11 Eylül 2026 Cuma

Kemikler sızlarken…

Kemikler sızlarken…

Günlerden 12 Eylül. Birçok solcu arkadaşımın kemikleri sızlayacak, birçok arkadaş da aramızda olmayan devrimcileri anacak... Bir bölümü mezarlıklara gidecek, solmuş çiçeklerin yerine yeni çiçekler ekecek.

12 Eylül solu muhatap aldı, ezdi...

Sol, ezene karşı siyasi direnişten daha çok bireysel direnişi öne çıkardı. Toplu davalarda, örgüt suçlaması ile açılan davalara bakın; analizlerin, siyasi savunma boyutundan daha çok var olanı korumak, daha fazla idam vermemek üzerine olduğunu görürsünüz... “Nasıl olsa bugünler geçecek, dışarıda biz 12 Mart sonrası gibi bir ortam bulur, yeni yol açar ve mücadeleye devam ederiz” anlayışı hâkimdi.

Geçmiş darbelerde yaşananlar bu anlayışın oluşmasını sağlamıştır. Çünkü önderlik kadrosunu ezen darbeciler, solun önünü hepten kapatmamış, onlara yaşam alanı bırakmıştı. Cezaevlerinden çıkanlar, “nerede kalmıştık” der gibi yeni örgütlenmelerin önünü açacak toplantılar yapmış, o toplantılar sonrasında dergiler çıkararak yeni açılan yoldan mücadelelerine devam etmiştir.

27 Mayıs ve 12 Mart darbelerinden daha ağır, daha hesaplı, daha köklü bir değişimin; yani ulus devletinden çıkıp liberal ekonomi ile küreselleşmenin ortaya çıkardığı bir ulus devleti yıkıntısı bırakacağını kimse öngörmemiştir... Belki sonuç görülebilmiş olsaydı, belki siyasi savunma öne çıkartılarak 12 Eylül rejimi, savunmalar ile o zamandan mahkûm edilirdi.

12 Eylül, bir anlamda sağı da solu da cezaevinde ve dışında kaynaştırma modeli izlemiş, ona göre medyayı çok iyi yönlendirmiştir. Kısaca 12 Eylül, geçmişi silmiş, yeni bir geçmiş yaratmıştır...

12 Eylül, ulus devletinin kalıntılarını, birikimlerini yok ederek geriye büyük bir yıkım alanı bırakmıştır... Aynı zamanda ılımlı İslam'ın iktidar yolunu açarak bugünlerin temellerini atmıştır.

Bugün dahi 12 Eylül devam etmektedir. Gücü elinde bulunduranlar açısından yöntemler benzerdir; kapalı kapılar arkasında olanlar, şimdi daha açık ve ortada yapılmaktadır...

Uzun yıllardır 12 Eylül'ü; bir sızlanma günü, “İyi dayak yedik ama biz daha iyi direndik” söylemi düzeyinde, işkence ve yasaklanan diller, evladı ile konuşamayan anneler, yakılan kitaplar, görevden alınan siyasiler, kapatılan partiler, dernekler, yayınlar, panzer altına bırakılan solu konuştuk...

Bugünlerde 12 Eylül'ün öyle gizli saklı gelmediğini artık hepimizin bildiğini söylüyoruz.

Olaylar olurken, yaşarken geldiğini bildiğini söyleyenlerin siyasi tercihleri, sol içi çatışmalar ile solun örgütlü yapısının neden halkın desteğinden uzaklaştırıldıklarının özeleştirisini yapmıyorlar?

Gelen belli, direniş hattı kurmak yerine sol içi çatışma körüklemiş!

Kısaca, 12 Eylül'ü her boyutu ile konuşmak yerine işine gelinen, destanlaşan anların konuşulması; sorunun ve yaşananların üstünü kapatıyor. Kemikler sızlamaya devam ediyor...

 

Dergiler Yanarken

Dergiler Yanarken

12 Eylül’e henüz günler vardı.

Ankara semalarını bomba sesleri, silah sesleri dolduruyor; insanın acı çığlığı, korsan gösterilerin yanan lastiklerinin dumanı şehrin her yerinde gök kubbeyi dolduruyordu.

Kışa hazırlık zamanıydı. Kömür almak gerekirdi. Kömürü almak için torpillerin arandığı zamanlardı... Odunlar, kömürler gelir, yola dökülür ve imece usulü eve taşınırdı. O eve taşıyanlar aynı zamanda geceleri sokağa gelecek ani baskınlara karşı uykusuz nöbette olur, her geleni dikkatlice uzaktan izlerdi.

Ankara gecelerinde gece devriyeleri vardı elbette. Ana arterlerde olurdu. Ara sokaklar sessizdir. Eskiden Ankara’da çıkmaz sokaklar da boldu. Bundan dolayı asker, polis geceleri o taraflara pek inmez; çatışma olduktan saatler sonra ölü, yaralı var mı diye inilir, çıkılırdı.

Biz Abidinpaşa’da otururduk.

Döneminde Aydık Sokak ünlenmişti çünkü çatışmanın en uç noktasıydı. Sokağın arkasında faşistlerin bölgesi başlardı.

Taş atmakla başlayan olaylar silaha, sonunda bombalara evrilmişti.

Elbette sadece sağ-sol anarşisi değildi! Sol içinde çatışma eksik olmazdı. Şafaktepe tarafına gittiğimde orada goşistler ile sosyal faşistler (!) çatışır, birbirlerini görmesinler, hemen taşlar, silahlar atılırdı.

Ben onu hiç anlamazdım o tarihte, hâlâ da anlamış değilim.

Çin ve Sovyetler Birliği cephe savaşında değildi ama ülkemizde onların taraftarları savaşıyordu.

Bizim sokağımızda Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu ve Devrimci Yol dergi okuyucuları vardı. Daha sonra TKP taraftarı bir işçi de taşınmış, 12 Eylül sonrasında Otomobil-İş Sendikası’nın önderliğinde NETAŞ grevinde yer alacaktı. Onlarla dostluğumuz 12 Eylül sonrası olacaktı.

Sokak çok sesli, çok kültürlü bir yerdi. Kürdü, Alevisi, Sünnisi, dincisi, dinsizi... Yani bir şehir sanki bir sokakta tüm renklerini ortaya sermiş gibiydi.

Çorum olaylarının en sıcak yaşandığı zamanın yansıması bir anlamda bizim sokak olmuştu; katliamdan kaçanların sığındığı bir yer olmuştu.

Bizim sokakta geceleri sessiz olmazdı.

Olursa sorun var demektir!

Örgütler arasında çatışmalar 12 Eylül yaklaştıkça artmıştı. Bir anlamda faşistlerle mücadele yerini örgütler arasında pantolon davasına ya da moda deyimle şalvar davasına bırakmıştı.

Anlamsız, incir çekirdeğini doldurmayan nedenlerle örgütler birbirine üstünlük mücadelesine girmişti. Gerekçeleri kadar silahların birden patlaması ve susması da anlamsızdı.

Bildiriler dağıtılıyor, sonra siper yoldaşlığından düşmanlığa evrilen süreçler...

12 Eylül gelirken sol birbirini bir anlamda yiyor, faşistlerle mücadeleye sanki ara verilmiş gibiydi.

Sol içi çatışma arttığında faşistler saldırılarını durduruyor, sadece uzaktan izliyorlardı.

Bu elbette radikal solun desteğini ortadan kaldırıyor, evlere rahat girip çıkan devrimciler artık evlere girip çıkamaz olmaya başlamıştı.

Dergiler gelir, parası verilir, alınır ve okunmadan soba yakmak için kâğıda dönüşürdü.

Banyo sobası yazın da yanardı, kışı beklemeye gerek yoktu!

Devrimci Yol-Kurtuluş çatışması Cebeci, Saime Kadın ve Cebeci bölgesini kaplamıştı. İki taraf da birbirini avlamak için pusu dahi kurar hâle gelmişti.

Bizim mahallede oturan, Kurtuluş dergisini okuyan bu çatışma boyunca evine gelip gelemiyordu. Bizde bu çatışma dışarıda yapılan gibi elbette olamazdı. Çünkü hepimiz ne kadar ilerici olsak da feodal tarafımız, insan sıcaklığımız, komşuluk ilişkimiz vardı.

Her şeye rağmen “Ne olur, ne olur” diye gelmemişti.

Bu çatışmada vurulan, yaralananlar olmuştu.

Şafaktepe’ye kadar gider, orada yayılmış çatışmanın boyutlarını izlerdik. Hiç tanımadığımız, dışarıdan gelmiş olan profesyonel devrimcilerin çatışma alanı gibiydi.

Devrimci Yol’un bizim bölge sorumlusu bu çatışmada diz kapağından vurulmuş, tedaviye gitmişti. Kamburdu, şimdi topal da olmuştu...

Bugün o arkadaşın adını söyle deseler anımsamam bile. Siyasal’da okuyan, atanmış bir öğrenci olduğunu bilirdik. Gözü kara, üzerine düşeni yapan, özverili bir insandı, devrimcilik buydu, bizim için örnek bir insandı... Zaten dışarıdan gelenlerin takma isimleri olurdu, bizlerin olmazdı!

O zamanlar bilmiyordum ama bugünden söyleyebilirim 12 Eylül’e günler kalmıştı...

Mahallede bir şeylerin doğru gitmediğini hepimiz biliyorduk, hissediyorduk.

Devrimciler evlerden sokağa çıkmış ama evlere giremez olmuştu. Örgüt evlerinde yaşar hâlde, toplumdan izole olmuş gibiydiler.

Kurtuluş-Devrimci Yol çatışması bittikten sonra Devrimci Yol’un Makine Kimya Enstitüsü’nün maske fabrikasının tepeliklerinde bir gösteri yapacağı bilgisi gelmiş, Şafaktepe’den orası çok iyi görülüyordu.

Oraya gittik.

Bizim yoldaşlarımızı izleyecektik!

Gittik, yeni ellerine aldıkları “Kalaşnikoflar” ile bir şov yapmışlardı.

Havaya ateş edilen, askeri disipline uygun bir gerilla gösterisi... Şehir gerillasının somut hâli orada sergileniyordu.

Güven veriliyordu.

Düşmana gözdağı!

Zaten o gösteriden kısa süre sonra bir sabah olan 12 Eylül günü marşları ile ayağa kalkmıştık.

Bir şeyler olmuştu...

Darbeci generaller bildiri okuyor, anarşinin kökünü kazımaya geldiklerini ilan ediyorlar; sokağa inmeyen asker sokakları tutmuştu.

Evde olan ne kadar siyasi içerik varsa sobalarda yanmaya başlamıştı bile.

O örgüt evleri hemen boşaltılmış, yer değiştirmeler olmuştu.

Ankara sessizce gelmekte olana hazırlanıyordu.

Direniş olmuyor değildi.

Kızılay’da bırakılan kutular, afişler...

Bizim sokağı merak eden faşistlerin geçişi olmuş, askerlerin gölgesi ile sokağımızdan geçerken bize nefret dolu gözlerle bakmışlardı.

Birçok şey için artık çok geçti.

Hiç tanımadığımız, vize almak için gelen devrimciler vize alana kadar bizde misafir oluyordu.

Sessizce gelip gittiler. Her örgütten misafirimiz olmuştu, bu sayede 12 Eylül öncesi kurulamayan birlik misafirlik ile kurulmuştu.

Sahipsizlerdi, sahiplenen evlere de sahip çıkıyorlardı.

Çok şanslıyız, bizim sokakta itirafçı çıkmadı.

Çok şanslıyız, bizim sokakta misafir olup gidenler bizden hiç bahsetmediler.

Çok şanslıyız, biz işkence merkezlerine girmedik. Acıları, haykırışlarını duyduk; çaresizce, uzaktan, elimizde ne geliyorsa onlara vermeye çalıştık.

Tanıdık avukatlar, boş ev aramalar hep bu sürecin ürünüydü.

12 Eylül işkence demektir.

12 Eylül, ölüm haberlerinin haber bültenlerinde sürekli tekrarlanması demektir.

Halı, kilim içine sarılı, Samsun Asfaltı’na bırakılan devrimcilerin sessizliği...

Ölümler peş peşe geliyordu ama çoğunu biz başka isimlerle bilirken haber bültenlerinde gerçek isimleri geçiyordu. Fotoğrafı yayınlanırsa tanıyorduk.

Sessizce izlerken, sessizce biz de o sokaktan taşındık.

12 Eylül yeni bir süreci başlatmıştı.

Bir darbe oldu, bütün hayatımız bir daha geri dönmemek üzere değişmişti.

https://galatagazete.blogspot.com/2026/09/dergiler-yanarken.html


10 Eylül 2026 Perşembe

Çok Sesli Doğup Tek Saz Çalmak

Çok Sesli Doğup Tek Saz Çalmak

Her inanç doğduğu gibi kalmaz; değişir, gelişir. "Özüne sadık" diye bir şey yoktur; zaman onu öyle bir savurur ki bir bakmışsın özgürlük için doğan düşünce, otoriterlerin ve despotların sembolü olmuş... 

Tüm dinler, sözde de olsa var olan baskıya karşı ortaya çıkmış ve müritlerine birtakım vaatlerde bulunmuştur; onlar, yaşanılan karabasana karşı birer ışık süzmesidir. Ancak zaman içinde tüm dinler, egemen olan gücün birer aparatına dönüşmüştür. Bu güç kitleleri baskılamış, sessizleştirmiş ve onları biat eden, sadece nefes alıp veren birer canlıya çevirmiştir. Sırasını bekleyen kesimhanedeki herhangi bir canlı gibi; kurban olacak, pazarlarda satılan bir koç, inek, tavuk ya da hindi gibidirler... Din insanı ölüme hazırlar; efendileri rahat etsin, onlardan özgürlük talep etmesin diye... Çünkü dinlerin doğuşunda var olan o özgürlük —bir nefes almak için çıkılan yolda— müritler için değil, o dini yöneten ve ondan nemalananlar içindir. 

Din ritüellerini sabitlerseniz o din gericileşir, yobazlaşır ve o cendere içinde nefes alamaz hâle gelirsiniz. Sadece sözde ritüerler yerine getirilir; o din açıkça sadece gücü olana hizmet eden, kitleleri uyuşturan, onları efendileri karşısında boyun eğen, biat eden ve itaatkâr kılan bir yapıya bürünür. Dinler özgürleştirmez; tersine, bağımlı hâle getirir. 

Fransız Devrimi bu girdabı kırmış, halklara nefes alacakları bir alan açmış; dini, Tanrı'nın evine çekilip kendi yağıyla kavrulan ve kamunun kaynağını kullanamayan bir konuma getirmiştir. Dini gelişen, zamana ayak uyduran, yeni gelişmelere açık bir hâle getirerek yobazların elinden almıştır. Kısacası laik düşünce yobaz olana, sabitleyen ve zamanı durduran her şeye karşıdır. 

Ülkemizde katı kuralları olan ve değişmez kabul edilen sınırları mevcuttur açık, yobaz bir İslami anlayış vardır. Her İslami cemaat, tarikat ve siyasi örgütlenme, İslam'ı kendisine göre yeniden yorumlar ve ona biçim verir. Bu durum, özgürlük anlamına gelmek bir yana; tersine mezarları, geçmişten gelen tarihi alanları ve insanlık birikimini düşman gören bir anlayışı doğurmuştur. Ölümü meşru, öldürmeyi mutlak kılan bu yapı; içinde IŞİD, El-Kaide, Taliban ve Molla rejimlerini büyütmüştür. Bunların bu zaman diliminde ortaya çıkması tesadüfi değildir. Onlar için emperyalist düşünce dinin içindedir. Efendisine ve onun çıkarına hizmet ederek, emperyalist Amerikan askerlerinin Orta Doğu'ya yerleşmesinin önünü açmıştır. Sonuçta yobazlaşan dinin efendisi hep olmuştur ve olacaktır. 

Bugün Alevi inancı ve onu yaşayanların ortaya koyduğu anlayış, gittikçe yobazlaşan bir sürece tekabül etmektedir. Alevi inancı devletleşememiştir; ancak yakın zamana kadar devletin içinde bu kadar baskın olduğu bir süreçte de yer almamıştı. Bugün, devlet ve güç sahiplerinin çıkarına uygun olarak homojenleşirken ve kendi kurallarını sistematik hâle getirirken yobazlaşma yolunda adımlar atmakta; içinde taşıdığı çeşitliliği, özgürlüğü ve adalet kavramlarını yeniden tanımlamaya devam etmektedir. Alevi inancı kime hizmet edeceğini seçmek zorundadır: Halka mı, yoksa sermaye sahibi devlet gücüne mi? Ya içindeki çeşitliliği koruyup geliştirecek, "tek saz" söyleminden kurtulup çok sesli bir müziğe doğru evrilecek ya da geçmişin taklidi olan o "tıngır mıngır" yolda gözünü kapatıp kafasını sallayarak yürümeye devam edecektir. 

Alevi inancı çok sesli doğmuşken, zamanla tek sese düşmeye devam etmektedir. Bunu durduracak çağdaş bir bakış açısına ve doğru bir yönlendirmeye ihtiyaç vardır. İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik tarihinden ders çıkarılamayan bu yol; kendisini bataklığın içinde efendisine hizmet eden, diğerlerinden farkı olmayan bir yapıya bürüyecektir. 

 

9 Eylül 2026 Çarşamba

İki Taraf da Beni Temsil Etmiyor

İki Taraf da Beni Temsil Etmiyor

"Yeryüzünün bizim olduğuna inanmak hataydı; oysa gerçek, bizim yeryüzünden olduğumuzdur" Nicanor Parra

Hayata Marx'ın penceresinden bakıyorum. İşçi sınıfının iktidarını ve onun çıkarlarını politik olarak savunuyorum.

Benim yorumlarımda, "Neden bugün yaşanan süreçte yobaza / siyasi İslam'a karşı Cumhuriyetçiler ile birlikte olmuyorsun?" diye hayıflanmalar duyuyorum.

Bugünü yaratan ben değilim. Bugün yaşadığımız süreç, Kemalist ideolojinin ürünüdür. Benim yaratmadığım ve katkım olmayan bir süreçte taraf olmak ve buna beni zorlamak doğru gelmiyor. Bu çatışmadan kim başarılı olursa olsun, benim konumumda ve üzerimdeki baskıda değişen bir şey olmayacaktır.

Her iki tarafı da otoriter ve otokrat olarak görüyorum. Ben bu iki dünya görüşünün dışında, özgür bir gelecek tasavvur ediyorum. Bu nedenle Kemalistler ile siyasi İslam'ın çatışmasında taraf olmak gibi bir zorunluluğum yoktur.

Eğer Kemalizm gerçek laikliği oluşturmuş olsaydı, siyasi İslam denen yapılanma bugün iktidarda Kemalist ya da ulus-devlet kazanımlarıyla mücadele etmez, onun kurumlarını ve düzenini tersine çeviremezdi. Bugün iktidarın elini güçlendiren zemin, Kemalist olduğunu iddia eden siyasiler ve onların tercihleriyle oluşmuştur.

Onları iktidara getiren süreçte en önemli kırılmalardan biri de 12 Eylül Kemalist faşist darbesidir. O faşist darbenin nasıl oluştuğu ortadadır.

Siyasi İslam bugün yaşadığımız gerçeğin bir parçasıdır. Yönetemiyorlar, yürütemiyorlar, ekonomiyi dahi biçimlendiremediler. Onları, emperyalist devletlerin çıkarlarına ve dönemin koşullarına uygun olarak iktidara getirilmiş bir geçiş süreci olarak görmekteyim. Toplumun temelini değiştirmişler; üretici bir toplumdan tüketici bir topluma dönüştürmüşlerdir.

Yıllarca komünistleri, Alevileri ve Kürtleri düşman olarak gören Kemalist anlayış, bugün bu grupları yanına alarak siyasi İslam ile mücadele etmeyi savunuyor. Çaresizlik içinde yanlarına birilerini aramalarını anlıyorum. Ancak benim tercihim ne siyasi İslam ne de Kemalizmdir.

Alevilerin çoğunluğu Kemalist, seküler bir bakış açısına sahiptir. Ancak Aleviler, bugün dergâhsız, örgütsüz ve cemevsiz kalmalarının nedenlerinden birinin Kemalizm olduğunu; onun yarattığı Diyanet İşleri Başkanlığı ve sözde laiklik anlayışını gözden kaçırıyorlar.

Kısacası Aleviler, cellatlarının bıçağına kafalarını dayamış, siyasi İslam karşısında duruş sergiliyorlar. İki cellattan birini tercih etmeye zorlanmışlar ve seküler yaşamı, sözde de olsa laikliği seçmiş görünüyorlar. Çünkü siyasi İslam'ın Irak'ta, Suriye'de ve Afganistan'da neler yaptığı ortadadır. İran örneğini görenler de elbette çaresizlikten Kemalizm tarafında saflarını seçmiştir.

Ben kişi olarak demokrasi tarihini Meşrutiyet ile başlatırım. Bu, bugün de devam eden bir süreçtir. Kemalizmi başlangıç olarak kabul etmiyorum. Cumhuriyet bir zorunluluk olarak ortaya çıkmış ve henüz kuruluşunu tamamlamamış bir süreçtir.

Kemalizmi, homojen bir toplum yaratmaya çalışan; tek lider, tek vatan, tek dil, tek din ve tek mezhep, tek bakış açısı üzerine kurulmuş, yaratmış olduğu resmi tarihi değişmez ve doğru kabul eden bir düzen olarak görüyorum. Bu tekli yapıyı, tarihimize yapılmış bir hançer olarak algılıyorum.

Gerçekten özgürlük isteniyorsa, Kemalist devletin yok saydıkları ve düşman gördükleriyle barışmak; daha çağdaş bir toplum için çok kültürlü, çok dilli, çok inançlı ve laik yeni bir devletin oluşumunu savunmak gerektiğini düşünüyorum.

Her devlet, üzerine kurulduğu önceki devletin mirası ve ondan öğrendiği tecrübeler üzerine şekillenir. Modern bir deyimle, biz Kemalizm’i de Osmanlı’yı da deneyimledik. Şimdi ise daha farklı, insan onuruna yakışan, sınıfsız bir ülke kurma; düşünce kalıplarını ve alışkanlıkları yıkıp özgürce düşüneceğimiz, kendi özgürlük alanlarımızı yaratacağımız bir geleceğin nüvelerini oluşturma zamanıdır…

7 Eylül 2026 Pazartesi

Kutsal Devletin "Görünmez" Kadınları

Kutsal Devletin "Görünmez" Kadınları

Gülistan Doku cinayetini hepimiz bir şekilde okuyoruz. Benim anladığım; kendisini devlet yerine koyan, "astığım astık" diyen bir zihniyet var. Bu, "tüm kadınlar benim cariyemdir" diye bakan bir anlayışın ortaya çıkardığı bir cinayettir. Kadın bu duruma itiraz etmiştir. "Neden beni izliyorsunuz?" dediğine göre ortada ısrarlı bir taciz mevcuttur. Fail, Dersim sokaklarında cariye olabilecek kadın arayışındadır. Devletin gücünü ve şiddetini; kendi egosu, arzusu, hükmetme ve yönlendirme dürtüsüyle birleştirmiştir. Bu cinayet; itirazı kabul etmeyen tacizci, tecavüzcü bir gencin, ailesinden aldığı özgüven ve güç ile işlediği bir suçtur!

Üstelik bu olay, devletin "astığım astık, kestiğim kestik" davrandığı bir süreçte yaşanıyor. Dönemin karakterine göre "her ölüm bir anarşi ve terör" sorunu olarak görülüyor; üstü kapatılıyor ve davalar açılmıyor. Gülistan Doku cinayeti, bir anlamda Dersim sokaklarını kirleten ve kadınlarını aşağılayan bu üstten bakışın, baskın ve devlet tarafından korunan Sünni inancın bir ürünüdür.

Ortada devlet destekli nefret söylemlerinin geliştiği bir ortam vardır. Bu anlayış, Alevi cemlerine "mum söndürdüler" diye bakmakta; bir anlamda imrenerek ama bu nefret söylemini içten bir kıskançlıkla yapmaktadır. Onlara göre bu cemler; evli, bekâr, reşit olmuş veya olmamış ayrımı yapmayan, toplu seks yapanların yeridir. İşte bu fesat ve nefret söylemini besleyen bir anlayış içinde yetişen bir genç, Kürt ve Alevi bir kıza yukardan bakmaktadır. "Nasıl olsa o yollu" diye düşünmüştür. Fazla ısrar etmeden onunla birlikte olmak, anın heyecanını ve eğlencesini yaşamak isteyen ergen bir gencin işlediği cinayettir bu.

"Ya benim olacaksın ya da kara toprağın!"

Bu cinayet; "Ya bana cinselliğini vereceksin, kulağıma hazzın nefesini üfleyeceksin ya da son nefesini verip kara toprağın olacaksın" bencilliğinin ürünüdür. Katilin bu eylemi tek başına işlemediği ortadadır. Amaç sadece cinsel birleşme değildir; toplu seks yapmak ve arkadaşına "Bak, benim gücüm ve kudretimi görüyorsun" havasını atmak da vardır. Bu durum, "Ben senden üstünüm; çünkü devlet benim ve yaptığımdan dolayı kimseye karşı sorumlu değilim" sözünün sessizce söylenmiş halidir.

Devletin birincil düşmanı Kürtlerdir. Arkasından Aleviler, son sırada da komünistler gelir. Gerçi tarihsel süreçte ve atmosfere göre bu sıralama değişir. Dersim bu üçünü de içinde barındıran bir "çıbanbaşıdır." Bu zihniyete göre, Dersimlilerin başına gelenler normal insanların başına gelmez. Onlar için Dersimliler, "kuyruklu ve kıllı" yaratıklardır. Bu bakış açısı, karşıdakini insan değil, hayvan olarak gören bir anlayışın yansımasıdır.

— Tarihsel not: Dersim hareketi başlarken, devam ederken ve sonunda dönemin Cumhuriyet gazetesinde Dersimlileri kıllı ve kuyruklu olarak tanımlayan kelimeler mevcuttu. O dizi yazısı bugün ibretlik olarak tekrar basılmalıdır. Sonuçta bir açılım varsa, geçmişin nefret söylemleri de yüzleşilmeye açılmalıdır. —

Bu olay; genç bir kadının öldürülüp cesedinin taşındığı bir trajedidir. Faili meçhul cinayetlerde çokça kullanılan yöntemlere uygun şekilde gömülmüştür. Dersim dereleri ve kuytulukları, içinde cesetlerden kalan kemikleri saklar. Ortaya çıkarılmamış ne kadar çok cinayet, katliamların bıraktığı ne kadar çok yüzleşilemeyen acı vardır. Dersim'de acı ve gözyaşı bir kader gibi sunulur; çünkü devlete göre onlar birer "çıbanbaşı", kadınları ise değersizdir.

Bu cinayet, "Her erkek istediği kadına teklif eder ve onunla yatar, çünkü Alevi kadını biraz meşreptir" şeklindeki çarpık bakışın bir sonucudur. Gülistan Doku cinayeti, devletin Alevi kadınına bakışının son örneğidir. Devam eden dava, bu bakışın teşhir edilmiş halidir.

Kısacası Gülistan Doku cinayeti Dersim'de işlendiği için devletin Alevi toplumuna bakışının son ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Ancak Van'da işlenen başka bir kadın cinayeti daha vardır. Orada Kürt bir kadının başına gelenler; uyuşturulması, tecavüz edilmesi, sonra da öldürülüp atılmasıdır! Bu kadın da erkek egemenliğinin ve o üstten bakışın kurbanıdır. Bu zihniyet, kadınları erkekler için bir hediye olarak görür. Onları canlı ve duygusu olmayan, sadece seks için yaratılmış birer cinsel obje olarak kabul eder.

Rojin Kabaiş cinayeti; egemen devlet anlayışının ortaya çıkardığı erkek bakış açısının, Kürt bir kadına yansımasıdır. Orada mezhepsel bakış açısından ziyade Kürt olmasının getirmiş olduğu dolaylı bir yansıma vardır. Belki katili Kürt de çıksa, o Kürt devletin istediği Kürt’tür; aslını inkâr eden, aslına her türlü eziyeti reva gören bir üstten bakış açısına sahiptir. Sonuçta cinayeti işleyenin etnik kimliğinden daha önemli olan; onun nasıl eğitilmiş olduğu ve devletin kabul ettiği resmi tarih ile nasıl biçimlendirildiğidir.

Kadın cinayetleri, hiçbir ayrım olmaksızın egemen bakışın kadınlar üzerindeki şiddetidir. Bu yüzden bu cinayetlerin hepsi siyasidir.

5 Eylül 2026 Cumartesi

Sarı Saçlı Adamın Evcilleştirilmiş Şairi

Sarı Saçlı Adamın Evcilleştirilmiş Şairi

Nazım Hikmet sergisi açılmış İzmir'de...

Sermaye, Nazım'ı kucaklayarak onun komünist geçmişini silip âşık, sevgileri için şiir yazan romantik bir insana dönüştürüyor. Sermaye birine sahip çıkıyorsa onun geçmişini, düşüncesini, yaşamını yeniden yaratıp onu bir metaya dönüştürür. Güzel sunumları, yeniden biçimlendirilen hayat öyküsüyle Nazım, sistem içinde, sistemin, sarı saçlı adamın bir neferine dönüşür. Kavga ettiği sistem, şimdi onu kendi diliyle anlatıyor; kendi hikâyesinin içinden onu yeniden kuruyor. Onu içeride tutan, ona işkence yapanlar bu yeni biçimin altında görünmez...

Ne zaman bir solcuya sermaye sahip çıksa, onu metalaştırdığına şahitlik ederim; içini boşaltır, alınıp satılan bir kartpostal hâline getirir. Sonunda, postal içinde ayakta duranların işkence yaptığı görünmez hâle gelir; postalların kimleri ezdiği, neden ezdiği unutulur. Düşüncesinden, yazdığı yazılardan dolayı içeride kalan, işkenceye maruz kalan insanları romantikleştirip onun gerçekliğini ortadan kaldırırlar.

Kartpostala dönüşen şair, sermaye ve onun üzerinden para kazananlar için postal sevici, postal sahiplerine emir veren lideri seven biri oluverir. Aslında o postallar onu çok ezmiştir. O postallar yüzünden kaçmıştır memleketinden; unutulur...

Sermaye içinde çalışan eski solcular, artık vazgeçin solcuların, devrimcilerin içini boşaltmaktan. Siz yapacak başka iş bulamıyorsunuz, biliyorum ama bırakın şairi komünist hâliyle; biraz ona saygı duyun...

