14 Mayıs 2026 Perşembe

Alevilikte Üst Kimlik Sorunu

Alevilikte Üst Kimlik Sorunu

Alevi sorunu olduğunu ben demiyorum, devlet diyor. Devlet, yıllarca çözemediği sorunlar konusunda açılım yaparak o sorunun varlığını ilan eder. Açılım yapmak, sorunun resmî olarak kabul edilmesidir; ancak bu, sorunun doğru tanımlandığı anlamına gelmez.

Alevi sorunu, Kürt sorunu gibi Cumhuriyet’in kuruluşundan beri vardır. Ancak bu sorunlar aslında Cumhuriyet öncesinden bugünkü devlet yapısına aktarılmıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ve yerine yeni bir devlet kurulması sürecinde, eski kurumlarla birlikte sorunlar da yeni rejime taşınmıştır. Yeni rejimin başlangıçta bu sorunları çözeceği düşünülmüş olsa da zamanla sorunlar yok sayılmıştır. Rejimin biçimlenmesi ve yetkilerin tek elde toplanmasıyla birlikte beklentiler yerini sessizliğe bırakmıştır. Kürt ve Alevi sorunları yıllarca yok sayılmış, hiç yokmuş gibi davranılmıştır.

Kürt isyanları İngiliz kışkırtması olarak görülmüş, silah gücü ve özel mahkemeler aracılığıyla bastırılmıştır. Cumhuriyet rejimi çoğu zaman toplumu özel yetkili mahkemeler eliyle düzenlemiş, bunu da yasal çerçeve içinde yapmıştır. Bu nedenle devletin uygulamaları sorgulanmamıştır. Kısacası bir yüzleşme yaşanmamıştır. Yüzleşme olmadığı sürece sorunlar baskı altında tutulmuş ve yok sayılmıştır.

Ulus devletin çözülüp yerine küreselleşme dalgası eşliğinde liberalizmin yükseldiği süreçte, yok sayılanlar ister istemez görünür hâle geldi. Çünkü bu görünürlük, emperyalist politika olarak tanımlanan Yeşil Kuşak siyasetinin ve daha sonra Arap Baharı’na uzanan sürecin atmosferine uygundu.

Kürt sorunu devletin en üst makamınca kabul edildikten sonra, Alevi sorunu da kaçınılmaz olarak gündeme gelmiştir. Resmî olarak “Alevi sorunu” dillendirilmese de alınan önlemler ve Kültür Bakanlığı bünyesinde oluşturulan müdürlük aracılığıyla sessiz bir açılım süreci yürütülmüştür. Alevi sorununun bulunduğu yerde laiklik de tartışmalı hâle gelmektedir. Bu topraklarda laiklik denilen kavram, hilafetin başkanlık adı altında devlet denetimine alınmasıdır. Soydan gelen aracılık kaldırılmış, yerine eğitimden geçirilmiş ve devlet politikasına uygun hareket eden Diyanet İşleri Başkanlığı kurumlaşmıştır. Aslında sadece tabelası ve merkezi değişmiştir.

Alevi sorununun zamana yayılarak, bizzat Alevilerin eliyle sorun olmaktan çıkarılması da devlet politikası hâline gelmiştir. Hacı Bektaş’ın Türk olduğu, Çepni kolunu temsil ettiği ve ibadet dilinin Türkçe olduğu yönündeki söylemler, kültür bakanları aracılığıyla yayılmış; böylece Alevi kimliğinin içeriği alttan alta yeniden şekillendirilmiştir.

Ancak “Alevi kimliği”nin gerçekten neyi anlattığı sorulmamıştır. Alevilik bir üst kimlik midir? Bu üst kimliği kim oluşturmuştur?

Alevilik, klasik İslam içinde yer almayan ama İslam şemsiyesi altında kabul edilen bir yaşam ve inanç biçimi olarak tanımlanmış; kökeni Şamanizm’e ve Zerdüştlüğe bağlanan söylemler öne çıkarılmıştır.

Peki bu Alevi söylemi içinde Arap Alevileri nerede durmaktadır?

Aleviler; Türk, Kürt, Arap ve başka aidiyetler içinde var olmuş olabilir. Ancak Türkiye’de Arap, Kürt ve Türk Aleviliği biçim ve içerik açısından tanımlanırken, farklılıklar yerine devletin işaret ettiği çerçeve esas alınmıştır. Türk Alevilerinin geleneksel ve töresel ibadet biçimi merkez kabul edilmiş, Alevilik tanımı da bunun etrafında oluşturulmuştur. Bu durumda Arap Aleviliği nerede durmaktadır? Kürt Aleviliği nerede durmaktadır?

Kürt Aleviliği içinde semah ararsanız bulabilir misiniz?

“Cem ibadeti” adı verilen törenler belirli kurallarla homojenleştirilip cem evlerinde uygulanmaya başlandığında, Arap ve Kürt Aleviliğinin inançları ve töreleri de yok sayılmıştır. Onlara, kabul edilmiş olan kurallara uymaları söylenmiştir.

“12 hizmet”, “ulu ozanlar” gibi kavramlar genel kabul görmüş; ancak üzerlerinde ciddi biçimde düşünülmemiştir. Bunlar zamanla homojenliğin parçası hâline getirilmiştir. Rakamların kutsallığı yaygınlaştırılmış, Zülfikar görünür kılınmış, barışın yerini savaşın sembolü almıştır. Peki aslan ve ceylan nerede durmaktadır?

Alevilik bir üst kimlik olarak ortaya konulduğunda, tüm Alevileri kapsayan ortak bir tanım oluşturulması gerekir. Ancak buna ulaşılamamaktadır. Çünkü hâkim hâle gelen Alevilik anlayışı, Türk Aleviliğinin Sünni İslam ile karışmış biçimine dönüşmektedir. Böylece Bektaşilik yeniden yorumlanmakta, yeni tanım içinde Aleviliğin merkezine yerleştirilmektedir.

Eğer Alevilik Bektaşilik ise Osmanlı neden Alevi ozanların derilerini yüzmüştür?

Bektaşiler yıllarca Osmanlı ordusu ve hanedan ile birlikte hareket ederken, Aleviler isyankâr ve Caferi olarak görülmüştür. Kısacası Alevilerin boynunu kesen kılıç da Bektaşilerin elindeki Zülfikar olmuştur.

Alevilik üst kimlik olarak kabul edildiğinde, bu kimliğin geleneği ve göreneği ile bağ kuran tanımı nedir? İbadeti nasıl olmaktadır?

Arap Alevilerinde dede yoktur. Kürt Alevilerinde pirler vardır. Peki dedelerin konumu nedir? Kaynaklarda, Yavuz’un Alevileri kılıçtan geçirdikten sonra bazı Alevilere post dağıttığı da ifade edilmektedir. Bu nedenle Alevilerin içinde, Yavuz’dan bugüne kadar gelen Alevi görünümlü liderlerin bulunduğu düşünülmektedir.

12 Eylül öncesinde Alevi dedeleri farklı partilerde milletvekilliği yaparken bile ortak bir birlik oluşturmamıştır.

Bugün bir Alevi tanımı yapılmak istenmektedir. Ancak Türk Aleviliğini bütün Alevilerin örnek aldığı tek Alevilik olarak kabul ederseniz, Aleviliği yok etmiş olursunuz. Peki yaşayan Aleviliğin tanımı nasıl yapılmalıdır?

Sonuç olarak Alevilik, tek bir inanç biçimi ya da homojen bir kültürel yapı değildir. Türk, Kürt ve Arap Aleviliği tarihsel olarak farklı gelenekler, ritüeller ve aidiyetler içinde var olmuştur. Ancak modern devletin ve resmî kurumların yaklaşımı, bu farklılıkları korumaktan çok ortak ve denetlenebilir bir Alevilik tanımı oluşturma yönünde gelişmiştir.

Bu nedenle “Alevilik”, bugün bir inançtan çok üzerinde tanım mücadelesi verilen bir üst kimlik hâline gelmiştir. Sorun tam da burada başlamaktadır. Çünkü üst kimlik oluşturulurken farklılıklar görünmez hâle getirilmekte, bazı gelenekler merkeze alınırken diğerleri dışarıda bırakılmaktadır.

Eğer Alevilik bütün Alevileri kapsayan bir üst kimlik olacaksa, sadece Türk Aleviliğinin ritüelleri, kavramları ve tarihsel anlatısı üzerinden tanımlanmaması gerekir. Aksi durumda ortaya çıkan şey ortak bir kimlik değil, belirli bir Alevilik yorumunun genelleştirilmesi olacaktır.

 

7 Mayıs 2026 Perşembe

Siyasal İslamın Seçici Vicdanı

Siyasal İslamın Seçici Vicdanı

"Bu çağ nasıl sağır etti herkesi kendi içine, nasıl feda etti her şeyi devrilenin, çürüyenin, yıkılanın gürültüsüne…" M. Mungan

Gazze’ye giden İslam soslu projecilerin dramı, zaferi, trajedisi sürekli sahneye konuyor. İslamcıların ilk seferi değil elbette; Mavi Marmara gemisini satın alıp İsrail’e gidenlere, İsrail’in sert müdahalesi sonucu birçok insan ölmüştü. Erdoğan “Bu işin hesabını soracağız.” derken, para alıp ölenlere parayı dağıtmasıyla olay kapanmış; “Devletlerarası ilişkilerde önemli olan çıkardır.” diyerek bu seferi yok saymıştır.

Arkasından “Gazze soykırımı” adı verilen seferler düzenlenmiş ama bu seferi düzenleyenler, Suriye içinde yaşayan Alevilere yönelik katliamlara karşı tek söz etmemişlerdir. Yani olaylar arasında seçicilik, siyasal İslam’ın temel stratejisidir. FETÖcüler de dâhil hiçbir İslami tarikat, parti ya da örgüt; Şiilere, Kürtlere ve Alevilere karşı girişilen saldırılar karşısında ses çıkarmayarak bunu fiilen onaylamıştır. Onların stratejisi; eleştirmemek, katılmıyorsan da sessiz kalarak “İslam adına yapılanı” onaylamaktır.

İslam çok yüzlü bir dindir; tıpkı diğer tek tanrılı dinler gibi. Çıkar her şeyin üstündedir. Katliamları, soykırımları hoş gördüğü gibi yeni katliam ve soykırımlar için nefret tohumu ekmeye devam ederler. Çünkü dinin siyasi hedefi olduğu an, hedefe giden her yol mubah sayılır. Zor kullanarak, kelle keserek, ibadet merkezlerine saldırarak, mezarları yok ederek bu yolda her türlü şiddeti kullanırlar. Siyasetin dincisi de dinin siyaseti de aynı yere çıkar: kan dökmeye.

Gazze’deki Filistinliler de kan dökerek kendi kanlarının döküleceği yolu açmıştır. O füzeleri gönderirken elbette böyle bir sona hazırlandıklarını biliyorlardı. Savaşta taraf olmak, devletlerarasında taraf tutmak gibidir. İşin insani yönünü değil de projeler üreterek maddi yönünü öne çıkaranlar, kiralık insanlar ile seferler düzenler. Tıpkı savaşlarda paralı asker olarak gidenler gibidirler. Onlar ölümü, her türlü zoru göze alıp yola çıktılar ve proje gereği Alevileri yok saydılar. Suriye’nin cihatçı kravatlı reisinin Alevileri kaçırarak, mezarlarını tahrip ederek onların soyunu kurutmaya çalışmasını; bu proje ve para hırsıyla dolanlar görmüyor.

Alevilerin yanında yer almayanların Gazze’ye yaptıkları her seferi ben de onlar gibi negatif bir bakış açısıyla izliyorum. Benim için Arap İslamcı Filistinlilerin yaşamından önce, Alevi Arapların yaşamı gelir. Beni buna onlar zorluyor. Madem onların böyle ayrımları var, katledilenler arasında ayrım yapılıyor; ben de en mazlumun, en arkasız olanın yanında yer almayı tercih ediyorum.

Filistin halkının Hristiyan ve laik olanlarının haklarının, mücadelelerinin yanındayım. İslamcı ve cihatçı olanların yanında yer almıyorum; ancak gönlüm, İsrail devletinin zalimliğinin teşhir edilmesinden ve mahkûm edilmesinden yanadır. Bu devletin yaptıklarını Yahudilerin üzerine bir leke olarak bırakmak isteyenlerin de karşısındayım. Her devlet suç işler ama o devletin bütün vatandaşları o suçun ortağı değildir. Çünkü o suçlara karşı direnen, mücadele eden insanlar da vardır. Kısacası devletler homojen değildir; her zaman devletlerin içinde mazlumların, direnenlerin ve karşı duranların da olduğunu bilirim. Sınıfsal dayanışmayı büyüten, geliştirenlere bin selam.

İslamcıların yoluna su taşıyanların ya da onları haklı görenlerin benim gözümde sol ile ilişkileri yoktur. Yaşamı savunanları, hayatı yüceltenleri yok eden bir siyasal İslam anlayışı vardır ve onların yaşadıkları da kendi tercihlerinin sonucudur; sonuçlarına da katlanmalıdırlar.

Tüm siyasal dinci iktidarlar mutlaka sonlanmalıdır. Bu durum İsrail’de de, diğer devletlerde de aynı şekilde değerlendirilmelidir. İran’da, Afganistan’da ve dinin devlet düzenine dönüştüğü her yerde; bu yapılar tarihin sayfaları arasında yerini almalıdır.

Siyasal İslam’ın seçici vicdanı, insanları zamanla acılar arasında bile taraf olmaya zorluyor. Bu çağın en büyük çürümesi belki de burada başlıyor: Bir ölünün yasını tutarken diğerinin çığlığını duymamayı öğrenmekte. Çünkü insanı ölümler arasında bile seçim yapmaya iten şey, tam olarak bu çürümüş vicdan düzenidir.

 

İsmail Cem Özkan


6 Mayıs 2026 Çarşamba

Hafızanın Sahnesi, Vicdanın Sesi

Hafızanın Sahnesi, Vicdanın Sesi


Bir insanın hayatı bir romana ya da bir sahneye sığar mı?

Anne Kafamda Bit Var, Tarık Akan’ın hayatına büyüteç ile bakarken yalnızca bir biyografiyi değil, bir dönemin vicdani muhasebesini de sahneye taşıyor.

Sinemaya girişi, popüler roller, sınıf mücadelesi ve ülkenin tarihi ile yüzleşilmesi… Tüm bu başlıklar, oyunun anlatı omurgasını oluştururken 12 Eylül cunta süreci ve o süreçte ortaya konan özverili duruş da sahnede kendine yer buluyor.

Almanya’da yapılan bir etkinlikte gerçekleştirilen bir konuşma üzerinden, Tarık Akan ve ailesinin askerî rejim ile yüzleşmesini izliyoruz.

Oyun sıradan bir tiyatro eseri değil; ülkemizin yakın tarihine tutulan bir büyüteç. Bu büyüteç, yalnızca olanı göstermekle kalmıyor, izleyeni de o tarihle yüzleşmeye davet ediyor. O dönemde asılsız ihbarlarla insanların hayatlarının karartılmasına değil, en üretken çağlarının ellerinden alınmasına sahnede yeniden tanık oluyoruz.

Bir “artizin” zor koşullar altında dik duruşuna, çevresiyle kurduğu ilişkiye ve zamanla bu çevrenin bir parçasına dönüşmesine izleyici olarak eşlik ediyoruz.

İşkence ile anılan polis merkezi ve cezaevi sürecinde yalnızca onun yaşadıkları değil; transların maruz kaldıkları, sıradan bir öğrencinin üzerine yıkılan suçlar ve kardeşlerin birbirine karşı kullanıldığı bir düzen de sahnede görünür kılınıyor.

Oyun, bireysel bir hikâyeden yola çıkarak toplumsal bir panoramaya ulaşıyor. Ülkenin kırılma sürecinde nereye savrulduğumuza dair ipuçları verirken, bugüne uzanan çizginin tesadüf değil, bir tercih ya da projenin sonucu olduğunu da alttan alta hissettiriyor.

Oyun ilk bakışta tek bir kişi üzerinden ilerliyor gibi görünse de aslında öyle değil. Başkahraman elbette Tarık Akan; ancak kurgu, onu ayrıcalıklı bir figür olmaktan çıkarıp toplumun sıradan bir parçasına dönüştürüyor. Bu dönüşüm, seyirciye güçlü bir özdeşlik alanı açıyor.

Bakırköy Şehir Tiyatrosu birbirinden değerli eserlere hayat verirken, belki de en anlamlı işlerinden birine imza atıyor. Geçmiş ile bugün arasında kurulan bu köprü, seyirciyi yalnızca izleyen değil, düşünen bir konuma yerleştiriyor. Oyunda kullanılan her cümlenin özenle seçildiği, adeta bir el emeği, göz nuru titizliği taşıdığı hissediliyor.

Sahnede tek bir oyuncu öne çıkmıyor; aksine tüm oyuncular sessizce, fark ettirmeden öne çıkıyor. Bu kolektif oyunculuk anlayışı, oyunun duygusal yoğunluğunu daha da artırıyor. Zaman zaman öyle anlar oluyor ki öfkenin ve acının damarlardaki gerilimi doğrudan sese yansıyor.

Ses demişken, benim özellikle itiraz ettiğim bir noktaya değinmek gerekiyor. Tiyatroda mikrofon kullanımına karşıyım. Oyuncunun sesi, sahnedeki varlığının ayrılmaz bir parçasıdır. Mikrofon devreye girdiğinde, ses ile beden arasındaki bağ zayıflıyor. Sesin sabit bir noktadan gelmesi, oyuncunun hareketiyle uyumsuzluk yaratıyor ve sahnedeki gerçekliği zedeliyor. Bu tercih, oyunun genel başarısını gölgelemese de, bazı anlarda sahnedeki duygunun seyirciye geçişini zayıflatan bir unsur olarak dikkat çekiyor.

Müzikallerde ya da koro hâlinde söylenen bölümlerde mikrofon kullanımını anlayabilirim; ancak yalnızca konuşma anlarında bu tercih, seyir deneyimini yapaylaştıran bir unsur hâline geliyor. Bu nedenle, teknik bir çözümün sanatsal etkiyi zayıflatmaması gerektiğini düşünüyorum.

Oyunun sahne tasarımı ise oldukça dengeli. Dekorun sadeliği, geçişlerin akıcılığıyla birleşerek anlatıyı kesintisiz kılıyor. Arkada kullanılan video, hem ritmi belirliyor hem de sahnelerin etkisini güçlendiriyor. Kostüm tasarımı dönemin ruhunu başarıyla yansıtırken, ışık kullanımı sahneye derinlik kazandırıyor.

Efektler ve dış sesler, teknik ekibin başarısını görünür kılıyor. Sahne arkasındaki bu titiz çalışma, sahnedeki doğallığı destekleyen görünmez bir omurga gibi işliyor.

Her oyuncu üzerine ayrı ayrı çok şey yazılabilir; ancak ben bu yazıda, genel övgünün dışında kalan noktalara değinmek istedim. Çünkü güçlü bir eserin eleştirisi, onu daha da ileriye taşıma çabasını da içinde barındırır.

Bir kadro çalışmasının, ortak emeğin ve başarıya birlikte atılan imzaların arkasında yer alan herkesi tek tek kutlarım. Bu tür kolektif işlerde her katkının eşit derecede kıymetli olduğunu unutmamak gerekir.

Ancak sahneden bana yansıyanlar arasında özellikle Ragıp Savaş, Turgay Kantürk, Gökhan Aktemur, Irmak Bahçeci ve Faruk Üstün, oyunun fikir aşamasından sahneye taşınmasına ve seyirciyle buluşmasına uzanan süreçte belirleyici bir etki yaratmış izlenimi bıraktı.

Emeği geçen her birey birbirinden değerlidir; bu çalışmaya katkı sunan herkese içtenlikle teşekkür ederim.

Bu oyun yalnızca bir hayatın sahneye taşınması değil; hafızanın diri tutulması, vicdanın ayakta kalması ve direnişin mümkün olduğunun hatırlatılmasıdır. Sahnedeki her söz, her suskunluk geçmişten bugüne uzanan bir çağrı gibi…

Unutmamak, yüzleşmek ve aynı hataların tekrarına izin vermemek için. Belki de bu yüzden, bu oyun bittiğinde perde kapanmıyor; aksine izleyenin içinde yeni bir perde açılıyor: hafızayla yüzleşen, vicdanla tartan ve gerektiğinde direnmeyi hatırlayan bir perde…

İsmail Cem Özkan

 

Anne Kafamda Bit Var Hakkında

Yazan: Tarık Akan

Yöneten: Turgay Kantürk

Uyarlayan: Gökhan Aktemur

Dramaturg: Irmak Bahçeci

Müzik: Tolga Çebi

Dekor Ve Işık Tasarımı: Cem Yılmazer

Kostüm Tasarım: Ayçin Tar / Selin Ölçen

Hareket Tasarım: Pınar Ataer

Yönetmen Yardımcısı: Faruk Üstün

Şarkı Sözleri: Faruk Üstün

Oyun Sorumlusu: Süleyman Güngör

Oyuncular: Ragıp Savaş / Savaş Barutçu, Yonca Şahinbaş, Faruk Üstün, Eda Özdemir, Murat Şenol, Burç Ara, Ercan Koçak, Ali Kil, Kadir Hasman, Bulut Akkale, Emre Sırımsı, Sevda Karabulut, Kerem Genç, Merve Bağdatlı, Ahmet Deniz Kuş, Ozan Berk Ekinciel, Yılmaz Gökgöz, Bahar Yılmazer

Teknik: Emre Demir / Nihat Aras / Hasan Karakaya

Aksesuar: Sain Türran / Zekeriya Konya

Işık Kumanda: Bahadır Veznedar / Güner Şen / Hüsamettin Özdemir

Ses/Efekt: Fahri Karaca / Hakan Barut / Hakan Gületınmaz

Kostüm: Burak Kayık / Filiz Kaplan

Reji Asistanları: Eda Özdemir / Sevda Karabulut / Burç Ara

Video Tasarım: Erhan Cerrahoğlu

Video Tasarım Asistanı: Yılmaz Gökgöz

Afiş Ve Brosür Tasarım: Önder Sakıp Dündar / Aygen İncel

Fotoğraflar: Öncü Hırant Gültekin

 

29 Nisan 2026 Çarşamba

Korkunun İnancı, İnancın Kısır Döngüsü

Korkunun İnancı, İnancın Kısır Döngüsü

Toplumsal baskıyla şekillenen, sorgulanmamış inanç biçimleri… Burada insanlar, gerçekten kendileri olmadan, dış beklentilere göre kimlik kuruyor. Bugün yaşadığımız zamanda “Allah” vurgusu öne çıkmış; dünya liderleri (!) Allah’ın temsilcisi olduğuna inanıyor ve ona inananlar da onu kutsuyor.

Korkuyla açılan kapılar çoğu zaman karanlığa, hatta insanın kendi içinde büyüttüğü yıkıma doğru evrilir…

Allah korkusuyla yetişen biri, etrafında hep şeytan arar; ama sonuçta şeytan kendisi olacaktır. Çünkü çevresel baskı içinde kişiliğini bulamayanlar, elbette düşman gördüğüne benzeyecek ve küçük bir günahla başladığı değişimi “şeytan” olarak bitirecektir. “Hayırlı cumalar” diyerek sefere çıkanlar, ölüme benzin taşıyanlar aslında inançlarının sonucunu yaşıyorlar. Sonuçta tövbe ettiklerinde yine içinde bulundukları toplum tarafından ödüllendirilecekler ve o “Tanrı korkusu” çevresi içinde yaşamaya devam edeceklerdir. Bu durum, başka bir “hayırlı cumalar” söylemiyle tekrar karşılarına çıktığında, onlar için kısır bir döngüye dönüşecektir. Korku temelli bir inançla yetişen bazı insanlar, yasak olanları vicdanları rahat bir şekilde işlemeye, kul hakkı yemeye devam eder.

İnsanlar sadece korku (ceza, günah, dışlanma) üzerinden yönlendirildiğinde, davranışlar içselleşmek yerine yüzeyde kalabiliyor. Yani kişi gerçekten “iyi olduğu için” değil, “korktuğu için” iyi davranıyor; bu da fırsat bulduğunda çelişkili davranışlara yol açar…

Keşke korku yerine sevgiyle şekillenen bir inanç ve bilinç inşa edilebilseydi. O zaman insan, iyiliği bir zorunluluk olarak değil, kendi doğasının bir parçası olarak yaşardı. Ne kutsal söylemlerle beslenen çatışmalar bu kadar kolay meşrulaşırdı ne de ölüm, inanç adına anlamlandırılmaya çalışılırdı. Belki de asıl çıkış yolu, korkuyla kurulan bu döngüyü yeniden üretmek değil; onu fark edip aşabilmekte yatıyor. Çünkü korkuyla açılan kapılar çoğu zaman karanlığa çıkar, ama sevgiyle kurulan yollar insanı hem kendine hem de başkalarına yaklaştırır.

Tam da bu noktada, inançların sembollerle nasıl şekillendiğine bakmak gerekir. Her inancın bir sembolü vardır; her sembol, o inancın derinliğine açılan bir kapı aralar. Cihat bayrağının rengi kimi için kırmızıdır, kimi için ise yeşil. Üzerinde kutsal metinler barındırır; ancak her kutsal metin insanı güzelliğe götürmez. Cennete gitmek için öldürmek gerektiği fikri, inancın “öldür” kapısını da aralar. Buna da cihat denir ve cihat adına ölümü kutsayanlar, kan denizleri oluşturur. Çöl kumları kanla sulanır, ölü toprak daha da ölü hâle gelir. Sonuçta ölüm ölümü doğurur, acı acıyı büyütür ve öç alma duygusu, dinler ve mezhepler arasında bitmeyen bir çatışma döngüsü yaratır.

Bu din ve mezhep çatışmalarından ise en çok silah üretenler, organ ticareti yapanlar, uyuşturucu yetiştirip satanlar ve kimyasallarla yeni bağımlılıklar üretenler kazanç sağlar.

Bugün eline kılıcı alıp baş kesenler, kendilerine kutsallaştırılmış bir tarihten referans bulur. Bir yerleri fethederken “gavurları” hizaya getirdiği anlatılan komutanlar yüceltilir, fedailik öne çıkarılır. Bunun siyasi sonuçları ise bugün yaşadığımız gerçeklikte karşımıza çıkar. Oysa inançların hayatı, ölümü ama en çok da sevgiyi kucaklaması gerekirken; kimi zaman sadece ölümü kutsayan, dini uğruna öldürenleri ve o yolda ölenleri cennetle ödüllendiren bir anlayışa dönüşür.

Bu kısır döngü kırılmadığı sürece, ne yazık ki bu düzenden kazanç sağlayanlar daha fazla güçlenecek; inananlar ise inandıkları doğrular uğruna öldürmeye ve ölmeye devam edecektir. Belki de gerçek dönüşüm, korkuyla kurulan inancı sorgulamakla ve onu sevgiyle yeniden inşa etmekle başlayacaktır.

İsmail Cem Özkan

Zafer Değil, Ertelenmiş Yenilgi

Zafer Değil, Ertelenmiş Yenilgi


Madenciler maaşlarını alma mücadelesini kazandı. Ama daha sonrası? Çünkü çoğu işsiz kalacak. Yeni iş arayacaklar. Bankaların alacaklarını faizle aldıklarında, şirketten gelen paranın havada—pardon, havale sırasında—eridiğini görecekler...

Kazanmak güzel ama zafer değildir. Bir işçinin çocuğunun geleceği düşünüldüğünde, ne yazık ki kazanımlar çok kısa sürede eriyor...

Netaş grevi olmuştu. İlk büyük grev; Ankara ve İstanbul merkezliydi. Bağımsız Otomobil-İş Sendikası liderliğinde... Ben de o grevin bir parçası oldum. Ankara'da "Dayanışma" adında bir sergi açtım. AST Sahnesi'nde "Bu Zamlar Bana Karşı" adlı Yılmaz Onay oyunu oynandı... İşçilerle birlikte sahnede yerimi aldım. Her gün büroda neler yaşandığına şahitlik ettim.

Grev son dakikada başarıyla bitti. Elbette büyük bir başarı elde etmiştik. Sonuçta ölü toprağı öyle bir atıldı ki toprağa düşen filiz verdi ve diğer grevlerin, Büyük Madenci Yürüyüşü'nün ve TEKEL direnişinin yolunu açtı...

Peki, greve giden işçilere ne oldu?

Çoğu işsiz oldu; işten atıldılar... Birçoğu yaşamın içinde esen sert rüzgârlarla ailelerini kaybetti... Tek başlarına, çaresizce, ölümün soğuk toprağı onları bekledi...

Bazıları bu zaferi kendi kariyer basamaklarına dönüştürdü; kitaplar yazdı, söyleşiler verdi. Ama o grevin omurgasını oluşturan, geçmişin TKP üyesi maden işçilerinin neferleri?

Dostum, arkadaşımın ölüm ilanını tesadüfen gördüm. Cesedini tıp fakültesine bağışlayarak bu dünyadan göçüp gitmiş...

Grevin bir yüzü vardır, bir de diğer yüzleri... Önemli olan, o başarıdan sonra olanlardır... Zafer, tüm işçilerin işyerlerinde işbaşı yapmasıdır. Aksi hâlde kısa süreli başarı, uzun süreli sefaletin de kapısını aralar...

Kriz anı, gerçek pozisyonları açığa çıkarır.

Kurtuluş Parkı direnişi bir kırılma noktasıydı... İşçilerle birlikte olanlar ve onlara seyirci kalanlar...

Meydanda onlarla birlikte açlık grevi yapan liderler; meydanın dışında kırlangıç sallayanlar... Gaz yerken işçilere destek verenler; o sırada başka toplantılarda, proje parası almak için poz verenler...

Sonuçta işçinin dostlarıyla dostmuş gibi görünenlerin ayrışmasını yaşadık...

Sınıfın temsilcisi partilerin liderleri, işçiler gaz yerken nerede duruyordu? Polis ve devletin nerede durduğu ortadayken, 1 Mayıs için meydana çağıranlar nerede duruyordu?

Şehir şehir, ülke sathında bu direnişi genişletmek yerine Kurtuluş Parkı'na hapseden bir anlayışın siyasi zafer kazanması mümkün mü? Elbette değil. Ama eldeki güç ancak bu kadarını yapardı. Sonuçta direniş; para, dayanışma ve arkasında duran sağlam bir irade demektir...

Kurtuluş Parkı'ndaki direnişte sağlam bir irade ve işçi birliğini gördük. Ama onları ayakta tutacak dayanışma?

Dışarıdan bir-iki kırlangıç sallamakla dayanışma olmadığını gördük... Göstermelik şube başkanlarını göndermekle olmuyor...

Hak-İş, Bursa'da İskender yemek için yandaşını 1 Mayıs alanına çağırmış; diğer yanda Kurtuluş Parkı'nda açlık!

Sol, bu direnişi neden ülke sathında ve her iş yerinde öremediğini sorgulamak gerekmez mi?

Ve eğer işçi ertesi gün işsizse, o grev kazanılmış sayılmaz. Sadece yenilgi biraz geciktirilmiştir.

 

İsmail Cem Özkan

27 Nisan 2026 Pazartesi

Fethedilecek Bir Meydan mı, Hatırlanacak Bir Tarih mi?

Fethedilecek Bir Meydan mı, Hatırlanacak Bir Tarih mi?

Taksim yasağı, 1 Mayıs’a haftalar kala başlamış. Taksim metrosuna açılan duraklarda trenler durmadan geçecek!

“Demir ağlarla ördük” diyecek yine polis, valilik emriyle... Taksim, bu anlayışla fethedilmesi gereken bir kaleye dönüştürüldü. “Polis asla” derken, devrimci yapılar “hedef tek” diyor... Bu bilek güreşinin kazananı; biber gazı satan şirketler, demir barikatları ören şirketler ve saraylarında, gaz yiyenleri izlemekten haz duyan küçük bir azınlık...

Orada polisi birer kalkana dönüştüren, insan olmaktan çıkarıp sadece emir-komuta makinesine indirgeyen bir anlayış; sınıf mücadelesini dar bir alana sıkıştırıyor. Kurtuluş Parkı’nın bir Gezi Parkı olması için çaba sarf etmeyen bir anlayışı hâkim kılıyor...

Bu kadar dar ve kısır bir döngü içinde mücadele sığar mı?

Kazancı Yokuşu’nda insanlar sıkışarak öldü, ezildi... Ezen zihniyet bugün hâlâ iktidarda... Ezilenler ise o dönemin hesabını soramadı, yüzleşilemedi... Ölenlerin tam listesi bile bugün farklı; tarih yazıcıları kendilerine göre değişken rakamlar veriyor...

Yıllar geçti; katliamın boyutu hâlâ tam olarak ortaya konmuş değil! O süreç sonrası oluşan devrimci mücadele, anti-faşist mücadeleye indirgendi... 12 Eylül yenilgisinin temeli, işte bu Kazancı Yokuşu’nun ezilmişliğinde atıldı...

Devrimciler, sermayenin belirlediği alanlarda kavgayı kabul ettiler ve onların kuralları içinde mücadele ettiler; hayatlarını kaybettiler, yaralandılar, travmalar yaşadılar ve bunların tedavisini yapamadılar... Oysa tedavi, gerçek anlamda yüzleşmek ve net bir tarih söylemi kurmaktır...

Solun net bir tarih söylemi yok; aksine destanlaştırılmış ve abartılmış bir tarih vurgusu var... Kısacası, kendi içinde bir “resmî tarih” mevcut...

Kazancı Yokuşu’nda hiç toplu anma olmadı. Her yapı, her sendika kendi takvimine göre oraya gidip karanfil bırakıyor ve ayrılıyor...

Polis keyfî gözaltı yapıyor...

Kazancı Yokuşu sadece bir yokuş değil. Başlangıç noktasında bir banka var; küresel bir bankanın şubesi orada duruyor...

O ezilmişliğin, tarihin sembolü bile orada durmuyor...

İsmail Cem Özkan

Açlıkla Başlayan Mücadele

Açlıkla Başlayan Mücadele

Daha düne kadar işte çalışan, yarını düşünmeyen bireylerdi. İşyerleri özelleştirilince başlarındaki devlet güvencesi kalktı. Açgözlü işveren, daha fazla parayı kasasına doldurmak için işçinin maaşını, alın teri ücretini zaten vermeyi hiç düşünmedi; vermedi. “Bugün vereceğim, yarın vereceğim.” derken aylar geçti. İşçi bankaya borçlandı. Eskiden bakkallar vardı, şimdi bakkalların yerini üç harfli marketler aldı. Onlar da borç yazmak yerine banka kartı vermiş; banka kartına borç yazıyor ama tefeciden beter, daha fazla faiz alıyor. Güya bu üç harfli marketler faize karşı bir düşüncenin ürünü!

Faiziyle borçlanan işçi, gün geçtikçe borcunu ödeyemeyecek kadar aç kaldı. Ne ekmek alabildi ne de çocuğuna süt…

Sadece markete mi para ödenir günlük yaşamda?

Su, elektrik, doğal gaz… Hadi doğal gaz olmasın, tüp! Parasız olunca mutfakta bir su kaynatacak, bir çay demleyecek durumdan bile çıkar insan.

İşçi aç, ailesi aç… Gelecek hayalleri artık ortada yoktur. Tüm hayatı, geçmişi, yarını üzerine yıkılmıştır.

Tek çaresi vardı: hakkı için mücadele etmek.

Hak dediğin nedir?

Alacağın.

Faizler mi?

Hele bir maaşını alsın; faizi düşünecek durumda değil!

Maaşını aldığı gün elden vermeyecekler elbette; bankaya yatacak. Banka da faiziyle alacağını hemen kesecek. Sonuçta işçinin cebine tek kuruş girmeden o üç harfli marketlerin bankaları el koyacak.

Sonuçta elde sıfır… Alacağı da banka faizine gitmiş olacak.

İşçi çaresiz…

Bir girdabın içine bırakılmış…

Sadece işçi mi?

Ailesiyle birlikte…

Çocuğunun gelecek hayalleriyle birlikte…

İşçinin elinden tutacak tek bir kurum kalmış ortada:

Daha önce kimsesizlerin sesi, emeğiyle çalışanların dostu olan; en küçük eylemde dahi işçinin yanında duran sendikalar…

Sendikalar, siyasi partilerden daha etkin hâle gelmişti. Onların hakları için yollara düştüler. İşçi, hiç düşünmediği solcuların sendikasına sığındı.

O güne kadar o solcuları vatan haini görmüş, onları ötekileştirmiş bir işçinin değişimi açlıkla başlamıştır.

Solcu demek; işçinin sesine ses katmak, onun mücadelesini büyütmek, hakkı için mücadele ederken sorunun siyasi yönünü ortaya koymaktır.

Bağımsız Maden-İş Sendikası, bir umut derneğinden doğmuş; bir umut sendikasına dönüşmüş bir düşüncenin evrilmesiyle ortaya çıkmış, bağımsız ve sınıf karakterli bir oluşumdur. Liderleriyle birlikte her zaman meydanlarda, polis ve özel güvenlik engellerine karşı dik duranların örgütüdür.

Zaman ve eylemler de onları dönüştürdü. Nerede ne yapacağını bilen, sınıf karakterini ortaya koyan, sınıf mücadelesinin sesini işçilere aktaran; onlarla birlikte, çıplak ayaklarla yola çıkan bir oluşum oldular. Kimse perde gerisinde değil; her şey ortada, her şey işçinin yanında, onun gözünün önünde… Birlikte karar alıp birlikte yola çıktılar.

Bu, Mahirlerden gelen bir düşüncenin hayat bulmasıdır. Mahir’in resmi yok o meydanlarda ama onun liderlik anlayışı o meydanların ruhuna işlemiştir.

Kızıldere’nin dayanışması, Yeni Çeltek’in birikimi… Bugün Kurtuluş Parkı’nda “Kurtuluşa kadar savaş!” sloganlarının yerini başka sloganlar almıştı bile…

Çağdaş bir 15-16 Haziran, Kurtuluş Parkı’nda; polis barikatlarına elleri havada yüklenen işçinin sesinde, alın terinde, çıplak ayaklarında oluşan yaralardadır.

Kurtuluş Parkı, sınıfın mevzisi olmuştur.

İşinde gücünde olan işçi, birkaç ay içinde sınıf mücadelesinde bir nefer olmuştur. Mücadele içinde öğrenirken; düşünmeden, tartmadan olayların içinde biçimlenmiş; artık geçmişteki ötekileştiren, işverene yağ çekerek hak alacağını sanan bireyden çıkmış, direne direne hakkını alacağını bilen bir sınıf neferine dönüşmüştür.

Grevler ve eylemler bireyi biler. Oluşan atmosfer içinde, binlerce kitabın, binlerce hatibin anlatamayacağı bilgi birikimi ve tecrübeye kavuşur. Keşke dışarıdan kendine baksa; nasıl değiştiğine kendisi bile inanamayacaktır.

Onları ziyaret edenler, sol yumrukları havada olanları görünce; siyasi parti başkanlarının, aydınların sözleri karşısında onların ne kadar mutlu, huzurlu ve umut dolu olduğunu görecektir.

Mazlumun, ötekileştirilenin, sessizlerin sesi soldur. Sol, yumruğun havada olmasıdır.

Kurtuluş Parkı, solun üzerindeki ölü toprağının silkelenmesidir.

İşçinin baretini yere vurması, elini havaya kaldırması; sadece Ankara’daki eski solcuları uyandırmakla kalmıyor, halkın gözleri önünde sınıfın gerçek dostlarının sesi oluyor.

Gezi sürecinde öldürülen gençlerin ailelerinin yaşadığı değişim ortadadır. Alevi ya da Kürt oldukları için dönemin başbakanı tarafından yuhalatılan bu insanlar, büyük bir baskıya rağmen dimdik durmuştur. Bu duruş, tarihin en onurlu sayfalarından biridir.

Kurtuluş Parkı’nda direnen işçiler de aynı şekilde onurlu duruşlarını sürdürmektedir.

Mutlaka kazanılacak bir gelecek var.

Onurlu insanların dik duruşu yarını aydınlatacak, karanlığı dağıtacaktır.

Dün ötekileştirdiğine bugün omuz verir.

Dün korktuğu yerde bugün yürür.

Çünkü açlık öğretir.

Ama mücadele değiştirir.

Bugün Kurtuluş Parkı’nda yükselen ses, sadece bir maaş kavgası değildir.

Bir sınıfın kendini hatırlamasıdır.

Ve o hatırlayış, yarının en güçlü ihtimalidir.

Çünkü hiçbir karanlık, yan yana duran insanların direncinden daha güçlü değildir.

Ve hiçbir açlık, hak arayan bir insanın iradesinden daha uzun sürmez.

 

İsmail Cem Özkan