Geleneksel Hayat Bir Gece Çalan Kapı Ziliyle Parçalanır!
Ve perde demeyeli ne zaman olmuştu, anımsamıyorum. Genelde
sahnede perde olmadan, seyirci salona girerken sahnedeki düzenle oyuna
hazırlanır; ilk imgeler sahne dekorunda belirir. Her izleyici yerine oturduktan
sonra, bir kerede olsa cep telefonu zaten elindedir; kamerasını açar ve
sahnedeki dekoru, varsa oyuncuyu, video ya da fotoğraf olarak çeker. Eğer
broşür elindeyse, sahneyle buluşturur; bir de “ben buradayım” mesajına görsel
üretir…
Hem oyunun görseliyle sosyal medyada bedava tanıtım olur ama
hep izlerim bu fotoğraf paylaşanların bir bölümünü —ki bir kısmı arkadaşımdır—
acaba oyun hakkında yorum yazmışlar mı? Yok! Elbette yorum yok; ama mutlu,
heyecanlı, meraklı yüz ifadeleriyle paylaşılan fotoğrafın beğeneni çok olur.
Yanındaki kişiyle çekilen selfie (özçekim) fotoğraflar, cep telefonunun
kaliteli kamerasının ortaya çıkmasından başka bir şey değildir. Kıskançlık
duyduğumu saklamıyorum; keşke benim de cep telefonumun kamerası o kadar
kaliteli olsaydı!
Salona girdiğimizde perde kapalıydı; gizem perdenin
arkasında saklıydı. Oyunun başlamasını bekledik. Her zamanki gibi cep
telefonları açıktı; bu sefer perdeyi ve broşürü çekenlerin yanında, daha çok
mesajlaşma uygulamalarında yazışmalar devam ediyordu. Sanki son saniyede iş
takibi yapan iş adamları yazışıyordu! Oyun başlayana kadar salonu aydınlatan
ışıklar kadar cep telefonlarının ışığı da vardı… O ışık altında seyircilerin
yüzüne nur gelmiş ya da yağmış gibi bir duygu oluştu.
Başlama anonsu yapıldı; her zamanki cep telefonu uyarısıyla
birlikte.
Perde açılınca dekoru gördük; sahnede bir oyuncu vardı. Orta
yaşta; geçmişin izini taşıyan bir yelek, tozlu rafların yanında çalışan bir
işçi/memurun kahverengi kıyafeti… Kahverengi ne tozu gösterir ne de kiri.
Sonuçta, geçmişin ulus-devlet alışkanlıklarından gelen bir kıyafet: örme yelek,
gömlek, kravat, ütülü ve aynı renkte pantolon. Düzeni ve disiplini çağrıştıran
bu görünüm, akla ilk olarak muhafazakâr bir izlenim getiriyor; yani tutucu,
yeniliklere karşı dirençli.
Telefon çalar; her gün aynı saatte, aynı kişiyle konuşur.
Karşı tarafın cümleleri ezberlenmiştir; yanıtlar hazırdır. Konuşma sürerken
ocaktaki yemeğe bakılır, avize sehpanın üzerine bırakılır. Günler, aynı döngü
içinde tekrar eder. Bu düzeni bozan tek şey, üst kattan gelen gürültüdür.
Alışkanlıklara yöneltilmiş bir uyarı gibidir bu sesler. Kızgındır, öfkelenir
ama yapacak bir şey yoktur; çünkü üst kattakiler, hani derler ya, “diyet kola
kuşağındandır.” İtiraz etse de dinlemeyeceklerdir.
Oyunun sahne düzeni, daha ilk anda gündelik hayatın iç
içeliğini kurar. Kapı doğrudan salona açılır; salon, açık mutfakla birleşir;
arkada yatak odası ve banyo yer alır. Duvardaki resimler, dolap üstlerine
yığılmış eşyalar, kapı kenarındaki fazlalıklar, saksılardaki çiçekler… Hepsi
biriktirilmiş bir hayatın izlerini taşır. Barış Dinçel’in sahne tasarımı
yalnızca bir mekân kurmaz; karakterin dünyasını da sessizce anlatır.
Bu mekâna hayat veren ışıktır. Işık, sahneyi görünür
kılmanın ötesine geçer; derinlik yaratır, arkadaki alanları hayal ettirir.
Murat Özdemir’in ışık tasarımı ile Barış Dinçel’in sahne düzeni birleştiğinde
oyun seyirciye daha rahat ulaşır. Oyuncular sahnede netleşir; cümleler havada
asılı kalmaz, seyirciye doğru yol alır. Hareket düzeni de Yasemin Gezgin
Yavuzcan’ın titizlikle planlamasıyla bu bütünlüğü destekler.
Elbette oyunda kullanılan efektlerin de önemi vardır; çünkü
onlarsız oyun sanki çok yavan olur. Telefon sesi, ocağın altında yanan ateş
efekti, kapının çalması ve üst komşudan gelen gürültü ya da müzik… Oyunun
akışını, oyuncunun sesini bastırmadan seyirciye ulaşan efektler sessiz
yerlerinden oyuna yön verir.
Erhan Aşar, oyunun akışına ve ruhuna uygun bir tasarım
yapmıştır. Dekor, ışık, efekt, kostüm ve hareket; oyuncunun üzerine ve oyunun
geneline giydirilmiş bir elbise gibidir. Bunlardan birinin eksik olması dahi
oyunu seyirlik olmaktan çıkarır…
Oyunun asıl kırılma noktası, üst kattaki gürültüden kaçıp
gelen birinin kapıyı çalmasıyla yaşanır. Kapı açılır ve gebe bir kadın, izinsiz
ama çaresizce eve girer. Kanepeye oturur. Yukarıdaki komşudur; kavga etmiş, evi
terk etmiştir. Parası yoktur, gidecek yeri yoktur; yalnızca biraz dinlenmek
ister.
İlk perde, bu kadın Burcu Güvenir ile geçmiş
alışkanlıklarına bağlı devlet memuru Nurettin Kavak’ın diyalogları üzerine
kurulur. Kuşaklar arası çatışma kaçınılmazdır. Hayata bakışları, değerleri,
beklentileri bambaşkadır. Biri anı yaşar; attığı adımın sonrasını çok düşünmez.
Diğeri için an, yalnızca bir düzensizliktir. Oyuna zaman zaman Burcu’nun
dönemsel erkek arkadaşı Koray da dâhil olur. Modern yaşamı içselleştirmiş,
beklentilere kapalı, dili ve tavırlarıyla bugünün gençliğini temsil eden bir
figürdür.
İlk perde, çocuğun dünyaya geliş sancısıyla kapanır.
Nurettin ve Burcu, o kanepede ortak bir pop şarkısı söyler. Acıyı
hafifletmenin, dayanmanın bir yoludur bu.
İkinci perdede çocuk artık doğmuştur. Kadın evde kalır; yeni
doğum yapmış birinin gidecek bir yeri yoktur. Yakınlaşma başlar. Oyun, bu
ilişki hattı üzerinden ilerlerken seyirciyi kimi zaman kahkahaya, kimi zaman
sessiz bir gülümsemeye davet eder. Mizah, sertleşmeden ama geri de durmadan
işler.
Oyunculuklar özellikle dikkat çekicidir. Ne çok abartı
vardır ne de sıradan insanlar gibi davranılır; hem sahnede olduklarını
hissettirirler hem de seyirciyi oyunun içine çekerler. En trajik anın bile
gülünç tarafı abartısız sunulur. Özellikle Nurettin’in masa başında “sana bir
açık seçik fıkra anlatayım” dediği sahnede, Can Ertuğrul hem mimikleri hem de
vücut diliyle oyunun ruhunu yansıtır. Ragıp Yavuz’un tercihi doğrudur ve
oyuncularıyla mükemmel bir uyum yakalanmıştır.
Ragıp Yavuz, oyunu Türkçenin olanaklarıyla sahneye taşırken
hem Nurettin hem de Burcu sahnede yaşayan bireylere dönüşür; bugünün “insan”ına
odaklanır. Oyunu kurgularken yalnızca insani duygularla daha yaşanabilir bir
dünyanın mümkün olabileceğini gösterir; kuşakların birbirine karşı
önyargılarını yıkıp birlikte mutlu olabileceği mesajını verir.
“Kahvaltıya Kalsana”, var olan sisteme naif ama bilinçli bir
eleştiri yöneltir. Oyuncular burada belirleyici olur. Ragıp Yavuz’un yeniden
yarattığı ya da uyarladığı bu oyunda; Nurettin’i Can Ertuğrul, Burcu’yu Derya
Çetinel, Koray’ı ise Kamer Karabektaş canlandırır. Karakterler sahnede kalmaz;
bugünün insanına dönüşür.
Oyun, büyük laflar etmez. Sessizce şunu fısıldar: İnsan,
insani duygularını hatırladığında; kuşaklar, önyargılarını aşabildiğinde
birlikte yaşamak mümkündür. Siyasetin, günlük çatışmaların ve dışarıdaki kaosun
ötesinde, naif bir umut fısıldar: Yeni bir yaşam ve dünya mümkündür; yeter ki
insan, insan olduğunu fark etsin ve seyircinin kulağına umut bıraksın.
Düştün ama ayağa kalkmayı dene.
Belki başka bir yaşamın mümkün olduğunu görürsün.
İsmail Cem Özkan
Kahvaltıya Kalsana
Yazan: Ray Cooney - Gene Stone
Çeviren Ve Uyarlayan: Ragıp Yavuz
Yöneten: Ragıp Yavuz
Dekor ve Kostüm Tasarım: Barış Dinçel
Işık Tasarımı: Murat Özdemir
Efekt Tasarımı: Erhan Aşar
Hareket Düzeni: Yasemin Gezgin Yavuzcan
Oyuncular: Can Ertuğrul, Derya Çetinel, Kamer Karabektaş
Yönetmen Yardımcıları: Mana Alkoy, Yeşim Mazıcıoğlu, Yunus
Erman Çağlar
Dekor Uygulama: Batuhan Bozcaada, Sırrı Topraktepe
Işık Realizatörleri: Burak Kaplanoğlu, Gökhan Kaya, Fatih
Kara, Fatih Turna, Filiz Yılmaz, Murat Özdemir
Efekt Uygulama: Umut Yüzbaşıoğlu, Erhan Aşar
Sahne Terzileri: Ömer Karagöz, Nermin Köksal
Sahne Kuaförleri: Eray Kabiloğlu, Oya Selim
Aksesuar Sorumluları: Kadir Karataş, Barış Akgün, Ahmet
Talha Bakır
Sahne Teknisyenleri: Burak Balcıoğlu, Göktuğ Erbaş, Recep
Anıl Seller, Taner Kıranoğlu, Şakir Çakmar, Yılmaz Salman
Fotoğraflar: Ahmet Çelikbaş
Broşür Tasarım Ve Uygulama: Koray Gün