27 Şubat 2015 Cuma

Sylvia

Sylvia

Bale, belli figürlere, adım atışlara dayalı dans ve müzikli gösteri türüdür diye tanımlamışlar. Bale hiç izlemeyenlerin bu satırdan ne anlar bilemiyorum ama sözün hiç kullanılmadığı, söz yerine adımlar ve vücut dilinin muhteşem birlikteliğine müzik şahitlik ediyor ve aynı zamanda yönlendiriyor ya da tersi söz konusu da olabilir. Bütün bunların bileşeni ile oluşurken, sahne ve sahne içinde dekor, kostüm ve ışığında bu muhteşem şölene katkıları ile seyirci ile buluşan bir sanat dalının klasik bir eserine şahitlik ettim.
Klasik bir konu, birden ilk bakışta aşık olanlar, ayrılık ve sonra birleşme. Bu basit ve binlerce yıldır işlenen bir konunun bale ile yeniden anlatılması ve öykü süzgecinin yeniden ele alınıp işlenmesi ile oluşmuş Sylvia.
Yunan efsanesinin güzel perisi Sylvia ile Aminta'nın aşkının anlatıldığı ve 3 perdeden oluşan temsil henüz ilk perdesinde, daha perde açılır açılmaz dekor sizi büyülüyor ve büyülü bir masalın içine davet ediyor.  
Birinci perde - Kutsal Orman
Sahne muhteşem derinlik hissi veren bir orman içinde geçmektedir. Orman içinde ağaçlar birbiri ile kucaklaşmış, her yaprağın altında sanki bir göz olacakları izlemek ister gibidir. Orman içine yansıyan ışık, derinliği daha da güçlendirmiş ve Eros bir köşeden hareketsiz olarak izlemektedir. Ta ki kendisine verilecek göreve kadar sessiz, hareketsiz olarak tanrı sabır ile orada her şeyi görmekte ve hissetmektedir.
Bale, tapınma amaçlı yapılan orman dansı ile başlar. Aminta, tökezleyerek düşer ve ayini bozar. Aminta'nın tutku ile sevdiği Sylvia o sırada aşk tanrısını aldatmak için avcıları ile beraber gelir. Aminta kendini gizlemeye çalışır fakat Sylvia izi fark eder ve okunu Eros’a yöneltir. Aminta tanrıyı korurken kendi yaralanır. O sırada Eros’da Sylvia’yı vurur (Eros'un, aşkı, baştan beri korumayı temsil ettiğini hissediyorsunuz, tek bir ok atma hareketinin bile nasıl bir asaletle yapılabileceğini o anda gözlemliyorsunuz.) ve yaralanır ama bu yaralanma onu etkisiz hale getirmek için yeterli olmuştur. Avcı Orion'un da Aminta'nın baygınlığını kutlarken o sırada Sylvia’yı seyrettiği ortaya çıkar. Sylvia ona doğru dönerken o yine kendini gizler. Bu sıra da Sylvia Aminta'ya karşı yakınlaşmıştır. Avcı kadın kurbanı için hayıflanırken Orion tarafından sürüklenerek kaçırılır. Köylüler Aaminta’nın bedeni çevresinde matem tutarlarken gizlenmiş olan Eros, çobanı canlandırana kadar kendi gerçek kimliğini saklamaz ve Aminta’yı Orion’un yaptıkları konusunda bilgilendirir.
İkinci perde - Orion'un Ada Mağarası
Bir mağara içindeler. Mağara ormanda olduğu gibi içinde derinliği olan, tavanı yüksek ve sadedir. Mağara duvarları içinde koyutluklarda ateş vardır, o ateşler mağaranın içini aydınlattığı hissini vermektedir.
Orion’un Adasında gizlediği esiri Sylvia’yı boşu boşuna şarap ve mücevherlerle ikna etmeye çalışır. Burada bir parantez açarak beni etkileyen bir anıda paylaşmak istiyorum, çünkü doğu müziği eşliğinde elinde küçük zillerle dans ettiği öyle bir sahne var ki,  büyülendim. Sylvia şimdi Aminta'nın yasını tutmaktadır. Göğsünden çıkarılan oku hasretle bağrına basar. Orion oku ondan çaldığında Sylvia Onu esir eden adamı kendinden geçene kadar sarhoş eder. Bu arada okunu ele geçirir ve onun yardımı ile Eros'dan yardım ister. Sylvia'nın çabaları boşa değildir. Eros hemen gelir ve Aminta'nın onu bekleyen görüntüsünün hayalini gösterir. İkisi beraber Sylvia'nın aşkının onu beklediği Diana Tapınağı'na (Artemis) doğru hareket ederler. 
Üçüncü perde - Deniz Kenarındaki Diana Tapınağı
Artemis tapınağı muhteşemdir, sütunlar ve tapınma merkezi sahnenin ortasındadır. Fors özel bir ışık ile aydınlatılmış, meşaleler sütunların başında ortamı gerek gördüğünde aydınlatmaktadır.
Aminta Diana Tapınağı'na biraz sonra Eros la beraber gelecek olan Bacchanal'ı (Şarap Tanrısı) bulmak için gitmiştir. Kavuşmanın verdiği birkaç sevinçli dakikadan sonra Sylvia'yı arayan Orion çıka gelir. O ve Aminta kavga ederler. Sylvia Diana'nın mihrabının arkasına saklanır, Orion onu takip etmeye çalışır. Savaş Tanrısı bu hareketle çileden çıkar Orion'u cezalandırır, Aminta ve Sylvia'nın birlikteliğini de ret eder. Şefkatli Eros Diana'ya bir hayal gösterir. Kendiside bir çoban olan Tanrıça'nın geç aşkı Endymion'u ona hatırlatır. Diana'nın kalbinde bir değişim olur ve kararını geri alır. Aminta ve Sylvia Tanrıların iyi niyeti altında bir araya gelirler. Eros’un etkilediği çift sonuçta her zorluğu yenecek, aşk yine galip gelecektir.
Sylvia balesi dekoruyla, kostümleriyle, müzikleriyle, koreografisiyle bu sezonda izlediğim en iyi temsillerden biriydi.
Koreografının, eğitmenlerinin, dansçılarının, emeği geçen herkesin ellerine, bedenlerine, sahneye ışıkları yansıyan ruhlarına, tükenmeyen enerjilerine sağlık... Alkışınız ve seyirciniz bol olsun!
Sylvia rolünde,  Deniz Kılınç/ Melike Manav, Aminta rolünde Olcay Tunçeli / Melih Mertel, Diana rolünde, Ebru Cansız/ Ebru Mıhçıoğlu  Eros rolünde, Melih Mertel/ Deniz Özaydın ve Orion rolünde Erhan Güzel/ M. Nuri Arkan/Ömer Erenler gibi solist dansçılar başta olmak üzere,  İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin tüm solist dansçılarının da dönüşümlü olarak dans edecekler diye belirtilmiş bana gelen bültende. Bütün sanatçılar alkışı hak ediyor ve gidin, alkışınızı esirgemeyin…
İsmail Cem Özkan


26 Şubat 2015 Perşembe

Yenilerek zafer elde etmek!

Yenilerek zafer elde etmek!

Zafer denen kavram görecelidir, bazı yenilgiler de zafer hanesine yazılır. Yenilmiş orduların ülkeleri genelde yenilgilerini kendi halkalarına zafer olarak anlatır ve yeni bir tarih yazımına girişirler. Eğer kapalı bir toplumsa ve diğer ülkeler ile iletişim yoksa o ülkenin insanları uydurulan bu tarihe inanır ve resmi tarihin yetiştirdiği bireyler yenilgilerini zafer olarak kutlar ve gurur duyarlar.
Resmi tarih bir anlamda kendi halkına yalan söyleme aracıdır ve bunu yasal olarak yapılır ve hiçbir şekilde vicdan rahatsızlığı bırakmaz. Çünkü devletlerin vicdanı olmaz, hesaplaşacağı kimseler yoktur! Her iktidar devletin resmi tarihini kendi çıkarına göre değiştirip yeni tarih yazdırabilir ve bu yeni tarihin gerçek ve tek doğru olduğunu iddia bile edebilir. Tarih yazıcılar eli ile oluşur ve yazıcılar da her daim güçlünün yanında, mazlumun karşısındadır. Çünkü her yazıcı profesyoneldir.
Devletlerin uzak tarihi kadar yakın tarihi her daim tartışmalıdır, çünkü yakın tarih günlük politikaya daha çok etki etmekte ve algı oluşumunu sağlamaktadır. Devlet algılar ile yönetilir!
Her seçim bir anlamda tarihin yeniden yorumlanmasıdır, çünkü erk sahibinin değişimi anlamındadır, erk sahibinin gücü ile orantılı olarak tarih yazımı değişiklik gösterir ve erk sahibinin ihtiyacına göre tarihte bazı ayrıntılar öne çıkarılıp zafer kazananların gururu günümüz insanına yansıtılır. Tarih algıları biçimlendirir!
Tarih yazıcıların yalanlarını ortaya çıkaran romana ve öykülerdir. Kalmışsa eğer sözlü edebiyatımız ve türkülerdir. Bunlar resmi tarihin sağlamasını yapabileceğiniz unsurlar olmasına rağmen, eğlence aracı görülmesi nedeni ile kimse bu konuda karşılaştırmalı bir araştırmaya girmez, çünkü riskli bir iştir ve bu riski üzerine alıp yapabilecek insan sayısı çok azdır. Tarih karşılaştırmalı incelendiğinde doğruya yakın bir gerçeklik ile karşılaşılabilinir.
AKP uzun süre iktidarda kalan bir parti ve resmi tarihimizi kendi çıkarına uygun olarak değiştirmiş, okullarda okutulan yeni bir tarih yazmıştır. AKP siyasi tarihimiz içinde kendine özgün deneyimleri ile dikkati çekerken, lideri bir anlamda ulaşılmaz, her şeyi bilen, kimse ona akıl veremez, gerek gördüğünde rest çeken, kendisine sadık adamlarının arkasında sonuna kadar kalan bir lider profili çizmektedir. İktidar olduğu süre içinde hiçbir zaman kendi arkadaşlarını eleştiri okları altında bırakmamış, onların Osmanlı iktidarı döneminde olduğu gibi yeniçerilerin önüne yem diye atmamıştır. Korumuştur, hatalarını bile bile hatalarını yok saymış, arkadaşlarım yapmaz demiştir. Kendisini liderlik koltuğuna taşıyan her arkadaşını şemsiye altında tutmuş, gerek gördüğünde pasif göreve atamıştır.
İktidarı yolunda hedeflerine ulaşmada engel gördüklerini akıllı politikalar ve ittifaklar ile tek tek ortadan kaldırmasını bilmiş, muhalefet partilerini bu iktidar yolunda yedek değnek olarak kulanmış, gerek gördüğünde değiştirmekten zıt kutuplara sıçramaktan çekinmemiştir. Düşman yoktur, müttefik vardır cümlesini kendisine rehber edinmiştir.
Yeni bir seçim sürecindeyiz, bu seçim sürecinde AKP yıpranmış, liderini saraya taşımış bir parti konumundadır. AKP, bu seçim sürecinde yenilgi ile çıkacağını bilmektedir.
AKP yeni süreçte sandıkta yenilmek zorundadır, (yenilgi, son seçimde aldığı oydan düşük oy alması anlamındadır.)  çünkü başarılı olursa sarayda ki liderinin konumu tartışma yaratacak ve güç dengesinin bozulması demektir. Sarayda ki liderin amacı rejim değişikliği için mecliste koltuk sayısının fazla olmasıdır. Son seçimden düşük oy ise gerçek liderin hala kendisi olduğunu ve kazanılan her oyun onun gösterdiği performansın işareti olarak okunacaktır.
Yenilgi ile çıkan bir partinin liderini değiştirmek daha kolaydır. Başarılı olan birinin egosunu dizginlemek siyaset içinde zordur. Eğer parti yenilgi ile çıkarsa şimdiki lider olarak görünen koltuğunu yenilgi ile koltuğunu bırakmak zorunda kalacak ve yaramaz çocuk gibi köşesine çekilmek ile yetinecektir... Yerine sır ve eylem arkadaş olarak görünen getirilip parti yeni yolunda yeni biçimi ile devam edecek planları yapılıyor olabilinir.
Şimdi, AKP’nin seçim stratejisi büyük olasılıkla 'yenilgi' olacak ama iktidar koltuğunu bırakmayacak bir yenilgi / zafer olması gerek. Bunun için muhalefet birliğini bozacak ve oy dağılımını daha geniş kesimde olacak şekilde siyasi partilere el altından destek vermek zorunda. Geçmişte olduğu gibi. En çıplak destek bildiğimiz gibi ‘yetmez ama evet’ sürecinde DSİP'e verilmişti. Balkondan teşekkür alacak kadar önem verildiği konuşmada ortaya çıkacaktı. Muhalefete verilen dolaylı ya da direkt her destek, muhalefet partiler arasında ki oy oranın dağılımı ile muhalefetin iktidara taşıyacak oy oranı eriyecek ve iktidar için çoğunluk ortadan kalkacak ve AKP ister istemez seçim barajını bir ‘seçmen’ olarak kullanıp çoğunluk milletvekili sayısına ulaşmak isteyecektir. (başkasını seçmiş ama barajı aşamayan her oy partiler arası dağıtılacak ve çoğunluk partisi hanesine daha fazla yansıyacaktır, barajı aşamayan her oy bir anlamda dolaylı iktidar partisini seçmiş olacaktır.)
Bu seçimde AKP kimlere destek vereceği aslında şimdiden belli gibi, çünkü ittifak konusu Fettulah Gülen cemaati karşıtlığı olacaktır. Buna hazır soldan - sağdan gelme partiler her daim yan değnek olmak için alacağı yardımı bekliyor olabilir.. Elbette bu AKP karşıtı gibi gözüküp aslında dolaylı destek verilecek bir süreçtir. Çok karşı gibi gözükmek bir anlamda desteklemektir.
Bu seçimin kritik önemi var, çünkü rejim değişikliği için parlamentoda çoğunluk önemlidir.
AKP kurmayları işte bu çoğunluğu seçim barajını bir seçmen olarak kullanmak için değişik kartlar açtı.
HDP %10 barajı aşamayacağı üzerine kurulan bu strateji başarılı olursa AKP istediğini rahatlıkla alır konuma gelecek, bir taş ile birden fazla amaca ulaşılmış olunabilinir.
Bu seçimde AKP kaybedecek ama mecliste sandalye kazanma üzerine stratejisini kuruyor.
Bu oyunu bakalım kimler bozabilecek?
AKP’nin sarayda hesapları, seçim meydanlarına çıkmadan ittifaklar ile bozulabilinir mi?
Seçim müttefikler üzerinden bir oyundur, seçime giren partiler rakibini düşman değil de müttefik gördüğünde başarı oranı yüksek olacaktır. AKP doğuşuna giden süreç müttefiklerin birlikte seçime girip kazanımları ile döşendiğini unutmamak gereklidir.
İsmail Cem Özkan


7 Şubat 2015 Cumartesi

Sanattan kimse korkmaz, sanat korkutucu değildir.

Sanattan kimse korkmaz, sanat korkutucu değildir.

Hangi sistem altında yaşarsanız yaşayın, hangi rejim altında olursanız olun sanattan kimse korkmaz, sanat korkunç değildir.
İktidar, iktidar koltuğunu kaybedeceğinden endişelenerek iş yapar ve endişesini bastırmak için; baskı araçlarını kendi hizmetine sunulan hukuki, ahlaki, geleneksel kuralları en sonuna kadar kullanır. İktidarın amacı daha fazla iktidarda kalarak yaratmış olduğu çıkar ilişkisi ortamından olabildiğince yararlanmak ve kendi çevresine çıkarsal ağı daha karmaşık oluşturup, iktidar koltuğunda uzun süre kalmayı amaçlar. İktidar ilişkileri, karmaşık çıkar ilişkilerin bir biri ile olasılık üzerinden kurgulanması, ilişkilerin uzun süre devam ettirmesi üzerine kuruludur. Her çıkar ilişkisi başka çıkar ilişkisi ile çatışır ve bu çatışmanın yaratmış olduğu krizi iktidardaki yönetebildiği sürece koltuğunda oturur.
İktidar olan her yerde kriz vardır, uzun süre iktidar kalmanın birinci koşulu krizleri yönetebilme yetkisini elinde tutabilmek ve yönetebilmektir. Krizi yönetemeyenler tarih içinde yerini kısa sürede alır. Her çıkarsal ilişki bulunan zaman içinde daha karmaşık hale gelir, her şeyi ile paralele giden çıkarsal ilişkiler bile bir zaman sonra yolları çelişir ve daha çok pay elde etme hırsına dönüşebilir. Bu çıkar ilişiklerin çatıştığı ortamda kaos oluşabilir, kriz bu kaos ortamın sonucudur.
İktidarda kalmanın ve iktidar yolunda oluşan korkuların hiç biri sanat ve sanatçı ile ilişkili yoktur. Ancak iktidara gidiş yolunda kullanılan söylem ve daha keskin ve direkt anlatım aracı olarak sanat eserlerinden ve sanatçıdan yararlanır. Bu araçlar da parası olana ve güce göre sanatçının tercihi önemli rol oynar. Kullanan kim olursa olsun (ister sipariş, ister gönüllü) üretilmiş ürünlerin amacı yönünde popüler araçlar tarafından hedef kitleye ulaşımı sağlanır. Bu üretilen ürünlerin ne kadarı gerçek anlamda sanat ya da değil konusu her daim tartışma konusu olmuş olmasına rağmen, para ile ve karşılığı olan özgün ürünlere sanat adını verildiğini hiç akıldan çıkarmamak gereklidir. Belli bir estetik kaygı ile belirli kurallar içinde üretilmiş eserlere sanat adını vermiş olursak eğer, bu kaygıları karşılayan ama erk sahibinin ihtiyacını yerine getiren eserler ancak bir amaca hizmet eder ve korku yaymaz. Ancak sonucu ve kullanıma amacına uygun olarak tedirginlik yaratır ve bu tedirginliği korku ile karıştıranlar sanattan korkuyorlar söylemini kullanmaya eğilimlidirler.
Hiçbir sistem, rejim sanattan korkmaz amacı doğrultusunda o sanat ürünlerini kendi amaçları için kullanmak için iktidar ve erk sahipleri algılar ile oynayabilir, gerek gördüğünde dolaylı veya direkt propaganda aracı olarak kullanabilir. Her propaganda aracının amacı karşısında ki hedeftekinin zayıf noktasını kitleler tarafından algılanmasını ve var olan dengelerin bozulamasın hedefler. Ama bu sanatın işi ve görevi değildir. Sanat anlık çıkar ilişkisi içinde sadece bir meta ve uzun süreli yatırım aracı olarak bulunduğumuz zaman diliminin ruhuna işlemiştir. Meta olan her şey alınır satılır, yatırım aracı olarak kullanılır. Bugün tiyatro salonlarında oynanan oyun, sergi salonlarında sergilenen her eser bir çıkar ilişkisinin parçası ve üretenden daha çok aracıların para kazandığı bir çarkın parçasıdır.
Kısaca yaşadığımız zaman diliminde parayı veren düdüğünü çalar, istediği aracı propaganda aracı kullanabilir. Bugün sisteme, rejime hiç eleştiri getirmeyen her ürün, her bohem havada yaratılan ilişkisi dolaylı olarak rejimin daha uzun süre yaşamasını ve hayattan memnuniyeti ifade eder. Rejime, iktidarı rahatsız etmeyen her sanat eseri, sanatçı dolaylı olarak rejime ve iktidara destek veren dolaylı propaganda aracı işlevini görür ve iktidar gerek gördüğünde üretilen ve üretenleri bu meta ürünlerini ve üreticilerini kullanır.
Sanat dalı korku yaymaz, hiç bir sisteme de korku vermez. Günümüzde sanat, parayı verene hizmet eder, paraya boyun eğmiştir sanat. (Gerçi eğmediği bir an var mı düşündüm, para bulunmadan önce belki dedim kendi kendime!)
Bir çok insan ezberlemiş olduğu kalıp cümleler kurar ve konuşmalarında tekrarlarlar. Örneğin “sanattan korkuyorlar!” kalıbı gibi.  Kalıp cümleler genelde doğruyu yansıtmaz, sadece bir alışkanlığın devamını göstermekten başka…
Sanat eserleri yasaklanıyor, sanatçılar içeriye atılıyor, hatta derisi yüzülüyor, şimdi bunlar korkudan değil mi diye düşündüğünüzü duyar gibiyim. Evet, yasaklar korkudan değil, başka çıkar ilişkisinin ortaya çıkarmış olduğu dönemlik şeylerdir, çünkü yasaklanan şeyler yine aynı iktidar ve rejim içinde yasaklanmadan çıkarılıp hatta rejimin savunduğu söylem bile olabiliyor. Yasaklar, anlık kriz döneminde krizi yönetme aracı olarak kullanılmaktadır, o da korku değil, sadece tedirginlik yaratmak ve rahatsızlık vermek için bir propaganda aracıdır. “Bakın baş kaldırırsanız bakın başınıza neler neler gelir!” diyerek gözdağı vermenin başka bir boyutudur.
Korkan insan korktuğu yerin yanından geçerken ıslık çalarmış, sanat eserlerinin, sanatçının yanında geçerken erk sahibinin ıslık çaldığını hiç görmedim!
İsmail Cem Özkan 


28 Ocak 2015 Çarşamba

Cansız bedenler çürürken…

Cansız bedenler çürürken…

Etrafta cesetler nefes almadan yatıyor. Üzerlerinde ne bir leş yiyici, ne de leş yiyerek geçinen insan vardı. Sessizlik ortamı kucaklamış, etrafta biraz önce yaşanan savaşın son izi olan duman dağılıyordu. Savaş artık mertçe değil, görünmeyen yerden gelen bir bombanın yer yüzüne yakınken patlaması sonucu bir hançer şeklinde insanın arkasından saplanmasıydı. Düşmanı görmüyordun, nasıl biri, ne konuşur, nasıl yaşar gözünde canlandırmadan onun attığı bir bomba ile yok oluyorsun. Ne bir ses kalıyor geriye, ne de yaşayan her hangi bir şey.
Cesetler sokakların içinde, kapı önlerinde, kokuşmaya henüz başlamadan öyle duruyor. Zaman durmuş gibi gözükmesine rağmen, zaman sürekli kendi devinimi içinde yol almaya devam ediyordu. Bir çok insan ise o ölüm anını beyaz ekranları aracılığı ile şahitlik yapıyordu, bir direğe bağlanmış kameralar aracılığı ile.
Ölüm, sessizce kucaklıyordu tüm yaşayanları.
Yaşayanlar ise bir birini boğazlıyordu.
Her boğazlama ise birilerin elini ovuşturmasına yol açıyor, kasalarına giren dolarları düşünüyordu. 
Birileri ise ertesi gün çocuğunu hangi kreş yuvasına yazdıracağını düşünmekte ve kreş parasını nasıl ödeyeceğini hesapları içindeydi.
Savaş yaşandığı yeri yok ediyor, diğer yerlerde ise savaştan elde edilen sermeye birikimin getirmiş olduğu göreceli refahı yaşıyordu.
Tarih sayfaları kan ile doluydu.
Kan geçmişin izlerini, kelimelerini, zaferlerini şanlı, onurlu, onursuz, yenilmiş, kazanılmış şekilde yazıyor, soykırıma uğramışları ise hiç anmadan geçiyordu, çünkü soykırımın yaşayan çocukları yoktu, yok olan nesillerini, atalarını ansınlar, dillendirsinler.
Sessizlik ölüm anında yoktu sadece, soyu kurumuşların tarihi de sessizdi, kimse anımsamak ve için toprak altını kazmıyor, o dönemden kalan tabletleri popüler şekilde dillendirmiyordu. Sessizce geçiştirilen tabletlerde kanların üzerinde kendi parmak izimiz varsa, o parmak izini silmek için son teknoloji ürünü temizlik malzemeleri ile izleri karıştırmaya çalışıyor buluyorduk kendimizi.
Kan suçu yaratır, suçlular kan izlerini silmek için ellerinde ki her olanağı kullanır.
Suçlular bir arada yaşamak yerine, kendi homojen toplumunda yaşamaya özen gösterir, toplumu içinde bu homojen yapıyı bozan varsa hemen onu yok etmeyi düşünür ve onu yok etmek için iftiralar, linç etmek için ortam hazırlar, sonra onun acı çekmesini büyük bir keyif ile izler.
Kan ile beslenenler, kan aktıkça daha çok mutlu olur ve suçlarına ortak bulmaktan keyif duyarlar.
Suçlular tek olayı sevmez, suçlarını kitleselleştirmek için uğraşılar, çünkü kitlesel yapılan şeyleri suç olarak kabul edilmez. Toplum bir bütün olarak cinayet işlemez inancı hakimdir, çünkü çoğunluk her daim haklıdır ve hakkını zor kullanım aracı olan devlet mekanizmasını kullanarak gösterir.
Devlet, suçluların suçlarını suç olmaktan çıkaran bir araçtır.
Devlet olan yerde, fakirler zenginleri öldürmesin diye yasalar vardır. Zenginler ise suçu kendi güçlerine göre tanımlar ve uygulatır.
Devlet olan yerde suç kavramı, zenginler arasında ki orantısız rekabeti dengelemek için vardır.
Devlet olan yerde kim suçlu, kim suçsuz kavramını çıkar ilişkisi belirler ve uygular.
Çıkar ilişkisi sözde herkesin eşit hakları olduğu, rekabetin eşit güçler arsında yapıldığı farz edilir ama hayatta öyle bir şey yoktur, çünkü maddi gücü olan, güçsüzü yanına alır ve istediği verimliliği elde edene kadar çalıştırır, işine yaramadığı an posasını bir delikten aşağıya bırakır.
Savaş, çıkar ilişkilerin sonucunda oluşur ve çıkarlar olduğu sürece insanlar  birbirine kırdırılır, zenginler daha çok zengin olur.
Savaş olan yerde kara ilişkiler ve para olur ve ama her savaş kontrollüdür ve kontrollü olarak kara paranın ve insan hareketine izin verilir, gerek görüldüğünde izin verilenler suçlu olarak gösterilip linç edilmeleri sağlanır.
Her sömürge toplumunda, toplumun sürekli parçalanması ve atomize olması için iç çatışma sürekli sıcak tutulur, eğitim ile bu çatışmanın tohumları kuşaktan kuşağa aktarılır.
Yarı sömürge ve sömürge toplumlarda ekranlar bu çatışmanın her an gündemde kalması için programlar yapılmasına olanak verilir, ortam hazırlanır.
Her ortam başka bir cinayetin habercisidir. Cinayet işlendikten sonra bu haberleri doğru okumaya gayret ederiz.
TV programlarını genelde balon olarak görürüm ve ilgilenmem ama yaşadığımız zamanın ruhu içinde bizi her yerden kuşatan uyarıcılar var, o uyarıcılara karşı insan ister istemez kafasını dönderip bakıyor.
Savaş sadece silah ile olmuyor, başka öldürme araçları ile beynimizin içi boşaltılırken, geçmiş birikimlerimizin de antika dükkanında satılan metaya dönüşmüş olduğu gerçekliği ile karşı karşıya kalıyoruz.
Sosyal medyadan gelen mesajlara bakınca tartışma değil de sanki cephe savaşı! TV ekranlarında reyting için yapılan popüler programların ister istemez bir izleyici fun club’ü oluyor. Her fun club’ün bir de popüler lideri!
Liderlerin etrafında bileylenmiş taraftarlar ve tutuğu liderin (tartışma programında aslında sıradan bir konuk) sözlerini sosyal medya hesaplarından paylaşırken, aynı zamanda rakip gördüklerini küçümseyen, alaya alan cümleler gördüm.
İlkel bir duruş olarak algıladım, çünkü savaşı isteyen ve cephede birbirini öldüren insanlar, düşünme yerine eylem yapan, eyleminin sonucunu düşünemeyen bir piyon konuma getirilmiş birey ve içgüdüsü ile oklarını (cümlelerini) fırlatırken görürüm.
TV ekranlarında kan dökülmedi, baş yarılmadı ama balon sohbetlerden bugüne kalan sadece öfke, içini boşaltmış, ekran karşısında tatmin olmuş bireylerin bıraktığı kondomları sosyal medya sayfamda kelimeler olarak gördüm...
Sonuçta bu toplum içinde yaşayan ve farklı doğruları olan bireylerin neden bir arada huzur içinde yaşayamayacağının küçük bir deney sahnesi olmasından öğreticiydi.
Bizler bir arada değil, bölünerek yaşamayı ve öldürerek kan ile beslenmeyi kendimize doğru olarak kabul etmiş bir kültürün evlatlarıyız.
Tarihimiz kan akıyor, insanlar kan içinde boğuluyor, doğal olarak onların torunları da kan içmek için kan dökmek adına fırsat kolluyor...
Etrafta cansız bedenler, nefes almayan canlılar. Henüz duman o ölüm yerinin üzerinde.
Sokakta bir direkte duran kameradan canlı olarak o ölüm anını ve sonrasını evimizden, yolda giderken akıllı telefon ekranlarımızdan seyrediyoruz.
Her birimiz her şeyi görüyoruz, ama farkına varamıyoruz, çünkü her birimiz yalnızlaştırılıyoruz.
Yalnızlaşan insan korkar, korktuğunda sosyal medyadaki duvarına bir şeyler yazar, fun club üyesi gibi tuttuğu liderinin her cümlesini paylaşmak için algılarını sadece o ana odaklar ve paylaşır. Karşısında gördüğü düşmanını küçümser, onu işlevsiz bırakıp, tek başına bir çukurda, o cansız bedenlerin arasında görmek ister.
Korku, yaşadığımız toplumu daha da atomize ediyor, parçalanıyoruz. Parçalandıkça kendi doğrumuzun tüm dünyaya egemen olmasını düşünüyor, bizim konuştuğumuz dilin hakim olmasını düşlüyoruz.
Görüyoruz, farkında değiliz!
Cansız bedenler çürürken, çürüyenin sadece o beden olduğunu düşünüyoruz, kendimizi görmeden!
İsmail Cem Özkan

16 Ocak 2015 Cuma

Seçimler yaklaşırken…

Seçimler yaklaşırken…

Seçimler yaşadığımız çağın olmazsa olmazıdır, dağda ki çobanın oyu ile fabrika sahibinin, sahnelerin yıldızının da oyu tektir, birbirinden ne üstündür ne de aşağıdır. Ama varoşlarda yaşayanların oyları bir araya geldiğinde birbiri ile benim oyum daha değerli, senin oyun daha değersiz tartışmasını sonlandırmış, benim dediğim olur demiş. Elbette bu sözü söyleyebilmesi içinde dış etkin güçlerin çıkarı o yönde olması önemliymiş. Varoluşlar şehirleri kuşattı ve sonunda aldı ve yağmalamaya girişti. Varoşlar oluşurken (henüz gecekondu mahalleri iken) yoktan rantı yaratmayı öğrendi, iktidara gelince her şeyi ranta dönderip koltuğunu sağlama alacak kadar çevresinde bir çıkar birliği kurdu. Seçim ve partiler çıkarlar birliği üzerinde sözünü söyler, düşünce ve özgürlük daha sonra gelir!
Siz hiç ben özgürlük istiyorum diye seçime giren siyasi partiyi, göremezsiniz. Özgürlüğü parçalara ayırır, işine gelen özgürlüğü öne çıkarır, diğerlerini yok sayar, iktidara geldiğinde diğerler özgürlük isteklerini dillendirenleri de yok etmek, asimile etmek için eline geçen gücü onlara karşı kullanır. Başörtüsüne özgürlük isteyenler, Alevilerin inanç özgürlüğünü yok sayması kadar doğal ne olabilir! Başörtüsüne özgürlük diye imza kampanyalarında sıraya girip imza atanların önemli bir bölümü kariyer, iş, bazı imtiyazlar elde etme adına imza atmış, ama özgürlük istemi olan Alevileri yok saymış, hatta görmezden gelmiş. Zamanı gelince onlarda özgür olsun diye fısıldamışlar, özgürlük kavramı geniş anlamda kullanıldığı zaman. Ama artık isimlerinin önünde profesör, doçent, doktor ve de çocuklara kurs verebileceği köy, medrese vb yaptıktan sonra. Her şey çıkardır, çıkar olan yerden imza mı eksik edilir!
Seçimler partiler ve bağımsız adayların kıyasıya yarışıdır ve jüri üyesi oy kullananlardır. Fakat her jüri üyesi kağıt üzerinde eşit haklara sahip olsa da gerçek öyle değildir. Seçim sandığı önünde ağanın, patronların adamları durur, marabanın, işçinin, memurun gizli oy, açık sayım ilkesini kontrol eder. Hadi bakalım ağanın, patronun sözünün dışında oy ver. Didik didik edilir, kimmiş bakayım o vermeyen aranır ve bulunur. Demek neymiş efendim, oy hakkı vardır ama ağanın, patronun ve çıkar ilişkisine uygun olarak oylar verilir, akıldan önce çıkar gelir.
Çıkar ilişkisin çatışma alanı olan sandıklar, her seçimde ülke sathında seçmenin önüne konur. Seçim başlı başına büyük bir rant yaratma kapısıdır. Seçim döneminde ülke ekonomisi canlanır, bayrak imalatçıları, reklam evleri baskı araçları ile seçmene gidecek propaganda araçlarını yetiştirmek için geçici eleman dahi alır. Her seçim dönemi yıpranan iktidar, yıpranan derilerini döker, yeni deri ile yeni parti gibi seçmenin karşısına dikilir, ben iyi yönetiyorum ve sizin iyiliğinizi düşünüyor ve iyiliğiniz için baskı aracı, sansür vb şeyler yapıyorum. Hepsi sizin iyiliğiniz için!
İktidar seçmenin iyiliğini düşünür, muhalefet iyilik düşüneceğini dillendirir. Sonuçta her biri iyilik severdir ve iyilik yapar! Seçim bir anlamda krize düşen iktidarın çıkış kapısıdır, kilitlenen ekonominin can suyudur. Para basılır, dağıtılır, ayakkabı kutusuna konur hepsi iyilik ve devletin bekası içindir. Bazı liderler sarayda yaşıyormuş, o de iyilik almanın bedelidir, göze batmaması gereklidir.
Seçime gelir, çatar, sandıklara oylar atılır. Gizli oy açık sayım yapılır... Sandık başında devlet temsilcileri ve seçime girenlerin temsilcisi vardır. Sonuçlar belli olur ve açıklanır. Birileri kaybeder, biri kazanır. Kaybeden aslında hep kazandığını ama hile yenildiğini açıklar. Kazanan ise balkona çıkar konuşma yapar, havai fişekler eşliğinde sonradan uydurulmuş mehter marşı çalar. Zamanın ruhuna ve halkın nabzına göre müzik eşliğinde yeni dönemin başladığı dünyaya ilan edilir. Kazanan kazandığı, kaybeden kaybettiği ile kalır, itirazları kısa süre sürdürür ve unutulur. Alışmam diyenler alışır, el öpmem diyenler el öper, çıkarı için fır fır dönenler seçim sonucuna göre dönüşünü sonlandırır ve yeni duruma göre konumlanır.
Sonra iç konuşmalarımız ile baş başa kalır ve iç konuşmalarımızı dost sohbetlerinde dillendiririz!
“Seçime girip kaybedenler hep sandık hilesinden bahseder ve güvenlik sorununu dillendirir. Anladım hile var, yazarken kaydırıyorlar falan filan… Hepsi doğru, sen seçime giriyorsun ve sana atılan oya sahip çıkamıyorsun, sahip çıkacak bir teşkilat yapın yok, lojistik faaliyet yürütecek bir profesyonel çalışman yok, sonra hep şikayet hep şikayet... Şikayet edeceğine seçime girme en azından seni bir ciddi parti sansınlar. Seçime girip de her tarafı dökülen parti nasıl iktidara gelir ki?”
“İşte yaşadığımız sonuç, mecliste ki bütün siyasi partiler iktidarın yedek değneği konumunda varlıklarını koruma derdine düşmüşler... Seçim kazanma gibi bir dertleri yok... Olsaydı bugünden sandık güvenliği için yapılanmaya gider ve onun için bütçe ayırırdı... Son dakikada gönüllüler ile yapılan işler ancak bu kadar oluyor...”
“Örnek bir olay anlatayım; bir yerel seçimde etnik kimlik ve inanç seçmene seslenen Turgut Öker aday olmuştu. Gittim oyumu ona verdim. Benim oy verdiğim sandıkta ona oy verecek benden başka kimse yok, çünkü onun potansiyel seçmeni benim oturduğum yerde oturmuyor... Yani sandıkta tek oy benim olmak zorunda... Sonuç açıklandı aaa benim oy yok! Kazanmaya az bir oy kalmış olsaydı kendi inisiyatifim ile o oyun peşinde giderdim ama seçim sonucunda yüzdelerin alt tabanında olduğu için peşine düşmedim. Ama kazanma olasılığı olan ama sandık sayımında ciddi sayım yapanlar olmuş olsaydı, benim o tek oyuma sahip çıkar ve gerekli yere yazdırırlardı.
Başkasının oyuna sahip çıkamayanlar kendi oylarına da sahip çıkamazlar...
Alınacak ders, benim oyum büyük olasılıkla bir sırasına yazılmıştır ve orada bulunan muhalefet sandık başkanları buna göz yummuştur… Ya da geçersiz olarak işaretlemişlerdir… Ama sonuçta benim oyuma sahip çıkamayanlar, ülke yönetimine aday olamazlar... Olamadılar da, hep iktidar kazandı... İktidar partisinin kazanmasına en çok muhalefet partisinin sandık görevlileri hizmet etmiştir…”
Seçim yaklaşıyor, fır fır dönenler, milletvekili olmak için parende atanlar, ceplerine para koyup parti kapılarını ziyaret edenler bugünlerde ortalıkta geziyor. Partiler seçim bildirisi yazdırma derdinde, parayı nasıl denkleştiririz telaşında. İktidar, iktidar gücünden aldığı gücü kullanma derdinde, muhalefet ise parlamentoya girme barajı aşma derdinde kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan köpek gibi dönüp durmakta. Bu dönmeler girdap oluşturmakta ve siyasi ortam kasırgaya doğru giden tartışmalar için şimşekler, yıldırımların yaydığı ışıltılar etrafa ilk kıvılcımlarını yaymakta, seçim için gerekli olan cepheler belirlenmektedir. 
Ülke ne çektiyse bu cepheleşmeden çekmiştir denir ama cepheleşme ekonomiye can suyu olur, var olan sorunlar unutulur, bir anlamda beyim yıkaması gerçekleştirilir. Balkon konuşması ile bazıları doyuma ulaşır, bazıları yeni duruma uygun çıkar ilişkisine dayalı nasıl fır fır döneceğini hesaplar… Seçilenler arasında çocukluk arkadaşı aranır!
Seçimler ekonomi için gerekli, toplumsal tepkilerin sıfırlandığı süreçtir. Bu devlet, bu sistem oldukça seçimsiz dönem olmayacaktır, ne zaman başı derde girse birilerin seçimden bahsedecek, erken, olağan, olağanüstü seçim ile tepkiler sıfırlanacak, beklenmeyen köklü değişimler engellenecektir.

İsmail Cem Özkan

Örgüt, ölüm ile büyür!

Örgüt, ölüm ile büyür!

Örgüt olabilmenin temelinde hedef olmak zorundadır ve bu ortak hedefleri olan insanlar bir araya gelir, ikinci aşamada para gelir. Para olmadan örgüt olunmaz, çünkü işleyiş ve hareketin temelinde para yatar. Para olmadan artık gönüllü olarak bir yerden bir yere yürümez!  Üçüncü koşul ise lojistiktir.  Lojistik hem örgüt iç işleyişi hem de hedefler yönünde hareket alanı sağlayan ana yoldur. Bu yol olmadan insan ya da canlılarda olduğu gibi damardan bir şey akmayınca yapı çöker ve ölür. Devletler yol olmadan var olamazlar örneğin, o yüzden devlet hükmettiği yere en kısa sürede ulaşabilmesi için yolları geliştirir, yolda mola yerleri, ve ikame depoları oluşturur ve lazım olduğunda en kısa sürede o malı oradan alıp hedefe ulaştırmak ile yükümlüdür. Eğer bunu yapamaz ise örgütsel işleyişini kaybeder ve kaos ve kriz yaşar. Kriz yönetimi en kısa sürede krize yol açan sorunu çözmekten geçer. Lojistik aynı zamanda olası krizi yönteme ve çözme aracıdır.
Örgüt olmanın olmazsa olmazı bu üç saç ayağıdır, bir tanesinin eksik olması örgüt olmanın dışında geçici organizasyonlar / inisiyatif / proje vb. adını alır.
Örgüt olmak için kurumlar ve bireyler planlı ve eş güdümlü hareket etmesi zorunludur.
Örgüt olmanın tarifi içinde devamlılık esastır.
Örgüt içinde bireylerin ve kurumaların hareketleri baştan kabul edilmiş kurallar tarafından belirlenir. Böylece belli bir iş, eş güdümlü, iş bölümüne ve uzmanlaşmaya dayalı bu sistem sayesinde yerine getirilebilecektir.
Örgüt kültürü, üyeler tarafından paylaşılan temel değerler olarak tanımlanabilir. Genellikle örgüt kurucuları bu kültürün oluşmasını belirler ve yönlendirir.
Her siyasi örgütün hedefinde kitleselleşme vardır. Kitleselleşebilmesi içinde hedefleri yönünde sempatizanlar yaratması için seçilmiş toplumsal kitle ile iletişime geçmek zorunluluğu vardır. Bu hedef kitle ile iletişime geçmek için değişik araçlar kullanılabilinir. Teknoloji ve kültüre bağlı olarak her örgütsel yapı, hedef kitle ile iletişim kurmak ve sürekliliği sağlamak zorundadır.
Örgüt nedir ne değildir konusu uzun yıllardır sosyoloji ve felsefe alanında tartışmalara neden olmuş, değişik tanımlar yerine getirilmiştir. Ben yaşadıklarımın ve okuduklarımın ışığı altında yukarıda kabaca olsa da bir çerçeve içine oturtmaya çalıştım. Fakat yaşam içinde oluşan siyasi örgütlerin büyümesi ve gelişmesini tarih bilgileri altında incelediğimde yazdığım cümlelerin çok eksik olduğunu düşünüyorum. Fakat kısa ve köşe yazısı formatı içinde ancak bu kadar yazabiliyorum, çünkü yazının konusu için bu örgüt tanımının önemli olmasından ve vurgulamak istediğimi baştan anlatarak giriş yapmak istedim. Çünkü her cümle farklı algıları ortaya çıkarmasını istemiyorum.
Yaşadığımız çağda örgütler kendiliğinden kurulurken, bazıları bir proje ile hayat bulurken, birçoğu devlet kendi varlığını korumak ve zorunlu olduğunu vurgulamak için kendisine karşıymış gibi örgütler kurabilir ve yönetebilir. Genelde devlet dilinde bu örgütlere anarşist ve terörist diye anılır ama genel verilen bu isimlerin gerçeği yansıtmadığı yaşanan pratikler göstermiştir. Elbette gerçek anlamda anarşist gruplar ve örgütler bu cümlemin dışındadır. Devletin ne dediği değil, onların kendilerini nasıl tanımladığı önemlidir.
Afganistan'ın Sovyet işgalinden sonra ortaya çıkan siyasi atmosfer içinde Amerika direkt olarak Afganistan içinde işgale karşı savaşma yerine, yönlendirebildiği, kontrol edebildiği örgütler kurdu. Bu örgütler müttefik devletler içinde müttefik devletin siyasi iktidarına karşı kurulmuş olsa da, Afgan işgali ile birlikte bu örgütler müttefik devletinde mücadele etmesi yerine Afganistan içinde mücadele etmesi sağlanmıştır. Soğuk savaş koşullar içinde geliştirilen bu yöntem yeni bir doktrinin ürünü olarak karşımıza çıktı. Bu doktrin “Yeşil Kuşak” adı verilen bir kuşak üzerinde olan tüm devletlerin geleceğini belirleyecektir. Daha sonra bu BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) olarak değiştirilmiştir.
Örgütler bu kuşak ve projeler içinde yeniden düzenlenmiş, yeni düşman ve müttefik tanımları yapılmıştır. Elbette kurulan her örgüt amacına uygun davranmış olmasına rağmen, kontrol dışı ve kurucularına karşı saldırılar da gerçekleştirmiştir.
Örgütler, kurulduğundan itibaren Amerika ve NATO'nun yarattığı lojistik hatları kullandılar ve çok kolay bir şekilde başarılara imza attılar. Dolar ve lojistik başkasının kontrolü altında büyüyen İslam menşeli örgütler, amaç İslam birliği altında ellerinde ki olanakların kıymetini zaman içinde anladılar. Devleti olmayan devlet gibi çalışan karmaşık ve geniş bir coğrafyaya seslenebilecekleri çok kültürlü, çok uluslu ama tek dinli ve İslam cihadını dünya çapında yaygınlaştırabilecek konuma doğru eğildiler.  Sorun kuruluşunda yer alan üç saç ayağın ikisi başkansın elindeydi. O başkasının elinde yüksek ve henüz siviller tarafından kullanılmayan savaş teknolojisi vardır. Onların bilgileri dışında nefes almaları imkansız gibidir. Fakat zaman içinde El Kaide liderleri bunun farkına vararak kullanamadıkları teknolojiyi kullanmayarak kurtulmaya çalıştılar. Üyelerine ise teknoloji şeytanın işidir diyerek onlarında alışkanlıklarını yok etmeye ve en ilkel koşullarda mücadele etmesini öğretmeye çalıştılar. İşte bu girişim onların sonunu hazırlayan bir süreci anlatır. Bugün o ekolden gelen liderlerin önemli bölümü öldürülmüştür.
Kontrol dışı olan hiçbir yapı bu küresel dünyada yaşama şansı yoktur, çünkü her birey teknolojiyi kullanmakta ve her teknoloji aynı zamanda askeri istihbarat için bir araçtır.
NATO varlık sebebi kara paranın küresel olarak kontrol etmek ve ona göre müdahil olmaktır. Devletler kara para yaratır ve kontrollü bir şekilde bu kara paranın alanı içinde örgütler kurar ay da yönetir. Devlet olmanın temelinde düşman olmak zorundadır,
Düşmanı olmayan devlet, devlet değildir!
Muhalif olan ve devlet ile mücadele eden örgütler, silahlı mücadeleyi temel almışsa kendisini ölüm ve kan ile beslemek zorundadır, çünkü ölüm ve kan örgütün sesinin daha da duyurması ve devlet ile sorunu olan vatandaşların bu zorbalığa karşı direnenlerin kahraman olarak algılanmasını ve destanlaşmasına ortam hazırlar. Ne kadar çok saldırı ve ölmek ve öldürmek o kadar daha çok yeni üye, daha çok para, daha çok ilişki demektir. Ölüm kısaca propaganda aracıdır. O araç hem örgüt ilişkilerini daha sıcak tutar, daha çok disiplinize eder, hem de dışarıya karşı bazı insanların (örgütün hedefindeki) sempatisini kazanır. Bu sempatizanların örgüt üyesi olmasını kolaylaştıran süreçler ölüm sonrası yapılan eylemler ve seremonidir. Üye olacak kişinin hem onuru okşanır hem de amaç uğruna öldüğünde nasıl uğurlanacağını yaşarken görür. Hasan Sabbah bu kuşak sürecinde birden popüler olması tesadüfi değildir. İslam örgütleri canlı bomba eylem biçimini öncelikle Müslümanların çok yaşadığı yerlerde ve farklı mezheplere karşı kullanmıştır. Mezhepler arasında yer alan çelişkiler kullanılırken, mezhepler arası diyaloğu da ortadan kaldırmıştır. Her canlı bomba ve sonucunda ölüm birilerini çok sevindirirken, birilerine yas yaşatmıştır. Canlı bombada amaç çok insan öldürmek değildir, genelde bomba taşıyan ve birkaç kişi ölür ama etkisi bir atom bombası kadardır. Toplum içinde çelişkilerden yararlanılır ve yeni bir söylem zor ile benimsetilir. Toplumun dokusu ve dinamikleri ile oynanır. Bu kargaşaya ve daha çok ölüme yol açar ki, batının silahı ile doğunun insanı bir birini boğazlar.
El Kaide ve türevleri Suudi rejimine karşı kurulmuş ama en çok da Suudi parası ile eylem yapar konumda olmasını kimse sorgulamaz, çünkü ölüm düşünmeyi ve sorgulamayı ortadan kaldırır, güçlü olan kendi sesini duyurur ve toplumun algısı ile oynanarak tercih etme hakkı elinden alınır. Yazılan senaryoya tam uyum yani biat artık tek tanrıya değil, güce ve parayadır.
Danimarka’da yaşanan karikatür krizi aslında kurgulanmış ve bu kontrol dışına düşmüş örgütleri ve öfkeyi kontrol altına almak için yaratılmış suni bir gündemdir. O gündem o kadar iyi bir şekilde kullanılmıştır ki, Irak işgali ve Suriye iç savaşında olması olası direnişleri kontrollü bir şekilde oluşturulan yeni örgütler ve liderler ile yürütür hala gelinmiştir.
İslam dini kendisinden önce olan tüm dinlere sahip çıkan ve hepsini kucaklayan bir din olarak kendisini tanımlar ve uygulamaları eleştirir, Allah'ın kelamına sahip çıkar. Müslüman inancında tüm peygamberler aslında Müslüman’dır der. Çıkan bir karikatür sonucunda bir çok Müslüman ölmüştür, kendisini yakmıştır. Bu aynı zamanda dünyada oluşturulan yeni İslam algısının da biçimlendirilmesi ve var olan yerine; görmek istedikleri İslami yaratma sürecidir. Dinde reform yaşamış, laik devlet anlayışını özümsemiş toplumlarda bu son yaratılan İslam profili aynı zamanda üçüncü büyük savaşın düşmanın da kim olacağını işaret etmektedir. Bu imaj, çoğunluğu Hristiyan olan toplumlarda islamofobi algısının kök salması ve ırkçı örgütleri yaşanan krizde İslam, Yahudi dünyasından gelen ötekilerin dışlanması ve yeni Avrupa ideallerine uygun homojen toplum yaratılması için fırsattır. Yaşanan ekonomik krizi çözememiş, uzun süreli devam eden kriz, kriz olmaktan çıkmış artık kısır döngüye dönüşmüştür. Bu döngüden çıkış yolu olarak savaş ve savaş sanayisi, ilaç / gıda sekötürü güçlendirilmesi ve üretir, ürettiğini satar konumuna getirilmesi gereklidir. Savaş işte bu kısır döngüden çıkmak için önemli bir araçtır, çünkü savaş olan ülkelerde üretim olmaz, silah tüketimi fazla ve yeterli besin olmadığından ilaç tüketimi normal zamanların daha üstünde ve üstelik karaborsadır. Avrupa kendi iç tüketimi için gıda üretir hale gelmiş, çiftçisini destekler ve ona Pazar açmıştır. Afrika’dan, Ortadoğu’dan artık gıda malzemesi Avrupa ve Amerika yolunda değildir. Tersi söz konusudur.
Yapay olarak oluşturulan bu yeni düşman algısı ve İslam algısının Avrupa ve dünya gözünde değiştirilmesini İslam dünyasında yaşayan aydınların ve münevverlerin kabul edilmesi bir uzun süren toplum mühendisliğinin başarısıdır. Ilımlı İslam, bir ajitasyon ve propaganda sürecinin toplum mühendisler tarafından her türlü algı kullanılarak yarattığı bir olgudur. Bu açıdan bakarsanız Sivas yangını bu mühendislerin kullandığı bir propaganda aracı olmuş ve AKP iktidarına giden yolun “hızlı tren” rayını döşemiştir. Sivas katliamı dinci örgütlere doğru kitlesel katılımın ve ülkede oluşturulan yeni hassasiyetleri yaratmıştır. Yeni yaratılan hassasiyette eskiden hoşgörü ile bakılan şeylere, bugün bizim ile dalga geçiyorlar algı değişimine ve düşmanlık söylemlerine doğru dönüşmesi sağlanmıştır.
İslam dünyasının peygamberi Hz. Muhammed’tir ve son kitabın gelmesine aracı olan son ve tek peygamberdir. İslam, Hz. İbrahim’den beri gelen her kutsal kitaba sahip çıkar ve onları için aracı olanlarda bizim tanrımızın elçileridir der. Bugün bunu diyen artık yoktur, sanki son otuz yılda unutulmuş gibidir. Unutulmuş gibidir, çünkü Hz. İsa karikatürüne ses çıkarmayıp hoş görenler, bir provokasyonun piyonu olabiliyorlar. 
Yayınlanan karikatür, fotoğraf, çizgi, minyatür ilk defa yapılıyormuş gibi algı oluşturuldu ve olaylar çelişkilerin ve değiştirilmesi istenen ülkelerde patlama yaptı. Aslında İslam dünyası geçmiş birikimi ile en hoşgörülü dindir, bütün dinlerin ve görüşlerin kendi içinde yaşaması için ortam hazırlar ve olanaklar sunar. Ama bu hoşgörü artık yoktur, en ufak tepki büyütülmekte ve cinayet işlemek için ortam yaratılmaktadır. Bunların hiç biri tesadüfi değildir, çünkü genetiğimiz, kültürümüz ve birikimlerimiz ile oynuyorlar, üstelik başarıyorlar da.
Yaşanan Danimarka ve Fransa olayları ben de farklı duygular oluşturdu, çünkü algılar ile oynanırken birden arkasında olmayacağın bir adamın arkasında bağırır bulduk kendimizi. Derin bir nefes alıp kendi kendimize soru soramaz hale geldik. Nereye doğru gidiyoruz? Biz dışlanıyoruz ama nereye doğru?
Ölümler, cinayetler aslında din adına değildir. Tam tersi örgütün iç dinamiklerini savaşa hazır hale getiren iç iletişimi güçlendirmek, öte yandan düşman olarak gösterilenlere gözdağı vermek, orada (Avrupa ve Amerika’da) yaşayan ve dışlanan ve dışlanacaklara kucak açma eylemleridir. Her ölüm ve cinayet örgütleri daha da büyütmektedir.
İsmail Cem Özkan

14 Ocak 2015 Çarşamba

Hamidiye korucu derken…

Hamidiye korucu derken…

Tarihin bize fısıldadığı bir çok gerçek vardır ve bize der ki yaşananlardan ders almak insanlık tarihinin gereğidir, insanlık ancak ders alarak ilerler, aksi halde bulunduğunuz noktada kalır ve kendi kuyunuzu ve sonunuzu hazırlarsınız. Hamidiye alayları ve korucular konusuna yukarıdan baktığımızda şaşırtıcı bir benzerlik ile karşılaşırız.
Hamidiye Alayları, çoğunluğu Kürtlerden oluşturulmuş silahlı birliktir. Ermenilere karşı kurulmuş olmasına rağmen, amacı dışında Kürdistan eyaleti içinde yaşayan Süryaniler, Ezidiler ve Alevilere karşı katliama girişmiş, hatta Kürdistan eyaleti dışında Karadeniz sahillerine kadar bölgede etkili olmuş bir birliktir.
Hamidiye Alayları devletin silahları birlikleri dışında yöre halktan oluşturulan bir sivil silahlı birliktir. Öncelikle askeri eğitim almamış ama yörenin koşuları içinde silah kullanabilen erkek bireylerden oluşan birlikler, ellerinde ki silahlardan güç alarak kendilerine göre Müslüman olmayan kim varsa ya da su, otlak yüzünden kanlı olduğu aşiret üyelerine karşı katliama girişmesi ve yağmalama olayları o günün koşulları içinde olağan karşılanmış, hatta görmezden gelinmiştir.  Yeter ki devlet bölünmesin, ayrılmaya en yakın halk olan Ermenilerin devleti olmasın anlayışının üründür.
Devlet, Ermenileri düşman ilan etmiş, onların hak arayışlarını ve özgürlük istemlerini açık savaş ilanı olarak algılamış ve bu algıya uygun olarak savaş koşullarında dahi olmayan önlemler almıştır. Abdülhamid’in Hamidiye Alayları, Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları bölgeler ve bu bölgede iç içe yaşayan Kürtlerden devşirme bir gönüllü, gönülsüz ama Ermenilerin mallarının ve topraklarının vaat edildiği bir süreçtir.  
Abdülhamid, o güne kadar kaybedilen toprakların sorumlusu olarak Ermenileri görmüş gibi ne olursa olsun, ayağına taş değse Ermeni yaptı histerisi ile Ermenilere karşı gizli istihbarat örgütü dahi kurmuştur. Ermeniler onu koltuğundan alacak bir örgüt kurmuş histerisi içinde Yıldız İstihbarat Teşkilatını kurmuştur. Bu teşkilat her ne kadar gizli çalışmış olsa da istihbarat teşkilatlarından ayıran en önemli özelliği devlete değil padişaha direk bağlıdır ve ona hizmet etmektedir. Yani devlet içinde padişaha karşı olabilecekler, onu amcası gibi koltuğundan alabilecek güçte olanlara karşı güvensiz ve onların her hareketi dikkatlice izlenmiş ve raporları padişah bizzat kendisi okumuş olduğuna dair bilgiler vardır. Halk istihbaratçı dışında Jurnalci olmaları yönünde teşvik edilmiş, bu güvenlik teşkilatı için padişahın örgütlü ödeneği kullanılmıştır.  
Hamidiye Alayları, devlet bölünmesin, tek çakıl taşı gitmesin, vatanın dirliği için olası bir bölünmeye karşı silahlandırılmış, onlarda hedef gösterilen ve gösterilmeyen düşmana karşı silah doğrultmuş ve 80 ile 300 bin insan alayların görev süreci içinde öldürülmüş.
Hamidiye alayları, Abdülhamid iktidarını kaybetmesi ile ortadan kalkmış gibi tarih kitapları yazar ama isim değiştirerek varlığını günümüzde dahi geçerliliğini korumaktadır. Günümüzde Hamidiye alaylarına “Korucu” demekteyiz. Uygulama, biçim ve anlayış olarak Abdülhamid anlayışından pek farkı olmayan Koruculuk sistemi bugün dahi devlet kurumları içinde varlığını korumakta ve devletten kelle parası almaya devam etmektedir.  
Hamidiye Alaylarının olduğu zamanlarda potansiyel düşman Ermenilerdi, bugün Koruculuk sisteminde potansiyel düşman Kürtlerdir. Ermeniler ülkemiz topraklarında yoktur, yok edilmiştir. Bu yok edilme sürecinde Kürtler önemli rollerini Hamidiye Alayları adı altında yerine getirmiştir. Ermenilerden boşalan yerlere Kürtler yerleştirilmiş, bugün dahi bir çok Ermeni, Süryani, Ezidi yerleşim yerinde Kürtler yaşamaya devam etmektedir.
Günümüzde potansiyel düşman olarak artık Ermeniler yoktur, bu sefer hedefte olanlar, Hamidiye alayları döneminde alaylar içinde Kürt milliyetçili filizlenip bugün bir çınar olarak karşımıza çıkmış olmasıdır.
Devlet değişmiş ama devlet için hala vatanın birliği, bütünlüğü ve de çakıl taşı vermeme fikri vardır. Hamidiye alaylarını kuran düşünce ile bugün korucu sistemini kuran düşünce arasında hiçbir fark yoktur.
Hamidiye Alaylarını yasal olarak ortadan kaldıran İttihat ve Terakki partisi, alayların adını değiştirmiş yine Ermenilere karşı Tehcir sürecinde kullanmıştır. Kullanılan Kürtler çöllere sürgüne giden Ermenilere karşı her türlü eziyeti yapmış, korumasız Ermenilerin eşyaları yağmalanmış, kız çocukları ve kadınların ırzına geçilmiştir. Koruculuk sistemi içinde son kırk yılın olaylarına bakarsanız benzer şeyler ile karşılaşırsınız. Hatta biraz daha ileri gidilmiş Kürt köylülerine sırf korucu olmadıkları için bok yedirilmiş, evleri yakılmış, hayvanları öldürülmüş, ekilmiş tarlaları yakılmış, iş yerlerine el konulduğu gerçeği ile de karşılaşırsınız.
Devlet, bölünme korkusu yaşadığı an benzer tepkiler vermiş, o benzerlikler içinde resmi silahlı güçler dışında bölünme korkusu yaşanan bölge halkına silah verilmiş ve devlet adına cinayet işlemesi teşvik edilmiştir.
“Düşman vardır ve düşmana karşı her türlü mücadele yöntemi meşrudur ve savaş koşulu içinde insan hakları aranmaz, sonuçta savaşı kazananlar son sözü söyler. Savaşı kazanan sorgulanmaz, yargılanmaz, hüküm giymez!” anlayışı bugün dahi devleti yönetenlerin bilincinde yerini korumaktadır.
Sonuç olarak Abdülhamid uygulaması ve yöntemi ile bugün aramızda yaşama devam ediyor,
İsmail Cem Özkan