12 Ağustos 2026 Çarşamba

Siyaset, Para ve Kapitalist Sistem

Siyaset, Para ve Kapitalist Sistem

Siyaset, ilkeleri olanların yapacağı bir iş değildir; çünkü siyaseti belirleyen paradır. Parası olan, çıkarına uygun siyasetçilerin kendi etrafında pervane olmasını, ancak kimin etrafında uçtuklarının bilinmemesini ister. Kısaca, çıkarlar siyasetçinin yönünü, dolayısıyla siyasetin nasıl seyredeceğini belirler.

Ülkelerde siyasetçiler iki rolü rahatlıkla oynar: iktidar ve muhalefet. Her iki tarafta da kazancı olduğu için siyasetçi olmak adına harcanan para, parlamentoda olduğu süreçte aldığı maaşın katbekat üzerindedir. Kısaca vekil, maaş ve hakları için vekil olmaz; tersine, onu var eden çıkarlara hizmet etmek için seçilmiştir. Onu seçen, seçmeni değil; seçmenin karşısına çıkarandır.

Her şeyin para üzerine konumlandığı kapitalist sistemde, ülkelerin siyasi düzeni de para üzerine konumlanır. Devrim için mücadele ettiğini söyleyenler bile parlamentoda alınan kararları önemser, oradan çıkan yasalara ve kararnamelere uyum sağlar. Çünkü onlar da bu düzen içerisinde, düzenin açıklarından yararlanarak değişim yaratmak isterler.

Kapitalist sistem o kadar fazla tecrübe kazanmıştır ki kendisini yok etmek isteyenleri bile içine alır ve onları paranın sarhoşluğu içinde eritir. Kapitalizmin ömrü henüz çok uzun olmamasına rağmen, feodal düzenden miras aldığı her tecrübeyi kendi iktidarını güçlendirecek ve ömrünü uzatacak alanlara yayar. Her yenilgi, her kaos, her kriz onlar için bir derstir. Bu derslerden olabildiğince yararlanır ve düzenini devam ettirmek için en büyük koz olarak savaşı kullanır.

Kapitalizm, içine düştüğü krizleri savaşlar yoluyla aşar. Bu savaşlar küresel ölçekte olabileceği gibi ulusal sınırlar içerisinde de yaşanabilir. İç savaşlar da sistemin kendisini restore etmesi için bir fırsattır.

Bizim ülkemizde 12 Eylül öncesinde oluşturulan iç savaş süreci, ulus devletinin yıkımının yerine liberalizm soslu küreselleşmenin altyapısını kurmak için kullanılmıştır. Bu iç savaş, 68 sürecinde elde edilen tecrübeyle kontrollü bir şekilde ülke sathına yayılmış; olaylar gereğinden fazla abartılmış, cepheleşmenin koşulları sağlanmış ve insanların birbirini boğazlaması, darbeye kadar izlenmiştir.

Yaşanan ekonomik krizler ve Kıbrıs çıkarması, ülke tarihinde kuruluş süreci savaşları sonrasında yaşanan ilk büyük çatışma ve işgaldir. Kıbrıs sürecinde kapitalizm, ulusalcı ve devletleştirmeci siyasetçilere ambargo ile yeniden ayar vermiş; o süreçte yer alan siyasetçilerin tek başına iktidara gelişi, iç savaş siyaseti içerisinde engellenmiştir.

Kısaca kapitalist sistem, kendisine karşı olan her türlü girişimi daha baştan boğar ve onu kontrollü bir şekilde yönlendirir.

Küreselleşmenin Hukuki Altyapısı

Bugün ülkemizin yeniden biçimlendirildiği, aslında küreselleşmenin hukuki altyapısının oluşturulması sürecini yaşıyoruz. Küreselleşme, ulus devletlerin üzerinde bir oluşum olarak adı konulmuş olmasına rağmen, henüz hukuksal çerçevesi tam anlamıyla oturtulmuş değildir.

Hukuk, kapitalist sistemde genellikle büyük savaşların sonucunda ortaya çıkıyor. Savaşsız bir düzenlemenin bu sistem içerisinde mümkün olmadığı görülüyor. Çünkü çıkar çatışmaları, ulus devletlerin kendi sermaye gruplarını hâlâ desteklemesi ve siyasi sınırların ticari sınırları belirleyici konumda olması, küreselleşmenin önündeki en büyük engellerdir. Çünkü asıl soru şudur: Hukuk, kimin çıkarına göre düzenlenecektir?

Amerikalı bir şirketin çıkarlarının hukuki güvence altına alınması, ancak ve ancak Dünya Ticaret Örgütü yapısı içerisinde mümkün olabilir; ancak bu, henüz küreselleşmiş bir piyasa için yeterli değildir. Çünkü burada belirleyici olan yalnızca gümrük kapılarından geçen malların hangileri olduğu, ne kadar üretileceği, hangi ülkelerde tüketileceği ya da üretileceği ve bunların ticari durumları hakkında bilgi sahibi olmak değildir.

Sistem içerisine konulduğu anda Çin mallarının ve Çin şirketlerinin de Amerikan şirketleri ve malları kadar özgürce hareket etmesi, aynı haklara sahip olması anlamına gelir. Sistem ise bu eşitliği şimdilik kabul etmiyor; ayrıcalık istiyor.

Dolayısıyla bugün yaşanan asıl mücadele, yalnızca ülkeler arasındaki ticari rekabet değildir. Asıl mesele, küreselleşmiş bir ekonomik düzenin hangi hukuki çerçeve içerisinde işleyeceği ve bu hukukun kimin çıkarlarını koruyacağıdır. Küreselleşme ulus devletlerin sınırlarını aşmış olsa da henüz ulus devletlerin sermaye üzerindeki ayrıcalıklarını ortadan kaldırmış değildir. Bu nedenle ortaya çıkan her kriz, her ekonomik çatışma ve her siyasi gerilim, aslında geleceğin küresel hukuk düzeninin nasıl şekilleneceği konusunda verilen mücadelenin bir parçasıdır.

Zamanın Kırıldığı An

Bütün bu gelişmelerin içerisinde yaşadığımız zamanı ayrıca değerlendirmek gerekir; çünkü yaşadığımız zaman, tarihin kırıldığı andır.

Bu anın belirsizliği içerisinde, büyük bir savaşa hazırlık koşullarının yaşandığı bir süreçten geçiyoruz. Bu süreçte kimin nerede durduğunun pek fazla önemi yoktur. Çünkü zamanın kırılması, aynı zamanda duruş noktalarının zeminlerinin de hızla değişmesi anlamına gelir.

Zemin değişirse bir bakmışsınız, karşı olduğunuz ne kadar şey varsa onların yanında yer almışsınız. Çünkü sistemin değişimini ve zamanın ruhunu iyi kavrayamayanlar, bir anda savaştıkları tarafın yandaşı, hatta yoldaşı olabilirler. Zıt kutuplar, aynı kulvarda yan yana yürüyebilir.

Bugün ülkemizde sağ zaten hep sağdır. Sol ise sözde sol gibi görünürken, bugün sol kavramının altı tamamen sağ argümanlarla doldurulmuş ve sonuna kadar sağa dönüşmüştür.

Ulus devletin resmi tarihini doğru kabul edip bütün gelişmeleri bu tarih üzerinden yorumlamak, aslında tarihten hiç ders alınmadığının ispatıdır. Çünkü resmi tarihin sınırları içerisinde düşünmek, tarihin kendisini sorgulamak yerine onun bize sunduğu çerçeveyi yeniden üretmektir.

Tarihten ders almayanlar, eninde sonunda sağa sapar ve sağ düşünceye, yani kapitalizme hizmet eder.

 

Hiç yorum yok: