29 Mayıs 2026 Cuma

Her Şey Olduğu Gibi Değil, Anlatıldığı Gibi

Her Şey Olduğu Gibi Değil, Anlatıldığı Gibi

Ulus devleti aydınları vardır, bir de aydınlar…

Muhafazakâr aydınlar da bu yapının içindedir. Onlar tarihsel bütünlüğü koruma iddiasıyla hareket eder; ulus devletin parçaladığı geçmişe sahip çıkar.

Laiklik burada bir turnusol kâğıdıdır. Çünkü farklı aydın tipleri laikliği ya yok sayar ya da kendi inançlarını merkeze alarak yeniden tanımlar. Sonuç değişmez: öteki ya görünmez kılınır ya da daha da dışarı itilir.

Muhafazakâr ve ulus devletçi aydınlar için laiklik, çoğu zaman zorunlu bir ilke değil; varlığı kabul edilen ama içi keyfi biçimde doldurulan bir kavramdır. Bu alanı, kendi inançlarını ve yaşam biçimlerini meşrulaştırmak için kullanırlar.

İşçi sınıfı perspektifine yakın aydınlar için ise laiklik tartışmasız bir zorunluluktur. Din, siyasetin ve gündelik hayatın dışında kalmalı; kendi alanında yaşamalıdır. Her inanç kendi sınırında var olur, kamusal alanı belirleyen bir güç haline gelemez.

Sovyetler Birliği örneğinde Moskova Patrikhanesi yasaklanmadı. Kendi imkânlarıyla var olmasına izin verildi. Devlet dini doğrudan bastırmak yerine, onu diğer inançlarla çatışmaya sokmadan kendi alanında bıraktı. Çünkü sınıf bilincinde din, toplumu birleştiren ya da bölen temel unsur değildir. Asıl belirleyici olan sınıfsal çıkarlardır. Din ve mezhep farklarını bu yapının içine dahil etmek, çatışmayı kaçınılmaz hale getirir. Bu yüzden işçi sınıfı devleti laik olmak zorundadır.

Ulus devlet pratiğinde ise laiklik çoğu zaman iddia edildiği gibi işlemez. Türkiye örneğinde bu açıkça görülür: laiklik sözde kalır, zaman zaman Alevi inancını dönüştürmenin ve asimilasyonun bir aracına dönüşür. Diyanet İşleri ve zorunlu din dersleri bu yapının merkezinde yer alır.

Ulus devletçi aydınlar ise devletin sinir uçlarına dokunmaz. Sorunlu alanları ya görmezden gelir ya da görünmez kılar. Geçmişi ve bugünü bu boşluklar üzerinden yeniden kurarlar. Bu anlamda ulus devletçi aydın, gerçekliği olduğu gibi kabul etmez; onu yeniden kurar ve kendi kurgusunu hakikat olarak dayatır.

Ve sonunda geriye şu kalır:

Her şey olduğu gibi değil, anlatıldığı gibidir.

Her Şeyin Ritüele Dönüştüğü Dünya

Her Şeyin Ritüele Dönüştüğü Dünya

Ne kadar yatkınız ritüeller yaratmaya...

Dincisi, solcusu, milliyetçisi, komünisti, cihatçısı... Hepimiz bir şeylerin etrafında toplanmayı seviyoruz. Aynı sloganları tekrar etmeyi, aynı günlerde aynı duyguları yaşamayı, aynı cümleleri kutsallaştırmayı seviyoruz. Çünkü insan, galiba tanrısız kalamayan bir canlı. Tanrı gidince yerine fikir koyuyor, fikir çökünce yerine lider koyuyor, o da yetmeyince markaları, teknolojiyi, ekranları kutsallaştırıyor.

Belki de bu yüzden her çağ kendi dinini yaratıyor. Çünkü insan önce çevresini değiştiriyor, sonra o yeni çevreye uygun kutsallar üretiyor. Çölleşen toplumların başka tanrıları oluyor, betonlaşan şehirlerin başka. Dağın eteğinde yaşayan insanla plazanın kırkıncı katında yaşayan insan aynı şeye inanamaz zaten. Birinin duası yağmuradır, diğerinin internet çekim gücüne.

Gelenekler, görenekler, her sene aynı yerde tekrar edilen anmalar da böyle doğuyor belki. Önce hayat değişiyor, sonra o değişimi anlamlandıracak ritüeller kuruluyor. İnsan yeni bir dünya yaratırken yalnızca yolları, şehirleri, fabrikaları değiştirmiyor; hafızasını da yeniden düzenliyor. Sonra bir bakıyorsun, geçen yıl yapılan tören bu yıl “gelenek” olmuş. Üç yıl sonra “değer”, on yıl sonra ise dokunulmaz bir kutsal.

Biz zaten tekrar etmeyi seven bir türüz. Aynı acıları, aynı öfkeleri, aynı sloganları tekrar tekrar yaşamayı seviyoruz. Hatta bazen neden toplandığımızı unutuyoruz ama ritüeli sürdürmeye devam ediyoruz. Çünkü ritüeller çoğu zaman anlamdan daha uzun ömürlü oluyor.

Her sene aynı saatte yapılan anmalar mesela... Aynı kürsüler, aynı cümleler, aynı yüz ifadeleri... Acının bile protokolü oluşuyor zamanla. İnsan bazen gerçekten üzülüyor mu, yoksa üzülme görevini mi yerine getiriyor, ayırt edemiyorsun. Bir süre sonra yas bile canlı bir duygudan çok, aksatılmaması gereken toplumsal bir programa dönüşüyor.

Ama belki de insanlığın en büyük yeteneği tam olarak bu: Her şeyi törenselleştirmek.

Doğayı bile.

Her yaz ormanlar yanıyor. Sonra herkes sırayla üzülüyor. Birkaç gün boyunca aynı cümleler kuruluyor, aynı fotoğraflar paylaşılıyor, aynı öfkeler dolaşıma giriyor. Ardından hayat normale dönüyor; ta ki bir sonraki yangına kadar. Felaket bile artık mevsimsel bir ritüel gibi yaşanıyor. Yaz gelince yangın, kış gelince sel, sonra anmalar, etiketler, konuşmalar... Doğa yavaş yavaş yok olurken biz onun için dijital ayinler düzenliyoruz.

Salyangoz gezmesin diye toprağa ilaç sıkıyoruz. Yabani olan her şeyi ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Çobanların yerini dronlar alıyor, köpeklerin yerini sensörler. Yakında koyunları bile uygulamadan sayacağız herhalde. Sonra bütün bunlara “ilerleme” diyeceğiz. Çünkü insan yaptığı her değişimi önce normalleştiriyor, sonra kutsallaştırıyor.

Çünkü insanlık tarihi biraz da doğadan kopardığını kendi hizmetine sunmanın tarihidir. Önce doğaya sunduklarımızı tanrılara sunduk. Şimdi ise tanrılara sunulan şeyler bile tüketim nesnesine dönüştü. Eskiden insanlar ekmek yapıyordu, şimdi içeriğini okuyunca laboratuvar raporuna benzeyen şeyler yiyoruz. Ama ambalajın üstünde “köy usulü” yazınca içimiz rahatlıyor. Modern insanın en büyük ibadetlerinden biri de galiba organik yazısına inanmak.

İnsan daha doğduğu anda kimyasallarla tanışıyor. Suni ışıkların altında büyüyor, ekranlara bakarak uyuyor, algoritmaların yönlendirdiği hayatlar yaşıyor. Doğa ise artık çoğu insan için ya felaket haberi ya da güzel fotoğraf fonu. Yakında denizlerdeki çöp yığınlarını temizlemek yerine çevresinde safari turları düzenlerlerse kimse şaşırmaz. Hatta girişte kulaklık dağıtılır: “Medeniyetin atıklarıyla yüz yüze geldiğiniz bu deneyime hoş geldiniz.”

Ve biz bütün bunların ortasında hâlâ yeni tanrılar üretmeye devam ediyoruz.

Eskiden insanlar yağmur için göğe bakıyordu, şimdi bildirim bekliyor.

Eskiden tapınaklara gidiliyordu, şimdi meydanlara, stadyumlara, alışveriş merkezlerine ve dijital platformlara gidiliyor.

Eskiden kurban sunuluyordu, şimdi zamanımızı, dikkatimizi ve öfkemizi sunuyoruz.

Belki de hiçbir çağ dinsiz olmadı. Sadece tanrılar isim değiştirdi.

İnsan değiştikçe kutsalları da değişiyor. Çünkü insan yaşadığı çevrenin inancını taşıyor içinde. Çevresini dönüştürdükçe yeni korkular yaratıyor, yeni korkular da yeni ritüeller doğuruyor. Sonra o ritüeller gelenek oluyor, gelenekler kimlik oluyor, kimlikler de sorgulanamaz hale geliyor.

Ve dünya, yavaş yavaş her şeyin ritüele dönüştüğü bir yere dönüşüyor.

27 Mayıs 2026 Çarşamba

Maraş, Çorum derken…

Maraş, Çorum derken…

Çorum Olayları olurken Ankara’da, Aydık Sokak’taydık. Aydık Sokak, Başkent Lisesi’ne paralel ikinci sokaktı. Başkent Lisesi’nin bulunduğu sokak geçiş güzergâhıydı; arkasından Abidinpaşa başlar ve MHP’nin en güçlü olduğu bölgeye uzanırdı.

Bizler, bir anlamda cephenin sınırında oturuyorduk. O süreçte evimizin camı boş bir araziye bakıyordu. Henüz ne bina yapılmıştı ne de bir inşaat vardı. Belki de sahipleri korkudan gelip oraya bina yapamadılar; sonuçta silahların konuştuğu bir bölgeydi. Sert bir ayrışmanın yaşandığı bir dönemdi.

Bizim sokak o zamanlar çıkmaz sokaktı. Çorumlu komşularımız vardı. Alevi ve solcu olmaları, bizi bu çatışma ortamında daha fazla bir arada kalmaya zorlamıştı. Çünkü Maraş, mezhep çatışmasını körüklemiş; Çorum ise mezhep kavramını kaşıyan bir kalkışmaya dönüşmüştü.

Dönemin sol gazeteleri, “Sağ-sol çatışması yok, faşist saldırı var.” diyordu.

Faşist saldırı her yerdeydi; özellikle bizim sokakta. Silahsız adım atmak, hele geceleri, imkânsızdı. Silahın olsa bile iki taraf da seni kendinden saymayıp kurşun sıkabilirdi. Çünkü karanlık, karanlık olayların üstünü örterdi. Polisin bile girmediği sokaklarda silahın gölgesi daha sert hissedilirdi.

İnsan, olaylara bulunduğu yerden bakar. Bizler de bir sarmalın içine düşürülmüştük. O zamanlar sadece TRT vardı ve haber bültenleri hep ölüm kusan, ölümü çağrıştıran haberlerle doluydu. Haberlerin dili, aslında çatışmayı bir anlamda ülke sathına yayıyordu. Sanki olaysız bir bölge ya da ilçe kalmaması için özel bir dil seçiliyordu. Haberleri dinleyen ya da izleyenler, “Bizim ismimiz neden yok?” diye hayıflanacak kadar bu atmosfere özendiriliyordu.

Bu durum, siyasi dergilerin ölüm ilanlarına da yansıyordu. Kız kaçırma ya da miras yüzünden işlenen cinayetlerde bile, kurbanların siyasi nedenlerle öldürüldüğüne dair haberlere rastlar olmuştuk. Kimse yaşananların gerçekliğini sorgulamıyor, olayın iç yüzünü bilmiyordu ama bütün bunlar örgütün orada var olduğu imgesini yayıyordu…

Kan gövdeyi götürüyor, aydınlar pusuya düşürülüp öldürülüyordu. Gençler birbirini boğazlarken, “kurtarılmış” bölgelerin güvenliğini sağlamaya çalışıyor; farklı fraksiyonların oraya girmesini engelliyordu. “Kurtarılmış alan” demek, homojen bir duvar yazısı düzeni demekti. Başka bir siyasi görüş gelip oraya slogan yazamazdı; olacak şey değildi bu.

Bizler günlük çatışmaların ortasındaydık. Önceleri taş atmayla başlayan çatışmalar, kısa sürede silaha; ardından bombalara dönüşmüştü.

Liseler adeta birer yüksekokul gibi olmuştu. Çatışma ortamında eğitim yapılamıyordu. Solcu öğretmenler, sağcı öğretmenler derken; solcu öğrencilerin okula toplu girişi, sağcıların onlara nefretle bakışı… Nefret kuytularda değil, açıkça ortalıktaydı.

Faşist saldırılar bilinçli şekilde artırılıyordu. Direnişin karşı atağa kalkması gerekiyordu ama karşı atağa kalkmak; silah, örgüt evi ve sonuçta para isterdi. Para ise yalnızca dergi satışı ya da birkaç banka soygunuyla sağlanabilecek gibi değildi. Çünkü ülke büyüktü ve çatışma ülke sathına yayılmıştı.

Kızılay’da simit satışı, siyah beyaz posterlerin satışıyla olacak iş değildi. Sırayla gidilir, örgüte para gelsin diye satış yapılır; aynı zamanda ortam gözlenirdi. Her otobüse biniş, havalandırmaya bırakılan “kuşlama” anlamına gelirdi. Yani gece yarısına kadar keçeli kalemlerle yazılan sloganların ve güne özgü sözlerin küçük kâğıtlara yazılıp topluca havaya atılması…

Otobüs içinde bıyıklara, kılık kıyafete bakılırdı. Sonuçta Kızılay’a giden yolda hem sağın hem de solun “kurtarılmış” bölgeleri vardı. Sağcı ya da solcu, bıyık kontrolünden geçerdi kısacası; kim çevirmişse onun dayağını yerdi.

Girdabın içinde yaşayanlar, üzerlerinde oynanan oyunun farkına varamaz. Olaylar durulup geriye çekilince bazı şeyler anlaşılırdı.

Çorum Olayları başlamıştı. Olayın ilk işaretini, Çorumlu ailenin telaşla gelişiyle duyduk. “Faşistler Alevi evlerine saldırıyor.” deniyordu. Direniş kaçınılmaz görünüyordu.

Oraya doğru yola çıkanlar elbette oldu. Çünkü saldırı altındaki yakınlarla dayanışmaya gitmek, oradan kaçıp gelenleri saklamak ve barındırmak insani bir tepkiydi. Faşistler saldırıyor, buna karşı bir direniş cephesi kuruluyordu. Fraksiyon fark etmeksizin barikatlardan karşılık veriliyordu.

Kaçırılan insanlar, öldürülenler, sorgusuz infazlar...

Devlet, Çorum’a bakmak yerine Fatsa Nokta Operasyonu’nun hazırlığı içindeydi. Çünkü MC iktidarları, sağcıların cinayet işlemeyeceği varsayımıyla sol yapıları dağıtmak üzere kurulmuş bir cephe hükümeti gibiydi. Devlet eliyle sol ve Alevi yerleşimlerinin boşaltılması, adeta bir devlet politikası gibi uygulanıyordu.

Alevi köylerinin boşaltılıp insanların şehirlere taşınmasının elbette bugünlere uzanan bir hesabı vardı.

Bugünden o günlere bakınca olayların neden-sonuç ilişkisi kurulabiliyor. Ama yaşarken neden-sonuç ilişkisi analitik değil, duygusaldır.

Sonuçta Çorum Olayları’nın yansımasını Ankara’da yaşadık. Katliamı ve sonuçlarını bizzat sokağımızda, bize gelen Çorumlu ailelerden duyduk, öğrendik.

Çorum unutulursa yeni Çorumlar ortaya çıkacaktır. Maraş’ın hesabı sorulmadığı için Çorum yaşandı. Çorum Olayları aynı zamanda Fatsa Nokta Operasyonu’nun kapısını açtı; ardından da 12 Eylül’ün ve bugünkü rejimin yolu döşendi.

 

Loading…

Loading…

Benim için her doğum günü, iki duygunun iç içe geçtiği bir gündür. Başkası için anlamı farklı olabilir; çünkü ben, doğduğum gün ölüme doğru gidişimin doğal bir süreç olduğunu öğrendim. Ölüm, taşa işlenecek son rakamdır. Şimdi ise devlet kayıtlarına işleniyor...

Doğum kâğıdı seni yaratanların eline verildiğinde, artık o iki rakam arasındaki çizgi başlamıştır. “Loading” diyen bir çizgi... Cep telefonlarının şarj dolum çizgisi gibi... Hayat, bu şarjı hızlı doldurursanız hızlı biter, diyor ustalar.

“Güzel yaşa ki ölümün yakışıklı olsun” derlerdi benim çocukluğumda. Şimdi kaldı mı öyle cümleler?

Sonuçta cümleler de emekli oluyor. Belki EYT’den emekli olmuşlardır...

Emeklinin hâli ortada: insafsız bir adamın iki dudağı arasında. Ya aç kalacak ya da sadaka alacak...

Sadakalar da aylığa bağlandı artık...

Konuyu dağıtmayalım; bir doğum günü teşekkür yazısı yazacaktım, o bile siyasi oldu.

Hayatımız politika, taraf tutma ve nefret söylemi geliştirme üzerine kurulu. Ülkemiz neden bunu daha kurulurken kabul etti?

Katliam, cinayet, tetikçilik... Tetikçiyi sıkıştırıp köpek kulübesinde öldürmek... Daha düne kadar büyük kahraman olan, ülkesi için elini kana bulamaktan çekinmeyen biri, bir anda “katil” oluyor ve yeni kapı bekçilerine öldürtülüyor.

Tarihte boşluk olmaz. Katillerin ve tetikçilerin yerini hemen yeni tetikçiler doldurur.

Devlet varsa, tetikçinin ve eli kanlı insanların olması da doğaldır. Onlar devletin görünmeyen yüzüdür. O yüz dokunduğu an ölüm vardır. Kural yoktur; namlunun kanunu geçerlidir.

Konu yine tarihe geldi... Resmî tarihte bulamazsınız bu kadar açık tetikçi ölümlerini. Sadece bir “hainin ölümü” yer alır.

“Hain” dendiği an, o kişi hakkında mutlak karar verilmiştir:

“Başı vurula!”

“Eceli gelen gider cami duvarına işermiş” diye bir cümle daha vardı. Hâlâ geçerlidir sanırım. Cami de var, ecel de...

Bu cümle geleneksel düşünce yapısının içindedir; çünkü cami sahipleri eceline geleni öldürür. Sonra da uygun görürlerse musalla taşına koyup namazını kılarlar.

İslam dini bir anlamda yaşayan o cümleyi tarif eder.

Ülkemiz bir İslam devletidir.

Devletin dini vardır.

Devletin dinî kurumları vardır.

Devletin mezhebi de vardır.

Devletin çıkarına dokunmak, “cami duvarına işemek” anlamına gelir.

Devletin savunma mekanizması o “işeyeni” siyasi kararla cezalandırır. Çünkü her şeyin üstündedir çıkar.

Çıkarın olduğu yerde para vardır.

Paranın olduğu yerde din de, ahlak da, gelenekler de eğilip bükülebilir. Çünkü hepsi değişkendir.

Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.

Krallar gider, padişah gelir; o gider, cumhurbaşkanı gelir.

Aslında devlet döner durur.

Çünkü devletler de canlı organizmalar gibidir. Doğduğu an “loading” çizgisi başlar.

Sonsuza kadar yaşayan devlet yoktur; olmayacaktır da. Bir gün mutlaka yıkılır.

Her canlı organizma yaşarken çürümeye başlar.

Ölüm çürümeyi durdurmaz.

Çürümenin içinden yeni filizler doğar.

Aslında bakarsanız çürüyen her şey dönüşümü ifade eder; eğer ateşin içinde yakılmazsa...

Bu yüzden ölüleri toprağa değil, ateşe gömün!

Kötülükler bir daha doğmasın, dönüşmesin...

Benim her doğum günüm, çelişkili düşüncelerin bir arada olduğu gündür.

Doğum günümde ölüm vardır.

Bu yüzden o günü babamın mezarı başında geçirmek istedim. Çünkü o iki çelişkili düşünceyi bir arada, somut olarak görmek istedim.

Belki emekliye ayrılmış cümleler gelir aklıma; ben de orada onlara can suyu veririm...

“İyi ki doğdum” diyorsam; beni hayata getirenler, hayatta tanıdıklarım, hatta sevdiğim bilgisayarım bile beni tanımlayan şeylerdir. O yüzden onlar var olduğu sürece ben de varım. Benim yok olmam, çevremin yalnızlaşmasıdır.

Doğum günü mesajı gönderenlere, arayanlara minnettarım. Onlar olduğu için varım.

İyi ki doğdum.

İyi ki varsınız...

26 Mayıs 2026 Salı

Sistemin Değişmeyen Muhalefeti Olmak

Sistemin Değişmeyen Muhalefeti Olmak

“Mutlak butlan” kavramı gündeme geldikten sonra CHP içindeki hizip kavgaları aklıma gelmişti. 12 Eylül öncesindeki İnönü–Ecevit çekişmesi, arkasından Ecevit–Deniz Baykal çekişmesi ve Deniz Baykal ekibinin CHP içinde bir hizip oluşturması…

Bülent Ecevit, 12 Eylül sürecinde partisi kapandıktan sonra kendisini hiçbir zaman CHP genel başkanı olarak algılamadı. Kendisi, “Demokratik Sol” adı altında yeni bir yola girdi ve buna göre yeni ittifaklar kurdu. CHP yeniden açılana kadar Deniz Baykal ise kendi ekibiyle ayrılmadan uzun süre partide kaldı. CHP açıldığında Baykal hizbi geldi ve CHP hizipsiz bir sürece doğru yöneldi.

Yani Ecevit gidince CHP sahipsiz kalmadı; Baykal, yeni CHP’nin sahibi oldu.

Ancak CHP’de yaşanan bu değişim yalnızca bir liderlik dönüşümü değildi. Aynı zamanda 12 Eylül sonrasında şekillenen yeni siyasal düzenin muhalefet anlayışına uyum süreciydi.

12 Eylül darbesinin temel iddiası, “ılımlı İslam”ın hâkim olduğu bir iktidar kurulması ve İslam’ın toplumu bir arada tutacak en önemli araç olarak kabul edilmesiydi.

Baykal, bu yeni dönemde CHP’yi yeniden şekillendiren en önemli isimlerden biri oldu. CHP’nin sistem içindeki konumunu yeniden tanımlayan bu süreçte, parti sert devletçi reflekslerini korurken aynı zamanda iktidarın önünü tamamen kapatmayan bir muhalefet çizgisine yöneldi.

Bugün “tek adam” olarak görülen Erdoğan’ın yükseliş sürecinde de bu dönüşümün etkileri görüldü. Erdoğan’ın uzun süreli iktidarı yalnızca AK Parti’nin başarısıyla değil, aynı zamanda muhalefetin kurduğu siyasal dil ve sınırlarla da mümkün hâle geldi. Baykal ve sonrasında CHP’nin başına geçen isimler, 12 Eylül sonrası oluşan siyasal çerçevenin dışına çıkmakta zorlandı. Türkiye tarihinde en uzun süre iktidarda kalan liderin Erdoğan olması da bu siyasal dengenin sonucu olarak görülebilir.

Bu süreç, İslam’ın ülke gündemine, siyasetine ve günlük yaşama tamamen yerleşmesi açısından uzun bir zaman dilimidir. Erdoğan ise, 12 Eylül darbesi için “Bizim çocuklar başardı” denilen Amerikan siyasetiyle uyumlu bir çizgide hareket ettiğini açık biçimde göstermiştir.

Türkiye’de siyasal yönelimler çoğu zaman yalnızca iç dinamiklerle değil, uluslararası sistemin beklentileriyle de şekillenmiştir. NATO’ya giriş süreci ve sonrasında kurulan güvenlik düzeni, Türkiye siyasetinin yönünü uzun yıllar belirledi. Ecevit’in Kıbrıs konusunda gösterdiği direnç sonrasında Türkiye’nin Amerikan ambargosuyla karşılaşması da bunun önemli örneklerinden biridir. O dönem Türkiye yalnızca ekonomik olarak değil, siyasal yönelim açısından da Avrupa’dan uzaklaşan bir hatta sürüklendi.

Bugün CHP içinde iki grup, ya da görünüş itibarıyla iki ayrı parti görüntüsü oluşmuş durumdadır.

Geçmişte hizip vardı; bugün ise kayyum tartışmalarıyla delegelerin seçtiği yönetim arasında yeni bir ayrışma dikkat çekmektedir.

CHP yeni bir siyasi rotaya mı geçiyor? Ülkemizin geleceği üzerine yeni bir yol mu çiziliyor? MHP bu yeni çizgiye uyum sağladıysa, CHP bu yeni düzende nasıl bir rol üstlenecek?

Sonuçta bizim ülkemizin iç işleri de dış ilişkileri gibidir. Güçlünün beklentisi ve oluşturduğu atmosfer, bizi olduğumuz yerde bile yön değiştirmeye zorlayabilir.

Belki de Türkiye siyasetinde asıl değişmeyen şey iktidarlar değil, sistemin ihtiyaç duyduğu muhalefet biçimidir. İsimler, kadrolar ve söylemler değişse de düzenin sınırlarını aşmayan bir muhalefet anlayışı varlığını sürdürmektedir. CHP’de bugün yaşanan tartışma da yalnızca bir liderlik mücadelesi değil, Türkiye’de muhalefetin sistem içindeki sınırlarının yeniden çizilme sürecidir.

 

Dünün Sessizliği, Bugünün Krizi

Dünün Sessizliği, Bugünün Krizi

Ülke sathında uzun yıllardır kontrollü bir protesto düzeni kuruluyor. İktidarın çıkarına uymayan her protesto; gaz bombası, plastik mermi ve polisin orantısız gücü ile karşılaşırken, iktidarın göz yumduğu etkinlikler ise protestodan çok kontrollü itiraz alanlarına dönüştü. Her yapı; değişik renklerde dövizleri, flamaları, kırlangıçları ile etkinliklerde yerini alırken, muhalif bir liderin TOMA üzerine çıkmasına dahi göz yumulabiliyor. Kısaca, yukarıdan emir gelmedikçe ne gaz sıkılıyor ne de ilaçlı su kullanılıyor.

Bugünlerde CHP Genel Merkezi’nin zor ile ele geçirilip, seçilmiş liderlik kadrosunun elinden mahkeme kararı ile partinin alınmasını yaşıyoruz...

Demokratik mi?

Elbette değil...

Etik mi?

Elbette değil...

Geleneklere uyuyor mu?

Elbette değil...

Ülke tarihinde daha önce görülmeyen bir durum söz konusu. Yeni bir yol açılıyor ve bu yolun sonunda nereye varılacağı belli değil...

Peki, bizde daha önce antidemokratik uygulamalar olmadı mı?

Meclis kapısından vekilliği düşürülerek gözaltına alınan vekiller...

O vekillerin dokunulmazlığı kaldırıldığı gün, aslında bugünlerin altyapısı da kurulmuş oldu. O dönemde Kürt vekiller hapishane koridorlarına, hücrelere atılırken; bugün kendi içinde kriz yaşayan partinin Meclis’teki tavrı ne olmuştu?

O dönemde vekillerin Meclis kapısının önünden alınması etik miydi?

Elbette değil...

Geleneklere uyuyor muydu?

Elbette değil...

Peki, iktidar böyle bir adım attığında muhalefet “Hayır, yapamazsın” demek yerine ne yaptı?

Sessizce izledi...

O sessizlik, bugün gaz bombaları arasında bir siyasi partinin genel merkezinin el değiştirmesine kadar uzanan sürece şahitlik etti...

Vekiller cezaevine götürülürken; o dönemde bayraklar, flamalar ile sokaklarda, şehir şehir, ilçe ilçe protestolar oldu mu?

Ülke sessizce yaşananları izledi...

O gün suç diye ortaya konan nedenlerin bir kısmı bugün artık suç olmaktan çıktı...

Bugün bir vekil kürsüden Kürtçe konuşabiliyor; kayıtlara bazen Kürtçe olarak geçiyor, bazen de Meclis oturumunu yöneten kişinin tercihine göre “bilinmeyen dil” olarak yazılıyor...

Kişisel tercihler hukuk sistemini belirler hale geldi...

Yasalar ya eşittir ya değildir ama kişilere göre ayrılıyor...

Toplumun kademelerine göre değişiyor...

Coğrafyaya göre değişebiliyorsa, o ülkede hukuk artık sözde kalmaya başlamış; yasalar ise yukarıdan gelen niyete göre yorumlanıyor demektir...

Bugün CHP içinde yaşanan kriz ve onun yarattığı tablo iktidarı asla rahatsız etmiyor. Rahatsız eden şey, daha çok Özgür Özel’in iktidar başına yönelik sert eleştirileri gibi görünüyor. Buna rağmen sokaklarda isteyenin istediği gibi bağırmasına izin veriliyor...

“Hain” diye bağırandan, nefret söyleminin en uç noktasına kadar giden sözler ve afişler rahatlıkla meydanları doldurmaya devam ediyor...

CHP krizi yönetemedi...

Sokaklarda demokrasi aranıyor...

Zamanında verilmeyen tepkiler, zaten sınırlı olan demokratik alanın da yavaş yavaş ortadan kalkmasına neden olmuyor mu?

Gün geçtikçe daha sert bir otokratik yönetime doğru gidiyoruz...

“Daha kötünün daha kötüsü olabilir mi?” tartışmasını bile geride bıraktık; süreç artık doludizgin ilerliyor...

Peki, bunu durduracak bir sol politika neden yaratılamıyor?

Zamanında verilmeyen her tepki, bugün yaşanan krizin biraz daha büyümesine neden oldu. Çünkü bir ülkede demokrasi bir anda kaybolmaz; önce insanlar sessizleşir. Ve sağ, sonunda yine sağın sınırları içinde kaldığında, o sessizlik daha da derinleşir...

25 Mayıs 2026 Pazartesi

Mahir CHP’li Olsaydı Ölmezdi

Mahir CHP’li Olsaydı Ölmezdi

CHP liderlerinin tamamı siyasal olarak sağ çizgide durmaktadır. “Ortanın solu” söylemi dahi, özellikle “Hayata Dönüş” operasyonu gibi süreçlerde gerçek niteliğini açık biçimde ortaya koymuştur. CHP tarihsel olarak hiçbir zaman solcu bir parti olmamıştır; aksine, belirli dönemlerde otoriter ve devletçi karakteri ağır basan bir yapı olmuştur. Tek parti döneminde demokratik bir siyaset anlayışı değil, İstiklal Mahkemeleri eliyle muhaliflerini bastıran, korku iklimi yaratan bir yönetim anlayışı hâkimdi. Sansaryan Han gibi mekanlar da bu baskıcı geleneğin sembollerinden biri olarak hafızalarda yer etmiştir.

CHP’nin Türkiye’de “sol” olarak görülmesinin temel nedeni, kendi konumundan çok, ülkedeki siyasal merkezin aşırı sağa kaymış olmasıdır. Merkezin sağında duran partilerin siyasal alanı belirlediği bir ülkede, doğal olarak merkez sağ bir parti bile “sol” gibi algılanabilmektedir.

Oysa bugün Türkiye’de CHP’nin solunda duran siyasal yapılar vardır. Bunların bir kısmı merkez sol çizgide, bir kısmı ise daha açık sosyalist ya da devrimci bir hatta durmaktadır. Popüler siyaset yapan bazı yapılar ise sol söylem kullanmalarına rağmen örgütsel ve siyasal karakter olarak sağcıdır.

Bugün Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel/İmamoğlu çevresi arasında yaşanan mücadele de esasen bir koltuk kavgasıdır. Erdoğan’ın müdahaleleriyle bu süreç “demokrasi mücadelesi” gibi sunulmaktadır; ancak hangi taraf kazanırsa kazansın ortaya çıkacak çizgi yine sağ siyaset olacaktır. Bu nedenle CHP içindeki iktidar mücadelesinin benim açımdan siyasal bir anlamı yoktur.

Daha ilginç olan ise, bugün CHP içinde muhalefete düşen kesimlerin Kılıçdaroğlu’na karşı devrimci jargon kullanmasıdır. “Yolumuz Mahirlerin, Denizlerin yoludur” diyerek CHP içi hizip savaşına tarihsel devrimci figürleri dahil etmeye çalışıyorlar. Oysa Mahir Çayan’ın da, Deniz Gezmiş’in de siyasal çizgisi CHP ile aynı zeminde değildi.

Mahir Çayan’ın ayrı bir devrimci örgüt kurmuş olması bile CHP ile arasındaki ideolojik mesafeyi göstermeye yeterlidir. Aynı durum Deniz Gezmiş ve THKO için de geçerlidir. Eğer CHP gerçekten devrimci bir adres olsaydı, bu insanlar ayrı örgütler kurup ölüm pahasına başka yollar açmaya çalışmazdı.

Deniz Gezmiş ve arkadaşları önce TİP içinde mücadele yürüttü, ardından kendi devrimci çizgilerini oluşturdular. CHP ile organik ya da ideolojik bir bağ kurmadılar. Çünkü CHP’nin temsil ettiği devletçi ve merkez sağ çizgi ile onların devrim anlayışı arasında temel farklılıklar vardı.

Üstelik Deniz Gezmiş’in idam sürecinde CHP’li vekillerin rolü de unutulmamalıdır. Bugün Denizleri sahiplenmeye çalışanların, tarihle bu kadar seçmeci bir ilişki kurması ciddi bir çelişkidir.

Özgür Özel gibi siyasetçileri “devrimci” ya da “solcu” ilan etmek de aynı derecede gerçeklikten kopuktur. Kürt siyasetçilerin tutuklanmasının önünü açan yasal düzenlemelerde CHP’nin Mecliste verdiği destek ortadadır. Aynı şekilde Ekmeleddin İhsanoğlu adaylığında da, Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığında da parti içindeki bugünkü “muhalif” kesimler ortak bir çizgide hareket etmiştir. Bu nedenle bugün ortaya konan ayrışmanın ideolojik değil, büyük ölçüde güç ve pozisyon kavgası olduğu açıktır.

CHP’nin tarihsel mirasına romantik anlamlar yüklemek de gerçekçi değildir. “Kuruluş ayarlarına dönmek” söylemi çoğu zaman otoriter devlet geleneğini yeniden kutsamak anlamına geliyor. Çünkü kuruluş süreci yalnızca ilerleme ve modernleşmeden ibaret değildir; aynı zamanda baskıların, yasakların ve kanlı kırılmaların da tarihidir.

Üstelik CHP, iktidarda büyük sorun yaşamadığı 1930’lu yıllarda da Alevileri ve Kürtleri yok sayan bir siyasal anlayışın temsilcisiydi. Bugün özgürlük, demokrasi ve devrim söylemi üretenlerin bu tarihsel mirası görmezden gelmesi ciddi bir tutarsızlıktır.

Kadın hareketi açısından da benzer bir tarihsel çarpıtma yapılmaktadır. Kadınların örgütlü mücadelesi Cumhuriyet’ten önce de vardı. Meşrutiyet dönemi kadınların kamusal alana çıkışını ve örgütlenmesini önemli ölçüde hızlandırdı. Cumhuriyet bu süreci sıfırdan yaratmadı; devraldı ve kendi ideolojik çerçevesine göre yeniden şekillendirdi.

Aynı şekilde Meşrutiyet Anayasası’nın taşıdığı görece özgürlükçü ruhun dahi tam anlamıyla aşılabildiği söylenemez. Türkiye hâlâ gerçek anlamda özgürlükçü ve demokratik bir anayasal düzen kurabilmiş değildir.

Bu nedenle ne Deniz Gezmiş ne Mahir Çayan CHP iç kavgasının tarafı haline getirilebilir. Onlar farklı bir dünya görüşünün temsilcileriydi. CHP ile ne örgütsel ne ideolojik olarak ortak bir yol yürüdüler. Devrimciler, CHP gibi kurucu devlet partisinin ne neferiydi ne de onun siyasal hattının devamıydı.

Devrimcileri CHP’nin iç iktidar savaşına dahil etmeyin.