23 Mayıs 2026 Cumartesi

Türkiye’de “Hain” Üretmek

Türkiye’de “Hain” Üretmek

Ne kadar kolay birisine “hain” demek…

Türk solu ne yazık ki kendisi gibi düşünmeyen, davranmayan her insana hain deyip onu linç etmesi, nefret söylemi geliştirmesi ve sonuçta kendi öz yoldaşını öldürmesi… Hepsi bu “hain” kelimesi ile başlar.

Kendi yoldaşını, feodal ilişkiyi de kullanarak, kendi öz dayısına, yeğenine öldürttü bu Türk solu. Cezaevinde, dağda, şehirde… Öldürmediyse de polisin ulaşacağı alanlara not bıraktı; dinlediği, izlediği noktalara, o ölmesi gereken “hain”in nerede, nasıl yaşadığı gibi bilgileri çaktırmadan yerleştirdi. Hain denildi mi, yok edilmesi, linç edilmesi gerekir.

Trabzon’da tutuklu aileler, aileleri için eylem yapmaya kalktığında, oranın Hrant Dink katili de olacak faşist güruh o aileleri linç etmişti. Aynı şekilde Malatya’da “Hristiyan propagandası yapıyor” diyerek birilerinin kafalarını kesmişti. Hain denilince olay genişliyor, ölüm sıradanlaşıyor…

Kitleye “hain” diye bağırtmak, yuhlatmak bu ülkenin sıradan işleri…

Gezi eylemlerinde ekmek almaya giden çocuğu öldürtenler, kitlelere onun ailesini, annesini yuhlattı… Tüm kitlede o aileye, anaya “yuuuuh” diyerek haini damgalamış oldu. Bu kitleler sorunları çözmek için değil, liderlerinin nefret söylemini kitleselleştirmesi için var…

Kemal Kılıçdaroğlu siyasi hırsı olan biri…

Değerli biri mi? Asla değerli olarak görmedim. CHP başında tek başına karar verirken de değerli görmedim. Deniz Baykal ne ise Kemal Kılıçdaroğlu da o… Siyasi tercihleri belli olan biri. Yani onların tarihsel görevi, siyasal İslam’ı iktidar koltuğunda tutmak… 12 Eylül rejiminin onlara biçtiği rol bu; bunu da oynuyorlar…

CHP Genel Başkanı, bir kurultay delege oyunu ile koltuğundan oldu. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun seçtiği delege onu seçmedi, oğlunu ve yardımcısını seçti.

İmamoğlu ve Özer çifti, Kılıçdaroğlu’ndan farklı mı? Aralarında nüans farkları dışında işlevleri ve görevleri aynı…

Kılıçdaroğlu siyasetini belirlerken bu iki yardımcısından görüş almıyor muydu?

İstanbul’a gelince “oğlu” İmamoğlu’nun evinde görüşmeler yapmıyor muydu? Bu görüşmelere meclis temsilcisi Özer katılmıyor muydu?

Bunların hepsi Baykal CHP’sinin kadroları…

Siyasi çizgisi aynı olanların koltuk savaşlarında taraf olmak neden?

Birini hain ilan etmek?

Bunu anlamıyorum…

Tamam, Erdoğan CHP iç kavgasında mahkeme aracılığı ile taraf oldu…

Sonuçta o da kendi siyasi ikbalini düşünüyor, çıkarına uygun karar alıyor. Seçmenin, o “hain” ilan edenlerin aklı ile yol almıyor…

Siyasi kozunu kullandı ve CHP içinde birden yapılmış tüm seçimleri yapılmamış ilan etti…

Kılıçdaroğlu’nun seçtiği delege onu seçmedi, gitti Özer denen yardımcısını seçti…

Kongre toplanacak ve yeniden aynı şey olacak…

Kılıçdaroğlu’nun CHP içinde hakimiyeti artık yok…

Bir bardakta oluşan fırtına ile bir insanı “hain” ilan edip alanlarda bağırtmak, yazdırmak, çizdirmek haddini aşmak değil midir?

Nefret söylemi ile siyasi mücadele mi yapılır?

Erdoğan ile Özer arasında ne fark var?

İmamoğlu ile Erdoğan arasında fark ne kadardır?

Sonuçta hepsi sağ siyasetçi…

Hepsi birbirinin karbon kopyası; söylem farkları olan karbon siyasiler…

Belirleyici olan bu siyasilerin performansı mı?

Seçimlerde esas belirleyici olan kimler; ideolojiler mi, tercihler mi?

Kapitalizmde her şey para üzerinde oturur. Parayı yönlendirenler elbette sonucu belirler…

Kitleler de koyun gibi gider, önceden belirlenmiş, işaretlenmiş olana oyunu atar…

Burada ideoloji falan yok, sürü kavramı var…

Bugün “hain” ilan edilenler, yarın devlet kurucusu olur…

TC devletinin kuruluşunu dahi bilmeyenler, sokaklarda bir eski lidere “hain” diye bağırıyor…

Siyasette etik mi?

Kılıçdaroğlu’nun yaptığını onaylamıyorum, destek asla vermem; ama kitlelere “hain” diye bağırtmayı da normal görmem…

Kendi arkadaşını, yoldaşını öldürtenleri; aldığı ölüm emrini yerine getirenleri, emir verenleri nasıl ki solcu/devrimci görmem, o ideolojileri savunanları adam yerine dahi koymam; aynı şekilde alanlarda “hain” diye bağırtanları da adam yerine koymuyorum…

“Türk solu” derken dahi arkadaşını, yoldaşını öldürenleri o solun içine dahi almam. Çünkü bu, faşist ideolojinin sol sosa batırılmış hâlidir.

Sol; yaşamı savunur, eşitliği savunur, özgürlüğü savunur…

Fransız Devrimi’nden gelen, bugüne taşınan sloganlar içinde “öldür” diye emir yoktur. Ancak ve ancak “rejimi yok et, yenisini kur” der. Rejimi yok etmek, insanları toplu yok etmek demek değildir… Milyonları öldüren Kamboçya’daki o lideri (Pol Pot) ve yaptıklarını da tarihsel olarak reddederim; sıradan bir diktatörden arasında fark koymam. Ne adına yapılırsa yapılsın, ölümü yüceltmek sol düşünceye aykırıdır…

 

Sonuçta bu ülkede siyaset, çoğu zaman fikir yarıştırmaktan çok düşman üretme mekanizmasına dönüşüyor. Dün aynı masada oturanlar bugün birbirine “hain” diyebiliyor; bugün alkışlananlar yarın hedef tahtasına konulabiliyor. Çünkü burada mesele ilke değil, güç ilişkileri oluyor. Kitleler ise düşünmeye değil, saf tutmaya çağrılıyor.

Oysa bir toplumu ayakta tutan şey; birbirini susturması, linç etmesi ya da düşman ilan etmesi değil, farklı düşüncelerin bir arada yaşayabilmesidir. “Hain” kelimesinin bu kadar kolay kullanıldığı bir yerde ne demokrasi gelişir ne de toplumsal barış kurulabilir. Çünkü bu dil, en sonunda herkesi birbirine benzetir; sağcısını da solcusunu da aynı nefret çizgisinde buluşturur.

Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni düşmanlar üretmek değil; sorgulayan, eleştiren ama insanı hedef göstermeyen bir siyaset anlayışıdır. İnsanları yaftalayarak değil, düşünceleri tartışarak yol almak gerekir. Çünkü bir toplumun gerçek çürümesi, insanların birbirini öldürmesiyle değil; ölümü, linci ve nefreti normal görmeye başlamasıyla başlardı, çoktan başladı bile.

İsmail Cem Özkan

 

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Kuzenlerin Savaşı ve Milyonların Ölümü!

Kuzenlerin Savaşı ve Milyonların Ölümü!

Birinci Dünya Savaşından çok önceleri; henüz savaşın çarı, kralı ve kaiseri çocukken, bu üç çocuk aynı evde, aynı çatı altında, aynı bahçede ve aynı öğretmenlerin eğitiminden geçmiştir. Bu üçü kuzendir. Avrupa denilen şey, kuzenlerin iktidar olduğu farklı ülkelerden oluşuyordu...

Yaşadığı ülkenin dilini bilmeyen bir kraliçe ya da kral olması garip karşılanmazdı; zaten bunu tuhaf bulan da pek yoktu. Çünkü kralların ve güçlü insanların seçiminin Tanrı’dan geldiğine inanılırdı ve onlar yalnızca Tanrı’ya karşı sorumluydu. Yani yaşadıkları ülkenin halkına karşı hiçbir sorumlulukları yoktu. Anayasa denilen şey bir kurallar bütünüdür; ama istisnaları da içinde barındırır...

Bu üç kuzen sıradan okullara gitmedi. Onlara bir kralın, çarın ya da Kaiser’in nasıl davranması gerektiği öğretildi. Seçilmişlerin eğitiminden geçtiler. Bu yüzden bu unvanları taşıyan insanların diplomaları yoktu. Ne olmaları gerekiyorsa öyle yetiştirildiler; seçenekleri yoktu. Büyüyüp tahta oturduklarında yalnızca kendilerine biçilen rolü oynadılar...

Üç insan, üç emperyalist ülkenin çıkarı için birbirine savaş ilan etti. Bazıları ittifak kurdu, bazıları ise çocukluklarında oynadıkları oyunları gözlerinde canlandırıp, o oyunda kim galip geldiyse savaş sonunda da onun kazanacağını hayal etti...

Birinci Dünya Savaşı, bir anlamda “kuzenlerin savaşı” olarak başladı. Ardından çevredeki birçok ülke, kral ve padişah da bu savaşa katıldı. Savaş bittiğinde ise kralların, padişahların ve çarın ülkelerinden onlarca yeni devlet ortaya çıkmıştı. Bu arada kuzenlerden biri, cenaze töreni bile yapılmadan kurşuna dizildi; soyu ise hüküm sürdüğü ülkede yok edildi...

Çar tahttan indirildiğinde İngiliz kralına, “Geleyim, senin ülkenizde yaşayalım,” dediğinde kral kuzenini reddetti. Kaiser ise savaş hâlinde olduğu ülkenin lideriydi. Onun stratejisi, Lenin’i trenle Rus topraklarına taşıdı. Kaiser’in tek isteği vardı: Doğu Cephesi’ni ortadan kaldırmak, yani barış yapmak. Barış karşılığında çar tahtından oldu. Böylece Kaiser, kendi kuzeninin ve ailesinin sonunu hazırlamıştı...

Kuzenlerin savaşının en trajik sonucunu Rusya yaşadı. Kaiser Hollanda’ya, yani ülkesinin hemen dışına sürgüne gönderildi. Kazanan kral ise kekemeliğini çoktan aşmıştı. Kısa süre sonra başlayacak yeni bir savaşın teknolojik hazırlıklarına yatırım yapıyordu. Çünkü Birinci Dünya Savaşı, bir anlamda İkinci Dünya Savaşı’na hazırlık gibiydi. Tıkanan cephelerin nasıl açılacağını, hangi ülkenin satranç oyununda öne sürüleceğini öğrenmişti. Oyunun ilk galibi belliydi; yenilenler ise gelecekteki savaşın rakipleri olacaktı...

Sonra tarih kitapları buna dünya savaşı dedi...

Aslında olan şey, kuzenlerin kavgasında milyonların ölmesiydi...