1 Temmuz 2026 Çarşamba

Güce Rağmen Sanat

Güce Rağmen Sanat

Sanat, özgürlüğün değil; çoğu zaman baskının içinden konuşabilme çabasıdır."

"Güce eğilmeyen sanatçı..." Bu söylemi duydukça kara mizahın bir ürünü olduğunu düşünürüm. Güce sanatçı boyun eğmiştir ama ona rağmen kendi düşüncesini eserinde yansıtmaya çalışmıştır. Hiçbir sanatçı yaşadığı zamandan sorumsuz değildir ve o zamanın baskısı içinde kendisini biçimlendirmiş, kendisine nefes alabileceği alan açmıştır.

Sanatçılar (kimse onlar) boyun eğmiştir, üstelik tüm güç karşısında el divan da durmuştur. Elbette bunda istisnai durum söz konusudur; derisi yüzülen büyük ozanlar... Adamın derisini yüzmüşler, daha nasıl isyan etsin?

Bu durum yalnızca edebiyat ya da şiir için değil, sinema gibi kolektif sanatlar için de geçerlidir. Çünkü burada da tek tek bireylerden çok, güç ilişkileri içinde şekillenen bir üretim süreci vardır.

Sinema tarihinde bütün oyuncular, sanki çektikleri filmin senaryosunu yazmış, yönetmiş gibi algılanır. Belki rollerine küçük katkılar yapmış olabilirler ama onlar ellerine verilen senaryoda kendi üstlerine düşen rolü oynamakla yükümlüdür. Oyuncu oyuncudur ve o rolü en doğal, en abartısız ama içinde yabancılaştırma efekti taşıyan hâliyle sunmalıdır; bu oyuncunun görevidir. Sabit yüzle, tekdüze sesle oyuncu olunmaz ama ülkemizde buna benzer birçok oyuncu vardır ve çevresi olduğu için birçok yapımda da rol almıştır.

Ülkemizin en değerli, büyük usta oyuncuları arabesk sanatçılarının filmlerinde yan roller oynamıştır. Sırf adları o beyaz perdede olsun, seyirci gelip onları görsün diye para karşılığında küçük rollerde bulunmuş, beyaz perdede görünmüşlerdir...

Sonuçta yönetmenin, senaristin ve dramaturgunun eseri olan filmlerin oyunculara mal edilmesini hâlâ anlamış değilim. O yönetmen başka bir oyuncuda karar kılıp rolü ona sunmuş olsaydı, o rol sunulan oyuncunun olacaktı; ama içerik ve biçim kime ait olmuş olacaktı?

Oyuncular sadece görseldir beyaz perdede ve bazı oyuncuların ilkeleri olur; o ilkeler etrafında rolleri kabul ederek tercihlerini ortaya koyabilirler. Hem faşist hem de komünist içerikli filmlerde rol almış, dönemin şartlarına uygun olarak ekonomik olarak rahatlamak için bu rolleri üstlenmiş birçok oyuncuyu görebilirsiniz. Düşünsenize; bir filminize bakıp faşistler Alevileri kitlesel olarak öldürüyor, başka bir filminize bakıp işçi sınıfının unutulmaz filmleri arasında yerini alıyor...

Tam da bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Bir filmin gerçek sanatçısı kimdir? Oyuncu mu, yoksa eseri kuran ve biçimlendiren yaratıcılar mı?

Sinema filminin sanatçısı senaryoyu yazan, dramaturgiyi kuran ve yönetenlerdir; oyuncular ise o sanat eserinde görev alan ve görüntüyü ortaya çıkaranlardır. Kısaca sahnede rol alan tiyatro oyuncusudur. Bir şeyi icra etmek insanı sanatçı yapmaz; türkü söyleyen türkücüdür, icracıdır. Sanatçı bir şeyi yaratandır.

Gerçi her sanatçı yoktan yaratamaz. Yaşam içinde mutlaka tarihsel bir karşılığı vardır; yani sınıfından, zamanından, yaşadığı kültürden bağımsız eser üretmez. Dali Amerika'ya gidip aynı etkiyi yaratamamıştır; Brecht de Amerika'da aradığını bulamamış, Berlin'de dünya tiyatrosuna yön veren eserlerine imza atmıştır.

Sanatçı kavramı tartışılmalıdır. Ama konumuz sanatçı kimdir değildir; konumuz, sanatçının güç karşısında boyun eğmesidir.

Bu nedenle tartışmayı kuramsal örneklerden çıkarıp kendi tarihimiz üzerinden sürdürmek daha açıklayıcı olacaktır. Çünkü asıl tartışma da burada görünür hâle gelir.

Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Aziz Nesin... Ülkemizin en dirençli, en kavgacı, en mücadeleci büyük sanatçılarıdır. Hâlâ da var olmaya devam ediyorlar. Büyük sanatçılar her zaman ortaya çıkmaz; belli bir tarihsel dönemde ortaya çıkar, topluma muhalif bir şeyleri dile getirir ve kendi inançları doğrultusunda eserlerini ortaya koyarlar.

Nazım Hikmet devletin baskısını yaşadı; hem Sovyet devleti hem de Türk devleti... Biri burjuva, biri işçi sınıfının devleti... Devletin baskısı altında birçok eserini yazdı; birçoğunu da yazmış ama yayımlamadan belki de yok etmiştir.

Nazım Hikmet Kürt isyanları hakkında yazmadı, yazamadı; çünkü partisinin de devletin Kürt isyanları karşısındaki tutumu açıktı. Ama o, Kürdü de Ermeniyi de Süryaniyi de biliyordu; memleketini cezaevindeki mahkûmlardan tanımıştı. Açık açık onların acısını yazamadı; çünkü güç karşısında boyun eğmişti.

Hatta cezaevinden çıkabilmek için istenen eseri de yazmıştır; o meşhur ve faşistlerin, ulusalcıların gurur duyduğu Kurtuluş Savaşı Destanı'nı. Bilmiyor muydu o, "Kurtuluş Savaşı" denen resmî tarihin dışında söylenenleri, yaşananları? Kemal Tahir biliyor da Nazım Hikmet mi bilmeyecek?

Burada önemli olan, Nazım Hikmet'i yargılamak değil; en güçlü sanatçıların bile içinde yaşadıkları siyasal koşullardan bütünüyle bağımsız davranamadıklarını göstermektir. Aynı durum başka isimlerde de karşımıza çıkar.

Sabahattin Ali'nin öğretmen olabilmesi için şiir yazması istenir, yazar. Yazdıktan sonra görevine döner ama çok da yaşayamaz. Ölüme giden yol açılmıştır bir kere. Yaşamak için her türlü mücadeleyi yapmasına rağmen öldürülmüştür. Cesedi bugün dahi yoktur. Devlet kendi öldürdüğünün cesedini de ortadan kaldırıyor. İdam ettiklerinin ya da infaz ettiklerinin kaçının mezarı var?

Bugün dahi mezarı olmayan Veysel Güney bir idam mahkûmu değil miydi? Kızıldere'de öldürülen Sabahattin Kurt'un kemikleri nerede?

Bu çelişki yalnızca Nazım Hikmet ya da Sabahattin Ali'nin yaşamında görülen bir durum değildir. Farklı biçimlerde başka sanatçılar ve aydınlar için de aynı gerilimden söz etmek mümkündür.

Aziz Nesin'in yaşamı bu güç mücadelesinin tarihi değil midir? Nerede taviz vermiş, nerede resmî ideolojiyi savunmuş belli değil midir? Her konuda yazı yazan, duruşu olan bir mizah yazarı neden bazı şeyleri yazamaz? En azından Sabahattin Ali ile bir tek fotoğrafı dahi yoktur. Onun ölümü üzerine açıkça konuşmamıştır.

Tam da burada başka bir sanatçı tipine bakmak gerekir. Çünkü yalnızca muhalif sanatçılar değil, devletle daha uyumlu ilişki kuran sanatçılar da aynı tartışmanın içindedir.

Devletin sanatçıları vardır; Yıldız Kenter bunlardan biridir. Eşiyle birlikte bir devrimcinin, bir Kürt çocuğunun öyküsünü anlatan, doksanlı yılları anlatan bir filmde rol almıştır. Şimdi o filmi Şükran Güngör mü yapmış olur?

Korkuyu yenerken baskı altındadır sanatçı; çünkü daha önce de benzer rollerde oynamamış, kendisi ekmeğini kazanırken kendi yarattığı ve devletin resmî tarihiyle çatışmayan alanda oyunları sahneye taşımıştır. Sonuçta baskı vardır ve bu baskıya karşı sanatçı kendi konumunu belirler; verilen özgürlük alanı içinde kendi rolünü oynar.

Aslında bütün bu örneklerin işaret ettiği ortak nokta aynıdır. Sanatçının cesareti kadar, içinde hareket etmek zorunda kaldığı sınırlar da tartışmanın bir parçasıdır.

Güce eğilmeden sanat yaptı, derler; sansürü anlatırlar ama onun içindeki otosansürü görmezden gelirler.

Sonuç olarak mesele, sanatçının güce boyun eğip eğmemesi değildir. Tarih boyunca hiçbir sanatçı iktidardan, sınıfından, yaşadığı çağdan ve baskı mekanizmalarından bütünüyle bağımsız olamamıştır. Asıl tartışılması gereken, sanatçının bu baskının içinde kendisine ne kadar alan açabildiği ve eserine neyi taşıyabildiğidir. Sansür kadar otosansürün de sanatın kaderini belirlediği bir dünyada, sanat çoğu zaman güce karşı değil, güce rağmen var olur. Belki de bu yüzden sanatçıyı kahraman ya da hain ilan etmek yerine, onu kendi tarihsel koşulları içinde değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Hiç yorum yok: