19 Ekim 2026 Pazartesi

Savaş Oyunu Oynamak Zorunludur!

Savaş Oyunu Oynamak Zorunludur!

Geçmişte askerlik zorunluydu. Bugün de zorunlu. Ancak artık parası olandan para almak için zorunlu; parası olmayanlar ise belki de ordunun ihtiyaç duyduğu personeli karşılamak için askerde tutuluyor!

Öyle bir zamandan geçiyoruz ki askerlik zorunlu olmaya devam ediyor. Dünyanın her yerinde savaş ateşleri yakılıyor. Birbirini hiç görmemiş insanlar, birbirlerinin üzerine bombalar yağdırıyor.

Küreselleşme yerel olanı ortadan kaldırdı, kaldırmaya da devam edecek. Sonuçta tüketilen ürünler ortaklaşıyor.

Savaşlar da birbirine benzemeye başladı.

Şehirlerin üzerinde uçan dronlar, patlamalar…

Işıkları hiç sönmeyen şehirlerin bir bölümünde patlamalar, sığınaklar, sirenler…

Evindeki ekranından ışık süzmeleri hâlinde gördüğü şehirlere dron uçuranlar…

Bir düğmeye basarak füze gönderenler…

Artık savaş alanında askere ihtiyaç yok. Günlük işine gider gibi bombalama mesaisi var. O saatlerde insan, çocuğuyla ilgilenir gibi ilgilendiği dronuyla düşman dronlarına karşı mücadele ediyor.

Bir savaş oyunu oynar gibidir. Karşısında ne gerçek bir ölüm vardır ne de gerçek olan herhangi bir şey. Her şey bir simülasyondan ibarettir. Ancak gerçekte artık bir simülasyon odasında değildir; savaşın tarafıdır ve elindeki şey gerçek ölümdür.

Savaş oyunu oynamak zorunludur!

Geçmişte köylere davulcular gelir, savaşın başladığını ya da seferberlik ilan edildiğini duyururdu. Gençler askere alınırdı. Köylerinden ilk kez çıkan bu gençler şehirler görür, daha doğrusu başka hayatların içinden geçerlerdi. Kendileri dışında insanların da var olduğunu; kendileri gibi konuşmayan, farklı şiveler ve diller kullanan insanların bulunduğu gerçeğini ilk kez o zaman fark ederlerdi.

Bir kader birliği içinde, birlikte ölüme gider; birbirlerine yardım eder, omuz omuza vermenin ne anlama geldiğini cephede öğrenirlerdi.

Başlarının üzerinden geçen vızıltının bir sivrisineğe ya da arıya ait olmadığını, yanlarında ölen arkadaşlarını görünce anlarlardı. O vızıltı kurşun sesiydi. Uzaktan gelen top mermilerinin yeri sarsan patlamalarıydı.

Savaş biter, köylerine dönerlerdi.

Köyde gençlerin sayısı azalmıştır.

Geriye kalanlarla askerlik ve savaş anıları anlatılırdı. En çok da karavanda pişen yemekler…

Köyün dışındaki hayatın ne olduğunu onlara savaş göstermişti. Çölde nasıl yürüneceğini, susuz kalmanın ne demek olduğunu orada öğrenmişlerdi. Bitlerle yaşamanın ne anlama geldiğini zaten köyden biliyorlardı; dayanıklıydılar. Ancak daha önce hiç görmedikleri coğrafyaların hava koşullarına uyum sağlamak kolay değildi.

Eskiden askere birlikte gidilir, askere giden herkese Mehmetçik denirdi.

Bugün ise herkes askere kendi başına gidiyor. Giden, adıyla anılıyor. Çünkü parası olanla olmayanın adı eşit mi olacaktır?

Evinde savaş oyunlarını en iyi oynayan, yüksek skorlar elde eden; seçilmiş, bencil, arkadaşlık ilişkileri kuramamış, yalnızca oyunlar aracılığıyla sosyalleşen insanların savaşına doğru evrildik.

Duygu yok, acıma yok, ölüm yok…

İçinde bulunduğu anı yaşamak yerine kendisine sorulan sorulara yanıt vermek yerine cep telefonuna bakan bir gençlik…

Onların savaşı başladı.

Bireylerin savaşı…

Parasını verenler için ölüm kusanlar…

Bundan hiç rahatsızlık duymayan bencil insanların savaşı…

Çünkü attıkları bombaların düştüğü yerdeki yaşamı görmeyeceklerdir. Orada yaşayanlar bunu hak etmiştir; başlarına gelenler müstahaktır onlara göre.

İşlerini yapar, gönül rahatlığıyla mesai dışındaki yaşamlarına devam ederler. Oyun oynayarak!

Bugün savaş baronları, tetiğe basacak elemanlarını en yüksek skorları elde eden oyuncular arasından seçiyorlar.

Kendisini işine verecek, savaşacak bu gönüllü savaş tetikçilerinin bulunduğu yeni bir savaş sürecine girdik.

Bu askerlere Mehmetçik denmez. Onlara başka bir isim bulunmalıdır.

 

Düşmanım Ol ki İktidarım Sürsün

Düşmanım Ol ki İktidarım Sürsün

Erdoğan, kendisine karşı nefret duygusundan haberdar elbette. Bu kadar çok nefretin kendi ismi üzerinde toplanmasını siyasi bir kazanca dönüştürdü. Her nefret, karşı nefret duygusunu besler ve bu beslenen duyguları yönetirsen siyasi bir harekete dönüşür... Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Düşman olmayınca devletin varlığı tartışmalıdır. Düşman olmayınca devlet neden vardır? Bir düzen için, adalet için, istikrar için... Bunların hepsi güzel cümlelerdir, çünkü devletin varlık sebebi aslında baskıdır. Biçimlendirmektir, yeniden standartlar belirlemektir... Zaman, her zaman standartları değiştirmiştir.

Gelişimsiz, durağan bir toplum olmaz!

Devletin yasaları durağandır. Durağan olduğu için kısa sürede engel olur. Bundan dolayı devletin yasaları sürekli olarak değişir, çünkü gelişimin önünde engel olanların ortadan kaldırılması gerekir. Peki, bu engeller kime göre?

Seküler kesimlerde kendisine, inancına ve yaşam biçimine karşı duyulan düşmanlığı bir silaha dönüştürdü. Bu öyle bir silah ki esnek, muhalefetini yok eden ya da parçalayan sihirli bir değnek işlevi gördü...

“Bütün yollar Roma'ya çıkar.” Ya da günümüz deyimiyle, “Osmanlı'da oyun bitmez.” Çünkü Roma öyle bir devlet organizasyonu yaratmış ki kendisi yok olsa dahi yöntemleri ve mücadele biçimleriyle devletlerin ruhunda hep yaşamıştır...

Bugün devletimiz de Roma devlet anlayışına uygun örgütlenmiştir...

İnsanları iki şey belirler: yedikleri (tükettikleri) ve toplumsal çevreleri (siyasi atmosfer)!

Bugünün zamanının ruhu, Erdoğan'ın yolunu açmakla kalmadı, ona benzer liderlerin de önünü açtı, çünkü tüketimimiz küreselleşmiş oldu!

Küreselleşen insanın yereli kalmaz!

Roma siyasetçilerinin insanlığa armağanı olan kulisler, ayak oyunları, insanların çıkarlarına göre yönlendirilmesi, kaprisleri, egoları, hayalleri... Hepsi bir potada eritildi...

Düşmanlık, düşmanlığı yaratır...

Nefret söylemleri, yeni nefret söylemlerini besler ve büyütür...

Sihirli değnek ortadadır...

Tüm liderlerin elinde devletin değneği, bir de onların değişmez koltuk hırsları vardır. Elde ettikleri gücü kaybetmemek için aklın almayacağı şeyleri yaparlar. İnsan bazen koltuğa o kadar alışır ki ayakta durmak zorlaşsa da kalkmayı aklından geçirmez...

İnsan için beyin hep gençtir. Yaşlanan insan, hâlâ akıcı ve etkili konuştuğunu düşünür, gençlerle yarışır. Kendisine övgü bile çıkarır; kendisini aynada görmez, göremez! İnsan için vücudunun iflasını ne yazık ki beyin henüz kabul etmez. Kabul ettiği an, zaten kısa sürede Doğa Ana görevini yapacak ve insanı toprakla sırlayacaktır...

Bugün liderler neden koltukta çok uzun süre oturuyor?

Çünkü o koltuk, onlara süper güç olma ayrıcalığı veriyor...

Bir koltuk!

İnsanlık tarihi ne koltuklar gördü, geçirdi...

Yaşadığımız çağın atmosferi bakalım ne zaman değişecek?

 

13 Ekim 2026 Salı

Cadılar Hep Var, Sadece Mahkeme Değişiyor

Cadılar Hep Var, Sadece Mahkeme Değişiyor

İhanet Yıllarında Yaşamak — Tiyatro Pera

Tarih tekerrürden mi ibaret? Mekân değişiyor, özneler değişiyor, biçimler değişiyor ama içerik hep aynı mı kalacak? İnsanlık, tarihe bakıp hiç mi ders almıyor?

Tarih, zamanın içinde bir yolculuktur; geçmişten bugüne, bugünden geleceğe uzanan bir bakışın ifadesidir. Zamanı geri döndürmek, yaşanmışlıkları değiştirmek mümkün değildir. Ancak yaşananların algılanışı ve anlatılışı, kişiden kişiye, durulan noktaya ve bakılan açıya göre değişir.

Sanat ise tarihçinin bakamadığı, hatta kimi zaman bakmaya cüret edemediği noktalara yönelir. Olayları iç içe geçirir, yeniden yaratır, yorumlar; geçmişle bugünü buluşturarak geleceğe mesaj gönderir…

Nesrin Kazankaya imzasını taşıyan Tiyatro Pera, İhanet Yıllarında Yaşamak oyunuyla yeni mekânında seyircisine merhaba dedi. Artık yerleşik bir salonları var. Sıcak atmosferi ve turuncu sandalyeleriyle seyirciyi karşılayan bu yeni mekân, tiyatronun anlatı dünyasına da samimi bir çerçeve sunuyor.

Tiyatro Pera'nın farklı zamanlarda sahneye taşıdığı oyunların ortak bir noktası var: İnsana dokunan öyküler… Toplumsal olayların bireyde bıraktığı izler, bireysel gibi görünen yaşanmışlıkların toplumsal kökenlerine uzanan yolculuklar… İhanet Yıllarında Yaşamak da bu çizginin bir devamı.

Öncelikle sahne tasarımından başlayayım. Üç ayrı kürsü işlevi gören yükseltiler, daha ilk bakışta bir mahkeme atmosferi yaratıyor. Seyircinin bakışına göre sağda bir mikrofon, karşı tarafta ise üzerinde mikrofon bulunan bir masa yer alıyor. Ortadaki kürsü diğerlerinden daha yüksek konumlandırılmış; burada da bir masa ve mikrofon bulunuyor. Bu yerleşim, sahnedeki güç ilişkilerine ilişkin ilk ipuçlarını veriyor.

Başlangıçta üç ayrı noktaya yönelen ışık, oyun ilerledikçe anlatının akışına göre seyircinin dikkatini yönlendiriyor. Işık kullanımının bu açıdan başarılı olduğunu düşünüyorum. 

Müzik ve ses kullanımı da oyunun atmosferini kuran önemli unsurlardan biri. 1950’li yıllar Amerikan ruhuna uygun İngilizce caz şarkıların söylenmesi ve 1692 yılı Salem’den yükselen ilahi şarkılar,  ses dünyasının özenle oluşturulduğunu gösteriyor. Müzik, yalnızca sahneler arasındaki boşlukları doldurmuyor; zamanın akışını, olaylar arasındaki bağlantıları ve birbirlerine yapılan göndermeleri seyirciyi yormadan, doğal bir biçimde aktarıyor.

Mahkeme salonundaki sorgulamalar ve sanıkla kurulan diyaloglar da etkili bir atmosfer yaratıyor. Gazetecilerin tepkileri, mikrofonlardan yükselen sesler ve sahnedeki ses düzeni, seyirciyi adeta mahkeme salonunun içine taşıyor. Böylece izleyici, olup bitenleri yalnızca dışarıdan seyretmiyor; kendisini o yargılama sürecinin bir parçası gibi hissediyor.

Oyunun asıl gücü, tarihsel olaylar arasında kurduğu paralellikte ortaya çıkıyor. 17. yüzyıldaki Salem cadı avı ile 1950'li yıllarda Amerikan Karşıtı Faaliyetleri Araştırma Komitesi (HUAC) önünde yaşananlar, farklı dönemlerde benzer korku ve baskı mekanizmalarının nasıl işlediğini gösteriyor. Bir tarafta dinî inançların arkasına sığınılarak yürütülen suçlamalar, diğer tarafta siyasal kuşku ve ideolojik baskı altında hedef hâline getirilen insanlar…

Her iki dönemde de korku, insanları denetim altına almanın ve topluma yön vermenin bir aracına dönüşüyor. Amerikan aydınlarının hedef alınması ve sindirilmesi, Salem'deki cadı avıyla aynı düşünsel zeminde buluşuyor. Böylece “cadı avı” kavramı, geçmişte yaşanmış belirli bir olayın adı olmaktan çıkarak farklı dönemlerde yeniden üretilen baskının, korkunun ve düşünceyi denetleme arzusunun simgesine dönüşüyor.

Oyundaki imgeler soyut değil; tarihsel gerçekliklerle doğrudan ilişkili. Arthur Miller'ın 1950'li yıllarda sorgulanması ve bu sürecin arka planı, anlatının önemli dayanaklarından birini oluşturuyor. Marilyn Monroe ile evliliğinin de Miller'ın kamuoyundaki görünürlüğünü etkilediği düşünülebilir. Ancak oyunun asıl meselesi, tek bir kişinin neden hedef alındığından çok, bir insanın hangi koşullarda şüpheli ve suçlu ilan edilebildiği.

Resmî tarih, çoğu zaman gücü elinde bulunduranların bakış açısından yazılır. Oysa bu oyunda olaylara yalnızca iktidarın penceresinden bakmıyoruz; yargılananların, suçlananların ve yaşananların doğrudan muhataplarının gözünden de bakıyoruz. Arthur Miller'ın yaşadıklarıyla Salem'de cadı olmakla suçlananların deneyimleri arasında kurulan bağ, tarihin farklı dönemlerinde benzer mekanizmaların nasıl işleyebildiğini görünür kılıyor.

Salem'de kız çocuklarının ormandaki oyunlarıyla başlayan süreç, nasıl olup da bir cadı avına dönüşüyor? Olayların içinde yer alan kişilerin kendi amaçları doğrultusunda suçlamaları yönlendirmeleri, korkuyu büyütmeleri ve bütün bir kasabayı bu sürecin içine çekmeleri, oyunun dikkat çekici yönlerinden biri. Kişisel hesaplaşmalar, arzular ve çıkarlar, zamanla toplumsal bir yargılama mekanizmasına dönüşüyor.

Ormanda yakalanan kızlardan birinin evli bir erkekle yaşanan cinsel ilişki, o erkeğin eşinin ölümünü isteme ve hatta mezarının üzerinde dans etme hayali… Bütün bu ayrıntılar, cadı avının ardındaki kişisel histeriyi, öç almayı açığa çıkarıyor. Böylece kamusal alanda dinî ve ahlaki gerekçelerle yürütülen suçlamaların gerisinde, son derece insani ama yıkıcı arzuların ve hesaplaşmaların da bulunabileceğini görüyoruz.

Burada din, yalnızca bir inanç alanı olarak değil, sorgulanamaz hükümler üzerinden insanların yaşamlarını belirleyen bir güç olarak karşımıza çıkıyor. Gücün din ve devlet etrafında örgütlendiği bu düzende, değişmez olduğu ileri sürülen kurallar, değişen koşullar/zaman içinde birer baskı aracına dönüşebiliyor. Korku yoluyla toplumları yönlendirmek; insanları çaresiz bırakmak, itaate ve biate zorlamak, nihayetinde güç sahiplerinin şiddeti ve cinayetlerin önünü açabiliyor.

İki dönemin yargılama süreçlerinde de gerçekleri ortaya çıkarmak yerine sahte kanıtların ve düzmece ifadelerin esas alınması, masum insanların cezalandırılmasıyla sonuçlanıyor. Mahkeme, adaletin tecelli etmesi gereken bir yer olmaktan çıkıp önceden oluşturulmuş yargıların onaylandığı bir mekanizmaya dönüşüyor. Hedef bellidir, o hedefe giden her yol mubahtır.

Oyunun tarihsel dönemler arasında kurduğu bu bağ, bizi yalnızca geçmişte yaşananlarla değil, adaletin, iktidarın ve bireyin konumuyla da yüzleştiriyor.

Nesrin Kazankaya, yönetmen olarak popüler isimler yerine genç, tiyatroya gönül vermiş oyuncularla çalışmayı tercih ediyor. Üstelik oyunda her oyuncu birden fazla karaktere hayat veriyor. Bu durum, oyuncuların farklı karakterler arasındaki geçişleri nasıl kurduklarını, seslerini ve beden dillerini nasıl dönüştürdüklerini görmemize olanak tanıyor.

Barış Yalçınsoy'u Arthur Miller'ın yanı sıra Rahip Parris, Yargıç Danforth ve başkan rollerinde izliyoruz. Arthur Miller rolünde daha fazla öne çıktığını düşünüyorum. Diğer rollerinde ise ses tonunu ve beden dilini değiştirerek birbirinden farklı kişilikler yaratması gerçekten etkileyici.

Oğuz İşçi, Elia Kazan rolünde özgüvenini kaybeden, teslim olan, muhbirliğe yönelen bir insanın çaresizliğini başarıyla yansıtıyor. Kendi çaresizliğine bir açıklama getirmeye çalışırken giderek yalnızlaşması, buna rağmen sistemin çarkları içinde yer alan şirketlerde kendine iş bulabilmesi, karakterin çelişkilerini görünür kılıyor. Arthur Miller'ı yargılarken ona karşı hissettiklerini yansıtması da performansının başarılı yanlarından biri.

Bahar Karaoğlu, Marilyn Monroe rolüyle oyunun ilk bölümünde öne çıkarken Salem kasabasında Elizabeth Proctor karakteriyle bambaşka bir çizgiye geçiyor. İki karakter arasındaki farklılığı başarıyla ortaya koyduğunu düşünüyorum.

Kaan Kurtoğlu'nun rahip rolünde daha fazla öne çıktığı kanaatindeyim. Gökçe Burcu Zümrüt ise caz solisti olarak muhteşemdi.

Seval İnan, Abigail Williams rolüyle dikkat çekiyor. Karakterin ihtirasını, cüretkâr tavrını ve kendine güvenen hâlini; diğer kız çocuklarını yönlendirme biçimini başarılı bir şekilde sahneye taşıyor. Üzerine düşen rolün hakkını veriyor.

Oyunda liseli genç yetenekler de var. Esel İsrafilova, Rozita Almozlino, Zeynep Su Polat ve Selin Gümüşkaya'yı ayrı ayrı ayakta alkışladım. Genç oyuncuların karakterlerini içselleştirmeleri, sahnedeki duruşları ve oyunun bütününe sağladıkları katkı beni etkiledi. Performanslarında yalnızca ezberlenmiş bir metni seslendiren oyuncular görmüyoruz; canlandırdıkları karakterleri ve oyunun meselesini kavramış, sahnede yaşayan gençler izliyoruz. Ortaya koydukları performansın, usta oyuncuların da takdirini kazanabilecek nitelikte olduğunu düşünüyorum.

Tüm oyucuların sahne içindeki hareketleri, sahneye giriş ve çıkışları, her biri ince ince hesaplanmış, oyunu daha akıcı, daha görünür kılıyor.

Oyun, zaman zaman iki dilli bir anlatıma bürünüyor; duygular kimi anlarda İngilizce ifade ediliyor. Bu tercih, oyunun dönem atmosferini ve anlatım biçimini destekleyen unsurlardan biri olarak öne çıkıyor.

Nesrin Kazankaya oyunu yazmış, düzenlemiş, çevirmiş ve yönetmiş. Geçmişe bakarken çağımıza ilişkin de çok şey söylüyor. Tarihin farklı dönemlerinde karşımıza çıkan korku, baskı, ihanet ve itaat mekanizmalarını sahneye taşıyarak seyirciyi bunlar üzerine düşünmeye davet ediyor. Bu bütünün oluşmasında Şafak Eruyar'ın emeğini de göz ardı etmemek gerekiyor.

İhanet Yıllarında Yaşamak, tiyatronun bütün unsurlarının bir araya geldiğinde nasıl güçlü bir anlatı oluşturabileceğini gösteren bir oyun. Oyuncuların birden fazla rolü üstlenmesi, sesin ve beden dilinin etkili kullanımı, müzik, ışık ve sahne düzeni bu anlatıyı destekliyor. Özellikle genç oyuncuların oyunun meselesini içselleştirerek sahneye taşımaları ayrıca değerli.

Olanağı olanların bu oyunu mutlaka izlemesini öneririm. Çünkü sahnede yalnızca bir hikâye anlatılmıyor; geçmişle bugün arasında bağ kuran, insanı ve toplumu sorgulamaya çağıran bir tiyatro deneyimi sunuluyor.

İsmail Cem Özkan

İhanet Yıllarında Yaşamak

Yazan, düzenleyen, çeviren ve yöneten: Nesrin Kazankaya

Dramaturgi: Şafak Eruyar

Dekor ve kostüm: Adnan Berke Şenyüz

Işık: Kemal Edis

Hareket düzeni: Melisa Pelit Demirci

Oyuncular: Barış Yalçınsoy, Oğuz İşçi, Bahar Karaoğlu, Gökçe Burcu Zümrüt, Kaan Kurtoğlu, Seval İnan, Esel İsrafilova, Rozita Almozlino, Zeynep Su Polat, Selin Gümüşkaya

10 Ekim 2026 Cumartesi

Herkes Biliyor, Kimse Bilmiyor!

Herkes Biliyor, Kimse Bilmiyor!

10 Ekim 2015 sabahı, saat 10.04 civarında telefonum acı acı çaldı… “Yaşıyor musun?” diye bir ses geldi telefonun ucundan… “Evet,” dedim. “Ne oldu?” “Aç televizyonu,” dedi.

O anda dondum kaldım. Gitmediğim bir eylemde kendi ölüm haberimi alacağımı düşünmemiştim… Ölümle yaşam arasında, insan etinin havada dalgalandığı, insanların birbirlerinin üzerine düştüğü o anı düşününce donup kalmıştım. Durdum, gözlerim pınar oldu. Çekildim içime, acım öfkeme sarıldı.

Ne olmuştu? 33 canı alanlar, bu sefer daha büyük can almışlardı…

Canım dostum Özcan Yaman, “Seni birine benzettim,” dedi. “O yüzden kalbim durarak seni aradım,” demişti…

Kalbi duran bir dostum vardı, o kanların içinde kayda alıyordu… Onun acı, telaş, korku, öfke ve çaresizlik yüklü sesiyle başlamıştı günüm…

O gün neden gitmemiştim, aslında biliyordum ama nedensiz kalmıştım…

Ölenlerin isimleri açıklandıkça, Malatya’da afişlerimi her eylemde bastırıp meydanda taşıyan gençler vardı. Çocuklar vardı. Yoldaşların isimleri tek tek geçiyordu…

Ne güzel insanlar vardı ölenler arasında, hepsi 33 güzel genç gibi, Ankara’da kanatlanmışlardı…

Siyasi İslami örgüt, ülke kurulduğu günden bu yana düşman olarak bizi gören “Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri” üyesi İslamcılar, bizi bu sefer canlı bombası ile öldürmüştü…

Hepimiz bir turna olduk, göğe yükseldik, ateşten semah durduk!

Ateşe dönmüştü en yakınlarımız…

Ekranlar parçalanmış dövizleri gösteriyordu, altına cansız bedenler…

Devletin düşmanlaştırdığı, ötekileştirdiği Kürtler, Aleviler, komünistler ve devrimciler, Ankara Garı’nın arkasındaki toplanma alanında canlı bombayla hedef alınmıştı. Patlama, en fazla insanı öldürecek biçimde gerçekleştirilmişti…

Hasan Sabbah’ın fedaileri biçim değiştirmiş, içeriği değişmiş, hedefi değiştirerek binlerce yıl sonra Ankara Garı’nın arkasında ortaya çıkmıştı.

Katili hepimiz biliyoruz, hepimiz biliyoruz katili yaratan sistemin o katilleri korumaya, kollamaya, katliamın üstünü kapatmaya bugün de devam ediyor…

Ölenlerin yakınlarının üzerine gaz sıkan bir güvenlik anlayışı vardı o gün Ankara Garı’nın arkasında… Saldırı sadece siyasi İslam eli ile değil, patlama sonrası yaşanan ölümlerin sorumluları da bugün hâlâ koruma perdesinin arkasında, olayın gerçek boyutunu göstermemek için uğraşıyorlar…

Katili hepimiz biliyoruz. Katilleri yaratan sistemi, onları koruyanları, katliamın üstünü örtenleri de biliyoruz. Ama söz konusu hesap vermek olduğunda, herkes susuyor, herkes bilmiyor!

O gün serçeler havalandı meydanda. Bugün o serçelerin kanat sesleri, çığlıkları dostlarımın sesine karışarak hâlâ kulağımda, yüreğimde yaşamaya devam ediyor…

 

9 Ekim 2026 Cuma

Halk Finansmanlı Örnek İnsan Projesi

Halk Finansmanlı Örnek İnsan Projesi

AKP, örnek Müslüman kadın olarak yetiştirdiği kişi hakkında, ‘fon dolandırıcısı’ iddiası üzerine ne yaptı dersiniz?

Partiden uzaklaştırma?

Hakkında ceza davası açılması mı?

Dosyayı zamanaşımına bırakacak sözde ifade almaları mı?

Bir dönem gözden uzak tutup unutulmasını sağlamak mı?

Peki, bu örnek insan nasıl örnek oldu?

Bir dönem başörtüsü davası vardı. Türbanlı kadın öğrencilerin okuma hakkı, elinden sözde “laik”, özde Kemalist seküler yaşamı benimsemiş, kafalarındaki örümcek ağları ile yeni örümcek ağlarının oluşumuna katkı sunan bir tepki üzerine kuruldu.

Bir şeyin reddi aynı zamanda savunulmasıdır.

Sert karşılık, sert direnç ve sert karşı cepheyi oluşturur.

12 Eylül darbesini yapan Kemalist anlayış, ulus devletinin yıkılışını kendi elleriyle gerçekleştirdi ve siyasi ılımlı İslam projesini ülkemizde hayata geçirdi.

Ilımlı İslam'ın iktidara gelmesinin ancak ters tepkiler ile olacağı biliniyordu.

Bir sembol seçildi.

Türban.

Türban üzerinden siyasi İslam örgütlendi.

Kemalistler olmasaydı bu örgütlenme gerçekleşmeyecekti.

Önce okullarda türbanı yasak kıldılar.

Kemalist dünya görüşü, “devletten” gelen emri kutsal gördü, katı kuralları ile okullarda uyguladı. Çünkü tekkeler ve tarikatlar yasasında yaşananların burada da yaşanacağını kabul ettiler . Zor ile bastır, yok et, devletin denetiminde yeni bir düzen oluştur...

Tekke ve tarikat yasakları sadece Alevileri yok etti, diğerinin üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı şemsiyesi çekildi...

Siyasi İslam ülkemizde hep devletin şemsiyesi altında kollandı, gerek olduğunda güçlendirildi.

“Komünizm ile Mücadele Dernekleri” siyasi İslam'ın örgütlenme alanı olmuştur. Dinsizliğe karşı dincileri örgütle!

Onlara iktidar yolu daha önce açılmış, kısa sürmüştü ama artık Yeşil Kuşak Doktrini içinde bizde de bir ılımlı İslam iktidarı hedefleniyordu. Yolu türban ile açıldı...

Kemalistler olmasaydı onlar asla iktidar olamazdı.

Çünkü yasaklar, yalnızca yasaklananı ortadan kaldırmaz; bazen onun etrafında yeni bir kimlik, yeni bir mücadele alanı ve yeni bir siyasi güç de yaratır.

Onlar mitingler yaptılar. Cumhuriyet mitingleri, siyasi İslam'ı kesin iktidar koltuğuna taşıyacak yoluydu, yapıldı!

Bazı “tedirgin”, “rahatsız” Kemalist kalıntısı vardı, onları da Ergenekon davası ile uysallaştırdılar...

İstanbul Büyükşehir Belediyesini alan “Türkiye'yi alır!”

Büyükşehir seçiminde solcuları parçaladılar. Her parti kendi adayı ile girdi ve Erdoğan iktidara adımını attı...

Parmağında tek yüzüğü, kaçak yapılmış bir binada ev sahibi diye tanıtıldı.

Propaganda yeni bir insanı yarattı.

İşte halkın kaynaklarıyla yürütülen bu sürecin bir başka boyutu da yeni bir insanın, yeni bir siyasetçinin ve yeni bir başarı hikâyesinin inşa edilmesiydi.

O da “örnek insanını” belediye bütçesi ile yarattı.

“Burada” okuyamayanı Amerika'ya gönderdi.

Okuttu belediye bursu ile...

Burs dediğimiz şey bizim paramız aslında. Bizden alıp Amerika'da o kişinin yaşaması sağlandı... Seküler yaşamı benimseyenlerin parası ile “örnek” insan yaratıldı...

O orada okudu...

Geldi...

Burada da artık özgür olan okulların kapısından geçip mesleğinde adım atarken, siyasetin camekânından da el sallamaya başladı...

Erdoğan için örnek insandı.

Sevmiştir mutlaka.

Örnek siyasetçiydi...

Devletin bir zaman yasak konulmuş koridorlarında artık yöneticiydi.

Yasaklayanlar o koridorlardan uzaklaştırıldı, yeni kadrolar yerleşti.

Sorunsuz örnek bir insan, “yeni” devleti yarattı...

Yeni insanların tek lideri vardı...

Tek sembolü vardı. Başparmağın avuç içine alınıp dört parmaklı bir sembol...

Heykeli yapıldı...

Meydanlarda heykeller, liderin isimleri her yere kondu...

Üniversite ismi, üniversitelerin yerleşim yerlerinde isimler, şehirlerin caddeleri, sokaklarında isimler hep yaşayan siyasilerin isimleri ile doldu...

Okul isimleri siyasilerin isimleri, siyasi yasaklarda bu isimlerin üzeri kapanmadı, çünkü devletin okulu aynı zamanda propaganda yasağı olacak değildi ya!

Ilımlı İslam iktidarı sistemi değiştirdi, çünkü tek adamın yetkisi tek kişide somutlaşması gerekliydi...

Sözde Bakanlar Kurulu öncelikle ortadan kalktı. Meclis dışından bakanlar atandı. Bu sayede Meclis içinde olmayan bakanlar Meclis kapısına uğramadı, onlara soru soranların soruları yanıtsız kaldı ya da basın bülteni ile geçiştirildi...

Siyasi gücün tek elde toplandığı bu düzende, hesap sorma mekanizmalarının ne kadar işlediği de ayrı bir mesele hâline geldi.

Ekonomik kriz, birilerine fırsat oldu...

Enflasyon bir silaha dönüştürüldü...

Borsa kapitalizmin olmazsa olmazıdır.

Borsada emek harcanmadan, kaynağı belli olmayan sıcak paralar hareket etti.

Sonunda şişti...

Bu işten saadet zinciri yaratılacağı bulundu.

Geçmişin saadet zinciri tecrübesi olanlar “büyük” insanlar oldu.

Ve geldik, örnek insanın, eşinin ve çevresinin “fon vurgunu” adı verilen olaya takıldığı noktaya...

Örnek insan, yetiştirildiği kültüre göre hamle yaptı. Yakalanınca “vicdanı” ortaya çıktı, kazancın bir bölümünü iade etti.

Dosya kapanacak mı?

Elbette kapanacak, çünkü iktidar hesap sormak yerine kendisinden olanı koruma üzerine kurmuş bir düşünce yapısına sahiptir. Her türlü olay olur, “kol kırılır ve yen içeride” kalır...

Halkın parasıyla eğitim, halkın kaynaklarıyla siyaset, halkın ödediği bedelle kurulan bir itibar... Sonra bir sorun ortaya çıktığında vicdanın devreye girmesi ve paranın bir bölümünün iade edilmesi.

Peki, bu bir hesap verme midir, yoksa örnek insan projesinin itibarını kurtarma çabası mı?

Halkın parasını kullanarak örnek insan yetiştirmek kolay. Asıl mesele, o örnek insanın hesap vermesi gerektiğinde kimin örneği olduğunun ortaya çıkmasıdır.

Halk Finansmanlı Örnek İnsan Projesi'nin en ironik yanı da budur: Faturayı halk öder, başarı hikâyesini iktidar yazar; hesap sorulacağı zaman ise herkes susar.

 

4 Ekim 2026 Pazar

Suçluyu Bulduk, Dosyayı Zamanaşımına Bıraktık

Suçluyu Bulduk, Dosyayı Zamanaşımına Bıraktık

“Onların en büyük kaygısı günah işlememek değil, işlediğini belli etmemektir.” — William Shakespeare

Bugünlerde de “Şu yargılansın, bu yargılansın!” lakırdıları çoğaldı. Aslında bu, muhalefeti etkisizleştirme yöntemlerinden biridir. Çünkü kimin yargıladığı, kimin yargılandığından daha önemlidir.

İktidar, hazırlıklı ya da hazırlıksız, gündem değiştiren bir durumla karşı karşıyadır. Siyasette kimin ne yaptığı, niçin öyle tepki verdiği zaman geçince daha çıplak ortaya çıkar. Sonuçta siyaset, manipüle etme sanatıdır; kitlesini bir arada, diri ve seçime hazırlıklı tutma sanatıdır.

Bunu beceren siyasetçi ve partisi, iktidar koltuğundan kalkmamak için her yolu mubah görür. Tek başına ayakta duramayan siyasetçilerden medet umanlar da onun iktidarını devam ettirmek için her yolu rahatlıkla kullanırlar. Çünkü ortada çok büyük bir pasta vardır ve o pasta henüz tükenmemiştir. Tükenmiş olsa dahi hesap verir konumda olmamak isterler.

Yani suçu, kabahati çok olanların kaybedeceği de çoktur. Fakat bu suçların, kabahatlerin diyetini ödeyerek, hacı gibi siyasette Washington’dan geçip oraya el sürerek, nasiplenerek, meşruiyetini alıp gelmek mümkündür. Sonra temiz elleriyle, “Nerede kalmıştık?” der ve yoluna devam eder. Sonuçta kime hizmet ettiği, kime karşı sadık kaldığı, kardeşliğin ölçüsüdür.

Her iktidar, belli bir süre içinde kendi içindeki “çürükleri”; yani çok fazla yağmalamış, seçmenin gözüne batar hâle gelmiş, gözü doymayan açları çevresinden uzaklaştırarak ve suçları onların üzerine yıkarak aklanır.

Lider her zaman habersizdir, bilgisizdir, kandırılmaya uygundur. Ne olursa olsun lider korunmalıdır.

Sonra “Mahkeme açılsın, yargılansın!” lafı ortaya atılır. Mahkeme açılır, dava zaman aşımına bırakılır. Unutulmaya yüz tutunca aklanır ve her şeyin üstü kapanır.

Bir bardakta fırtına çıkarmak, siyasetin en çok kullandığı yöntemlerden biridir. Kamuoyu o fırtınayla ilgilenirken aslında gemi su almaktadır; kaptan ise fırtınanın ortasında idareyi kaybetmek üzeredir. Yolcular bardağa odaklandığı anda, kendilerinin de büyük bir fırtınanın içinde olduğunu unutur.

Ahmaklar ise sosyal medyada “Şu yargılansın, bu yargılansın!” diye kampanyalar düzenler, o bardaktaki fırtınayı gündemlerine alırlar. İktidarın da en çok istediği budur: Yargılamak!

Bugüne kadar yargılanmamış kim kaldı?

Halkın büyük çoğunluğu icra dairesinin kapısında dosya takip ediyor.

Kredi borçları sınırı aştı. Yeni kredi alamayan ne yapacak?

Eğitim denilen büyük bir kandırmaca var. İnsanların duygularıyla oynayıp çoğunu üzerinden köle hâline getiren, okul masrafını ödemek için her türlü özveriyi gösteren ailelerin çaresizliği bir silaha dönüşmüştür.

Sağlık aynı şekilde...

Güvenlik aynı şekilde...

Çaresiz insanların işi gücü, vicdanını rahatlatacak mahkemeler açılacak; kurbanlar yargılanacak, arkasında bulunan dayısına göre hüküm alacak ve olay kapanacak.

Kapanmayan şey ise bütçe olacak!

Bir bardakta çıkan fırtınayla oyalanmak, manipülasyonun sadece bir yoludur.

Suudiler Yemen’e girince bizim de askerimiz orada ölecek, diyen var mı?

Yemen’de Husilerle çatışmak, aynı zamanda İran’la çatışmak olmayacak mı?

İran cephesi açılmayacak mı sanıyoruz?

Bütçesi olmayan bir iktidar savaşa girerse, her şeye muhtaç hâle geleceğimizi unuttuk mu?

Çaresizlerin ülkesinde, bir bardakta çıkan fırtına yalnızca bir gündem değiştirme yöntemi değildir. Aynı zamanda vicdanları rahatlatmanın, öfkeyi başka yöne çevirmenin ve asıl hesabı görünmez kılmanın da en kolay yoludur.

Muhalefeti yeniden biçimlendirmenin yolu da buradan geçer.

Birileri yargılanır, kamuoyu rahatlar. Birileri suçlanır, öfke diner. Dosyalar açılır, manşetler atılır. Sonra zaman geçer.

Ve sonunda herkesin beklediği o sihirli cümle gelir:

“Artık bu konuyu kapatalım.”

Çünkü mesele gerçekten hesap sormak olsaydı, yalnızca suçluyu bulmak yetmezdi. Hesabın da ödenmesi gerekirdi.

Ama bizde bazen düzen daha basittir:

Suçluyu bulduk, dosyayı zamanaşımına bıraktık.

Bardaktaki fırtına dindiğinde ise geminin ne kadar su aldığına bakmak için artık çok geç olabilir.

 

30 Eylül 2026 Çarşamba

Nazım 19’unda Ne İse Kırkında da Odur!

Nazım 19’unda Ne İse Kırkında da Odur!

Yağmur çiseliyor. İstanbul her zamanki gibi yağmurla birlikte yavaşlamış, hatta yer yer felç olmuş. Buna rağmen salon dolu. Kadıköy’deki eski gazhane, tiyatro salonuna dönüştürülmüş. Salona girmeden önce, bilet kontrol alanında garip bir koku hâkim. Aynı havayı onlarca insan soluyor; bir şey olacaksa hepimize olacak. Belki de daha oyuna girmeden, farkında olmadan ortak bir kader duygusunun içinden geçiyoruz.

Sonra salona ve aslında geçmişin içine giriyoruz.

Sahne bir cezaevi. Dört tarafı demir parmaklıklarla çevrili bir alan, arkada bir saz, sahnenin iki yanında Nazım Hikmet’in portresi ve şiirler... Seyirciye yakın yerde, yine parmaklıkların arkasında şiirler ve aşk mektupları duruyor. Daha oyun başlamadan zamanın içine çekiliyoruz. Özlem Deniz Yetkili’nin tasarladığı cezaevi dekoru ve kostümler, Salih Kanatlı’nın ışığıyla birleşince geçmişin bir taklidi gibi durmuyor; bugünün içinden o zamana açılan bir kapı gibi hissettiriyor. Fatih Çiçekli’nin yaptığı özgün müziklerle Bursa Cezaevi’ndeki Nazım’ın hayatına, zamanın içine çekiliyoruz.

Sahnede bir tarafta 19 yaşındaki Nazım, diğer tarafta kırk yaşlarını yaşayan Nazım var. İki ayrı beden, ama sanki aynı ruhun iki ayrı zamanı. Gençliğin coşkusu ve dünyayı değiştirme arzusu ile hayatın bedellerini olgunlukla karşılayan kırk yaşındaki Nazım aynı sahnede buluşuyor. Dün neye inanmışsa bugün de o inancın arkasında: Nazım 19’unda ne ise kırkında da odur.

Zaman ilerlemiş, bedeller ağırlaşmış ama idealleri değişmemiştir. Üstelik cezaevinde olmak onun üretmesine engel değildir. Üretmek, içeride önyargıları yıkarak yeni dostluklar kurmanın, yatay ilişki kurmanın anahtarıdır. O ürettikçe çevresindeki insanların hikâyelerinden beslenir, düş dünyası büyür.

Dört parmaklığın arkasında ise dört kadın var… Nazım’ın hayatına giren kadınlar. Zaman zaman roller çoğalıyor; biri sözünü bitirmeden diğeri kaldığı yerden devam ediyor. Nazım’ın hayatındaki kadınları yalnızca birer karakter olarak değil, onun duygularına açılan kapılar olarak görüyoruz. Dışarıdaki yaşam da zordur onlar için. Dışarıda da görünmez bir cezaevi vardır; insanın yaşamını ve özgürlüğünü kısıtlayan başka duvarlar...

Sahnenin kendisi de zamanın içinden çıkıp gelmiş gibi. Işık, kostüm, ses ve dekor; hiçbiri yalnızca dönemi taklit etmek için kullanılmamış. Dönemin tarihini ve duygularını taşıyan arkadaki saz ve müzikler, oyunun bütününe hizmet ediyor.

Ve sonra cezaevinin diğer insanlarıyla, yani Memleketimden İnsan Manzaraları ile karşılaşıyoruz. Her biri geldiği yörenin şivesini, korkusunu ve hikâyesini beraberinde getiriyor. İnsanların cezaevine düşmesine neden olan koşullar üzerinden dönemin korkusu ve arkasındaki sistem sorgulanıyor. Cezaevi ayrı bir dünyadır; orada gerçekler çıplaktır.

Nazım’ın yakınlarından gelen “yolundan dönmesi, düzenle uzlaşması” talepleri ve onu içeride tutan dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın tutumu, siyasal baskının izlerini sahneye taşıyor. Komünist olduğu için hedef alınması, geçmişte birlikte yürüyenlerin düzenin kadrolarına geçmesi... Bu siyasal atmosfer bugün de farklı öznelerle devam ediyor. Evrensel hukukun yerini kişiye özel cezalandırmaların aldığı günümüz dünyası ile geçmiş arasında köprüler kuruluyor.

Özneler değişebilir, yöntemler değişebilir, zaman değişebilir. Fakat insanın korkusu, baskı karşısındaki tutumu, adalet arayışı, inandığı şey uğruna bedel ödeme meselesi bütünüyle ortadan kalkmıyor. Oyun bunu seyircinin karşısına bir ders gibi koymuyor. Aytunç Şabanlı, İzel Seylani, Özgür Oktay, Hatice Tezcan, Döndü Özata, Melihat Melis Beşe, Umut Ersoy, Kurtuluş Altaylı ve Altekin Erginel’den oluşan kadro, bu meseleyi bize doğrudan yaşatıyor.

Az oyuncuyla çoklu karakter yaratılması oyunun ritmini hep canlı tutuyor. Her oyuncu birden fazla insanın hikâyesini taşıyor. Zaman kırılıyor, hikâyeler birbirine geçiyor ama oyun hiç dağılmıyor.

Seyirci koltuğunda bir an 19 yaşındaki Nazım’ın coşkusuna kapılıyor, bir an kırk yaşındaki Nazım’ın ağırlığını taşıyor, bir an cezaevindeki bir başka insanın çaresizliğine ortak oluyoruz. Ve zaman bir noktadan sonra önemini kaybediyor.

“Bizi esir ettiler, bizi hapse attılar: beni duvarların içinde, seni duvarların dışında…”

Bu sözler sahnede geçmişte söylenmiş bir söz olmaktan çıkıyor. Duvarların yalnızca dışarıda olmadığını, insanın hapishaneyi kendi içinde de taşıyabileceği düşüncesi bugünün seyircisine kadar ulaşıyor.

Oyunun ruhunda Nazım Hikmet’in tiyatro bakışının izlerini sürekli görmek mümkün. Yaşar Ersoy’un yönetiminde onun söylemleri, düşüncesi ve tiyatro anlayışı oyunun içine ince ince işlenmiş. İnsanlar zaaflarıyla da erdemleriyle de sahnede. Yukarıdan bakan bir anlatım yok. Oyun bizi bir şeylere ikna etmeye çalışmıyor; bize bakmamız gereken yeri gösteriyor ve gerisini bize bırakıyor.

Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, 45. yılında tam da kendi anlayışına uygun bu oyunla geleceği kucaklıyor. Yaşar Ersoy’un kurucusu olduğu tiyatrosunu ustalara ve emin ellere bırakmış olmasının verdiği özgüven, bu anlayışın daha da ileriye taşınacağı duygusunu seyirciye geçiriyor.

Yıllar geçerken değişmek, gelişmek, yenilenmek ama özünü kaybetmemek… Ve dün söylenen bir sözün, yıllar sonra bugün hâlâ seyircinin karşısında bir karşılığı olabilmesi…

Lefkoşa Belediye Tiyatrosu bunu başarıyor.

Yaşar Ersoy’un temelini attığı bu ışık, 45 yıllık köklü bir çınara dönüşerek bizi zamansız bir yolculuğa çıkarıyor. Sahne, karanlığın ortasında aydınlığı, umutsuzluğun inadına umudu yeşertirken; direnmenin, insan onurunu var eden en soylu eylemlerden biri olduğunu 45. yılın gururuyla usulca kalbimize fısıldıyor...

İsmail Cem Özkan

 

Aşk İçinde Mahpushane (Lefkoşa Belediye Tiyatrosu)

Yaşayan ve Yazan: Nazım Hikmet

Oyunlaştıran ve Yöneten: Yaşar Ersoy

Dekor, Kostüm Tasarımı: Özlem Yetkili

Işık Tasarımı: Salih Kanatlı

Özgün Müzik: Fatih Çiçekli

Afiş Broşür Tasarımı: Umut Ersoy

Fotoğraf: Yıltan Taşçı

Asistan: Ali Moda

Işık Uygulama: Fırat Çelik

Ses-Efekt Uygulama: Mehmet Eseri

Sahne Amiri: Mehmet Demir

Oyuncular: Aytunç Şabanlı, İzel Seylani, Özgür Oktay, Hatice Tezcan, Döndü Özata, Melihat Melis Günalp, Umut Ersoy, Kurtuluş Altaylı, Altekin Erginel