10 Haziran 2026 Çarşamba

İki Tarih Arasında Babam

 İki Tarih Arasında Babam

Bugün resmiyette babamın doğum günüdür. Gerçekte hangi gün doğduğunu bilmiyoruz. Keşke Hristiyan olmuş olsaydı da kilise kayıtlarından bulabilirdik. Ama Devlet-i Aliyye’nin devamı olan Türkiye Devleti’nde doğum günleri ülke sathında hep anlatımlara, memurların inisiyatifine bırakılmıştır.

Bir de erkek çocukları elden alan askerî nizamname vardır. Devlet doğduğu günü bilmez ama erkek olduğunu bilir ve gelir; ailelerden o erkek çocuklar alınır, yıllarca süren askerlik ocağına bırakılırdı. Orada bitle, pireyle, güneşle, karla, yağmurla mücadele ederken; diğer yandan isyan eden Kürtlere karşı cephe savaşında olduğu öne sürülür, mahkeme kararlarıyla ya öldürür ya da sürgüne gönderirdi. Sağ salim dönenler için askerlik, ömür boyu süren bir anlatıya dönüşürdü.

Neyse ki babam öğretmendi. Öğretmenlere tanınan ayrıcalıktan yararlandı; kısa sürede temel eğitimini alıp Siirt’in köylerine ilk Türk öğretmen olarak atandı.

Orada Kürtçe öğrendi. Şafiî mezhebinin Alevi düşmanlığıyla tanıştı. Her sabah oturdukları evin duvarından bir taş eksilirdi; çünkü Alevinin evinden taş almak sevap sayılırmış. Neyse ki bu taşlar temele kadar inmeyecek kadar yüzeyde kaldı.

Köydeki tek çatılı bina, önünde Atatürk büstü olan okuldu. O binanın çatısı kaçakçıların eşyalarının deposu olmuştu. Jandarma sadece oraya bakmaz, köyün en küçük noktasına kadar arama yapardı.

O yıllarda sınır Barzani için yok gibiydi; gelir giderdi o taraflara. Bu sayede Barzani ailesiyle de tanış oldu babam. Nasıl olmasın; köydeki çatılı binanın tek öğretmeniydi.

Doğu Ekspresi’nin ulaştığı istasyondan köye eşyaları kaçakçılar taşıdı. Bunu başlangıçta o da bilmiyordu. Kaçakçı için eşya, sadece eşyadır.

Tren ve uzun yolculuk hayatıma böyle girdi. Bugün hâlâ uzun yollara gider, yolda insanlarla tanışırım. Eskiden “ülkeyi tanımak istiyorsanız uzun yol gidin” denirdi. Şimdi uzun yola gitsen de yerel kültürle karşılaşmak zor; ülkenin her yeri birbirine benzer hale getirildi. Sanki tek elden çıkmış şehirler, kasabalar… Tek nizam, tek anlayış, tek tip sokaklar. Boyalar bile aynı. Yolda giden için şehirler artık hiçbir şey anlatmaz oldu.

Bugün babamın doğum günü.
Bugün resmiyette doğdu babam.

İki rakam arasına sıkışmış bir yaşamın içinde, ben buna tanıklık ederek büyüdüm.

Beline sararak afişleri evden Tuzluçayır’a götürdüğü günler… O afişlerin gün içinde okulun Atatürk büstünde saklanması… Akşam korsan gösterilerde kullanılması… Gösteri bitince sokağa ya da köprüye asılması…

Böyle bir cepheleşmenin içinde kaldık. Aslında seçmedik; o savaşın içine itildik. Her Alevi, istemsizce bu cephenin bir neferi haline geldi. Çünkü faşist saldırı kendini Alevi düşmanlığı üzerinden örgütledi.

Maraş, Çorum, Sivas katliamları bunun en açık örnekleriydi. Ankara’da “kurtarılmış bölgelerin” Alevilerin yoğun yaşadığı yerler olması tesadüf değildi. Direniş, bu zorunlu hattın içinde şekillendi.

Sonradan öğrenecektik ki bu cepheleşme, 12 Eylül darbesini yapan generallerin ve arkasındaki Amerika’nın işiydi. Savaş bittikten, idamlar yapıldıktan ve “demokrasiye” dönüldükten sonra…

Anti-faşist mücadelenin sosyalizm mücadelesinden ayrıştırıldığını… Anti-emperyalist başlayan devrimci çizginin anti-faşist hatta sıkıştırıldığını… Ve böylece anti-emperyalist ve doğal olarak anti-kapitalist damarların binlerce insanın ölümü pahasına sönümlendirildiğini… Pentagon duvarları arasında planlanmış bir süreç gibi…

Büyük savaşlardan önce geri kalmış ülkeler hep birer test alanına çevrilir. Biyolojik ve kimyasal yöntemler burada denenir. Biz de tıpkı Arjantin gibi, Şili gibi bu test sahalarından biriyiz.

Bizim 12 Eylül’ümüz, onların 11 Eylül’üdür. Darbecilerin kıyafetleri farklıdır ama zihin aynıdır. Amerikan patentli darbeciler “demokrasi” getirir; o demokrasi işkence merkezlerinde, idam sehpalarında, infaz timleriyle kurulur.

Benim babamın doğum günü, ülke tarihinin bir dönemine tanıklık etti.
Ben de babamdan geriye kalana hâlâ tanıklık ediyorum.
Onun bıraktığı mirası, birikimi ileriye taşıyorum.

Çünkü kendi tarihimizi yazamazsak, başkalarının yazdığı tarihi kabul etmeye ve yaşadıklarımızı inkâr etmeye mahkûm oluruz. Ben inkâr etmiyorum; yaratılan gerçekleri reddederek kendi gerçekliğimi kuruyor ve bu zamana itiraz ediyorum.

İyi ki babam doğmuş. O olmasaydı, annem olmasaydı; ben ve kardeşim olmazdık. Akan zamana küçük de olsa bir tanıklık da mümkün olmazdı.

Lüksemburg’un sözü aklımdadır: “Vardık, varız ve var olacağız…”

Tarih böyle bir şeydir. İnsana dair olan bize yabancı değildir. Marks’ın da işaret ettiği gibi, binlerce yıl önce söylenen sözler bile yeniden tekrar eder kendini. Biz de tekrar etmeye devam ediyoruz.

 

9 Haziran 2026 Salı

Herkesin Haklı Olduğu Tımarhane

Herkesin Haklı Olduğu Tımarhane

Bu ülkede herkes haklıdır. Siyasetçi haklıdır, muhalif haklıdır, televizyon yorumcusu haklıdır, sosyal medya filozofu haklıdır. Trafikte korna çalan da haklıdır, korna yüzünden kavga eden de. Kimse hata yapmaz, kimse yanılmaz, kimse eksik değildir. Böyle bir yerde gerçeğin fazla şansı yoktur.

İnsanı anlamak için psikoloji okumaya da gerek yoktur. Akşam haberlerini açmak ya da bir televizyon dizisinin iki bölümüne denk gelmek yeterlidir. Bir süre sonra kimin senarist, kimin siyasetçi, kimin yorumcu, kimin mahalle kabadayısı olduğunu ayırt etmek zorlaşır. Çünkü hepsi aynı okuldan mezun gibidir: Bağırma Sanatları Akademisi.

Türk dizileri öyle bir memleket tasarlar ki, bir süre sonra seyircisi de o memleketin vatandaşı olur. Bağırarak konuşur, tahammülsüzdür, açıklamayı gerekli bulmaz, karşısındakini hep aptal olarak görür. Gücünü abartır ama daha güçlü birini görünce sesi kısılır. Kendisi gibi davranmaz ama herkese karakter dersi verir. Akşam olunca da kendisine benzeyenleri bulup küçük iktidar oyunları oynar. Pısırık, kişiliksiz, omurgasız ama her şeyi bilendir.

Tabii mesele yalnızca diziler değildir. Çünkü diziler hayattan beslenirken hayat da dizilerden beslenir. Bir noktadan sonra neyin kurgu, neyin gerçek olduğunu kimse ayırt edemez.

Türk haberlerini izleyen ise başka bir evrenin sakinidir. O da fesattır, kötülük düşünür, hep "onun yerinde olsaydım" der, taraftır; karşısında kim varsa ona karşı nefret söylemini geliştirir. Her şey onun gözünde ya mükemmeldir ya da berbat. Ara tonlara yer yoktur. Gri renk sanki ülkeden sürülmüştür.

Sonuçta dizi ya da haber izleyen hastadır; hasta olmayan da kısa sürede hasta olacaktır. Çünkü burada sağlık bulaşıcı değildir, hastalık bulaşıcıdır.

Bu yüzden siyasette de farklı bir manzara görmeyiz. Orta oyunu oynanır, ekranda Hacivat ile Karagöz'ün daha yüksek sesli bir versiyonuna şahitlik ederiz. Kimse çözüm üretmez ama herkes suçlu bulur. Kimse iş yapmaz ama herkes kahramandır. Herkes memleketi kurtarmakla meşguldür; bu yüzden memleket bir türlü kurtulamaz.

Erkekler kadınları öldürür; artık haber niteliğini kaybetmiştir. Kadın programlarında katil aranır ve genelde programa konuk olan kişi bir süre sonra sıkılıp cinayeti itiraf eder. Çıkar mahkemeye, kravat takar, indirimli ceza alır; birkaç ay sonra yeni bir kurban arayışına girer. Toplum dehşete düşmüş gibi yapar, sonra sıradaki vahşete geçer. Çünkü burada trajedilerin bile yayın süresi vardır.

Ülke toplu travma içindedir; nefes alışları bile normal değildir. Öfke o kadar ucuzlamıştır ki bir omuz teması cinayet gerekçesi, bir korna sesi savaş ilanı sayılabilir. Trafikte biri sizi geçerse hakaret etmiş olur; geçmezse yolu işgal etmiştir. Acelesi olanlar acele etmeden birbirini döver. Trafik ilerlemez ama öfke son sürat gider.

Türkiye denen ülkede artık hiçbir şey normal değildir; bundan dolayı normal olanlar absürt gözükür. Sakin insan şüpheli, kibar insan samimiyetsiz, düşünen insan ise tehlikeli bulunur.

Ülke toptan 49'luk olmuş ama kimse Bakırköy'e gitmez. Gidenler de çarşısında uzatılan mikrofona konuşur, cahilliğini kayıt altına aldırır. Sonra o görüntüler milyonlarca kez izlenir ve kimse kendini o görüntünün içinde görmez. Bu da memleketin ayrı bir yeteneğidir: Herkes başkasını teşhis eder, kimse aynaya bakmaz.

Ülke geleceğini göremez, sürekli kriz hâlinde yaşar. Bir kriz biterse yenisi aranır. Sakinlik şüphe uyandırır çünkü insanlar felakete o kadar alışmıştır ki huzuru anormal bulur.

Hastalar da komaya girer; ya kurtulur ya da ölür. Ölürse ölümsüz olur. Ölünce badem gözlü olur; onun badem gözlerini öven mutlaka bulunur. Hayattayken taşlananlar, öldükten sonra heykelleştirilir. Bu toplumun vicdanı da çoğu zaman mezarlık ziyaretine geç kalır.

Belki de asıl mesele, bütün bunların yaşanması değil; artık kimsenin bunlara şaşırmıyor olmasıdır. Gürültü normal olmuş, öfke karakter yerine geçmiş, vicdan ise lüks sayılmıştır. Herkes konuşur ama kimse dinlemez; herkes yargılar ama kimse kendine dönüp bakmaz. Herkes haklıdır, herkes mağdurdur, herkes suçsuzdur. Bu yüzden de kimse değişmez.

Sonunda ortaya ne toplum kalır ne ortak akıl; sadece birbirine bağıran kalabalıklar kalır. Ve o kalabalıkların içinde, aklı başında kalmaya çalışanlar anormal görünür.

Çünkü burası, herkesin haklı olduğu tımarhanedir.

 

Ölü Kumsallar Cumhuriyeti

Ölü Kumsallar Cumhuriyeti

Sahillerdeki turizm yatırımı denilen şey; sahillerin diğer canlılardan arındırılması, ölü kumsallar hâline getirilmesi, deniz içinde turistleri rahatsız edeceği düşünülen canlıların uzaklaştırılması ve ince bir kum ile özel plajlar oluşturulmasıdır.

Nerede bir turizm amaçlı yatırım varsa, orada görünüm adı altında doğa değiştirilir. Binlerce yıldır o bölgede yaşayan canlılar ya yok edilir ya da sürülür. Başka yerlerden getirilen çiçekler, ağaçlar ve çimlerle yapay alanlar oluşturulur.

Arnavutluk'ta Trump ailesinin turizm yatırımına karşı bir direniş söz konusu. Balkanlar'daki Trump yatırımlarına karşı direniş hep vardı; çünkü onlar da biliyor ki büyük oteller oradaki doğal ekolojiyi yok edecek, alanları yeniden düzenleyecek ve yerli halkın uzaklaştırılmasına ya da köleleştirilmesine neden olacaktır. Yerel kızların ve oğlanların satıldığı bir et pazarına dönüştürülmesidir.

Turizm yatırımı masum değildir. Üstelik küresel ölçekte yapılan yatırımlar, tamamen yeni yaşam alanlarının oluşturulması anlamına gelir.

Trump ve ailesi, Gazze'de lüks bir tatil köyü kurmak için milyonlarca yaşayan Filistinliyi, Hristiyan ve Müslüman nüfusu ortadan kaldırmak yerine; uysal, her denileni yapan, eğlendiren ve eğlence sektörüne hizmet veren bir alan yaratmak amacıyla soykırım uyguluyor. Aslında büyük yatırımların hepsi görünmez bir soykırımdır.

Bugün ülkemizin birçok sahili halka kapalıdır. Daha da kapatılması için yeni altı ve yedi yıldızlı yatırımlar yapılmaya devam ediyor. O lüks yatırımların konukları, yereli görmeden, her şey dâhil olarak geldikleri o izole ve steril ortamda eğlenirken parasını bırakıp gidiyor. Gönlünü eğlendirenler için her türlü hizmet sunuluyor. O otellerde sunulan sadece yemek ve eğlence değildir elbette; çünkü eğlencenin sınırı yoktur. İsteyene kadın, isteyene çocuk, isteyene erkek, isteyene her çeşit uyuşturucu; isteyenin istediğini yaptığı, bir anlamda serbest ticaret bölgesidir.

Bacası olmayan sanayi alanları birer cinayet mekânıdır.

Her cinayet araştırılmaz. Çoğu zaman cesetlerin üzerinde tepinilir; kimse o cesetlere bakmaz, sadece eğlenmeye devam eder.

Ülkemizin en güzel koyları; birkaç zengin ve bürokrat eğlensin, yazları birkaç gün kalsın diye yat limanları adı altında betona dönüştürülür. Ormanlar içinde ağaçlar kesilerek lüks görünümlü binalar yapılır, mahremiyete önem verilen havuzlar inşa edilir. Helikopter pistleri ve korumaların kullanacağı asfalt yollarla bu alanlar birer yağlanma sahasına çevrilir. Sonuçta para gelen yerden manzara ve doğa esirgenmez.

Turizm, diğer anlamıyla kara paranın serbest hareket ettiği alanlardır. Eğlence için sunulan spa'larda, hizmet sektörüne uygun güzel ve yakışıklı çalışanların ceplerine bırakılan paranın kaydı olmaz.

Eğer bir kara para varsa, onun yıkanma yerleri eğlence alanlarıdır.

Sanayileşmiş tüm turizm yatırımları birer eğlence alanıdır.

Orada var olan tüm gelenekler, görenekler ve folklor; eğlence sektörü için değiştirilir. Konuklar eğlensin diye içleri boşaltılır, mekanik bir görünüme büründürülür. Seksi görünüme önem verilerek bir anlamda seks ile gençlik iksiri dağıtılır. Yaşlı erkekler ve kadınlar orada gençleşir, yıllık iş yaşamından kaynaklanan sıkıntılarından arınır, gençleşmiş olarak ülkelerine dönerler. Tatil, bir anlamda spermlerin ve yumurtaların ölü olarak birleşme alanıdır.

Sonuçta Arnavutluk'ta halk flamingo devrimini yapıyor; bizler ise kazların tüylerini yolup konuklara kaz tüyü yastıklar sunmaya devam ediyoruz. Bir tarafta canlıların, koyların ve yaşam alanlarının savunusu var; diğer tarafta ise her şeyin manzaraya, metrekareye ve hizmete dönüştürüldüğü bir düzen.

Flamingoların gittiği, yerel halkın kıyılardan uzaklaştırıldığı, koyların betona gömüldüğü yerde geriye sadece kumsal kalmaz; geriye ölü kumsallar kalır. Çünkü bir kıyıyı kıyı yapan yalnızca deniz ve kum değildir; onunla birlikte yaşayan canlılar, insanlar, gelenekler ve hafızadır.

Biz de her yaz biraz daha büyüyen bu Ölü Kumsallar Cumhuriyeti'nde yaşamaya devam ederiz. Flamingolar gider, müşteriler gelir.

 

8 Haziran 2026 Pazartesi

Hatıra Defterinden Tarihe Düşen Notlar

Hatıra Defterinden Tarihe Düşen Notlar

Yıllar öncesiydi, sanırım ikinci sergimi açıyordum. Yok yok, üçüncü sergim... Sergim dediğim karma değil, kişisel sergim. Her sergimin açılışında ortama göre bir şeyler yaparım. Side'de başlayan kişisel sergi açma maceramın üçüncü ayağı, Hacettepe Üniversitesi Keçiören'deki Sosyal Hizmet Yüksek Okulu'nun salonunda olmuştu. Açılışta türkü, şiir, sahnede karikatür ile birlikte canlandırılmıştı. Son dakikada sahneye çıkanlar belirlenmiş, şiir okuyacak şair dostlarım yerlerini almış ve sergi açılmıştı. Her serginin bir de hatıra defteri ya da görüşler yazılsın diye bir defter konurdu. Gelenler görüşlerini yazardı. Sergi defteri baştan aşağıya propagandaya dönüşmüş, dinciler, "Siz burada hava atıyorsunuz ama gelmekte olan sizin güneşiniz değil, biz İslam'ın ayak sesleriyiz." demişlerdi. Yıl 1988. O yılda Nurcu tarikatı amatör şekilde hazırladıkları Zaman gazetesini çıkarıyordu, Tercüman hâlâ yayındaydı. Bu sağ basın bizim etkinliğimizi başlığa taşımış, sanki biz orada anarşi çıkarmışız gibi nefret dilini kullanarak haber yapmışlardı.

O tarihte henüz ılımlı İslam geleceği konuşuluyordu ama henüz tam gelmemişti. Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Başkanı Melih Gökçek olmuş, kendisi kadrolaşmaya başlamıştı. Elbette bizim okul o kurum ile doğrudan içli dışlıydı. Bir yere varmak, çoğu zaman birinin adamı olmaktan geçiyordu.

Sağ ve ılımlı İslam yeni bir rotaya doğru eğiliyordu; geleneksel olanın yerine yeni bir İslami dil yerleşiyordu.

Ülkemiz dünyadaki tarihsel kırılmadan bağımsız değildir.

Kimin nerede durduğunun artık pek önemi kalmamıştı; çünkü kırılma anlarında zeminler hızla çözülür, kısa sürede yenisi yerini alır. Siyaset, bu kırılma dönemlerinde omurgasız değil ama hızla uyumlanan aktörlerle şekillenir. İslami siyaset de geleneksel siyasetin içinden yeni figürler devşiriyordu.

Bizim tarihimiz, 12 Eylül'den bugüne hızlı bir dönüşümün tarihidir.

Yüzyıllık Cumhuriyet bu kısa sürede olgunlaştı, biçim değiştirdi. Ulusal değerlerin yıkılıp etik kurallarının çöpe atıldığı, "Benim memurum işini bilir." anlayışıyla rüşvetin, siyasi rantın, kayırmacılığın; kısaca ulus devletin oluşturduğu örf ve adetlerin aşındığı bir süreç yaşandı.

Ulus devletin kazanımları pazara açılırken, sermaye de el değiştirdi. Ulus devletin sermayesi yanında, siyasi çevrenin yarattığı yeni bir sermaye oluşumu “Anadolu Kaplanları” adı altında somutlaştı. Bu süreçte İslam elbisesi giydirilmiş, faizi günah sayan, yönetim kurullarının odasında mescitlerin bulunduğu yeni bir ulema-ümmet karışımı sermaye yapısı ortaya çıktı.

Günlük hayatın dili değişti, kısa sürede kitleler bu yeni dili uzun süredir kullanıyormuş gibi benimsedi.

Telefonlar artık "alo" diye açılmaz oldu; "Selamünaleyküm" yaygınlaştı, günlük hayatın diline yerleşti.

Sergi defterine yazılanlar bir bir gerçek oldu.

Filistin davası bile solcuların elinden alınmış; Hamas eliyle İslam'ın yükselişine eklemlenmişti. Filistinliler Arap coğrafyasının içinden sıkışırken, yeni şemsiye İran destekli Türkiye siyasi iradesinin üzerine açılıyordu. İran ve Türkiye, Filistin davasının savunucuları olarak konumlandı.

“Reklam arası” sözü dolaşıma girdi.

Türkiye'de ılımlı İslami siyasi irade kendisini güçlü hissettikçe niyetlerini gizleme gereği duymamaya başladı. "Cumhuriyet reklam arasıydı." sözü bu dönemin karakterini yansıtır. Çünkü reklamlar bitecek ve yarım kalmış hikâye kaldığı yerden devam edecektir. Film neyse o, senaryosuna uygun ilerleyecektir. Reklamlar ise gerçekleri değil, hayal edileni gösterir; tüketim çağrısıdır. Her şey tüketilebilir hâle gelir; Cumhuriyet bile.

Siyasi sınırlar, aynı zamanda kıtalar arası konumunuzu da belirler.

Yüzüncü yıla doğru Amerika öyle bir büyükelçi atayacaktı ki, bu kişi aynı zamanda iki ülkenin de temsilcisi gibi işlev görecekti. Irak ve Suriye iç işlerine karışan bir Türkiye büyükelçisi, unvanların söyleniş biçimiyle aslında pozisyonunu da ilan etmiş oldu. Üç ülkenin bir pazar hâline gelmesiyle, Avrupa Birliği’ne alınmayan Türkiye, Ortadoğu siyasi birliğine gönüllü bir üye gibi konumlandı. Avrupa ülkesi konumundan Ortadoğu ülkesi konumuna geçiş tamamlandı. Siyasetin dili de Ortadoğu ülkelerinin diline yaklaşmaya başladı…

Siyasi sınırlar değişmişti.

Şam'da uçan kuştan sorumlu olan ülke, Suriye’ye siyasi İslamcı militanın kravat taktırılmasıyla kurulan yapının hamisi konumuna geldi. Bu durum, Suriye sınırında oluşabilecek Kürt devletini ortadan kaldırmış; Kürt sorununu Suriye iç meselesinden çıkarıp ortak pazarın sorunu hâline getirmişti.

Ticaret sınırları ortadan kaldırır.

Sonuçta Irak ve Suriye Osmanlı Devleti'nin eski coğrafyasıydı; Misak-ı Millî sınırları içindeki topraklar hâlâ oradaydı. Son meclisin kararı bu kez eksiksiz biçimde hayata geçecekmiş gibi tasavvur ediliyordu.

Emperyalist politika, günlük siyasetin üzerindedir.

Ankara’daki büyükelçi, bize yeni bir gelecek rotası çiziyordu. Bu perspektifin on yılda oluşmadığı açıktı. Çünkü emperyalist devletler, kısa vadeli çözümlerin kendi sonlarını hazırlayacağını bilen bir tecrübeye sahiptir. Sömürü ilişkisi kurdukları ülkelerin siyasetçisini satın alabilecek kadar sistemli bir akıl geliştirmişlerdir. Bu politikalar, düşünce kulüplerinde tartışılır, doktrin hâline gelir ve zamanı geldiğinde liderden bağımsız biçimde uygulanır. Devletin ya da şirketin çıkarı, siyasetin üzerindedir.

Borsa kapitalizmin sembolüdür.

Cumhuriyet bizi bağımsız bir sanayi ülkesi yapmadı; ancak köylülüğü ortadan kaldıran Büyükşehir Yasası ile büyük bir dönüşüm gerçekleşti. Köyler mahalleye dönüşünce köylü de ortadan kalktı. Mahallelerin sorunları, para getiren her şeyin yağmaya açık hâle gelmesiyle yeni bir düzene dönüştü. Madenler, HES’ler, RES’ler, JES’ler, yollar ve tüneller derken el değmemiş yer kalmadı; yol olmayan yerler bile taş ocağına, madene dönüştü. Sonuçta doğa yağmaya açıldı ve enerji borsası kuruldu.

Siyasi olarak Osmanlı Devleti, bugün farklı bir biçimde ülkemiz ve çevresinde yaşamaya devam ediyor. Otokrasi ve monarşi kavramları yeniden yorumlanır oldu. Kur’an ayetleriyle ekonomi dizayn edilmeye çalışıldı, enflasyon yükseldi. Sonuçta dışa bağımlı bir devlet yapısı ortaya çıktı. Zamanın kıvrımı, bizi kapitülasyonlar altındaki Osmanlı ekonomisine benzer bir noktaya yeniden taşıdı.

Bizler için reklam bitti mi?

Bilmiyorum ama resmiyette birilerinin ima ettiği reklam hâlâ devam ediyor...

Devletin partisi vardır, bir de devlet partisi vardır. Ülkemizde yıllarca devlet partisi olarak algılanan "kurucu" parti artık devletin partisi oldu. Bu, 12 Eylül sürecinde kapatma ile somutlaştı. Tüm kadrolar değiştirilerek geçmişle bağ yalnızca isme indirildi. Yeni politikada ideolojik duruştan çok konjonktür belirleyici hâle geldi.

Devlet partisinin yeri boş kalmadı. Kısa süre içinde, bir yıl önce kurulan ılımlı liberal İslam partisi, laik–antilaik, türbanlı–seküler cepheleşmesi içinde devlet partisine dönüşme imkânı buldu. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası olağanüstü hâl sürecinde parti devletleşti. Devletin partisi MHP ise yeni konjonktürde devletin bekası adına bu yapının yanında konumlandı.

Bugünlerde yaşanan CHP tartışması, “mutlak butlan” kararı ile devletin tüm partilerinin aynı kulvarda devletin bekası etrafında yan yana geldiği bir tabloyu ortaya çıkardı. Devletin partileri olduğu kadar, bu partilerin muhalefeti de vardır. Cumhuriyet, İslamlı ve İslamsız muhalefet biçimleriyle birlikte var olur. Demokrasi; sandığa gitme hakkı, muhalif partilerin varlığı ve belirlenen alanlarda protesto edebilme özgürlüğüyle tanımlanır. Osmanlı monarşisinde ve İkinci Meşrutiyet döneminde de benzer özgürlük alanları vardı. Tarihte en geniş özgürlük alanları, çoğu zaman monarşinin, otokrasinin ya da faşizmin geri çekildiği anlarda ortaya çıkar; ancak bu alanlar kısa sürede yine “devletin bekası” gerekçesiyle sınırlandırılır. Çünkü özgürlük, çoğu zaman yalnızca iktidarın sınırları içinde tanımlanır.

Zaman kavramı üzerine düşünürken, çok kısa bir zaman içinde büyük şeyler yaşandı. Değişim o kadar hızlı oldu ki, nelerden vazgeçtiğimizi, neleri olağan kabul ettiğimizi düşünmeye dahi fırsat bulamaz hâle geldik. Bizi öyle bir girdabın içine çektiler ki, nereye savrulduğumuzu ve nasıl bir sonuca doğru gittiğimizi bilemez olduk. Gelecek belirsizleşirken, geçmiş de giderek bulanıklaşıyor...

Sergi defterine yazılan küçük bir not, bizi nereye savurduğuna dair zihnimde oluşan fırtınanın dinmiş hâlidir. Bugün sergi defterlerine acaba neler yazılıyordur? Kimlerin hayali gerçek olacak, kimler hâlâ geleceğin şanlı marşını söylemeye devam ediyor?

 

7 Haziran 2026 Pazar

Fıkraların da Bir Siyaseti Vardır

Fıkraların da Bir Siyaseti Vardır

Koç fıkra anlatmış, Kürtler bu Kürt kadın kimliğine atıftan rahatsız olmuş; ki hakları... Fıkra içinde o Kürt kadını yerine kaz olabilirdi, Ermeni olabilirdi, Türk olabilirdi veya ırkı belli olmayan bir kadın denilir geçilirdi. Ama Kürt vurgusu elbette burada Kürt açılımının olduğu zamana gelince sermaye için Kürt’ün ne anlama geldiğini ve siyasi yorumu ortaya çıkarıyor...

Bir sermaye sahibi, Kürt sorununa nasıl baktığını gösteriyor... Kürt siyasetçilerin sermayenin önünde el pençe duranlarının bu imgesine gülerek tepki göstermesinin arkasında, Kürt açılımından ne bekledikleri de olabilir... Yalakalık olsun, sahip ne derse ve gülüyorsa onunla birlikte gülen şarlatanlar da olabilir. Sonuçta sermaye yanında her zaman şarlatanını taşır...

Bir fıkra anlatan sermaye sahibi, aynı zamanda o sermaye sahibi devlet demektir. O sermaye sahibi cumhuriyet demektir, o sermaye sahibi bu ülkede bayrağın somut hâli demektir... Kısaca bugün yaşadığımız cumhuriyetin tüm nimetlerinin somut hâle getirilmiş hâlidir...

Bu yüzden mesele sadece anlatılan fıkra değil, o fıkranın hangi tarihsel ve siyasal iklim içinde anlatıldığıdır.

“Kürtler tepki verdi.” diyerek Kürtleri eleştirmeyin. Fıkra diyerek geçilmez bazı zamanlarda. Kürt açılımının olmadığı zamanda anlatılsa gülünüp geçilecek imalar, bu zamanda anlatıldığı an başka anlama bürünür...

Kürt sorununa duyarlı olanlar itiraz etmişler, “Biz biliyoruz ne ima ettiğini.” demişler...

Barolar dava açmış...

Açabilirler, akıllı insanlar barolarda üyedir. Barolar aptal değildir, vardır bir bildikleri...

Çünkü ortada yalnızca bir fıkra değil, aynı zamanda devam eden bir siyasal süreç de vardır.

Kürt sorunu çözüm süreci diye bir süreç var. Gerçi adı “Terörsüz Türkiye” konmuş olsa da bu Terörsüz Türkiye’de Kürt iç savaşının sonlandırılması ve Kürt sorununun çözümü var. Kısaca şehitler olmayacak, gaziler bir daha olmayacak ve daha fazla gazi maaşları ödenmeyecek...

Kürt sorununun tarafları bellidir...

Devlet adına konuşan birileri eleştirmek yerine, Kürt tarafının elini zayıflatacak “dostların” eleştirisi yaralar Kürtleri...

Üstelik bu mesele yalnızca Kürtlerin meselesi de değildir.

Kürtlerin kazancı, Türkiye’de yaşayan Ermenilerin, Lazların, Çerkeslerin, Rumların, Arnavutların, Türkmenlerin... kazanması anlamına gelir. Çünkü sadece Kürtlere özgü yasalar olmayacak, yasalarda eşitlik ilkesi olacaktır...

Eşitlik aynı zamanda demokrasi ve özgürlük alanı demektir...

Eşitlik demek, çok kültürlü bir ülkenin yasal zeminde güvence altına alınması demektir...

Eşitlik D-97 Kararnamesi’nin çöpe atılması demektir...

Eşitlik demek, her insanın ana dilini öğrenme hakkının güvence altına alınması demektir...

Bu nedenle itirazın kendisini değil, itirazın hangi zeminden yükseldiğini anlamaya çalışmak gerekir.

Herkes fıkra anlatabilir. Kimse fıkra anlatmaya yasak getirmiyor. Tersine, özgürce fıkra anlatma, yazma, konuşma hakkının tüm vatandaşlara eşit şekilde uygulanmasını savunmaktır...

Zaten tartışma da anlatma hakkı üzerine değil, seçilen fıkranın taşıdığı anlam üzerinedir.

Adam fıkra anlatmış, ne olmuş? Ben de Laz’ım; benim üzerime binlerce fıkra uydurulmuş ama bizi hiçbiri anlatmıyor. Ama ortada Laz açılımı olmuş olsaydı, hadi anlatın bakalım Temel-Fadime’nin belden aşağıya düşen fıkralarını...

Her zaman aynı fıkra anlatılmaz, ortama göre fıkra seçilir ve ona gülünür...

Bu nedenle mesele bir fıkranın anlatılıp anlatılmaması değildir. Mesele, hangi fıkranın, kim tarafından, hangi dönemde ve hangi toplumsal iklim içinde anlatıldığıdır. Çünkü fıkralar da boşlukta dolaşmaz; toplumsal ilişkilerin, güç dengelerinin ve siyasal atmosferin içinde anlam kazanır. Kimi zaman sadece güldürürler, kimi zaman ise anlatanın dünyaya nasıl baktığını gösterirler. Bu yüzden fıkraların da bir siyaseti vardır.

 

6 Haziran 2026 Cumartesi

Cumhuriyetin Bayrağı Gerçekte Kimin Elinde?

Cumhuriyetin Bayrağı Gerçekte Kimin Elinde?

Koç ailesi ve grubu, yüzüncü kuruluş yılını Ankara’da Mustafa Kemal görselleri altında, dalgalanan dijital Türk bayrakları eşliğinde, yüzüncü yıla yakışan bir kutlamayla konuklarını ağırlayarak kutladı.

Bu yüzüncü yıl, aslında diğer şirketlerinin de yüzüncü yıla yaklaştığının habercisidir. Çünkü Ankara’da ilk Meclis’in çatı onarımıyla başlayan sermaye birikimi, yıllarca ulus-devlet gümrük korumasıyla kollanıp büyük şirketlerin Türkiye temsilciliğini yaparak büyüdü. Dünyadan bağımsız, dünyada çoktan teknolojik çöpe giden ürünleri biz bu ülkede yaşayanlar için yeni bulunmuş, hayran kaldığımız teknolojiler olarak sunan bir şirketti bu. Ülkemizde birçok teknolojiyi halk tabanına yayan ve teknolojiyi “sağlam üretim” olarak pazarlayan bir yapıydı; çünkü o dönemde karşılaştırma yapacak kadar serbest piyasa yoktu. 12 Eylül sonrası liberal ekonomiyle birlikte karşılaştırma imkânı doğdu; bu değişime en hızlı uyum sağlayanlardan biri de bu firma oldu. Ve kimse “neden bize eski teknolojiyi yeni gibi sundunuz” diye sormadı.

İşçileri en düşük ücretlerle yaşatan, sendikal mücadelenin önünde duran; “sınıfsız toplum” anlatısına uygun biçimde sendikasız ve örgütsüz bir işçi sınıfı üzerinden artı değer biriktiren şirketler grubundan biridir.

Sonuç olarak kendisini yaratan bir sisteme minnet duymasından daha doğal bir şey yoktur. Çünkü Kemalizmin ulus-devlet anlayışı olmasaydı ne Koçlar ne de Sabancılar bu ülkede var olabilirdi.

Koç ailesi Kemalisttir; popüler söylemle Atatürkçü. Nasıl olmasın ki? Tüm sermayesini Mustafa Kemal’in ulus-devlet projesine borçludur. Azınlıkların elinden alınan ekonomik alanların Türk sermayesinin oluşumuna açılması, Varlık Vergisi gibi uygulamalarla birlikte düşünüldüğünde, bu hattın Kemalist ekonomi-politikle doğrudan ilişkisi açıktır. Sonuçta Kemalizmin bir şirket üzerinde somutlaşmış hâlidir.

Burada asıl kırılma şudur: bugün Atatürkçülüğü savunanların önemli bir kısmı işçiler, işsizler, emekliler, emekli öğretmenler ve bazı sendikalar gibi emekçi kesimlerdir; ancak bu kesimler tarihsel olarak oluşmuş sermaye-devlet yapısının dışında konumlanmış olmalarına rağmen onun kurucu sembollerini ve kalıplarını yeniden sahiplenmekte, başlangıç döneminin yeniden kurulmasını savunmaktadır.

“Kemalizm nedir?” diye sorulduğunda, ulus-devlet sayesinde sermaye birikimi yapan şirketlere bakmak yeterlidir. Sabancılar, Karamehmetler, Karacanlar, Vakkolar… Ailelerin sayısı hiç de az değildir. Onları temsil eden yapı ise TÜSİAD’dır. Sonuçta Kemalizm ve onun sembolü olan bayrak bu sınıfsal hattın elinde şekillenir. Neticede bu bir burjuva devrimidir; doğal olarak sahipleri de ortadadır.

Burada ironi tam da şurada kırılır: sınıf yoktur denilen yerde sınıf, görünmez kılındığı iddia edilen yerde ise en görünür biçimiyle sermaye vardır.

Kemalizm anlayışında sınıf yoktur; çünkü sınıfsız toplum anlatısı, işçi sınıfının görünmez kılınması üzerinden kurulmuştur. Alevileri yok sayarak laikliği inşa eden, Kürtleri “isyankâr”, “vatan haini”, “İngiliz ajanı” diye kodlayan; “bilinmeyen dil” diyerek bir halkı dilinden bile koparan bir anlatı… Geri bıraktırılmış, ilkel, kuyruklu insanlar gibi gösterilen bir toplumsal tahayyül… Ve bunun çeşitli yayın organlarında yeniden üretilmesi…

Bugün ise Atatürkçüler ile birlikte “Cumhuriyet savunması” yapanların önemli bir kısmının sermaye gruplarıyla aynı sahnede bulunmaması da işin trajik tarafıdır. Atatürkçülerin kurduğu ülkede, onu savunanların başlangıçta ve kuruluş sürecinde yok sayılması; kurucu anlatının giderek sermayenin çıkarlarıyla hizalanması, sınıfsal hattın yeniden kurulması anlamına gelir. Kurucu irade, önceliği emek yerine sermayeye ve oluşturulan burjuva yapıya vermiştir.

Sermaye ise devlet tarafından her zaman kollanan, örgütlü yapısını koruyan kesimdir. İşçilerin maaşları TÜİK verilerine bağlanarak açlık ve kölelik sınırına sabitlenirken, düzen kendi sürekliliğini böyle kurar.

Ve sonunda: Koç Holding’in 100. yıl kutlamasında orada olanların hepsi Cumhuriyet’in gerçek temsilcileridir. Dalgalanan bayrak ise, sınıfsal açıdan bakıldığında, sadece onları temsil eder.

 

3 Haziran 2026 Çarşamba

Örgütlü Hayatlar, Kârlı Sonuçlar

Örgütlü Hayatlar, Kârlı Sonuçlar

Bir insan her zaman örgütlü olmanın ne kadar değerli olduğunu düşündü, hayatını hep örgütler içinde geçirdi ve geçirmeye de devam ediyor. O örgüt içinde olmanın en önemli gerekliliği, yönetici ya da karar alan yerde olmanın önemini de bilirdi; çünkü o sıradan bir üye olamazdı, etkilemek, değiştirmek ve gelişmek için üst kademelerde olmanın önemini bizzat örgüt içine girdiği an anlamıştı. Yönetici olmak sorumluluk demektir, içeriye düşmek, sorgulanmak, hedef olmak anlamına da gelirdi; örgütlü olmak bir anlamda risk taşımaktır.

Muhalif olmak bazı insanlar için doğuştan kazanılmış bir özelliktir; çünkü ötekileştirilmiş bir ailenin içinde olmak, inancı, ırkı nedeni ile hâkim gücün ötekileştirdiği insanlara muhalif olmak dışında başka seçenek bırakılmamıştır. Okumuş olması dahi bu öteki olmayı ortadan kaldırmaz.

Bir arkadaşım uluslararası ilişkileri birincilik ile bitirmiş olmasına rağmen Dışişleri Bakanlığına en alttan dahi memur olamamıştı. O iş başvurusu yaptığında öğrenecekti; çünkü gayrimüslimlerin orada görev alması mümkün değildi...

Sonuçta örgütlü olmak sadece iktidara, devlete ait bir şey değildir; devletin dışladığı kesim için de önemlidir. Bir anlamda kendi kimliğini o örgütsel ilişkiler içinde tanımlar. Bağımsız, bireysel hareket etmek risklidir; çünkü arkanda "dayısı" olmayanın başarısı ancak tesadüflere kalır... Bu yüzden bazı siyasi liderlere dayı denir, bazılarına reis; hangi coğrafyada olduğuna bağlı olarak lakaplar değişir. Hocam, dede, abi, ihtiyar... gibi kavramlar da kullanılır, zaman içinde ortaya çıkmış kavramlardır; her kelime anlamı dışında yeni anlamlara kavuşur...

Ülkemizde her olumsuz bir yerde kariyer yapan olunca, geçmişinde biraz solculuk olunca işte Devrimci Yolcu yaftalaması hemen ortaya çıkar. Dev-Yolcular ancak bu işe talip olur algısı oluşturuldu; çünkü Devrimci Yol örgütsel yapısı içinde her kişi kendisini Devrimci Yolcu olarak tanımladığı sürece Dev-Yolcudur anlayışı vardır, yani örgütsel ilişki ve birey olan yapısı çok esnektir. Örgüt üyeleri kaydı ancak polis kaydı yapar, mahkemeler ise tescil ederdi. Yani örgüt üyeliğini örgüt içinde kabul eden ya da reddeden bir makam ya da oluşum yoktur!

Erdoğan başdanışmanının birinin geçmişi TKP ile ilişkisi olması ya da başka bir sol yapı ile geçmişi olan biri olmasına rağmen onlara karşı fazla söz edilmez ama geçmişi Dev-Yol olan biri üzerine gitmek, öte yandan Dev-Yol'u tukaka yapmak daha kolay oluyor sanırım; çünkü gönüllü örgüt ilişkisi, örgütün esnek örgütsel yapısı bu bağın kurulmasına ortam hazırlıyor...

Örgütte olmak, direniş için kurulan bir yerde kendini güvende hissetmektir. Arkanda birilerinin var olduğu anlamına gelir ve asla "yalnız" yürümeyecektir.

Nejdet Saraç olayında da gündeme geldi. Yıldırım Kaya, daha öncesi Tele1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ... Bunlardan sadece birinin geçmişinde Dev-Yol kavramı olmuş ama diğerlerinin geçmişinde daha farklı siyasi gelenekler var, hayata bakışları çok farklıdır. Elbette ticari hayat ve Dev-Yolcuların kitle içinde kalabalık olması, elbette farklı olan geçmişlerin üstünü örten "ben de sendenim" dememişlerdir ama öyle imalarda bulunulmuştur. Onların hangi örgütsel geçmişe sahip olduğu mahkeme tutanaklarından bulunabilir, bana düşmez onların geçmişini yazmak...

Adını andığım insanların hayata bakışı örgütlü olmanın önemini ortaya serer. Onlar hiçbir zaman bir anda örgütsüz olmamıştır, amacına giden yolda her örgütsel ilişki içinde yer almışlar ve hep kendilerini öne çıkarmışlardır... Ayrılırlar ve yeni alanda kendilerinin var olabileceği yaşam alanları yaratırlar ve geçmişin söylencelerini de yanlarına alırlar; sözlere, ne yaptıklarından daha çok önem verilir. Geçmişin o şanlı (!) yıllarının hiç bitmeyen destansı içinde oluşturulan romantik algılar ile o süreci bilmeyenlere parlatılmış bir algı oluştururlar... Geçmişin o pırıltılı günleri onlara beklemedikleri kapıları aralar ve orada ekonomik ilişkileri kovalarlar. Sonuçta bu insanlar her şeyi para için yapar ama para sanki önemsizmiş gibi gösterilir. Kendilerini ucuza pazarlamazlar; sonuçta isimleri vardır, o isimlerini ve kariyerlerini daha popüler tarafa taşırlar...

Bugünlerde AKP tarafına geçenler, AKP eli ile muhalefetin "kontrollü" hâle getirilmesi, "kontrollü" seçimlerde başarısına başarı katmak, yenilmez gibi algılarını korumak adına siyasi atmosferde muhalefetini biçimlendiren olma algısını artırmak için uğraşıyor. Ekonomik krizin bu kadar yakıcı olduğu zamanda tek başına başaracağı bir iş değildir; muhalefeti kendi dahi olsa yenilmesi muhtemeldir. Bunu Kemal Kılıçdaroğlu yenilgisi ile travmanın gün yüzüne çıkmasına sebep olduğuna inanıyorum; çünkü Kemal Kılıçdaroğlu'nun kendi seçtiği delegeler kendisini seçmemiş, oğlunu seçmiş; bu sayede parti içinde oluşmuş padişah geleneğinin sonucu yaşanmış durumda. Tek parti, tek lider, tek karar verici kavramı CHP içinde oğul-baba çatışmasında yıkılmıştır. Bu durum siyasi atmosferin dağılması anlamına gelir. Erdoğan'ı endişelendiren de bu durumdur; hesaplayamadığı bir lider çıkar ve kendisini parti liderliğinden alırsa, geçmişte savcısı, hâkimi olduğu davalarda geçmişe yönelik bir yüzleşme yaşanacağı endişesi...

Erdoğan bugüne kadar herhangi bir konuda ne hesap vermiş ne de hesap sorulmasına izin vermiştir. Gezi süreci bir anlamda bu muktedir olan ile yüzleşmek anlamına gelir. Gezi sürecinin sönümlenmesini çok iyi kontrol etmiş ve ülke sathındaki olayları bir anlamda sönümlendirmek ile kalmamış, üzerine bir daha ayağa kalkamayacağı kadar ağır yük bırakmıştır. Gezi sürecinde sembolik olarak öne çıkanların davaları hukuka uygun olmasa da yasal zeminde meşru hâle getirilmiştir. Uluslararası tepkileri de bir tarafa atarak dokunulmaz kılmıştır. Orada açılacak herhangi bir kapının kendisini zayıf düşüreceği endişesi ile tüm insan hakları kavramlarını bu davalar için göz ardı etmiş, kapatmıştır...

Erdoğan, 38. Kongre'de uzaklaşmayan tarafların olmasını kendi lehine döndürmüş, seçime yakın bir süreçte hukuk eli ile bunu fırsata dönüştürmüştür.

CHP, bu süreci iyi yönetmemiş, krizi yönetmek yerine Kılıçdaroğlu travmasını öç almaya doğru evirmiştir; Erdoğan'ın da beklediği bu tepkiydi. Erdoğan bir anlamda siyaseti iyi okumuş ve istediği bir siyasi atmosfer oluşturmuştur.

Bu süreç içinde bazı isimler üzerinden Kılıçdaroğlu'nun A takımı diye sunulan isimler içinden Dev-Yolcu kavramı yeniden gündeme gelmiştir. Elbette her zaman örgütlü olmayı bilmiş, o örgütsel yapıdan kendi lehine bir şey çıkarmış, önce para, önce kariyer diyenler elbette nerede bir koltuk bulursa oraya gidip oturacaktır. Bunun geçmişinde Dev-Yol olup olmamasının bir önemi yok, o kişilerin kişisel tercihleri ile ilgilidir.

Elbette geçmişlerinde kayıt dışı ekonomik ilişkilerde de bu tercihler söz konusu olabilir; çünkü geçmişinden endişelenenler, geleceklerini de bu endişelere yanıt verecek örgütlü ilişkiler içinde yer ararlar. AKP saflarına geçen vekillerin, belediye başkanlarının tercihlerinin neden öyle olduğu ortada olduğuna göre, elbette kişilerin kendi tercihleri yeni ilişkilere kapı açar ve o ilişkiler ilk bakışta absürt gibi gözükmüş olsa da aslında paranın izini sürerseniz, absürt olmadığı gerçeği ile karşılaşırsınız...

Sonuçta mesele örgütlü olmak ya da olmamak değildir. İnsanlar tarih boyunca kendilerini korumak, güçlenmek, seslerini duyurmak ve amaçlarına ulaşmak için çeşitli örgütsel ilişkiler içinde yer almıştır. Asıl tartışılması gereken, bu ilişkilerin hangi amaçla kurulduğu ve zaman içinde nasıl dönüştüğüdür.

Bazıları için örgüt, ortak bir ideal uğruna mücadele etmenin aracıdır; bazıları için ise gelecekte kullanılacak bir referans, bir çevre, bir kariyer basamağıdır. Yıllar geçer, sloganlar unutulur, kurumlar değişir, siyasi iklim dönüşür; fakat örgütsel geçmiş, doğru zamanda kullanılabilecek bir sermaye olarak varlığını sürdürür. Bu nedenle geçmişte hangi örgütte bulunulduğundan çok, o ilişkinin bugün hangi amaçla hatırlandığı önemlidir.

Çünkü hayatın ironisi şudur: Bir zamanlar fedakârlık, dayanışma ve mücadele için kurulan ilişkiler, yıllar sonra kişisel kariyerlerin, ekonomik ağların ve siyasi pozisyonların taşıyıcısına dönüşebilir. Böylece örgütlü hayatlar, kimi zaman ideallerden çok sonuçlarıyla; kimi zaman da kârlı sonuçlarıyla hatırlanır.

Çoğu zaman görünen şey örgütlü mücadeledir; görünmeyen ise paradır.