6 Nisan 2026 Pazartesi

Biz Aynı Hikâyede Miydik?

Biz Aynı Hikâyede Miydik?

Herkesin kendisine göre bir Yalçın Küçük tanımı vardır. Soyadından dolayı onu küçük gören de vardır; kendisini Lenin gibi çizdirip o pozları vermesinden hareketle büyük bir lider olarak gören de… Bu yüzden hakkında birbirinden oldukça farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Kırmızı kaşkolunu neredeyse hiç boynundan çıkarmamasıyla hafızalara kazınırken, dergi çıkarma ve parayı kullanma konusunda ise sanırım kimse eline su dökemez.

Bugüne etkisi sorulduğunda, en belirgin yanının çevresinde örgütlenen insanların farklı siyasi yapılar içinde varlık göstermesi olduğu söylenebilir. Yasal TKP, Sosyalist Demokrasi Partisi’nden dönüşümler, TİP içinde hizip olarak anılmaları ve o dönemde Sosyalist Demokrasi dergisinin çıkarılması… Ardından 12 Eylül süreci, cezaevindeki direnci ve duruşuyla sol içinde daha görünür hâle gelmesi… Ankara’da Toplumsal Kurtuluş dergisi, Aziz Nesin ile birlikte yürütülen Ekin-Bilar süreci ve sonrasında yaşanan ayrılıklar…

Yurt dışına gidişi, PKK başkanıyla kurduğu ilişkiler, tiyatro oyunları ve ardından Türkiye’ye dönüşü… Kıbrıs’taki askerlik sürecine dair anlatımları… Bir dönem televizyon tartışma programlarında sıkça yer alması; konuşurken sesini ince bir tondan yukarı doğru taşıması ve bunu vücut diliyle desteklemesi… Devlet planlama geçmişinin ya da aldığı eğitimin etkisiyle şekillenen analitik düşünce yapısı… Gözlerini ateşe benzetmesi, gece uyumak için göz kapaklarını kapattığında kapaklarının yandığını söylemesi, Rusça klasikleri kendi dilinde hızlı okumasıyla övünmesi…

Tüm bu yönleriyle bakıldığında, oldukça renkli ve kendine özgü bir kişiliği vardı. Özellikle kızdığı birine karşı öfkesi kolay kolay dinmeyen biriydi.

Benim onunla ilişkilerim ise hep gerilimli oldu. Hiçbir zaman doğal bir iletişim kuramadık. Farklı duruşlarımız, farklı tercihlerimiz ve benim ona karşı çevresindekiler gibi davranmamam, bu gerilimi sürekli ve istikrarlı kıldı.

Onunla ilk yüz yüze gelişim, öğrenci derneklerinin kuruluş süreci ve açlık grevleri döneminde, evini biz öğrencilere açmasıyla gerçekleşti. O dönemde Yarın dergisinden bir arkadaşımla birlikte evine gitmiştik. Amacımız, arkadaşlarımızın ihtiyaçlarını tespit etmekti. Kapıyı çaldık, bizi içeri aldı; ancak kısa süre sonra kendimizi beklenmedik bir tartışmanın içinde bulduk. O zamana kadar onun TİP ve ona bağlı yapılardan gelenlere karşı bu denli öfkeli olduğunu bilmiyordum. Açtı ağzını, yumdu gözünü… Ne olduğunu tam anlayamadan tartışmanın ortasında kaldık. Meğer bunun 12 Eylül öncesine dayanan bir geçmişi varmış.

O dönemde benim Mayıs dergisinde yer almamın yanı sıra, Nitelik dergisinde de bulunmam ve Edebiyat Dostları dergisiyle iletişim hâlinde olmam dikkat çekiyordu. Sol adına çıkan pek çok dergi ve gazetede ya yazılarım yer alıyor ya da karikatürlerim yayımlanıyordu. Ben ise sol adına atılan her adımı önemsiyor, geçmiş hesaplaşmaların ötesinde bir yerden bakarak destekliyordum. Kim neyi örgütlüyorsa örgütlesin; 12 Eylül karanlığına karşı sol bir duruş sergilemek bana göre esas olandı. Tarih, farklılıkları büyütmeyi değil, birlikte hareket etmeyi zorunlu kılıyordu.

Yalçın Hoca’nın ise solun lideri olma yönünde güçlü bir isteği olduğunu düşünürdüm. Devrimci liderlerin geçmişine sahip çıkıyor gibi yapıyor, onları dergisinin kapağına taşıyordu. O dönemde İsmail Beşikçi cezaevinden çıkmıştı ve onu da kapağa taşımıştı. Ancak ilk röportaj Nitelik dergisi adına yapılmış ve Kıvılcım Vafi yönetiminde yayımlanmıştı. Ben de Beşikçi’yi ilk kez orada görmüş, onunla aynı ortamda bulunma ve sohbet etme fırsatı yakalamıştım.

Kısacası, hocanın el attığı pek çok yerde karşısına benim ismim çıkıyordu. Bu durum yurt dışında da değişmedi. Beni gördüğü yerlerde “Sen git, liderlerin gelsin.” diye laf atar, öne sürdüğü kişilerle de kendince alay ederdi. O dönemde Öcalan ile yakın ilişkisi vardı ve bu da ona güçlü bir görünüm kazandırıyordu.

Ben ise kendimi Türkiye solu içinde tanımlıyordum. Onun gibi hiçbir zaman bir yapının içine tamamen yerleşmedim; taraf olmaktan ziyade, sol bir dünya görüşüyle olaylara ve insanlara bakmayı tercih ettim.

Tüm bu gerilimlere rağmen, onun çevresindeki insanlarla ilişkilerim her zaman iyi oldu. Ankara’da İnci Abla ve İlhan Akalın ile bağım hiç kopmadı. Sadece onlar mı, onun çevresinde yer alanlara “öğrencileri” mi demeli, “yandaşları”, “yoldaşları” mı, bilemem; ancak son derece üretken oldukları kesin. Siyasi partiler kurdular, ayrıldılar, yeniden kurdular. Bugün Yalçın Küçük çizgisinden gelen yapıların sayısını sorsalar, sanırım hepsini sayamam.

Dikkat çekici olan bir diğer nokta ise geçmişte yer altı ya da yasal alanda var olmuş siyasi parti isimlerinin yeniden kullanılmasıdır. Bu yapıların temsilcileri farklı adlarla varlıklarını sürdürürken, “yasal TKP”, “gerçek TKP”, “daha gerçek olduğunu iddia eden TKP” ya da benzer şekilde “gerçek TİP” gibi ayrımlar ortaya çıkmıştır.

Uzun bir hastalık dönemi geçirdi. Artık eskisi gibi üretmiyor, daha çok sessizce hayata bakıyordu. Böylesine uçlarda yaşanmış bir hayatın farklı yönlerinin mutlaka yazılacağını düşünüyorum. Yaşarken birçok insanı kızdırdı ama bir o kadar insanı da etkiledi. Çok çalıştı, sürekli üretti; kitaplar yazdı, âşık oldu, evlendi, yaşadı ve aramızdan ayrıldı.

Sonuçta, sol tarihin en ilginç figürlerinden biri olarak yerini aldı. Kendi tercihlerini özgürce yaptı ve sonuna kadar o tercihlerle yaşadı. Ben ise hâlâ aynı yerdeyim: Bu ülkenin sola ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Nerede sol adına samimi ve anlamlı bir çaba varsa desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkede sol, sözde değil, gerçek anlamda var olmalı. İnsan onuruna yakışan, insanı geliştiren bir düzen kurulmalı. İnsanı muhtaç bırakan ve emeğini lütuf gibi sunan bir sistemin değişmesi artık zorunludur.

Devrimcilik, insanın insana sahip çıkmasıdır; ama bizde devrimciler hep örgütlerine sahip çıkar, örgütler ise çok nadir olarak yoldaşlarına sahip çıkar. (Mahkemede avukat bulma dışında elbette; her açılan dava, o örgütün hâlâ var olduğu ve mücadeleye devam ettiğinin resmen ilanıdır.) Bu kısır döngü mutlaka bir gün değişecektir. Belki o zaman gerçek sol, bu ülke topraklarında kök salmak için direnç ve inat ile yoluna devam edecektir.

İsmail Cem Özkan

Hiç yorum yok: