İnsan Sırtında Kurulan Düzen: Joko’nun Doğum Günü
Bir doğum günü, aynı zamanda işe başladığınız gün. Her yaşınız çalıştığınız yılla anılır. Bir iş yerinde üç yıl çalışıyorsanız üç yaşında olmuş oluyorsunuz ve sizin için o gün aile içinde bir doğum günü hediyesi verilir. İnsan, çalıştığı ve eve para getirdiği sürece yaş alır.
Topor’u ben önce çizgileriyle tanıdım. Kara mizahın o dehşet
dilini öyle bir kullanır ki çizgilerinde hayran olmamak elde değildir. Yahudi
bir ailenin çocuğu; savaş yıllarında başka bir ailenin yanına Katolik olarak
bırakılması ve savaş sonrası tekrar ailesiyle birleşmesi, yeniden Yahudi
olması… Ailesinin doğduğu ülkede değil de Fransa’da yaşamaya devam etmeleri ve
Fransız kültürü ile Polonya gettolarının acısının karışımı, onda kara mizahın
dilini kökten etkilemiştir.
Elbette o sadece kara mizahın değil, başka düşünce
yöntemlerini de hicvin diliyle buluşturur. Kafka’nın göndermeleri Topor’da
başka bir biçime bürünür. Sadece çizgilerinde mi? Elbette değil. Yazdığı
metinlerde de o ince hiciv dili, tarihin dehlizleri arasında bizi dolaştırır;
en olmayacak gibi gözüken absürt anlatımlarıyla görünür kılar. Topor’un bu
yaklaşımı “Joko’nun Doğum Günü” adlı eserinde çok çarpıcı bir biçimde ortaya
çıkar.
Kısaca o, görünenin arkasındaki gerçekliği alaycı bir dille
okuyana sunar. İnsanların kahkaha atmasını değil, acıyla yüzleşmesini ister. O
ince iğneler öyle bir batar ki insan, gülecek mi ağlayacak mı bilemez; ikisinin
arası gülme sesleriyle karşılaşır. Çünkü insan bazen ağlayacak hâline güler.
Onda zaman ve coğrafya sınırları yoktur; hikâyeler herhangi
bir zamanda, herhangi bir ülkede geçebilir. Çünkü insan benzer sorunları her
yerde yaşar. Mizahın dili çoğu zaman yereldir; yazıldığı dilin kıvrımlarında
doğar. Bu yüzden mizahî eserlerin küresel ölçekte aynı etkiyi göstermesi
zordur. Bizim güldüğümüz, dilimizin özellikleriyle kurulmuş bir espri başka bir
dilde hiçbir karşılık bulamayabilir. Topor ise bu eserinde evrensel dili öyle
imgeler içinde yakalar ki hangi dilde olursa olsun sizi kurduğu dünyanın içine
alır; orada inceden inceye iğnelerini batırır ve kanadığımızın bile farkına
varmayız.
Joko, atık su deposu için yapılan sınava girmiş ve
başarmıştır. Evinden uzakta olan bu atık deposuna gidip gelmektedir. Henüz
birinci yılında, yolda yürürken başka bir gelir kapısının açılacağını düşünmez.
O çekingendir, bir anlamda ürkek. O sırada yaşadığı şehirde Concordia Oteli’nde
bir kongre düzenlenmektedir. Bir kongrenin onun hayatını değiştireceğinin
farkında bile değildir.
Joko bir sabah atık deposundaki işine gitmek için uyanır,
sokağa çıkar ve kongrecilerle tanışır. Onların istemi, kendilerini sırtında
taşıyarak istedikleri yere götürmesidir; kısaca hamal olmasını isterler. O da
önce reddeder, ancak karşılığında para alacağını öğrendikten sonra bir anlamda
gönüllü olarak onları taşımayı kabul eder. Artık gökyüzüne bakmaz. Sırtında
taşıdığı insanla kurduğu iletişim bir insani ilişki gibi görünür, ama aslında
parazit bir düzendir; hem emeğini alırlar hem de istediklerini yaptırırlar.
Oyun kısaca, sıradan bir işçi olan Joko’nun önce para
karşılığında insanları sırtında taşımayı kabul etmesi, sonra bu durumun giderek
kalıcı bir sömürü düzenine dönüşmesini anlatır. İnsan bazen farkında olmadan
sırtına binen düzeni kendi elleriyle kurar. Bize ideal olarak sunulan
düzenlerin zaman içinde çözülmesine ve yerini sömürüye bırakmasına tanık
oluruz.
Zaman içinde işler o kadar kötüleşir ki Joko’nun sırtına
yapışırlar. Ayrılmaları çok zordur. Bu arada kız kardeşi, sırtında yapışık
olanların yiyeceği olur. En yakınını kaybetmiş olmasına rağmen acısını dahi
yaşayamadan, annesinin kaybolan eşyasına duyduğu acı, maddi olanın manevi
olanın önüne geçtiğini gösterir. Yabancılaşma tam da burada başlar.
Joko’nun üçüncü doğum gününde annesi, sırtına yapışanları
balta bıçakla parçalar; çünkü çocuğunun onlara para getirmesi, diğerlerinin
yaşamından daha önemlidir.
“Joko’nun Doğum Günü” aslında pesimist, yani kötümser bir
bakış açısına sahiptir. Hangi toplumda yaşarsanız yaşayın, o toplum içinde arzu
edilmeyen ve öngörülmeyen olaylar yaşanır ve zaman içinde kaos hâkim olur. Bu
nedenle eser, distopik yazım biçimi ve kara mizah kurgusuyla benzersizdir.
Joko’nun sisteme karşı direnişi yok edilir ve zamanla para kazanmak isteyen
işçi, yürüyen bir bedene dönüşür. Tabii siz ezilirken başınızı kaldırmayasınız
diye tepenizde oturup size hükmeden bir zengin mutlaka vardır.
Topor’un oyunu, bugün içinde yaşadığımız toplumsal
gerçekliği bir boyutuyla ortaya koyuyor. Oyunu bu kadar başarıya taşıyan
tasarımlara ve yönetmenin organizasyonuna bir göz atalım.
Öncelikle sahneden, yani dekordan söz edelim. Sahne
tasarımını Veli Kahraman üstlenmiş ve sahneyi sade tutmuş; sahnede fazla hiçbir
şey yok. Oyunda neye ihtiyaç duyuluyorsa sahnede var. Seyirciye göre sağ
tarafta Joko’nun iş yerine gönderme yapan borular; atık su boşaltmak için
vanalar ve borular. Ortada dikdörtgen platformlar yükselti içinde yer alıyor.
En sol tarafın arka kısmında salyangoz kabuğunu andıran bezlerden yapılmış bir
çıkıntı var; oyunun sonuna doğru yatağa dönüşecek ve iç organları temsil
edecek.
Dekora ışık tasarımını Muhammet Uzuner üstlenmiş ve her
sahnede oyuna derinlik katıyor. Arka fonda değişen ışıklar ve gölgeler
oyuncuların makyajını öne çıkarıyor. Üsten bakışın verdiği özgüven ve
bencillik, boyalarla birleşince Topor’un dünyası sahnede görünür hâle geliyor.
Kongre üyeleri aynı zamanda masum bir insanı köleye
dönüştürmenin, onun kanını emen bir keneye dönüşmenin temsilidir. Kolları ve
bacaklarıyla taşıyanı sarmaları, rahatlıkları… Bu etkiyi sağlayan kostüm
tasarımını Nihan Şen gerçekleştirmiş. Kostümler öyle iyi düşünülmüş ki her
oyuncuya rolüne ve görevine uygun verilmiş; onları belirli bir zamana
taşımıyor, zamansız bir alan içinde rahat hareket etmelerini sağlıyor.
Sanki bir insanı sırtında taşımıyor gibi bir rahatlık sunan,
omurgayı gösteren o sırtlıklar, pantolonlar ve oyuncunun terini saklayan dokulu
kıyafetler çok hoşuma gitti. Oyuna derinlik veren dış sesler ve müzik, Berkay
Özideş’in tasarımıyla sahneye yansıyor. Müzik, sahneler arası geçişleri ve
duyguları ışığın karanlıktan aydınlığa geçişi gibi destekliyor. Sözleri
bastırmak yerine öne çıkarıyor.
Hareket denilince koreografi akla geliyor. Hicran Akın her
sahneyi ve her metni oyunculara öyle yönlendirmiş ki oyun sanki doğal akışında
hep böyle oynanıyormuş gibi görünüyor. Ne abartı ne de fazlalık var. Sahnede
kaos yok ama düzen var; aynı zamanda o kaos hissi de izleyiciye aktarılıyor.
Dramaturg Oya Yağcı, yönetmene öyle bir alan sunmuş ki
sözler aksamadan, bir şiiri okur gibi oyuncuların ağzından çıkıyor. Her ses bir
harekete dönüşüyor. Gözünüzü kapatın ve oyunu dinleyin; sahnenin atmosferine
anında dahil oluyorsunuz.
Her oyuncu çok başarılı, ama Harun Özkan sahneden hiç
ayrılmadan oyunun tüm ağır yükünü başarıyla taşırken ne sesinde ne de oyunda
aksamaya izin vermedi. Genç bir oyuncunun bu kadar güçlü öne çıkması, diğer
oyuncuların katkılarıyla daha da anlam kazanıyor. Tiyatro, birlikte üretilen
bir sanat ve bu ortak başarı bunu gösteriyor. Bu arada, söz etmeden geçmek
olmaz: Oyunda, mim tiyatrosunun tüm tekniklerini görebiliyorsunuz.
Bu kadar iyi organize eden yönetmen… Elbette yardımcıları ve
oyun sırasında ışık ve efekt masasını kontrol edenlerin emeği de göz ardı
edilmemeli. Sonuçta bütünlük, yönetmen Muhammet Uzuner’in tecrübesini ve
ustalığını da gözler önüne seriyor.
Her oyun bittiğinde alkış, CAS oyuncularına yabancı
değildir. Elbette burada, tiyatro anlayışı ve bu anlayışın canlı olarak bize
sunumu da önemlidir. Arzu Gamze Kılınç ve Muhammet Uzuner ikilisinin yarattığı
yeni bir dünyanın konukları olmak ise büyük bir onur veriyor. O güzel atmosfer
içinde yaratılan dünyaların izleyicisi olmak, bizi adeta oranın bir parçası
hâline getiriyor.
Oyun bittiğinde kulağımda bir şarkı sözü dolaştı:
“Herkes biliyor
zarların hileli olduğunu
Herkes biliyor iyilerin kaybettiğini
Herkes biliyor dövüşün hileli olduğunu
Yoksullar yoksul kalır, zenginler zenginleşir
İşler böyledir, herkes biliyor.
Herkes cebi için konuşuyor
Herkes biliyor.”
– Leonard Cohen
İsmail Cem Özkan
Oyunun Künyesi:
Yazar: Roland Topor
Çeviren: Mine Kırıkkanat
Yöneten: Muhammet Uzuner
Sahne Tasarımı: Veli Kahraman
Kostüm Tasarımı: Nihan Şen
Müzik: Berkay Özideş
Koreografi: Hicran Akın
Işık Tasarımı: Muhammet Uzuner
Dramaturg: Oya Yağcı
Yönetmen Yardımcısı: Murat Aytekin
Oyun Fotoğrafları: Arzu Gamze Kılınç
Işık Kumanda: Ekin Bora Boran, Osman Onur Can
Efekt Kumanda: Murat Aytekin
Oynayanlar: Ali Güvendi, Bilge Nur Serçe, Harun Özkan, İrem
Ala, Petek Kayaalp, Sude Gediktaş, Zeynep Yüce.
.jpeg)