14 Mart 2026 Cumartesi

İnsan Sırtında Kurulan Düzen: Joko’nun Doğum Günü

İnsan Sırtında Kurulan Düzen: Joko’nun Doğum Günü


Bir doğum günü, aynı zamanda işe başladığınız gün. Her yaşınız çalıştığınız yılla anılır. Bir iş yerinde üç yıl çalışıyorsanız üç yaşında olmuş oluyorsunuz ve sizin için o gün aile içinde bir doğum günü hediyesi verilir. İnsan, çalıştığı ve eve para getirdiği sürece yaş alır.

Topor’u ben önce çizgileriyle tanıdım. Kara mizahın o dehşet dilini öyle bir kullanır ki çizgilerinde hayran olmamak elde değildir. Yahudi bir ailenin çocuğu; savaş yıllarında başka bir ailenin yanına Katolik olarak bırakılması ve savaş sonrası tekrar ailesiyle birleşmesi, yeniden Yahudi olması… Ailesinin doğduğu ülkede değil de Fransa’da yaşamaya devam etmeleri ve Fransız kültürü ile Polonya gettolarının acısının karışımı, onda kara mizahın dilini kökten etkilemiştir.

Elbette o sadece kara mizahın değil, başka düşünce yöntemlerini de hicvin diliyle buluşturur. Kafka’nın göndermeleri Topor’da başka bir biçime bürünür. Sadece çizgilerinde mi? Elbette değil. Yazdığı metinlerde de o ince hiciv dili, tarihin dehlizleri arasında bizi dolaştırır; en olmayacak gibi gözüken absürt anlatımlarıyla görünür kılar. Topor’un bu yaklaşımı “Joko’nun Doğum Günü” adlı eserinde çok çarpıcı bir biçimde ortaya çıkar.

Kısaca o, görünenin arkasındaki gerçekliği alaycı bir dille okuyana sunar. İnsanların kahkaha atmasını değil, acıyla yüzleşmesini ister. O ince iğneler öyle bir batar ki insan, gülecek mi ağlayacak mı bilemez; ikisinin arası gülme sesleriyle karşılaşır. Çünkü insan bazen ağlayacak hâline güler.

Onda zaman ve coğrafya sınırları yoktur; hikâyeler herhangi bir zamanda, herhangi bir ülkede geçebilir. Çünkü insan benzer sorunları her yerde yaşar. Mizahın dili çoğu zaman yereldir; yazıldığı dilin kıvrımlarında doğar. Bu yüzden mizahî eserlerin küresel ölçekte aynı etkiyi göstermesi zordur. Bizim güldüğümüz, dilimizin özellikleriyle kurulmuş bir espri başka bir dilde hiçbir karşılık bulamayabilir. Topor ise bu eserinde evrensel dili öyle imgeler içinde yakalar ki hangi dilde olursa olsun sizi kurduğu dünyanın içine alır; orada inceden inceye iğnelerini batırır ve kanadığımızın bile farkına varmayız.

Joko, atık su deposu için yapılan sınava girmiş ve başarmıştır. Evinden uzakta olan bu atık deposuna gidip gelmektedir. Henüz birinci yılında, yolda yürürken başka bir gelir kapısının açılacağını düşünmez. O çekingendir, bir anlamda ürkek. O sırada yaşadığı şehirde Concordia Oteli’nde bir kongre düzenlenmektedir. Bir kongrenin onun hayatını değiştireceğinin farkında bile değildir.

Joko bir sabah atık deposundaki işine gitmek için uyanır, sokağa çıkar ve kongrecilerle tanışır. Onların istemi, kendilerini sırtında taşıyarak istedikleri yere götürmesidir; kısaca hamal olmasını isterler. O da önce reddeder, ancak karşılığında para alacağını öğrendikten sonra bir anlamda gönüllü olarak onları taşımayı kabul eder. Artık gökyüzüne bakmaz. Sırtında taşıdığı insanla kurduğu iletişim bir insani ilişki gibi görünür, ama aslında parazit bir düzendir; hem emeğini alırlar hem de istediklerini yaptırırlar.

Oyun kısaca, sıradan bir işçi olan Joko’nun önce para karşılığında insanları sırtında taşımayı kabul etmesi, sonra bu durumun giderek kalıcı bir sömürü düzenine dönüşmesini anlatır. İnsan bazen farkında olmadan sırtına binen düzeni kendi elleriyle kurar. Bize ideal olarak sunulan düzenlerin zaman içinde çözülmesine ve yerini sömürüye bırakmasına tanık oluruz.

Zaman içinde işler o kadar kötüleşir ki Joko’nun sırtına yapışırlar. Ayrılmaları çok zordur. Bu arada kız kardeşi, sırtında yapışık olanların yiyeceği olur. En yakınını kaybetmiş olmasına rağmen acısını dahi yaşayamadan, annesinin kaybolan eşyasına duyduğu acı, maddi olanın manevi olanın önüne geçtiğini gösterir. Yabancılaşma tam da burada başlar.

Joko’nun üçüncü doğum gününde annesi, sırtına yapışanları balta bıçakla parçalar; çünkü çocuğunun onlara para getirmesi, diğerlerinin yaşamından daha önemlidir.

“Joko’nun Doğum Günü” aslında pesimist, yani kötümser bir bakış açısına sahiptir. Hangi toplumda yaşarsanız yaşayın, o toplum içinde arzu edilmeyen ve öngörülmeyen olaylar yaşanır ve zaman içinde kaos hâkim olur. Bu nedenle eser, distopik yazım biçimi ve kara mizah kurgusuyla benzersizdir. Joko’nun sisteme karşı direnişi yok edilir ve zamanla para kazanmak isteyen işçi, yürüyen bir bedene dönüşür. Tabii siz ezilirken başınızı kaldırmayasınız diye tepenizde oturup size hükmeden bir zengin mutlaka vardır.

Topor’un oyunu, bugün içinde yaşadığımız toplumsal gerçekliği bir boyutuyla ortaya koyuyor. Oyunu bu kadar başarıya taşıyan tasarımlara ve yönetmenin organizasyonuna bir göz atalım.

Öncelikle sahneden, yani dekordan söz edelim. Sahne tasarımını Veli Kahraman üstlenmiş ve sahneyi sade tutmuş; sahnede fazla hiçbir şey yok. Oyunda neye ihtiyaç duyuluyorsa sahnede var. Seyirciye göre sağ tarafta Joko’nun iş yerine gönderme yapan borular; atık su boşaltmak için vanalar ve borular. Ortada dikdörtgen platformlar yükselti içinde yer alıyor. En sol tarafın arka kısmında salyangoz kabuğunu andıran bezlerden yapılmış bir çıkıntı var; oyunun sonuna doğru yatağa dönüşecek ve iç organları temsil edecek.

Dekora ışık tasarımını Muhammet Uzuner üstlenmiş ve her sahnede oyuna derinlik katıyor. Arka fonda değişen ışıklar ve gölgeler oyuncuların makyajını öne çıkarıyor. Üsten bakışın verdiği özgüven ve bencillik, boyalarla birleşince Topor’un dünyası sahnede görünür hâle geliyor.

Kongre üyeleri aynı zamanda masum bir insanı köleye dönüştürmenin, onun kanını emen bir keneye dönüşmenin temsilidir. Kolları ve bacaklarıyla taşıyanı sarmaları, rahatlıkları… Bu etkiyi sağlayan kostüm tasarımını Nihan Şen gerçekleştirmiş. Kostümler öyle iyi düşünülmüş ki her oyuncuya rolüne ve görevine uygun verilmiş; onları belirli bir zamana taşımıyor, zamansız bir alan içinde rahat hareket etmelerini sağlıyor.

Sanki bir insanı sırtında taşımıyor gibi bir rahatlık sunan, omurgayı gösteren o sırtlıklar, pantolonlar ve oyuncunun terini saklayan dokulu kıyafetler çok hoşuma gitti. Oyuna derinlik veren dış sesler ve müzik, Berkay Özideş’in tasarımıyla sahneye yansıyor. Müzik, sahneler arası geçişleri ve duyguları ışığın karanlıktan aydınlığa geçişi gibi destekliyor. Sözleri bastırmak yerine öne çıkarıyor.

Hareket denilince koreografi akla geliyor. Hicran Akın her sahneyi ve her metni oyunculara öyle yönlendirmiş ki oyun sanki doğal akışında hep böyle oynanıyormuş gibi görünüyor. Ne abartı ne de fazlalık var. Sahnede kaos yok ama düzen var; aynı zamanda o kaos hissi de izleyiciye aktarılıyor.

Dramaturg Oya Yağcı, yönetmene öyle bir alan sunmuş ki sözler aksamadan, bir şiiri okur gibi oyuncuların ağzından çıkıyor. Her ses bir harekete dönüşüyor. Gözünüzü kapatın ve oyunu dinleyin; sahnenin atmosferine anında dahil oluyorsunuz.

Her oyuncu çok başarılı, ama Harun Özkan sahneden hiç ayrılmadan oyunun tüm ağır yükünü başarıyla taşırken ne sesinde ne de oyunda aksamaya izin vermedi. Genç bir oyuncunun bu kadar güçlü öne çıkması, diğer oyuncuların katkılarıyla daha da anlam kazanıyor. Tiyatro, birlikte üretilen bir sanat ve bu ortak başarı bunu gösteriyor. Bu arada, söz etmeden geçmek olmaz: Oyunda, mim tiyatrosunun tüm tekniklerini görebiliyorsunuz.

Bu kadar iyi organize eden yönetmen… Elbette yardımcıları ve oyun sırasında ışık ve efekt masasını kontrol edenlerin emeği de göz ardı edilmemeli. Sonuçta bütünlük, yönetmen Muhammet Uzuner’in tecrübesini ve ustalığını da gözler önüne seriyor.

Her oyun bittiğinde alkış, CAS oyuncularına yabancı değildir. Elbette burada, tiyatro anlayışı ve bu anlayışın canlı olarak bize sunumu da önemlidir. Arzu Gamze Kılınç ve Muhammet Uzuner ikilisinin yarattığı yeni bir dünyanın konukları olmak ise büyük bir onur veriyor. O güzel atmosfer içinde yaratılan dünyaların izleyicisi olmak, bizi adeta oranın bir parçası hâline getiriyor.

Oyun bittiğinde kulağımda bir şarkı sözü dolaştı:

 “Herkes biliyor zarların hileli olduğunu

Herkes biliyor iyilerin kaybettiğini

Herkes biliyor dövüşün hileli olduğunu

Yoksullar yoksul kalır, zenginler zenginleşir

İşler böyledir, herkes biliyor.

Herkes cebi için konuşuyor

Herkes biliyor.”

– Leonard Cohen

 

İsmail Cem Özkan

 

Oyunun Künyesi:

Yazar: Roland Topor

Çeviren: Mine Kırıkkanat

Yöneten: Muhammet Uzuner

Sahne Tasarımı: Veli Kahraman

Kostüm Tasarımı: Nihan Şen

Müzik: Berkay Özideş

Koreografi: Hicran Akın

Işık Tasarımı: Muhammet Uzuner

Dramaturg: Oya Yağcı

Yönetmen Yardımcısı: Murat Aytekin

Oyun Fotoğrafları: Arzu Gamze Kılınç

Işık Kumanda: Ekin Bora Boran, Osman Onur Can

Efekt Kumanda: Murat Aytekin

Oynayanlar: Ali Güvendi, Bilge Nur Serçe, Harun Özkan, İrem Ala, Petek Kayaalp, Sude Gediktaş, Zeynep Yüce.

Hiç yorum yok: