Siyaset, Para ve Kapitalist Sistem
Siyaset, ilkeleri olanların yapacağı bir iş değildir; çünkü
siyaseti belirleyen paradır. Parası olan, çıkarına uygun siyasetçilerin kendi
etrafında pervane olmasını, ancak kimin etrafında uçtuklarının bilinmemesini
ister. Kısaca, çıkarlar siyasetçinin yönünü, dolayısıyla siyasetin nasıl
seyredeceğini belirler.
Ülkelerde siyasetçiler iki rolü rahatlıkla oynar: iktidar ve
muhalefet. Her iki tarafta da kazancı olduğu için siyasetçi olmak adına
harcanan para, parlamentoda olduğu süreçte aldığı maaşın katbekat üzerindedir.
Kısaca vekil, maaş ve hakları için vekil olmaz; tersine, onu var eden çıkarlara
hizmet etmek için seçilmiştir. Onu seçen, seçmeni değil; seçmenin karşısına
çıkarandır.
Her şeyin para üzerine konumlandığı kapitalist sistemde,
ülkelerin siyasi düzeni de para üzerine konumlanır. Devrim için mücadele
ettiğini söyleyenler bile parlamentoda alınan kararları önemser, oradan çıkan
yasalara ve kararnamelere uyum sağlar. Çünkü onlar da bu düzen içerisinde,
düzenin açıklarından yararlanarak değişim yaratmak isterler.
Kapitalist sistem o kadar fazla tecrübe kazanmıştır ki
kendisini yok etmek isteyenleri bile içine alır ve onları paranın sarhoşluğu
içinde eritir. Kapitalizmin ömrü henüz çok uzun olmamasına rağmen, feodal
düzenden miras aldığı her tecrübeyi kendi iktidarını güçlendirecek ve ömrünü
uzatacak alanlara yayar. Her yenilgi, her kaos, her kriz onlar için bir
derstir. Bu derslerden olabildiğince yararlanır ve düzenini devam ettirmek için
en büyük koz olarak savaşı kullanır.
Kapitalizm, içine düştüğü krizleri savaşlar yoluyla aşar. Bu
savaşlar küresel ölçekte olabileceği gibi ulusal sınırlar içerisinde de
yaşanabilir. İç savaşlar da sistemin kendisini restore etmesi için bir
fırsattır.
Bizim ülkemizde 12 Eylül öncesinde oluşturulan iç savaş
süreci, ulus devletinin yıkımının yerine liberalizm soslu küreselleşmenin
altyapısını kurmak için kullanılmıştır. Bu iç savaş, 68 sürecinde elde edilen
tecrübeyle kontrollü bir şekilde ülke sathına yayılmış; olaylar gereğinden
fazla abartılmış, cepheleşmenin koşulları sağlanmış ve insanların birbirini
boğazlaması, darbeye kadar izlenmiştir.
Yaşanan ekonomik krizler ve Kıbrıs çıkarması, ülke tarihinde
kuruluş süreci savaşları sonrasında yaşanan ilk büyük çatışma ve işgaldir.
Kıbrıs sürecinde kapitalizm, ulusalcı ve devletleştirmeci siyasetçilere ambargo
ile yeniden ayar vermiş; o süreçte yer alan siyasetçilerin tek başına iktidara
gelişi, iç savaş siyaseti içerisinde engellenmiştir.
Kısaca kapitalist sistem, kendisine karşı olan her türlü
girişimi daha baştan boğar ve onu kontrollü bir şekilde yönlendirir.
Küreselleşmenin Hukuki Altyapısı
Bugün ülkemizin yeniden biçimlendirildiği, aslında
küreselleşmenin hukuki altyapısının oluşturulması sürecini yaşıyoruz.
Küreselleşme, ulus devletlerin üzerinde bir oluşum olarak adı konulmuş olmasına
rağmen, henüz hukuksal çerçevesi tam anlamıyla oturtulmuş değildir.
Hukuk, kapitalist sistemde genellikle büyük savaşların
sonucunda ortaya çıkıyor. Savaşsız bir düzenlemenin bu sistem içerisinde mümkün
olmadığı görülüyor. Çünkü çıkar çatışmaları, ulus devletlerin kendi sermaye
gruplarını hâlâ desteklemesi ve siyasi sınırların ticari sınırları belirleyici
konumda olması, küreselleşmenin önündeki en büyük engellerdir. Çünkü asıl soru
şudur: Hukuk, kimin çıkarına göre düzenlenecektir?
Amerikalı bir şirketin çıkarlarının hukuki güvence altına
alınması, ancak ve ancak Dünya Ticaret Örgütü yapısı içerisinde mümkün
olabilir; ancak bu, henüz küreselleşmiş bir piyasa için yeterli değildir. Çünkü
burada belirleyici olan yalnızca gümrük kapılarından geçen malların hangileri
olduğu, ne kadar üretileceği, hangi ülkelerde tüketileceği ya da üretileceği ve
bunların ticari durumları hakkında bilgi sahibi olmak değildir.
Sistem içerisine konulduğu anda Çin mallarının ve Çin
şirketlerinin de Amerikan şirketleri ve malları kadar özgürce hareket etmesi,
aynı haklara sahip olması anlamına gelir. Sistem ise bu eşitliği şimdilik kabul
etmiyor; ayrıcalık istiyor.
Dolayısıyla bugün yaşanan asıl mücadele, yalnızca ülkeler
arasındaki ticari rekabet değildir. Asıl mesele, küreselleşmiş bir ekonomik
düzenin hangi hukuki çerçeve içerisinde işleyeceği ve bu hukukun kimin
çıkarlarını koruyacağıdır. Küreselleşme ulus devletlerin sınırlarını aşmış olsa
da henüz ulus devletlerin sermaye üzerindeki ayrıcalıklarını ortadan kaldırmış
değildir. Bu nedenle ortaya çıkan her kriz, her ekonomik çatışma ve her siyasi gerilim,
aslında geleceğin küresel hukuk düzeninin nasıl şekilleneceği konusunda verilen
mücadelenin bir parçasıdır.
Zamanın Kırıldığı An
Bütün bu gelişmelerin içerisinde yaşadığımız zamanı ayrıca
değerlendirmek gerekir; çünkü yaşadığımız zaman, tarihin kırıldığı andır.
Bu anın belirsizliği içerisinde, büyük bir savaşa hazırlık
koşullarının yaşandığı bir süreçten geçiyoruz. Bu süreçte kimin nerede
durduğunun pek fazla önemi yoktur. Çünkü zamanın kırılması, aynı zamanda duruş
noktalarının zeminlerinin de hızla değişmesi anlamına gelir.
Zemin değişirse bir bakmışsınız, karşı olduğunuz ne kadar
şey varsa onların yanında yer almışsınız. Çünkü sistemin değişimini ve zamanın
ruhunu iyi kavrayamayanlar, bir anda savaştıkları tarafın yandaşı, hatta
yoldaşı olabilirler. Zıt kutuplar, aynı kulvarda yan yana yürüyebilir.
Bugün ülkemizde sağ zaten hep sağdır. Sol ise sözde sol gibi
görünürken, bugün sol kavramının altı tamamen sağ argümanlarla doldurulmuş ve
sonuna kadar sağa dönüşmüştür.
Ulus devletin resmi tarihini doğru kabul edip bütün
gelişmeleri bu tarih üzerinden yorumlamak, aslında tarihten hiç ders
alınmadığının ispatıdır. Çünkü resmi tarihin sınırları içerisinde düşünmek,
tarihin kendisini sorgulamak yerine onun bize sunduğu çerçeveyi yeniden
üretmektir.
Tarihten ders almayanlar, eninde sonunda sağa sapar ve sağ
düşünceye, yani kapitalizme hizmet eder.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder