Güce Rağmen Sanat
Sanat, özgürlüğün değil; çoğu zaman baskının içinden
konuşabilme çabasıdır."
"Güce eğilmeyen sanatçı..." Bu söylemi duydukça
kara mizahın bir ürünü olduğunu düşünürüm. Güce sanatçı boyun eğmiştir ama ona
rağmen kendi düşüncesini eserinde yansıtmaya çalışmıştır. Hiçbir sanatçı
yaşadığı zamandan sorumsuz değildir ve o zamanın baskısı içinde kendisini
biçimlendirmiş, kendisine nefes alabileceği alan açmıştır.
Sanatçılar (kimse onlar) boyun eğmiştir, üstelik tüm güç
karşısında el divan da durmuştur. Elbette bunda istisnai durum söz konusudur;
derisi yüzülen büyük ozanlar... Adamın derisini yüzmüşler, daha nasıl isyan
etsin?
Bu durum yalnızca edebiyat ya da şiir için değil, sinema
gibi kolektif sanatlar için de geçerlidir. Çünkü burada da tek tek bireylerden
çok, güç ilişkileri içinde şekillenen bir üretim süreci vardır.
Sinema tarihinde bütün oyuncular, sanki çektikleri filmin
senaryosunu yazmış, yönetmiş gibi algılanır. Belki rollerine küçük katkılar
yapmış olabilirler ama onlar ellerine verilen senaryoda kendi üstlerine düşen
rolü oynamakla yükümlüdür. Oyuncu oyuncudur ve o rolü en doğal, en abartısız
ama içinde yabancılaştırma efekti taşıyan hâliyle sunmalıdır; bu oyuncunun
görevidir. Sabit yüzle, tekdüze sesle oyuncu olunmaz ama ülkemizde buna benzer
birçok oyuncu vardır ve çevresi olduğu için birçok yapımda da rol almıştır.
Ülkemizin en değerli, büyük usta oyuncuları arabesk
sanatçılarının filmlerinde yan roller oynamıştır. Sırf adları o beyaz perdede
olsun, seyirci gelip onları görsün diye para karşılığında küçük rollerde
bulunmuş, beyaz perdede görünmüşlerdir...
Sonuçta yönetmenin, senaristin ve dramaturgunun eseri olan
filmlerin oyunculara mal edilmesini hâlâ anlamış değilim. O yönetmen başka bir
oyuncuda karar kılıp rolü ona sunmuş olsaydı, o rol sunulan oyuncunun olacaktı;
ama içerik ve biçim kime ait olmuş olacaktı?
Oyuncular sadece görseldir beyaz perdede ve bazı oyuncuların
ilkeleri olur; o ilkeler etrafında rolleri kabul ederek tercihlerini ortaya
koyabilirler. Hem faşist hem de komünist içerikli filmlerde rol almış, dönemin
şartlarına uygun olarak ekonomik olarak rahatlamak için bu rolleri üstlenmiş
birçok oyuncuyu görebilirsiniz. Düşünsenize; bir filminize bakıp faşistler
Alevileri kitlesel olarak öldürüyor, başka bir filminize bakıp işçi sınıfının
unutulmaz filmleri arasında yerini alıyor...
Tam da bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Bir filmin
gerçek sanatçısı kimdir? Oyuncu mu, yoksa eseri kuran ve biçimlendiren
yaratıcılar mı?
Sinema filminin sanatçısı senaryoyu yazan, dramaturgiyi
kuran ve yönetenlerdir; oyuncular ise o sanat eserinde görev alan ve görüntüyü
ortaya çıkaranlardır. Kısaca sahnede rol alan tiyatro oyuncusudur. Bir şeyi
icra etmek insanı sanatçı yapmaz; türkü söyleyen türkücüdür, icracıdır. Sanatçı
bir şeyi yaratandır.
Gerçi her sanatçı yoktan yaratamaz. Yaşam içinde mutlaka
tarihsel bir karşılığı vardır; yani sınıfından, zamanından, yaşadığı kültürden
bağımsız eser üretmez. Dali Amerika'ya gidip aynı etkiyi yaratamamıştır; Brecht
de Amerika'da aradığını bulamamış, Berlin'de dünya tiyatrosuna yön veren
eserlerine imza atmıştır.
Sanatçı kavramı tartışılmalıdır. Ama konumuz sanatçı kimdir
değildir; konumuz, sanatçının güç karşısında boyun eğmesidir.
Bu nedenle tartışmayı kuramsal örneklerden çıkarıp kendi
tarihimiz üzerinden sürdürmek daha açıklayıcı olacaktır. Çünkü asıl tartışma da
burada görünür hâle gelir.
Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Aziz Nesin... Ülkemizin en
dirençli, en kavgacı, en mücadeleci büyük sanatçılarıdır. Hâlâ da var olmaya
devam ediyorlar. Büyük sanatçılar her zaman ortaya çıkmaz; belli bir tarihsel
dönemde ortaya çıkar, topluma muhalif bir şeyleri dile getirir ve kendi
inançları doğrultusunda eserlerini ortaya koyarlar.
Nazım Hikmet devletin baskısını yaşadı; hem Sovyet devleti
hem de Türk devleti... Biri burjuva, biri işçi sınıfının devleti... Devletin
baskısı altında birçok eserini yazdı; birçoğunu da yazmış ama yayımlamadan
belki de yok etmiştir.
Nazım Hikmet Kürt isyanları hakkında yazmadı, yazamadı;
çünkü partisinin de devletin Kürt isyanları karşısındaki tutumu açıktı. Ama o,
Kürdü de Ermeniyi de Süryaniyi de biliyordu; memleketini cezaevindeki
mahkûmlardan tanımıştı. Açık açık onların acısını yazamadı; çünkü güç
karşısında boyun eğmişti.
Hatta cezaevinden çıkabilmek için istenen eseri de
yazmıştır; o meşhur ve faşistlerin, ulusalcıların gurur duyduğu Kurtuluş Savaşı
Destanı'nı. Bilmiyor muydu o, "Kurtuluş Savaşı" denen resmî tarihin
dışında söylenenleri, yaşananları? Kemal Tahir biliyor da Nazım Hikmet mi bilmeyecek?
Burada önemli olan, Nazım Hikmet'i yargılamak değil; en
güçlü sanatçıların bile içinde yaşadıkları siyasal koşullardan bütünüyle
bağımsız davranamadıklarını göstermektir. Aynı durum başka isimlerde de
karşımıza çıkar.
Sabahattin Ali'nin öğretmen olabilmesi için şiir yazması
istenir, yazar. Yazdıktan sonra görevine döner ama çok da yaşayamaz. Ölüme
giden yol açılmıştır bir kere. Yaşamak için her türlü mücadeleyi yapmasına
rağmen öldürülmüştür. Cesedi bugün dahi yoktur. Devlet kendi öldürdüğünün cesedini
de ortadan kaldırıyor. İdam ettiklerinin ya da infaz ettiklerinin kaçının
mezarı var?
Bugün dahi mezarı olmayan Veysel Güney bir idam mahkûmu
değil miydi? Kızıldere'de öldürülen Sabahattin Kurt'un kemikleri nerede?
Bu çelişki yalnızca Nazım Hikmet ya da Sabahattin Ali'nin
yaşamında görülen bir durum değildir. Farklı biçimlerde başka sanatçılar ve
aydınlar için de aynı gerilimden söz etmek mümkündür.
Aziz Nesin'in yaşamı bu güç mücadelesinin tarihi değil
midir? Nerede taviz vermiş, nerede resmî ideolojiyi savunmuş belli değil midir?
Her konuda yazı yazan, duruşu olan bir mizah yazarı neden bazı şeyleri yazamaz?
En azından Sabahattin Ali ile bir tek fotoğrafı dahi yoktur. Onun ölümü üzerine
açıkça konuşmamıştır.
Tam da burada başka bir sanatçı tipine bakmak gerekir. Çünkü
yalnızca muhalif sanatçılar değil, devletle daha uyumlu ilişki kuran sanatçılar
da aynı tartışmanın içindedir.
Devletin sanatçıları vardır; Yıldız Kenter bunlardan
biridir. Eşiyle birlikte bir devrimcinin, bir Kürt çocuğunun öyküsünü anlatan,
doksanlı yılları anlatan bir filmde rol almıştır. Şimdi o filmi Şükran Güngör
mü yapmış olur?
Korkuyu yenerken baskı altındadır sanatçı; çünkü daha önce
de benzer rollerde oynamamış, kendisi ekmeğini kazanırken kendi yarattığı ve
devletin resmî tarihiyle çatışmayan alanda oyunları sahneye taşımıştır. Sonuçta
baskı vardır ve bu baskıya karşı sanatçı kendi konumunu belirler; verilen
özgürlük alanı içinde kendi rolünü oynar.
Aslında bütün bu örneklerin işaret ettiği ortak nokta
aynıdır. Sanatçının cesareti kadar, içinde hareket etmek zorunda kaldığı
sınırlar da tartışmanın bir parçasıdır.
Güce eğilmeden sanat yaptı, derler; sansürü anlatırlar ama
onun içindeki otosansürü görmezden gelirler.
Sonuç olarak mesele, sanatçının güce boyun eğip eğmemesi
değildir. Tarih boyunca hiçbir sanatçı iktidardan, sınıfından, yaşadığı çağdan
ve baskı mekanizmalarından bütünüyle bağımsız olamamıştır. Asıl tartışılması
gereken, sanatçının bu baskının içinde kendisine ne kadar alan açabildiği ve
eserine neyi taşıyabildiğidir. Sansür kadar otosansürün de sanatın kaderini
belirlediği bir dünyada, sanat çoğu zaman güce karşı değil, güce rağmen var
olur. Belki de bu yüzden sanatçıyı kahraman ya da hain ilan etmek yerine, onu
kendi tarihsel koşulları içinde değerlendirmek daha doğru olacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder