19 Şubat 2026 Perşembe

Hoşgörüden Tasfiyeye: Osmanlı Tiyatrosunun Kırılma Noktası

Hoşgörüden Tasfiyeye: Osmanlı Tiyatrosunun Kırılma Noktası

Ülkemizde vatandaşlıktan önce tebaa vardı; daha sonra vatandaşlık kavramı ortaya çıktı. Tebaa döneminde Müslümanlar ve gayrimüslimler bulunuyor; hukuk ve toplum düzeni büyük ölçüde bu ayrım üzerinden şekilleniyordu. Müslümanlara tanınan kimi ayrıcalıkların gayrimüslimler için sınırlı olması, devlet-toplum ilişkisinin temel belirleyicilerinden biriydi.

19. yüzyıla gelindiğinde Batı’dan esen siyasal ve düşünsel rüzgârlar, Osmanlı hanedanlığını yeni bir yönelimle karşı karşıya bıraktı. Artık eski askerî üstünlük yoktu; fetihlerin yerini toprak kayıpları almıştı. Devletin mali dengesi zorlanıyor, askerî ve bürokratik yapının finansmanı giderek ağırlaşıyordu. Bu koşullar, Osmanlı yönetimini Batı’dan uzaklaşmak yerine Batı’yla uyum arayışına yöneltti.

Gayrimüslim unsurlar ise, devlet ve askerî bürokraside sınırlı yer bulabildikleri için daha çok zanaat, ticaret ve çeşitli üretim alanlarında yoğunlaşmışlardı. Özellikle kent merkezlerinde gelişen bu faaliyetler, Batı’daki Sanayi Devrimi’nin etkisiyle yeni bir anlam kazandı. Fransız Devrimi’nin siyasal eşitlik söylemi ile Sanayi Devrimi’nin ekonomik dönüşümü birleşince, daha önce tali görülen meslek ve üretim biçimlerinin aslında modern toplumun temel unsurları olduğu daha görünür hâle geldi.

Bu dönüşümün etkisiyle Osmanlı yönetimi ıslahat arayışlarını hızlandırdı. 3 Kasım 1839 tarihli Tanzimat Fermanı ve 18 Şubat 1856 tarihli Islahat Fermanı, hukuki eşitlik ilkesini ilan ederek tebaa anlayışını dönüştürmeye yöneldi. Bu düzenlemelerle “eşit vatandaşlık” fikrinin temelleri atıldı; I. Meşrutiyet ile anayasal çerçeve oluşturuldu. Ancak ilan edilen eşitliğin uygulamada tam ve kesintisiz biçimde gerçekleştiğini söylemek güçtür; süreç hem toplumsal hem siyasal gerilimler üretmiştir.

Eşitlik fikri, gayrimüslimlere yalnızca haklar değil, yükümlülükler de getirmiştir. Askerlik meselesi bunlardan biridir. O güne kadar hiyerarşik bir düzen içinde konumlandırılmış toplulukların eşit yurttaşlık iddiasıyla aynı zeminde buluşması, özellikle Müslüman toplum kesimlerinde rahatsızlık yaratmıştır. Bu gerilim, imparatorluğun özellikle Balkan coğrafyasında daha görünür hâle gelmiştir.

İşte bu tarihsel bağlam içinde Batılı anlamda tiyatro, önce İstanbul merkezli Ermeni toplulukları arasında gelişmeye başlamıştır. 19. yüzyılda Ermeni sanatçılar, Osmanlı sahne hayatının kurumsallaşmasında belirleyici bir rol üstlenmiş; Batı tarzı tiyatronun yerleşmesinde öncü olmuşlardır. Bu durum yalnızca kültürel değil, aynı zamanda modernleşme sürecinin bir parçasıdır.

Eşitlik söyleminin güç kazandığı dönemde Ermeni tiyatro toplulukları, Osmanlı yönetimiyle çeşitli anlaşmalar yaparak Türkçe oyunlar sahnelemiş; Türk aydınlarının eserleri daha geniş kitlelere ulaştırılmıştır. Başlangıçta hoşgörüyle karşılanan bu gelişme, Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre adlı oyununun 1873’te sahnelenmesi sonrasında yaşanan gösterilerle yeni bir boyut kazanmıştır. Tiyatro artık yalnızca estetik bir alan değil, siyasal bir ifade zemini olarak da görülmeye başlanmıştır.

II. Abdülhamid döneminde tiyatro bütünüyle ortadan kalkmamış olsa da, sıkı bir sansür rejimine tâbi tutulmuştur. Özellikle politik içerikli eserler yasaklanmış, sahne faaliyetleri denetim altına alınmıştır. İstibdat Dönemi olarak anılan bu süreç, kültürel alanın devlet kontrolü altında tutulduğu bir dönemdir. II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte görece bir özgürlük ortamı doğmuş; tiyatro yeniden canlanmıştır. Ancak Müslüman kadınların sahneye çıkması konusundaki yasak devam etmiş; sahne üzerindeki temsil meselesi toplumsal sınırlar içinde kalmıştır. Devlet ile tiyatrolar karşılıklı çıkar dengesi içinde yol almış; ancak İttihat ve Terakki Partisi iktidara bir darbeyle geldikten sonra bu denge bozulmuştur.

Büyük tehcirin en güçlü ayak sesleri, tiyatro sanatçılarına gösterilen hoşgörü sürecinde duyulmaya başlanmıştır. Ermeni erkek oyuncuları dışlayacak olan gelişme, 27 Ekim 1914’te kurulan Dârülbedâyi-i Osmânî, yani şehir tiyatrolarıdır. İlk iki ay bir konservatuvar olarak faaliyet gösteren kurum, I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte fiilen bir tiyatro topluluğuna dönüşmüştür. Kurumsal tiyatronun devlet desteğiyle örgütlenmesi, sahne sanatları açısından yeni bir dönemi başlatmıştır.

Ancak bu kurumsallaşma süreci aynı zamanda bir seçme ve dışlama mekanizması üretmiştir. Sanatçı alım süreçlerinde belirleyici olan idari kadroların tercihleri doğrultusunda Ermeni erkek oyuncuların kuruma alınmaması; Müslüman kadın oyuncu bulunmadığı için Ermeni kadın oyuncuların kabul edilmesi dikkat çekicidir. Bu tercih, kültürel alanın da millî kimlik inşasının bir parçası hâline geldiğini göstermektedir.

Nitekim 1915’te yaşanacak tehcir süreci, imparatorluk genelinde çok daha kapsamlı ve yıkıcı sonuçlar doğuracaktır. Dârülbedâyi’deki dışlama pratiği, doğrudan tehcirin nedeni olarak görülmese bile, kültürel alanda başlayan ayrışmanın erken işaretlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Yani sahnedeki kadro tercihleri ile siyasal atmosfer arasında bağ kurmak mümkündür; ancak bu bağ, doğrudan nedensellikten ziyade aynı dönemin zihniyet dünyasını yansıtan paralel gelişmeler olarak okunmalıdır.

Şehir tiyatrolarının kurulması, oyuncular açısından ekonomik bir güvence de sağlamıştır. Daha önce oyun başına ücret alan sanatçılar için bu kurumsallaşma, gelecek kaygısını azaltan bir gelişme olmuştur. Böylece tiyatro ilk kez kalıcı ve devlet destekli bir yapıya kavuşmuştur.

1923’te Mustafa Kemal’in teşvikiyle Bedia Muvahhit’in sahneye çıkması ise, Müslüman Türk kadının kamusal alandaki görünürlüğü açısından simgesel bir dönüm noktasıdır. Bu gelişme, savaş ve tehcir sonrasında zaten büyük ölçüde zayıflamış olan Ermeni sahne varlığının tarihsel seyrini daha da değiştirmiş; tiyatro sahnesinde yeni bir millî kimlik inşasının önünü açmıştır.

Sonuç olarak Osmanlı tiyatrosunun tarihi yalnızca sanatsal bir gelişim çizgisi değildir. Bu tarih, eşitlik iddiası ile hiyerarşik toplumsal yapı arasındaki gerilimin; hoşgörü ile denetim arasındaki salınımın; kurumsallaşma ile dışlama arasındaki ince çizginin hikâyesidir. Dârülbedâyi’nin kuruluşu, bu sürecin tam da kırılma noktasında durur: Bir yandan modern Türk tiyatrosunun temelini atarken, diğer yandan Osmanlı sahnesinde belirleyici rol oynamış bir topluluğun görünürlüğünün azalmasına eşlik eder.

Hoşgörüden tasfiyeye uzanan bu çizgi, kültürel alanın siyasetten bağımsız olmadığını açık biçimde göstermektedir.

 

İsmail Cem Özkan

 

Not: Türkiye Tiyatro Vakfı (TTV) “Tiyatromuzda Tarih Konuşmaları” kapsamında, araştırmacı yazar Nesim Ovadya İzrail’in “Darülbedayi’nin Kurulması ve Ermeni Tiyatrocuların Tasfiyesi” başlıklı konuşmasını dinledim. Bu yazı, o konuşmadan edindiğim bilgilerle kaleme alınmıştır.

16 Şubat 2026 Pazartesi

Kartlar Yeniden Dağıtılırken

Kartlar Yeniden Dağıtılırken

Zamanın kırıldığı dönemlerde sorunlar daha görünür oluyor. Enflasyon altında ezilen, yok sayılan insanların çoğaldığı bir atmosferde mutlu olmak, heyecanlanmak için fırsat bulmak zorlaşıyor. İşte tam böyle bir zamanda Tiyatrokare, komedinin içine saklanmış trajediyi görünür kılan bir oyunla seyirciye merhaba diyor. Güldürürken düşündüren, düşündürürken de akıştan bir an olsun koparmayan bir oyun.

Oyunun başlangıcında intihar etmek için kendisine bir ağaç arayan yaşlı adamın çaresizliği, tükenmişliği ve son anın getirdiği bıkkınlık ile teslimiyet hâli… Çiçekleri solmuş, terk edilmiş bahçe görüntüsüyle birleşince insanı hemen öykünün içine çekiyor. Verandaya açılan kapının aralanması, merakla bakan yaşlı kadının bakışı… Huzurevi konuklarının, bir kişi dışında asla çıkmadığı o alana atılan adım… Etrafa dağılmış eşyalar ve antika sayılabilecek nesnelerin bıraktığı atmosfer… Bizi adeta bir trajedinin eşiğine getiriyor.

Ve o verandada kurulan bir konken masası…

Her şeye nasıl baktığımız değil, nereden baktığımız önemli. Aynı sahne bir an komediye dönüşüyor, bir an sonra içimizi burkan bir yüzleşmeye. Kahkaha ile hüzün arasındaki o ince çizgide dolaşıyoruz. O küçümseyici “yendim seni” gülümsemesi… Ardından gelen öfke. Kaybetmenin gerilimi. Mimiklerin sözlerden daha güçlü olduğu anlar var. Bazen tek kelime edilmeden yaşanan bir hesaplaşma.

D. L. Coburn’un Pulitzer ödüllü bu başyapıtı, Nedim Saban’ın rejisi ve dramaturjisi eşliğinde Melek Baykal ve Mehmet Atay’ı aynı sahnede buluşturuyor. Bu iki usta oyuncu büyük bir doğallıkla buluşuyor; rol yaptıklarını hissettirmeden oynuyorlar. Komedi ile hüzün arasındaki denge titizlikle korunuyor; her hareket, her mimik, her efekt yerli yerinde. Aralarda bıraktıkları boşluklar, suskunluklar ve nefes alan anlar, seyirciyi oyunun içine daha da çekiyor. Sanki uzun bir ömrün duyguları damıtılmış da en yoğun hâliyle bu masanın üzerine bırakılmış gibi; bir bakıyorsunuz, kendinizi o masanın kenarında bulmuşsunuz.

Kartlar dağıtıldıkça oyunun omurgası da biçimleniyor. Her bölüm diğerinin alanına sızacakmış gibi olurken, tam zamanında ayağa kalkıp verandayı terk etmek; bir anlamda saygının dostluğa dönüşen adımlarını da kuruyor. Sanki yıllardır bir aradalarmış gibi samimi ve içten… Hakaretler savruluyor ama elinin tersiyle itiliyor. Yılların birikimi olan karşı duruşlar yavaş yavaş çözülüyor. Masadaki küçük kum fırtınası yalnızca oyunu değil; karakterleri de biçimlendiriyor.

İtilmişlikler, başarısızlıklar, birikimlerin hayatın çarkı içinde erimesi… Elde olanlar, sistemin çarkı içinde tükeniyor. Sağlık hizmetinin paralı olması, bir anlamda hastanın müşteri olması, zorunlu bir huzurevi yolculuğunu beraberinde getiriyor. Miras bırakamayan ebeveynler, mirası almayan çocukları tarafından görünmez kılınıyor. İşte oyunun en trajik damarlarından biri burada atıyor: İlişkilerin maddi, yani para üzerine konumlanışı…

Dekor, beklediğim gibi Barış Dinçel imzasını taşıyor. Üç boyutlu sahne yerleşimi bizi gerçekten huzurevinin verandasına ve bahçesine taşıyor. Çiçekleri solmuş, terk edilmiş bahçe görüntüsü, daha ilk anda tükenmişlik hissini yerleştiriyor içimize. Başlangıçtaki çaresizlik duygusu mekânla bütünleşiyor. Ardından kurulan masa, ağır atmosferi ironik bir karşılaşmaya dönüştürüyor. Mekân burada yalnızca fon değil; anlatının ortağı.

Kostüm tasarımı Başak Özdoğan’a ait. Zamandan kopuk ama zamanı içinde taşıyan bir estetik var. Her kıyafet, karakterlerin ruh hâlini destekliyor. Işık tasarımına gelirsek eğer Osman Aktan’ın bakışı ile sahnenin üçüncü boyutunu derinleştiriyor; mimikleri ve beden dilini görünür kılıyor. Hiçbir detay tesadüf değil.

Oyun boyunca kırgınlıkları ve hayal kırıklıklarını görüyoruz, elbette. Ama oyun orada kalmıyor. Asıl mesele geçmişin yükü değil; o yükle şimdi ne yapacağımız. Verandadaki masa, bir yüzleşme alanı olduğu kadar yeniden başlama cesareti de oluyor. Kabulleniş burada teslimiyet değil; anı yaşama iradesine dönüşüyor.

Oyun bittiğinde şunu hissediyorsunuz:

Geçmiş yaşandı. Kırgınlıklar oldu. Hayaller dağıldı.

Ama hayat hâlâ masada.

Kartlar yeniden dağıtılabilir.

Ve belki de gerçekten hayat, elimize gelen kartlarla değil; o an elimizde olanla ne yaptığımızla ilgilidir.

İsmail Cem Özkan

 

Konken Partisi

Yazan: D. L. Coburn

Türkçesi: Seçkin Selvi

Yöneten: Nedim Saban

Oyuncular: Melek Baykal, Mehmet Atay

Dekor Tasarımı: Barış Dinçel

Kostüm Tasarımı: Başak Özdoğan

Işık Tasarımı: Osman Aktan

Afiş Tasarımı: Galip Aksular

Fotoğraf: Emre Mollaoğlu

Yönetmen Yardımcısı: Erdinç Doğancı

Reji Asistanı: Mertcan Durmuş

Basın Danışmanı: Emre Duymaz

Dijital İletişim: Tatava Medya