20 Ağustos 2026 Perşembe

Alevilerin mezar taşları var mı?

Alevilerin mezar taşları var mı?

Mezarlıklara gidip gelir olduğum günden bu yana mezarlık kültürü üzerine düşünür, zaman zaman da araştırma yaparım. Almanya'da bulunduğum süreçte mezarlıkların çok bakımlı olduğunu, her mezarlığın kendisine özgü bir öyküsü bulunduğunu fark etmiştim. Hatta birçok ülkede mezarlıklar ve mezar törenleri o kadar önemlidir ki gözyaşından daha çok kahkaha dahi duyabilirsiniz. Ölülerle iç içe yaşayan kültürler vardır. Kimi kültürlerde ölüler omuzlarda tabutlarla halay çekilerek taşınır; kimi kültürlerde ise ölüler sıradan bir beze dahi sarılmadan, en güzel elbiseleri giydirilerek yakılmaya götürülür ve külleri Ganj Nehri'ne bırakılır. Bunların hepsini araştırmalar sırasında öğrendim.

Kısaca, ölüm aynı zamanda bir ritüeldir. Dinlerin varlık sebeplerinden biridir. Çünkü ölüm ya da geçiş başlı başına bir araştırma konusu olmuştur. Kimse öldükten sonra ne olduğunu bilemez. Ruhun özgürleşmesi, yaşlanmış bedeninden çıkması ve sonra Tanrı ile buluşması ya da yeniden başka bir canlı olarak doğması, başlı başına araştırma konularıdır. Çünkü dönüş ya da özgürleşmemiş ruhlarla insanlar arasında aracılık edenlerin çok para kazandığı kültürler de vardır.

Kutsanmış, kutsal kabul edilen bireylerin bu ruhla, yani öteki dünya ile bu dünya arasında köprü olması ve oradan duyduğu sesi bu dünyaya taşıması... Aynı şekilde şamanların, dervişlerin yer ile gök tanrıları arasında bağ kurması...

Ölüyü ulaşılmayacak kadar yukarılara taşıyıp orada kuşlara yem edilmesi...

Sonuçta mezar kavramı olan kültürler de var, mezar olmayan kültürler de...

İslam dininde mezar yoktur; çünkü şirk olacağı kabul edildiği için ölülerden çare beklenmez, çare Allah'tadır. Allah aracı kabul etmez ve tüm ölüler onun huzuruna gider.

Alevilerde de mezar kavramı var mı?

Alevi yerlerine gidip geldiğimde mutlaka mezarlıklara da giderim. Eski olanlara bakarım; yeni olanlara bakmaya bile değmez. Çünkü ne ruhu vardır ne de bir anlamı... Ticari amaçlı oluşturulmuş, birbirinin aynı, benzer şekilde yapılmış, benzer yazı karakterlerine sahip mezarlar mevcuttur. Ne ölünün geçmişine ait bir şey vardır ne de onun ruhunu özgür kılacak bir şey... Mermerlerle yapılmış, üzerini dikenlerin kapladığı bakımsız yerlerdir bunlar.

Yeni ölenlerin mezarı yapılana kadar toprak yığını şeklinde olması, bir anlamda geçmişteki mezarlara daha çok benziyor. Başında briket bırakılmış ya da bir ağaç dikilmiş olduğunu görürüz.

Peki, Alevilerin mezarı var mı?

Evet, var. Ama sanıldığı gibi öyle şatafatlı falan değil. Bir taş bırakılmış haldedir; orada bir ölünün yattığını belirten doğal olmayan bir taş dikmesine rastlarsınız. Oraya insan eliyle konulduğunu anlarsınız. Yan yana bu taşlardan bir yığın gördüğünüzde orada bir mezarlık söz konusu olduğunu anlarsınız. O taşların üzerinde kimin yattığına dair bir işaret, isim falan yoktur. İsimsizdir... Kim gömmüşse bilir ama sonrasında kimse bilmez.

Peki, Alevilerin kutsal görüp gittiği türbelerde yatanların mezarı nedir diye sorduğunuzu duyar gibiyim...

Evet, birçok türbe değişik yerlerde mevcuttur. O türbelerde yatan babalar, dedeler, pirler vardır. Ama çevresine bir bakın; ocak olmuşların çevresinde yer alanların mezarı var mı?

Neden varlar da diğerlerinden ayrılar?

Alevi inancına göre insan-ı kâmil mertebesini tamamlamış, bu dünyada iz bırakmış olanların mezarı vardır. Diğerleri için arkasından "devr-i asan olsun" denir; yani "döngüsü kolay olsun" denir. Olgunlaşana, yani pişene kadar ölecektir, dirilecektir. Kısaca döngü içindedir. Her canlı, Alevi inancına göre bir döngünün içinde ölür ve dirilir.

Alevi aslında ölmüyor, Tanrısı'na kavuşuyor ve onun gösterdiği yolu izleyerek yeniden doğuyor. Kısaca Alevi aslında ölmüyor, değişiyor...

Değişen birinin mezarı olur mu?

Yaşadığımız zaman diliminde ise İslam inancının her türlü mezhebinin ülkemiz sınırları içinde mezarı vardır. Hristiyanların ve Yahudilerin mezarlıkları farklı yerlerdedir. Her din, kendisine özgü mezarlıklar içinde ölenlerini ağırlar.

İslam dininin ülkemizdeki mezarlıklarının Roma kültüründen geldiğine, Osmanlı Devleti'nin Roma geleneğinin devamı olmasından kaynaklandığına inanıyorum. Buna rağmen bazı söylemlere göre bu mezarlık kültürü İran'dan gelmiştir. Çünkü Karacaahmet Mezarlığı'nda İranlıların ayrı bir bölümü vardır.

Roma kültürünü Osmanlı Müslümanları kendilerine göre yorumlamışlar ve mezar taşları ile kaideleri, ölenin bir hayat hikâyesi gibidir. Makamı, kadın mı erkek mi olduğu, hangi mesleği yaptığı, yaşarken elde ettiği ganimete göre mezar taşları mirasçıları tarafından yaptırılmış ve sonsuzluk uykusunun olduğu yerde yer bulmuşlardır.

Sıradan değildir; her birinin bir hikâyesini bulabilirsiniz. Bugünkü gibi standart bir yapılanma yoktur. Tersine, kişiye özgü taş ustalarının ustalıklarını gösterdiği mezarlıklar söz konusudur.

Sonuç olarak Aleviler, devlet içinde değil de hep uzaklarda, kolay erişilemeyecek yerlerde yaşadıklarından, bir mezar kültürü yerine döngüyü anlatan ve ölülerin mutlaka bir gün döneceğini bilerek yaşarlar.

Bir taş, bir hırkadır Alevi mezarı...

Aleviler içinde çok özel bir yere sahip olan Tahtacıların mezarlıkları ise ayrı bir konudur.

Onların mezarlığına giderseniz yaşadığını görürsünüz. Kimi mezarların üstünde yiyecek parçaları, başlarında kıyafetler, süslemeler görebilirsiniz. Her dokunuşun bir öyküsü vardır ve anlamlıdır. Orada yaşam vardır; ölüm yoktur aslında...

Ne yazık ki o da bugün standart mezarlıklara dönüşme yolundadır. Onların mezarlık ve ölü uğurlama kültürü de yok olmaktadır.

Aleviler bugün şehirli oldukları ya da bütün dünyaya yayıldıkları için mezar kültürü geliştirme ihtiyacı duymuştur. Çünkü "unutmak yerine bir yerde dikili taşı olmasa da bir mezarı olsun" bakış açısını içselleştirmiştir.

Sünni inancından hiçbir farkı olmayan bir mezarlık kültürü bugün Alevilerin içinde de yaygınlaşmıştır. Hiçbir sürekliliği olmayan, iki kuşak sonra yok olacak mezarlar için bol bol para dökülüyor.

Madem mezar yapılacak, o zaman modern çağa uygun, Alevilere özgü mezarlıklar da üretilmelidir. En azından orada yatanın Alevi olduğu bilinsin.

 

Boşluğa Çizilmiş Bir Çerçeve

Boşluğa Çizilmiş Bir Çerçeve

Dün bir avukat arkadaşımla sohbet ediyorduk. Elbette “avukat” diye özellikle vurgu yapmamın bir nedeni var. Çünkü insanları meslekleriyle değil, görüşleri ve tavırlarıyla değerlendiririm. Ama avukat arkadaşlarımı gerçekten severim. Hepsi safmış gibi sorular sorar, hukuk kuralları içinde çözüm ararlar. Yani onların düşünce yapısında hukuk, kurallar, maddeler ve uygulamalar, düşünce biçimini bir anlamda şablonlaştırmış ya da çerçevelemiştir.

Özgür düşünce yapısı genelde avukatlarda olmaz. Onlar için özgürlük, kurallar içinde var olan alanlardır. Başka bir özgürlük yokmuş gibi davranılır. Avukatların konuşmalarına bakın; özellikle siyasi olanların hemen hepsi sistem içinde reformisttir. Şikâyet ederler ama çözüm yoluna başvurmak yerine, gelenle ya da var olanla idare ederler. Kuralları çiğneyen bir güç karşısında ise sessizce o güce saygı duyarlar.

Bugüne kadar avukatların, Anayasa Mahkemesi kararları uygulansın diye adalet yürüyüşü yaptığını gördünüz mü? Çünkü onlar saygılı vekillerdir.

Konumuzla doğrudan alakalı olduğu için avukat vurgusu yaptım.

Avukat arkadaşım bana sordu:

“Şu çerçeve yasasından ne bekliyorsun, daha doğrusu ne düşünüyorsun?”

Elbette benim bir beklentim yok. Çünkü o yasayla ilgili herhangi bir beklentiye girmedim. Sonuçta çerçeve yasası, “Terörsüz Türkiye” ile ilgili. Konunun özüyle ilgili bir durum söz konusu değil. Bunu, bu işle ilgilenen her bireyin bildiğini düşünüyorum.

Zaten muhatapların bir tarafı “terör” vurgusunu yaparken, diğer taraf ise “Bu ilk adım, asıl çözüm ileriki adımlarda” diyor. Kısaca, muhataplar bile bile ilk adımda bir şey olmayacağını biliyor ama çerçeve çizilmiş oluyor.

Elbette yasalarda çerçeveler çizilir. Ama eşitlik ilkesiyle ötekileştirilenlere de haklar uygulanır.

Beklentim yok ama düşüncem de yok demedim.

Avukatların soru sormasını severim. Safmış gibi, bilgisi yokmuş gibi yaparlar; karşısındakini ölçerler. Bunu bildiğim için ben de sorunun arkasındaki niyeti ölçmeye çalışmadan doğrudan düşüncemi açıkladım.

Kürt sorunu konusunda henüz bir şey yok. Muhatap alınan tarafta ise Meclis'te Krikor Zohrab yok. Onun gibi ateşli, iktidarı köşeye sıkıştıracak bir hatip yok. Onlar hep iyimserlik aşılıyorlar ama bugüne kadar yaratılan bütün iyimserliklerin altı boş çıktı ve her seferinde hayal kırıklığıyla sonuçlandı.

Kısaca, Kürt sorunu açıkça ifade edilmediği için ülkemizde ne demokrasi ne de özgürlükler konusunda bir adım atılmasını beklemiyorum.

Benim bu konudaki duruşum net.

Avukat arkadaşımın kıs kıs güldüğünü fark ettim. Çünkü dedi ki:

“Hukuk olmadan yapılan her adım aslında boştur.”

Şimdi bizler boş işlerle uğraşıp ömrümüzü törpülemeyi seviyoruz. Geriye kalan ise kocaman bir boşluk ve kanla doldurulmuş tarih sayfaları.

Biz neden geçmişimizde bir gül bahçesi yaratamıyoruz?

Önce çerçeveyi çiziyoruz. Sonra içine ne koyacağımızı konuşuyoruz. Oysa yıllardır çizilen çerçevelerin içinde çoğu zaman ne adalet var ne özgürlük ne de eşitlik. Sadece ertelenen umutlar var.

Biz yine bir maddenin, bir yasanın, bir düzenlemenin her şeyi değiştireceğine inanmak istiyoruz. Oysa hukuk, adaletin aracı olmaktan çıkıp mevcut düzenin sınırlarını belirleyen bir çerçeveye dönüştüğünde, geriye sadece o çerçevenin içine bakmak kalıyor.

Ve baktığımızda çoğu zaman bir resim göremiyoruz.

Sadece boşluk...

Belki de yıllardır aynı boşluğa farklı isimlerle çerçeve çiziyoruz. Sonra da o çerçeveyi çözüm sanıyoruz.

Biz ise hâlâ çerçevenin düzgün olup olmadığını tartışıyoruz.

Sonra dönüp geçmişimize bakıyoruz: Bir türlü gül bahçesi yaratamamışız. Çerçevelerimiz var, yasalarımız var, kurallarımız var; ama içeride yine kan, acı ve hayal kırıklığı...

Boşluğa çizilmiş bir çerçevenin içinde, ne kadar güzel bir resim hayal edebiliriz?

Boşluğa çizilmiş bir çerçevenin içinde, ne kadar güzel bir resim hayal edebiliriz?

Aleviler tekkeler kanununun değişmesini ister mi?

Aleviler tekkeler kanununun değişmesini ister mi?

Türkiye'de cemaatlere yönelik operasyonların devam edeceği, başta bazı cemaatlerin sırada olduğu konuşuluyor. Bu cemaatlerin hepsinin ortak yönü, ülke içinde Amerikan çıkarlarına uygun yapılar olmaları. Hepsinin ortaklaştığı noktalardan biri de antikomünizm dernekleri altında, sol karşıtı ve Sovyet karşıtı örgütlenmeleridir.

68 kuşağı Amerikan askerlerini Dolmabahçe önlerinde denize atarken, bu cemaatlerin namaz kılarak Amerikan lehine o devrimcilere saldırmaları ve Kanlı Pazar olarak tarihe geçen sürecin içinde yer almaları da bu tarihsel ilişkinin önemli bir parçasıdır.

Şimdi sorulması gereken soru şu:

Bu operasyonların Amerika'ya rağmen yapılma ihtimali var mı?

Benim düşüncem, sanmıyorum.

Peki, neden bu operasyonlar yapılıyor?

Ne kazanılacak, kim faydalanacak? Hareket eden paraların yönü değişecek mi?

Çünkü cemaatler çok büyük paralara hükmediyor ve bu paraları yönlendiriyor. Ülkemizde birçok hastane, okul ve kısacası devletin sosyal olmaktan çıktıktan sonra boşalttığı alanların önemli bir bölümünün cemaatler tarafından doldurulduğu biliniyor.

Bu durum, bir anlamda Tekke ve Zaviyeler Kanunu'nun yeniden yorumlanması için sağa yönelik operasyonlar olarak da okunabilir mi?

Cemaat kavramının modern Türk devletinin ortaya çıkmasından sonra oluşmuş bir yapı olduğu düşünüldüğünde, tarikatların ya da dinî ocakların yeniden açılması için bir ortam mı hazırlanıyor?

Eğer tarikatlar yasası ortadan kalkarsa, ülkemizde cemevleri ve Alevilik sorunu da kökten çözülmüş olur mu?

Kürt sorunu açılımla yeni bir perspektife girerken, kökten bir Alevi sorununun çözümünün siyasi altyapısı mı oluşturuluyor?

Elbette tarikatların yeniden açılması, Hacı Bektaş Dergâhı'nın Alevilerin en önemli taleplerinden biri olması nedeniyle, bu dergâhın Alevilere teslim edilmesi ihtimalini de gündeme getirebilir. Gerçi Alevilere mi, Bektaşilere mi verileceğini o zamanki siyasi atmosfer belirler. Ancak bugünkü söylem üzerinden bakıldığında, Alevi-Bektaşilere verileceğini düşünüyorum.

Cemaatlerin ekonomik olarak çok büyümesi, siyaseti de belirler konuma geldiklerinin bir göstergesi. Siyasetin, kendisine rakip olarak gördüğü, yani yanında yer almayan yapıları tasfiye ettiği yönünde de yorumlar yapılıyor.

Dolayısıyla bugün yaşanan operasyonları yalnızca "cemaatlere yönelik operasyonlar" olarak görmek yerine, ekonomik güçlerin yeniden dağıtılması, siyasetin cemaatlerle kurduğu ilişkinin yeniden düzenlenmesi ve devletin dinî yapılarla ilişkisinin yeniden tanımlanması açısından okumak gerekiyor.

Asıl soru belki de şu:

Bu operasyonlar cemaatleri tasfiye etmek için mi yapılıyor, yoksa cemaatlerin ekonomik ve siyasi gücünü yeniden dağıtmak için mi?

Bütün bunların Aleviler açısından başka bir sonucu daha var. Çünkü tarikatlar ve tekkeler meselesi yalnızca cemaatlerin geleceğini değil, Alevilerin yıllardır çözülemeyen cemevi ve dergâh sorununu da doğrudan ilgilendiriyor.

Aleviler olmayan laikliği yıllardır savundu. Ülkemizde laiklik varmış gibi bir algı yaratıldı. Seküler yaşamı laiklik diye yutturdular. Ama bugün artık o, sözde de olsa laiklik, sorunları çözmediği gibi Aleviliği de ortadan kaldıracak boyuta geldi.

Şimdi Aleviler Hacı Bektaş Dergâhı'nı istiyor, talep ediyorlar; "İş, sahibine verilsin." diyorlar. Ama bilmedikleri bir şey var: Aleviler, o sözde de olsa laiklik savunmasından vazgeçebilecekler mi? Çünkü o ilke ya da Tekke ve Zaviyeler Kanunu olduğu sürece ne dergâhı alabilirler ne de cemevlerini yasal statüye kavuşturabilirler.

Çünkü yasa, ocakların hepsini eşit olarak yasaklamış; ancak devlet, o yasağı Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla delip Sünni-Hanefi mezhebine özgürlük vermiş.

Diyanet İşleri Başkanlığı, cemaatlerin besin kaynağı olmaya devam ediyor. Çünkü Sünni inancındaki cemaatlerin örgütlenmesi ve yayılmasını, camiler yaparak daha geniş alanlarda oluşmalarını sağlayacak bir ortam yaratıyor. Sadece cami yapımı mı? Hocaların maaşlarını ve atamalarını da sağlıyor. Bu sayede hangi cemaatin hocasının nerede çalışacağını da belirlemiş oluyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesinin önündeki en büyük engel. O başkanlık kalkmadan olmaz.

Soru şuraya geliyor:

Peki Alevilerin, bugün siyasi atmosferde Diyanet'i kaldıracak gücü var mı?

Cevap basit:

Yok.

O zaman cemevleri sorunu siyasi olduğuna göre, siyasetin çözüm bulması gerekiyor.

Siyasetin isteği net: Tekkelerin ve tarikatların yeniden hayata geçirilmesi, sonradan oluşan cemaatlerin ise sönümlenmesi.

Bu olacak iş mi?

 

19 Ağustos 2026 Çarşamba

Lideri Kaybetmeyelim, Örgütü Kaybederiz

Lideri Kaybetmeyelim, Örgütü Kaybederiz

 

Türkiye sol hareketi kurumsallaşamadığı için, lider ve müritleri şeklinde örgütlenmeye gitmiştir; çünkü önlerinde başka bir örnek yoktu. Lider, her şeyi belirleyendir. Liderin belirlediği strateji tartışılmaz; tartışan olursa örgüt dışına atılan bir yapı ortaya çıkar. Kısacası söz, yetki ve karar liderdedir.

Liderin belirlediği yapılarda, lidere rağmen başka seçenekler ortaya çıkıyor, yerel örgütlenmeler lidere rağmen başka biçimlerde örgütleniyorsa, bunun örgüt literatüründeki karşılığı çoğu zaman şöyle ifade edilir: “Kitle o kadar büyüdü ki kontrol etme şansımız kalmadı. Bundan dolayı örgütsel yapımızı siyasi bir partiye dönüştüremedik.”

Bu, yenilgilerin temel dayanaklarından biri olarak gösterilir. Çünkü kontrol edilemeyen yapıların çok hızlı çözüleceği varsayılır.

Gerçekten böyle mi?

Elbette değil.

Birçok yerel, yatay örgütlenme; lider ve onun etrafında oluşan müritler örgütlenmesi, yani dikey örgüt, çok kısa zamanda çökerken varlığını sürdürmüş, hatta duvar yazılarını bile bugüne kadar taşımıştır.

Yenilgiyi tatmış liderler, eski ihtişamlı, el üstünde tutulan, bir sözü iki edilmeyen, kibirli —sonuçta belki kendisi kibirli olmayan ama çevresi tarafından kibirli hâle getirilen—, her şeyi bilen ve duyan, örgüt içinde istihbarata önem veren; fakat hayatın ve düşmanın içinden gelebilecek uyarılara kulaklarını kapatan bir lider-mürit yapılanmasına dönüşür.

Bugün cemaatlerde ve sol siyasette benzer örgütsel şablonu bulabilirsiniz.

Sonuç olarak, sağ-sol ayrımının bu kadar belirsizleştiği ortamı yaratan, yalnızca siyasal koşullar değildir. Liderlerin duruşları ve geçmiş örgütsel yapının üzerine yeni bir model yaratmaları da bu sürecin önemli bir parçasıdır. Yatay örgütlenme yerine dikey örgütlenmeyi tercih eden, “küçük olsun, benim olsun” ve “geçmişim beni ileriye taşır” anlayışıyla hareket eden yapılar, giderek hayata ve siyasete müdahil olmaktan çıkar.

İş, sonunda popüler merkez partilerin mitinglerinde kırlangıç sallamaya kadar sulandırılır. Elbette hep acil meseleler vardır; “Önce o gitsin, sonra biz bakarız ve yeni bir yol açarız.” cümlesini duyabilirsiniz.

Sol politika üretmeyenler; işçi sınıfının mücadele alanlarına yalnızca göstermelik ziyaretler gerçekleştirir ve böylece işçi sınıfı politikası yaptığını ele güne göstermeye çalışır. Ziyaret etmek, birkaç eskiden kalan slogan atmak işçi sınıfına sahip çıktığının kanıtıdır!

Oysa toplumdan kopmuş, kendi içine kapanmış her yapı zamanla cemaat, aşiret ya da tarikat benzeri bir örgütsel karakter kazanır. Bu yapıların toplumun genelinde yüzdelik olarak çok düşük bir ağırlığı olsa bile, kendi içlerinde oluşturdukları ekonomik, sosyal ve kültürel “pazar” zamanla kapalı bir ekolojik yapıya dönüşür. Kendi kendisini koruyan, kendi yağıyla yaşamaya çalışan bir sivil toplum (!) hareketi ortaya çıkar.

Asıl mesele, örgütün büyüklüğü ya da kontrol edilebilirliği değildir. Asıl mesele, örgütün nasıl bir siyasal ve örgütsel kültür ürettiğidir. Dikey, lidere bağımlı ve eleştiriyi dışlayan yapılar büyüdükçe güçlenmek yerine kırılganlaşır. Her hareket içinden başka hareketlerin doğmasına sebep olur, sonuçta lidere karşı anti-lider diyerek benzer bir lider kendi egosunu büyütür. Lider olmak öyle kolay değildir, risklidir, çünkü savaştığı sisteme karşı aslında korumasızdır. Sistem ise genelde sisteme karşı değil de var olan liderlik kavramına karşı mücadele ediliyorsa, bugün örneğin Erdoğan ve AKP'ye karşı mücadele ediliyorsa, onu tehdit olarak görmez, hatta ona görünür olması için ortam bile yaratır; çünkü esas sorun olan sisteme yeter ki eleştiri, mücadele odağı oluşmasın. Sonuçta anti-emperyalist, anti-kapitalist olmayan her yapı bu sistem ve düzen içinde yaşamaya hak eder ve bir yaşam alanı bulur, ama anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir örgütsel bağ yaratılırsa 12 Mart sürecinde, o süreçte sol liderleri ölüm ile düzen için tehdit olmaktan çıkardılar. Onların ölümünden sonra ortaya çıkan tüm liderler bugün yaşamaktadır, çünkü onlar sisteme karşı değil, anti-faşist bir mücadeleye zorunlu katıldılar… Faşist saldırılar 12 Eylül öncesi solu biçimlendirdi, onu kavganın içine çekerek bir anlamda etkisizleştirdi. Buna karşılık yatay, yerel inisiyatifi ve kolektif aklı koruyan yapılar, merkezi bir liderliğin yokluğunda bile siyasal hafızalarını ve mücadele biçimlerini sürdürebilir.

Dolayısıyla geçmişte yaşanan yenilgileri yalnızca “Kitle büyüdü, kontrol edemedik.” diyerek açıklamak, sorunun önemli bir bölümünü görünmez kılar. Belki de asıl soruyu başka türlü sormak gerekir:

Sorun, kitleyi kontrol edememek miydi; yoksa kitleyi kontrol etmeye çalışırken, gelmekte olanı fark edip ona karşı önlem almak için artık çok geç olmasından kaynaklanan kaderine boyun eğmek miydi?

“Nasıl olsa bu darbe de gelir, kısa sürede etkisini ortadan kaldırır ve bizler yeniden ayağa kalkarız.” iyimserliği, bugün yaşadığımız atmosferi yarattı…

Yatay örgütlenme bu ülkede gerçek anlamda çok deneyimlenmedi; çünkü yatay örgütlenme kurumsallaşmayı beraberinde getirir, kuralları ortaya koyar ve o kurallar içinde örgüt kendi organlarını oluşturur. Elbette bundan dolayı aksayan yönler de çok olacaktır; karar alma ve eyleme geçme süresi uzayacaktır. Bunu bertaraf eden birçok örgütsel model geçmişte olmuştur. Nedense bizler sadece kendi yaşadıklarımıza ve çevremize bakarak hareket ediyoruz.

17 Ağustos 2026 Pazartesi

Alevilik ile Bektaşilik Arasındaki Fark...

Alevilik ile Bektaşilik Arasındaki Fark...

İki inancın arasında bir çok önemli fark var ama ben bugün sadece biçimsel olanın üzerinde duracağım.

Alevilik ile Bektaşilik arasında ne fark derseniz eğer; Alevilikte makam yoktur, ayrı bir kürsü yoktur. İbadet edenler eşittir; sonuçta o da ibadet eder. Diğerlerinden farkını ayırmak için altına sadece post sermiş, onun üzerinde oturur. O yüzden “post dedesi” kavramı vardır. Gerçi posta da ihtiyaç yoktur ama bugün dahi Alevi dedelerinin mezarının yanında bir post durur, elbette korunaklı bir yerdeyse.

Bektaşilikte ise makam vardır, kürsü vardır. İbadet edenleri yukarıdan görür. Yukarıdan görenin elbette kıyafeti, takıları, duruşu da farklı olur. Sonuçta kürsü sahibi olmak demek, “Sizden farklıyım, daha çok biliyorum.” demektir. Yani hem karar verici hem de uygulatıcıdır. Bundan dolayı Bektaşi babalarının kıyafetleri birbirine benzer. Başlarında Bektaşi takkesi, etrafını dolanan yeşil şerit, yüzünde mutlaka sakalı, boynunda Bektaşi taşı asılıdır. Beline sardığı bezi mevcuttur ki sonuçta o, onun kefen bezi olacaktır. Kısaca Bektaşi kefeninin rengi de vardır.

Müslüman cenaze törenlerinden farkı da vardı eskiden ama şimdi o fark ortadan kalktı. Müslüman cenaze töreninde ne oluyorsa Bektaşi töreninde de o oluyor. Arada tek fark, Ali, Hüseyin gibi özel isimlerin geçmesidir. Olur da bir baba Hatayi'den şiir okur ama şimdi gittiğim merasimlerde o şiiri okuyacak yetkinlikte bir babaya da rastlamadım.

Alevi biri günlük yaşamında da ibadet için buluştuğu cemlerde de kıyafetini değiştirmez. O kıyafet içinde gelir, ibadetini yapar ve gider. Kast sistemi toplum içinde yoktur; sadece saygı, hürmet adına dedeye karşı davranışlarda özen gösterilir.

Bektaşilik, Alevilik ile Sünni Osmanlı Devleti arasında geçiş olarak uydurulmuş bir tarikattır. Bu uydurma elbette bir ihtiyaca karşılık olduğu için bugün dahi yaşamaktadır. Şehirlerde örgütlenmiş Alevi inancı gibi sunulmuştur. Bektaşilik bir Osmanlı Devleti tarikatıdır ve devletin olduğu her yerde tekkeleri vardır. Kısaca Balkan inancıdır. Kısaca, Osmanlı Devleti'nin var olduğu coğrafyalarda Bektaşileri görmek şaşırtıcı değildir. Seferlere katılan Yeniçerilerin önemli bölümü Bektaşi'dir.

Devşirilmiş insanları katı İslam kurallarına hapsetmek yerine, Bektaşi tekkesi içinde Hristiyanlıktan İslam'a geçiş olarak kullanılmıştır. Osmanlı Devleti ne zaman Bektaşiyi zararlı görmüş, kazan kaldırmasına sinirlenmiş; o zaman büyük bir katliam ile Yeniçeri askerleri ve Bektaşi babalarına karşı kılıcını kullanmaktan çekinmemiştir. Balkan dereleri, İstanbul Babıali çevresinde yer alan sarnıçlar kan ile dolmuş. Bunu da yenileşme, çağdaşlaşma, Batılılaşma diye adlandırmışlar. Ülkemizde Batılılaşma hareketi Bektaşilerin kanı üzerine oturmuştur.

Aleviler, Osmanlı döneminde de Cumhuriyet döneminde de kervan geçmez, bereketsiz topraklarda, dağların doruklarında yaşamaya devam etmiş. Bugün en ücra yerlerde Alevi ile karşılaşmanız tesadüfi değildir. Devletin hışmından, sisteminden, vergisinden kaçmak için sığınmış o yerlere.

Alevilerin resmî cemevleri yoktu çünkü kurumlaşacak kadar özgür değillerdi. Bundan dolayı en büyük ev, üstü kapalı alanlar cemevi gibi kullanılmıştır. Cemler, güvenlik sorununa karşı her zaman dışarıda gözlemci, bekçi bırakılarak yapılmıştır. Bundan dolayı, uzaktan cem yapılan yerlere bakan Sünniler için “mum söndü” hikâyesi uydurulmuştur. Dağların doruklarında yaşayanlar cem yaparken yaktıkları mum ışıkları onlara başka şeyi çağrıştırmış. Sonuçta adamın aklında neyse zikri de o dur.

Alevileri genelde Balkanlarda, şehirlerde göremezsiniz çünkü ötekileştirmenin dışında hep düşman olarak görülmüş ve düşman hukuku geçerli olmuştur.

Bugün dahi gözaltına alınanlara ilk sorulan sorunun “Alevi misin?” demesi boşuna değildir. Alevi olana daha fazla işkence anlamına gelir ve ben Alevi olduğunu saklayanı da duymadım. Daha fazla işkenceye katlanır ama Aleviliğini işkencecilerden saklamaz.


İnsanın biraz hayvanlaşmaya ihtiyacı var...

İnsanın biraz hayvanlaşmaya ihtiyacı var...

Hayvanları görüyorsunuz; size vahşi gelen şeyler aslında doğal olandır. Onların varlık sebebi vahşiliktir ama insanın vahşiliği yanında uzaydaki Dünya kadardır, yani zerre kadardır...

İnsan denen, doğadan kopmuş, kendi evrenini oluşturmuş, kendi evrenini genişletirken diğer canlıların yaşam alanlarını yok eden, yok ederken daha fazla kendisini modern canavara dönüştüren; garip, nefes alıp veren ama sanki buraya ait değilmiş gibi istilacı bir türe dönüştü...

İnsan doğayı yağmalıyor; üstelik masum (!) ranting gibi, yol açmak gibi, dereleri, dağları delerek geçen lojistik alanlar gibi... Siz hiç eşek yolundan gittiniz mi? Düz hiç gitmez eşek; sürekli zikzak çizerek gider. Peki insan neden hep düz gider?

Konya Ovası'nda yollar düzdür. Araç kazaları orada sıradandır. Çünkü düz giden yolda insan ister istemez uyur. Yol, insanı önünü görmez kılar. Sonuçta kaza kaçınılmazdır. Hangi hızla gittiğini unutur insan, zaman durur, yol durur bir an ve hop, kaza!

İşte insan doğa içinde, Konya Ovası'nda gider gibi gidiyor. Soluklanmıyor. Sürekli yağmalıyor, kirletiyor, çöp üretiyor...

Hayvanlar da çöp üretir ama o çöpler doğa içinde çok çabuk yok olur. İnsanların ürettiği çöp doğa içinde yok olmuyor; mikro olarak bölünüyor ve dağılıyor. İstanbul'da üretilen bir çöp, bakmışsınız Himalaya dağlarının doruklarında, Ağrı Dağı'nın doruğuna ulaşmış. Ağrı'ya tırmanan dağcılar görmüş ya da solumuştur mutlaka. Çöp sınır tanımaz, yükseklik filan bilmez; rüzgâra kapıldı mı gider, tıpkı turnalar gibi...

