23 Şubat 2012 Perşembe

Kahinler gerçekleri önceden görebilir mi?

Kahinler gerçekleri önceden görebilir mi?
Kehanet tarihteki karşılılıklarını bulur ve baba ve oğul bir savaşta karşılıklı savaşırlar ve oğul babasını öldürür. Oidipus babasını öldürdüğünü bilemez ve kehanetin ikinci bilinmeyeini bilinir olur ve öz annesi ile evlenir. Efsaneye göre, Oidipus'un öz annesiyle evlendiğini öğrenince kendi gözlerini kör etmesi üstüne, Antigone, babasına sürgüne gönderildiği Atina'ya kadar yol gösterdi. Babası ölünce Thebai'ye dönüp, kızkardeşiyle birlikte, erkek kardeşi Eteokles ve Polyneikes'in kavgasını sona erdirmeye çalıştı. İki kardeşi de ölünce, kral olan dayıları Kreon'un Polyneikesin cesedinin gömülmesine izin vermedi. Thebai’ye ihanet ettiği gerekçesiyle yasaklanması üstüne, Antigone, dayısının yasağına karşın, kardeşinin cesedini gizlice gömdü ve bunun üzerine Kreon onu cezalandırarak mezara kapattı. Çünkü canlı canlı ölmesini istiyordu. Fakat aynı zamanda Kreon'un oğlu Antigone'la nişanlıydı ve eğer Antigone'a bir zarar verilirse kendisini de öldüreceğini öne sürerek şantaj yaptı. Fakat Antigone bu acıya daha fazla katlanamadı ve intihar etti. Nişanlısı yani Kreon'un oğlu da Antigone canlı canlı gömüldüğü mağarada cansız beden ile karşılaşır ve babasının oraya gelmesi ile birlikte, babasının eline bıçağı vererek, bıçağı kendi vücuduna batırarak intihar eder, ölümüne babasının elini kana bular. Kreon yalnızdır ve kişiye özel çıkardığı yasayı oğlu ölmeden önce kaldırmış olmasına rağmen, oğlu kendi ellerinde can vermiştir, kehanet yine hayat bulmuş ve gerçekleşmiştir. Ve aynı zamanda da oğlunun intihar ettiğini öğrenen Kreon'un eşi de intihar eder.
Kısaca konusu yukarıdaki gibidir. Müzikler ve multimedya efektleri ile yeniden yorumlanan oyun geçmişte geçerken, günümüzde de izdüşümlerini kıyafetler ile bulur. Video gösterimi, halka mikrofon ile hitap edilmesi, ceket ve kravatlar ile günümüzün iktidar sahiplerine gönderme yapılır. Konunun özünü oluşturan kişiye yönelik yasa çıkarılır mı, çıkarılırsa eğer ne gibi sonuçları olur üzerine bir akıl yürütmesinin destan içinde işlenmesine şahitlik ederiz.
Oyunun broşüründe “İktidarı ele geçirmek adına savaşa tutuşup birbirlerini öldüren iki kardeşten birinin gömülmesine devlet otoritesinin izin vermemesi nasıl bir toplumsal travmaya yol açar?”
Ali Sürmeli (Yönetmen Yardımcısı) şu soruları sorar; “Güçlüler, iktidar sahipleri ne adına ve niçin yasa koyarlar? Bu yasalar toplumun genel çıkarları için midir yoksa sadece güç ve para sahiplerinin işine gelen yasalar mıdır?” ve oyun içinde yanıt arar.
Oyunu uyarlayan ve yöneten Kenan Işık; “Ve bütün olup bitene rağmen Shakespeare’in dediği gibi
“Dilini bağlayıp, susuyorsa sanat” hala…”
Yaşadıklarımız karşısında sessizce bir çığlık atmakta ama bu çığlık bizim ülkemizde olmuyormuşçasına uzaklara bakıp, uzaklardaki yaşananlar karşısında çığlık atmış gibi geldi bana…
Oyun silah sesleri ile başlar. Oyunun ilk anda itibaren zaman kavramının geçmiş ile günümüze doğru hareketi ile karşılaşırız. Olay geçmişte geçmiştir, fakat konu hala güncelliğini korumaktadır. Silah destanın yaşandığı zamanda yoktur, bugün silah vardır ama ne Kreon vardır ne de Antigone. Kehanet geçmişte verilmiştir ama zaman içinde kahnet sürekli kendisini tekrar eder gibidir. Özneler değişir, zaman değişir ama kehanet hala gerçekleşmeye devam eder. Gücünü tacından alanlar, kendi erkini güçlendirmek için en yakını koruyan, yok eden yasalar çıkarmaya devam ettiği sürece de kehanet gerçeklemeye devam edecektir. Oyunu sahneye koyarken sanırım Kenan Işık kehanetin başlangıcın ülkemizde gerçekleşeceğini bilemezdi. MİT yasası olarak kabul edilen kişilere özel yasa hızlı bir şekilde geçmiş, güç Kreon gücü kendisini göstermiştir. Kişilere özeli kişileri koruyan yasalar bugün yaşadığımız zaman diliminde de var, Hrant katillerini gerçek anlamda ortaya çıkaramayan mahkeme kararı sonucuna karşı soruşturmada bu gerçek ile yüzleşmemiz henüz çok erkendir. Hrant katillerini gölgeden çıkarmak isteyenler ve gölgede bırakmak isteyenlerin mücadelesinde koruyucu yasaların var olduğu ve erk sahibi tarafından bu gücün kullanıldığına medya önünde şahitlik etmekteyiz. Kahinler binlerce yıl önce söyledikleri bugün dahi gerçek olmasını nasıl açıklayabiliriz?
İsmail Cem Özkan
Antigone
Yazan: Sophokles
Çeviren: Sabahattin Ali
Uyarlayan ve Yöneten: Kenan Işık
DEKOR - GİYSİ TASARIMI
ELENA İVANOVA
IŞIK TASARIMI
ÖNDER ARIK
MÜZİK
AYLA ÇELİK
ARANJÖR-TONMAİSTER
ÇAĞRI KODAMANOĞLU
YÖNETMEN YARDIMCISI
ALİ SÜRMELİ
ASİSTANLAR
TUĞÇE ŞARTEKİN KARASU
EYLEM SERVER ÜNÜVAR
SAHNE AMİRİ
SAVAŞ AYKILIÇ
KONDÜVİT
MERVE AKGÜL-EMRE AKGÜL
SUFLÖZ
GÜZİDE ARSLAN
OYUNCULAR
ALİ SÜRMELİ
ATTİLA OLGAÇ
GÖZDE OKUR
SELİN TEKMAN
SUNA SELEN
MURAT SARI
BARIŞ BAĞCI
KEREM GÖKÇER
TUĞÇE ŞARTEKİN KARASU
FATMA İNAN
TARKAN KOÇ
EYLEM SERVER ÜNÜVAR
GÖKHAN YILMAZ
GÖKHAN MERT YILMAZ
KOROTARKAN KOÇ
HİLAL KUVVET
BORA GODR

21 Şubat 2012 Salı

İyi insan, kötü insanı döver!

İyi insan, kötü insanı döver!
İlköğretim müdürü, "Gen haritası çıkarılsın. Vatana millete zararlı olan çocuklar daha yürümeden imha edilsin" diyor. Bu görüşünü en azından yüzünü saklamadan söylemiş, aslına bakarsanız bütün öğretmenler, istisna görmüyorum; bütün çocukları vatana, millete zararlı olmasın diye biçimlendirdi ve biçimlendirmeye devam ediyor... Ha onları öldürmüşsünüz, ha onların hayallerini çalmışsınız, fark eden ne var? Benim gözümde; bir öğretmen ile bir asker, bir cami hocası arasında fark yok... Hepsi, doğal bireyi yok eden, onun özgünlüğünü, kişiliği ortadan kaldıran bir devlet mekanizmasının görevlileridir. Birisi açıkça niyetini beyan etmiş, biri gizli gizli o niyete hizmet etmiş... Bu durum elbette tek ülke için geçerli değildir, hoca yerine papaz, haham da diyebilirsiniz...
Faşizm, devlet var olduğu sürece ne yazık ki varlığını koruyacak ve insanlar üzerine hakim olmak isteyenlerin bir aracı olma işlevini; birilerine hizmetçi ya da görevli olarak yaptıracaktır. Rejimler fark etmez, her rejim altında ve devlet mekanizması olduğu sürece bu tehlike hep var olacaktır...
Gen haritası çıkarılsın demek ile kafatasının ölçüsü çıkarılsın demek arasında pek fark yoktur. Sonuçta insanları kategorize etmek ve o kategoriye göre ‘iyi insan’, ‘kötü insan’ kavramını ortaya çıkarmak demektir.
İyi insan yaşayacaktır, kötü insan ise ölecektir. O halde bana göre ‘iyi insan’, ona göre ‘iyi insan’ çatışacak ve her iki tarafın iyi insanları bir birini öldürecek ve savaşı kazanan tarafın ‘iyi insanları’ öteki ‘iyi insanları kötü insanlar’ olarak tanıtacak ve tarihi öyle yazacaktır.
Tarih, hep ‘iyi insanların’ eseri olmuştur, kahramanlıklar ve destanlar hep iyi insanların yaratmış olduğu öykülerdir.
İyi insanlar hep yaşamıştır ve hep kötüler ölmüştür.
Dinler tarihi de o şekilde kurgulanmıştır.
İyi biri vardır o tanrıdır ve o ne yaparsa doğru yapar, eleştirilmez, sorgulanmaz, onun varlığından dahi şüphe duyulmaz, duyan olursa kötüdür ve yok edilmelidir. Ve yok edilmiştir.
Düşünsenize orta çağda Avrupa’da kaç insan şeytan ve cadı diye ateşlere atıldı? Bizim ülkemizde farklı ibadet ediyorlar ve farklı oldukları için anne karnında dahi çocuk öldürüldü.
Maraş, Sivas, Çorum hep bu ‘iyi insan’ bakış açısının eseri olmadı mı?
‘İyi insanlar’ yaşadıkları yerin hep ‘homojen’ olmasını istemiştir, önce farklı dilde konuşanları, farklı düşünenleri yok ettiler, sonra bir uzvu eksik diye sakatları, bakıma muhtaç diye yaşlıları, farklı cinsel tercihi var diye birilerini fuar salonlarına doldurup öldürdüler. (Sadece Naziler aklınıza gelemsin, örneği o kadar çok ki hangisi anlatılacak?)
İyi bir toplum yaratılması için eğitimi, dili, öğretimi tek tipleştiren ülkeler, bunun için ‘iyi öğretmen’ yetiştirmek için yatılı okullar kuranlar, halktan topladıkları paralar ile halkı yeniden biçimlendirenler hep insanlık tarihi içinde oldu.
Spartalılar hiçbir zaman tarım ile uğraşmadılar, erkek çocukların eli silah tuttuğu gün aileden alınıp asker yapıldı, tarım yapan şehir devletleri gidip soydular, orada yaşanları öldürdüler, babası belli olmayan binlerce çocuk yaptılar. Bugün o Spartalıları kim anıyor?
Troya savaşına katılmak için denizleri aşan, yıllarca Troya şehrinin kapsından bekleyenler, zaferi kandıklarında en büyük acıyı yine kendileri yaşadılar. Yaşadıkları şehirlere giden o Troya fatihlerini ilk öldürenler yine birlikte yastığa baş koydukları eşleri olmuştur.
Ölüm çare olmamıştır, ve tarih sahnesinde öldürmeden ‘biçimlendirmeyi’ bulmuştur insanlık ve eğitimin tek tipleştirilmesi ile birlikte bütün çocukların hayallerini çaldılar, onları yaşayan ölüler yaptılar. Onlar (çocuklar) istenildiği gibi davranış gösterilmediğinde bir hastalık uydurulup uyuşturuldular.
Bugün çocuklarımıza uyuşturucu devlet hekimleri tarafından veriliyor, devlet ilaç parasını ödemeye devam ediyor. Hiperaktif diye çocuklarımıza yeni bir meslek kategorisi içinde yasal uyuşturucu ve zararlı maddeler verilmeye devam ediliyor.
Okullarda, kışlalarda, camilerde bir nizam vardır ve o nizama uymak ve gerekliliklerini yerine getirmek ‘iyi insan’ olmak için yeterlidir. Yerine getirmeyenler hep ‘kötüdür’. O yüzden farkı düşünenler hep kötü olarak gösterilmiş ve saldırılmış, mahkeme önüne çıkarılmıştır.
Galileo (Galile) : "Eppur si muove" (Ama dünya yine de dönüyor) demiştir kötü olarak gösterilen mahkeme sonunda.
Kötülerin varlığı, gerçeklerin hala varlığını koruduğunu gösterir. Kötüler olmasaydı, insanlık ne soykırımları duyardı, ne de Troya savaşını ve sonucunu.
Benim iyi insanım, benim doğrum, benim ırkım, benim genim vatana ve millete yararlıdır, benim gibi olmayanlar yok edilsin anlayışı hala kendisine yandaş topluyorsa, orada devlet var demektir. Devletin olduğu yerde bu anlayış her rejim altında varlığını sürdürecektir.
İsmail Cem Özkan

Doğum Günü Partisi



Doğum Günü Partisi

1957 yılında yazmış Harold Pinet. O günden bugüne kadar ülkemizde profesyonel tiyatrolar tarafından bu oyun sahnelenmemiş, çünkü ülkemizde bu oyun sansürlenmiş. Neden mi sansürlenmiş, onu sansürü uygulayanlar ve karar alanlar bilir, çünkü oyunu seyrettiğimde sansürlenecek ne var diye düşünmeden edemedim. Belki de yazarın siyasi tercihleri yüzünden sansürlendi, çünkü yazar solcuysa yazdığı eserde solu ve solculara mesaj ileten bir çalışmadır diyerek hepten yok sayılmış olabilir. Çünkü yazar, faşist rejimlere karşı ve insan hakları konusunda duyarlı, savaş karşıtı bir aktivist! Askere gitmeyi ret etmiş bir yazardır ve ölene kadar bu tavrından taviz vermemiştir. Hani derler ya, gençliğinde komünist, yaşlılığında liberal ya da muhafazakar kapitalist görüşü savun ve yaşa, o bu sözü doğrulamamış. Gençliğinde ne düşünüyorsa öldüğünde de o düşüncesini korumuş.
Doğum Günü Partisi adlı tiyatro eserini Mehmet Fuat çevirmiş, Yıldıray Şahinler ise Ali Taygun’un başlayıp da ömrü yetmediği için sahneleyemediği oyunu sahneleme şansını yakalıyor ve Ali Taygun anısına tiyatro eserine hayat vermiş.
Cem Devran, Julide Kural, Yıldıray Şahinler, Mert Tarık, Özge Borak ve Bahtiyar Engin’in rol aldığı oyun, İstanbul şehir Tiyatrolarının 2011 repertuarında yerini almış ve halen sahnelenmektedir. Kısaca oyundan bahsetmek gerekirse; bir pansiyon ve içinde yaşanan bir gün. Pansiyon şehir merkezinde değil, kenar mahallede ama sadece kataloglarda ismi geçen, işlevini pek görmeyen bir yerdir. Biz seyirciler pansiyonun salonuna aşağıdan yukarıya doğru bakıyoruz, çünkü sahne tasarımını yapan Barış Dinçel yönetmen ile birlikte öyle olmasının daha doğru olacağını tasarlamış. Aşağıdan yukarıya doğru bakılınca elbette sahnede perspektif de ona göre düzenlenmiş. Bu perspektife uymayan birkaç küçük unsur yer almış. Pansiyonun giriş holünde küçük bir mutfak, odalara çıkan bir merdiven vardır. Sade bir pansiyon, şehrin dış mahallesindedir. Müşterisi pek olmayan ama artık müşteri konumundan çıkmış bir misafirleri vardır. Bir yıldan fazla kalmaktadır. Pansiyon sahipleri deniz kenarında şezlong bekçisi ve karısından oluşmaktadır. Boyles ailesi tek müşterilerini artık öyle içselleştirişlerdir ki, kendi çocukları gibi davranmaktadır. Bir gün iki kişi pansiyona geleceğini akşamdan söylerler ve ertesi gün geleceklerdir. Bu iki kişinin pansiyona gelişi doğal seyrini devam eden günlerinde sonudur. Çünkü bu iki gizemli insanın oraya gelişi pansiyonda kalan tek müşteri konumunda olan Stanley’i rahatsız etmiştir. Gizemli bir kuşku seyirciye ulaşır. Onlar neden pansiyona gelmektedir ve amaçları nedir. Ertesi gün akşamdan geleceklerini söyleyen Goldberg ve McCann gelir. Gizemleri pansiyona adım attıklarından itibaren daha da bir gizem alır. Onlar bir görevleri vardır ve o görevlerini yerine getirmek zorundalar ve daha öncede bir çok göreve çıktıklarını anlıyoruz. Görevli gelmişlerdi ama ne için oradaydılar belli değildi ve kim adına çalışıyorlardı. Stanley kendisi için geldiğini fark etmişti ama kaçacak ne zamanı vardı ne de ortamı. Eski bir piyanist olan Stanley hayatı başarısızlıklar ile örülmüş ve sanki pansiyona sığınmıştı. Kaçtığı yerde yakalanan biri gibi teki göstermişti. Pansiyonun sahibi ve işletmecisi Bayan Meg Boyles bir doğum günü partisi yapmayı ve Stanley’i mutlu etmek istemektedir. İyi niyetini gelenlere hemen açar ve onlar ile birlikte küçük bir kutlama planları yapar. Parti, pansiyon ve Stanley’in sessizliği oyunun ana temasını oluşturur. Parti bitmiştir, pansiyona bir gün önce gelenler ile birlikte Stanley’inde ayrılma zamandır. Stanley sabah konuşması anlaşılmaz haldedir. Goldberg ve McCann kolları arasında araca bindirilerek pansiyondan ve pansiyonun bulunduğu şehirden uzaklaşırlar.
Oyunda gizem ve karanlık noktalar hakimdir, sessizlik ile bir şeyler anlatılır ve o anlatıma nereden durduğunuza göre anlam kazanacak bir sonuç hakimdir.
Doğum Günü Partisi mizahi unsurların sessizlik içinde mimiklerin öne çıktığı ve sözler ile desteklenen bir karamizah oyundur. Ciddiyet komiktir ve oyun ciddi bir travmanın yaşandığı ana şahitlik etmekteyiz. Stanley korktuğu başına gelmiştir ve onu kavramıştır. Adına düzenlenen partide bile sessizdir ve salonun dışında kendi dünyasını yaşamaktadır. O güne kadar örmüş olduğu duvar iki adamın gelmesi ile yıkılmıştır. Yıkıntı devam ederken, bizler, o yıkıntının bireyler üzerine farklı şekilde yansımasına şahitlik etmekteyiz. Bir kişi acı çekerken, dışarıdan gelenler bundan zevk aldığı, pansiyonda yaşayanlar ise eğlencenin kendilerine yansıdığı şekilde ve anlamadan yaşamaktadır. Acı, sadist duygular, travma, kırılma ve belki fakirliğin yaratmış olduğu dostluk dayanışma ve kendi gibi görme duygusu, eğlence… anlık bir yakınlaşma ve yakınlaşmanın cinsel dürtüsü. Dışarıdan bakan için saçma, içeride yaşayan için doğal olduğu bir durum.
Bütün bu duyguları yaşamak isterseniz, bu partiye seyirci olarak katılın derim.
İsmail Cem Özkan
Doğum Günü Partisi
Yazar: Harold Pinter
Çeviren: Memet Fuat
Sahne Tasarımı: Barış Dinçel
Kostüm Tasarımı: Tomris Kuzu
Müzik: Selimcan Yalçın ve Barış Manisa
Işık Tasarımı: Murat Selçuk
Efekt Tasarımı: Ersin Aşar
Yönetmen: Yıldıray Şahinler
Oyuncular:
Cem Davran, Jülide Kural, Yıldıray Şahinler, Mert Tanık, Özge Borak, Bahtiyar Engin

19 Şubat 2012 Pazar

Kirli savaşa ve politikalara ortak olmayacağız.

Kirli savaşa ve politikalara ortak olmayacağız.
Suriye’ye yapılması olası olan planlarda; acaba cephe gerisi olan bölgeler için ne gibi önlemler düşünülüyor? Ülkemiz için savaş gerisinde yaşananlar, tarihimizin karanlık sayfalar içinde ve bugün dahi korunan ve açıklanmayan gerçeklerin izi durmaktadır. O günlerde uygulanan ve o gün için acil ve kaçınılmaz diye öne sürülen tüm koşulların benzer durumu; bugünde varlığını hissettirmektedir. O günlerde ülkemizden ayrılmak isteyen ve bağımsızlık amaçlı bir girişim olmuş, o girişim savaşın cephe gerisinde olduğu içinde acil önlemler alınmış ve uygulanmış. Bu konuda Türkiye adına konuşan polimacılarımız ve tarihçilerimiz bu şekilde formüle etmekteler. Bu planın varlığını kimse ret etmiyor ama sonuçları hakkında değişik görüşler ve iddialar var ama o iddiaların sağlamasını yapabileceğimiz bilgi eksikliğimiz devletin gözetimi altında yer alan arşivler içinde varlığını koruduğu inancı vardır. Değişik ülkelerin parlamentolarında bu konu hakkında görüşme açıldığında değişik kanallarda ama tek elde üretilen bir senaryo gösterilmekte ve hepimizin o senaryoya inanmamız istenmektedir. Tehcir ve sonrası yaşanan politikaların uygulanış süreçleri ve yaşananlar karanlıkta yaşamaya devam ediyor ve yurtdışından gelen her haberde geçmiş bir kere daha öne çıkıyor ve kısa sürede unutulamaya bırakılıyor.
Suriye ile yaşanabilecek herhangi bir savaş durumunda, cephe gerisi olarak kabul edilen yerlerde otuz yıldan fazladır adı konmamış ama düşük yoğunluklu savaş devam ediyor. Bu düşük yoğunluklu savaşın göstergesi olarak operasyonlar yapılmaya devam ediyor. Yaşanan ve devam eden bir durum varlığını korurken, Suriye ile açılacak bir cephe ve gerisinde neler yaşanabilir konusunda acaba devletin bir senaryosu var mı?
Suriye Ortadoğu’nun kilit ülkesidir ve Büyük Ortadoğu Politikasının en önemli kırılma noktası olarak durmaktadır. Çünkü Suriye, İsrail ile savaş hali devam eden tek ülke konumdadır. Suriye’nin kuzey sınırından bir cephe açmak demek, Amerikan fast food yiyeceği tanıma uygun hale gelmek demektir. Hamburger çabuk yenilen ve tüketilendir. O halde “çabuk tüket ve hemen yeni cephe aç!” Politikasına uygun senaryolar çoktan yazılmıştır, çünkü Suriye sonrası hamburger olacak ülke başka komşumuz olma olasılığı yüksektir. Sırası henüz net değildir.
Suriye için toplantıdan toplantıya, ülkeden ülkeye gidenlerin elbette çantaları içinde Talat, Enver, Cemal Paşaların çantalarında olan planlara benzer bir takım kağıt ya da dijital veriler olması gereklidir. Devlet olmak demek; bir sürekliliği sürekli korumak anlamına gelir.
Tehcir kanunu için ülkenin savaş halinde olması gereklidir. Bugünkü meclis yapısı içinde bu kanunun çıkmaması için bir neden yoktur. Eğer böyle bir kanun ortaya gelirse; otuz yıldır uygulanan düşük yoğunluklu savaş halinin de ortadan kalkması anlamına gelir. Açık savaş koşulları içinde özel yasalar ile yeni karanlık noktaların yaratılması için koşulların var olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız.
Suriye ile ilgili politikalar ve projeler için uzun zamandır bir ortam hazırlanmaktadır. Arap Baharı olarak kabul edilen iktidar değişimlerinin yeni liderleri ve onları oraya getiren liderlerin değişimlere benzer değişimin Suriye içinde de olmasını istemektedir. Bu amaç için düşman gibi gözüken, Afganistan’da karşılıklı savaşanlar bile Suriye konusunda ortak hareket etmekteler. Suriye’de son zamanlarda patlayan bombaların gölgesi bu yeni dostluğu gölgelememektedir.
Suriye’deki iktidar değişimin elbette bizde de karşılığını bulacaktır, bu karşılığın ne olduğunu hep merak etmekteyim, çünkü Libya’da, Tunus’da ve Mısır’da değişimlerin sonucunda Türkiye ne gibi kazanç elde etmiştir? Devlet politikalarında dostluklar çıkarlar üzerine kurulu olduğuna göre, bu değişimlerin bizim ülkemiz için bir çıkarı olması gereklidir. Bu değişimler sonucunda ne kazandık, geçmişe göre neler kaybettiğimiz konusunda bir araştırma var mıdır?
Büyük Ortadoğu Projesi ya da politikasında Türkiye’nin nasıl bir çıkarı vardır, hangi konularda bu çıkar göz önüne alınmıştır? Stratejik ortak olduğumuz konular hakkında kaç kişinin bilgisi vardır? Bize verilen bir görevlerin ne kadarını başarılı bir şekilde gerçekleştirdik ve karşılığında neler kazandık?
Irak konusunda büyük hevesler ile işgal güçlerine katılmaya çalışılırken, bir “iş kazası” sonucu bu hevesimiz gerçekleşmedi ama ihalelerde ülkemizin firmaları yerlerini almıştı, karşılığında Kerkük konusunda istemlerimiz ve beklentilerimizi yüksek sesle söyleme sürecini kapattık. Bir çuval politikası sonucu; istemlerimiz kafamız ile birlikte çuvalın içine bırakıldı ve şimdi önümüze özne değiştirilerek Suriye içinde yer alan Hama, Humus, Lazkiye… şehirlerinde yaşayan Türkmenler bir anda anımsanır oldu. O konuda ne gibi gelişmeler olacak bugünden söylemek zor ama olası bir cephe durumunda; savaşın acımasız yüzünü orada yaşayanlar, bizde yaşanabilecekler gibi olabileceğini söyleyebiliriz. Her ülkenin cephe gerisinde değişik haklar yaşamaktadır ve birileri için yandaş, birileri için düşman olarak gözükebilir.
Suriye’de yaşananların artık dönüşü yoktur, değişim dışarıdan dikte edilerek birilerin çıkarlarına uygun biçim alacaktır. Birilerin çıkarlarına uydurulurken insanlık ve o bölgede yaşayan halkların yaşayacağı acılar, düşmanlıklar, çatışmalar ve çarpışmalar tarih sayfalarında yerini almayı beklemektedir.
Savaş çözüm değil, düşmanlığı besler. Halkların birbirine düşman olması ulus devlet için belki gerekliydi, sermaye birikimi için, fakat bugün halkların bir birine düşman olması o ülkenin sermayesine bir şey kazandırmaz, sermeye birikimine sebep olmaz, olsa olsa uluslar üstü firmaların krizlerinden kurtulmak için küçük bir fırsat olarak önemi olur. Dünyamızda sermaye sahiplerinin uzun süredir yaşamış olduğu krizden çıkış yolu olarak savaşlar öngörülmektedir. Bu savaşlar küçük ölçekli olarak uzun süredir yaşanmaktadır. Bu savaşların alanı genişletilerek, cephelerin kapıları açılırken, savaş içinde olan haklar ve uluslar hiçbir şey kazanamayacaktır. Bu savaşın tek galibi olacaktır…
Ulus devletler için önemli olan sermaye birikimi süreci bitmiştir, otuz yılın üzerinde uygulanan global liberal ekonomi; birikmiş sermayenin uluslar üstü firmalara peşkeş çekme sürecini özelleştirme adı altında yaşamaktayız ve bize benzer ülkelerde de yaşanmaya devam edilmektedir. Bizlere tek tip politika dikte edilerek, çözümsüz bir dünya önümüze konmuş ve bize buna uygun davranmamız istenmiştir. Bugün bütün ülkelerin şehirleri bir birine benzer firmaların boy gösterdiği camekanlar olma özelliğini kazanmıştır ve tüketin denmiştir.
Global ekonomin belirlediği politikalara dur demek ve farklı yaşamın mümkün olduğunu göstermek bizim ellerimizdedir. O yüzden savaşa hayır demek ve bizler sizlerin askeri olmayacağız demek önemlidir.
Kirli savaşa ve politikalara ortak olmayacağız. Yeni çıkarılmayı bekleyen yasalara ve savaş halinde yaşamaya hayır…
İsmail Cem Özkan

14 Şubat 2012 Salı

Sahnede karikatür!

Sahnede karikatür!

Evet, yanlış okumadınız, karikatür sahnede! Otobüs oyunu Stanislav Stratiev yazmış Arif Akaya sahne koymuş ve yönetmiş. Bir oyun içinde karikatür olur mu ya da tersini düşünürsek karikatürün içinde tiyatro oyunu olur mu?
Daha önce buna benzer çalışmalar oldu mu?
Soruların yanıtını Otobüs oyununa gittiğinize alacaksınız ama ikinci soruya hemen yanıt verme ihtiyacı duydum, elbette benzer çalışmalar oldu, karikatürcü arkadaşlar aynı zaman da tiyatro oyunu yazmakta ve bazılarını da yönetmekteler. Yazan ve yöneten olunca kendi kurgusuna uygun çizimlerde sahnede yerini aldı. Fakat, Otobüs oyununda onların dışında bir şey var, bir birinden bağımsız çizerler, bir çok olayı kendi bakış açıları içinde özgür şekilde karikatür çalışması yapmış ve oyunun uygun ya da uygun olmayan yerinde sahnede ekranda yerini almış durumda. Yani oyun için bir kurgu etrafında bir seri karikatür ya da öykü karikatür değil, bir birinden bağımsız karikatürlerin olduğu bir sahne düzenlemesi içinde yerlerini almışlar. (Çizgi roman hiç yok, onu belirteyim.)
Karikatürler kısa bir Türkiye tarihini kronolojik olarak özetler konumunda. Darbeleri, kontrgerilla cinayetleri, faili meçhul ama karikatüre izi düşmüş cinayetleri, işçi sınıfının mücadelesi…
Karikatürcüler, emek eksenli bir duruş ile dünyaya bakmışlar ve olayları kendilerine göre yorumlamışlar.
Karikatürler kara mizah ağırlıklı olmasına rağmen, zaman zaman portre karikatürü öne çıkmış, oyun tanıtım broşürlerinde ve duvar gazetesinde portre karikatürler; oyuncuları, tiyatroda emeği geçenleri tek tek ele almış ve işlemiş. Portre karikatürlerin dışında kara mizah içerikli grafik karikatür ağırlıklı çalışmaları sahnede oyunun içinde izledik. Oyuncular, zaman zaman karikatürün içinde bir figür oldular, zaman zaman tersi durum söz konusu oldu, çizgi oyunun bir devamı, yardımcı oyuncu işlevi gördü.
Karikatürün sahnede canlandırılması, kısa çizgi film özelliği de katmış. Kısa animasyonlar ile karikatürü bozmadan izleyiciyi çizgilerine davet etmişler.
Karikatürün ustaları, uzun yıllardır bir derginin etrafında belirli konularda ortak ürün veriyorlar. Bazı dergilerde olduğu gibi ortak bir çizgi yakalamak yerine her biri kendisine özgü, kendi kişiliğini ve kimliğini çizgilere taşıyanlardan oluşmuş, ortak kaygıları olan ve kaygılarına çözüm arayan, çözümü ve umudu çizgilerinde taşıyan bir ekip. Evet, bu ekibin adı oyun broşüründe homurdananlar olarak geçse de Homur Mizah grubunun birer karikatüristleridir.
Asuman Küçükkantarcılar, Atay Sözer, Atilla Atala, Canol Kocagöz, Coşgun Göle, Vahit Akça imzasını taşıyan bir projenin ortak karikatüristleridir.
Bu projede yer aldıkları günden beri duyuyordum, ama neler yaptıklarını görmemiştim. Otobüs oyununu seyrettikten sonra neler yaptıklarını gördüm ve gurur duydum. Çünkü Homur Mizah dergisi içinde kıyısından da yer almaktan mutluluk duymaktayım. Yapılan her başarılı iş başka başarılacak işlerin kapısını aralar ve sorumluluğu işi başaranların üzerine yıkar.
Homur Mizah dergisi ve çizerleri 13 yıldır dergilerini emekten yana çıkarmaktalar ve çıkardıkları dergileri ücret karşılığında satmıyorlar. 13. yıllarını geçenlerde kutlayan dergi ve çizerleri, çalışanları bir tiyatro oyunu içinde kendilerine yeni bir alan açmışlar ve bu alanda başarılı çalışmalarını geniş kitlere sunmuşlardır. Ellerine ve yüreklerine sağlık demekten bir şey elimden gelmiyor. Elbette bu güzel dostlarımıza; bu olanağı tanıyan yönetmen Arif Akkaya’yı ve İstanbul Büyükşehir Tiyatrolarının emekçilerini ve yöneticilerini unutmamak gereklidir.
İyi ki böyle bir proje ortaya çıktı ve iyi ki dostlarımız bu güzel çalışmayı sahnede hayat bulmasına katkı sundular.
Perdeler bu sefer karikatür için açıldı, sahnede karikatür oyunun imgesini kendi dili ile izleyiciye sundu. Sahnede oyuncular karikatüre bütün boyutları kattı, karikatürde sahnede var olan tüm boyutlara çizgisini kattı. Tiyatro, keyif ile izlenecek, öğrenilecek, kara kara güldürecek bir şölene dönüştü. Emeği geçenlere binlerce teşekkür…
İsmail Cem Özkan

otobüs

Otobüs

Bir çoğumuz hayatı boyunca otobüslere binmiştir. Otobüsler şehir ve şehirler arası yaşantımız için bizi iki nokta arası götüren doğru gibidir. Başlangıç ve bitiş noktası bellidir, zaman zaman arada kazalar sonucu kopmalar yaşamış olabiliriz, bu yazıyı okuyabiliyorsanız demektir ki ucuz atlatmışızdır. Şahsi olarak ben üç defa kaza yaşadım, otobüs yolculuğu sırasında değil, durakta dururken gelip bana vurması sonucu. Otobüsün içinde olmak mı şans, dışında olmak mı bilemiyorum ama otobüs Stanislav Stratiev gözünde başka bir anlam kazanıyor.
Dünyanın her hangi bir ülkesinde ve zamanın kronolojik akışı içinde geçmektedir. Bir birinden bağımsız ama bir biri ile aynı kaderi paylamış toplumların bir aynası işlevini gören oyundur. Oyun iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümün ilk sahnesi başlangıç noktası bir duraktır. Otobüs şoförü henüz ortada değildir, durakta kapıları açık durmaktadır. Yolcuları kalkış saati beli olan otobüse binmekte ve bileti atarak yasal yolcu konumuna bürünmektedir. İlk yolcu bürokratik bir tiptir, akıllı olarak anlatır yazar onu, çünkü yazar bir köşede hem oyunu yazmaktadır hem de anlatıcı konumdadır. Yazarın kurgusunu sahnede zaman zaman yazarın sesi ile birlikte izleriz.
Akıllı, biletini alışkanlık gereği gider bilet kutusuna atar ve gelmekte olan yolcuları göz ucu ile izler, bileti atmayana itiraz etmek için fırsat kollar. Onun arkasından kadın gelir, kadın görünüşü itibarı ile bir yerde çalışmaktadır, evine gidecektir… Oyun zaman olarak iş çıkışını işaret etmektedir. Biletini atar ve uygun bir yere oturur. Çevresine ilgisiz kalmak için eline kitap almış, pencerenin kenarına oturmuştur. Arkasından bir köylü gelir, aksaktır. Elinde bir torba vardır. Gider biletini atar, boş yere gider oturur. Bürokrat kıyafetli hemen itiraz eder, elindeki torba içinde bilet atmasını ister, çünkü bir koltuk işgal edecek kadar büyük görür, söylenir. Sesli söylenir ve kadından onay almak ister gibi ona bakar. Köylü fazla tartışmadan gider biletini atar, çünkü bir anlamda aşağılanmıştır, gururu kırılmıştır ama o gitmek zorundadır, akşam akşam bürokrat biri ile tartışmanın gereksiz olduğunu yaşanmışlıklarından bilir. Yolcular tek tek gelir, bir müzisyen elinde viyolonsel ile gelir. Köylünün torbasından büyüktür ve oda gider bir bilet atar. Bürokrat kıyafetli hiç itiraz etmez, gazetesini okumaya devam eder. Köylüyü aşağılayan adam sessizdir ama köylü bu duruma itiraz eder, fakat viyolonsel sahibi adama bilet attıramaz, bürokrata doğru söylenir ama artık bir bileti çoktan kutuda ki yerini almıştır. Gideceği yerin adını söyler, kimseden ses çıkmaz, neden otobüsün üzerinde bir yer adı yazmadığını sorar ama kimse bu soruya yanıt dahi vermez. Bu arada gençler gelir, işçi gelir, gelir, gelir ve en son şoför gelir. Otobüsü çalıştırır ve yola çıkar. Otobüste on yolcu vardır, toplumun orta kesimini temsil eden bireyler ile birlikte yola çıkmıştır ama şoförün dışında kimse nereye gideceğini tam olarak bilmemektedir, otobüsün üzerinde de hedef yazısı yoktur. Şehrin merkezine diye yola çıkan yolcular; kısa bir süre sonra şehir merkezine giden her zamanki yoldan gidilmediğini anlar, homurdanmalar başlar. İlk itirazlar, ilk yüksek sesli konuşmalar ile başlayan bir kargaşanın içine doğru yol alırız. Otobüs yoldadır ve yolcuların kaderi şoförün elindedir, o nerede durursa orada ineceklerdir.
Köylü otobüsten iner, başka bir yerden tekrar biner ama kaderi sanki yolcular ile aynı şekilde çizilmiş gibidir. Gideceği noktası beli olmayan otobüs içinde çözüm arayışı içinde o da kendi rolünü oynayacaktır.
Otobüs sahnededir, sınırları bellidir, arkada fona yansıyan yol düzenine göre dönmektedir. Ekrana yansıyan karikatürler hızlı bir şekilde duvardan kayarken, otobüs şoförünün de şapkası zamana göre değişmektedir ve imgeler ile tarihin kronolojik çizgisine tanıklık ederiz. Otobüsün hızına uygun olarak karikatürler hızlı bir şekilde perdede akar… Karikatürleri izlemeye kalkarsanız, sahnedeki oyundan kopmanız içten bile değil, çünkü karikatürler bir şeyleri anlatmaktadır, fakat o kadar hızlı akar ki ilerken yorulmamak elde değil.
Yeri gelmişken karikatürleri Homur Dergisi çizerleri oyun yönetmeni ve teknik ekibi ile birlikte kurgulamış ve karikatürler oyunun bir parçası, hatta otobüs yolcuları karikatürün içindedir. Yönetmen oyunu o kadar iyi içselleştirmişti ki, bu oyun ancak bu kadar iyi şekilde ülke tarihi içine kurgulanır ve içselleştirilir.
İlk sahnede otobüsün sınırı bellidir, o sınır içinde oyuncular sahnenin ortasını kullanarak nereye gittiği belli olmayan yolculuk içindeki panik durumlarını, kişisel zaaflarını ortaya koyar. Kişilerin kişisel tarihleri aynı zamanda değişiminde tarihini içinde barındırır. Otobüse bindiklerinde sıradan normal bir iş çıkışı gündür ama yolculuğun ilk saatlerinde ülkede darbe olmuştur, şoförde duruma uygun asker şapkası takmıştır, askeri darbe sonrası sivilleşme ve sivil hükümetlerin başbakanlarını çağrıştıran şoför şapka takmakta ve duruş sergilemektedir. Şoför oyunun son bölümüne kadar konuşmadan sessizlik içinde ama direksiyonu elinde bulundurmaktadır, aynı kaderi paylaştığı birbirinden çok farklı yolcuları bir yere / yerlere götürmektedir.
İlk bölümün perdesi kapanırken kişisel olarak diyebilirim ki, çok yorulmuştum. otobüs yolculuklarının yorucu olduğunu bilirdim ama bu sefer yolculuğa dışarıdan bakan biri olarak çok yorulmuştum. Karikatürlerin hızlı hareketi, oyunun kurgusundan gelen kronolojik tarih çizgisi, oyundaki bireylerin farklılıkları ve bir birlerini etkilemesini izlerken yorulmuştum. Bir çok uyarıcımı açmış, oyunu anlayabilmek, keyif alabilmek için kendimi zorladığımı hissettim.
İkinci bölüm de perdenin açılımı ile başladı. Bu sefer otobüsün sınırı ortadan kalkmış, koltuklar sahnenin her alanını kullanacak kadar özgür ve rahattır. Oyuncular bu geniş alanda daha iyi kendilerini izleyiciye gösterirken, oyunun bundan sonraki süreci şehrin dışına çıkmış, ilk etapta ekmek almak için duran şoför, bu sefer köyüne doğru yol almaktadır. Şehir çok geride kalmıştır. Yolcuları bekleyenler; onları panik ve heyecan ile evde beklediklerini hissediyoruz. Çünkü kadının iki çocuğu, sarhoşun babasının ölüm yıldönümü hikayesi bunu izleyiciye anlatmaktadır… Gençler bütün yaşananlardan ilgisiz, arka koltukta kendi dünyalarını yaşamakta ve fırsatı kendilerince değerlendirmekteler. Otobüsün yanlış yola sapması, belirsiz yere ve yöne doğru gitmesi onların dışında oluyormuş gibi davranmaktadır.bu durum bürokrat kıyafetli adamın genç kıza şoföre iyi davranması gerektiğini söyleyene kadar. O an genç kızın erkek arkadaşı ilk başlarda isyan eder ama kısa sürede ikna edilir. Genç kız şoförün kabininde şoför ile ilişkiye girer ve otobüsü durdurmasını istemek yerine tersini söylemiştir. Virtüöz zorla viyolonsel çalması bu olaydan önce olmuştur. Hiçbir yolcu şoförü ikna edememiştir ama oyunun sonunda otobüs şoförü geriye doğru yolcularını almış ve şehre doğru yola çıkmıştır. O ana kadar yaşananlar, kırılmalar, birbirine karşı gösterilen kaba güç gösterileri artık sonlanmıştır. Bir tek amaçları vardır, yaşadıkları şehre dönmek. Yolcular kaderlerini aynı duygular içinde yaşamıştır ve yaşananlar eve dönerken sessiz ve tek vücut olmuş gibi şoförün arzularına uygun şekilde ortak bir sese dönüşmüştür. Sorular bırakmıştır, neden o kadar şey yaşandı, neden bol olan sorular…
Barış Dinçel sahne tasarımını yönetmenin oyunu içselleştirmesine uygun olarak tasarlamış ve sade ve oyunun uzunluğuna uygun olarak sahnenin her alanın kullanabilecek şekilde düzenlemiştir. Işık/ ses efekt uygulama oyunun gidişine anlatışına uygun olarak yapılmış olsa da arkada akan karikatürlerin hızı ve yoğunluğu ışığı ve efekti sanki geri plana itmiş gibidir, gerçi otobüsün alanı bellidir, başka nasıl yapılabilinirdi açıkçası bilemiyorum. Ama efekt ve geçişlerde yorgunluğumuzu ve dikkatimizi oyuna daha da artırması için küçük oyunlar oynayabilirdi, tek düze ve bir çizgi izler gibi olmuş geldi bana, belki bu oyuna yoğunlaşmamın getirmiş olduğu gözden kaçırma olarak da okuyabilirsiniz.
Oyun iki bölüm yerine belki daha kısaltılarak tek perdelik olarak yeniden kurgulanarak yazılmış olsa, belki daha başarılı olabilir gibi geldi bana. Oyunun temposu oyuncular açısından biraz daha yükseltilmiş olsa, perdedeki karikatürlerin akışı biraz daha yavaşlatılmış olsa, her olayı anlatmak yerine belli başlı olayları anımsatarak geçilmiş olsa izleyici açısından belki biraz daha az yorucu olabilir diye düşündüm.
Oyun genel anlamda başarılı, her ne kadar kendimi çok yorulmuş hissetsem de, bütün ekip bu başarıya kendi alanlarından katkı sunmuş. Tiyatro ekip işi olduğunu ve ekibin özverili çalışması ile ustalıkla çizilmiş dokuz karakter aracılığıyla, bir halkın, bir rejimin güldürü dolu taşlamasına şahitlik ettik.
İsmail Cem Özkan
Çevirisini Cahangir Novruzov’un, dramaturgluğunu Hatice Yurtduru’nun, sahne tasarımını Barış Dinçel’in, kostüm tasarımını Ayşen Aktengiz’in, ışık tasarımını Kemal Yiğitcan’ın, efekt tasarımını Metin Taşkıran ve Ersin Aşar’ın, koreografisini Mikel N. Vihdi’nin, karikatür tasarımı’nı Homur Mizah Grubu’nun, videotasarımını Cem Ulu, Ayça Sonkaya ve Arif Akkaya’nın yaptığı oyunda; Ahmet Özarslan, Barış Çağatay Çakıroğlu, Berrin Akdeniz Kortidis, Burak Davutoğlu, Can Ertuğrul, Elyesa Çağlar Evkaya, Ergun Üğlü, Fahri Kıncır, İrem Erkaya, Mert Aykul, Mert Turak rol alıyor.
Yazan: Stanislav Stratiev (1941-2000)
Çağdaş Bulgar Tiyatrosu’nun en verimli yazarlarından biri olan Stanislav Stratiev 1941′de Sofya’da doğdu. Edebiyat eğitimi aldı, iş yaşamına gazeteci olarak başladı. Tiyatro dünyasına, oyuncu _ Yönetmenbir arkadaşının zorlamasıyla 1974′te yazdığı “Roma Hamamı” adlı oyunla adım attı.
On yılı aşkın bir süre “Sofia Satirical Theatre” da sahnelenen bu ilk oyunuyla seyircinin sevgisini kazandı. Ancak asıl başarıyı ona uluslararası ün sağlayan ikinci oyunu ”Deri Ceket” ile yakaladı. Bunu “Otobüs”, “The Perfectionist”, “Don’t Lose Your Spirit” ve diğer oyunları takip etti. “It’s a Short Life” adlı oyunuyla1990 Maubeuge Uluslararası Tiyatro Festivali’nde birincilik ödülü, “On The Other Side” adlı oyunuyla 1993′te Bbc Radyo Oyunları Yarışması’nda derece aldı. Sosyal hiciv ve lirizm bileşimi olan öyküleri otuzdan fazla dile çevrildi. Film senaryoları dünya çapında tanınmasına katkı sağladı.
“Equilibrium”, 13. Moskova Uluslararası Film Festivali’nde Gümüş madalya aldı (1983). Aynı yıl “Childhood Sun”, “MIFED-The Child in Our Time” ödülü kazandı. “A Band With No Name”, “24 Chasa” okurları tarafından tüm zamanların en iyi Bulgar filmi (2005), Atlantic Radio dinleyicileri tarafından da en çok sevilen Bulgar filmi seçildi (2006). Stanislav Stratiev 1975′ten ölüm tarihi olan 2000′e kadar “Sofia Satirical Theatre”da dramaturg olarak görev yaptı.
Yöneten: Arif Akkaya
1965′te İstanbul’da doğdu. 1982′de İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nü kazandı. 1986′da halen oyuncu ve Yönetmen olarak görev yaptığı İBB Şehir Tiyatroları’na katıldı. Aynı yıl İBB Şehir Tiyatroları oyuncusu birkaç arkadaşı ile birlikte “Tiyatro Odası”nı kurdu. İstanbul Devlet Tiyatrosu, İBB Şehir Tiyatroları, Dormen Tiyatrosu, Hadi Çaman Tiyatrosu, Duru Tiyatro gibi ödenekli ve özel tiyatrolarda oyuncu ve Yönetmen olarak çalıştı. Sinema ve reklam filmlerinde, televizyon dizilerinde rol aldı.
Yönettiği Oyunlardan Bazıları
Doğum Günü Partisi, İkinci Nöbetçinin Sıkıntıları, Sokağa Çıkma Yasağı, İyi Geceler Anne, Bana BirPicasso Gerek, Deri Ceket, Sürmanşet, Ödenmeyecek Ödemiyoruz, Arzunun Onda Dokuzu
Oynadığı Oyunlardan Bazıları
Antonius ve Cleopatra (W. Shakespeare -Yöneten: Engin Uludağ), Taziye (Murathan Mungan - Yöneten: Nurhan Karadağ), Dallar Yeşil Olmalı (Vedat Türkali - Yöneten: Hakan Altıner), Aç Sınıfın Laneti (Sam Shepard – Yöneten: Tunç Yalman), (Avni Dilligil Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü), Kanlı Düğün (F. G. Lorca – Yöneten: Başar Sabuncu), Kafkas Tebeşir Dairesi (B. Brecht – Yöneten: Yücel Erten), Kuş Operasyonu (H. Boitchev – Yöneten: Macit Koper), (Avni Dilligil En İyi Ekip Ödülü), Danton’un Ölümü (G. Büchner – Yöneten: Roberta Ciulli)

6 Şubat 2012 Pazartesi

Bilinmeyen dil, bilinmeyen ülke

Bilinmeyen dil, bilinmeyen ülke

Bir ülke düşünün, ülke içinde konuşulan dili bilinmeyen dil olarak resmi makamlar ilan etsin, fakat o bilinmeyen dilden yayın yapan resmi bir tv kanalı olsun.
Bir ülke düşünün, bilinmeyen dilde mahkemede konuşmak yasak olsun, üniversitelerinde o bilinmeyen dilde ve kültürde edebiyat kürsüleri olsun.
Bir ülke düşünün, bilinmeyen dilde konuşmayı, mahkemelerde savunma yapmayı mahkeme heyeti ideolojik olarak görsün, sokakta ve her yerde o bilinmeyen dilden türkülerde, sohbetlerinde, bazı belediyelerin faturalarında dilin alfabesi yerini alsın…
Bir ülke düşünün, bilinmeyen dilde konuşanların çocukları için yatılı okullar kursun, orada o bilinmeyen dilde konuşanlara cezalar verilsin, dayaklar atılsın, her şey resmi dilde konuşmak için olsun…
Bir ülke düşünün, öyle bir ülke olsun ki, darbeler olağan olsun, o olağan darbeler gününde yaşananları ise “ileri demokrasi” adı verilen günlerde aynen yaşansın… hak veriliyor, açılım yapılıyor derken, darbe günlerinde yaşanan yasaklamalar, yok saymalar zaman durmuşçasına bire bir benzer şekilde “ileri demokrasi” günlerinde o bilinmeyen dilde konuşanlar üzerinde estirilsin…
Bir ülke düşünün, inanç özgürlüğünü savunarak iktidara gelenler, inanç özgürlüğü için Diyanet Başkanlığı kuranlar, inançlara özgürlük yerine kendi inançlarını dominant yapmakla kalmamışlar, var olan diğer inançların yok olması için sistematik olarak üzerlerine planlı, programlı bir politika ve sindirme yöntemleri uygulansın.
Öyle bir ülke düşünün ki, iktidara muhalif olan insanlar toplu tutuklamalar ile uzun süre gözaltında kalacakları hapishanelere konsun. Savunma hakkı yerine peşin cezalandırma; doğal ve normal karşılansın…
Öyle bir ülke düşünün ki, bütün kararlardan başbakan haberi olsun ve onun kararını vermesi beklensin…
Bir ülke düşünün, başbakan kararını verdiği zaman, kararını kendisi açıklasın, eksik ve yanlış anlaşılma gibi durumlarında yardımcıları o eksik anlaşmayı düzeltmek için gündem değiştirsin ya da başbakanın dudaklarına bakan liberal yazarlara işi havale ederek onların oluşturacağı kamuoyu için bütün olanaklar seferber edilsin.
Bir ülke düşünün, ellili yıllarda Amerika Birleşik Devletlerinde estirilen komünist avcılığı benzeri bir politikanın öznesi değiştirilerek benzer bir saldırı mantığı ile tüm muhaliflerin üzerine gidilmesi ve dokunulmaz olarak görülen kişilere dokunularak ayrım yapılmadığı imajı verilsin…
Bireyselleştirme politikasının ve liberal yaşam tarzının fast food biçimde tüketimine olanak veren koşulların yaratılması için; her semte bir AVM açılarak bireyler tüketici konuma getirtilmiştir. Bu sayede balık hafızalı, iktidarın istediği bireyler yaşamın akışı içinde kendiliğinden biçimlenmiştir.
Korku, bireyselleşmiş ve örgütsüz toplumlarda daha güçlüdür. Bir arada ve dayanışma içinde olan toplulukların parçalanması ilk hedef olarak gören toplum mühendisleri, amaçlarına ulaşmak için her türlü baskı aracını mubah görmüşlerdir. Öncelikle çalışma yaşamında çalışma güvencesini ortadan kaldırmıştır. Bir arada olamayan ve bireysel karar almak zorunda kalanlar ise korku girdabı içinde yaşananları anlasalar da görmezden gelerek kendi hayatlarını yaşamaya ve ekrandan izler gibi tepki vermeye başlamışlardır.
Öyle bir ülke düşünün ki, yakın tarihte yaşanan faili meçhul olayların failleri, muhatapları ve mağdurları bir çatı altında toplansın ve olayların çözümünü daha karmaşık hale getirilsin ve bu sayede it izi at izine karışacağı için yakın tarihin olayları karanlıkta ve çözümsüz kalması için olanak yaratılsın.
Bir ülke düşünün, çözümsüzlük en iyi çözümdür diyerek, olaylar aydınlatılacağına; gündemler değiştirilerek olayın ne olduğu unutturulsun. Her gündem değiştirme; bir olayın üstünün kapatılması, çözümün hasır altı edilmesi anlamına gelsin.
Bir ülke düşünün, komşuları ile sıfır sorun politikası geliştirilsin, sonuçta hiçbir komşusu ile çıkar dostu ilişkisi dahi olmasın.
Öyle bir ülke düşünün ki, komşu ülkenin iç işlerini kendi iç işleri olarak görüp, ülke ve bölge içinde mezhep çatışması için ortam yaratılsın…
Öyle bir ülke düşünün, Sünni ülkeler arasında pakt kurma girişimi içinde olsun.
Bir ülke düşünün, bir darbe ile ılımlı İslam için ortam oluşturulsun. Ilımlı İslam politikası sonucunda Müslüman Kardeşler örgütünün iktidar olduğu yeni bir coğrafik bölge yaratılsın. O yaratılan bölgede düşündüğünüz ülke yerini alsın.
Bir ülke düşünün, kendi halklarını ve gerçekliğini yok saysın, ülkedeki çeşitliliği yok etmek için her türlü asimilasyon politikasını sistemli şekilde uygulasın.
Bir ülke düşünün, ülkenin mahkemelerinde bilinmeyen dilde tutuklular olsun ve onların savunma hakkını bilinmeyen dilde yaptıkları için yok sayılsın.
En iyisi siz o ülkeyi düşünmeyin, çünkü sizin yerinize o ülke için bu yaşananlar için ortamı hazırlayan ve yönlendirenler; sizin adınıza düşünmeye ve değiştirmeye devam etsin, siz her zaman yaptığınız gibi ülkeyi dizlerden tanımaya devam edin!
Bir ülke düşünün, tv’ledeki dizileri kaçırmamak için her türlü özveriyi gösteren vatandaşları olsun ve dizilerden öğrendikleri ülkede yaşasınlar…
Siz siz olun bir ülke düşünün, içinde her türlü kültürün kendisi geliştireceği, çağdaş, özgür, bağımsız ve mutlu bireylerin, toplulukların olduğu bir ülke olsun…
İsmail Cem Özkan