22 Ağustos 2026 Cumartesi

Devlet Gazisini Unutmaz; İşine Gelmeyince Görmezden Gelir

Devlet Gazisini Unutmaz; İşine Gelmeyince Görmezden Gelir

Gaziler ülkemizin her döneminde olmuştur. Aslında gazi diye madalya verilenlerin hepsi, yaşanan siyasi sürecin doğrudan muhatabı değil, bir anlamda kurbanlarıdır.

Siyaset, her dönem gazi kavramına katkı yapacak çatışmalar çıkarır. O çatışmalarda mazlum halkın çocukları; çaresiz, görevli ya da başka seçeneği olmayan insanlar olarak cephe önüne gönderilir ve devlet adına yaralandıklarında kendilerine gazilik unvanı verilir.

Gazi varsa çatışma, çatışma varsa siyaset vardır.

Ülkemizde çatışma olup savaş olmadığı hâlde gazilik unvanı verilen dönemler de olmuştur. Çünkü gazilik yalnızca askerî bir kavram değildir; aynı zamanda siyasetin ürettiği bir kavramdır. Kimlere gazi madalyası verileceğini de siyaset belirler.

Elbette çatışmanın diğer tarafında yer alanların da gazileri vardır; tıpkı şehitleri olduğu gibi.

Kürt sorunu 1984 yılında başlamış bir sorun değildir. Bunun daha öncesi vardır. Cumhuriyetin kuruluş süreci ve sonrasındaki dönemde 12 Kürt isyanından söz edilir. Kısacası, isyan varsa orada bir sorun da vardır.

Son Kürt isyanı olarak kabul edilen, ancak devlet nezdinde “düşük yoğunluklu savaş” ya da “düşük yoğunluklu çatışma” olarak tanımlanan süreçte, birçok taraf ölülerini ve yaralılarını çatışma alanında geride bırakmıştır.

Ülke sınırları içinde başlayan çatışma, kısa sürede Ortadoğu’daki bölgesel gelişmelerle bağlantılı, daha geniş bir çatışmanın parçası hâline gelmiş; Amerika tarafından ortaya atılan “Yeşil Kuşak” politikası ve arkasından gelen çeşitli politik/doktrinel isimlendirmelerin içinde yer alan çatışmalardan biri olarak uluslararası boyutta anılır olmuştur.

Irak’ta rejimin Amerikan işgaliyle sonlandırılması, ardından Barzani yönetiminin bağımlı ama devlet gibi bir konuma getirilmesi süreciyle birlikte, ülkemizdeki Kürt sorunu da başka boyutlara sıçramıştır.

Sorun, başta siyasiler tarafından tanımlandığı gibi yalnızca bir “güvenlik” sorunu değil, daha çok “siyasi” bir sorun hâline gelmiştir. Üstelik bu siyasi sorunun tarafları da çeşitlenmiştir.

Ülkemiz, dışarıdaki gelişmelere bağlı olarak önce “Kürt realitesinin” tanınması, ardından bu sorunun tanımlanması aşamasını yaşadı. Daha sonraki süreçte, özellikle AKP iktidarıyla birlikte, tanınmış Kürt realitesinin altının doldurulması için girişimlerle karşılaştık.

Ancak Kürt realitesinin altının doldurulması, bugüne kadar yasal süreç içinde, hukuk maddeleriyle yerini almış değildir. Bunun temel nedeni olarak gösterilen; çatışmanın devam etmesi ve sorunun, devlet açısından “terör” sorununun çözümüne endekslenmiş olmasıdır.

Önce çatışmanın sona ermesi, ardından gelecek olan “açılım”...

1984 yılından bugüne bu “düşük yoğunluklu çatışma” sürecinde ölen insanların sayısı konusunda ortak bir rakama ulaşılamıyor. Çünkü birçok ölüm, aslında var olmasına rağmen yok sayılıyor. Bu ölümler, bir anlamda yaşanan çatışmanın boyutunu da ortaya çıkarıyor.

Taraflar, bu boyutun gerçek anlamda ortaya çıkarılmaması konusunda, benim anladığım kadarıyla, bir uzlaşı içindeler.

Gaziler ise öyle kolayca yok sayılacak insanlar değildir. Çünkü görünür biçimde içimizde yaşamaktadırlar.

Zaman zaman “düşük yoğunluklu çatışma” konusunda araştırmalar yapılmış, kitaplar yayımlanmıştır. Çatışmanın askerler üzerindeki etkileri bir dönem tartışma konusu olmuş, hatta bu konuda yazılanlar yasaklanmıştır.

Bunlardan biri Nadire Mater’in 1999 yılında yayımlanan Mehmedin Kitabı: Güneydoğu’da Savaşmış Askerler Anlatıyor adlı kitabıdır.

Mater, 1980’lerin sonları ve 1990’larda Güneydoğu’da askerlik yapmış 42 askerin kendi deneyimlerini, doğrudan onların anlatıları üzerinden aktarır. Kitabın önemi, çatışmayı yalnızca devletin resmî söylemi ya da PKK’nin anlatısı üzerinden değil, sıradan erlerin savaş deneyimleri üzerinden ele almasıdır.

Kitap yayımlandığında ciddi tartışmalara yol açmış, Mater hakkında dava da açılmıştır.

Sonuçta gaziler vardır.

Onlara maaş, bakım ve özlük hakları konusunda birçok yasal düzenleme yapılmıştır. Ancak askerî hastanelerin kapanmasıyla birlikte gazilerin bakım ve tedavi konusu sanki ortada kalmış gibidir.

Uzuvlarını kaybeden gaziler açısından protezlere ulaşmak öyle ucuz değildir. Gazilerin aldığı maaşlar, bu protezlerin en ucuzuna ve dolayısıyla daha rahatsız olanına ulaşmalarını ancak mümkün kılabilmektedir. Bunların yanında gazilerin de bakmak yükümlü oldukları aileleri vardır ve gaziler arasında rütbeye bağlı farklılıklar ve haklardan yararlanma konusunda eşitsizlikler söz konusudur.

Kısacası mesele, konforlu olanı kullanmak değil; zorunlu olanı, elde edilebildiği kadarıyla kullanabilmektir.

Gaziler, 13 Temmuz günü Ankara Güvenpark’ta eylem başlattılar.

Birçok medya kuruluşu kendileriyle söyleşiler yapıldı. Siyasilerin ilgisizliğinden yakındılar. Dertlerini anlatabilecekleri, kendilerini doğrudan muhatap alacak bir siyasi merci bulamamaktan şikâyet ettiler.

Sonuçta onlar, bir siyasi tercihin sonucunda ortaya çıkmış, somut olarak karşımızda duran insanlardır.

Eylem sırasında Meclis’ten geçen yasalar gazileri memnun etmemiştir.

Tam da bu sırada, Meclis’ten geçen çerçeve yasayla “Terörsüz Türkiye” kavramının ilk somut hukuki adımı atılmıştır.

Gaziler ise bu adımın doğal muhataplarından biri olduklarını savunuyorlar.

Ama siyasi bir kararla, o çatışmada yer alanların muhatap alınmak yerine yalnızca kendilerine yalnızca söz hakkı tanındığı, sessizce ve kendilerini ziyaret etmeyerek davranış biçimiyle ifade edilmiş oldu.

Çünkü bu gazileri ortaya çıkaran “düşük yoğunluklu savaş”ın sonlanması amacıyla, Meclis içinde yeni bir arayış için adım atılmaktadır.

Atılan adım ne yazık ki açık ve şeffaf değil.

Devletin işleri —çatışma, savaş gibi konular— nedense hep karanlıkta yürütülüyor ve bizler çoğu zaman yalnızca sonucunu yaşıyoruz. Çocuklarımız ya ölüyor, ya yaralanıyor ya da ömür boyu üzerlerinden atamayacakları travmalarla içimizde yaşamaya devam ediyorlar.

Sonuç olarak Ankara’da madencilerin haklarını aradığı bir zamanda, gaziler de kendi özlük hakları için meydana indiler. Çıkarılan yasanın yeterli olduğu vurgulanarak onların eyleminin sonlandırılmasına siyasi merciler karar verdi.

Eylemin 38. gününde, sabah saatlerinde polisiye tedbirle Güvenpark’tan alınıp başka bir yere götürüldüler.

Eylem alanlarını polis bariyerler ile çevrelenmesi sorunları ortadan mı kaldırdı?

Peki, gazilerin sorunu bitti mi?

 

İşçinin Hakkı Var, Bakanın Sözü Yok

İşçinin Hakkı Var, Bakanın Sözü Yok

Gördüğüm tüm maden girişlerinde “Bismillahirrahmanirrahim” yazar. “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” anlamındadır. Kısaca işçiler oradan madene geçerken, ilk adımlarında bu yazıyı okurken aslında “Allah’ın izni ve adıyla” der.

Ama bu yazıların asıldığı madenlerde kaza eksik olmaz. Kaza dediğime bakmayın; aslında bunlar önlenebilir kazalar. İşveren aşağıya, yani iş güvenliğine yatırım yapmak yerine lojistiğine yatırım yapıp çıkanı hemen paraya dönüştürme derdindedir. İşveren ne işçisini düşünür ne de madenini; çünkü ona göre kaza bu işin “fıtratında” vardır. Sonuçta iktidar, “Benim madencim işini bilir.” der!

Patronlar genelde kazadan dolayı sorumlu ilan edilmez.

Kaza olmuşsa eğer, mutlaka işçilerden biri Allah’ın adını anmadan aşağıya inmiş ve cenabet diye düşünen birileri patron katında bulunabilir. Orada ilk tepki, iş cinayetinin sorumlusunun işçi olduğu yönünde olur; bu kaza nedeniyle kaybedilecek para ve siparişler düşünülür gibi geliyor bana...

Genelde kamuoyu önüne sürülen sorumlu, oraya bakan müdür, mühendis ya da kazmasından kıvılcım çıkaran işçidir. Kısaca parayı kazanan değil, maaşıyla hayatını idame ettirmeye çalışan emekçidir suçlanan.

Madende işlenen cinayetten canı yanan işçiye tekme atmak da iktidarın bürokratına nasip olur. Sonraki tekmeler hukuksal süreçte devam eder gider. İşçinin ve yakınının acısı acısıyla kalır; alması gerekenleri alamayan yakınların feryadı göğe çıkar. Ama işin “fıtratı” budur!

Patronlar gülmeye, çocuklarını en güzel okullarda okutmaya devam ederken işçisine “İşçisin, işçi kal.” der ve işçiye hakkını vermemek için her türlü taklayı atmayı, arkasına iktidarı almayı marifet sayar.

Bugünlerde işçiler hakları, yani kazanılmış hakları —öyle bir talep falan da değil— için bakanlık önünde, sıcağın alnında, ısınmış betonun üstünde, susuz ve aç şekilde feryat etmeye devam ediyor. Çünkü işçiye bakan söz vermiş: “Patron vermezse hakkını, benim güvencem altında.”

Ama güvence verilen sözler çok çabuk unutulur. Çünkü siyasette söz, aslında sözün üstünü çiğneyip geçmektir. Siyasetin “fıtratında” bu var...

İşçi inanmıştır. “Sen söz verdin.” diyerek makamının önünde bekler, randevu talep eder. Ama bakan, yaz tatilinde olduğunu bildirir; camdan işçilere bakarken! Yerine bakan da bulunmaz. Çünkü bakan yetkiyi tek kişiden almıştır, sadece ona karşı sorumludur. Büyük olasılıkla yerine başkasının bakmasına da izin vermez. Benim düşünceme göre, Cumhurbaşkanı’nın direktifi olmadan işçilerle görüşmez.

Neden böyle düşünüyorum? Çünkü her bakan bir açıklama yaparken, Cumhurbaşkanı’nın bilgisi dâhilinde yapıldığına vurgu yapan cümle mutlaka söze başlarken kullanılır. Kalıplaşmış ama o kalıbı her açıklamanın başında görmek şaşırtıcı değil. Eskiden şaşırırdım ama sanırım ona da kanıksadım.

Eğer görüşürse ne olur?

O sözü söylediğinde sanırım birileri kulağını çekmiştir: “Sen kim oluyorsun da söz veriyorsun?” Siyaseten de olmaz. Çünkü “Biz sermayenin iktidarıyız.” demişlerdir diye içimden geçiriyorum...

İnsan Standartlara Uygun Değildir

İnsan Standartlara Uygun Değildir

Standartlar her zaman kötü değildir. Örneğin trafik kuralları, ölçü birimleri, bazı teknik standartlar veya ortak dil kuralları, insanların birbirleriyle anlaşmasını kolaylaştırır. Burada standart, farklılığı yok etmekten çok ortak bir zemin oluşturur.

Sorun, standardın tarafsız ve değişmez bir gerçekmiş gibi sunulmasıyla başlar. “Doğru olan budur” denildiği anda, aslında başka bir soru sormamız gerekir: Kime göre, neye göre?

Standartlaştırılan birçok şey aslında sorunludur. Çünkü “kime göre, neye göre?” diye sorduğumuzda, bir çıkar grubunun çıkarına hizmet eden standartların farklılıkları ortadan kaldırarak homojen bir düşünce yapısı ortaya çıkardığını görürüz.

Asıl sorun, standartların sorgulanamaz hâle gelmesidir.

Homojen olan çoğu zaman ilerlemeyi durdurur. Çünkü ilerleme, farklı düşüncelerin, farklı deneyimlerin ve mevcut olanı sorgulamanın içinden çıkar. Standart ilan edilen her şey, aslında insan düşünce yapısının küresel anlamda tek tipleştirilmesine de hizmet edebilir.

Standart, bir araç olmaktan çıkıp ölçünün kendisi hâline geldiğinde, farklı olanı yalnızca farklı olduğu için yanlış ilan etmeye başlar. İşte o noktada standart, düzen sağlayan bir araç olmaktan çıkar ve düşünceyi biçimlendiren bir iktidar aracına dönüşür.

Bugün sağlık sektöründe de standartlar mevcuttur. Kan verdiğimizde elimize ulaşan bütün değerler, belirlenmiş standartlar üzerinden değerlendirilir. Oysa her insanın vücudu farklıdır; verdiği tepki de farklı olabilir. Benim için iyi olan, sizin için kötü olabilir. Bir tedavinin olumlu sonucu, başka bir insanda aynı sonucu vermeyebilir; hatta pozitif ilerleme birden tersine dönebilir.

Kısacası insan vücudu standartlaştırılamaz; tıpkı parmak izlerinin standart hâle getirilemeyeceği gibi.

Farklılıkları unutturan her türlü ilaç tedavisi ve tanı yaklaşımı, aslında hastalığın gerçekten tanımlanmasını da güçleştirir. Bugün ilaç sanayisi de büyük ölçüde standartlaştırılmış bir yapı üzerinden ilerlemektedir. Sanayinin temel amacı ise kazanç ve kâr elde etmektir.

Çok kritik öneme sahip olan ilaçlar, maliyetlerinin binlerce katı fiyatlarla satışa sunulup tüketilmesi sağlanırken, benzer ilaçların üretimi de patent adı altında tekellerine alınarak piyasada tröst bir yapı oluşturulmaktadır.

Bütün ülkelerde geçerli olan ve ilaç sektörünün belirlediği modern tıp anlayışı, doktorun kişisel gözlemini giderek geri plana iten ve tamamen teknik sonuçlara bakarak ilerleyen bir araca dönüştürülmüştür.

Yapay zekânın gelişimiyle birlikte, bu alanda insana da ihtiyaç kalmayabilir. Çünkü sonucu okumak, verileri değerlendirmek ve belirli standartlara göre karar vermek için sonunda insana bile gerek kalmayacak.

Sadece tıp alanında mı? Elbette değil.

Hukuk da bir standart işidir. Bugün yaşadığımız birçok hukuksal sorunun temelinde, standart olarak belirlenmiş hukuk maddelerinin yaşanan somut olaylara uygulanamaması ve bu maddelerin farklı biçimlerde yorumlanması vardır. Hukukta da insanın, olayın ve koşulların farklılığı çoğu zaman önceden belirlenmiş kuralların içine sığdırılmaya çalışılır.

Eğitimde de aynı ilkeler geçerlidir. Eğitim adı altında insanların hayalleri çalınıyor; farklı düşünmenin, farklı yeteneklerin ve farklı yolların önüne standart bir yaşam biçimi konuluyor. Böylece eğitim, insanın kendisini keşfetmesinin ve geliştirmesinin aracı olmaktan çıkıp gelişimin önündeki en büyük engellerden biri hâline geliyor.

Üretimde de standartlar hayatımızın her yerindedir. Standart üretime göre raflar düzenleniyor, standart hâle getirilmiş ürünler orada pazarlanıyor. Neyin üretileceğine, nasıl üretileceğine ve neyin tüketileceğine ilişkin düzen kuruluyor.

Ve sonunda bizler yalnızca raftan ürün alan müşteriler değil, aynı zamanda raflara yerleştirilen ürünlerin kendisi hâline geliyoruz.

Bizler hem rafta ürünüz hem de raftan ürünü alan müşteriyiz.

 

20 Ağustos 2026 Perşembe

Alevilerin mezar taşları var mı?

Alevilerin mezar taşları var mı?

Mezarlıklara gidip gelir olduğum günden bu yana mezarlık kültürü üzerine düşünür, zaman zaman da araştırma yaparım. Almanya'da bulunduğum süreçte mezarlıkların çok bakımlı olduğunu, her mezarlığın kendisine özgü bir öyküsü bulunduğunu fark etmiştim. Hatta birçok ülkede mezarlıklar ve mezar törenleri o kadar önemlidir ki gözyaşından daha çok kahkaha dahi duyabilirsiniz. Ölülerle iç içe yaşayan kültürler vardır. Kimi kültürlerde ölüler omuzlarda tabutlarla halay çekilerek taşınır; kimi kültürlerde ise ölüler sıradan bir beze dahi sarılmadan, en güzel elbiseleri giydirilerek yakılmaya götürülür ve külleri Ganj Nehri'ne bırakılır. Bunların hepsini araştırmalar sırasında öğrendim.

Kısaca, ölüm aynı zamanda bir ritüeldir. Dinlerin varlık sebeplerinden biridir. Çünkü ölüm ya da geçiş başlı başına bir araştırma konusu olmuştur. Kimse öldükten sonra ne olduğunu bilemez. Ruhun özgürleşmesi, yaşlanmış bedeninden çıkması ve sonra Tanrı ile buluşması ya da yeniden başka bir canlı olarak doğması, başlı başına araştırma konularıdır. Çünkü dönüş ya da özgürleşmemiş ruhlarla insanlar arasında aracılık edenlerin çok para kazandığı kültürler de vardır.

Kutsanmış, kutsal kabul edilen bireylerin bu ruhla, yani öteki dünya ile bu dünya arasında köprü olması ve oradan duyduğu sesi bu dünyaya taşıması... Aynı şekilde şamanların, dervişlerin yer ile gök tanrıları arasında bağ kurması...

Ölüyü ulaşılmayacak kadar yukarılara taşıyıp orada kuşlara yem edilmesi...

Sonuçta mezar kavramı olan kültürler de var, mezar olmayan kültürler de...

İslam dininde mezar yoktur; çünkü şirk olacağı kabul edildiği için ölülerden çare beklenmez, çare Allah'tadır. Allah aracı kabul etmez ve tüm ölüler onun huzuruna gider.

Alevilerde de mezar kavramı var mı?

Alevi yerlerine gidip geldiğimde mutlaka mezarlıklara da giderim. Eski olanlara bakarım; yeni olanlara bakmaya bile değmez. Çünkü ne ruhu vardır ne de bir anlamı... Ticari amaçlı oluşturulmuş, birbirinin aynı, benzer şekilde yapılmış, benzer yazı karakterlerine sahip mezarlar mevcuttur. Ne ölünün geçmişine ait bir şey vardır ne de onun ruhunu özgür kılacak bir şey... Mermerlerle yapılmış, üzerini dikenlerin kapladığı bakımsız yerlerdir bunlar.

Yeni ölenlerin mezarı yapılana kadar toprak yığını şeklinde olması, bir anlamda geçmişteki mezarlara daha çok benziyor. Başında briket bırakılmış ya da bir ağaç dikilmiş olduğunu görürüz.

Peki, Alevilerin mezarı var mı?

Evet, var. Ama sanıldığı gibi öyle şatafatlı falan değil. Bir taş bırakılmış haldedir; orada bir ölünün yattığını belirten doğal olmayan bir taş dikmesine rastlarsınız. Oraya insan eliyle konulduğunu anlarsınız. Yan yana bu taşlardan bir yığın gördüğünüzde orada bir mezarlık söz konusu olduğunu anlarsınız. O taşların üzerinde kimin yattığına dair bir işaret, isim falan yoktur. İsimsizdir... Kim gömmüşse bilir ama sonrasında kimse bilmez.

Peki, Alevilerin kutsal görüp gittiği türbelerde yatanların mezarı nedir diye sorduğunuzu duyar gibiyim...

Evet, birçok türbe değişik yerlerde mevcuttur. O türbelerde yatan babalar, dedeler, pirler vardır. Ama çevresine bir bakın; ocak olmuşların çevresinde yer alanların mezarı var mı?

Neden varlar da diğerlerinden ayrılar?

Alevi inancına göre insan-ı kâmil mertebesini tamamlamış, bu dünyada iz bırakmış olanların mezarı vardır. Diğerleri için arkasından "devr-i asan olsun" denir; yani "döngüsü kolay olsun" denir. Olgunlaşana, yani pişene kadar ölecektir, dirilecektir. Kısaca döngü içindedir. Her canlı, Alevi inancına göre bir döngünün içinde ölür ve dirilir.

Alevi aslında ölmüyor, Tanrısı'na kavuşuyor ve onun gösterdiği yolu izleyerek yeniden doğuyor. Kısaca Alevi aslında ölmüyor, değişiyor...

Değişen birinin mezarı olur mu?

Yaşadığımız zaman diliminde ise İslam inancının her türlü mezhebinin ülkemiz sınırları içinde mezarı vardır. Hristiyanların ve Yahudilerin mezarlıkları farklı yerlerdedir. Her din, kendisine özgü mezarlıklar içinde ölenlerini ağırlar.

İslam dininin ülkemizdeki mezarlıklarının Roma kültüründen geldiğine, Osmanlı Devleti'nin Roma geleneğinin devamı olmasından kaynaklandığına inanıyorum. Buna rağmen bazı söylemlere göre bu mezarlık kültürü İran'dan gelmiştir. Çünkü Karacaahmet Mezarlığı'nda İranlıların ayrı bir bölümü vardır.

Roma kültürünü Osmanlı Müslümanları kendilerine göre yorumlamışlar ve mezar taşları ile kaideleri, ölenin bir hayat hikâyesi gibidir. Makamı, kadın mı erkek mi olduğu, hangi mesleği yaptığı, yaşarken elde ettiği ganimete göre mezar taşları mirasçıları tarafından yaptırılmış ve sonsuzluk uykusunun olduğu yerde yer bulmuşlardır.

Sıradan değildir; her birinin bir hikâyesini bulabilirsiniz. Bugünkü gibi standart bir yapılanma yoktur. Tersine, kişiye özgü taş ustalarının ustalıklarını gösterdiği mezarlıklar söz konusudur.

Sonuç olarak Aleviler, devlet içinde değil de hep uzaklarda, kolay erişilemeyecek yerlerde yaşadıklarından, bir mezar kültürü yerine döngüyü anlatan ve ölülerin mutlaka bir gün döneceğini bilerek yaşarlar.

Bir taş, bir hırkadır Alevi mezarı...

Aleviler içinde çok özel bir yere sahip olan Tahtacıların mezarlıkları ise ayrı bir konudur.

Onların mezarlığına giderseniz yaşadığını görürsünüz. Kimi mezarların üstünde yiyecek parçaları, başlarında kıyafetler, süslemeler görebilirsiniz. Her dokunuşun bir öyküsü vardır ve anlamlıdır. Orada yaşam vardır; ölüm yoktur aslında...

Ne yazık ki o da bugün standart mezarlıklara dönüşme yolundadır. Onların mezarlık ve ölü uğurlama kültürü de yok olmaktadır.

Aleviler bugün şehirli oldukları ya da bütün dünyaya yayıldıkları için mezar kültürü geliştirme ihtiyacı duymuştur. Çünkü "unutmak yerine bir yerde dikili taşı olmasa da bir mezarı olsun" bakış açısını içselleştirmiştir.

Sünni inancından hiçbir farkı olmayan bir mezarlık kültürü bugün Alevilerin içinde de yaygınlaşmıştır. Hiçbir sürekliliği olmayan, iki kuşak sonra yok olacak mezarlar için bol bol para dökülüyor.

Madem mezar yapılacak, o zaman modern çağa uygun, Alevilere özgü mezarlıklar da üretilmelidir. En azından orada yatanın Alevi olduğu bilinsin.

 

Boşluğa Çizilmiş Bir Çerçeve

Boşluğa Çizilmiş Bir Çerçeve

Dün bir avukat arkadaşımla sohbet ediyorduk. Elbette “avukat” diye özellikle vurgu yapmamın bir nedeni var. Çünkü insanları meslekleriyle değil, görüşleri ve tavırlarıyla değerlendiririm. Ama avukat arkadaşlarımı gerçekten severim. Hepsi safmış gibi sorular sorar, hukuk kuralları içinde çözüm ararlar. Yani onların düşünce yapısında hukuk, kurallar, maddeler ve uygulamalar, düşünce biçimini bir anlamda şablonlaştırmış ya da çerçevelemiştir.

Özgür düşünce yapısı genelde avukatlarda olmaz. Onlar için özgürlük, kurallar içinde var olan alanlardır. Başka bir özgürlük yokmuş gibi davranılır. Avukatların konuşmalarına bakın; özellikle siyasi olanların hemen hepsi sistem içinde reformisttir. Şikâyet ederler ama çözüm yoluna başvurmak yerine, gelenle ya da var olanla idare ederler. Kuralları çiğneyen bir güç karşısında ise sessizce o güce saygı duyarlar.

Bugüne kadar avukatların, Anayasa Mahkemesi kararları uygulansın diye adalet yürüyüşü yaptığını gördünüz mü? Çünkü onlar saygılı vekillerdir.

Konumuzla doğrudan alakalı olduğu için avukat vurgusu yaptım.

Avukat arkadaşım bana sordu:

“Şu çerçeve yasasından ne bekliyorsun, daha doğrusu ne düşünüyorsun?”

Elbette benim bir beklentim yok. Çünkü o yasayla ilgili herhangi bir beklentiye girmedim. Sonuçta çerçeve yasası, “Terörsüz Türkiye” ile ilgili. Konunun özüyle ilgili bir durum söz konusu değil. Bunu, bu işle ilgilenen her bireyin bildiğini düşünüyorum.

Zaten muhatapların bir tarafı “terör” vurgusunu yaparken, diğer taraf ise “Bu ilk adım, asıl çözüm ileriki adımlarda” diyor. Kısaca, muhataplar bile bile ilk adımda bir şey olmayacağını biliyor ama çerçeve çizilmiş oluyor.

Elbette yasalarda çerçeveler çizilir. Ama eşitlik ilkesiyle ötekileştirilenlere de haklar uygulanır.

Beklentim yok ama düşüncem de yok demedim.

Avukatların soru sormasını severim. Safmış gibi, bilgisi yokmuş gibi yaparlar; karşısındakini ölçerler. Bunu bildiğim için ben de sorunun arkasındaki niyeti ölçmeye çalışmadan doğrudan düşüncemi açıkladım.

Kürt sorunu konusunda henüz bir şey yok. Muhatap alınan tarafta ise Meclis'te Krikor Zohrab yok. Onun gibi ateşli, iktidarı köşeye sıkıştıracak bir hatip yok. Onlar hep iyimserlik aşılıyorlar ama bugüne kadar yaratılan bütün iyimserliklerin altı boş çıktı ve her seferinde hayal kırıklığıyla sonuçlandı.

Kısaca, Kürt sorunu açıkça ifade edilmediği için ülkemizde ne demokrasi ne de özgürlükler konusunda bir adım atılmasını beklemiyorum.

Benim bu konudaki duruşum net.

Avukat arkadaşımın kıs kıs güldüğünü fark ettim. Çünkü dedi ki:

“Hukuk olmadan yapılan her adım aslında boştur.”

Şimdi bizler boş işlerle uğraşıp ömrümüzü törpülemeyi seviyoruz. Geriye kalan ise kocaman bir boşluk ve kanla doldurulmuş tarih sayfaları.

Biz neden geçmişimizde bir gül bahçesi yaratamıyoruz?

Önce çerçeveyi çiziyoruz. Sonra içine ne koyacağımızı konuşuyoruz. Oysa yıllardır çizilen çerçevelerin içinde çoğu zaman ne adalet var ne özgürlük ne de eşitlik. Sadece ertelenen umutlar var.

Biz yine bir maddenin, bir yasanın, bir düzenlemenin her şeyi değiştireceğine inanmak istiyoruz. Oysa hukuk, adaletin aracı olmaktan çıkıp mevcut düzenin sınırlarını belirleyen bir çerçeveye dönüştüğünde, geriye sadece o çerçevenin içine bakmak kalıyor.

Ve baktığımızda çoğu zaman bir resim göremiyoruz.

Sadece boşluk...

Belki de yıllardır aynı boşluğa farklı isimlerle çerçeve çiziyoruz. Sonra da o çerçeveyi çözüm sanıyoruz.

Biz ise hâlâ çerçevenin düzgün olup olmadığını tartışıyoruz.

Sonra dönüp geçmişimize bakıyoruz: Bir türlü gül bahçesi yaratamamışız. Çerçevelerimiz var, yasalarımız var, kurallarımız var; ama içeride yine kan, acı ve hayal kırıklığı...

Boşluğa çizilmiş bir çerçevenin içinde, ne kadar güzel bir resim hayal edebiliriz?

Boşluğa çizilmiş bir çerçevenin içinde, ne kadar güzel bir resim hayal edebiliriz?

Aleviler tekkeler kanununun değişmesini ister mi?

Aleviler tekkeler kanununun değişmesini ister mi?

Türkiye'de cemaatlere yönelik operasyonların devam edeceği, başta bazı cemaatlerin sırada olduğu konuşuluyor. Bu cemaatlerin hepsinin ortak yönü, ülke içinde Amerikan çıkarlarına uygun yapılar olmaları. Hepsinin ortaklaştığı noktalardan biri de antikomünizm dernekleri altında, sol karşıtı ve Sovyet karşıtı örgütlenmeleridir.

68 kuşağı Amerikan askerlerini Dolmabahçe önlerinde denize atarken, bu cemaatlerin namaz kılarak Amerikan lehine o devrimcilere saldırmaları ve Kanlı Pazar olarak tarihe geçen sürecin içinde yer almaları da bu tarihsel ilişkinin önemli bir parçasıdır.

Şimdi sorulması gereken soru şu:

Bu operasyonların Amerika'ya rağmen yapılma ihtimali var mı?

Benim düşüncem, sanmıyorum.

Peki, neden bu operasyonlar yapılıyor?

Ne kazanılacak, kim faydalanacak? Hareket eden paraların yönü değişecek mi?

Çünkü cemaatler çok büyük paralara hükmediyor ve bu paraları yönlendiriyor. Ülkemizde birçok hastane, okul ve kısacası devletin sosyal olmaktan çıktıktan sonra boşalttığı alanların önemli bir bölümünün cemaatler tarafından doldurulduğu biliniyor.

Bu durum, bir anlamda Tekke ve Zaviyeler Kanunu'nun yeniden yorumlanması için sağa yönelik operasyonlar olarak da okunabilir mi?

Cemaat kavramının modern Türk devletinin ortaya çıkmasından sonra oluşmuş bir yapı olduğu düşünüldüğünde, tarikatların ya da dinî ocakların yeniden açılması için bir ortam mı hazırlanıyor?

Eğer tarikatlar yasası ortadan kalkarsa, ülkemizde cemevleri ve Alevilik sorunu da kökten çözülmüş olur mu?

Kürt sorunu açılımla yeni bir perspektife girerken, kökten bir Alevi sorununun çözümünün siyasi altyapısı mı oluşturuluyor?

Elbette tarikatların yeniden açılması, Hacı Bektaş Dergâhı'nın Alevilerin en önemli taleplerinden biri olması nedeniyle, bu dergâhın Alevilere teslim edilmesi ihtimalini de gündeme getirebilir. Gerçi Alevilere mi, Bektaşilere mi verileceğini o zamanki siyasi atmosfer belirler. Ancak bugünkü söylem üzerinden bakıldığında, Alevi-Bektaşilere verileceğini düşünüyorum.

Cemaatlerin ekonomik olarak çok büyümesi, siyaseti de belirler konuma geldiklerinin bir göstergesi. Siyasetin, kendisine rakip olarak gördüğü, yani yanında yer almayan yapıları tasfiye ettiği yönünde de yorumlar yapılıyor.

Dolayısıyla bugün yaşanan operasyonları yalnızca "cemaatlere yönelik operasyonlar" olarak görmek yerine, ekonomik güçlerin yeniden dağıtılması, siyasetin cemaatlerle kurduğu ilişkinin yeniden düzenlenmesi ve devletin dinî yapılarla ilişkisinin yeniden tanımlanması açısından okumak gerekiyor.

Asıl soru belki de şu:

Bu operasyonlar cemaatleri tasfiye etmek için mi yapılıyor, yoksa cemaatlerin ekonomik ve siyasi gücünü yeniden dağıtmak için mi?

Bütün bunların Aleviler açısından başka bir sonucu daha var. Çünkü tarikatlar ve tekkeler meselesi yalnızca cemaatlerin geleceğini değil, Alevilerin yıllardır çözülemeyen cemevi ve dergâh sorununu da doğrudan ilgilendiriyor.

Aleviler olmayan laikliği yıllardır savundu. Ülkemizde laiklik varmış gibi bir algı yaratıldı. Seküler yaşamı laiklik diye yutturdular. Ama bugün artık o, sözde de olsa laiklik, sorunları çözmediği gibi Aleviliği de ortadan kaldıracak boyuta geldi.

Şimdi Aleviler Hacı Bektaş Dergâhı'nı istiyor, talep ediyorlar; "İş, sahibine verilsin." diyorlar. Ama bilmedikleri bir şey var: Aleviler, o sözde de olsa laiklik savunmasından vazgeçebilecekler mi? Çünkü o ilke ya da Tekke ve Zaviyeler Kanunu olduğu sürece ne dergâhı alabilirler ne de cemevlerini yasal statüye kavuşturabilirler.

Çünkü yasa, ocakların hepsini eşit olarak yasaklamış; ancak devlet, o yasağı Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla delip Sünni-Hanefi mezhebine özgürlük vermiş.

Diyanet İşleri Başkanlığı, cemaatlerin besin kaynağı olmaya devam ediyor. Çünkü Sünni inancındaki cemaatlerin örgütlenmesi ve yayılmasını, camiler yaparak daha geniş alanlarda oluşmalarını sağlayacak bir ortam yaratıyor. Sadece cami yapımı mı? Hocaların maaşlarını ve atamalarını da sağlıyor. Bu sayede hangi cemaatin hocasının nerede çalışacağını da belirlemiş oluyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesinin önündeki en büyük engel. O başkanlık kalkmadan olmaz.

Soru şuraya geliyor:

Peki Alevilerin, bugün siyasi atmosferde Diyanet'i kaldıracak gücü var mı?

Cevap basit:

Yok.

O zaman cemevleri sorunu siyasi olduğuna göre, siyasetin çözüm bulması gerekiyor.

Siyasetin isteği net: Tekkelerin ve tarikatların yeniden hayata geçirilmesi, sonradan oluşan cemaatlerin ise sönümlenmesi.

Bu olacak iş mi?

 

19 Ağustos 2026 Çarşamba

Lideri Kaybetmeyelim, Örgütü Kaybederiz

Lideri Kaybetmeyelim, Örgütü Kaybederiz

 

Türkiye sol hareketi kurumsallaşamadığı için, lider ve müritleri şeklinde örgütlenmeye gitmiştir; çünkü önlerinde başka bir örnek yoktu. Lider, her şeyi belirleyendir. Liderin belirlediği strateji tartışılmaz; tartışan olursa örgüt dışına atılan bir yapı ortaya çıkar. Kısacası söz, yetki ve karar liderdedir.

Liderin belirlediği yapılarda, lidere rağmen başka seçenekler ortaya çıkıyor, yerel örgütlenmeler lidere rağmen başka biçimlerde örgütleniyorsa, bunun örgüt literatüründeki karşılığı çoğu zaman şöyle ifade edilir: “Kitle o kadar büyüdü ki kontrol etme şansımız kalmadı. Bundan dolayı örgütsel yapımızı siyasi bir partiye dönüştüremedik.”

Bu, yenilgilerin temel dayanaklarından biri olarak gösterilir. Çünkü kontrol edilemeyen yapıların çok hızlı çözüleceği varsayılır.

Gerçekten böyle mi?

Elbette değil.

Birçok yerel, yatay örgütlenme; lider ve onun etrafında oluşan müritler örgütlenmesi, yani dikey örgüt, çok kısa zamanda çökerken varlığını sürdürmüş, hatta duvar yazılarını bile bugüne kadar taşımıştır.