İnsan, bir dakikalığına dahi hayvan olduğunu anımsamalı.

Fazla demiyorum, bir dakika!

Ama bir insana “hayvan” derseniz yumruğu yersiniz.

Çünkü hayvan olmayı hakaret olarak görüyor...

Biz o kadar doğadan koptuk.

Şimdi bu kısa yazıma hayvanca saldıranlar olacaktır elbette. Ama bizler hayvanız! İstediğiniz gibi saldırabilirsiniz. Patim yok ama patimle sizi okşarım! :)

Hacıbektaş bizimdir ama sahipsiz!

Hacıbektaş bizimdir ama sahipsiz!

Hacıbektaş'ın içi dışın insan dolu, onlarda çöp bırakıp gidiyor...

Hacıbektaş'a bu sene daha fazla araç gitmiş, gölge olan her yere araç bırakılmış, araç içinde konaklayanlar olmuş, doğaldır, bu kadar küçük ilçeye "kutsal günler" için insanları davet edersen olacağı bu!

Peki, ne olmuş?

Her yer sidik bok kokar olmuş..

Yiyen içen insan mutlaka çıkaracak!

Tuvalet sorunu olmuş, altyapısı yetersiz olan ilçe birden bok kokar olmuş..

Kardeşim, bu kadar olacağını bilmiyor musunuz?

Bu kadar insanın çöpü nereye bırakılıyor?

Çöp arıtma, öğütme, artık ne derseniz deyin, Hacıbektaş'ta yok, bir dereye bırakır çöp kamyonları çöplerini, oradan kaçan naylonlar tüm arazilere yayılır.. Bunu her gittiğimde zaten görüyorum, buğday başağından daha çok naylon var tarlalarda...

Bu sorun değil midir?

Sanırım değil, çünkü yıllardır Hacıbektaş'ta belediye var ama sorunu çözmemiş.. Bir adım ileri gitmemiş..

Çözmek çok mu sorun, aslında değil, dağları delen bu iktidar için bir dağ delme fiyatından daha düşük bütçeyle yapar...

İmece usulüyle bu işler çözülür...

Hacıbektaş neden modern şehir görünümüne kavuşmaz, elbette bunun köhne, virane olmasını isteyen çok ama oraya gidip ibadet edenler neden kendi yüzlerini sürdükleri topraklarına çiş ile sulanmasına razı?

O yüz sürdüğünüz toprakları bok götürüyor...

Hacıbektaş'ın acil çözmesi sorunları var, ama onlar Alevilerin, Bektaşilerin sorununu çözmek ile uğraşıyor!

Kardeşim, o işler Hacıbektaş'a gidip hava atanların çözeceği işler değil, olsaydı zaten sorun çözülürdü...

Demek ki Alevilik ve Bektaşilik sorunu siyasi bir olaydır.. Siyaset çözecek...

Doğduğum günden bugüne kadar Hacıbektaş'a gider gelirim, canlarım orada yaşar, babam sonsuzluk uykusunda orada, her sene giderim...

Sonuçta memleketim, atalarımın ve genlerimin oluştuğu yer..

Ulaş Bardakçı'nın, Hürcan Gürses'in, Cemal Selmanpakoğlu'nun, Gökhan Harnandalıoğlu'nun ve nice devrimcinin diyarıdır.. Orası bizimdir!

Gönlüm razı değil, Hacıbektaş'ın bu kadar sömürülmesine, bu kadar bok içinde bırakılmasına...

Rızalık diyorlar, ben Hacıbektaş'ta siyaset yapmış insanların hizmetlerine bakıyorum, hiçbirinden rıza değilim... Sonuç ortada, ilçeyi bok, ibadet için gelenleri soymak için dolaşan dilencilerin mekânı olmuş, esnafı Alevi geleneğinde olmayan, Bektaşi geleneğinde olmayan ne kadar absürt şey varsa, Alevilik adına, Bektaşilik adına oraya gelenlere kazık fiyata satıyor.. Koskocaman ilçede gönül rahatlığı ile yemek yenecek bir düzgün lokanta bile yok, daha ne diyeyim? Ben ilçeye gittiğimde yemeğimi Avanos'a gidip yiyorum, çünkü orada para veriyorsam karşılığını alıyorum, gönül rahatlığı ile gidiyor, orada saz dinliyor, türkü söylüyorum..

Hacıbektaş modern şehir olmadan, insanlara hizmet vermeden, ağaçlar içinde kalacak, Yunus'un düzgün dal toplamak için gittiği ormanlar olmadan Hacıbektaş Hacıbektaş olmayacaktır...