18 Şubat 2013 Pazartesi

Grevler reklamın bir aracı oldu!


Grevler reklamın bir aracı oldu!

Reklamın iyisi kötüsü olur mu? Elbette reklam reklamdır diye bakanlar reklam yapmak için ellerindeki tüm olanakları kullanırlar. O kadar ilginç yöntem bulurlar k, eğer varsa şeytanın aklına bile gelmeyecek her yöntem reklam için malzeme olabilir.
Reklam para verilerek başkalarına yaptırılabilinir, çünkü reklam karşılığında verilen paranın kat be kat daha fazla paranın kasaya girmesi planlanır. O yüzden Türklerin atasözünde olduğu gibi hindi gelecek yerden tavuk esirgenmez! Elbette birkaçınız itiraz edecektir, hindi değil, kaz, kaz! O kadar da kaz olmayın kardeşim hindi dediysem hindidir! Turkey yani turkey! Yaşasın yeni yıl yemekleri! Yoksa batı dünyası bizim gibi ülkenin adını nasıl duyacaktı?!
İşveren bu her an para düşünür, para için anasını satar babasına satar. Ticarette her yol mubahtır, hem bu şekilde aile saadeti bozulmamış, babanın gözü dışarıdan alınıp evin içine yeniden konulmuş olur, hep Amerikalılar düşünüp uygulayıp, biz de sonra onu kopyalayacağız değiliz ya, bizim tarihi bilgimiz daha dünkü Amerikalıdan daha ileri… henüz Amerika’da beyazlar beşik filan sallamazken, bizler baharat ve ipek yolunun üzerinde ticaret yapıyorduk!
Ticaret dediğin nedir ki, al sat, sat yeni mallar al, aldığın malları da çok geniş kesime sat! O yüzden eşek sırtında çerçicilik ancak bizim ülkemizde olurdu, o da yakın zamana kadar köylerde vardı! Küçük Amerika olmak için yollar yapmasaydık, hala çerçici olarak dolaşan küçük esnafımız varlığını koruyacaktı, ne yazık ki geleneksel ticaretimizin izlerini bile silip bugün alışveriş merkezleri merakı içinde bakkalımızı bile yok ettik. Neymiş efendim, küçük olacağına kapitalist gelişmiş ülke ol! Teknoloji sahibi olmadan teknoloji satmaya çalıştık, o yüzden sanayi ülkesi olduğumuzu kanıtlamak için ülkede ele avuca gelen ve bir zamanlar her şeyi yetiştiriyoruz, biz, kendi kendimize yeteriz edebiyatları yaptığımız o çok övündüğümüz tarımı yok ettik. Neden efendim, çünkü biz tarım ülkesi olmayacağı, muasır medeniyetler gibi sanayi ülkesi olacağız. Olmak için sanayi kurmak yerine tarımı yok ederek montaj sanayimiz ile sanayileşiverdik! Sonradan sanayileşen, montaj sanayinin devlet sübvansesi ile sermaye birikimi yapan küüüçük burjuvazisi, burjuva olmak için gidip İrlanda’dan küçük toprak alarak dük olma peşinde olduk. Bazıları gibi dükler nasıl davranır diye kurs bilem almış, ama ee küçükten birden büyümek kolay değil, karışık bir burjuva kültürü içinde dünyayı keşfetmek için colombus’un gemisini tarih sayfalarından çıkarıp, Piri Reis’in haritası eşliğinde yola çıktık! Daha sonra birileri söyledi ki, piri resin uzuuun yolcukları sonunda kellesi vücudundan ayrılmış… kelle mi daha önemli, burjuvazi olmak mı? Yetenekli milletiz vesselam, henüz yapılmamış binaya kiracı alıp, ondan kira aldık… taksim meydanında dikili olan saatte bakma ücreti aldık! Uyanık olmak için uyuyan birilerin olması gerek. Uyanıklığımız ile övündük, aslında uyuyanlar ile dalga geçtik yıllar boyu… her şeyi bilen, her şeyin hilesini hurdasını yapan uyanıklar hep bu milletin çocuğu olarak kaldı… eller devesini Üsküdar’dan geçirmiş, biz hala devenin başını tutmadan Üsküdar’da “katibim setresi uzun eteği çamur” türküsünü söylerken, düşecek bir mendilin hülyası içinde karşı kıyılara bakar olmuşuz!
Reklamın iyisi kötüsü olmaz, çünkü reklam olması için sermaye birikimi yapmış ve ticaret ile uğraşan bir şeylerin olması gerek, o yüzden uzun uzun bizim sermaye birikimimiz üzerine bir iki laf lakırdı ettik! Bizde sermaye birikimini zorla ilk mecliste katip olana yaptırdılar. Katip olduğu efendi, ağa! Bu topraklardan göç edenlerin topraklarına el koydurularak pamuk ticaretinden pamuk banka dönüş yaptırıldı oldu mu yeni bir sermaye birikimi olan zenginimiz! Devlet destekli zenginler oluşturulurken, bu yeni zenginlerin ürettikleri çürük malları kaliteli mal diye yutturmanın yolu gümrük duvarlarına yüklenen vergilerdi. Görünmeyen demir duvarlar ile sermaye birikimimiz; işgal edilmiş, sonra kurtulmuş, sonra yangın ile yok edip yeniden inşaat ettiğimiz İzmir havası eşliğinde teorisi oluşturulmuş ve Amerikan Marshall yardımları ile süt içine topluma zor ile süt tozu içirilen bir eğitimden geçmiş kuşaklar yarattık! Yeni kuşaklar üretmek için değil, tüketmek için bu toplumun vazgeçilmezleri olarak şehirlere doğru göç etmişler. Şehri dediğin taşı toprağı altındır diye masal uydurulmuş, o masalın içinde yer alan altın bir elmadan pay almak için uzak doğunun çöllerinden kalkıp bu toprakları işgal eden atalarımızın ruhu ile batıda yer alan şehirlere doğru sırtımızda bohçalar ile gelmiş, bu yeni zenginlere gönüllü işçi köle olmuşuz. İşçi köle olmaktan bizi bir Karaoğlan kurtarmış, sonra ona demişiz Kıbrıs fatihi! Karaoğlan çalışma bakanlığı yaparken sendikal olmayı özendirmiş, hadi demiş kendi ayağınızdan asılın! İşçiler ilk sendikalarını Amerikan sermayesi ve desteği ile federasyon haline getirmişler. Al gülüm ver gülüm dönemleri taa bu kuruluş sürecinde başlamış. Toplu sözleşme, iş yerinde iş güvencesi, sendika ağalarının bilmem hangi ülkenin adasında iç eğitimden geçmesi filan ile yeni bir süreç başlamış. Sanayi ülkesinde sendika olmaz olur mu? Elbette sendika sanayileşmenin bir göstergesiydi, onu da devletin güzel elerli ile Amerikan bezleri eşliğinde hayata geçirildi. Amerikan bezi üreten Sümerbank’ımız sayesinde sanayileşmek için önemli adımlar attık! Bize biçilen don o günden belli olmuştu, o dona kıçımızı yerleştirmeye sermaye birikimiz ile çabalıyorduk!
Reklam, işte bu kıçımızı Amerika’da biçilen dona kıçımızı yerleştirirken tıpkı sendikalar gibi olmazsa olmaz olan reklamda günlük hayatımıza girdi! Naif, güzel desenler eşliğinde ilk reklamlarımız gazete sayfalarında görünmeye başlandı… Ya yürü kulum denmişti, reklam ile yürümeye başladık! Yeni bir dünya kurulacaktı, o yeni dünyada yerimizi alıyorduk!
Bu kadar laf, söz neden yaptık biliyor musunuz? İki unsuru bir biri ile kucaklaştırmak için!
Sendika ve sermaye sahibi olanların reklamda buluşması!
Günümüzde bir çok işyerinde arka arkaya grevler olmakta ve grevler ile dayanışma konserleri, toplantıları yapılmaktadır. O grev yapılan yerin ismi her gün medyanın güzide saatlerinde söylenmekte. Grev yapılan yerlerin fotoğrafları yayınlanmaktadır. Filmler, fotoğraflar, muhabirler, halaya duran işçiler, bir biri ile pazarlık yapan temsilciler. Reklamın iyisi kötüsü olmaz diyerek, işlerin durduğu veya kötüye gittiği zamanlarda grev haberleri bir anda ortaya serilir. İşçiler kendileri için mücadele ettiklerini bilirler, patronun çıkarı için çalışanlar çaktırmadan patronlarının işlerinin iyiye gitmesi için görünmeyen reklamın bir aracı oluverirler. Patron yani sermaye sahibi işçinin iliğinden dahi yararlanırken, görünümünden de yararlanmayı eksik etmez!
Sendikalar işte burada hizmete girerler, sorunsuz bu reklamın sonlanması için ellerinden geleni yaparlar. Ne şiş yansın ne kebap halleri ile sınıf bir çeki düzen içinde halaylar eşliğinde grev yaparken, birilerinin canı acır, birileri canı acıyanın üzerinde politika yaparak kendisini sendika koltuğuna daha sıkı sarar. Koltuklarından memnun olanlar, işyerleri kapanmasın diye her türlü özveriyi gösterip, işçi ile patron arasında orta yolu bulur. Ve bir grev daha sona ererken, işçi aldığı birkaç kuruş ile zaferini ilan eder, fakat sonuçta uzaktan bakarsan dünden fazla daha iyi bugünü yaşamıyordur, hatta göle görünmeyen bir yaşam kalitesinde düşüklük olmuştur ama ülkenin genel durumu içinde şükretmekten başka çareleri yoktur!
Bunca sene grevler olur, bunca sene mücadele yapılır, işçiler haklarını bir alırlar, bir kararname ile verirler. Alırlar, verirler ve hala yaşam kaliteleri Amerika’daki işçi kadar dahi değildir.
Grev, birileri için reklam aracına dönderildikten sonra, çeşitli işkollarında olduk olmadık zamanlarda grev kararları alınıp, sonra orta yol bulunup çözülmesi meydanında ilgisini hep sıcak tutmuştur. İşyeri cinayetlerinin olduğu alanlarda hiç grev duydunuz mu? O cinayetler bile işverenin; “bakın bizde o kadar çok iş var ki, işçim canını dine takıyor yetiştirmek için…” diye konuşabiliyor. Cinayetler bile reklam aracına dönderilebiliniyor…
Burjuva kendi sendikasını yaratmıştır, danışıklı dövüş içinde yandaş sendika işçilerin haklarını alabilmesi için erk gücünde korku ile işçileri kendi çatısı altında toplayarak bu yeni reklam dünyasında yıldız olmak için her türlü aracı kullanmaktadır. Arada bir gidip bordo yakan sendika efendilerin görmek reklamın bir başka boyutudur. Her şey para için, her şey sermaye birikimi için… her zaman burjuvazi sermaye biriktirmez ki, arada burjuvazinin güvenlik sibobu sendikada sermaye biriktirir! Çok fazla sermaye biriktirmelerine müsaade edilmez, hemen özelleştirilirler!
Çok uzun yazı yazdık, burada bitirelim isterseniz, böyle gelmedi, böyle gider konumundayız… Devran dönecek derler, her an zaten dönüyor ama reklam ile dönen devranda yeni konumlarımızı sürekli tespit etmek zorunda kalıyoruz. Saf ve temiz bir şey kalmadı, reklamın olduğu yerde her türlü gelenek, görenek, inanç, duruş sermayenin bir reklam aracı olabilmektedir. Her şey para için bakılan dünyada güzel olan bir şey kalmaz, evlerimizde plastik çiçeklerin sadece tozlarını alır konumunda oluruz.
Reklamların olmadığı bir dünya özlemi ile…
İsmail Cem Özkan            

14 Şubat 2013 Perşembe

Karanlık, gölgesini Arnavut kaldırımına bırakmış…


Karanlık, gölgesini Arnavut kaldırımına bırakmış…

Ülkemiz tarihi içinde kırılma noktası olarak 12 Eylül tarihi bir nokta görevi görmeye yaşanan olaylar ile bir kere daha kendisini hissettiriyor. 12 Eylül ülkenin alışkanlıklarının ve hedefinin konumunun değiştiği günlerin başlangıcı olarak da okunabilir. Her bir olay ve ayrıntı sizi bir şekilde 12 Eylül günü yaşanan büyük yarılmanın sessiz çığlığına götürecektir.
Yaşantımız ve tarih okuyucuları bir olayı anlatırken 12 Eylül öncesi ve sonrası diye sözlerini biçimlendirirler. Peki, nedir bu 12 Eylül süreci ki ülkenin duruş noktası değişti?
12 Eylül öncesi sol yapıların gücünü denemek isteyen darbe planlayıcıları bir çok olaya kendilerine hizmet eden sivil güçlerden yararlanmışlardır. Gönüllü ülke bekçiliğine soyunan maceraperest bir güruhu öyle bir şekilde organize etmişlerdi ki, onlar olaylarda en ön saflarda olacak ama eylem kararı ve sonucunu hesaplayamayacak kadar gözleri macera aşkı ile kapalı olacaktı. O güruhun bireyleri bir partinin şemsiyesi altından seçilecek ama o seçilenler kimin emri ile hangi olayların aracısı olduğunu anlayamayacak kadar bilgisiz olarak konumlandırılacaklardı. Onlara düşman ve hedef gösterilecek ve o bireyler düşman gördüklerini ülkenin geleceği için yok edeceklerdi. Onlar kendilerine verilen hedefleri nokta atışları ile yok etmeye giriştiler. Korkuyu ülke saffında hakim kılmak için sivillerin oturduğu kahveler tarandı, düşman olarak görülen kasabalar basıldı, grev yapan işçilere saldırıldı. Doğal olarak onlara karşı da bir direniş kendiliğinden oldu. Direnişi örgütlemeye gerek yoktu, çünkü saldırı karşısında durmak demek, örgütlenmek anlamına geliyordu bir anlamda. Ülke bir iç savaş senaryosu gereği cinayetler arka arkaya işleniyor, katliamlar planlanıyor ve uygulanıyordu. O dönemde planlanan her katliam ve cinayet yerine getirilmiştir. Sokaklar korkunun hakim olduğu, cephelerin oluşturulduğu bir duruma dönüştürüldü. Kim neden kavga ettiğini bilmeden, bulunduğu sokağın siyasi görüşünü benimsediğini sananlar, karşı cephede olanlara karşı öfke duymakta ve öfkesini sokak çatışmalarında açığa vurmaktaydı.
Planlar ve doktrinler bir döneme damgasını vurmuştur. Amerika’da yazılan doktrinler Türkçeye çevrilip el altından halka sunuluyor, o doktrinlerin hedefleri yönünde bireyler bir şeyler yapmaya çalışıyor gözüküyordu. Fakat olayların seyri ve sonucu ülkeyi kurtarmak değil, ülkenin konumunu ve tercihini köklü değişikliğe götüren planlamalara hizmet ediyordu. 12 Eylül işte bu planların hayat bulduğu gündür. 12 Eylüle giden yol, kan ile yazılmıştır, cinayetler, katliamlar bu yolun aracı olmuştur. Cinayetleri işleyenler, işletenler ortada olmasına rağmen, o olayların olması için ortam hazırlayanlar her zaman perdenin arkasından gölgesini bu ülkenin toprağına düşürmüştür.
12 eylül öncesi tetikçi olarak kullanılan MHP kökenli sivil faşistlerin işlevleri 12 Eylül günü bitmiş, yerlerine ikame edecek bireyler oluşana kadar küçük bir azınlık hizmet için görevlerini susurluk kazasına kadar sürdürmüştür. Susurluk kazası ve sonrası gelişen olaylar bu hizmet için tutulan MHP kökenli tetikçilerin devletin karanlık yüzünden tavsiyesi süreci olarak okuyabilirsiniz. Çünkü artık onların hizmetine artık gerek yoktur, yeni bir devlet yapısı oluşturulmuş, o devlet yapısının isminin artık resmi olarak ilan edilmesi kalmıştır. 28 Şubat bu devlet yapısının resmi ilan edilmesine giden önemli bir dönemeçtir ve kaçınılmaz ve beklenen bir noktadır. MHP kökenli gladio ve devletin karanlık yüzünde kalan tetikçilerin yapısal değişim sürecini de işaret etmektedir. Balkanlarda yaşanan iç savaşlar sonucu Türkiye kökenli mücahitlerin savaş alanında pişmesi ve eli silah tutan profesyonellerin oluşmasını sağlamıştır. Devletin karanlık noktasında kalanların ideolojik bağı ve dünyaya bakış açısı değişik bireylerden oluşan boşluğu doldurma sürecidir, çünkü ülkede adı konulmamış kirli savaşta eski geleneksel olarak gelen galdio üyeleri artık kontrol edilemez kara paranın üzerinde kendi yaşamalarını kurgulamaktalar. Satın alınan ama nereye gittiği belli olmayan silahlar, paralar, uyuşturucu ticareti ve kirli savaşta at izi it izine karışmış olduğundan bundan rahatsız duyan perde arkasında duran ama ülke topraklarına gölgelerini bırakanların istediği değişim için olanak yaratılmış ve tetikleyici bir durum ortaya çıkmıştır.
MHP kökenli bireyler bugünde can-ı gönülden görev verilmesini bekliyorlar. Devlet için her şeyi yapmaya hazırlar ama devlet onlara bu görevleri vermiyor, çünkü onların yerine yeni devlet yapısına uygun yeni ideolojiye uygun bireyleri çoktan ikame etmiştir.
Balkanlarda deneyim kazanan mücahitler, Afganistan, Pakistan, Yemen, Somali, Filistin… çatışmanın olduğu her yerde Türk kökenli mücahitler olması şaşırtıcı değildir. Amerika’nın arananlar listesinde Türk kökenli mücahitlerin isimlerinin geçmesi tesadüfi değildir, çünkü Türk ırkı adına dünyanın her yerinde savaşmaya aday olanların yerini, dünyanın her yerinde İslam adına savaşan mücahitler almıştır. Bugün Türk ırkı adına Türki cumhuriyetlerde ırk temelinde görüşü olanlar yoktur, onların yerine mücahitler almıştır.
Suriye savaşında ne kadar Türkiye kökenli mücahidin savaştığını kimse bilemez, elbette oraya gönderen ve barikatında bulunduranların dışında. Bir gün elbette orada iç savaş bir şekilde bitecek ve o savaşta tecrübe kazananlar ülkemize geri döneceklerdir. Savaştan dönenlerin elbette yeni bir yaşam kültürü ve duruşu olacaktır. Onları ülke içinde bir şekilde birileri istihdam edecektir, çünkü başı boş dolanmalarına izin verilmeyecek, çünkü bu konuda devlet tecrübelidir.
Savaşta düşman ve düşmanı yok etme üzerine eğitilen ve elleri kanlı olan bireylerin barış zamanında ellerini başka şekilde ve olayların içinde yıkamaya devam edeceklerdir. Devlet karanlık dünyada hareket eden her şeyi kontrol altında bulundurmak zorundadır, aksi halde kendi sonu anlama geleceğini bildiği için ona uygun önlemler almıştır diye düşünüyorum. Çünkü sistem kendisini yok edebilecek kendi evladını yemek zorundadır.
12 eylül sonrası karanlık noktalarda bulunanlar artık başkalarıdır, eskiden karanlık noktalarda bulunanlar ve devamcıları her ne kadar o karanlık noktada olmak isteseler de onlara o görevler şimdilik kaydı ile verilmemektedir. Gönüllü olanlar kirli savaşta ölen askerlerin cenazelerinde örgütlenmiş olsalar da devlet için risk oluşturmamaktalar. Fakat bu demek değildir ki, o gruplar içinden bireyler nokta cinayetlerde failleri yakalanacak şekilde kullanılmayacaklar? Dink cinayeti bu duruma örnek olarak önümüzde durmaktadır.
Çok karmaşık bir süreçte, roller ve ilişkiler sağ kesim içinde dağıtılırken, devletin karanlık noktasında kalanların konumları 12 Eylül ile birlikte ülkenin konumu gibi değişmiştir.
Açılan toplu davalar, uzun gözaltları 12 Eylül döneminde sağ sol ayrımı yapılmadan her kesime uygulanıyormuş gibi gösterildi. Aslında orada devlet yeni rolleri dağıtmaktaydı. Bu yeni dönemde rol alamayacakları aynı hücrede barıştırmak amacı için Türkiyem Türkiyem şarkısı dinletilirken, bir kesim bugün iktidarda olan anlayış kollanmış, güçlendirilmiş, ekonomik ve siyasi olarak yeniden yapılandırılmıştır.
Yeniden yapılandırılan süreçte, kollananlar bugün devletin her kademesinde kendilerine yer bulmuşlar ve rollerini en iyi şekilde oynamaya devam ediyorlar. Çatışmalar, cepheler artık sağ sol değil, başka konularda erk sahibi tarafından yaratılmakta ve yönlendirilmektedir. Bugün iktidar olanların yedek destekçileri arasında 12 Eylül öncesinde sağ ve sol kesimi temsil eden bireylerin yer alması tesadüfi değildir. Sağ ve sol kesim liberal dünya görüşü altında aynı kulvarda buluşturulmuş, erk sahibinin yan cebinde gerektiğinde kullanıma hazır kartlar olarak konumlandırılmıştır.
Yaşadığımız döneme dışarıdan bakan biri için çok karmaşık bir fotoğraf ile karşılaşırlar. 12 Eylül öncesi gazetelerinden solcuların adresini yayınlayan solcu olarak görünen bir grubun o dönemli merkez komite üyeleri bugün karşı karşıyaymış gibi konumlandıklarına şahitlik edebilirisiniz. Aslında onların konumu pek değişmedi, erk sahibinin ihtiyacına cevap verecek şekilde iki ayrı parçada örgütlendiler. Her iki tarafta devlet için çalışmaktadır. Birisi bir davadan içeride olması, öteki arkadaşları onları içeriye atan gazetede köşe yazıları yazması, yurtdışından muhalif ama erk sahibine biat edebilecekleri getirmesi tesadüfi değildir. Her şey devlet içindir. Onlar devlete hizmet etmekteler, fakat devlet anlayışları farklılaşmıştır. Erk sahibini devlet olarak gören ile devleti karanlık noktalarda örgütlü olarak gören arasında ki farktır! Bugün her iki tarafta devlet için çalıştığını ve devletin bekası için mücadele ettiklerini söylerler. Sonuçta 12 Eylül öncesi konumlarını korumaktalar. Bugün solcuların adreslerini gazetelerde yayınlamıyorlar, çünkü tehdit konumunda görmedikleri içindir. Eğer sol güçlü olmuş olsaydı, bu iki tarafın düşman kategorisi içinde sol doğal konumunda olacaktı.
12 Eylül kırılmasına ülkenin karanlık noktasına ışık tutarak baktığımda gözüme çarpanları kısaca değerlendirmeye çalıştım. Tarih elbette bu yaşananları bir şekilde not ediyordur ama tarih için not bırakanların duruş noktaları yaşanan gerçekleri olduğundan farklı göstermekte ve farklı sonuçlara götürebilmektedir. Günümüzde notlar dijital ortamda alınmaktadır ve dijital ortama aktarılan notlar bir virüs saldırısı ile yok edilip, yeniden yazılabilir, kurgulanabilir. Çünkü yeni teknoloji bireysel belleğimizin anımsama sürecini kısaltmıştır. Unutmakta ve kısa sürede yaşadığımız ana uyum sağlamaktayız. Yeni teknoloji ürünlerin peşinden koşarken, neler yaşadığımızı ve çevremizde olanları kaçırmaktayız.
Son söz olarak, yaşadığımız süreç, ülkemizin topraklarına gölgesini bırakanlar tarafından planlı bir şekilde uygulandı ve gelecek projelerini hayata geçiriyorlar. Bizler ülkenin geleceği konusunda iç dinamikler olarak bizler yetersiz ve güçsüz kalmaktayız ve sadece değişimlere uyum sağlamak ve kendimizi korumak için daha da küçülen cemaatlerin içinde yaşamaya zorlanıyoruz. Ülke kurulduğu günden beri dış dinamiklerin etkisi ile değişmekte ve yeni rollerini seçtikleri bireylere uygulatmaktalar. Bizler, ülkemizin geleceği için bir iç dinamik oluşturamadığımız için, sadece ezilen ve seyreden konumda küçük dünyamızda homurdanmaya devam ediyoruz.
Karanlık, gölgesini Arnavut kaldırımına bırakmış, bizler o gölgeyi dahi görecek konumda değiliz. Gittikçe küçülen ve yok olan, küçük çıkarları için geçmişin değerlerini maddi güce döndürmeye çalışan tüketici bireyler olduk, o tüketici bireylerin boş boş gezdiği İstiklal caddesinde bulunan isimsizlerdeniz.

İsmail Cem Özkan

8 Şubat 2013 Cuma

Inishmorelu Yüzbaşı


Inishmorelu Yüzbaşı

Modern zamanlarda hastaneler şehirlerin içinde kalmış ama hala kapalı ve gizemli yönlerin korumaktadır, bugüne kadar ameliyat olanın yakınlarının hiç ameliyatı izlediğini duydunuz ya da gördünüz mü? Dersler ve uluslar arası konferanslar için kameralar aracılığı ile ameliyatların izlendiği bilinmesine rağmen, sıradan herhangi bir vatandaşın ameliyat izlediğini duymadığını ve görmediğini sanıyorum.
Mazbahaneler konusu da aynı ameliyathaneler gibidir, kapalıdır ve çalışanların dışında diğer insanların oraya girmesine pek müsaade edilmez, tek istisna durumu vardır, İslam ülkelerinde ve Yahudi toplumunda kurban bayramı nedeni ile mezbahana sokaklarda kurulur. Kapalı bir ortamda kan akar, parçalanır ve ölüm gerçekleşir. Açıkta değildir. Modern zaman düşüncesi içinde bu görüntüler etik değildir, küçük çocukların kötü etkilendiği vurgulanır.
Modern zamanlarda tiyatro sahnelerinde de bazı kanlı görüntüler ve tecavüz gibi sahneler genelde gözlerden uzak yapılır, imgeler ile sahnede de o görünmemesi istenen hissettirilir. Kapalı bir ortamda seyirciden uzakta ve seyirci rahatsız edilmez.
İstanbul Devlet Tiyatrosu sahnelerinde oynanan ‘Inishmorelu Yüzbaşı’ adlı oyun modern zamanların o sansürlü görüntüleri dışında sahne kan ve kopmuş bacak, kol, kafa ile gerçeğe yakın maketler ile bu var olan anlayışın dışına düşer. Sahnede patlayan silahlar, ölen insanları görmek yadırgatıcı değildir, beni rahatsız eden ‘çok sert’ görüntülerin olması. Beklemediğim bir durumdu, silah patlama uyarısı yapılmıştı ama sahnenin son anının kan ile dolacağını söyleyen olmamıştı. Kara mizah unsuru içinde beklediğin anda, beklediğin bir tavır ile karşılaşmak vardır, fakat burada oyunun sürekliliği içinde o beklenmeyen duruma doğru gidildiğini önceden hissedebiliyorsunuz ama kan ile sahnede bir şova dönüşmesi can yakıcı olmak durumunu korumuyor, sadece modern zamanların yarattığı bir duyguya yerine bırakıyor, sadece tiksinti.
İrlanda’da olay geçmektedir. İngilizlere karşı yapılan bir mücadele vardır, fakat mücadele yapanları aşağılayan bir terör konumuna indiren oyun ile karşı karşıyayız. IRA vb örgütleri İngiliz soyluların bakış açısı içinde izlerseniz oyundan bir çok şeyi algılayabilirsiniz, fakat siz siz olun bir İrlandalı gözü ile olaya bakın tarihin en büyük küfürlerinden biri ile karşılaşabilirsiniz. Terör ortamını yaratan İngilizler değil de sanki İrlandalı bir kasaba gençleri olduğunu düşünebilirsiniz. Özgürlük mücadelesi bir terör olayında indirgenmesi ve devrimci olması muhtemel olan gençler ile İngiliz soylusu gözlüğü ile görmemizi isteyen bir durum söz konusu… bir kasaba / köy gençleri kendilerinde parçalanan örgütlerden parçalanarak kendi örgütlerini kurmuşlar. Gerçi örgüt denemez olsa olsa bir hücre ya da çete denecek bir durumdur, çünkü özgürlük mücadelesi verenlerin bir ideolojisi ve duruşu vardır, duruşu olmayanların oluşturmuş olduğu gruba çete denmesi daha doğru gelir. İrlanda yıllar boyu baskı altında kalmış, sömürülmüş ve sömürge devletin devlet terörü ile karşı karşıya kalmış yerdir. O terör ortamında yetişen gençlerin içinde ideolojik duruşta mücadele edenlerin yanında elbette kişisel veya çete şeklinde menfaat grupları oluşturması kadar doğal bir şey yoktur. O ortamı sömürgeciler yapmıştır, sağa sola savrulan ve para / kariyer için yapmayacakları olmayan gençler (eğitim / öğretimin düşük olması veya yetersiz olması) her türden terör veya anarşi olarak adlandırılan olayların içinde birer piyon olabilirler.  
Inishmorelu Yüzbaşı adlı oyun, bu toplum içinde marjinal konumunda olan bir grup gencin üzerine büyüteç tutarak olayları yorumlamış. Oyunun konusuna kısaca bakarsak; İrlanda’da bir kasaba içinde oluşmuş kasaba örgütü vardır. Kasaba örgütü üyeleri çocukluklarından itibaren birlikte büyümüşlerdir ve hepsi kriminaldir. Birbirlerinden farklı karakterleri olan üyeler zaman içinde parçalanan örgütlerden parçalanarak kendi öz öğütlerini kurmuşlar. Parçalanma o kadar fazladır ki, örgüt denilen şey birkaç bireyin yan yana gelmesi ile oluşur. Terör korkuyu besler. Korku ile hakimiyetini ve gücünü yaşadıkları topluma dayatırlar. Çocukluk arkadaşlarından biri Padraic grup içinde istenmez ve dışlanır. Dışlanan kendi örgütünü kurmuştur. O diğerlerine göre daha yurtseverdir! Gençlere uyuşturucu satanlara karşı mücadele etmektedir ama mücadele ettiği ayrıldığı grubun üyesidir. O bunu bilmemektedir. İşkence yapmakta ve insanlık duygusu olmayan bir canavar konumuna kadar doğaya aykırıdır. Kasabanın diğer terör örgütü bu durumdan rahatsızdır ve Padraic’e bir tuzak hazırlarlar. Padraic’in çok sevdiği ‘arap’ kedi diye bir kediyi öldürürler.
Bu ölümden habersiz olan ve oradan geçen Davey, kediyi sahibine alıp götürür. Sahibi olarak bildiği Donny değildir, Donny’in oğlu Padraic’dir. Bu ölüm olayını nasıl kapatacaklarını düşünürler ama bulamazlar ve ölümü Davey yaptığına kanaat getirir ve Davey bu durumu kabullenir. Padraic bu kedi haberini alır almaz köye geri döner. Ona öldüğü söylenmemiştir, yaralı olduğu bilgisi üzerine gelen Padraic, kendi kedisi yerine başka kedi olduğunu anlar ve o kediyi öldürür. Bu kumpanyayı kuranlar işin içine karışırlar, öldürmek için gelmişlerdir, uyuşturucudan akan parayı kestiği için Padraic öldürülmelidir.  Padraic’e aşık olan keskin nişancı olan köyün kızı ve Donny’in kız kardeşi Mairead o grubun elinden sevdiği adamı kurtarır. Bütün örgüt üyeleri öldürülmüştür… Padraic onları parçalanıp, parmak işaretlerin törpülenmesini ister ve ölenler parçalanır. Bir mazbahane çalışma masası oyun sahnesindedir. Bu arada Mairead kedisinin öldürüldüğünü öğrenir ve öldüreninde sevdiği adam Padraic olduğunu hemen kavrar. Padraic, Mairead ile birlikte marş söylerken Mairead tarafından öldürülür. Onun de cesedinin parçalanmasını ister. Mairead, tek kişilik örgüt üyesidir, çünkü örgüt üyesi olarak sevdiği adamı öldürmüştür.
Oyunun konusu yukarıdaki gibidir, iki bölümden oluşan oyun terörü naletlemek ve çirkin yüzünü ortaya sermek için çarpıcı bir şekilde sahneye uyarlanmış. Komik görünen ama kara mizahın en sert köşeli cümlelerin kurulduğu oyun seyirciyi düşünmeye iteklemeyen, sadece hissetmesini sağlamaya yönelik olarak tasarlanmış gibi geldi. Neden sorusunu hiç sormadan oyunu izleyip her şey sahnede görüyorsunuz. Şimdi kedi yerine başka şey koyun öyle düşünün demiş oyunun yönetmeni tanıtım kitapçığında, o soruyu sorduracak herhangi bir uyarıcı ne yazık ki oyun içinde göremedim. Oyun broşürünü okumayan birinin de bu oyundan terör ve anarşiye duyduğu tiksinti ve saçmalığı bir kere daha güçlendirir ama esas verdiği mesaj İrlanda özgürlük mücadelesi adında mücadele edenlerin ne kadar çıkarcı ve bir kedi için canını veren ama diğer insani duygusu olmayan caniler olarak göstermektedir.
Oyunun teknik açıdan irdelersek, başarılı bir sahne uyarlaması olduğunu düşünüyorum. Müzik, ışık, sahne düzenlemesi ve sahnede bölüm geçişleri akıcı ve rahatsız edici değildi. Her oyuncu kendilerine verilen rolü en iyi şekilde hayata geçirdiler, oyunun içine kendileri tam oturtmuş olduklarını hissettim.
Oyun içeriği konusunda itirazlarımı yazdım ama yönetmeninden en uç noktasında teknik çalışanına kadar emeği geçenlerin başarılı bir çalışması olarak gördüm. Oyna giderken kan tutulması olanların daha dikkati olmasını önceden bildirim yapayım. Onun dışında başarılı bir çalışma olarak gördüm.
Oyunun seçimi konusunda ise belki bu tiyatro tarzının ülkemiz tiyatro yazarlarına ve seyircisine tanıtı için yapılmış olabilir, fakat Brecht’in değimi ile politik bir tiyatro olarak algılayamadım, çünkü politik tiyatro erk sahibine karşı eleştirisi olan tiyatrodur, erk sahibine yönelik eleştiri olmuyorsa o erk sahibinin sesi olması dışında pek anlam ifade edemez. Oyunun içeriği konusunda eleştirilerimi yukarıda yaptığım için tekrarlamıyorum. Terör ortamını hazırlayanlar oyun içinde yok, sadece sonuç olarak görünen küçük bir parçası büyütülerek sahneye aktarılmıştır. Abartılacak ve izlenmesi gereken bir oyun olarak algılamadım. Sadece oyun yazım tekniği açısından izlenmesi gerekli…
İsmail Cem Özkan
http://www.galatagazete.com/o/index.php/sanat/tyatro/6567-inishmorelu-yuezba.html

22 Ocak 2013 Salı

Dar ayakkabıyla yaşamak


Dar ayakkabıyla yaşamak
Bir fabrika, gittikçe küçülen bir iş yeri. İşyerinin patronu fabrikayı kapatmak istemektedir, çünkü işyerinin zarar ettiğini bildirmektedir. Ömürlerini fabrikada geçirmiş bir avuç işçi bu duruma karşı koymaktadır. İşyerlerini savunmaktadırlar. Greve gitmişlerdir ve uzun zaman grev içindeler. İşçiler fabrikalarını ellerinden alacağını korkarak işyerini karmaşık bir ağ ile savunma konumuna getirmiştir.
Ayakkabı fabrikasının son işçileri birbirlerine tutunmak zorundadır, birlikte başarabileceklerdir, bireysel kurtuluş fabrikanın kurtuluşu olmayacağını bilmekteler. Beş işçi fabrikayı işgal etmiş, uzun süredir grevdeler. Son yedi günü açlık grevine başlamışlardır ve sağlıkları iyi değildir. Kamuoyunun artması ile işveren görüşmek onun yerine için aracı bir kurum ile anlaşmış, işçiler ile görüşmeler devam etmektedir.
Aracı kurum yeni bir tv kanalı kurduğunu, o yüzden görüşmelerde aksama olduğunu bildirir ve işçilere bir tv programı önerisi ile gelir. Sesinizi ekranlar aracılığı ile tüm dünyaya duyurun ama bunu bir yarışma “formatı” içinde yapacaksanız der. İşçiler buna evet derler ve fabrika bir tv stüdyosuna dönderilir.
İşçiler birbiri ile yarışmaktalar. Yarışma birlik olanların duygusal ve inanç parçalanmasını getirecektir. Bir tv klasiği olarak sunulan yarışma programı, işçilerin kapalı kalan duygularını da ortaya çıkarmıştır. İşçiler trajedilerini ve dramlarını kamuoyu ile paylaştığını sanar ama oyunun sonunda anlaşılacağı üzere bu bir oyundur. Aslında ne tv vardır ne de yayın. İşçiler birer birer ölür ve oyun bitmiştir.
Karamizah yazarı Duşan Kovaçeviç oyunu kaleme almış, Bilge Emin dilimize kazandırmış. M. Nurallah Tuncer sahneye uyarlamış. Bora Seçkin Steva rolundedir. Steva işyerinin en eski işçisi ve grev gözcüsüdür. Grevi aynı zamanda yönlendirmektedir. Zlata, İsa, Veseli, Rada rollerini sırasıyla; Müge Akyamaç, İbrahim Can, Nihal Alpteki, Yeliz Gerçek canlandırmaktadır. İşveren ve işçiler arasında aracı olarak gelen kurumun temsilcileri Maldiv Bey ve Menejer rollerini ise sırasıyla; Tankut Yıldız ve Bennu Yıldırımlar oynamaktalar.
Oyuncular kendilerine verilen her rolü başarı ile gerçekleştirmiştir. Fakat ses düzeninde aynı şekilde başarı söz konusu değildir. Sahne tu oyun tasarımı ve düzenlemesi için uygun olmuş ama turneye çıkma gibi bir durum olduğunda sahne düzenlenmesi her sahne için ne kadar başarılı bir şekilde uygulanacağını düşünmeden edemedim. Işık ve efektler başarılı gibi tiyatro için olmazsa olmazları başarılı gibi durmuş olsa da sanki bir şeyler eksik gibi geldi, çünkü oyun akışında seyirciyi hep uyanık ve dikkatli bırakacak uyarıcılarda eksiklik hissettim. Konunun dolaylı anlatımı belki buna neden olmuş olabilir, belki de ses düzeninde bir yüksek dijital ses, bir doğal ses arasından gidiş gelişler olmuş olabilir.
İşçilerin hepsinin ölmüş olması ve cennette buluşmaları ile sonlanır oyun. Cennette buluşurlar, çünkü okudukları bir mayıs marşı ve oyunun başından beri işlenen Hıristiyan bakış açısı bu şekilde bakamımıza neden olmaktadır.
Dar ayakkabıyla yaşamak oyunu tiyatro seyri açısından keyifli, güzel bir oyun olarak sahnelerdeki yerini almıştır. Vakti olanların bu yuna gitmesini tasfiye ederim, en azından bir mayıs marşının farklı bir yorumunu dinlemek büyük bir keyif verici durumdur.
Zamanımızı ve işveren - medya ilişkisini karamizah eseri olarak sahnede görmenize olanak sunmaktadır. Medyanın nasıl gerçeği yok ettiğini ve gerçeğin üzerini örttüğü ile karşılaşırsınız. Medyanın rolü ve paranın emrinde her türden hizmet verebileceğini sahne üzerinde oluşturulan karikatür içinde görebilirsiniz.
Oyuna adını veren ayakkabı konusunu kısaca açıklayayım, ayakkabı presleme bölümünde çalışan işçi, iş güvenliği olmadan çalışm aktadır ve orada soluduğu hava onu  tiner çekmiş gibi uyuşturmuştur. Ciğerleri tahrip olmuş, hastalanmıştır. Meslek hastalığı olarak kabul edilecek bir şeydir ve o hastalığı yaratan ortam işverenin sorumluluğu altındadır. İşveren daha çok kar için, işçinin hayatını önemsememiştir. İşçi evine götüreceği ekmek için orada çalışmak zorundadır. Greve başlamadan önce ayağına prese ile ayağını yapıştırmıştır. O ayakkabı ayağındadır ve ayağını sıkmaktadır. Rahat yürüyememektedir.
İsmail Cem Özkan

Dünya; bu ülke topraklarında buluşsun!



Dünya; bu ülke topraklarında buluşsun!

Bir Zamanlar Anadolu'da Ermeniler / Yunanlar (Rumlar) / Yahudiler vardı diyoruz, gerçi çok küçük bir nüfus hala var ama gidenlerin yanında yaşayanların sayısını hiç önemi yok gibidir, çünkü artık yoklar…
Yaşadığımız zaman dilimi içinde kaç kişi bir Ermeni, Yunan (Rum), Yahudi ile tanışabilecek kadar şanslı?
Şanslı olanların geçmiş anılarında yerlerini çoktan almış… Bir de bir arada yaşayanların kapısını halkları birbirine düşman yapan politikaların kirli elleri henüz çalmamış demektir. Şansları devam ediyor, o şanslı insanlar toplumumuzun artık istatistik rakamları içinde yerleri bile yok denecek kadar az...
Şimdilerde aramızda olan ve bir arada yaşadığımız Aleviler ve Kürtler içinde biz zamanlar vardı demek istemiyorum, bir arada yaşamak istiyorum… Hatta gidenlerde bu ülkeye geri dönsün, hiç yolu bu ülke toprağından geçmemişler de gelsin...
Dünya; bu ülke topraklarında buluşsun!
Bütün dinler, diller, renkler bu topraklarda yaşamış olsa; acaba, bu çeşitlilik / zenginlik Anadolumuza ne katacaktır?
Elbette zenginleşeceğiz, dünyaya bakış açımız genişleyecektir. Olduk olmadık durumları inat haline getirip, bir birimizi zorlamayacağız. Bir birimizi anlayacağız, anlamak için mücadele edeceğiz. En önemlisi her ev, her rengi içinde barındıran bir dil, kültür, inanç zenginliği içinde bereket yağacak.
Anadolu tarihi içinde yaşamış Hititliler bunu başarmışlardı, o dönemin iletişim koşulları içinde... Bir kaç tanrılı ülkeyi 100 tanrılı ülke konumuna getirmişlerdi...
Hititlilerin yaratmış olduğu medeniyetin izlerini günlük yaşantımızda görüyoruz … görmekle kalmıyoruz, geliştiriyor, ve büyütüyoruz.
Günlük yaşantımız içinde kullandığımız kelimenin, bir davranış biçiminin kökünü hiç merak etmeden, doğalmış gibi algılıyor ve bilinçaltında kabul ettiğimizi yaşantımız içinde uygulamaya devam ediyoruz. Bugün kaçımız Hititlerin kullandığı bir cümleyi hala kullandığımızı, Anadolu Selçukluların kullandığı devlet yapısını hiç bozmadan kullandığımızı düşünüyoruz. Urartu, İon… kadim devletler, kadim kültürler, kadim sokakların izlerini bugün İstanbul’un sokaklarında yaşadığını, toprağın altından her an çıkacak “kulağı uzun Milas” diye bağıran bir sesin yükseldiğini duyuyoruz. “Kral çıplak, kral çıplaaak!” diyen çocuğun sesini bugün kaçımız duyuyor.
Bugün evlerde masallar anlatılmıyor, masalların yerini global maslalar almış, onların yapılmış çizgi filmlerini çocuklarımıza izletip uyutuyoruz. Onların kitaplarını, onların çizerlerin hayal dünyası içinde çocuklarımıza sunuyoruz, yok oluyoruz, yok ediliyoruz.  
Tek dilli, tek kültürlü, tek markanın tüketildiği bir evrene doğru yol alırken, bizler hala bir arada yaşadığımız kültürlerin hayallerini yok etmemişken, içimizde ki öteki olarak kabul ettiklerimizi düşman görüp yok etmeye çalışıyoruz. Yok ederken yok oluyoruz…
Artık aramızda yaşamayan kültürlerin izlerinin, günlük yaşantımız ve eğlence dünyamız içinde yaşadığının kaçımız farkında? Dinlediğimiz müziklerin, halk oyunlarının kaçı bu ülke topraklarını terk etmişlerin olduğunu biliyoruz?
Bir arada ve her rengin, düşüncenin, dilin yaşadığı bir evrende insanlık geleceği umut içindedir, onların yok olduğu yerde karanlık hüküm sürecektir ve insanlığı yok edecektir. Geleceğimiz için; bütün kültürlerin bir arada yaşadığı, yaşatıldığı bir ülkeyi yaratmak ve yaşatmak elimizdedir.
Bugün, Kürtleri ve Alevileri bir zamanlar diye başlayan cümleler ile sözcük kurmak istemiyorum. Onlar ile birlikte, göçmüş, yok edilmiş kültürleri de buraya davet ederek bir arada yaşamak istiyorum.  
İsmail Cem Özkan

19 Ocak 2013 Cumartesi

Gidenin arkasından…



Gidenin arkasından…
Ölülerin arkasından hep güzel sözler ile bahsedilmesini bekleyen saf vatandaşlarımız vardır ama genelde ölüler suçludur. Her ölen bir anlamda suçunu ölerek ödemiş kabul edilir ve o suçu gerçekten üzerinde taşıyan suçunu ölen birinin üzerine atarak vicdanını rahatlatmıştır, toplum önünde yeni bir beyaz sayfa açma imkanına kavuşmuştur.
Ölülerin arkasından kötü sözlerin söylenmesi gün geçtikçe artarak devam etmektedir, ekranlar önünde, politik sahnede boy gösterenlerin arkasından her türlü sevinç çığlılıkları atılabildiği gibi, gözyaşları ve kahramanlık söylemlerine de karşılaşabiliyoruz. Çelişkili bir durum gibi görebiliyoruz bu durumu. Aslında bu çelişkili durumu bizler binlerce yıldır zaten yaşamaktayız ama sosyal medyanın yaygınlaşması ile artık oturma odamızda, çalışma yerimizde ve sokakta çıplak göz ile karşılaşır olduk. Hiç beklemediğimiz çevremizdeki insanlar kutupların en uçlarında duygularını özgürce ve sanal ortamda yansıtmaktadır.
Sosyal medya ya da kapalı bir ortamda kişiler kendilerini yenilmez, bileği bükülmez gibi bir özgüven ile dünya benim etrafımda dönüyor edası ile çevresine her türden üst sesten seslenebilmekte ve içindeki hıncı, çığlığı özgürce dışarıya vurabilmektedir.
Geçenlerde bir arkadaşım (Atilla Atala) bir örnek ile bunu bize anlatılmıştı. Ona göre; sokakta bir insan diğerine çarptığında, ayağı takıldığında özür diler ve diğeri sorun yok diyerek o an yaşanan durumu önemsemeden geçer gider, kısaca sorun yapmaz. Ama bir arabada ise biraz diğer araç yakınında geçtiğinde şoför koltuğunda oturan ağza o güne alınmayacak cümleler rahatlıkla dökülür, bir de araç durduğunda gözü kapalı olarak gider sürücünün yakasından yapışır. Atilla’nın gözleminde olduğu gibidir sosyal platformlarındaki tepkiler. Kapalı bir ortamda aklına gelecek ilk şeyleri düşünmeden sarf etmekte ve bilinçaltında ki duyguları çıplak olarak dışarıya yansıtmaktadır.
Yaşadığımız ülkede iktidar cepheleşmeler ile iktidarını korumakta ve cepheleşme ve ülke içinde kategorize edilme sürecinde atom parçacığına kadar indirildiği yerde bireyler kendilerini bir yere koyamamakta ve çıkarların olduğu yönde duygularını ifade etmektedir. Elbette bu işten çıkar uman bir iktidarın hakim olduğu yerde başka şey beklenmesi bana garip geliyor... Cepheleşme ile iktidarını koruyan ve bu anlayışı destekleyen liberal düşünce bu ayrışmayı besliyor ve büyütmeye devam ediyor... Bu bir yazgı değil, parçalanmanın bir göstergesidir, bir arada yaşama yerine ayrı yaşayalım ve bir birimize karışmayalım anlayışının ürünüdür ve sonuç olarak iktidar mücadelesini ve iktidarda kalma hırsının yaratmış olduğu bir sonuçtur.
“Ölünün arkasından konuşulmaz” gibi söylemde bana saçmalık olarak gelir, çünkü adam yaşarken her türlü puştluğu, üçkağıtçılığı yapsın, öldükten sonra kahraman… Öyle şey olur mu? Elbette her insan, arkasından ne konuşulacağını yaşarken belirler ve o konuşma olur... Dönek, hain, üç kağıtçı, hırsız, yavşak vb. cümleler yanında bunun karşı cümleler de kurulması kadar doğal bir şey olamaz, çünkü çıkarları kimin neredeyse; oradan durur bakar ve ona göre yorumlar...
Her insan bir anlamda üçkağıtçı, dönek, hain, yavşaktır, terside doğrudur. Ama bu gerçekliği çoğunluk söyledi diye kişiler öyle olmuş olmaz... Tarih kişileri gerçek yerinde zaman içinde konumlandıracaktır, o da elbette hakim görüşün doğrultusunda olacaktır. O yüzden bırakın zaman geçmesini bekleyin...
Örnek olarak Ecevit’i ben bugün “hayata dönüş” operasyonu ile anmama kimse engel olamaz... Ama adamın sosyal güvence ve işçi hakları açısından bakmış olsaydım, çalışma bakanı olduğu dönemi farklı yorumlamam gereklidir. Aynı şekilde Maraş, çorum, Sivas olayları sırasında tavrı ve devrimci ve Alevilere yönelik bakış açısını da yorumlamam durduğum noktaya göre değişir. Ecevit kişiliğinde olduğu gibi her durduğum nokta bana farklı bir yüzünü ortaya çıkarır, ama edebiyat dünyasının içinde şiir açısından bakarsam o Ecevit’i duygulu, ince yürekli biri olarak da görebilirim.
son yaşanan bir gazetecinin ölümü üzerine sosyal medyada yaşanan tartışma ve bu tartışmayı anlamayanlar için bu kadar uzun bir cümle kurmak zorunda kaldım. M. Ali Brand ise helalığını Erdoğan’dan almış… Erdoğan bir erk sahibi olarak bırakalım güzel sözler ile ansın, bundan doğal bir şey olamaz, çünkü Erdoğan çıkar ilişkisi içinde anlaşılır bir birliktelik ve yandaşlık konumunda olmuşlarıdır. Gazeteci mesleğinin en kötü tarafı bir erk sahibinin kolları arasından dünyaya bakmaktır ve o açıdan bakan bir gazetecinin arkasından güzel ve çirkin sözler duymak kadar doğal bir şey yoktur.  Güzel ve çirkin sözleri söyleyenler kendilerince tercihlerini yapmıştır ama ölen insan tercihini yaşarken ortaya koyar...
Bugün Dink cinayetinin üzerinden tam 6 yıl geçti, onun cinayetini karanlıkta bırakan bir iktidar hala iktidar, azmediciler hala bu toplumda yaşamaya devam ediyor ve toplum mühendisliği alanında projeler hala geliştirilmeye devam ediliyor... Onların hakim olduğu toplumda, sıradan bir vatandaşın ölen birinin arkasından ne konuşmasını bekliyorsunuz?
Cepheleşme ve toplumu atomize eden parçalanmalar arasında bireyler çıkarları neredeyse o yönde duygularını sergilemeye devam ederken, sosyal paylaşım ortamında sansürsüzce bulunduğu çevreye uygun cümleler kurmaya devam etmektedir.
İsmail Cem Özkan

