6 Şubat 2026 Cuma

Geleneksel Hayat Bir Gece Çalan Kapı Ziliyle Parçalanır!

Geleneksel Hayat Bir Gece Çalan Kapı Ziliyle Parçalanır!

Ve perde demeyeli ne zaman olmuştu, anımsamıyorum. Genelde sahnede perde olmadan, seyirci salona girerken sahnedeki düzenle oyuna hazırlanır; ilk imgeler sahne dekorunda belirir. Her izleyici yerine oturduktan sonra, bir kerede olsa cep telefonu zaten elindedir; kamerasını açar ve sahnedeki dekoru, varsa oyuncuyu, video ya da fotoğraf olarak çeker. Eğer broşür elindeyse, sahneyle buluşturur; bir de “ben buradayım” mesajına görsel üretir…

Hem oyunun görseliyle sosyal medyada bedava tanıtım olur ama hep izlerim bu fotoğraf paylaşanların bir bölümünü —ki bir kısmı arkadaşımdır— acaba oyun hakkında yorum yazmışlar mı? Yok! Elbette yorum yok; ama mutlu, heyecanlı, meraklı yüz ifadeleriyle paylaşılan fotoğrafın beğeneni çok olur. Yanındaki kişiyle çekilen selfie (özçekim) fotoğraflar, cep telefonunun kaliteli kamerasının ortaya çıkmasından başka bir şey değildir. Kıskançlık duyduğumu saklamıyorum; keşke benim de cep telefonumun kamerası o kadar kaliteli olsaydı!

Salona girdiğimizde perde kapalıydı; gizem perdenin arkasında saklıydı. Oyunun başlamasını bekledik. Her zamanki gibi cep telefonları açıktı; bu sefer perdeyi ve broşürü çekenlerin yanında, daha çok mesajlaşma uygulamalarında yazışmalar devam ediyordu. Sanki son saniyede iş takibi yapan iş adamları yazışıyordu! Oyun başlayana kadar salonu aydınlatan ışıklar kadar cep telefonlarının ışığı da vardı… O ışık altında seyircilerin yüzüne nur gelmiş ya da yağmış gibi bir duygu oluştu.

Başlama anonsu yapıldı; her zamanki cep telefonu uyarısıyla birlikte.

Perde açılınca dekoru gördük; sahnede bir oyuncu vardı. Orta yaşta; geçmişin izini taşıyan bir yelek, tozlu rafların yanında çalışan bir işçi/memurun kahverengi kıyafeti… Kahverengi ne tozu gösterir ne de kiri. Sonuçta, geçmişin ulus-devlet alışkanlıklarından gelen bir kıyafet: örme yelek, gömlek, kravat, ütülü ve aynı renkte pantolon. Düzeni ve disiplini çağrıştıran bu görünüm, akla ilk olarak muhafazakâr bir izlenim getiriyor; yani tutucu, yeniliklere karşı dirençli.

Telefon çalar; her gün aynı saatte, aynı kişiyle konuşur. Karşı tarafın cümleleri ezberlenmiştir; yanıtlar hazırdır. Konuşma sürerken ocaktaki yemeğe bakılır, avize sehpanın üzerine bırakılır. Günler, aynı döngü içinde tekrar eder. Bu düzeni bozan tek şey, üst kattan gelen gürültüdür. Alışkanlıklara yöneltilmiş bir uyarı gibidir bu sesler. Kızgındır, öfkelenir ama yapacak bir şey yoktur; çünkü üst kattakiler, hani derler ya, “diyet kola kuşağındandır.” İtiraz etse de dinlemeyeceklerdir.

Oyunun sahne düzeni, daha ilk anda gündelik hayatın iç içeliğini kurar. Kapı doğrudan salona açılır; salon, açık mutfakla birleşir; arkada yatak odası ve banyo yer alır. Duvardaki resimler, dolap üstlerine yığılmış eşyalar, kapı kenarındaki fazlalıklar, saksılardaki çiçekler… Hepsi biriktirilmiş bir hayatın izlerini taşır. Barış Dinçel’in sahne tasarımı yalnızca bir mekân kurmaz; karakterin dünyasını da sessizce anlatır.

Bu mekâna hayat veren ışıktır. Işık, sahneyi görünür kılmanın ötesine geçer; derinlik yaratır, arkadaki alanları hayal ettirir. Murat Özdemir’in ışık tasarımı ile Barış Dinçel’in sahne düzeni birleştiğinde oyun seyirciye daha rahat ulaşır. Oyuncular sahnede netleşir; cümleler havada asılı kalmaz, seyirciye doğru yol alır. Hareket düzeni de Yasemin Gezgin Yavuzcan’ın titizlikle planlamasıyla bu bütünlüğü destekler.

Elbette oyunda kullanılan efektlerin de önemi vardır; çünkü onlarsız oyun sanki çok yavan olur. Telefon sesi, ocağın altında yanan ateş efekti, kapının çalması ve üst komşudan gelen gürültü ya da müzik… Oyunun akışını, oyuncunun sesini bastırmadan seyirciye ulaşan efektler sessiz yerlerinden oyuna yön verir.

Erhan Aşar, oyunun akışına ve ruhuna uygun bir tasarım yapmıştır. Dekor, ışık, efekt, kostüm ve hareket; oyuncunun üzerine ve oyunun geneline giydirilmiş bir elbise gibidir. Bunlardan birinin eksik olması dahi oyunu seyirlik olmaktan çıkarır…

Oyunun asıl kırılma noktası, üst kattaki gürültüden kaçıp gelen birinin kapıyı çalmasıyla yaşanır. Kapı açılır ve gebe bir kadın, izinsiz ama çaresizce eve girer. Kanepeye oturur. Yukarıdaki komşudur; kavga etmiş, evi terk etmiştir. Parası yoktur, gidecek yeri yoktur; yalnızca biraz dinlenmek ister.

İlk perde, bu kadın Burcu Güvenir ile geçmiş alışkanlıklarına bağlı devlet memuru Nurettin Kavak’ın diyalogları üzerine kurulur. Kuşaklar arası çatışma kaçınılmazdır. Hayata bakışları, değerleri, beklentileri bambaşkadır. Biri anı yaşar; attığı adımın sonrasını çok düşünmez. Diğeri için an, yalnızca bir düzensizliktir. Oyuna zaman zaman Burcu’nun dönemsel erkek arkadaşı Koray da dâhil olur. Modern yaşamı içselleştirmiş, beklentilere kapalı, dili ve tavırlarıyla bugünün gençliğini temsil eden bir figürdür.

İlk perde, çocuğun dünyaya geliş sancısıyla kapanır. Nurettin ve Burcu, o kanepede ortak bir pop şarkısı söyler. Acıyı hafifletmenin, dayanmanın bir yoludur bu.

İkinci perdede çocuk artık doğmuştur. Kadın evde kalır; yeni doğum yapmış birinin gidecek bir yeri yoktur. Yakınlaşma başlar. Oyun, bu ilişki hattı üzerinden ilerlerken seyirciyi kimi zaman kahkahaya, kimi zaman sessiz bir gülümsemeye davet eder. Mizah, sertleşmeden ama geri de durmadan işler.

Oyunculuklar özellikle dikkat çekicidir. Ne çok abartı vardır ne de sıradan insanlar gibi davranılır; hem sahnede olduklarını hissettirirler hem de seyirciyi oyunun içine çekerler. En trajik anın bile gülünç tarafı abartısız sunulur. Özellikle Nurettin’in masa başında “sana bir açık seçik fıkra anlatayım” dediği sahnede, Can Ertuğrul hem mimikleri hem de vücut diliyle oyunun ruhunu yansıtır. Ragıp Yavuz’un tercihi doğrudur ve oyuncularıyla mükemmel bir uyum yakalanmıştır.

Ragıp Yavuz, oyunu Türkçenin olanaklarıyla sahneye taşırken hem Nurettin hem de Burcu sahnede yaşayan bireylere dönüşür; bugünün “insan”ına odaklanır. Oyunu kurgularken yalnızca insani duygularla daha yaşanabilir bir dünyanın mümkün olabileceğini gösterir; kuşakların birbirine karşı önyargılarını yıkıp birlikte mutlu olabileceği mesajını verir.

“Kahvaltıya Kalsana”, var olan sisteme naif ama bilinçli bir eleştiri yöneltir. Oyuncular burada belirleyici olur. Ragıp Yavuz’un yeniden yarattığı ya da uyarladığı bu oyunda; Nurettin’i Can Ertuğrul, Burcu’yu Derya Çetinel, Koray’ı ise Kamer Karabektaş canlandırır. Karakterler sahnede kalmaz; bugünün insanına dönüşür.

Oyun, büyük laflar etmez. Sessizce şunu fısıldar: İnsan, insani duygularını hatırladığında; kuşaklar, önyargılarını aşabildiğinde birlikte yaşamak mümkündür. Siyasetin, günlük çatışmaların ve dışarıdaki kaosun ötesinde, naif bir umut fısıldar: Yeni bir yaşam ve dünya mümkündür; yeter ki insan, insan olduğunu fark etsin ve seyircinin kulağına umut bıraksın.

Düştün ama ayağa kalkmayı dene.
Belki başka bir yaşamın mümkün olduğunu görürsün.

İsmail Cem Özkan

 

Kahvaltıya Kalsana

Yazan: Ray Cooney - Gene Stone

Çeviren Ve Uyarlayan: Ragıp Yavuz

Yöneten: Ragıp Yavuz

Dekor ve Kostüm Tasarım: Barış Dinçel

Işık Tasarımı: Murat Özdemir

Efekt Tasarımı: Erhan Aşar

Hareket Düzeni: Yasemin Gezgin Yavuzcan

Oyuncular: Can Ertuğrul, Derya Çetinel, Kamer Karabektaş

Yönetmen Yardımcıları: Mana Alkoy, Yeşim Mazıcıoğlu, Yunus Erman Çağlar

Dekor Uygulama: Batuhan Bozcaada, Sırrı Topraktepe

Işık Realizatörleri: Burak Kaplanoğlu, Gökhan Kaya, Fatih Kara, Fatih Turna, Filiz Yılmaz, Murat Özdemir

Efekt Uygulama: Umut Yüzbaşıoğlu, Erhan Aşar

Sahne Terzileri: Ömer Karagöz, Nermin Köksal

Sahne Kuaförleri: Eray Kabiloğlu, Oya Selim

Aksesuar Sorumluları: Kadir Karataş, Barış Akgün, Ahmet Talha Bakır

Sahne Teknisyenleri: Burak Balcıoğlu, Göktuğ Erbaş, Recep Anıl Seller, Taner Kıranoğlu, Şakir Çakmar, Yılmaz Salman

Fotoğraflar: Ahmet Çelikbaş

Broşür Tasarım Ve Uygulama: Koray Gün

 

Hiç yorum yok: