 Eylül'ü; bir sızlanma günü, “İyi dayak yedik ama biz daha iyi direndik” söylemi düzeyinde, işkence ve yasaklanan diller, evladı ile konuşamayan anneler, yakılan kitaplar, görevden alınan siyasiler, kapatılan partiler, dernekler, yayınlar, panzer altına bırakılan solu konuştuk...

Bugünlerde 12 Eylül'ün öyle gizli saklı gelmediğini artık hepimizin bildiğini söylüyoruz.

Olaylar olurken, yaşarken geldiğini bildiğini söyleyenlerin siyasi tercihleri, sol içi çatışmalar ile solun örgütlü yapısının neden halkın desteğinden uzaklaştırıldıklarının özeleştirisini yapmıyorlar?

Gelen belli, direniş hattı kurmak yerine sol içi çatışma körüklemiş!

Kısaca, 12 Eylül'ü her boyutu ile konuşmak yerine işine gelinen, destanlaşan anların konuşulması; sorunun ve yaşananların üstünü kapatıyor. Kemikler sızlamaya devam ediyor...