7 Ocak 2011 Cuma

İadesiz taahhütsüz

İadesiz taahhütsüz
Tiyatro Boyalı Kuş, Seray Şahiner’i Gelin Başı adlı öykü kitabını sahneye aktarmıştır. Sahnede hiçbir şey fazla değildir, her şey yerli yerindedir. O düzen içinde oyun seyirci ile buluşur. Salonun soğukluğu yok olur ve sıcak bir kucaklaşmaya dönüşür.
Sahneden gelen sıcaklık, seyircinin kahkahası ile buluşur. Kah güleriz, kah ağlayacak halimize sırıtırız, fakat oyun gerçekten iyi düşünülmüş ve kadınların iç konuşmalarının aksaksız bir şekilde seyirciye ulaşmasını sağlar.
Oyun, bir ayna karşısında başlar. Sevgilisinin arkadaşı ile buluşacak bir kadının iç konuşması ile başlar. Bizler oyunu aynanın arkasından izleriz, çünkü ayna bir anlamda seyircidir. İlk buluşma değildir, fakat heyecanı vardır, arkadaşının arkadaşı ile buluşacaktır. İç konuşma ışık efektleri eşliğinde sahnelenir. Perdenin arkasından yansıyan gölgeler iç konuşmaya eşlik eder. Sahnede kendi iç konuşmasını ve vicdanı ile hesaplaşması ile karşılaşırız. İç konuşmada toplumun ahlaki değerleri sorgulanırken, bireyin o değerler karşısındaki tavrı ile de yüzleşiriz.
Evini ve ev arkadaşını geride bırakıp, ev arayan Elif’in iç konuşmalarına ikinci sahnede karşılaşırız. Evinden ayrılmak zordur, alışkanlıklarını, düzenini geride bırakıp gitmek, her ne kadar bir başkası ile evi paylaşıyor olsa da, orada yaşam alanını içselleştirmiştir. Evi ile birleşmiştir, yabancısı değildir, parçası olarak görür. O kopuşun travmatik etkisi seyirciye verilirken, aslında bir döngünden de bahseder. Toplum; kelimelerin arasında eleştirilirken, aslında bireyin o toplumun aynası olduğu ve verilen rolleri oynarken asılında ayrılıkları da pekiştirdiği ile karşılaşırız. Ayrılık açınılmazdır, birkaç defa geri dönüp ev düzeni hakkında arkadaşına (evini paylaştığı soyut bireye) bilgi verse de dönüşü yoktur, dışarıya doğru adım atılmıştır. Yeni bir ev bulur, koptuğu eve benzeyen bir ev, paylaşım yapmak zorundadır, çünkü tek başına eve çıkacak ne maddi alt yapısı vardır, ne de …
Kütüphanede mektup yazan Tuğçe oyuna adını veriri, çünkü yazdığı mektup iadesiz ve taahhütsüzdür.
Bebeklere başlık diken konfeksiyoncu Fidan, toplum içinde durduğu yerin farkındadır, sorgular. Bebeklere şimdi başlık diker ama eskiden, evli olduğu dönem içinde kadınlara iç don diktiğini ve anlamlarını anlatır. Yaşadığı yerde tarikatlar güçlüdür ve tarikatların toplantısına gönüllü olmasa da katılır, çünkü orada açılmış bir ekmek kapısı vardır ve o kapı hatırına içlerine girer, çünkü kendisi alevidir ve alevinin o inanç içinde olması doğal değildir, fakat şehir yaşamı içinde alevi kendisini saklamak zorundadır, çünkü toplum saklanmayı zorunlu kılmıştır. Kocası tipik bir alevi erkeğidir, içer. Dostları evinden daha önceliklidir, o öncelik yüzünden ev yaşamı dağılmıştır. Samimidir, seyirci ile sıcak bir iletişime geçmiştir. İçinden geldiği gibi sansürsüz konuşur.
Gelin başı yaptıran bir kızın evlilik öncesi iç konuşması ile başka bir sahnede karşılaşırız. Gelinlik üzerindedir, gelin başı yaptırmaktadır ve o gelin başı yapılırken yaşamışlıklarından ve o anlık durumundan ne geçiyorsa paylaşır. Üniversite mezunudur, okul bitmiştir. Evlenmek önünde hiçbir engel yoktur. Görücü usulü ile bir tanıdıkları kızı ister, baba da verir. Kıza sormazlar, istiyor mu diyerek. Aile karar vermiştir, dönüşü yoktur. Sevgisiz bir evlilik, toplum içinde yapılan bir birleşme sorgulanır. Kara mizah örneği olarak rahatlıkla söyleyeceğimiz bir sahne ile karşılaşırız. Seyirci kahkahalar ile oyuna katılırken, oyuncu durumunu tüm ciddiyet ile anlatmaya devam eder.
Oyunun son bölümünde o ana kadar sahne alan oyuncuların toplu düeti diyebileceğimiz bir şölen ile karşılaşırız. Müzikaldir, kelimelerin arasındadır, dans figürleri vardır, vücudun dili, kelimeleri daha da güçlendirir, oyun modern bir sahne ile sonlanırken, seyircide salonun soğukluğunu hissetmeden ayağa fırlamış ve alkışlar ile oyuncuları ve emeği geçenleri selamlamaktadır.
Oyunda yer alan sahnelerin ortak özelliği vardır, kadın olmak. Kadınlığın farklı hallerini anlatan oyunu fırsat bulursanız kaçırmayın derim, çünkü feminist bir tiyatro grubu olan Tiyatro Boyalı Kuş’u sahnede görmek, yaşam içinde bize sunulmuş bir aramağındır, bu aramağını alın derim.
İsmail Cem Özkan
Yazan: SERAY ŞAHİNER
Oyuncular: Duygu Yeral, Ezgi Coşkun, Gizem Soysaldı, İris Anlıatamer, Sibel Akdeniz
Sesler: Selen Öztürk, Göktay Tosun, Evren Erler
Oyun tarihleri:
4 ve 11 Ocak 2011 Saat 20:30 Muammer Karaca Tiyatrosu
19 Ocak 2011 Saat 20:30 Kumbaracı 50
20-26-27 Ocak 2011 Saat 20.30 SAHNE(Tiyatro Oyunevi)
Adres: Ağa Hamam sokak. Taktaki Yokuşu 2/B Cihangir
(Yerimiz Kısıtlıdır, lütfen yerinizi önceden ayırtınız. Tel: 0212 245 21 09)

4 Ocak 2011 Salı

Kullanayım diyenler kullanıldılar…

Kullanayım diyenler kullanıldılar…

Kullanmak fiili ne anlatır sizlere bilemeyeceğim ama yakın tarihimiz içinde bu kelime sık kullanıldı. Evet, yakın tarihimiz içinde düşman gördüğünü etkisiz hale getirmek için; panzehir olarak gördüğü kesimi kullanarak en verimli sonucu elde etmeye çalışılmıştır.
Sol ve solun türevi düşünce bu topraklarda kök salmaması için her türlü araç kullanılmıştır, gereği görüldüğünde ise; solu dahi kendilerinin getireceğini söylemişlerdir.
Devlet mekanizmasını elinde tutan ve kendisini devletin yerine koyan kesim; amaçları doğrultusunda değişik kesimler içinde ilişkiye geçmiştir. Amacı doğrultusunda o ilişki içinde olduğu kesimin büyümesine ve gelişmesine olanak tanınmıştır, hatta devlet yok edeceğin kesimin panzehirini yaratmıştır. (devlet, el atında örgüt kurdurmuş ve yönlendirmiştir)
Solun panzehiri olarak din ve dini görüşteki insanlar görülmüştür. Bu görüş, 12 Eylül askeri darbesi sonucunda, toplumun kaynaştırma aracı olarak din olduğu tezinin kabul edilmesi ile daha da yaygınlaşmıştır. 12 Eylül faşist darbesini yapanlar, ellerinde kutsal kitaplar ile meydanlara çıkmış ve sol düşüncede olanlara karşı cihat çağrıları yapmışlardır. Dağda gezen birkaç eşkıyanın şehirde yaşam bulmaması için dini açıkça kullanmaktan geri durmamışlardır. Dini liderlere o güne kadar gösterilmeyen ayrıcalık tanınmıştır. Din dersleri zorunlu kılınarak ve imam hatip liselerin yaygınlaştırılması ile birlikte dini örgütlenme ve yapılanma mahallede yaşam baskısı kurmaya kadar işi rahatlıkla ileriye götürmüşlerdir. Polis teşkilatının en önemli elemanları bile, cemaat ilişkisi içinde olduğu açık olan okullarda çocuklarını okutmakta mahsur görmemişlerdir. Polis, olaylarda muhbir olarak kendi elemanlarını yetiştiremediği anlar içinde, muhabir olarak bulunan kişilerin kameralarını istihbarat aracı olarak kullanmaktan da geri durmamıştır. Muhabir; muhbir olmayı doğal bir görev olarak kabul etmiş, her şey vatanın dirliği, birliği için her türden bilginin paylaşılabileceğini, patronları aracılığı ile beynine işlemiştir. Muhbirlik yapan muhabir, gelişmekte olan cemaat ilişkisi içinde, vicdanı rahat şekilde görevini laiki ile yerine getirmiştir. Muhbir muhabirlerin genelde dini temelde örgütlenmiş medya içinden çıkması tesadüfi değildir.
Devlet, kendisini güvence altına almak için oluşturmuş olduğu panzehir örgütlenmeler içinde yer alması ilk başta şaşırtıcı gibi gelmeyebilir, çünkü o kadar alıştık ki bu duruma, artık bizim için doğal bir işmiş gibi gelebilmektedir, fakat devlet kavramının gerçek anlamda araştırıldığında işin vahameti gün yüzüne hemen çıkmaktadır. Devlet kendi eli ile cinayet işleyen mekanizmalar kurmaktadır ve bir kesim için ayrıcalık tanımaktadır. Ayrımcılık, toplum içinde dengeleri ortadan kaldırmaktadır. Devlet, 12 Eylül’den bu yana açıkça bir kesim yönünde tavizler ve ayrıcalıklar sağlamıştır. Bu ayrıcalıklar; yasaların yorumlaması gözler önünde olmuştur. Eylem yapan gençlerin duruşlarına göre polis; cop ya da çiçek kullanabilmektedir. Baskın yaptığı kesime göre ayakkabısını dışarıda ya da çamurlu ayakkabıları ile içeriye girebilmektedir. Ayrımcılık camekanda bile saklanmadan yapılmaktadır, bırakın camekan arkasında neler yaşandığını.
Kullanmak için yola çıkanlar, ilişki içinde oldukları kesimin ideolojisini ve hedeflerini o kadar içselleştirebilmektedirler ki, bir bakmışsınız o kullanmak için yola çıktığı kesimin bir cemaat üyesi oluvermişlerdir. Cemaat üyesi kişilerin devletin en üst makamında olması kadar doğal bir şey olmaz, çünkü başta kullanmak için içine aldıkları üyelerin birer parçası konumuna dönüşmüşlerdir.
Kullanmak isterken, bir bakmışsınız kullandığınız kesimin üyesi olmuşsunuz. Bu iletişimin ve etkileşimin karşılılık boyutunun küçümsenmesinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Panzehir olarak gördükleri kesim, görevini bitirir bitirmez ortadan kaldırılması gerektiği konusunda başta verilen kararların işlevsiz kalacağını ve kaldığını yaptıkları en son çırpınışlar ile kendisini ortaya koymuştur. Bir sarayda baş başa yapılan görüşme bu son çırpınışın artık faydasız çırpınış olduğunu görmüş olmalılar ki, karşılıklı olarak bir birlerini memnun eden; gözle görülmeyen, kulakla duyulmayan bir gizli anlaşma yürürlüğe girmiştir. Kullanıp, bir kenara atacağı ideoloji kendisini yutmuştur. Kullanmak isteyen bir kenara atılmış, en sadık arkadaşları ise birer cemaat üyesi (açık ya da gizli) oluvermişlerdir!
Kendisini dokunulmaz sanan ve toplumun üstünde görenler; bu yeni düzen içinde yerlerinin, misafir karşılamak dışında başka bir işlevleri olmadığını bir gazete röportajında duyduklarında, yaşadığı travma sonucunda; karşısındaki muhatap almadığını söyleyerek göstermiştir. Artık muhatap alıp almamak kendi elinde değildir, çünkü muhatap alıp almamak özneleri değişmiştir. Kullanan ve kullanılan rolleri değişmiştir, geçmişte muhbirlik yapanlar, bugün yaptıklarının benzerini diğerlerinden beklemektedirler.

2 Ocak 2011 Pazar

Korkuları yenmek için alınan önlem; fişlemek.

Korkuları yenmek için alınan önlem; fişlemek.
İnsanlara bir kod verilmesi çok eski değildir, hayvanlara verilen kodlar ise daha eskidir.
Nazi’lerin o meşhur toplama kamplarında, kodlar silinmesin diye insanların kollarına kodlar yakılmıştır, o kodu alanın artık ismi ve geldiği yerin önemi yoktur, çünkü toplama kamplarının özelliği her bireyi eşitlemek ve o eşitlik içinde kayıtsız şartsız yok etmektir. Yaşam içinde, birikimi, yaptığı işlerin artık önemi yoktur. Kodlamak, yani fişlemek bir anlamda bireyleri tek tipleştirmektir.
Fişlemek; erk sahiplerin yaptığı iştir. Nüfus kağıtları fişlemenin ilk adımıdır ve orada verilen kodlar o insanın yaşamını belirler konumdadır. Birey ismine göre ayrımcılık dahi yaşayabilir; geldiği yer, büyüdüğü kültür o insanın gelecekte ne yapacağını ve nereye kadar adım atacağının belirleyici konumuna gelebilmektedir.
Nüfus kütüğüne yapılan ilk fişlemeden sonra o insanın yaşamı boyunca değişik fişlemeler ile karşılaşacaktır, ki ölümüne kadar bu fişlemeler gerek devlet kanalı gerek özel kanallar aracılığı ile devam edecektir. Fişleyenler genelde erk sahibi olanlardır. Fişlenenler ise genelde erk için çalışanlardır.
Fişlemeler, günümüzde globaldır, çünkü gloabal çıkarların olduğu bir dünyada ve global dünyayı ilgilendiren alanlarda fişlemelerin uluslar üstü olması kadar doğal bir şey yoktur. Buna en iyi örnek paranın hareket alanında yapılan fişlemelerdir. Hangi paranın bugün nerede harcandığını bilecek kadar bir bilgi bankası dünyamızda mevcuttur. İstanbul, Kadıköy’de bir mağazada yapılan alışverişte hangi kredi kartından ne alındığını bilen bir fişleme dünya çapında izleyen bir göz tarafından bilinmektedir ve bu alınan ürün ve kimin tarafından alındığı bir bilgi bankasında bir şifre ile işlenmiş durumdadır. IBAN adı verilen bu sistem bugün bütün dünyada yaşam alanı bulmuştur ve denetleyici kurum tarafından dünyadaki para hareketi bir merkez tarafından erk sahipleri için izlenmekte ve onlara rapor olarak sunulmaktadır. Global firmalar bu hareketliğe bakarak nerede hangi mağazanın açılacağına ve hangi ürünün nerede nasıl satış yapılacağına karar verecek bir bilgi bankası ile karşı karşıya olacaktır ve yerel olandan her zaman bu bilgiler ışığı içinde hep bir adım önde olacaktır.
Fişleme bir anlamda bilgi bankası oluşturmaktır. Bu sayede ileride atılacak adımları önceden tahmin etme ve ona göre önlem almayı yanında getirir. Fişleme güvenlik sorunudur. Kim için? Elbette, erk için ve elinde olanı kaybetmekten korkanlar için.
Devletin her kurumu kendisine göre korkuları vardır, çünkü yönetmek ile sorumlu olduğu halka karşı güvensizlik içindedir ve devletler olabildiğince yaşamını uzatmak için değişik önlemler alır. En önemli önlemleri ise bireyin doğumdan itibaren başlayan fişlemedir. Devlet bu fişler için büyük büyük binalar inşaat eder, evrakları korumak her şeyden daha önemlidir. Fişler devletin bekası için en önemli arşivdir ve bu arşivi korumak ve gizlemek için elinden geleni yapar.
Her kurum, kendisi için eleman almak istediğinde bu arşivlerden yararlanır, o arşivlerin verdiği bilgiler ışığı içinde o insana güven ve güvensizlik için ilk önyargı oluşturulur. Devlet arşivleri kendi vatandaşının geleceğini belirler konumdadır ve o belgelerde onay olmadan o bireyin adım atma ve geleceğini kurma şansı yoktur.
Bireylerin özgürlüğünü ve yaşam alanını belirleyen en önemli kurumların başında adalet ile ilgilenen kurumlardır. Adalet kavramı soyuttur ve teorik olarak her bireye ayrım gözetmeden uygulanır. Bu olması gerekendir ama yaşanan pratik ise bunun öyle olmadığını ve bireyler ve kurumlar arasında hiçbir zaman eşitlik olmadığını bize kanıtlamaktadır. Eşit olmayan ilişkilerde; eşitlik doğurmaz. Var olan korumacılık bireyler ve katmanlar arasında uçurumun daha da açılmasını ortaya çıkarır, bu ayrışma aynı zamanda devletin yerine başka devletin almasını da kolaylaştırmaktadır, çünkü eşitsizlik var olan toplumsal sözleşmenin yırtılması ve yerine yeni toplumsal sözleşmesinin alması anlamına gelir.
Adalet bakanlığı işe alacağı adalet dağıtıcıları fişlediğini açıklamış, yani işe başlamadan aday adaylarını dahi fişliyorlarmış, bu bir korkunun ve güvensizliğin işaretidir. Yasalar, korkuları ortadan kaldırmak için düzenlenmiştir.
Yasalar, topluma yeni biçim vermek için düzenlemeler yapabilir, bu uygulamalar içinde toplama kampları dahi vardır. Üstelik bu kamplardan acı bir tanesi de Erzurum Aşkale’de varlık vergisi sonucunda oluşmuştur ve yasalar ile oluşturulmuştur.
Fişlemelerin bir çoğu da gizli gizli yapılır, çünkü evrensel hukuk kuralları bazı fişlemelere izin vermez, o durumda gizli fişleme yapılır ki, bu gizli fişleme karanlık ilişkilerin hareket ettiği alanı gösterir. Devlet her zaman saydam olmamıştır, karanlık noktaları hep olmuştur. Bu karanlık noktalar diktatörlük zamanları daha da genişler. Baskı dönemlerde, baskı yapanlar iktidarlarını daha da uzatmak için her konuda fişleme yapabilmektedir ve bunu doğal görebilmektedirler. Her fişleme; yaşam alanın daha da daralması anlamına gelmektedir, bireyin özgürlüğünü ve özgünlüğünü ortadan kaldırır ve tek tipleştirir.

1 Ocak 2011 Cumartesi

Artık Avrupa Kültür Başkenti değiliz…

Artık Avrupa Kültür Başkenti değiliz…

2010 yılı bitmiştir, son dakikalarını da 31 Aralık günü yaşadık, yaşadığımız bir takvim dönencesi miydi, yoksa bir çok etkiliğin sonlanması anlamına mı geliyordu? Elbette yeni gelen vergileri de muştalıyordu, biten etkinlikleri de haber veriyordu.
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti sıfatı ile bir yıl boyunca değişik etkinliklere imza atıldı, kendilerinin verdiği reklamlara göre 10 milyon izleyiciye ulaşılmıştır, (ki İstanbul nüfusu söylenenler ile resmi kayıtlarda tutulanlara göre daha aşağı bir rakama tekabül ediyor) etkinliklerin tüm İstanbul’u kucaklamadığının kanıtı olarak kendi kayıtları içinde durmaktadır, çünkü etkinliklere izleyici olarak gidenler birden çok etkinliğe katılmıştır.
Kültür başkenti sıfatı için resmi olarak vergiler toplanmıştır, bu vergiler bir havuza aktarılmıştır, elbette Avrupa Birliği’de katkı sunmuştur. Beklentilerin üzerinde büyük bir bütçe ile karşılaşılan yerde istenmeyen kokuların yaygınlaşması da kaçınılmazdır, çünkü insan bencildir ve bu bencillik içinde yandaşına ve kendisine büyük pay aktaracaktır. İstifalar, dedikodular bunun ilk işaretini projelerin pay edilmesi sırasında gündeme gelmiştir, hatta bir çok medya kuruluşunda da bu kokuların yankıları tartışılmıştır ve daha sonra bir şekilde üstleri örtülüştür, çünkü dedikoduyu yayınlayan kurumlarda bir bakmışsınız reklamlar dönmektedir. Bu reklamların veriliş amacı bugün elbette sorgulanmalıdır, neden bazı medya kuruluşlarında dedikodular gündeme geldiğinde reklam verilmiştir? Amacı nedir?
Projeler, hangi kriterlere göre desteklenmiştir ve verilen projelerden hangisi yazılı olarak taahhüt edilen sonuca ulaşmıştır? Çünkü projede beklentiler ve amaç anlatılır ve ona göre bir bütçe verilir, amaç ile Kültür Başkenti amacı arasında ne kadar uyumluluk söz konusudur?
Restorasyon çalışmaları, bir şehre bırakılan en önemli mirasıdır, bu restorasyonların ne kadarı gerçek amacına uygun gerçekleştirilmiştir? Çünkü Ayasofya’yı tazikli su ile yıkandığına dair haberler medyada yerini almıştır. Kaçta kaçı gerçek amacına uygun olarak ve verilen bütçe içinde gerçekleşmiştir, gerçekleştiren firmanın veya ekibin bu düzenlemeden ne gibi karı olmuştur, verecek ve alacak hesapları açıkça kamuoyuna sunulmalıdır.
Proje veren firmaların ve kişilerin iktidar ile ilişkileri bir şekilde de sorgulanmalıdır, çünkü iktidar ile Başkent projesini yürüten kurum arasında bir ilişki yapısından gereği vardır. Merkezi hükümetin denetimi ve yönlendirmesi ile bu proje hayat bulmuştur ve şu anda AKP iktidarının yaptıkları konusunda dedikodular hiç de az değildir. Bu kadar paranın olduğu yerde iktidar ile dolaylı ya da direkt ilişki olması kaçınılmazdır. Bu ilişkinin boyutu kamuoyu önünde açıkça tartışılmalıdır.
Avrupa Kültür Başkenti etkinliklerin denetilmesi ve yeniden sorgulanması kaçınılmazdır, bunu ancak ve ancak hükümet ile bağlantısı olmayan tarafsız kurum ve kuruluşlar yapabilirler. Meslek odaları kendi pencerelerinde bu etkinlileri sorgulamalı ve kamuoyuna sonuçlarını açıklamalıdırlar. Elbette, Avrupa Kültür Başkenti yöneticileri hiçbir şeyi saklamadan bu denetleyici kurum ve kuruluşlara bütün defterlerini açmak zorundadırlar. Aksi halde oradan gelen kokular İstanbul’daki yaşamı daha da ağırlaştıracak ve insanlar içindeki güven duygusunun daha da kaybolmasına sebep olacaktır. Eğer bu etkinliklerin birinci amacı İstanbul kültürünün dünyaya duyurulması ve İstanbul şehrinde yaşayanlar arasında güven duygusunun güçlendirilmesi olarak okur isek.
Her medya kurumunda (taraflı, tarafsız) bol kepçeden verildiği anlaşılan reklamlar yayınlanmıştır. Neden baştan beri bu reklamlar verilmemişte, yıl sonuna yaklaştıkça reklamlar artmıştır? Ve yılın kapanış gecesi dahi bir çok medya aracında bu reklamlar dönmeye devam etmiştir. Bir şeyler mi saklanmak istenmektedir ki, sürekli rakamlar ile bir mesaj verilmeye çalışılmaktadır. Acaba ortada güvensiz bir durum mu vardır?
Kültür başkenti sıfatı taşıyan projelerden kimler ne kadar yararlandığına dair liste şeklinde kamuoyuna bilgi verilmelidir, hatta bu çalışmalar kitapçık haline getirilip sunulmalıdır. Firma sahiplerinin isimleri de açıkça yazılmalıdır, bazı isimler firma ve kültür kurumu adı altında gizlenme ihtiyacı duyulabilinir, bu ihtiyaca gerek yoktur, kaç profesyonel bu işten yararlanmıştır, bu profesyonellerin sağcısı solcusu olmaz, çünkü profesyoneller para karşılığında iş yapandır. İşlerini profesyonel mi yaptıkları da açıklanmalıdır, profesyonelce proje verenler, acaba amaca uygun gerçekten etkinlik yapmış mıdır ve amaçta belirtilen amaca uygun sonuç elde edilmiş midir?
Projeleri ret edilenler, ret edilen projelerini sene içinde hayata geçirdiler, onlar ile karşılaştırma yapmak mümkün müdür?
Avrupa Kültür Başkenti deyince sizin aklınızda ne canlanıyor, nasıl bir etkinliğe katıldınız, bir anınız var mıdır etkinlikler içinde… Elbette bu etkinlikler içinde yer alanlar ve yakınları bu sorunun muhatabı değillerdir.
Kötü kokuların üstleri kireç ile örtülebilinir ya da kokunun kaynağına inip ortadan kaldırabilirsiniz. Acaba hangisi tercih edilecektir?

Bir tüketim çılgınlığı daha sonlanırken…

Bir tüketim çılgınlığı daha sonlanırken…

Ulusal bayramlar ve dini bayramlar; bir ulus devlet için, tüketimin teşviki için önemli günlerdir. O günlerde o topraklar üzerinde yaşayan, her kültürden bireylerin alışveriş yaptığı günlerdir ve o günlerin ulusal sermaye birikimi için önemli işlevleri vardır.
Ulus devletinin yaşaması ve gelişmesi için toplumun ortak hareket ettiği / eğlendiği günler önemlidir. Ne kadar ortak eğlenme günü çoğaltılırsa, o kadar sermayenin hareket etmesi anlamına gelmektedir, kısaca yastık altına konan paraların o günlerde harcanması ve tüketilmesi olarak da algılayabilirsiniz.
Ulus devleti kavramının zaman içinde çöküp, yerini başka bir sistem alacağı, ulus devleti yaşarken yaşanan gelişmelerden anlaşılabilir, çünkü her sistem kendi içinde kendisini yok edeni besler ve büyütür. Ulusal sermayenin artık ulus toprakları içinde kalamayacağı anlaşılması üzerine, uluslar üstü sermaye birikimin oluşması için, uluslar üstü firmaların oluşma süreci de ulus devletinin oluşmasından kısa bir süre sonra ortaya çıkmıştır. En büyük uluslar üstü firmalar silah sanayisinde üretim yapan ve projeler geliştiren firmaların olması tesadüfi değildir, çünkü teknolojinin ülkeler arasın hareket etmesini engellemek için, bu uluslar üstü firmaların oluşması dünyayı yöneten zengin devletler için varlık sebebi olması da tesadüfi değildir. Bu sayede zengin ülkeler, zenginliklerine daha çok değer katarken, varlık sebebi olan ve az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri kontrol etmeleri içinde bir araç olmuştur. Teknoloji sahibi ve teknoloji kontrol eden ülkeler ve onların firmaları dünyayı görünmeyen masalarda pay etmişlerdir. Bu firmalar; bir birlerin piyasasına girmeden; rekabet edere gibi gözüküp ama rekabet etmeden kendilerini geliştirmişlerdir. Bugün kredi kartlarındaki iki büyük firmanın dünyaya yayılımına bakarsanız aynı rekabet kuralını izlediklerini görürsünüz.
Global piyasanın adı konulduktan ve G8 ülkelerin isimleri ortaya çıktıktan sonra, gelişen süreçte global çapta tüketim günlerinin artması tesadüfi değildir. Dünya “anneler gününü” ortak kutlamaktadır, yılbaşı önem kazanmaktadır ve yine evrensel anlamda kutlanan bir çok bayramlar ve özel anlamlar içerlemiş günlerin oluşturulması tesadüfi değildir. Bu günler her geçen yılda da artacaktır, kaçınılmazdır, çünkü piyasada hareket eden paranın daha hızlı hareket etmesi ve yastık altına saklanan paraların ortaya çıkarılması için bu tüketim günleri önemlidir. Eskiden daha minimal çapta olan olgu, bugünlerde; evrensel boyutta ve ortak sembollerin kullanıldığı tüketim çılgınlığına doğru yol alıyoruz. Hatta o kadar özel ölçekli günler ilan edilmektedir ki, insan bir anda onun havasına kapılıp, o günler içinde o tüketici maddeyi tüketmeye başlayabiliyorsunuz, üstelik bayram ve özel gün ilan etmeden. Buna örnek olarak Harry Potter kitaplarının ya da bilgisayar ve oyun sektöründe çıkan yeni sürüm oyun gibi reklamı aylar öncesinden yapılan tüketim günü gibi. Binlerce insan o ürünün satıldığı yerin önünde kuyruklar oluşturabilmektedir. Ülkemizde kısa bir süre önce H&M firması, global çapta bir modacının ürünlerini kendisine göre çok ucuz ama normal olarak (bizim piyasamızdan bakarsak) çok pahalı bir fiyata satışa sunduğu gün, o mağazanın önünde kuyruklar oluşmuştur. Normal olarak 50 liraya alabileceğimiz benzer bir kıyafeti, o gün o mağazadan bir marka olduğu için indirimli fiyatı olan 300 liradan aldık! Global çapta yapılan bu uygulama o gün dünyadaki tüm H&M mağazalarında gerçekleşmiştir. Kültür farkı gözetmeden bütün mağazaların önünde kuyruklar oluşmuştur. Bir çılgınlıktı bu, bunun adı ne olabilir sizce?.
Yeni yıl, yani takvimlerin değiştirildiği gün son yıllarda bütün dünyada aynı şekilde karşılanır oldu ve aynı kıyafetlerin ve caddelerin, sokakların ve bir birine benzeyen mağazaların vitrinlerinin olduğunu görebilirsiniz. Hangi ülkeye giderseniz gidin sizi benzer görüntüler karşılayacaktır. Sınır ortadan kalkmıştır, tek fark aradaki zamandır.
Yeni yılı ilk kutlayan (karşılayan) Avustralya ve Yeni Zelanda’dır ve bir futbol stadyumunda maçlar sırasında yapılan dalga hareketi gibi bütün dünyayı havai fişek görüntüleri kucaklayacaktır. Saat gece yarısı 00:00 gösterdiğinde havai fişekler gökyüzünü renklendirmekte ve şampanyalar patlatılmaktadır. Meydanlar çığlıklar ve haykırışlar eşliğinde çılgınca bir dans yapılmaktadır. Görüntünün hangi ülkeden geldiğinin önemi yoktur, o an yapılan tüketimin tüketildiği andır ve o an bütün insanlar kendilerini rahatlatmaktadır. Yılın bütün stresi, yorgunluğu çığlıklar eşliğinde gökyüzüne bırakılmaktadır. Bir birini tanımayan insanlar, bir an için birbirini tanıyormuş gibi yapmaktadırlar. Ortak eğlendiklerini düşünmektedirler, hatta düşünmeden çılgınca hareket edebilmektedirler. Çılgınlık globaldır.
CocaCola firmasının renklerini taşıyan Noel baba kıyafetleri sanki binlerce yıldır içimizde yaşıyormuş gibi algılamakta ve o kıyafetleri hangi dinden, mezhepten olduğu fark etmeden bütün insanlar giyebilmektedir. Çılgınlığın neden olduğu tüketim alışkanlıklarının kazanılması; neden sorusunu sormaz, sadece tüketir. Çünkü bütün dünya öyle eğleniyorsa eğer, o şekilde bizde eğlenmek zorundaymışız gibi algılarız bilinçaltından ve o bilinçaltından gelen hareketlerimiz, aslında başka duygularımızın biz farkına varmadan ortaya çıkarılmasıdır. Biz tüketirken, sıradan Amerikalıdan farkımız yoktur ya da bir Almandan. Tüketirken ortak duygular yaşamaya başlarız, bu ortaklık duygusu nasıl oluştuğunu ve neden oluştuğunu sorgulamayız, sadece çılgınca ve cebimizde olandan fazlasını tüketiriz ve borçlanırız.
Bu çılgınlık gecesi sonucunda, ne kadar insanın sabah borçlu olarak uyandığını sorgulamayız. Bir bağımlılık ilişkisi içinde olan borçlu insan; bir çok şeyi sorgulamaz, borcunu ödemek için çılgınca bir yıl çalışır ve işinden olmamak için de her türlü özveriyi ve ayakta kalmak için en yakınındaki arkadaşının sırtına basmayı da ihmal etmez.
Tüketim çılgınlığı insanı bireyselleştirmekte ve yalnızlaştırmaktadır. Bu yalnızlık duygusunu alışverişe çıkarak daha çok mal almakta ve tezgahtar ile iki kelime konuşmak için fırsat kollayarak geçirir. Yalnız insanların alışveriş çılgınlığı hat safhadadır. Her bütçeye uygun mağazalar tüketim için hazırdır ve profesyonel personel; tüketici kitlesine göre mağazaları biçimlendirir ve yaşam içine uygularlar. Tüketiciyi daha iyi analiz edebilmek için global firmalar; her kültüre uygun tüketici profili çıkarmak için değişik meslek gruplarından yaralanırlar ve onların verdiği rapora göre ülkeler arasın kültür farklılıklarını küçük düzenlemeler ile onları kucaklamaya çalışırlar. Kimse artık o mağazanın ulusal mı, global mı olduğu düşünmez, gider ve tüketir.
Son yıllarda mağazalara müşterilerini izleyen profesyonel antropologların çalışması tesadüfi değildir. Onları verdiği raporlara göre reklamlardan, ışığa, ışıktan renklere kadar her şey ayarlanabilmekte ve bu sayede ulusal çaptaki küçük mağazaların erimesine ve yok olmasına sebep olabilmektedirler. Marka önemlidir ve markalar küçük markaları kendilerine bağlamaya devam etmektedirler.
Yılbaşı bir tüketim çılgınlığının gloabal çapta yaşandığı günlerden biridir ve bugün sonlanmıştır, bir daha ki yılbaşına kadar. O güne kadar yeni ürünler tasarlanacak ve yeniden global çapta üretilip tüketiciye sunulacaktır. Bugünlük bu çılgınlık sonlanmıştır, bir daha ki çılgınlığa kadar.
Çılgınlığın bir tek anlamı vardır, sermayenin global çapta hızlı hareket etmesidir, bu da global ekonomiler için önemlidir. Ulusal devletlerin en önemli gelir kaynağı artık dolaylı vergilerdir. Benzin örneğinde olduğu gibi maliyetin üç katı vergi alarak, ulusal hükümetler kendi bütçelerini düzeltmeye çalışıyorlar ama bir yandan sıcak parayı ulusal kasaya toplarken onun kat be kat parayı bu global firmaların kasalarına akmasına da sessizce izlemek ile yetinmektedir.
Çılgınlık günleri; ulus hükümetlerinin işine yarıyormuş gibi gözükmüş olsa da, aslında bütçe açıklarının daha da büyümesine ve insanların daha da borçlanmasına sebep olmaktadır. Global çılgınlık sadece paranın evrensel boyutta ve kontrollü bir şekilde hareketini sağlamaktadır ve tröst firmaların daha da büyümesine ve yayılmasına yaramaktadır.
Çılgınlık günleri globaldır ve küresel olarak insanlar ortak imgelerle ve ortak tüketim araçları ile eğlenmeye devam etmektedirler.
İsmail Cem Özkan

30 Aralık 2010 Perşembe

Fotoğrafta hep geçmiş vardır.


Fotoğrafta hep geçmiş vardır.

Yaşamın geçmişini; siyah beyaz mı görüntüler, yoksa geçmiş hep siyah beyazlardan mı oluşur? Elbette sorunun soruş biçimine göre yanıtlar alırsınız. Ben de önümde duran fotoğrafa bakıyorum, sonra bu fotoğrafta ne görüyorum diye düşünüyorum, çünkü her bakış; fotoğrafı yeniden yaratır, yaratış sürecine bir bakış ile başlarsınız. Ben de ilk anda gözüme çarpan kontrastlar ve keskin ayrıntıların içinde bu fotoğrafı yorumlamak için kafamdaki biriktirdiğim birikmelerimden yararlanmak istiyorum. Çünkü her fotoğraf, geçmişe dair bir şeyi anlatır, ister renkli ister siyah beyaz... Fotoğrafta hep geçmiş vardır.
Bir fotoğraf duruyor önümde. Mardin'de çekildiğini sanıyorum belki de Nevşehir veya Niğde de... Tabii oralarda hala bu tip binalar kalmışsa eğer. Gün doğumu ya da batışı arasında tedirginlikte kaldım; acaba hangisi diye düşünürken, sabahın çiğini gördüm sanki adamın kıyafetinde ve eşeğin baktığı noktada. Bir sabah güneşi var gibi.
Taş işçiliğin en güzel örneklerinin önünde, bir yaşanmışlığın izleri var, gölge o yaşanmışlığın üzerini örter gididir. Gözler karanlıktadır, karanlık olan sadece gözler mi, zaman. Zaman durmuştur. O an, bir film karesi içinde sonsuzluğun dehlizlerine doğru yol almaktadır. Durmuş bir zamanın, zamanı olur mu?
Her fotoğraf karesinde zaman durur ama fotoğrafa bakanın zamanı. Her bakan başka zaman içinde o durmuş zamana bakar. Durmuş olan şey acaba zamanın hiç olmadığını mı ifade ediyor; yoksa o zamanın, o anın, o saniyenin donduğunu mu? Zaman donar mı?
Bir kış günüdür orada zaman, kıyafetler kışı anlatmaktadır, soğuk bir günün içinde güneşin yeryüzünü kucaklamaya başladığı anlarda dondurulmuş zaman.
Fotoğrafa bakıyorum, fotoğraftaki eşek mi katır mı? Yani melez bir canlı mı? Şimdi her şey melezleştirildiği gibi, yeni canlı türleri de ortaya çıkardılar, eğer arabalar olmasaydı, bugünlerde taşıma aracı olarak bu canlıları ne hale döndermiştik? Yaşadığımız alandan kovduk bu güzelim emekçi hayvanları, artık yoklar. Şimdiki çocuklar eşekleri, atları ve varsa eğer katırları hayvanat bahçesinde görür haldeler. Yoklar, yok oldular, yok olurken emeğinden yararlandığımız hayvanın etinden faydalandık, sucuk oldu, bonfile oldu… Sormadık onlara, ne yapmak istersiniz eğer yaşam alanımızdan çıktığınızda. Soramazdık, çünkü bizler bencilce tüketmeye alıştık, işlevini kaybedenler ise hemen kapının önüne konur, tıpkı tüm emekçiler gibi. Verimli değilse, geçmişin artık bir anlamı yoktur, durağan bir andır ve şimdiki zaman içinde yoktur. Verimli değildir ve yaşam alanımızda onu ancak fotoğraflarda görürüz.
Katır ya da eşeğin sırtında (bakın ben bile artık emin değilim hangisi olduğu konusunda) ki kutuların içinde ne vardır acaba?
Çocukluğumda, köy köy dolaşarak çerçicilik yapanlar vardı. O kutularda onların getirdikleri şeyler olurdu, sonra film gösterenler olurdu. Bir beyaz perde çekilir ve akşam film gösterilirdi. O seyredilen film, günlerce dilden düşmez, çocuklar o gördüklerini oyunlarında canlandırırdı. Köye genelde kovboy filmleri gelirdi, neden kovboy gelirde bir Ağrı Dağı Efsanesi gelmezdi, bilemezdik, çünkü onu soracak kadar bilgi birikimiz yoktu. Ama geleni seyretmekte büyük zevk verirdi, köyün dışında da yaşam olduğunu öğrenirdik, özlem duyardık içten içe… Görmediğimiz, bilemediğimiz yaşama… Fotoğrafta zaman, henüz yakın tarihi göstermektedir, çünkü adamın elindeki çanta yakın zamana aittir. Geçmişin izlerine bakarken aslında çok yakın bir zamana bakıyoruz, geçmişin izlerini taşıyan bir yere bakmaktayız…
Adamın gözlüğü ve zayıf olması dikkat çeken öteki taraf, bir ezilmişliği sembolize eder gibidir. Ötekidir bir yandan bir yandan içimizdeki biridir. İkisinin arasında gidip gelmektedir, tıpkı fotoğrafın bugün ile geçmiş arasında gidip geldiği gibidir. Dünü yaşar gibidir, bugünü yaşarken dünü yaşamaktadır. İki zaman arasında bir yerde duruyor.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Nefret beslenirken…

Nefret beslenirken…

Türkiye’de Yahudi düşmanlığı çok sinsidir, gizliden gizliye gelişir ve bir an patlama ile sonuçlanır. Düşmanlık o kadar gizli işlenir ki, düşündüğünüz şeyin ve verdiğiniz tepkinin doğal olduğunu düşünürsünüz, çünkü düşmanlık artık doğallaştırılmıştır ve ona gösterilen tepkileri de doğal algılarsınız.
Düşmanlık, nefret duyguların okşanması ile oluşur. Nefret duyguları da; sizin ile direkt alakası olmayan olaylar üzerinden birikim sağlanarak oluşturulur. Çoğu zaman bilmeyiz, neden nefret ettiğimiz ama nefret ederiz, çünkü bizim duygularımıza, düşlünce yapımıza bir şekilde işlenmiştir. Bu işleyiş çocukluktan başlar, ölünceye kadar süren bir süreçtir ve nefret öyle bir hal alır ki, sanki kan davası varmış gibi kuşaktan kuşağa aktarılır. Üstelik hiç konuşmadan da düşmanlık ve nefret duyguları yapmış olduğunuz mimikler ve küçük tepkiler ile bile aktarılabilinir.
Türkiye’de sürekli vurgulanır, İspanya’nın kovduğu Yahudilere kucak açtık. Ne mutlu, iyi ki açmışlar. Kucak açıldıktan sonra ise, Yahudilere alttan alta bir düşmanlıkta beslenir olmuş, çünkü onlar gelirken İspanya’nın birikimini de getirdiler ve Osmanlı imparatorluğunu bir adım öne taşıdılar. İmparatorluk öne taşınırken, elbette bu işten rahatsız olanlarda vardı, kurulu düzeni bozulan da.
Kurulu düzeni bozulan hep yeniliklere ve yenilik getirenlere düşmanlık besler, çünkü kaybedeceği bir şeyleri vardır ve kaybetmiştir. Toplum boşluk kaldırmaz, o boşluklar da dolar. Boşlukları dolduranlar elbette bilgi birikimi iyi, yeni ile uyum sağlamışlar olacaktır ve bu yeniler de zaman içinde eski olacak ve toplumun dışına düşeceklerdir. Tanrının birer gölgesi değildir ki, sürekli kalsınlar. Tanrının gölgesini iddia edenler bile zaman içinde yok olup gitmişlerdir, ne onlardan ne de ailelerinden miras kalmıştır bugüne… Fakat kalan bir şeyler de vardır, o şey nefret duygusudur ve düşmanlıktır. Bu iki duygu; eğitim ve gelişmişlik ile açıklanamaz durumdur, çünkü hiç beklemediğiniz biri nefret duygusu içinde, çevresine saldırıyor olabilir. Eğitim ve kariyer bile bu duyguların ortadan kalmasına neden olamayabiliyor.
Son Mavi Marmara gemisi olayı ve sonuçları henüz tam orta yere serilmedi, fakat geçmişte yaşanan duygular su yüzüne çıktı. Yahudi düşmanlığı İsrail düşmanlığı eksenli olarak patlama yaşadı. Bu patlamayı görmek için; o duygular içinde, ellerinde bayrak alıp Taksim’e çıkanlara bir bakmış olsaydınız, sağcısından, solcusuna, radikalinden, öğretim üyesine, gazetecesinden, ayakkabı boyacısına… yani toplumun her kademesinde yer alan birilerini görürdünüz. O günlerde ve bugünlerde (Mavi Marmara gemisi yeniden İstanbul’a geldi) medyada atılan başlıklara bakmış olsaydınız, bu düşmanlığı içselleştirmiş sağcı, solcu liberal gazeteleri ve ekranları görürdünüz. Mavi Marmara gemisinin İstanbul’a gelişini ana kapaktan girenler de gizli ya da açık bir Yahudi düşmanlığının olduğunu rahatlıkla söyleyebilirsiniz. Düşmanlığın sağcı, solcusu ve okumuşu olmaz, hepsi bir pota içinde yerlerini alırlar.
İstanbul’da bir Cem Evine bir bayrak yüzünden saldırı yapanlarında; düşmanlık ve nefret duygularının dışa vurumunu yaşadık. Bu düşmanlık duygusu sembol olarak bayrak gösterilmiş olsa da, saldır mekanın bir Cem Evi olması göz ardı edilemez. Cem Evi Alevi ibadet yeridir ve Alevilere karşı gösterilen nefret ve düşmanlık duygusunun dışa vurulacağı alanlardır.
Yahudiler, Aleviler ve diğer azınlıklara karşı gösterilen düşmanlık ve nefret duygusu altan alta bilince işlenirken, yasalar nezdinde de bu düşmanlık korunmaktadır ve kollanmaktadır. Nazi Almanya’sı Yahudi Soykırımını yasalar ile düzenlemiş ve uygulamıştır. Ermenilere uygulanan tehcir; yasalar ile düzenlenmiş ve uygulanmıştır. Yasalara saygılı olanlar tarafından işlenmiştir bu duygular ve bugün kınadığımız, bir daha olmasın dediğimiz uygulamalar.
Türkiye’de Yahudi düşmanlığı 2. dünya savaşı sırasında en üst boyuta çıktı. 6-7 eylül olayları sırasında hiç alakaları olmadığı halde dükkanları yağmalandı, getirilen vergilerden ilk onlar etkilendi. Türk karikatürün babası sayılan Cemal Nadir bile karikatürlerinde Yahudi düşmanlığını öyle bir şekilde işledi ki, düşmanlık yokmuş gibi algılandı. Erzurum sürgünleri içinde Yahudilerin olması, Dersim’de Alevilerin yok edilmesi, Koçgiride Alevi köylerin boşaltılması ve yağmalanması, HES’ler ile günümüzde uygulanan sosyal değişim içinde azınlıklar ve diğer kültürlerin olduğu bölgede yoğunlaşması tesadüfi değildir, içten içe ve bilinç altına işlenmiş düşmanlık ve nefret duygusunu dışa yansımasıdır ve bu duygulardan para kazananlar ve beslenenler olduğu sürece de halklar ve kültürler arasında düşmanlık beslenecek ve büyümeye devam edecektir.
Mavi Marmara gemisini tekbir ile karşılayanlar açık olarak Yahudi ve diğer azınlıklara karşı düşmanlıklarını saklamıyorlar, onların bu duygularına kapalı olarak destek verenler ise, sinsice düşmanlıkları beslemeye ve nefret duygusunu kendi çevresine yaymaya devam ediyorlar.