24 Ağustos 2026 Pazartesi

Teknoloji, Savaş, İlaç ve Kodlanan İnsan

Teknoloji, Savaş, İlaç ve Kodlanan İnsan

Üretilen her teknoloji öncelikle silah sanayisi ve savaş amacıyla geliştirilir; daha sonra, tam anlamıyla olmasa da yarım yamalak bir şekilde sivil insanların kullanımına sunulur. Bizlerin kullandığı teknolojiler, aslında bize bahşedilenlerdir...

İlaç sanayisi de bu döngünün dışında değildir.

İlaç sanayisi, silah sanayisi ile kol kola yürür. Üretilen tüm ilaçlar aslında insanı yaşatmak değil, onu zararsız hâle getirecek çözümler üretmek içindir. Kısaca, biyolojik silahın görünür yüzüdür. Ve bütün bunlar yasalara ve hukuka uygun şekilde yapılır.

İlaç sektörünün tek bir amacı vardır: Parası olana göre ilaç üretmek. Üretilen ilaçlar; gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler ve en fakir ülkeler için ayrı kategorilerde üretilir. Aynı marka, aynı patent, ama içeriği farklı ilaçlar piyasada dolaşır.

Bizim gibi ülkelerde ilaçlar iyileştirmek için değil, daha çok üstünkörü bir tedavi için kullanılır. Çünkü etken madde dozu düşük olduğu için, Batı'da kullanılan ilaçtan bir tane alınırken, bizde sanırım 10 doz alırsanız aynı etkiye kısmen yaklaşmış olursunuz...

Bunu Bayer firmasının CEO'su yıllar önce açıklamıştı. Kısaca: Parasına göre üretim!

Ama teknoloji yalnızca ilaçlardan ibaret değil.

Dünyada teknoloji çok hızlı ilerliyor. Yapay zekâ ve robotlar paralel olarak hayatımıza doğru giriyor. Çoktan savaş sektöründe kullanılan araçlar, adam öldürmek yerine bulaşıkları yıkayan şekilde bize sunulacak. Ev temizliği yapan araçlar, arazi temizliği yapacak boyuta çoktan ulaşmıştır.

Bizler ise sadece var olanları kullanıyor, onları amaçlarının dışında yeni amaçlar için kullanmaya çalışıyoruz. Hiç kimse gerçek anlamda o üretilen teknolojinin gerçek amacını bilmez; sadece bize sunulduğu kadarıyla kullanırız...

Belki de teknolojinin bize gösterilen yüzü ile geliştirilme amacı arasında her zaman büyük bir fark vardır.

Asıl mesele ise teknolojinin ne yaptığı değil, insanı neye dönüştürdüğüdür.

Genelde bizi kontrol eden, bizi aslında birey olmaktan çıkaran ve birer anonim insana dönüştüren bir sürecin içindeyiz.

Her birimizin bir kimlik numarası var. Çoğu yerde artık ismimizi sormuyorlar, çünkü belirleyici olan kimlik numaramızdır.

Kodlandık.

Her birimiz kodlandık ama hangi amaçla, kim tarafından, tam olarak bilemiyoruz.

Bizim sağlık verilerimiz birilerinin kayıtları içinde. Belki bir gün bu teknolojiyi kontrol eden bir şey, ihtiyaç duyduğu bir şeye ulaşmak istediğinde, nokta atışı yaparak ihtiyacı olanı gelip alacaktır.

Belki bizim bir böbreğimizi, bir karaciğerimizi ya da başka bir organımızı alıp istediği yere götürüp kullanacaktır...

Bir anlamda artık yalnızca kimliğimiz değil, bedenimiz de sistemin bir parçası hâline geliyor.

Her birimiz teknoloji sayesinde kimliksizleştirilirken, hem tüketici hem de yedek olma durumumuz söz konusu olmaya başladı.

İnsan artık yalnızca bir isim değildir. Bir kimlik numarasıdır, bir veridir, bir sağlık kaydıdır, bir tüketicidir. Ve belki de bir gün, ihtiyaç duyulduğunda kullanılabilecek bir yedektir.

Bütün bunlar olurken dünyanın başka yerlerinde savaşlar devam ediyor.

Savaşlarda organ ticareti, bir anlamda bugün bizim konforumuzu bozmuyor. Görmezden geliyor, duymazdan geliyoruz. Çünkü organı alınan, hayatı sönen şimdilik biz değiliz...

Belki de mesele tam olarak budur.

Teknoloji ilerliyor, savaşlar sürüyor, ilaçlar üretiliyor, verilerimiz kaydediliyor, kimliklerimiz numaralara dönüşüyor ve bedenlerimiz hakkında her geçen gün daha fazla bilgi birikiyor.

Biz ise bütün bunların bize dokunmadığı sürece yalnızca uzaktan izliyoruz.

Çünkü henüz sıra bizde değil...

Parası Olan Proje Yaptırır!

Parası Olan Proje Yaptırır!

Proje yapanları bir türlü anlamıyorum; çünkü proje, sonuçta para karşılığında iş yapmaktır. Para verenin amacına uygun, onun çıkarlarına dokunmayan her iş projenin bir parçası olur. Kısacası proje, para verenin düdüğünün çalmasıdır.

Eğer para veren, proje sonunda istediğini elde etmediğini; verilen paranın proje amacı dışında kullanıldığını ve bu nedenle farklı bir sonuç ortaya çıktığını düşünüyorsa, proje için verdiği parayı geri isteme hakkına sahiptir. Çünkü bunlar genellikle projenin başında açıkça belirtilir.

Şimdi projesini yapıp amaca uygun olmayan bir sonuç çıkaranların, kendilerinden para istendiğinde “Nasıl olur, neden para istenir?” diyerek itiraz etmeleri, aslında biraz işi saflığa vurmaktan başka bir şey değildir.

Bugün her ülkede proje üretenler var. Hatta iş yerlerinde projeler bir yarışmaya dönüştürülüyor; en verimli projeyi sunana iş veriliyor. Para veren, kendisine bir kazanç sağlamayacak işe neden para yatırsın?

Hayır kurumlarının bile parayla yatırım yaptıkları, cemaatlerin topladığı hayır paralarından anlaşılmıyor mu? Afrika’da “Açları doyuracağız” diyerek para toplayanların yaşamlarına bakın; lüks, şatafat ve oldukça görkemli merkezlerde iş yapıyorlar.

Bugüne kadar projelerde yönetici olmak istemedim; çünkü üretim özgürlüğümü yok edip daha ucuz emekle daha fazla verimlilik esasına göre çalışan şirketlere taşeronluk yapmadım. Ben projeye karşı olduğum için değil, üretimin amacını parayı verenin belirlediği bir çalışma biçimine karşı olduğum için girmedim böyle ilişkilerin içine…

Proje mantığı, taşeronlaşmanın farklı alanlara yayılmasını sağlayan araçlardan biri hâline gelebilir. Çünkü aynı işi şirketin kendi bünyesinde, kurumsal olarak yapmak verimliliği düşürecek, yani kâr marjını azaltacaktı. Sonuçta şirket açısından bunun avantajı, işi kendi bünyesinde sürekli bir yapı olarak tutmak yerine ihtiyaç duyduğu işi dışarıdan satın alabilmesi.

Proje, tam da burada devreye girer: Şirketin kendi bünyesinde yapmak istemediği ya da daha maliyetli bulduğu işi dışarıya, proje adı altında yaptırmasına olanak sağlar. Şirket, kendi bünyesinde sürekli çalışan bir ekip kurmak yerine belirli bir işi proje olarak satın aldığında, ücret, sosyal haklar, iş güvencesi, örgütlenme ve uzun vadeli istihdam gibi maliyetleri farklı biçimlerde dışsallaştırabiliyor. Bu nedenle “proje” yalnızca bir finansman yöntemi değil, emeğin parçalanmasının ve esnekleştirilmesinin araçlarından biri hâline geliyor.

Küresel sermayenin her ülkede doğrudan şirket kurmasına gerek kalmadan, kendi hedefleriyle uyumlu yerel aktörleri fonlayarak etkide bulunabilmesi de proje mantığının yaygınlaşmasını kolaylaştırdı. Küreselleşme, bir anlamda projelerin yolunu açtı; çünkü küresel yatırımın doğrudan yapılması yerine, her ülkede amaca uygun bir atmosferin oluşması için yerel güçlerin kullanılması mümkün hâle geldi.

Vakıflar aracılığıyla, şirketin o ülkede somut bir bürosu olmadan, şirketin çıkarlarına uygun çalışmalar yapacak bir anlamda taşeron kurumların oluşması sağlandı. Neoliberal ekonomik yapılanmanın ihtiyaçları, proje mantığının yaygınlaşmasını hızlandırdı. Proje, küreselleşmenin araçlarından biri hâline geldi.

Proje mantığı, şirketlerin risklerini en aza indirirken, merkezi ve sürekli örgütlenme yerine ağ tipi, geçici ve esnek bir örgütlenme biçimi sundu. İhtiyaç duyulduğu sürece para aktarıldı; hiçbir güvence ve gelecek vaadi olmadan, belirli bir süre içinde çalışmalar yürütüldü. Bu anlamda projeler, şirketlerin önüne geniş bir bulvar açtı.

Projeler sayesinde yerel olanın küresel olanla entegrasyonu sağlandı; ancak bu entegrasyon çoğu zaman yerel olanın küresel sermaye tarafından yağmalanmasından başka bir şey değildir.

Eskiden bir iş yapılırdı; şimdi o iş için proje hazırlanıyor.

Aradaki fark yalnızca isim farkı değil. İşin kendisi süreli hâle geliyor, finansmanı koşula bağlanıyor, sonucu ölçülüyor, performans kriterleri belirleniyor ve işi yapanlar sürekli aynı kurumun çalışanı olmaktan çıkıp proje süresince kiralanan emeğe dönüşebiliyor.

Parayı veren yalnızca projeyi finanse etmiyor; projenin sınırlarını, hedefini ve çoğu zaman sonucunu da belirliyor.