Yenilgiyi tatmış liderler, eski ihtişamlı, el üstünde tutulan, bir sözü iki edilmeyen, kibirli —sonuçta belki kendisi kibirli olmayan ama çevresi tarafından kibirli hâle getirilen—, her şeyi bilen ve duyan, örgüt içinde istihbarata önem veren; fakat hayatın ve düşmanın içinden gelebilecek uyarılara kulaklarını kapatan bir lider-mürit yapılanmasına dönüşür.

Bugün cemaatlerde ve sol siyasette benzer örgütsel şablonu bulabilirsiniz.

Sonuç olarak, sağ-sol ayrımının bu kadar belirsizleştiği ortamı yaratan, yalnızca siyasal koşullar değildir. Liderlerin duruşları ve geçmiş örgütsel yapının üzerine yeni bir model yaratmaları da bu sürecin önemli bir parçasıdır. Yatay örgütlenme yerine dikey örgütlenmeyi tercih eden, “küçük olsun, benim olsun” ve “geçmişim beni ileriye taşır” anlayışıyla hareket eden yapılar, giderek hayata ve siyasete müdahil olmaktan çıkar.

İş, sonunda popüler merkez partilerin mitinglerinde kırlangıç sallamaya kadar sulandırılır. Elbette hep acil meseleler vardır; “Önce o gitsin, sonra biz bakarız ve yeni bir yol açarız.” cümlesini duyabilirsiniz.

Sol politika üretmeyenler; işçi sınıfının mücadele alanlarına yalnızca göstermelik ziyaretler gerçekleştirir ve böylece işçi sınıfı politikası yaptığını ele güne göstermeye çalışır. Ziyaret etmek, birkaç eskiden kalan slogan atmak işçi sınıfına sahip çıktığının kanıtıdır!

Oysa toplumdan kopmuş, kendi içine kapanmış her yapı zamanla cemaat, aşiret ya da tarikat benzeri bir örgütsel karakter kazanır. Bu yapıların toplumun genelinde yüzdelik olarak çok düşük bir ağırlığı olsa bile, kendi içlerinde oluşturdukları ekonomik, sosyal ve kültürel “pazar” zamanla kapalı bir ekolojik yapıya dönüşür. Kendi kendisini koruyan, kendi yağıyla yaşamaya çalışan bir sivil toplum (!) hareketi ortaya çıkar.

Asıl mesele, örgütün büyüklüğü ya da kontrol edilebilirliği değildir. Asıl mesele, örgütün nasıl bir siyasal ve örgütsel kültür ürettiğidir. Dikey, lidere bağımlı ve eleştiriyi dışlayan yapılar büyüdükçe güçlenmek yerine kırılganlaşır. Her hareket içinden başka hareketlerin doğmasına sebep olur, sonuçta lidere karşı anti-lider diyerek benzer bir lider kendi egosunu büyütür. Lider olmak öyle kolay değildir, risklidir, çünkü savaştığı sisteme karşı aslında korumasızdır. Sistem ise genelde sisteme karşı değil de var olan liderlik kavramına karşı mücadele ediliyorsa, bugün örneğin Erdoğan ve AKP'ye karşı mücadele ediliyorsa, onu tehdit olarak görmez, hatta ona görünür olması için ortam bile yaratır; çünkü esas sorun olan sisteme yeter ki eleştiri, mücadele odağı oluşmasın. Sonuçta anti-emperyalist, anti-kapitalist olmayan her yapı bu sistem ve düzen içinde yaşamaya hak eder ve bir yaşam alanı bulur, ama anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir örgütsel bağ yaratılırsa 12 Mart sürecinde, o süreçte sol liderleri ölüm ile düzen için tehdit olmaktan çıkardılar. Onların ölümünden sonra ortaya çıkan tüm liderler bugün yaşamaktadır, çünkü onlar sisteme karşı değil, anti-faşist bir mücadeleye zorunlu katıldılar… Faşist saldırılar 12 Eylül öncesi solu biçimlendirdi, onu kavganın içine çekerek bir anlamda etkisizleştirdi. Buna karşılık yatay, yerel inisiyatifi ve kolektif aklı koruyan yapılar, merkezi bir liderliğin yokluğunda bile siyasal hafızalarını ve mücadele biçimlerini sürdürebilir.

Dolayısıyla geçmişte yaşanan yenilgileri yalnızca “Kitle büyüdü, kontrol edemedik.” diyerek açıklamak, sorunun önemli bir bölümünü görünmez kılar. Belki de asıl soruyu başka türlü sormak gerekir:

Sorun, kitleyi kontrol edememek miydi; yoksa kitleyi kontrol etmeye çalışırken, gelmekte olanı fark edip ona karşı önlem almak için artık çok geç olmasından kaynaklanan kaderine boyun eğmek miydi?

“Nasıl olsa bu darbe de gelir, kısa sürede etkisini ortadan kaldırır ve bizler yeniden ayağa kalkarız.” iyimserliği, bugün yaşadığımız atmosferi yarattı…

Yatay örgütlenme bu ülkede gerçek anlamda çok deneyimlenmedi; çünkü yatay örgütlenme kurumsallaşmayı beraberinde getirir, kuralları ortaya koyar ve o kurallar içinde örgüt kendi organlarını oluşturur. Elbette bundan dolayı aksayan yönler de çok olacaktır; karar alma ve eyleme geçme süresi uzayacaktır. Bunu bertaraf eden birçok örgütsel model geçmişte olmuştur. Nedense bizler sadece kendi yaşadıklarımıza ve çevremize bakarak hareket ediyoruz.