Devrim Yapacaktık, Arada Tarih Değişti!
12 Eylül 1980 darbesi olmuştu. İçimizde yarım kalmış öfke,
hiç yaşayamadığımız sevinç kalmıştı...
O sürecin ve bugün de devam eden karanlığın en karanlık
zamanlarında, içimizdeki kıvılcımı söndürmemek adına, o kıvılcım sayesinde
duruşumuzu koruduğumuza kendimizi ikna etmek adına Kemalist ideolojinin işimize
gelen sözlerini alıp paylaşırdım.
Zorunlu Millî Güvenlik derslerinde özellikle devrimcilik,
halkçılık gibi kavramları kendi anlayışımıza göre yorumlardık. Bu yorumumuza
çok sinirlenen yüzbaşı, her nedense, sessizce öfkesini içine atardı. O zamanlar
derslere askerler girerdi. Sanırım bütçeden onlara para ayrılır, bu sayede
darbeye karşı alt kademedekilerin rahatsızlığı ortadan kaldırılırdı.
Darbecinin sevimlisi olmaz; görev insanıdırlar. Emir-komuta
zinciri altında insani olan öğelerini törpülerlerdi.
Gel zaman git zaman, karanlık dağılmadığı gibi idam
sehpalarında öldürülen devrimcilerin isimleri yüreğime kan damlası gibi düşer,
acım ve öfkem her öldürülen devrimciyle artardı. Ama o öfkeyi açığa çıkaracak
ne ortam vardı ne de geçmişten kalan güven...
Fırsatını bulunca duvara yazı yazma alışkanlığımı devam
ettirirdim ama bu sefer boyayla değil, kiremitlerle yazardım. Sonuçta nasıl
olsa birisi gelip silecek, elde de boya izi kalmazdı! :)
Parklar yazı yazma alanıma dönüşünce, sivil kıyafetli, hiç
tanımadığım insanların da mekânı olduğunu fark ettim. O dönemde sevgililerin
parklarda flörtleşmesine karşı olan sivil vatandaşlar, flörtleşen gençlere
gelir sataşırdı. Gücü yetmediğinde ahlak polisini çağırırlardı; sanki resmî
ahlak polisi varmış gibi!
Ama o ahlak düşünce yapısını yansıtan dergileri poşetlerin
içine sokup gazete bayilerinde sattırmışlardı. Poşetli dergilerin satıldığı
bayilerde, poşetli dergilerin içeriğini hiç öğrenemedim! Sonuçta poşetli dergi
almak bile dönemin ahlak kurallarına uymuyordu!
Sol düşünce biraz nefes alan dergiler çıkarmaya başlayınca,
oralarda yayımlanan yazıları ve karikatürleri okur, kesip biriktirir, kendime
göre yeniden kolajlar yapar ve kitap hazırlardım.
Gel zaman git zaman, ben de dergilerde yazmaya başladım.
Baktım, yazıyla kendimi otosansüre edemiyorum; mizahın keskin kılıcının
arkasına saklandım, karikatür çizdim.
Karikatür ya da mizah, muhalif olmak demekti. Kimin
iktidarda olduğuna bakılmaksızın ona karşı dilini kullanmaktır...
Baktım, iktidar kavramı da yetersiz kaldı; güç kavramını
oturttum. Güç kavramı oturunca konular, ailenin iç ilişkilerine kadar
genişledi.
Evren büyüdü. Büyüyen evrende bir nokta olduğumu fark ettim.
Bir noktanın evrene katkısı ne olur, bilemedim ama yazmaya ve çizmeye devam
ettim.
Yazan ve çizen biri özgürleşir ama hastalığına çare
bulunmaz.
Kısaca, “Sanat iyileştirir” kavramını o gün de
sahiplenmedim, bugün de sahiplenmem. Çünkü Osmanlı zamanında müzikle tedavi
merkezlerinin tedavi edemediği, su sesiyle tedavi eden Roma sağlık
merkezlerinin de iyileştiremediği hastaların ya da katillerinin tarihi
mevcuttu.
Liderlerin hepsinin sanattan haberi vardı. Sonuçta tüm
siyasi liderlerin etrafında sanatçılar vardı, sanat vardı. Sanata para verip
müzelerde eserler biriktiriyorlardı. Hatta darbeci general bizzat sanat icra
etmeye heves etmiş, çıplak sanatçıların resimlerini çizmeye çalışmıştı...
Konu konuyu açıyor ama “Bırakalım cümle bizi nereye
savuracak” diyemem. Yazı yazmak, baştan yazının sonucunu tespit etmektir.
Ben de sonucunu bildiğim yazının gelişme bölümündeyim!
Gel zaman git zaman, bir arpa boyu yol almışken yurt dışına
yolum düştü...
Yurt dışında sansürsüz konuşuluyordu ama sansürsüz
konuşanların da konuşmalarının içi çok boştu. Kendilerini eğitmemişler,
olayların savrulmasıyla kendilerini bir yerde bulmuş mülteciler topluluğu
gibiydiler...
Yurt dışında kişiler, kendilerini geçmişte ucundan da olsa
dokundukları siyasi hareketlerin isimleri ve sembolleriyle tanımlıyorlardı. Ne
kadar hâkim oldukları, o düşüncelere ne kadar vakıf oldukları belli oluyordu.
Çünkü tercih ettikleri yaşam, ilişkileri feodal düzeyden de geri, kimliksiz,
kişiliksiz ve tamamıyla anlık çıkarlar üzerine kurulmuş bir cemaat ilişkisi
gibiydi...
Örgütlüydüler hepsi. Örgüt ne derse o!
Mültecilerin birincil görevi, cezaevine düşmüşlere para
göndermek, yurt dışına çıkanlara mülteci dilekçesi yazmaktır!
Yaşanmamış, belki de yaşanmış olayların gölgesinde mülteci
dilekçeleri, öyküleri oluşturuluyor; yeni gelenler bu öyküleri ezberleyip
çıkacakları hâkim karşısında tekrar etmek, falso vermeden söz söylemek zorunda
kalıyorlardı.
Her örgüt, mülteci sayısını artırarak daha fazla cezaevine
para gönderebileceğini, maddi altyapıya kavuşabileceğini, derneklerin kirasını
çıkarabileceğini hesaplıyordu...
Mültecilerin kalbi vatanlarında atıyordu. Girdikleri
toplumla sorunları yoktu. Onlara uyum sağlamak, dil öğrenmek için
gelmemişlerdi!
Mülteci, kendi kültürüne yakın işletmelerde çalışır, orada
zamanını öldürür, yeni yaratılmış çevre içinde evlilikler yapılırdı. Kısaca,
kapalı bir toplum içinde yeni bir ekonomik ve sosyal çevre kurulurdu.
Ülkesine gidebilecek hâle gelenler, yılda bir kez ülkelerine
gider, gelirken oradan alacaklarını alıp gelirlerdi.
Zaman içinde örgütün yerini daha çok inanç, hemşehricilik,
akrabalık ilişkileri belirlemeye başlamıştı.
Yurt dışında mülteci olmak demek, ya Kürt dostu, hevalî
olmak ya da ona karşı konumlanmak anlamına gelmişti... Ülkede gelişen Kürt
mücadelesi, ayrışmanın belirleyicisi olmuştu. Öldürülen devrimcilerin,
yurtseverlerin anısı, ayrışmanın çizgisi ve sınırı olmuştu...
Birileri Türk bayrağı üzerinden geçmişteki Türkmen
geleneğini öğrenmiş, birileri de Kürt olduklarını öğrenmişti.
Kürt ve Türk!
Ayrışmak için bahaneler çoktur...
Yeter ki ayrış! Ayrışmak, yeni örgütlenme modelini ortaya
çıkarır...
Birlikte mücadele alanının dışında, sanki iki yol varmış
gibi mülteciler arasında ayrışma yaşanırken, arada kalanın canı çıksın
anlayışıyla yaklaşılıyordu.
Kapalı toplumlarda ahlaki çöküş kaçınılmazdır...
Kız kaçırmalar, arkadaşının kızıyla evlenmeler olağan hâle
gelmeye başladığında, bu durum bir çürümenin göstergesi olmaya başlamıştı.
Kimse çürümeden bahsetmek yerine, meseleyi “Kol kırılır, yen içinde kalır”
anlayışıyla ele almaya yönelmişti...
Kemalizm işte burada yeniden solun içinde var olmaya
başlamıştı. Devrimci Kemalizm yeniden keşfedildi...
Türk bayrağı dokunulmaz kılındı. Şimdi, sözde, şimdilik
düşmanın elinde olması, kendilerinin eline geçmeyeceği anlamına gelmezdi.
Gerçek Türk bayrağının sahipleri devrimcilerdi...
Ülkede gelişen demokrasi açılımı, komünizmin bile rahatça
telaffuz edildiği bir süreçte komünist partiler de kurulmaya başlayınca, doğal
olarak bu Kürt-Türk cephesinde konumlanmak kaçınılmazdı...
Sonuçta Türkiye devrimci hareketi, yarım kalmış işi
başaracak ve devrimi gerçek kılacaktır...
Sanki 1970'li yıllarda yaşanmış MDD (Millî Demokratik
Devrim) tartışması hiç olmamış gibiydi. Sol, tarihini bilmeyince her konuyu
yeniden tartışmaya ve işine geldiği gibi yorumlamaya devam etmiştir. Bugün de
aynı şekilde devam ediliyor...
Bugün de benim seksenli yıllarda yaptığım uyanıklığı yapmaya
çalışıyorlar ama pek bir sonuç vermiyor. Çünkü sol, neyi savunduğunu açıkça
ortaya koymakla yükümlüdür. Oysa bizimkiler, ulusal bayramlarda en görünür
olmak adına medyada ve meydanlarda bayraklarını sallayarak sözde, en keskin
biçimde düzenin ve sistemin savunucusu olduklarını ama sistem içindeki
tıkanıklıkları aşacaklarını iddia etmeye devam ediyorlar.
Kısaca, reformist bakış açısı içinde oportünist olmaları
onları rahatsız etmiyor. Çünkü onlar da siyasal İslam'ın gittiği yoldan
iktidara gitme hayali kuruyorlar...