Cinayet Kapıda Değil, Sistemin İçinde
Okulun kapısına polisi dikin, cinayet,
katliam olmazdı diyor birileri. Bu, açıkça sorunun üstünü örten bir açıklama ve
düşünce biçimidir. Polis okulun kapısında dursun; ama sorunun temeli gerçekten
orası mı? O silahı kullanan kişi, hedef aldığını okulda değilse sokakta da
öldürebilir. Yani mesele mekân değil, zihniyet meselesidir.
Öyle bir düzen oluşturuldu ki Amerika’da
çocuklar ellerinde silahlarla okulu basıp ölüm kusuyor. Birçok ülkede artık
okullarda cinayet normalleşmiş durumda. Bizim de bu dünyanın dışında
olmadığımız ortada. Dikkat ederseniz, çocukların eline silahın geçtiği
toplumlarda ortak bir kırılma var: eğitim, gelecek ve değer üretimi çökmüş
durumda. Çünkü ders kitapları ve eğitim, onlara bir gelecek hazırlamıyor.
Sınava hazırlık merkezlerine dönüşen bir sistemde alınan diploma, işsizliğin
başka bir biçimi hâline geliyor. Eğitim, hayat kurma aracı olmaktan çıkıp
yalnızca bir eleme mekanizmasına dönüştüğünde, gençler sistemle bağını koparır.
Diplomalı işsizler; kapıcı, temizlikçi ya da
hizmet sektörünün güvencesiz bir parçası hâline geldiğinde, yani sağlam bir
gelecek umudu ortadan kalktığında, o çocuklar ne için eğitime dâhil olacak,
hangi hedefe yönelecek? İnsan, karşılığını görmediği bir çabaya uzun süre
inanmaz.
Eskiden köyler vardı. “Okumayan çoban olur,
çiftçi olur” düşüncesi hâkimdi. Hiçbir şey olamazsa sanayide çırak olurdu. Yani
sistemin dışında kalan için bile bir yer vardı. Şimdi ise birçok genç çetelerin
bir parçası oluyor. Çünkü o çocukların ulaşamadığı şeyleri çeteler sunuyor: lüks,
hızlı para, aidiyet duygusu… Sistem dışına itilen birey, kendine yeni bir
sistem bulur. Beklentilerin silaha indirgendiği, emeğin yerini şiddetin aldığı
bir düzende cinayet için artık güçlü gerekçeler bile aranmıyor. Bazen sadece
bir bakış, bir söz, hatta hiçbir şey… geçmişte bunun örneklerini gördük.
Cinayetlerin önleminin yalnızca polisiye
olmadığı açık. Ama hâlâ bu sorunların güvenlik önlemleriyle çözüleceği
sanılıyorsa, bu büyük bir yanılgıdır. Adalet sisteminin verdiği cezaların da
caydırıcılığı giderek sorgulanır hâle geldi. Çünkü içeride olmakla dışarıda
olmak arasındaki fark silikleşiyor. Cezaevleri suçluyu topluma kazandırmak
yerine, daha örgütlü suç yapıları üretebiliyor. Cezaevinden izinli ya da
tahliye edildikten sonra çıkan birinin gidip yeniden cinayet işleyebilmesi
artık şaşırtmıyor. Cezanın varlığı değil, anlamı ve işlevi tartışmalıdır.
İş yerleri bile birer cinayet alanına
dönüşmüş durumda. “İş kazası” denilen pek çok olayın aslında ihmal sonucu ölüm
(cinayet) olduğunu hepimiz biliyoruz. Ülkemizden geçen protestocu veya bir
olaya karşı kamuoyu oluşturmak isteyen kadınların tecavüze uğrayıp öldürüldüğü
olaylar yaşandı.
Ölüm, toplumun gözünde sıradanlaştı.
Trafikte bir tartışma, bir bakış, küçük bir
gerilim bile ölümle sonuçlanabiliyor. Bir motosikletli, sosyal medya üzerinden
anlaşılan bir cinayetin tetikçisi olabiliyor. Ev sahibi kiracısını
öldürebiliyor. Şiddet, gündelik hayatın içine sızmış durumda. Enflasyonun
sadece ekonomiyi değil, insanın vicdanını da aşındırdığı bir dönemden geçiyoruz.
Küreselleşme, birçok toplumu benzer
sorunlarla yüz yüze bıraktı. Küçük Amerika benzetmesi boşuna değil. Silahlanma,
bireysel şiddet ve toplumsal kopuş giderek yaygınlaşıyor. Kültürel ve ekonomik
dönüşüm, kontrol edilemeyen bir sosyal kırılma yaratıyor.
Babası polis olan birinin silaha erişimi,
bir yöneticinin yakınının işlediği suçun örtbas edilmesi gibi örnekler;
sistemin bazı suçları nasıl tolere edebildiğini gösteriyor. Bu sadece tek bir
ülkeye özgü değil. Küresel düzende benzer örnekler görüyoruz. Adaletin eşit
uygulanmadığı yerde, suç da cesaret bulur.
Özel güvenlik her yerde. Bu bir ihtiyaç mı,
yoksa oluşmuş bir korku düzeninin sonucu mu? Güvenliğin olduğu yerde tehdit
beklentisi de vardır. Toplum kendini ne kadar güvensiz hissederse, güvenlik
sektörü o kadar büyür. Bu da kendi içinde bir döngü yaratır.
Bugün birçok meslek, dil, kültür ve gelenek
yok oluyor. Ortak neden: değersizleşme ve talep eksikliği. Aynı şekilde, bir
ülkede güvenlik güçlerinin sayısı artıyorsa, bu çoğu zaman o toplumdaki
sorunların derinliğine işaret eder. Güvenlik artışı çoğu zaman huzurun değil,
huzursuzluğun göstergesidir.
Sonuç olarak; cinayetler ve katliamlar
yalnızca polisiye önlemlerle engellenemez. Hatta bazen bu yapılar bile sorunun
parçası hâline gelebilir. Asıl mesele; düşünce yapısında, eğitimde, adalet
sisteminde ve toplumsal dilde yatıyor. Nefret söyleminin yaygın olduğu bir
yerde şiddet kaçınılmazdır. Toplum neyi normalleştirirse, sonunda onunla
yaşamaya başlar.
İsmail Cem Özkan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder