Kemalizm ile Marksizm: Zoraki Yakınlaşmanın Sınırları
Marksizm ile Kemalizmi yan yana getirme çabası, çoğu zaman
bu iki ideolojinin sınıfsal ve tarihsel farklarını görmezden gelen bir
yaklaşımı ifade eder. Oysa biri burjuva siyasetini, diğeri işçi sınıfının
siyasetini temsil eder. Bu nedenle aralarındaki ilişki, kardeşlikten çok bir
gerilim ve karşıtlık ilişkisi olarak şekillenir. Nitekim Kemalizm, kuruluşu
itibarıyla anti-komünist karakterini açıkça ortaya koymuş bir harekettir.
Bu tarihsel gerçek ortadayken, Kemalistlerle sosyalistleri
yan yana getirme çabası nasıl açıklanabilir? Bu durum, büyük ölçüde siyasal
ittifak arayışlarıyla ilgilidir. Kendine toplumsal dayanak arayan Kemalist
çizgi, zaman zaman en yakın seçenek olarak sol-sosyalist kesimlere
yönelmektedir.
“Ortanın solu” söylemi bu bağlamda önemlidir. Bülent Ecevit
ile birlikte öne çıkan bu yaklaşım, bir yandan daha geniş kitlelere ulaşma
iddiası taşırken, diğer yandan dönemin siyasal dengeleri içinde sağdan merkeze
doğru bir kayışı ifade eder. Bu yönelim, kimi yorumlara göre ideolojik bir
dönüşümden ziyade, konjonktürel bir konumlanmadır.
Türkiye’de siyasal eksenin yeniden şekillendiği 12 Eylül
Darbesi sonrasında ise bu kayış farklı bir yöne evrilmiş; siyaset genel olarak
sağa doğru çekilmiştir. Bu süreçte CHP’nin farklı liderlik dönemlerinde
izlediği çizgi de sıkça tartışma konusu olmuştur.
Bugün Kemalizm ile sol arasında bağ kurmaya çalışan
yaklaşımlar, çoğunlukla kitleselleşme ve siyasal etki yaratma arayışına
dayanmaktadır. Ancak bu çabalar, çoğu zaman bağımsız bir sol siyaset üretmek
yerine mevcut sağ siyaset içinde konumlanma sonucunu doğurmaktadır.
Bu noktada ortaya çıkan tablo şudur: Kemalist çizginin
komünistlere yapısal bir ihtiyacı yoktur. Buna karşılık, bazı sol çevreler
kendi varlıklarını sürdürebilmek adına Kemalist söylemle temas kurma ihtiyacı
hissetmektedir. Oysa iki ideoloji arasındaki mesafe açıktır; bu yakınlaşma daha
çok pragmatik ve oportünist bir zeminde gerçekleşmektedir.
Bu durum, zamanla çelişkili bir siyasal hat üretir. Kendi
bağımsız politikalarını geliştiremeyen yapılar, Kemalizmi yeniden üretirken;
bunu “sol” bir dil içinde sunmaya çalışır. Böylece ortaya, devletçi, ulusalcı
ve yer yer dışlayıcı bir çizgi çıkar. Bu çizgi, semboller üzerinden siyaset
üretirken, sınıfsal çelişkileri geri plana iter.
Bu yaklaşım, toplumsal farklılıklarla birlikte yaşama
fikrini güçlendirmek yerine; “benim gibi ol ya da dışlan” anlayışını
besleyebilir. Açıkça ifade edilmese bile, farklı olanı potansiyel tehdit olarak
gören bir siyasal dilin oluşmasına zemin hazırlar.
Güncel siyasal tablo da bu parçalanmışlığı göstermektedir.
İktidar karşısında muhalefetin ortak ve tutarlı bir duruş sergileyememesi,
farklı ideolojik hatların birbirine yaklaşmak yerine dağınık kalmasıyla
ilgilidir. Bu durum, iktidarın gücünü pekiştirirken muhalefetin etkisini sınırlamaktadır.
Seçim sonuçları ve meclis dengeleri de bu tabloyu yansıtır
niteliktedir. Geniş bir toplumsal memnuniyetsizlik olmasına rağmen, bu
memnuniyetsizlik ortak bir siyasal güce dönüşememektedir. Böylece siyasal
alanda çoğunluk hissi oluşsa da, karar mekanizmalarında bunun karşılığı zayıf
kalmaktadır.
Bu ortamda geliştirilen siyaset, çoğu zaman günü kurtarmaya
yöneliktir. Kalıcı ve dönüştürücü politikalar üretmek yerine, geçici ittifaklar
ve anlık tepkiler öne çıkmaktadır. Bu da gerçek anlamda bir muhalefet hattının
oluşmasını zorlaştırmaktadır.
Sonuç olarak, CHP geniş kitlelere ulaşabilen bir parti
olarak varlığını sürdürürken; sol seçmenin bir bölümünü elde tutmak adına
farklı söylemleri bünyesinde barındırmaktadır. Ancak bu durum, bağımsız ve
güçlü bir sol siyasetin gelişmesini teşvik etmekten çok, onu gölgeleyen bir
etki yaratmaktadır.
İşçi sınıfını temsil iddiasındaki yapılar ise çoğu zaman
kendi siyasal hatlarını kurmakta zorlanmakta; aktif bir temsil üretmek yerine
destek ve dayanışma düzeyinde kalmaktadır. Bu da sol siyasetin etkisini
sınırlayan temel sorunlardan biri olarak öne çıkmaktadır.
İsmail Cem Özkan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder