30 Mayıs 2012 Çarşamba

Üsküdar’ı geçtim, Çamlıca’dan baktım!


Üsküdar’ı geçtim, Çamlıca’dan baktım!

Erdoğan şimdide çamlıca tepesine büyük bir cami yaptırma projesi ile ortaya çıkmış. Taksim Meydanı derken bakmış Taksim Meydanında camiyi tüm İstanbul göremez, en iyisi radyo vericilerin yerine cami yaptırmak.
Erdoğan öldükten sonra arkasına öyle bir şey bırakmak istiyor ki, onun için her türlü projeyi olgunlaştırmadan söylüyor ve yandaşların o dileklerinin rap diye yapmasını bekliyor. Bir zamanlar bir genelkurmay başkanı vardı hani, o dönemin kadın başbakanı ne derse rap diye yerine getiriyordu, o da öyle bir söz söylemiş ki, gerçi o sözü söyleten şimdilerde Erdoğan’ın gölgesi gibi her türlü yanlış anlaşmayı düzeltme derdinde, öç almak için her türlü fırsatı değerlendiriyor. O başbakan pardon söyleten şöyle bir cümle kurmuştu; “devlet için kurşun atanda, kurşun yiyende şereflidir.” O şereflilerden biri bugünlerde cezaevinde, en yakın arkadaşı da cezaevine saldırı olama olasılığı gereği kapı önünde nöbet tutuyormuş. Geçen gün cumartesi anneleri Galatasaray Lisesi önünden kalkmış, o şerefli vatandaşın yattığı cezaevine doğru gitmiş. Orada bir kargaşa olmuş, o kargaşada gazetelere yansımış, yansıyan bilgiye göre birilerini hala tehdit eden açıklama yapmış; “geçmişten bililer bizi, ne yaptığımızı ve ne yapacağımızı…” cezaevinde duran şerefli olanlar geçmişteki hakim günlerindeki gibi öz güven ile yine esip gürlemeye devam ediyorlarmış olduğunu gazete sayfalarından okudum. Demek ki bu kadar rahat esip gürlüyorlarsa onlara dokunan bir şey olmamış… bir bir cezaevlerine darbe yaptıkları iddia edilenler alınırken, eski günlerin gürlemesi gücü ile gürleyenler hala rahat rahat tehdit ediyormuş. Erdoğan o şerefli vatandaşları koruduğunu ve özel bir cezaevi ayarlayarak göstermiş. Osmanlı’da oyun bitmez lafı vardı bir zamanlar, o laftaki özne sanırım değişmiş.
Osmanlı’da en fazla cami ve görkemli eser bırakan padişah benim bildiğim Kanuni ve onun büyük mimarı Mimar Sinan. Osmanlı kenti olan İstanbul’un siluetini değiştiren, Edirne’nin en güzel eserini yaptıran büyük bir cihan padişahın eseri yüzlerce yıldır ayakta ve kullanılmaya devam ediyor. İstanbul coğrafi olarak değişmiştir, genişlemiştir. Kanuni zamanındaki yerler artık şehrin ortasında gökdelenlerin gölgesinde kalmak üzerinedir. Öyle bir yere, öyle büyük bir şey yaptırılmalı ki, yaptıran öldükten sonrada bütün cihan ve İstanbul gördün, eseri ile adı yaşasın. İşte bugün İstanbul’un her yerine radyo dalgasının yayıldığı merkez Çamlıca, en ideal nokta. Her noktaya radyo dalgası yayılan yere öyle bir cami yaptırılmalı ki, hem görüntüsü hem de sesi İstanbul’u titretsin! Erdoğan çamlıca tepesini seçmesinin en büyük nedeni bana göre yukarıda açıklamaya çalıştığım düşüncede yatıyor.
Peki, bu düşüncenin arkasında ne yatıyor dersiniz? Yoksa Erdoğan Kanuni ile yarışıyor olmasın? Kanuni’nin Mimar Sinan’ı vardı, Erdoğan kimi var, o da yakında çıkar... Yorumumuzu başka boyutta ele alalım bir de: padişahlar günahlarını af ettirmek için her buldukları boş araziye cami yaptırmış... Kolay değil kardeş, baba ve yeğen katili olmak...  Ömrün son demine yaklaşanlar artık bu dünyadan ellerini çeker ve gelmekte olan dünyaya hazırlık yapar. Günahların affı için elbette bir şey yapılmalıydı. Her ne kadar o günahın büyük bir kısmı kendisinin yaptığı olmasa da, atalarından aldığı günahı da boynunda taşımaktadır ve yerine gelecek olana da günah miras bırakmaktadır. Kanuni öncesi ve sonrası yapılan dini amaçlı yerlerin temelinde halkın daha Müslüman olması değil, günahları için Allaha yalvarma ve sesini duyurma telaşı yatıyor olarak düşünüyorum. Elbette yanılabilirim bu görüşüme ama benim hissettiğim böyle bir şey. Erdoğan’da onlardan etkilendi büyük olasılıkla. O döneme ait bilgiler ve geleneklerin günümüze yansıması elbette vardır. En büyük yansıma geçenlerde kutladığımız İstanbul’un Fethi. Gerçi o fetih İttihat ve Terakki Partisinden miras kalsa da,  bugün yanlış günde kutlanıyor olsa da Osmanlıdan bize gelen çok birikim vardır ve bugün dahi yaşamımızı belirlemeye devam ediyor. Gerçi arabaların arkasındaki tuğra geçmiş ile hiç alakası yok, turaya siyasi anlam yükleyenler, kendi mahalle baskını hissettirmek için kullanıyorlar. Osmanlıdan bize kalan en büyük miras, meclis ve halen kullandığımız bayraktır. Biraz sağı solu düzeltilmiş olması mirasın içeriğini bozmaz. Jandarma birlikleri, polis teşkilatı, istihbarat örgütümüz hepsi bugün bize kalan miraslardır.
Erdoğan geleceğe öyle bir miras bırakmak istiyor ki, ismi hep onu görünce anılsın. Çamlıca tepesinde yapılacak cami Ayasofya ile yarışacak boyutta olacağını düşünüyorum. Peki bu boyutta yaptırmanın başka anlamı yok mu? Günahları af ettirmek gibi, kanuni oğul, baba, yeğen canını ömür boyu beynin bir yerinde taşıdı. Kolay değil birilerin ölüm emrini vermek, şiir yazan, aşık olan biri elbette vicdanında onların sesini, nefesini duymuştur. Peki, Erdoğan kimlerin nefesini duyuyor dersiniz ya da gerçekten duyuyor mu? Bunun cevabını ben bilemeyeceğim, tarih elbette bir yere not düşecektir, Metin Lokumcu, Uludere… vb. olayları… Bursa’da bir genç biber gazından öldü, o ölümün hesabını kim soracak, kimler hesap verecek? “Emir verileni yerine getirdim, biber gazı bize süs olarak verilmedi” diyen mi, emir veren mi, onlara biber gazı kullanması için ortam hazırlayan mı, biber gazı üreticisi mi?
Tarih her şeyi not ediyor…
İsmail Cem Özkan

Sezaryen ile nüfus planlamak!


Sezaryen ile nüfus planlamak!

Sezaryen nüfus planlanmasında kullanılan bir araç olabilir mi, eğer oluyorsa sezaryen yapan hastanelerin hepsi o nüfus planlama yapanların maşası konumundadır. Kısaca birleri hastaneleri yönetiyor anlamını taşır. Hastaneleri ülkenin nüfusu konusunda yönetebilecek ve yönlendirebilecek güç nereden gelmektedir ve kimlerdir? Bu konuda iddiayı ortaya atan başbakan olunca elbette elinde veriler vardır, o verileri kamuoyuna açıklamak zorundadır. Medikal Park vb gibi özel hastanelerde yapılan n sezaryen oranı ne kadardır, bu hastanelerin ortakları kamuoyuna şeffaf olarak açıklanmalıdır.
Uzun yıllardır kalkınmışlık ile nüfus arasında bir ilişkinin var olduğu bilinmektedir, ekonomik ve yaşam standardı olarak kalkınmış ülkelerde nüfus artışı geri bıraktırılmış ülkelerdeki nüfus orana göre çok düşük hatta nüfus azalıyor anlamına gelen açıklamalar ve istatistiki veriler mevcuttur. Demek ki yaşam kalitesi yükselen yerlerde nüfus artışı kalite ile ters orantılıdır. Ülkemizde nüfusun azalma eğrisi göstermesi yaşam standardının arttığı bilgisi ile karşılaşabiliriz, fakat bizdeki azalma eğiliminin yaşam kalitesinin armasından değil, birileri tarafından bize uygulatılan sezaryen ile olduğu açıklaması ile öğrenmiş olduk. Biz öyle bir ülkeyiz ki, birlerin hep gözü bizim ülkenin toprağında, yer altı ve yer üstü zenginliğinde. Nüfusumuzu azaltarak ordumuzu küçültecekler, kaliteli işsizlerimizi azaltacak ve sonra gelip zahmetsiz bir şekilde ülkemize el koyacaklar ve bizlerde bu sefer patronu ve bayrağı değişmiş bir ülkede yaşıyor olacağız. Bu anlayış gerçek ile ne kadar bağlantısı var?
Ülke nüfusunun büyük olması ülkeyi büyük yapmadığını, yapamayacağını yaşadığımız dünya ülkelerine bakarak görebiliriz. Büyüklük kavramı görecelidir, büyüklükten ne anlamlar yüklendiğine bakmak gerek diyorsanız o başka!
Nüfus büyüklüğü işyeri sayısının artması anlamına mı geliyor, yani üretimde artış. O zaman nüfusu yüksek olan ülkelerde işsizlik sorunu olmaması gerek, ama bizim ülkemizde işsizlik kronik hastalık olarak varlığını sürekli koruyor. İşsizliğin bu kadar yüksek olduğu ülkede elbette devlet eli ile kumar oynatılan bayilerin önü hep kalabalık olur.
Tüketim çılgınlığını ve nüfusa göre planlamak için ise, elbette tüketilen şeylerin genelde yerli malı olmadığı bir gerçek olduğuna göre, ülke içinde var olan birikiminde hızlı bir şekilde başka yere hortumlanması anlamına gelmiyor mu?
Nüfus kalabalık olunca ordusunda ölmeye hazır erlerin çok olması anlamına mı geliyor, günümüzde savaşlarda artık göğüs göğse savaşa yer yok, insansız uçaklar ile istediği yere nokta atış yapan silahlar var. Askerinde fazlalığı bir anlam ifade etmiyor. Etmiş olsaydı İsrail Arap savaşında orantısız güçte galip gelenler belli olurdu. Demek ki ordu içinde bir anlam ifade etmiyor. Peki bir politikacı neden çok nüfus ister?
Bu soruya politikacının ihtiyacına bakarak yanıt arayabiliriz!
Politikacı seçmen sayısına bakar. Çoğunluğun azınlığı ezdiği sisteme demokrasi diyen politikacı kendisine biat edebilecek genç seçmen sayısının fazla olması sayesinde kendisine rakip olanların üzerine yasal yollardan genç sivil güçlerini kullanarak baskı kurma aracı olarak kullanacaktır. Yakın tarihimizde gençlerin bir silah olarak kullanıldığını şahitlik ettik. Demek ki politikacı için genç neslin çok olması başka anlamlar içerir.
Sezaryen bir ülkenin nüfus planlanmasında kullanılan bir araçsa o zaman o aracı kimlerin ne amaçla kullandığını açıklamak gereklidir. Sezaryenler hastanelerde olduğuna göre, o hastaneleri yöneten yasalar ve kuralları düzenleyenler bu nüfus planlamasından ne kadar sorumludur?
İsmail Cem Özkan

29 Mayıs 2012 Salı

Fetih kutlamaları üzerine…


Fetih kutlamaları üzerine…

İstanbul’un fetih günü bugünlerde müthiş harcamalar eşliğinde, sahne düzeneği formunda kutlanıyor. Bugünlerde kutlanan fetih günü aslında bugünlerde kutlanmaması gereklidir, çünkü İstanbul’un fethi bugünlere tekabül etmiyor. Takvimlerde yapılan bir okuma hatası kutlamaları bugüne çekmiştir.
Osmanlı, İstanbul'un fethini, günümüzde oldu­ğu gibi, Miladi 29 Mayıs'ta değil, Rumi 29 Mayıs'ta kutluyordu. Hal böyle olunca, tö­renlerin gerçekleş­tirildiği Rumi 29 Mayıs günü, Mi­ladi olarak, 11 Haziran'a denk ge­liyordu. Yani daha açık bir ifadeyle,  İstan­bul'un fethi 11 Hazi­ran'da kutlanıyordu.
11 Haziran’da ilk kutlama ne zaman başlamış dersiniz? 1910 yılı. Evet yanlış okumadınız ilk fetih kutlamaları İttihat ve Terakki Partisinin iktidarı döneminde olmuştur.  Bugün kutlanan fetih aslında İttihat ve Terakki Partisinin bırakmış olduğu mirastır. Bugünlerde siyasetçiler bir birini darbecilik ile suçladığında, diktatörlük ile suçladığında ilk akla gelen bir partinin mirasını devam ettiriliyor. Devam ettirenler ise ilginç tarafı o dönemde o partiye muhalefetlik yapan ve Abdülhamit’i göklere çıkaran bir mirasın torunları.
İttihat ve Terakki partisi bu bayramın en görkemli olarak 1914 yılında kutlamıştır. O dönemde yaşanan siyasi gelişmelere bakarsanız o dönemde neden bu kadar büyük ihtişamla kutlandığı daha iyi anlaşılır.  Birinci dünya savaşı yaklaşmaktadır, balkanlarda ayaklanmalar ortaya çıkmış, yeni ulus devletleri oluşum aşamasındadır. Merkezi hükümet ise bayramlar ile milli birlik için mesaj verirken ayrılmak isteyenlere de göz dağı vermektedir. İttihat ve Terakki partisi dini bayramların ülke saffında yani balkanlarda birlik sağlamadığının farkına vardığı için milli bayramlar icat etmiştir. Özgürlük bayramı o icat edilen bayramlardan biridir,  o bayramda Mayıs 1935 yılında bir önerge ile o güne kadar yapılan kutlamalar sonlandırılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında kutlanan bu bayram artık önemini kaybettiği için bir önerge ile ortadan kaldırılmış ama ittihat ve Terakki Partisinin izlerini silinmemiştir, bugün dahi devam eden kutlamalar ile yaşamaya devam ediyor.
Birinci dünya savaşları sırasında ve devam eden günlerde ülke saffında ülke nüfusunun dağılımına uygun olarak herkesi kucaklayacak bayramlar icat edilmiş ve uygulanmıştır. İstanbul’un fethine balkanlardan gelenlerin büyük katkıları unutulmamış onların katkıları öne çıkarılmıştır kutlamalar sırasında. Bulgar, Makedon, Yunan, Arnavut, Sırp… Ne kadar balkanlı varsa bu kutlamalara katılmaları sağlanmıştır.  Bir anlamda da doğrudur çünkü İstanbul’un fethi batının doğuya doğru yapmış olduğu son seferdir ve Avrupa’nın doğusunda yaşayan halklar ile birlikte yapılmıştır.
Konumuza yeniden dönersek, İstanbul’un fethi bugünlerde altın boynuz Haliç üzerinde muhteşem ses ve ışık oyunları eşliğinde suya fetih yeniden yazdırılacak ve canlandırılacaktır. Bu canlandırmada balkanların halklarının izlerini elbette görmeyeceğiz, yeniçeriler eşliğinde Fatih görünecektir. Bugün ihtiyaç duyulan mesajda diğerlerinin önemi artık yoktur. Macarların madenciliğinden yararlandırıldığına dair bilginin paylaşımının ne nemi vardır? Siyasi ihtiyaca cevap vermeyen fazla bilgidir. Fatih dönemini ve fatih’i öne çıkarmak bir anlamda onun yasasını öne çıkarmak demektir ama kimse kendi yazdığı yasa gereği öldükten sonra cesedinin unutulduğu bilgisinin önemi yoktur, çünkü yazdığı yasa gereği oğulları taht kavgasına girmiş, geri kalanlar kazanana göre mevzi belirleyeceğine göre beklemeyi uygun görmüştür. Abdülhamit bile bu kutlamalarda bunun bilincinde olsa gerek, dedesinin dedesinin yaslarını öne çıkarmamıştır, o yüzden tahtan indikten sonra yaşamasına izin verilmiştir. Osmanlı hanedanı geleneği yasa haline getiren Fatih’in mirasından dolayı çok acıları yaşamış, taht devir dönemleri Osmanlı hanedanının içinde büyük acılara sebebiyet vermiştir. Hanedan fetih kutlamaları belki o yüzden 2. Meşrutiyet sonuna kutlamayı uygun görmemiştir, iktidara gelenlerde artık taht mirasını devam edenler değildir, gönül rahatlığı ile bu kutlamaları başlatmışlardır, dönemin siyasi ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde.
Bugün dahi kutlanan bu gün hangi ihtiyaca cevap verdiği konusu aslında açıktır ve günümüzün amacına göre kutlamalar gün geçtikçe daha fazla masraf yapılarak muhteşem gösterile dönüştürülmektedir.
Fetih Rumi 29 Mayıs miladi karşılığı olan 11 Haziran tarihi yerine miladi 29 Mayıs günü kutlanmaya devam ediliyor. Ne zaman bu yanlışlık yapılmış tam bilmiyorum ama 1950 yılından beri bizler fetih günü miladi, hicri arasındaki kafa karışıklığından kaynaklanana bir durumu bir bilen 29 Mayıs’ta kutlansın demiş ve o gün bu gün 29 Mayıs günü karadan Haliç’e gemi indirir olmuşuz.
İsmail Cem Özkan

Not: Bugün dahi tarihçiler 7 ya da 9 Haziran tarihleri arasında tartışma yapmaya devam ediyorlar, Osmanlıların neden 11 Haziran’da kutladığını ise kimse bilmiyor! Bu konuda tarihçilerin yalancısıyım…
Ek: “Türk tarihçileri bu konuda pek bilgi vermezler değişik tarihler vardır,13 mart,31 mart,1 nisan gibi önceki tarihi verenler olduğu gibi 28 haziran,6 temmuz gibi 1 1.5 ay sonrasını verenlerde vardır;
Tursun bey: 28 Cemaziyelahir 857 6 Temmuz 145
İdris-i Bitlisi: 28 Cemaziyelahir 857 6 Temmuz 1453
Oruç Bey:21 Rebiülevvel 857 1 Nisan 1453
Gelibolulu Mustafa Ali :21 Rebiülevvel 857 1 Nisan 1453
Neşri tarihi:20 Cemaziyelahir 857 28 Haziran 1453
Enveri :20 Cemaziyelahir 857 28 Haziran 1453
Hoca Sadeddin: 20 Cemaziyelahir 857  28 Haziran 1453
anonim tevarih-i ali osmanlar-giese neşri-: 20 Rebiülevvel 857 - 31 Mart 1453
Lütfi paşa : 20 Rebiülevvel 857  - 31 Mart 1453
Müneccimbaşı Ahmed Dede :212 Cemaziyelahir 857 bir başka rivayete göre ise 2 Rebiülevvel 857 - 29 Haziran veya 13 Mart 1453 tarihini verir
işin enteresan tarafı kuşatmaya katılan Aşıkpaşazade’nin gün ay vermemesi ve diğeri olan Tursun Bey ise 28 Cemaziyel a 857 - 6 Temmuz 1453 tarihini vermesidir Türk tarihçilerden İbn Kemal ve Tacizade Cafer çelebi 20 Cemaziyelevvel 857 - 29 Mayıs 1453 tarihini verir. Fetihten sonra Memlük sultanı Melik Eşref İnal ve Karakoyunlu hükümdarı Cihanşaha gönderilen fetihnamelerde de bu tarih 20 Cemaziyelevvel 857 -  29 Mayıs 1453 vardır. Kuşatmada bulunmuş Rum ve batılı tarihçiler ise 29 mayıs 1453 tarihini verirler ki  burada da karşımıza bir mesele çıkar bu tarihçilerin verdiği 29 Mayıs tarihi jülyen takvimine göredir.1582 de bırakılarak şimdi tüm dünyada kullanılan  gregoryen takvimine geçilmiştir. Bu yeni sisteme geçilirken  takvime 10 günlük ilave yapılmıştır bu durumda fethin tarihi: 9 haziran  olmalı, daha da ilginç olan Osmanlıların  11 Haziran’ı fetih kutlaması olarak kutlamalarıdır ve 11 Haziran tarihinin nereden çıktığı anlaşılamamaktadır
Osmanlının son döneminde İttihat ve Terakki iktidarında Osmanlı tarihindeki önemli hadiseler kutlanmaya başlandı, hatta ittihatçılar önceki dönemdekileri böyle kutlamalar yapmadılar diye suçladılar 1914’te İstanbul da çıkan gazetelerde bu kutlamalarla ilgili  bilgi bulabiliyoruz. Le Monitor Oriental isimli gazetede  Osmanlıların İstanbul’un fethini 11 Haziran da coşkuyla kutlarken Yunanlıların ise büyük bir üzüntü ile aynı hadisenin mateminde olduğunu yazıyor.” http://www.tarihportali.net/tarih/archive.php?topic=4537.0

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Ortadoğu’ya doğru yaklaşırken…


Ortadoğu’ya doğru yaklaşırken…
Ortadoğu ülkesi bataklığında yaşanması muhtemel olaylar çevre ülkelerde yaşanıyor ve yaşanmaya da devam edilecek, çünkü Ortadoğu için biçilen rol yaşananlara uygun şekildedir. Orada yaşayanlar bu biçilen kaderi bilinçsiz bir şekilde yaşamak zorundadır, çünkü onlar özgür dünyanın yaşadıklarını ancak ekranlara yansıyan ışık süzmesi kadar bilebilmekteler.
Ortadoğu kan ile tarihini ve geleceğini yazıyor, kan Ortadoğu ülkelerinin günlük olarak solumak zorunda olduğu bir koku konumundadır, kanın kokusu sokakları, meydanları ve pusuya yatmış bir geçitte sürekli kokmakta ve çevreye yayılmaya devam ediyor.
Ortadoğu’dan uzaklaşmamız tarihimiz içinde çok yenidir, aynı alana hızla yakınlaşmaktayız son yıllar içinde. Ortadoğu ülkeleri gibi gözükmeye başladık uzaktan bakan biri için. İçinde yaşadığımız ülkenin nasıl göründüğünü uzaklaşmadığımız sürece pek farkına varamıyoruz, sanki batıya aitmişiz gibi davranmaya, batının normlarının ülkemiz içinde olması gerektiğini düşünmeye devam ediyoruz, fakat yaşadığımız son otuz yıl içinde batıdan çok uzakta, ılımlı İslam politikasının sonuçlarını yaşar konumuna geldik. Suriye konusunda iktidarın tutumu, tipik Ortadoğu ülkesinin liderlerinin tepkisi olduğunu düşünemiyoruz, bize iktidar erkinin kafasının karışık, yeni Osmanlı rüyaları görüyor hezeyanı içinde olayları yorumlamaya çalışıyoruz. Aslında bizler coğrafyamızın büyük parçasına uygun bir tercihin içinde yaşadığımızın pek farkında değiliz. İktidarın niyetleri ve amaçlarını yorumlamaya çalışırken, aslında hangi iktidar gelirse gelsin tercihleri bizlerin belirlemediği, Büyük Ortadoğu Projesinin bir parçası olduğu gözden kaçırıyoruz. O projeye uygun bir iktidarı yaratanlar, onun zeminin çok önceden hazırlamışlardı, bizler yavaş yavaş o hazırlanan zemine uyum sağladık…
Ortadoğu ülkelerinde kalabalık alanlar ve caddeler; suikast ve toplumu çatışma ortamına çekmek isteyenlerin iştahını kabartır, beklenmedik bir anda bir patlama ile ülke kan gölüne dönmesi içten bile değildir. Bunun en tipik örneğini Lübnan iç savaşında yaşadık, onu izleyen yıllar içinde Irak, Suriye, Mısır gibi ülkelerde yaşandı, yaşanmaya da devam ediyor.
İstiklal caddesi ve benzerleri her gün milyonlarca, yüz binlerce insanın aynı anda bir cadde üzerinde olduğu unutulmamalıdır. Tipik Ortadoğu ülkesi konumuna doğru hızlı adımlar attığımız günlerde en dikkat edilmesi gereken yerler olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Fakat ne kadar dikkat edersek edelim orada yaşanacak her hangi bir patlama ülkenin geleceğini kan ile yazmak isteyenlerin ekmeğini kana bulaması anlamına gelir ve kan ile beslenenler bu iştah açıcı yerden beslenmek isteyeceklerdir.
İstiklal Caddesi ve çevresinde güvenlik için her türlü denetim aracı kullanılıyor olması olumsuz bir şeyler olmayacağı anlamına gelemez, çünkü magazin programlarında bolca karşılaştığımız tinerci veya çiçek satan ama kendisini denetimli şekilde kullanamayan çiçekçinin mizansende olsa ünlü birine saldırması bu güvenlik açığını ortaya koymaktadır. Unutulmamalıdır ki bizler batı gibi gözüken ama tipik Ortadoğu ülkesi gibi olmak üzere olan bir ülke konumundayız, çünkü ülkenin geleceği 12 Eylül 1980 yılı ile çizilmiş ve bu geleceğe uygun şekilde yapılanmaya devam ediyoruz.
Bir caddenin ve benzerlerinin gün geçtikçe kalabalıklaşması ve bir merkez çekim gücü arttığı sürece korkum gün geçtikçe artmaktadır. Bir merkezin bir şehri çekmesi ve orada milyonlarca insanın bir caddede amaçsızca dolanması Victor Hugo’nun şu sözünü çağrıştırıyor; “Kalabalıklar her zaman tehlikelidir. İçinde ruhlarını ucuza satan alçaklar barındırır.”
Umarım ben yanılırım ve hiçbir şekilde kan havasını solumayız…
İsmail Cem Özkan

25 Mayıs 2012 Cuma

47 yıla kısa bir kuş bakışı…


47 yıla kısa bir kuş bakışı…
1965 yılında doğmuşum, bir çok insana nasip olmayan bir yerde doğmuşum, hastanede! Benim yaşımda olanların büyük çoğunluğu için hastanede doğmak bir ayrıcalıktır. Ankara’da doğmuş olmama benim bu ayrıcalığı yaşamamı sağlamış.  Doğduğumda ülkenin manzarası Nato’nun izin verdiği kadar göreceli bir özgürlük yaşanıyormuş. Deniz Üniversite’de öğrencilerin önünde kavgaya girerken, Mahir toplu yazıların sayfalarına kelimelerini yazmaya devam ediyormuş. Gençlik kavganın ortasında “Tam Bağımsız Türkiye” şiarını ülkeye yaymaya çalışıyormuş. 
Çocukluğumdan bana kalan izler içinde Deniz’in idam edilmesinde, Mahir ve arkadaşlarının Kızıldere’de öldürülmesinin evdeki hüznü. Ecevit’in Karaoğlan ve umut sloganları ile solun yeniden nefes almasının bıraktığı umut dolu günler ve Kıbrıs harekatı karanlık gecelerin içinde gökyüzüne bakarak yıldızların ne kadar uzak ve yakın olduğunu düşündüğüm yıllar.
Köy köy dolaşmışlıklardan Ankara dönüş ve Ankara’nın taşının havada uçtuğu günler. Sınırların, cephelerin oluştuğu günlere şahitlik ettim. Sokakların duvar yazıları sınırları çizdiği günlere şahitlik ettim. Öldürülen, yaralan işçiler, öğrenciler, aydınların olduğu yıllar içinde ister istemez bir cepheye doğru iteklendiğimiz yıllar. Hangi sokakta oturuyorsa, o sokaktaki duvar yazısına göre saf belirlediğimiz günler.
Kavganın hızla tükettiği insanlık duyguları ve sevginin yok edildiği günler. Dramların trajedilerin hakim olduğu günlerde sinemada komedinin izleme rekoru kırdığı (gerçi sinemada dediğime bakmayın, siyah beyaz ekranlarda sinema akşamlarında Kemal Sunal hakimiyetini kurduğu günler demek daha doğru olur) günlerin içinde ekranlara bakarak güldüğümüz günlere doğru hızla bilmeden yaklaştığımız zaman diliminde taşların yerini havada kurşunların hakim olduğu günlere birden geçmiştik. Maraş, Çorum, Sivas olaylarında kitlesel cinayetler, öğretim üyelerinin vurulduğu felç bırakıldığı günlere doğru koşar adım geçmiştik.
Amerika’da koskoca binalar yürütülüp, yeni yerlerinde temellendirildiği günlerde mühendislik başarıları ile övündükleri yıllarda, aynı mühendisler binaları değil, ülkeleri taşıdığını bilemedik. Ülkemiz bir yerden bir yere taşınıyordu, sallanıyorduk ama bütünü görecek ne bilgi birikimiz ne de olanağımız vardı. Kurşunların yerini bombaların aldığı günlerde bir akşam bütün medyada marşlar çalmaya başladı ve ülkenin yeni yerine temel atılmaya başlandığını yıllar sonra öğrenecektim.
Kemalizm adı altında her yerde bir sembol furyası başlamıştı. Ülkenin kurucu babası bir anda faşizmin sembolü olmuş, o güne kadar taşınan bayrak anlam değiştirmiş, faşizmin sembolü olarak kadın sanatçıların vücudunu sardığı günler oluvermişti. Her yer demir parmaklık, duvarlardan sızan acıların, çığlıkların sesinin kuşattığı günlerde, gençleri spora yönetmek için tv dizleri yayınlanıyordu.
O günlerin içinde sözler acılar semboller ile anlatılır olmuştu. Yeni yerinde ülke temeline kavuşuyordu. Deniz’lerin idam edilmesi için yurtdışından görüş beyan edenler tombul başbakan olarak her şeyi satacağını söylediği yıllarda, bankerler bankalar hortum olayını geliştiriyordu. Hortumlayan paraları bir yerden bir yere taşırken, karaborsa yok olmuş, her şey liberal ekonomin şartlarına uygun şekilde belirleniyordu, parklarda gençler el ele tutuştuğu için karakolda sorgulanıyor, yıl sonu partiler iyi gelir getiren eğlencelere dönüşmüştü. Uyuşturucu, alkolün gençlere ulaştığı günlerde, türkü barlarda yeni bir müzik yaşam alanına adım atıyordu.
Alkol birahaneler, barlar ile sokaklara kadar geldiği yıllar içinde ilk öğrenci dernekleri de kendisini oluşturmaya çalışıyordu. 12 Eylül öncesi ile arasında örülen duvara karşı ilk duruş gençlerden geliyordu ama daha öncesi bir grev yaratılmak istenen bütün görüntüleri yıkıyordu. Netaş grevi ilk büyük grev olarak tarihe geçiyordu. Grev gözcüsünü toplu ziyaret etmek yasaktı ama grev gözcüsünün etrafında toplum polisi duruyor, gelen gideni not alan sivil polis birlikleri vardı. İki işçiye karşı onlarca koruma! O günlerde ikinci sergimi açtım Ankara Sanat Tiyatrosunda. Dayanışma adını verdiğim sergi Yılmaz Onay’ın Bu Zamlar Bana Karşı oyunu ile hayat buluyordu. Sahne ve karikatürün ilk buluşması yaşanacaktı. Seyircimiz kadar dışarıda güvenlik görevlisi vardı. Korku ile yok edilmek istene sol kendisini yeşertmeye çalıştığı günlerde filiz olarak çıkıyorduk. Bu çıkışları çok ciddiye alanlar bizim içimizdeki arkadaşlarımıza mevki ve olanak vererek bizlerin bu çıkışlarını yok etmeye karar verdikleri yıllardır.
En iyi çürüme içten olandır, dışarıdan yapılan saldırı bir nebze başarı kazansa da nihai başarı kazanamayacağını görmüşlerdi. Çürümenin ilk adımında yer alanlar bugün bir gazete içinde kendilerine hayat verenler olduğunu görmek pek şaşırtıcı değildir. Onlar gönüllü olarak o oyunun içinde yer aldılar ve liberal olduklarını söyleyerek önce bize saldırdılar, sonra hala sonrası yok bugün dahi gönüllü olarak saldırılarını sürdürüyorlar, hem de en iğrenç yöntemler ile. Kazandıklarını kaybetmemek için, kelimelerden cambazlık yaparak, ortaya yazarak ve ortada şeyler söyleyerek her algıya göre değişen anlamlar yüklenen yazılar bu yıllarda geliştirildi ve hala kullanılmaya devam ediliyor.
Çürümenin olduğu yıllar, çürümeye karşı panzehirlerin pek etkisi olmadığı yıllarda öğrenci girişimleri kişilere bağlı olarak yükselip yok olduğu yıllar olarak kendisini ifade etti. Her değişen kuşağa göre mücadele yükseldi, mücadele düştü. Sovyetlerin tarih sayfasında yer alması ile birlikte nerede duracağını bilemeyenlerin şaşkınlığı belediyelerde liberal ekonomi ile tanışarak “işini bilen” insan tipine dönüştüğü yıllardır. Tombul başbakan işini bilen memurunu desteklerken işini bilen ekonomik ilişkiyi temellendirmişti. Bu arada ülkenin temelleri yeni algıya uygun olarak yerleştirilmişti. Aslında Özal dönemi MC dönemin adını verilmemiş devamıydı, tek fark Liderleri hapiste, görüşleri ve yakın arkadaşları iktidardaydı.
Sansür, baskı, korku askerin tek hakim olduğu dönemde cami kışla kavgasında yeni temele uygun olarak ibrenin değiştiği yıllara şahitlik ederiz. Ortamı hazırlayanlar yeni başarılarını şampanya patlatarak kutladıkları yıllarda, değişimin hızlandırması için post modern darbeler, müdahaleler yapılıyordu.
Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanı unvanı verilerek nerede yaşayabileceğimize karar verildiği günlerdeydik. Avrupa ülkesinden uzaklaşırken, sanki yaklaşıyormuşuz gibi sanal gerçekleri doğru kabul ettiğimiz günler içinde göreceli özgürlükler verilmiş gibi yapılarak daha ağır baskının olduğu günlere kırlangıç kanatlarının kızı ile geçmiştik.
Ülke ılımlı İslam iktidarı içinde liderlik denemesi yaptığı günlerde yeni liderler yaratılmış ve kullanıma en uygun ve gerektiğinde delikten aşağıya atılacak biri bulunması zor olmamıştı. Yaratılan yeni imge aynı zamanda gelecek günlerin sembolü olacak isimin de temsilcisi olmuştu. Müslüman Kardeşler örgütü kendisinden bağımsız, kendisinden uzakta bir yerde yeni sembolüne kavuşmuş ve iktidara getirtilmişti. Onun başarısı yeni Ortadoğu’nun yeni düzeni olacaktı. Şampanya eşliğinde karar verenler, yeni başarıları için uygulamayı yakından izledikleri yıllar. Liberal ekonomi ve politika solu içten çürütmüş,  solun en zayıf halkalarını alarak biçimlendirmiş ve solu liberal ekonominin yedeği konuma getirmişti. Bu sayede muhalefetsiz bir ülkede her şey daha kolay şekilde değişim gerçekleştirildi.
Değişimin adını yeni bir anayasa ile taçlandırmak isteyenler, yasalar ile oynayarak hukuka uygun olarak var olan programı uygulamaya devam ediyorlar.
47. yaş günümde yaşadıklarıma kısaca bakayım dedim, insan olmanın gereği tecrübelerimi aktarmak zorundaydım, bana göre yaşananlar bu şekilde özetleyebildim.
Az gittim, uz gittim dere tepe düz gittim, bir de döndüm baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim. Bu arpa boyu içinde neler yaşadım neler, ne mutluluklar, ne sürgünler, ne işkenceler, ne sevgiler, ne mutluklar…  Hepsi, hepsi bu 47 yıl içinde saklı…
Bugün dahi özgürlüklerimizin Nato’nun izin verdiği, onların planladığı kadar özgür bireyler ve seçme şansı olduğumuzu düşünüyorum. Bu Nato zincirini kıran azınlıklardan biriyim ama ne kadar kırdığımı ise görebilecek kadar bilgi birikimine sahip olmadığımı düşünüyorum.
Özgür ve tam bağımsız olacağımız günlerin özlemi ile…
İsmail Cem Özkan

24 Mayıs 2012 Perşembe

Baba gibi sözler…


Baba gibi sözler…
Babacan babalar gibi söylemiş,  “memura verilecek her ek puan maaş artışının yeni vergi anlamına gelir.” Bu sözden neyi çıkarmak gerek sizce?
Demektir ki; hükümet, memurunu gözden çıkarmış, yıllık bütçe planı yapılırken memuruna verebileceği zam konusunda çalışma yapmamış demektir, kısaca kasada memuruna verebileceği para yok! Olmayan parayı vermeye kalktığımızda ek vergiler ile bu açığa çıkan  parayı yerine koyma telaşı içinde olacağız. Ek vergi demek, tükettiğimiz bütün ürünlere zam demektir. Bütçe açığını kapatalım derken; bütçe açığını büyütmek, yaşam kalitesini düşürmek, cari açığın daha da açılması anlamına gelir. Kısaca her adım domino taşı gibi bir birini tetikleyecek konumda.
Domino taşı gibi bir birini tetikleyecek dalga ne anlama geliyor?
Paramız yok!
Bütçemiz tam takır, mamuruna zam yapamayacak konumda.
İflas etmişiz ama resmi olarak açıklayamadığımızın gizli belgesi.
Yunanistan’dan daha kötü konumda olmuş olmamız anlamındadır.
Türkiye iflas ederse peki Yunanistan kadar etki yaratabilir mi uluslar arası piyasada?
Hayır, etki yaratmayı bırakın, uluslar arası piyasa akbabalar gibi ülkenin üzerine konup paylaşım telaşına bile girebilir. Alacaklarını almak için kaç ülke/ firma üzerimizde akbabalar gibi uçuyor?
Kaç ülke gelip ülkemiz topraklarında üsler, deneme laboratuarları kuracak?
Kaç ülkeye köle insan ihracı yapacağız?
Komşu ülkelere araç ile gidebilecek olan kadınlarımız, kendi evinin geçimi sağlayabilmek için ne kadarı kendini pazarlayacak?
Kaç kızımız çocuk bakmak amacıyla yurt dışına çıkıp, çetelerin elinde meta olacak?
Bu yazdığım soruların sonuçlarının bir benzerini bu dünya toprakları üzerinde ülkeler yaşamadı mı sanıyorsunuz?
Bir on yıl öncesine giderseniz, Karadeniz şehirlerinde kurulan pazarlara bakmanız yeterlidir.
Bütçede memuruna verebilecek kadar parası olmayan ülkelerin memurları, elde ettikleri bilgileri, kaynakları başkasına kendi yaşam kalitesini yükseltmek için satmayacağını kim garanti edebilir.
Allahtan teknoloji üreten ülke değiliz, yoksa dünyanın başına bela olurduk, nükleer silah için gerekli bilgi ve kaynakların satışı konusunda!
Batmış bir ülke elinde olan her şey satar ve her şeyi ranta dönüştürmek için yollar arar.
Ordusuna ait silahları çatışma bölgelerinde satışa sunması bile bu o ülkenin ekonomisinin ne kadar zayıf konuma düştüğünün göstergesidir. Neyse ki satmıyormuşuz elimizdeki silahları, Suriye ve Lübnan’daki çatışmalarda kullanılan silahları hibe ediyormuşuz! (Bu silahların üretimi ve ihracı için bütçeden ne kadar para ayrılmıştı? Örtülü ödenekler neden halka açıklanmaz?)
Hükümetin memura verebileceği zam oranı bütçenin ne kadar dar ve geniş olduğunu gösterecektir, eğer zam verip vergileri artırıyorsa, o ülkenin bütçesinin aslında balon olduğunu kanıtlamaktan öteye geçmez.
Kral çıplak demek için memurlar ile hükümet arasında yürütülen pazarlığın sonucuna bakmak gereklidir.
Madem ülkemiz büyüyor, refah seviyemiz artıyor, bundan memurun, işçinin yararlanması kadar doğal bir şey olmaz, yok işçi memur refahtan yararlanamıyorsa o zaman ülkede yapay olarak yeni zenginler, yeni bir küçük çevre yaratılıyor demektir.
Küçük bir yandaş çevrenin refahı halkın büyük çoğunluğunun refahından daha önemli gören bir hükümet var demektir.
Refah paylaşımında hükümet, büyümenin sonucunun paylaşımında; halka çay kaşığı ile sunarken, küçük bir azınlığa kepçe ile sunması anlamındadır.
İsmail Cem Özkan

13 Mayıs 2012 Pazar

Yüz yaşında, binlerce yılı sesinde taşıyor


Yüz yaşında, binlerce yılı sesinde taşıyor
Ezilmişlerin, destanların, aşkların, mücadelenin tınısını sesinde taşıyan büyük bir ustanın doğumunun yüzüncü yılını kutluyoruz. Yüz yıllık hikayesine dönüp baktığımızda sevinçlerin, acıların iç içe geçtiğine şahitlik ediyoruz.
Pasaport verilemediği için yurtdışında tedavisi mümkün iken, tedavisini engelleyenlerin yargılandığı ve yargılanacağı günlerde Ruhi Su dimdik ayakta ve başı dik olarak durmaya devam ediyor.
Öksüz yetişti, hayata yalnız başladı ama hep yoldaşları ile birlikte yürüdü, o sevenlerinden oluşturduğu bir evrende yaşadı ve yaşamaya devam ediyor.
Ruhi Su, kavganın sesi oldu.
Anadolu’nun, Mezopotamya’nın seslerini günümüze taşıdı, kavganın içinde geçmişin birikimini sundu.
Müzik eğitimi çok seslilik üzerine kurdu, tek sesli saza çok sesini kattı, saz sesinin yanında durdu.
Ruhi Su, öğrenciler yetiştirdi, korolar kurdu, onun öğrencileri onun izinden onu yaşatamaya devam ediyor.
Ruhi Su, engin bir yüreği ile hala aramızda yaşıyorsa onun su gibi temiz ve aydın olduğunun göstergesidir.
Mahpus damlarında bir saz sesi gelir, Ruhi Su orada dostları ile bir koro kurmuştur, sallanır duvarlar, sallanır koridorlar ne zulüm fayda eder, ne işkence, aydınlık insanlar; aydınlık sesleri ile karanlığa inat yaşarlar, yaşatırlar.
Binlerce yıldır yaşayan söylenceler, sesten sese bırakılır, o ara duraklardan biridir Ruhi Su, kendisine gelen sesi billurlaştırarak geleceğe aktarmıştır. Unutulmasını istenenleri inat ile unutturmadı diye onu unutturmak istiyorlar. Unutturmak isteyenlerin çabasını Ruhi Su bugün dahi boşa düşürüyor, çünkü onun sesi çağlayandır, kimse onun sesinin önüne bent kuramaz, yıkarak, yükselerek, gün geçtikçe daha da büyüyerek onun sesi geçmişi bugüne taşır, bugünden geleceğe…
Bu topraklar şanslıdır, çünkü Ruhi Su bu topraklarda yaşadı, destanları, öyküleri duydu, duyduklarını duymakla kalmadı seslendirdi, kendisinden bir şeyler kattı, çünkü geçmişin o çok sesli birikimini, sesin çok sesi içine kattı, katarken kendisinden de bir tını koydu. Bugün onun söylediği türküler kulaktan kulağa geçiyorsa, o bıraktığı tınıda gizlidir büyüsü.

benim kabem insandır
kuran da kurtaran da
insan oğlu insandır

benim kabem sevidir
kuran da kurtaran da
sevili insanlardır

benim kabem emektir
kuran da kurtaran da
emekçi insanlardır

benim kabem dünyadır
kuran da kurtaran da
dünyayı insanlardır

ellerin kabesi var
benim kabem insandır
kuran da kurtaran da
insan oğlu insandır

ellerin kabesi var
benim kabem sevidir
kuran da kurtaran da
sevili insanlardır

ellerin kabesi var
benim kabem emektir
kuran da kurtaran da
emekçi insanlardır

ellerin kabesi var
benim kabem dünyadır
kuran da kurtaran da
dünyayı insanlardır 

Ruhi Su

İsmail Cem Özkan



http://www.galatagazete.com/o/index.php/galatadan/aramzda-yaayanlar/4949-yuez-yanda-binlerce-yl-sesinde-tayor.html