Bir İşgalin Doğurduğu Devlet
15 Mayıs 1919 günü İzmir işgal edildi. İşgal başladığında,
henüz İstanbul’dan hareket etmiş ve Samsun’a doğru yol alan gemi denizdeydi.
Denizlere açılmasına izin veren İngiliz istihbaratı, aynı zamanda İzmir işgali
için Yunanistan’daki siyasal dönüşümü de destekliyordu. Çünkü Yunan kralı,
“Küçük Asya”ya doğru bir seferi doğru bulmamış, yapılan tüm telkinleri
reddetmişti. Darbe ile iktidara gelen Eleftherios Venizelos ise İngiltere’nin
arzuladığı politikayı uygulamaya başlamıştı bile.
Peki, İngilizler neden İzmir işgaline izin vermişti?
Çünkü Balkanlardan sürgün edilen, sayıları milyonları bulan
bir halka yeni bir devlet gerekliydi. “Hasta adam” artık ölmüştü; yerine yüzünü
Batı’ya dönmüş yeni bir düzen kurulmak isteniyordu. Yıkılan imparatorluğun
mirası üzerinden ders çıkarılmış, Batı ile yeniden büyük bir çatışmaya
girmeyecek bir yapı tasarlanmıştı. En önemlisi ise Balkanlardan uzaklaştırılan
halkların, Balkanlarda işlenen insanlık suçları konusunda bir daha hesap
sormayacak olmasıydı. Yeni Balkan düzenini kabul eden bir devlet gerekiyordu.
Çarlık yıkılmış, yerine işçi devleti kurulmuştu. Lenin, yeni
sistemi ayakta tutacak reformlarla uğraşırken güney sınırlarında oluşan yeni
yapılanmaları da dikkatle izliyordu. İngiliz ve Sovyet Rus çıkarlarının bu
geçiş coğrafyasında kesişmesi kaçınılmazdı. Çünkü devletler için mutlak
düşmanlık değil, çıkarların sürekliliği belirleyiciydi.
Moskova Patrikhanesi eski gücünü kaybetmişti. Fener
Patrikhanesi ise yalnızca Yunanistan sınırları içinde etkili olacak kadar
küçülmüştü. Balkanlarda ortaya çıkan her yeni kilise artık Fener’den bağımsız
Ortodoks kiliseleri olarak şekilleniyordu.
Yeni sınırları İngiliz çıkarları belirliyordu.
Yunanistan’ın İzmir’de sahneye çıkması, Anadolu’da İstanbul
Hükûmeti’nden bağımsız yeni bir devletin doğuşu için gerekli zemini
oluşturacaktı. Çünkü Osmanlı’dan ilk kopan ve devletleşen yapı Yunanistan
olmuştu. Şimdi ise Anadolu’ya göç etmiş Balkan muhacirleri, yeniden bir varlık
mücadelesinin içine sürükleniyordu.
Samsun’a çıkan ve İngilizler tarafından geçişine onay
verilen kadro, Anadolu’da kurulacak yeni devletin ilk nüveleri olacaktı.
Güya Karadeniz’de Pontuslulara karşı saldırıları durdurmak
için yola çıkanlar, kısa süre içinde Sovyetlerden gelen askerî kıyafetleri
giyen ve Pontuslulara karşı saldırıları organize eden Topal Osman ile buluşacak
ve Anadolu’nun sert yolculuğu başlayacaktı. Çünkü Karadeniz’de dolaşan yalnızca
yerel milis güçleri değildi; kuzeyden gelen silahlar, yeni ittifaklar, büyük
güçlerin çıkarları ve çatışmaları da bu savaşın görünmeyen tarafını
oluşturuyordu.
Anadolu topraklarında ilk büyük hesaplaşma Karadeniz’de
yaşanacaktı. Pontuslular ve yeni oluşan milliyetçi/ümmetçi hareket aynı
coğrafyada birbirine karşı konumlanacaktı.
Pontuslular kendi topraklarına kanlarını bırakacak,
Amasya’da kurulan darağaçlarında yağlı urganlar Hristiyan azınlığın önde
gelenlerinin boyunlarına geçirilmiş şekilde sallanacaktı.
Erzurum’da, İttihat ve Terakki tarafından boşaltılmış bir
okul binası yeni devletin kuruluş ilkelerinin şekillendiği mekân hâline
gelecekti. Çünkü semboller önemlidir; devletler yalnızca toprak üzerinde değil,
anlamlar üzerinden de kurulur.
Belki de İzmir işgali olmasaydı Ankara’da oluşan meclis
başarılı olamayacaktı. Çünkü Anadolu’daki farklı unsurları aynı hedefte bir
arada tutan şey, Yunan ordusunun “Küçük Asya” içlerine doğru ilerliyor
olmasıydı.
Resmî tarihin “Kurtuluş Savaşı” olarak anlattığı süreç,
büyük ölçüde Yunan ilerleyişine karşı Batı Anadolu’da oluşan direnişin adıdır.
İngilizlerin uzun vadeli siyasi planları bu süreci yukarıdan
izliyor, masa başında şekillenen projeler sahada hayat buluyordu. Avrupa’nın
uzun süredir taşıdığı “Türk sorunu”, yeni sınırlar ve yeni devletler üzerinden
çözüme kavuşturulmaya çalışılıyordu.
İngilizler, denetimlerinde şekillenen devletlerin
sınırlarını çizerken geleceğin krizlerini de sınırların içine bırakıyordu.
Halklar arasında kalıcı bir barış değil, sürekli bir gerilim üretiliyordu.
Keşmir’de uygulanan yöntemlerin benzeri Kürt coğrafyasında da görülüyordu.
Kürtler dört parçaya ayrılıyor, sınırların belirleyici unsuru hâline
getiriliyordu.
Yeni kurulmakta olan ulus devlet ise homojenleşme
politikaları doğrultusunda ortaya çıkan tüm isyanları sert biçimde
bastırıyordu. Bu durum, İngiliz çıkarlarına zarar vermediği sürece sessizce
kabul görüyordu. Aynı şekilde kuzeydeki Sovyet işçi devletinin çıkarları da
birçok noktada İngiliz politikalarıyla kesişiyordu. İsyanlar kanla
bastırılırken büyük güçler yeni iktidarı sessizce onaylıyordu.
Bu yüzden İzmir işgali yalnızca bir işgal değildi. Aynı
zamanda Cumhuriyet’in kuruluş süreci için Samsun’dan önce atılmış ilk adımdı.
Çar Nikola ile İngiliz kraliyeti arasında şekillenen büyük
planlar, çarlık yıkılmış olsa bile işlemeye devam etti. Birinci Dünya Savaşı
sonrasında emperyalist güçler, kendi çıkarlarına uygun yeni devletler kuruyor
ve yeni sınırlar çiziyordu.
Ve bazen bir işgal, yalnızca bir toprağın kaybı olmaz.
Bazen bir işgal, yeni bir devletin doğumu için atılan ilk
adım; sıkılan ilk kurşun olur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder