3 Haziran 2026 Çarşamba

Örgütlü Hayatlar, Kârlı Sonuçlar

Örgütlü Hayatlar, Kârlı Sonuçlar

Bir insan her zaman örgütlü olmanın ne kadar değerli olduğunu düşündü, hayatını hep örgütler içinde geçirdi ve geçirmeye de devam ediyor. O örgüt içinde olmanın en önemli gerekliliği, yönetici ya da karar alan yerde olmanın önemini de bilirdi; çünkü o sıradan bir üye olamazdı, etkilemek, değiştirmek ve gelişmek için üst kademelerde olmanın önemini bizzat örgüt içine girdiği an anlamıştı. Yönetici olmak sorumluluk demektir, içeriye düşmek, sorgulanmak, hedef olmak anlamına da gelirdi; örgütlü olmak bir anlamda risk taşımaktır.

Muhalif olmak bazı insanlar için doğuştan kazanılmış bir özelliktir; çünkü ötekileştirilmiş bir ailenin içinde olmak, inancı, ırkı nedeni ile hâkim gücün ötekileştirdiği insanlara muhalif olmak dışında başka seçenek bırakılmamıştır. Okumuş olması dahi bu öteki olmayı ortadan kaldırmaz.

Bir arkadaşım uluslararası ilişkileri birincilik ile bitirmiş olmasına rağmen Dışişleri Bakanlığına en alttan dahi memur olamamıştı. O iş başvurusu yaptığında öğrenecekti; çünkü gayrimüslimlerin orada görev alması mümkün değildi...

Sonuçta örgütlü olmak sadece iktidara, devlete ait bir şey değildir; devletin dışladığı kesim için de önemlidir. Bir anlamda kendi kimliğini o örgütsel ilişkiler içinde tanımlar. Bağımsız, bireysel hareket etmek risklidir; çünkü arkanda "dayısı" olmayanın başarısı ancak tesadüflere kalır... Bu yüzden bazı siyasi liderlere dayı denir, bazılarına reis; hangi coğrafyada olduğuna bağlı olarak lakaplar değişir. Hocam, dede, abi, ihtiyar... gibi kavramlar da kullanılır, zaman içinde ortaya çıkmış kavramlardır; her kelime anlamı dışında yeni anlamlara kavuşur...

Ülkemizde her olumsuz bir yerde kariyer yapan olunca, geçmişinde biraz solculuk olunca işte Devrimci Yolcu yaftalaması hemen ortaya çıkar. Dev-Yolcular ancak bu işe talip olur algısı oluşturuldu; çünkü Devrimci Yol örgütsel yapısı içinde her kişi kendisini Devrimci Yolcu olarak tanımladığı sürece Dev-Yolcudur anlayışı vardır, yani örgütsel ilişki ve birey olan yapısı çok esnektir. Örgüt üyeleri kaydı ancak polis kaydı yapar, mahkemeler ise tescil ederdi. Yani örgüt üyeliğini örgüt içinde kabul eden ya da reddeden bir makam ya da oluşum yoktur!

Erdoğan başdanışmanının birinin geçmişi TKP ile ilişkisi olması ya da başka bir sol yapı ile geçmişi olan biri olmasına rağmen onlara karşı fazla söz edilmez ama geçmişi Dev-Yol olan biri üzerine gitmek, öte yandan Dev-Yol'u tukaka yapmak daha kolay oluyor sanırım; çünkü gönüllü örgüt ilişkisi, örgütün esnek örgütsel yapısı bu bağın kurulmasına ortam hazırlıyor...

Örgütte olmak, direniş için kurulan bir yerde kendini güvende hissetmektir. Arkanda birilerinin var olduğu anlamına gelir ve asla "yalnız" yürümeyecektir.

Nejdet Saraç olayında da gündeme geldi. Yıldırım Kaya, daha öncesi Tele1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ... Bunlardan sadece birinin geçmişinde Dev-Yol kavramı olmuş ama diğerlerinin geçmişinde daha farklı siyasi gelenekler var, hayata bakışları çok farklıdır. Elbette ticari hayat ve Dev-Yolcuların kitle içinde kalabalık olması, elbette farklı olan geçmişlerin üstünü örten "ben de sendenim" dememişlerdir ama öyle imalarda bulunulmuştur. Onların hangi örgütsel geçmişe sahip olduğu mahkeme tutanaklarından bulunabilir, bana düşmez onların geçmişini yazmak...

Adını andığım insanların hayata bakışı örgütlü olmanın önemini ortaya serer. Onlar hiçbir zaman bir anda örgütsüz olmamıştır, amacına giden yolda her örgütsel ilişki içinde yer almışlar ve hep kendilerini öne çıkarmışlardır... Ayrılırlar ve yeni alanda kendilerinin var olabileceği yaşam alanları yaratırlar ve geçmişin söylencelerini de yanlarına alırlar; sözlere, ne yaptıklarından daha çok önem verilir. Geçmişin o şanlı (!) yıllarının hiç bitmeyen destansı içinde oluşturulan romantik algılar ile o süreci bilmeyenlere parlatılmış bir algı oluştururlar... Geçmişin o pırıltılı günleri onlara beklemedikleri kapıları aralar ve orada ekonomik ilişkileri kovalarlar. Sonuçta bu insanlar her şeyi para için yapar ama para sanki önemsizmiş gibi gösterilir. Kendilerini ucuza pazarlamazlar; sonuçta isimleri vardır, o isimlerini ve kariyerlerini daha popüler tarafa taşırlar...

Bugünlerde AKP tarafına geçenler, AKP eli ile muhalefetin "kontrollü" hâle getirilmesi, "kontrollü" seçimlerde başarısına başarı katmak, yenilmez gibi algılarını korumak adına siyasi atmosferde muhalefetini biçimlendiren olma algısını artırmak için uğraşıyor. Ekonomik krizin bu kadar yakıcı olduğu zamanda tek başına başaracağı bir iş değildir; muhalefeti kendi dahi olsa yenilmesi muhtemeldir. Bunu Kemal Kılıçdaroğlu yenilgisi ile travmanın gün yüzüne çıkmasına sebep olduğuna inanıyorum; çünkü Kemal Kılıçdaroğlu'nun kendi seçtiği delegeler kendisini seçmemiş, oğlunu seçmiş; bu sayede parti içinde oluşmuş padişah geleneğinin sonucu yaşanmış durumda. Tek parti, tek lider, tek karar verici kavramı CHP içinde oğul-baba çatışmasında yıkılmıştır. Bu durum siyasi atmosferin dağılması anlamına gelir. Erdoğan'ı endişelendiren de bu durumdur; hesaplayamadığı bir lider çıkar ve kendisini parti liderliğinden alırsa, geçmişte savcısı, hâkimi olduğu davalarda geçmişe yönelik bir yüzleşme yaşanacağı endişesi...

Erdoğan bugüne kadar herhangi bir konuda ne hesap vermiş ne de hesap sorulmasına izin vermiştir. Gezi süreci bir anlamda bu muktedir olan ile yüzleşmek anlamına gelir. Gezi sürecinin sönümlenmesini çok iyi kontrol etmiş ve ülke sathındaki olayları bir anlamda sönümlendirmek ile kalmamış, üzerine bir daha ayağa kalkamayacağı kadar ağır yük bırakmıştır. Gezi sürecinde sembolik olarak öne çıkanların davaları hukuka uygun olmasa da yasal zeminde meşru hâle getirilmiştir. Uluslararası tepkileri de bir tarafa atarak dokunulmaz kılmıştır. Orada açılacak herhangi bir kapının kendisini zayıf düşüreceği endişesi ile tüm insan hakları kavramlarını bu davalar için göz ardı etmiş, kapatmıştır...

Erdoğan, 38. Kongre'de uzaklaşmayan tarafların olmasını kendi lehine döndürmüş, seçime yakın bir süreçte hukuk eli ile bunu fırsata dönüştürmüştür.

CHP, bu süreci iyi yönetmemiş, krizi yönetmek yerine Kılıçdaroğlu travmasını öç almaya doğru evirmiştir; Erdoğan'ın da beklediği bu tepkiydi. Erdoğan bir anlamda siyaseti iyi okumuş ve istediği bir siyasi atmosfer oluşturmuştur.

Bu süreç içinde bazı isimler üzerinden Kılıçdaroğlu'nun A takımı diye sunulan isimler içinden Dev-Yolcu kavramı yeniden gündeme gelmiştir. Elbette her zaman örgütlü olmayı bilmiş, o örgütsel yapıdan kendi lehine bir şey çıkarmış, önce para, önce kariyer diyenler elbette nerede bir koltuk bulursa oraya gidip oturacaktır. Bunun geçmişinde Dev-Yol olup olmamasının bir önemi yok, o kişilerin kişisel tercihleri ile ilgilidir.

Elbette geçmişlerinde kayıt dışı ekonomik ilişkilerde de bu tercihler söz konusu olabilir; çünkü geçmişinden endişelenenler, geleceklerini de bu endişelere yanıt verecek örgütlü ilişkiler içinde yer ararlar. AKP saflarına geçen vekillerin, belediye başkanlarının tercihlerinin neden öyle olduğu ortada olduğuna göre, elbette kişilerin kendi tercihleri yeni ilişkilere kapı açar ve o ilişkiler ilk bakışta absürt gibi gözükmüş olsa da aslında paranın izini sürerseniz, absürt olmadığı gerçeği ile karşılaşırsınız...

Sonuçta mesele örgütlü olmak ya da olmamak değildir. İnsanlar tarih boyunca kendilerini korumak, güçlenmek, seslerini duyurmak ve amaçlarına ulaşmak için çeşitli örgütsel ilişkiler içinde yer almıştır. Asıl tartışılması gereken, bu ilişkilerin hangi amaçla kurulduğu ve zaman içinde nasıl dönüştüğüdür.

Bazıları için örgüt, ortak bir ideal uğruna mücadele etmenin aracıdır; bazıları için ise gelecekte kullanılacak bir referans, bir çevre, bir kariyer basamağıdır. Yıllar geçer, sloganlar unutulur, kurumlar değişir, siyasi iklim dönüşür; fakat örgütsel geçmiş, doğru zamanda kullanılabilecek bir sermaye olarak varlığını sürdürür. Bu nedenle geçmişte hangi örgütte bulunulduğundan çok, o ilişkinin bugün hangi amaçla hatırlandığı önemlidir.

Çünkü hayatın ironisi şudur: Bir zamanlar fedakârlık, dayanışma ve mücadele için kurulan ilişkiler, yıllar sonra kişisel kariyerlerin, ekonomik ağların ve siyasi pozisyonların taşıyıcısına dönüşebilir. Böylece örgütlü hayatlar, kimi zaman ideallerden çok sonuçlarıyla; kimi zaman da kârlı sonuçlarıyla hatırlanır.

Çoğu zaman görünen şey örgütlü mücadeledir; görünmeyen ise paradır.

1 Haziran 2026 Pazartesi

Sol Dekor, Sağ Yönetim

Sol Dekor, Sağ Yönetim

Seküler yaşamı benimsemiş ve sürdüren kesimler, şeriatçı hareketlerden duydukları kaygı nedeniyle çoğu zaman CHP’ye yönelmektedir. CHP modern, çağdaş ve liberal bir parti olabilir; ancak sol bir parti değildir. Çünkü CHP, kadrolaşmış ve kemikleşmiş bir Atatürkçü bakış açısı üzerine inşa edilmiş; kurucusu olduğu devleti koruyan ve kollayan bir devlet partisi niteliği taşımaktadır.

Geçmişte sol ya da devrimci yapılara şöyle veya böyle bulaşmış, hatta cezaevine girmiş veya gözaltına alınmış olanlar CHP içinde politika yapmaya başlayınca, sanki geçmişleriyle birlikte siyaset yapıyorlarmış gibi bir imaj ortaya çıkıyor. Oysa CHP, tarihin hiçbir döneminde sol bir parti olmadı. Devrimcilik süresi de bellidir; ancak yaptığı reformlara devrim denilirse başka. Kuruluş sürecinde kısa sürede kendi rengini açıkça ortaya koymuş ve sağ bir siyaset izlemiştir.

Genel başkanların danışmanlarını sağdan seçmiş olması, sağ aydınlarla ve sağcı politikalarla hareket edilmesine rağmen partinin hâlâ solmuş gibi algılanmasını sağlayan şey, geçmişte sola temas etmiş insanların bıraktığı izlenimdir. CHP sağcıdır; solcular ise çoğu zaman göstermelik bir unsur olarak yer alır. Ancak CHP’nin solcu gibi algılanmasının nedeni, bu kişilerin solun değerlerini ve hayatını kaybetmiş liderlerini anmalarıdır. Üstelik bu liderlerin ölümünde CHP’nin rolü ya da sorumluluğu olduğu yönündeki eleştiriler de çoğu zaman göz ardı edilir.

Devlet partisinin içinde solcular, çoğu zaman yalnızca “zorunlu” oy veren bir kesim olarak görülür. Zaman zaman onların gönlünü almak için sembolik adımlar atılır; ancak solun taleplerinin ve düşüncelerinin parti politikalarında hayat bulmasına izin verilmez. Bunu görmek için Cumhuriyet tarihine bakmak yeterlidir.

Bu çerçevede en dikkat çekici örneklerden biri, kuruluş dönemindeki Kadro hareketidir. Hareketin nasıl sönümlendiği ve ne ölçüde etkili olabildiği ortadadır. Devlet partisinden ayrılarak kurulan Demokrat Parti’de başlangıçta bazı solcuların yer alması, partiyi sol bir parti yapmamıştır. Aksine Demokrat Parti, kısa sürede iktidarın sağladığı avantajlarla daha belirgin biçimde sağcı bir çizgiye yönelmiştir. Hatta Demokrat Parti iktidarı döneminde CHP, birçok açıdan Demokrat Parti’nin de sağında bir konumda bulunmuştur.

Demokrat Parti’de aradığını bulamayan bazı isimler ise 27 Mayıs sonrasında CHP içinde “Ortanın Solu” hareketini geliştirmiştir. Ancak bu dönemde yaşanan Maraş, Çorum ve Sivas katliamları, devletin etkisini ve rolünü toplumun hafızasına yeniden kazımıştır. Bu katliamlarda mağdur olan Aleviler için CHP herhangi bir pozitif ayrımcılık talebinde bulunmamıştır. Katillerin yargılandığı davalar ise çoğu zaman birer gösteriye dönüşmüştür.

Sağcı bir partide sol imgeler kullanıldığında, elbette tarih bilgisi az ve hafızası zayıf kişiler için CHP sol, hatta komünist olarak algılanabiliyor. Devletin yıllarca hücrelerine kadar işlediği düşman figürü içerisinde yer alan “solcu” imajı nedeniyle CHP, aslında bu solcu geçmişe sahip kişilerin varlığıyla marjinal kalmaya ve yalnızca muhalefette yer almaya mahkûm bir partiye dönüşüyor.

Sağın hâkimiyeti; “Adalet Yürüyüşü” sırasında bozkurt işareti yapılması, muhafazakâr birinden yenilen yumruğun affedilmesi gibi örneklerle görünür hâle gelirken CHP, sağ açılımı içerisinde yer almasına rağmen bu sol görünümünü ortadan kaldıramıyor. Açıkça milliyetçi ve hatta ırkçı söylemler kullandığı eleştirilerine konu olan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın varlığına rağmen bu algı değişmiyor.

Enis Berberoğlu için “Adalet Yürüyüşü” yapanlar, bir gün olsun Cumartesi Anneleri'nin evlatları için aynı kararlılığı göstermiş midir? Galatasaray Meydanı'na gelip onların hâlini hatırını sormuş mudur? Bir gün olsun onların yanında durmuş mudur? Yıllardır gözlerinin içine baka baka adalet talep eden insanların sesine kulak vermiş midir?

Sorun tam da burada. Kendi siyasal çıkarları söz konusu olduğunda meydanlara çıkanlar, söz konusu devletin mağdur ettiği insanlar olduğunda aynı duyarlılığı göstermemektedir. Buna rağmen hâlâ kendilerini hak, hukuk ve adaletin temsilcisi olarak sunabilmektedirler.

CHP iktidara geldiğinde Alevilerin hakkını korumayacaktır, emekçilerin haklarını vermeyecektir. Devlet içinde birkaç Alevinin dışlandığı makamlara getirilmiş olması, Alevilere hizmet edildiği anlamına gelmiyor. Bakın, Kemal Kılıçdaroğlu örneği ortada.

Kısacası, burjuvazinin çıkarlarını koruyan bir partinin işçinin ve emekçinin hakkını vermemek için her türlü ayak oyununa başvurduğunu görmek için yönettiği belediyelere bakmak yeterlidir.

Bugün her siyasi yapı nerede durduğunu açıkça ortaya koyuyor. Kafa karışıklığı yaratan şey ise sağcılaşmış solcuların paylaşımlarıdır.

CHP içinde siyaset yapanlar solu soldurmasın; solun imgeleriyle sağa hizmet etmekten vazgeçsin. Bırakın Cevahir’i anmak size düşmesin. Bırakın Mahirleri, Denizleri anmayın. Çünkü o değerler, CHP siyasetinin küçük çıkarları için kullanılacak birer meta değildir.

Bugün AKP karşısında CHP bir panzehir değildir.

 

29 Mayıs 2026 Cuma

Her Şey Olduğu Gibi Değil, Anlatıldığı Gibi

Her Şey Olduğu Gibi Değil, Anlatıldığı Gibi

Ulus devleti aydınları vardır, bir de aydınlar…

Muhafazakâr aydınlar da bu yapının içindedir. Onlar tarihsel bütünlüğü koruma iddiasıyla hareket eder; ulus devletin parçaladığı geçmişe sahip çıkar.

Laiklik burada bir turnusol kâğıdıdır. Çünkü farklı aydın tipleri laikliği ya yok sayar ya da kendi inançlarını merkeze alarak yeniden tanımlar. Sonuç değişmez: öteki ya görünmez kılınır ya da daha da dışarı itilir.

Muhafazakâr ve ulus devletçi aydınlar için laiklik, çoğu zaman zorunlu bir ilke değil; varlığı kabul edilen ama içi keyfi biçimde doldurulan bir kavramdır. Bu alanı, kendi inançlarını ve yaşam biçimlerini meşrulaştırmak için kullanırlar.

İşçi sınıfı perspektifine yakın aydınlar için ise laiklik tartışmasız bir zorunluluktur. Din, siyasetin ve gündelik hayatın dışında kalmalı; kendi alanında yaşamalıdır. Her inanç kendi sınırında var olur, kamusal alanı belirleyen bir güç haline gelemez.

Sovyetler Birliği örneğinde Moskova Patrikhanesi yasaklanmadı. Kendi imkânlarıyla var olmasına izin verildi. Devlet dini doğrudan bastırmak yerine, onu diğer inançlarla çatışmaya sokmadan kendi alanında bıraktı. Çünkü sınıf bilincinde din, toplumu birleştiren ya da bölen temel unsur değildir. Asıl belirleyici olan sınıfsal çıkarlardır. Din ve mezhep farklarını bu yapının içine dahil etmek, çatışmayı kaçınılmaz hale getirir. Bu yüzden işçi sınıfı devleti laik olmak zorundadır.

Ulus devlet pratiğinde ise laiklik çoğu zaman iddia edildiği gibi işlemez. Türkiye örneğinde bu açıkça görülür: laiklik sözde kalır, zaman zaman Alevi inancını dönüştürmenin ve asimilasyonun bir aracına dönüşür. Diyanet İşleri ve zorunlu din dersleri bu yapının merkezinde yer alır.

Ulus devletçi aydınlar ise devletin sinir uçlarına dokunmaz. Sorunlu alanları ya görmezden gelir ya da görünmez kılar. Geçmişi ve bugünü bu boşluklar üzerinden yeniden kurarlar. Bu anlamda ulus devletçi aydın, gerçekliği olduğu gibi kabul etmez; onu yeniden kurar ve kendi kurgusunu hakikat olarak dayatır.

Ve sonunda geriye şu kalır:

Her şey olduğu gibi değil, anlatıldığı gibidir.

Her Şeyin Ritüele Dönüştüğü Dünya

Her Şeyin Ritüele Dönüştüğü Dünya

Ne kadar yatkınız ritüeller yaratmaya...

Dincisi, solcusu, milliyetçisi, komünisti, cihatçısı... Hepimiz bir şeylerin etrafında toplanmayı seviyoruz. Aynı sloganları tekrar etmeyi, aynı günlerde aynı duyguları yaşamayı, aynı cümleleri kutsallaştırmayı seviyoruz. Çünkü insan, galiba tanrısız kalamayan bir canlı. Tanrı gidince yerine fikir koyuyor, fikir çökünce yerine lider koyuyor, o da yetmeyince markaları, teknolojiyi, ekranları kutsallaştırıyor.

Belki de bu yüzden her çağ kendi dinini yaratıyor. Çünkü insan önce çevresini değiştiriyor, sonra o yeni çevreye uygun kutsallar üretiyor. Çölleşen toplumların başka tanrıları oluyor, betonlaşan şehirlerin başka. Dağın eteğinde yaşayan insanla plazanın kırkıncı katında yaşayan insan aynı şeye inanamaz zaten. Birinin duası yağmuradır, diğerinin internet çekim gücüne.

Gelenekler, görenekler, her sene aynı yerde tekrar edilen anmalar da böyle doğuyor belki. Önce hayat değişiyor, sonra o değişimi anlamlandıracak ritüeller kuruluyor. İnsan yeni bir dünya yaratırken yalnızca yolları, şehirleri, fabrikaları değiştirmiyor; hafızasını da yeniden düzenliyor. Sonra bir bakıyorsun, geçen yıl yapılan tören bu yıl “gelenek” olmuş. Üç yıl sonra “değer”, on yıl sonra ise dokunulmaz bir kutsal.

Biz zaten tekrar etmeyi seven bir türüz. Aynı acıları, aynı öfkeleri, aynı sloganları tekrar tekrar yaşamayı seviyoruz. Hatta bazen neden toplandığımızı unutuyoruz ama ritüeli sürdürmeye devam ediyoruz. Çünkü ritüeller çoğu zaman anlamdan daha uzun ömürlü oluyor.

Her sene aynı saatte yapılan anmalar mesela... Aynı kürsüler, aynı cümleler, aynı yüz ifadeleri... Acının bile protokolü oluşuyor zamanla. İnsan bazen gerçekten üzülüyor mu, yoksa üzülme görevini mi yerine getiriyor, ayırt edemiyorsun. Bir süre sonra yas bile canlı bir duygudan çok, aksatılmaması gereken toplumsal bir programa dönüşüyor.

Ama belki de insanlığın en büyük yeteneği tam olarak bu: Her şeyi törenselleştirmek.

Doğayı bile.

Her yaz ormanlar yanıyor. Sonra herkes sırayla üzülüyor. Birkaç gün boyunca aynı cümleler kuruluyor, aynı fotoğraflar paylaşılıyor, aynı öfkeler dolaşıma giriyor. Ardından hayat normale dönüyor; ta ki bir sonraki yangına kadar. Felaket bile artık mevsimsel bir ritüel gibi yaşanıyor. Yaz gelince yangın, kış gelince sel, sonra anmalar, etiketler, konuşmalar... Doğa yavaş yavaş yok olurken biz onun için dijital ayinler düzenliyoruz.

Salyangoz gezmesin diye toprağa ilaç sıkıyoruz. Yabani olan her şeyi ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Çobanların yerini dronlar alıyor, köpeklerin yerini sensörler. Yakında koyunları bile uygulamadan sayacağız herhalde. Sonra bütün bunlara “ilerleme” diyeceğiz. Çünkü insan yaptığı her değişimi önce normalleştiriyor, sonra kutsallaştırıyor.

Çünkü insanlık tarihi biraz da doğadan kopardığını kendi hizmetine sunmanın tarihidir. Önce doğaya sunduklarımızı tanrılara sunduk. Şimdi ise tanrılara sunulan şeyler bile tüketim nesnesine dönüştü. Eskiden insanlar ekmek yapıyordu, şimdi içeriğini okuyunca laboratuvar raporuna benzeyen şeyler yiyoruz. Ama ambalajın üstünde “köy usulü” yazınca içimiz rahatlıyor. Modern insanın en büyük ibadetlerinden biri de galiba organik yazısına inanmak.

İnsan daha doğduğu anda kimyasallarla tanışıyor. Suni ışıkların altında büyüyor, ekranlara bakarak uyuyor, algoritmaların yönlendirdiği hayatlar yaşıyor. Doğa ise artık çoğu insan için ya felaket haberi ya da güzel fotoğraf fonu. Yakında denizlerdeki çöp yığınlarını temizlemek yerine çevresinde safari turları düzenlerlerse kimse şaşırmaz. Hatta girişte kulaklık dağıtılır: “Medeniyetin atıklarıyla yüz yüze geldiğiniz bu deneyime hoş geldiniz.”

Ve biz bütün bunların ortasında hâlâ yeni tanrılar üretmeye devam ediyoruz.

Eskiden insanlar yağmur için göğe bakıyordu, şimdi bildirim bekliyor.

Eskiden tapınaklara gidiliyordu, şimdi meydanlara, stadyumlara, alışveriş merkezlerine ve dijital platformlara gidiliyor.

Eskiden kurban sunuluyordu, şimdi zamanımızı, dikkatimizi ve öfkemizi sunuyoruz.

Belki de hiçbir çağ dinsiz olmadı. Sadece tanrılar isim değiştirdi.

İnsan değiştikçe kutsalları da değişiyor. Çünkü insan yaşadığı çevrenin inancını taşıyor içinde. Çevresini dönüştürdükçe yeni korkular yaratıyor, yeni korkular da yeni ritüeller doğuruyor. Sonra o ritüeller gelenek oluyor, gelenekler kimlik oluyor, kimlikler de sorgulanamaz hale geliyor.

Ve dünya, yavaş yavaş her şeyin ritüele dönüştüğü bir yere dönüşüyor.

27 Mayıs 2026 Çarşamba

Maraş, Çorum derken…

Maraş, Çorum derken…

Çorum Olayları olurken Ankara’da, Aydık Sokak’taydık. Aydık Sokak, Başkent Lisesi’ne paralel ikinci sokaktı. Başkent Lisesi’nin bulunduğu sokak geçiş güzergâhıydı; arkasından Abidinpaşa başlar ve MHP’nin en güçlü olduğu bölgeye uzanırdı.

Bizler, bir anlamda cephenin sınırında oturuyorduk. O süreçte evimizin camı boş bir araziye bakıyordu. Henüz ne bina yapılmıştı ne de bir inşaat vardı. Belki de sahipleri korkudan gelip oraya bina yapamadılar; sonuçta silahların konuştuğu bir bölgeydi. Sert bir ayrışmanın yaşandığı bir dönemdi.

Bizim sokak o zamanlar çıkmaz sokaktı. Çorumlu komşularımız vardı. Alevi ve solcu olmaları, bizi bu çatışma ortamında daha fazla bir arada kalmaya zorlamıştı. Çünkü Maraş, mezhep çatışmasını körüklemiş; Çorum ise mezhep kavramını kaşıyan bir kalkışmaya dönüşmüştü.

Dönemin sol gazeteleri, “Sağ-sol çatışması yok, faşist saldırı var.” diyordu.

Faşist saldırı her yerdeydi; özellikle bizim sokakta. Silahsız adım atmak, hele geceleri, imkânsızdı. Silahın olsa bile iki taraf da seni kendinden saymayıp kurşun sıkabilirdi. Çünkü karanlık, karanlık olayların üstünü örterdi. Polisin bile girmediği sokaklarda silahın gölgesi daha sert hissedilirdi.

İnsan, olaylara bulunduğu yerden bakar. Bizler de bir sarmalın içine düşürülmüştük. O zamanlar sadece TRT vardı ve haber bültenleri hep ölüm kusan, ölümü çağrıştıran haberlerle doluydu. Haberlerin dili, aslında çatışmayı bir anlamda ülke sathına yayıyordu. Sanki olaysız bir bölge ya da ilçe kalmaması için özel bir dil seçiliyordu. Haberleri dinleyen ya da izleyenler, “Bizim ismimiz neden yok?” diye hayıflanacak kadar bu atmosfere özendiriliyordu.

Bu durum, siyasi dergilerin ölüm ilanlarına da yansıyordu. Kız kaçırma ya da miras yüzünden işlenen cinayetlerde bile, kurbanların siyasi nedenlerle öldürüldüğüne dair haberlere rastlar olmuştuk. Kimse yaşananların gerçekliğini sorgulamıyor, olayın iç yüzünü bilmiyordu ama bütün bunlar örgütün orada var olduğu imgesini yayıyordu…

Kan gövdeyi götürüyor, aydınlar pusuya düşürülüp öldürülüyordu. Gençler birbirini boğazlarken, “kurtarılmış” bölgelerin güvenliğini sağlamaya çalışıyor; farklı fraksiyonların oraya girmesini engelliyordu. “Kurtarılmış alan” demek, homojen bir duvar yazısı düzeni demekti. Başka bir siyasi görüş gelip oraya slogan yazamazdı; olacak şey değildi bu.

Bizler günlük çatışmaların ortasındaydık. Önceleri taş atmayla başlayan çatışmalar, kısa sürede silaha; ardından bombalara dönüşmüştü.

Liseler adeta birer yüksekokul gibi olmuştu. Çatışma ortamında eğitim yapılamıyordu. Solcu öğretmenler, sağcı öğretmenler derken; solcu öğrencilerin okula toplu girişi, sağcıların onlara nefretle bakışı… Nefret kuytularda değil, açıkça ortalıktaydı.

Faşist saldırılar bilinçli şekilde artırılıyordu. Direnişin karşı atağa kalkması gerekiyordu ama karşı atağa kalkmak; silah, örgüt evi ve sonuçta para isterdi. Para ise yalnızca dergi satışı ya da birkaç banka soygunuyla sağlanabilecek gibi değildi. Çünkü ülke büyüktü ve çatışma ülke sathına yayılmıştı.

Kızılay’da simit satışı, siyah beyaz posterlerin satışıyla olacak iş değildi. Sırayla gidilir, örgüte para gelsin diye satış yapılır; aynı zamanda ortam gözlenirdi. Her otobüse biniş, havalandırmaya bırakılan “kuşlama” anlamına gelirdi. Yani gece yarısına kadar keçeli kalemlerle yazılan sloganların ve güne özgü sözlerin küçük kâğıtlara yazılıp topluca havaya atılması…

Otobüs içinde bıyıklara, kılık kıyafete bakılırdı. Sonuçta Kızılay’a giden yolda hem sağın hem de solun “kurtarılmış” bölgeleri vardı. Sağcı ya da solcu, bıyık kontrolünden geçerdi kısacası; kim çevirmişse onun dayağını yerdi.

Girdabın içinde yaşayanlar, üzerlerinde oynanan oyunun farkına varamaz. Olaylar durulup geriye çekilince bazı şeyler anlaşılırdı.

Çorum Olayları başlamıştı. Olayın ilk işaretini, Çorumlu ailenin telaşla gelişiyle duyduk. “Faşistler Alevi evlerine saldırıyor.” deniyordu. Direniş kaçınılmaz görünüyordu.

Oraya doğru yola çıkanlar elbette oldu. Çünkü saldırı altındaki yakınlarla dayanışmaya gitmek, oradan kaçıp gelenleri saklamak ve barındırmak insani bir tepkiydi. Faşistler saldırıyor, buna karşı bir direniş cephesi kuruluyordu. Fraksiyon fark etmeksizin barikatlardan karşılık veriliyordu.

Kaçırılan insanlar, öldürülenler, sorgusuz infazlar...

Devlet, Çorum’a bakmak yerine Fatsa Nokta Operasyonu’nun hazırlığı içindeydi. Çünkü MC iktidarları, sağcıların cinayet işlemeyeceği varsayımıyla sol yapıları dağıtmak üzere kurulmuş bir cephe hükümeti gibiydi. Devlet eliyle sol ve Alevi yerleşimlerinin boşaltılması, adeta bir devlet politikası gibi uygulanıyordu.

Alevi köylerinin boşaltılıp insanların şehirlere taşınmasının elbette bugünlere uzanan bir hesabı vardı.

Bugünden o günlere bakınca olayların neden-sonuç ilişkisi kurulabiliyor. Ama yaşarken neden-sonuç ilişkisi analitik değil, duygusaldır.

Sonuçta Çorum Olayları’nın yansımasını Ankara’da yaşadık. Katliamı ve sonuçlarını bizzat sokağımızda, bize gelen Çorumlu ailelerden duyduk, öğrendik.

Çorum unutulursa yeni Çorumlar ortaya çıkacaktır. Maraş’ın hesabı sorulmadığı için Çorum yaşandı. Çorum Olayları aynı zamanda Fatsa Nokta Operasyonu’nun kapısını açtı; ardından da 12 Eylül’ün ve bugünkü rejimin yolu döşendi.

 

Loading…

Loading…

Benim için her doğum günü, iki duygunun iç içe geçtiği bir gündür. Başkası için anlamı farklı olabilir; çünkü ben, doğduğum gün ölüme doğru gidişimin doğal bir süreç olduğunu öğrendim. Ölüm, taşa işlenecek son rakamdır. Şimdi ise devlet kayıtlarına işleniyor...

Doğum kâğıdı seni yaratanların eline verildiğinde, artık o iki rakam arasındaki çizgi başlamıştır. “Loading” diyen bir çizgi... Cep telefonlarının şarj dolum çizgisi gibi... Hayat, bu şarjı hızlı doldurursanız hızlı biter, diyor ustalar.

“Güzel yaşa ki ölümün yakışıklı olsun” derlerdi benim çocukluğumda. Şimdi kaldı mı öyle cümleler?

Sonuçta cümleler de emekli oluyor. Belki EYT’den emekli olmuşlardır...

Emeklinin hâli ortada: insafsız bir adamın iki dudağı arasında. Ya aç kalacak ya da sadaka alacak...

Sadakalar da aylığa bağlandı artık...

Konuyu dağıtmayalım; bir doğum günü teşekkür yazısı yazacaktım, o bile siyasi oldu.

Hayatımız politika, taraf tutma ve nefret söylemi geliştirme üzerine kurulu. Ülkemiz neden bunu daha kurulurken kabul etti?

Katliam, cinayet, tetikçilik... Tetikçiyi sıkıştırıp köpek kulübesinde öldürmek... Daha düne kadar büyük kahraman olan, ülkesi için elini kana bulamaktan çekinmeyen biri, bir anda “katil” oluyor ve yeni kapı bekçilerine öldürtülüyor.

Tarihte boşluk olmaz. Katillerin ve tetikçilerin yerini hemen yeni tetikçiler doldurur.

Devlet varsa, tetikçinin ve eli kanlı insanların olması da doğaldır. Onlar devletin görünmeyen yüzüdür. O yüz dokunduğu an ölüm vardır. Kural yoktur; namlunun kanunu geçerlidir.

Konu yine tarihe geldi... Resmî tarihte bulamazsınız bu kadar açık tetikçi ölümlerini. Sadece bir “hainin ölümü” yer alır.

“Hain” dendiği an, o kişi hakkında mutlak karar verilmiştir:

“Başı vurula!”

“Eceli gelen gider cami duvarına işermiş” diye bir cümle daha vardı. Hâlâ geçerlidir sanırım. Cami de var, ecel de...

Bu cümle geleneksel düşünce yapısının içindedir; çünkü cami sahipleri eceline geleni öldürür. Sonra da uygun görürlerse musalla taşına koyup namazını kılarlar.

İslam dini bir anlamda yaşayan o cümleyi tarif eder.

Ülkemiz bir İslam devletidir.

Devletin dini vardır.

Devletin dinî kurumları vardır.

Devletin mezhebi de vardır.

Devletin çıkarına dokunmak, “cami duvarına işemek” anlamına gelir.

Devletin savunma mekanizması o “işeyeni” siyasi kararla cezalandırır. Çünkü her şeyin üstündedir çıkar.

Çıkarın olduğu yerde para vardır.

Paranın olduğu yerde din de, ahlak da, gelenekler de eğilip bükülebilir. Çünkü hepsi değişkendir.

Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.

Krallar gider, padişah gelir; o gider, cumhurbaşkanı gelir.

Aslında devlet döner durur.

Çünkü devletler de canlı organizmalar gibidir. Doğduğu an “loading” çizgisi başlar.

Sonsuza kadar yaşayan devlet yoktur; olmayacaktır da. Bir gün mutlaka yıkılır.

Her canlı organizma yaşarken çürümeye başlar.

Ölüm çürümeyi durdurmaz.

Çürümenin içinden yeni filizler doğar.

Aslında bakarsanız çürüyen her şey dönüşümü ifade eder; eğer ateşin içinde yakılmazsa...

Bu yüzden ölüleri toprağa değil, ateşe gömün!

Kötülükler bir daha doğmasın, dönüşmesin...

Benim her doğum günüm, çelişkili düşüncelerin bir arada olduğu gündür.

Doğum günümde ölüm vardır.

Bu yüzden o günü babamın mezarı başında geçirmek istedim. Çünkü o iki çelişkili düşünceyi bir arada, somut olarak görmek istedim.

Belki emekliye ayrılmış cümleler gelir aklıma; ben de orada onlara can suyu veririm...

“İyi ki doğdum” diyorsam; beni hayata getirenler, hayatta tanıdıklarım, hatta sevdiğim bilgisayarım bile beni tanımlayan şeylerdir. O yüzden onlar var olduğu sürece ben de varım. Benim yok olmam, çevremin yalnızlaşmasıdır.

Doğum günü mesajı gönderenlere, arayanlara minnettarım. Onlar olduğu için varım.

İyi ki doğdum.

İyi ki varsınız...

26 Mayıs 2026 Salı

Sistemin Değişmeyen Muhalefeti Olmak

Sistemin Değişmeyen Muhalefeti Olmak

“Mutlak butlan” kavramı gündeme geldikten sonra CHP içindeki hizip kavgaları aklıma gelmişti. 12 Eylül öncesindeki İnönü–Ecevit çekişmesi, arkasından Ecevit–Deniz Baykal çekişmesi ve Deniz Baykal ekibinin CHP içinde bir hizip oluşturması…

Bülent Ecevit, 12 Eylül sürecinde partisi kapandıktan sonra kendisini hiçbir zaman CHP genel başkanı olarak algılamadı. Kendisi, “Demokratik Sol” adı altında yeni bir yola girdi ve buna göre yeni ittifaklar kurdu. CHP yeniden açılana kadar Deniz Baykal ise kendi ekibiyle ayrılmadan uzun süre partide kaldı. CHP açıldığında Baykal hizbi geldi ve CHP hizipsiz bir sürece doğru yöneldi.

Yani Ecevit gidince CHP sahipsiz kalmadı; Baykal, yeni CHP’nin sahibi oldu.

Ancak CHP’de yaşanan bu değişim yalnızca bir liderlik dönüşümü değildi. Aynı zamanda 12 Eylül sonrasında şekillenen yeni siyasal düzenin muhalefet anlayışına uyum süreciydi.

12 Eylül darbesinin temel iddiası, “ılımlı İslam”ın hâkim olduğu bir iktidar kurulması ve İslam’ın toplumu bir arada tutacak en önemli araç olarak kabul edilmesiydi.

Baykal, bu yeni dönemde CHP’yi yeniden şekillendiren en önemli isimlerden biri oldu. CHP’nin sistem içindeki konumunu yeniden tanımlayan bu süreçte, parti sert devletçi reflekslerini korurken aynı zamanda iktidarın önünü tamamen kapatmayan bir muhalefet çizgisine yöneldi.

Bugün “tek adam” olarak görülen Erdoğan’ın yükseliş sürecinde de bu dönüşümün etkileri görüldü. Erdoğan’ın uzun süreli iktidarı yalnızca AK Parti’nin başarısıyla değil, aynı zamanda muhalefetin kurduğu siyasal dil ve sınırlarla da mümkün hâle geldi. Baykal ve sonrasında CHP’nin başına geçen isimler, 12 Eylül sonrası oluşan siyasal çerçevenin dışına çıkmakta zorlandı. Türkiye tarihinde en uzun süre iktidarda kalan liderin Erdoğan olması da bu siyasal dengenin sonucu olarak görülebilir.

Bu süreç, İslam’ın ülke gündemine, siyasetine ve günlük yaşama tamamen yerleşmesi açısından uzun bir zaman dilimidir. Erdoğan ise, 12 Eylül darbesi için “Bizim çocuklar başardı” denilen Amerikan siyasetiyle uyumlu bir çizgide hareket ettiğini açık biçimde göstermiştir.

Türkiye’de siyasal yönelimler çoğu zaman yalnızca iç dinamiklerle değil, uluslararası sistemin beklentileriyle de şekillenmiştir. NATO’ya giriş süreci ve sonrasında kurulan güvenlik düzeni, Türkiye siyasetinin yönünü uzun yıllar belirledi. Ecevit’in Kıbrıs konusunda gösterdiği direnç sonrasında Türkiye’nin Amerikan ambargosuyla karşılaşması da bunun önemli örneklerinden biridir. O dönem Türkiye yalnızca ekonomik olarak değil, siyasal yönelim açısından da Avrupa’dan uzaklaşan bir hatta sürüklendi.

Bugün CHP içinde iki grup, ya da görünüş itibarıyla iki ayrı parti görüntüsü oluşmuş durumdadır.

Geçmişte hizip vardı; bugün ise kayyum tartışmalarıyla delegelerin seçtiği yönetim arasında yeni bir ayrışma dikkat çekmektedir.

CHP yeni bir siyasi rotaya mı geçiyor? Ülkemizin geleceği üzerine yeni bir yol mu çiziliyor? MHP bu yeni çizgiye uyum sağladıysa, CHP bu yeni düzende nasıl bir rol üstlenecek?

Sonuçta bizim ülkemizin iç işleri de dış ilişkileri gibidir. Güçlünün beklentisi ve oluşturduğu atmosfer, bizi olduğumuz yerde bile yön değiştirmeye zorlayabilir.

Belki de Türkiye siyasetinde asıl değişmeyen şey iktidarlar değil, sistemin ihtiyaç duyduğu muhalefet biçimidir. İsimler, kadrolar ve söylemler değişse de düzenin sınırlarını aşmayan bir muhalefet anlayışı varlığını sürdürmektedir. CHP’de bugün yaşanan tartışma da yalnızca bir liderlik mücadelesi değil, Türkiye’de muhalefetin sistem içindeki sınırlarının yeniden çizilme sürecidir.