Eski solcular en çok sola zarar vermeye devam ediyor. Çünkü sermayenin Nazım'ı dönüştürmesine içeriden itiraz etmesi gerekenler, çoğu zaman bu dönüşümün parçası hâline geliyor. Sermaye sahibi olan eski solcular, onların yanında çalışan solcular ve dışarıdan onlardan para beklentisi olan solcular da yapılan işlere alkış tutmaktan başka bir şey yapmıyorlar.

Solu bu kadar ayakaltına alıp ezmeyin. Zaten postallar gerektiği kadar ezmiş, nefes almakta zorlanmış...

Nazım Hikmet'i ezenler, bugün yaşadığımız rejimi kuran babalardır.

Dün Nazım'ı susturan anlayış ile bugün onu zararsız bir şaire dönüştüren anlayış birbirinden bütünüyle kopuk değildir.

Bugün yaşadığımız tüm sorunların gerçek sorumluları, Nazım Hikmet'i ezip yurt dışında sürgünde yaşamaya zorlayanlardır. Nazım Hikmet'i cezaevinde çürütenler, bugün sermayenin gerçek koruyuculuğuna devam ediyorlar.

Her yapılan etkinlik, hiç yoktan iyidir, diyebilirsiniz. Elbette bir şairin yeniden hatırlanması, eserlerinin insanlarla buluşması değerlidir. Ama mesele, onu nasıl hatırladığınızdır. Nazım Hikmet bu sistemle kavga etti, tıpkı Sabahattin Ali gibi. Biri ülke sınırları içinde faili meçhul bir cinayete kurban edildi; hepimiz aslında onun katilinin kim olduğunu biliyoruz. Nazım Hikmet sürgünde öldü.

Nazım Hikmet'in ailesinin önemli bir bölümü solcu değildir; sistemle uyumlu, devlet ve düzenle ilişkileri güçlü, köklü bir ailedir. Nazım Hikmet onların içinde, bir anlamda, ayrık otu gibidir. Kendi tercihini açık ve net olarak ortaya koymuş, her türlü baskıyı göze almış, inandığı yoldan dönmemiş gerçek bir komünist şairdir.

Sadece şair demek haksızlık olur. Yazardır, tiyatro yazarıdır, sinema senaryoları yazmış ve sinema alanında çalışmıştır. Çok yönlü üreten bir sanatçıdır.

Nazım'ı sadece aşklarıyla anmak, onun aşk şiirleriyle tanımlamaya çalışmak, ona yapılacak en büyük kötülüktür.

Onu evcilleştirmek, yalnızca geçmişini değiştirmek değil; bugün hâlâ bize söyleyeceklerini susturmaktır.

Nazım Hikmet bugün de sansüre karşı savaşıyor, tabuları kırmaya devam ediyor...

 

 

31 Ağustos 2026 Pazartesi

Şiirin Kırmızı Mürekkebi, Moskova'nın Kalemi

Şiirin Kırmızı Mürekkebi, Moskova'nın Kalemi

Nazım Hikmet, bugün yaşasaydı belki dün (30 Ağustos)  paylaşılan şiirlerinden yaptığı alıntıları asla yazmazdı...

Ne yaparsın, o dönemin solcularının başına ne geldiyse Nazım'ın da başına geldi. O da işi abarttı; en güzel cümlelerini belki de o şiirlerin içinde kullandı. Cezaevinden çıkmak için solcu aydınların önüne, kurucu lidere ithafen şiirler ve yazılar yazdırıldı. "Ya aç kalacaksın ya içeride çürüyeceksin ya da özgürlük..." diye baskı uyguladılar. Birçok kişi, özellikle cezaevinde olanlar, bu baskıya boyun eğip yazdılar...

Nazım Hikmet tarihi bilmiyor muydu? Elbette biliyordu. Yaşanan tarihin her kaldırımında Nazım Hikmet'in bir akrabasının izi vardır. Devletleşme sürecinde her konan taşta bulabilirsiniz o parmak izini.

Akrabalarından farklı bir yol izler Nazım; Moskova'ya döner yüzünü. Moskova neyi işaret ederse, o da ona bakarak "Bu doğru, bu yanlış." der.

Moskova, Anadolu'daki savaşı antiemperyalist bir savaş olarak tanımlar; Nazım da onun söylediklerini tekrar eder. İster inanır, ister inanmaz ama söyler. Çünkü parti disiplinine çok inanmıştır. Örgütlüdür Nazım, örgütünün çizgisinden çıkmaz.

Bugün solcuların ellerinde Türk bayrağıyla yola çıkmasının, işçi sınıfının her eylemde ellerinde Türk bayrağıyla bulunmasının arkasında, işte tarihin bu başlangıcında Moskova'nın izi vardır. Moskova onlara öyle telkinde bulunmuştur ve onlar da ellerine Türk burjuvazisinin bayrağını alıp yola, eylemlere çıkmıştır.

Devlet için kimin ne taşıdığının önemi yoktur; ezilmesi gerekiyorsa ezer. Yani karşı tarafın elinde Türk bayrağı varmış, kızıl bayrak varmış, önemli değildir.

Devletin kendisine göre bir düşman tanımı vardır ve düşman gördüğüne karşı acımasızdır.

Yetmişli yıllarda yaygınlaşan gecekondu, alan açma, şehirleşme ya da şehirlerin köylüleştirilme süreci vardır.

27 Mayıs'tan sonra solcu olan Aleviler, gecekondularına, evlerine asıp "Bana dokunma, ben zararsızım." dedikleri bayrakları ve Atatürk fotoğraflarını gecekonduların yüzüne astılar; gelen belediyenin yıkım ekiplerine karşı.

Belediyenin yıkım ekibi, ilk etapta yıkıp geçti.

Bunun daha kârlı bir iş olduğunun farkına varan devleti yöneten siyasiler, gecekondulaşmaya yol verip, o yolu olmayan sarp yerlere elektrik ve yol götürünce yıkım ekiplerinin işi de sonlandı. Yani gecekonduları ne devrimciler koruyabildi ne de Türk bayrağı ve Atatürk portresi...

Dönemin siyasi liderlerinin oy devşirmesiyle gecekondulaşma yaygınlaştı; hatta ilk gecekondu mafyası da o süreçte olgunlaştı.

Sonuçta Moskova vermiştir Türk bayrağını Türk solcusunun eline.

Moskova işaret etmiş, çıkarına uygun bir şekilde...

Moskova'ya karşı gelmek ne haddine Türk solcusunun? Henüz ne tam kendi benliğini oluşturabilmiş ne de gerçek anlamda örgütlenebilmiştir. Komintern ile sınırlanmış çevre ülkelerde sol hareket, Komintern'in eline geçmiş; o süreçte komünistlerin ipini eline alan yapı, onları gerek gördüğü gibi biçimlendirmiştir. Çünkü ilk kurulan devlet yaşamalıdır, ne pahasına olursa olsun...

Hangi ülkede olursa olsun, Moskova'nın çıkarına kim karşı geliyorsa cezaevi yolu gözükmüş; işine geleni korumuş, almış götürmüş Moskova'ya, işine gelmeyeni ise...

Ülkemizde Sansaryan Han'da işkence görmüştür. İşkence gören, cezaevinde yatanların hepsi Moskova'nın işaret ettiği, Moskova'nın çıkarına uymayan ve kulağı çekilmesi gerekenlerdir. Moskova işaret etmiş, kulağını devlet çekmiştir...

Dün böyle bir disiplin ile biçimlenen solcu, bugün dünün iziyle yarına bakmaya çalışıyor. Elbette hepsi değildir. Moskova'nın biçimlendirdiği çizgiye itiraz edip farklı yolu deneyenlerin akıbeti, 12 Mart sürecinde çıplak olarak ortadadır...

Devrimci liderlerin ölümünde sadece devletin ve NATO'nun yeraltı örgütlenmesi Gladio'nun eseri olarak bakmak doğru değildir. Her idam, infaz, işkence bir anlamda Moskova'nın çıkarına uygundur. Onun yolundan gitmeyenlerin sonu bellidir!

Ya yüzleş ya da alışkanlıklarını bozma, öğretilmiş yolda devam et!

Bugün solcuların kafası karışık. Çünkü ya Moskova'nın yolundan gitmeye çalışacak ya da tarihle yüzleşip gerçek sınıf bayrağını eline alıp mücadele edecek.

İşçi sınıfının bayrağı alın teridir; mücadele de vurulup üzeri kanla yeniden renklenen tulumudur, gömleğidir...

Sınıfların kendisine uygun bayrakları vardır. Burjuvazinin yarattığı bir bayrak, işçi sınıfının bayrağı olamaz.

Burjuva devletinin oluşturduğu resmî tarih, işçi sınıfının tarihi değildir.

Her sınıf kendi tarihini yazacaktır.

Kaçınılmaz olan budur. Sınıflar kendi tarihlerini kendi penceresinden yazar. Bizim gibi ülkelerde işçi sınıfı, kendi tarihini yazmak yerine burjuvazinin penceresinden bakıyor.

Devletin sönümlenmesini, üretenin yönetici olmasını savunan işçi sınıfının politikası; devletin bayramlarını kutlayıp orada ötekileştirilmiş halklar üzerine nefret söyleminin gelişimine katkı sunmak değildir.

İşçi sınıfının çıkarı, alın terine burjuva bayraklarını yansıtmak değildir. Tersine, tüm burjuva bayraklarını o alın terinin içine hapsetmek; sınıfsız, sınırsız, bir arada yaşayan ve üreten bir dünya kurmaktır.

Sınıfın tek bayrağı vardır ve o da evrenseldir.

Sınıfı ezenlerin nasıl ki sınırı yoksa; her ülkede ürettikleri malları, sınıfın üzerindeki sömürüden kâra dönüştürüp piyasaya sürüyorlarsa, sınıf da onların sömürüsü altında sineye çekilmek yerine mücadele alanını bütün ülkelere yaymalı, küresel dayanışmayla mücadele vermelidir.

İşçi sınıfının duruşu evrenseldir; tıpkı ideolojisi gibi.

Sınıfın çıkarı, işçilerin birliğinin çıkarıdır.

Burjuvazinin "böl, parçala, yönet" politikası karşısında artık o eski yöntemleri çöpe atmış; sınıfın çıkarına uygun, bir arada yaşayan, birlikte üreten bir sınıf mücadelesidir esas olan.

Nazım bütün bunları bilmiyor muydu?

Elbette biliyordu. Ama dönemin siyasi iradesine, parti disipliniyle boyun eğdiği için o boyun eğişe uygun şiirler yazmıştır.

Bugün yaşasaydı, o şiirleri yazar mıydı?