18 Ocak 2013 Cuma

Karanlığın içindeki sessiz sır…


Karanlığın içindeki sessiz sır…

Karanlık bir dönem, karanlık dönem içinde savaşlar, iktidar kavgası, hırs ve kendisini kanıtlama ve tanımlama sürecine tarihin defterlerinin üzerine düşen kara lekelerden öğrenmekteyiz. Tarih bize kara dönemleri anlatırken, yandaş yazarların yanında karşı görüşte olanlarında notlarını iletir ve bizler o tezlerin arasında gerçek yaşamı yakalamaya çalışırız.
Tarih bir bilim değildir, eğer bilim olsaydı olayları gelin hep birlikte sağlamasını yapalım, bir kere daha aynı ortamı yaratıp deneyelim, aynı şeyler olacak mı diye sorabilirdik, ama değil, onu yapacak ne gücümüz, ne imkanımız ne de hayal gücümüz vardır. Aslına bakarsanız hayal gücümüz vardır, o dönemlere ışık tutan oyun, roman, öykü metinleri bir anlamda o dönemin bilinen ama bilinmeyen duygularını günümüze yansıtır. Elbette bire bir ne duygu olacaktır, ne de olayların gerçek akışı. Sanat eseri içinde değerlendirecek ama o dönemi merak edenler için açılan bir kapı işlevi görecek metinler olacaktır. Merak edenler tarihçilerin yazdığı ve karşılaştırmalı tarih içinde o dönemi anlamaya çalışacaktır.
İngiltere karanlık çağını yaşamaktadır, henüz barbar olarak gördükleri, Hıristiyan olmayan pagan inançlı Vikingler ülkenin kuzeyinde yaşamaktadırlar. Sürgünler, cezalar ve kişilere sorulmadan verilen kararlar. Kararlara uymak zorunda olan ve adı dahi okunmayan kadınlar. Elbette bu kadın bir prenseste olabilir. Nitekim Fransız Prenses Ymma öyle biridir ve sürgüne geldiği İngiltere’de daha adımını atmadan evlendirildiğini vardığında öğrenecektir. İngiltere’nin kuzeyinde yaşayan Vikinglerden Silence’e ile evlenmek zorundadır. İki insan bir birlerini ne tanımaktadırlar ne de daha önce birbirlerini görmüşlerdir. Kral karar vermiştir ve kararı yasadır. Karardan ne kral vazgeçebilir ne de başkası.
İki insan ve çevresi bu işin yani evliliğin olup olamayacağını henüz tartışmaya veya düşünmeye zaman bulmadan bir olaylar zincirinin içinde kendilerini bulurlar. Olaylar kralın yatak odası ve aynı zamanda kabul odasıdır, çünkü kralın bir çok korkusu ve batıl inançları vardır. O inançlarından dolayı (ölüm ve düşürülme korkusu) yatağından çıkmamakta ve o dönemin kirliliği içinde yaşamaktadır. O dönemlerde krallarda dahil olmak üzere insanlar banyo yapmazlardı, yılda bir ya da iki defa banyo yapmaları doğal sayılırdı. Kir, koku İngiltere’nin her yerinde hakimiyetini korumaktaydı, bu kirliliğe iktidarın çevresi ve kendiside dahildi. Politikanın kirliliği bugün dahi devam ettiğine göre o kirlilik oradan bugüne kalan bir miras olarak düşünebilirsiniz.
Roger bir papazdır ve kilisenin içinde birbirlerini tanımayan iki insanın buluşmasına aracılık yapar, iki yabancı insan birbirlerini orada görür. Sürgüne gelen Ymma, evleneceği adam Silence’yi görünce gözlerine inanamaz, çünkü henüz 14 yaşındadır ve sakalları dahi yok parlak bir çocuktur. Yaşı ondan büyüktür ama kral karar vermiştir, uygulanacaktır. Kilisede evlilik töreni yapılır ve ülkenin kuzeyine doğru kara yolu ile çıkacaklardır ama ilk geceyi ve kanlı çarşafı göstermek zorundalar. O gece baş başa kalan yeni evliler bir gerçek ile karşılaşırlar, çünkü her iki tarafında haberi olmayan bir şey olur. İkisi de kadındır.
Silence yıllar öncesi yani doğumundan sonra annesinin onu erkek gibi yetiştirdiğini ve adını sessizlik adına gelen Silence koyduğunu yeni durumuna bakarak anlar. Kuzey’de kadın olmak demenin ne olduğunu annesi çok iyi bilmektedir ve erkek çocuğun önemini de! İsimin içinde bir mesajı taşır yıllar boyu Silence, kendisinin de haberi olmadan. Erkek ve kadın arasındaki farkı bilmeden, ilk buluğ çağından ve o anlık yaşadığı duygular ve hayallerine rağmen bilmeden yaşamıştır. Rüyasında bir erkeği gördüğünde yaşadığı cinsel arzunun anlamını artık anlamıştır. Neden bir erkek ile rüyasında öpüştüğünü idrak etmiştir.
İlk gece içinde Ymma’nın da bir sırı vardır, o da kardeşi tarafından cinsel tacize uğramış, hatta ırzına geçilmiş olduğu içinde kız değil, kadındır. İlk gece büyük bir sırı ve yeni bir sözleşmeyi içinde barındıracaktır. İkisi arasında sessizce bir sözleşme imzalanmıştır ve o sır birlikte yaşadıkları sürece sessizlik içinde yaşayacaktır.
İlk gecenin sonunda geleneklerin işlevleri yerine getirildikten sonra kara yolu ile kuzeye doğru yola çıkarlar. Bu arada kralda kuzeye sefer düzenlemek için ordusunu harekete geçirir ve o da deniz yolu ile kuzeye sefere çıkar.
Kuzey ülkesi coğrafyası, yolarlı zordur, kışa doğru gidilen zaman diliminde yağmuru, fırtınası eksik olmaz. Kasabaların içinden gitmek uzun olacağını düşünen Silence ve Ymma çifti, arabayı çevre yollarından ve durmadan ilerleme kararını alırlar ve hızlı bir şekilde kuzeye varmak için durmadan yol alırlar.
Arabanın sürücüsü Eadric, Ymma’nın hizmetçi köle kızı Agbes, Papaz Roger ile birlikte atlı bir araba ile yol alırken, Silence rüyalarına giren erkeğin Eadric olduğunu anlar. Eadric ise Ymma ile birlikte olma hayali içindedir, fırsatını bulduğunda yanaşmakta ve duygularını cüretli bir şekilde göstermektedir. Papaz ve hizmetli arasında ise yakınlaşma yol süreci içinde oluşmaktadır, hatta bir ara, araba tekerliği çamura saplandığı zaman içinde bir arada olurlar.
İlişkiler karmaşıktır, beklentiler ve yaşananlar bir biri ile ilişkisi yok gibidir. Kral bu arada kuzeye onlardan önce varmış ve toplu cinayetlere imzasını atmaktadır. Kuzey İngiltere’nin kesin buyruğu altındadır. Cinayetler onu açıkça yansıtmaktadır.
Silence memleketindedir, tanıdığı köyünde, ormanındadır ama cinayetlerin suladığı toprakları görür. Bir süre sonra kralı da görür ve onun esiridir. Kral boşanmış bir kadın ile evlenemeyeceği için Silence’nin öldürülmesini emreder ve bu sayede Ymma ile evlenebilsin. Ymma ilk gördüğü andan itibaren vurulmuş ve onun ile evlenmek için sanki bu seferi yapmıştır. O korkuları gitmiş, kendisine güvenen biri olmuştur. Papazın vaazı onu güya yeniden canlandırmış, kendisine gelmiştir.
Silence bir yardan aşağı atılmıştır. Kral düğün hazırlıklarına başlamıştır. Papaz bu arada Silence aramış, bulmuş, iyileştirmiş ve kadın olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ymma’ya tutulmuş olan Eadric kralı öldürmek üzere harekete geçer veee olayın sonunu artık yazmayayım değil mi?
Tarihin bir döneminde yaşanmış bir olay, kendisini bulmak için yola çıkmış ama doğduğu yerde kendisini ve kimliğini bulan ve açıklayan Silence, sessizliğini bozmuştur. İnsan olmanın aslında bir bedenle değil, içsel benlikle ilgili olduğunu sergileyen bir oyunu sahnede canlandırıldığına şahitlik ettik.
Kara mizahın ince kıvrımları içinde, ışık, ses, dekor ve efektlerin en iyi şekilde kullanıldığı bir oyuna, oyuncular, yönetmen, kısaca tüm çalışanların emeği ile karşılaştık. Her bir anın iyi düşünüldüğü, izleyiciye sırıtmayan, izleyicisini ciddiye alan bir anlayış ile sahnelendiğini oyunu izlerken hissettim.
Oyun içinde yan rollerde olan ama sahnede sürekli olan koro, sahne düzenleyici konumunda olan, efekt yapan, izleyen, oynayan ekibinde büyük başarısına şahitlik ettik, çünkü sahne içinde sahne değişimleri bu hızlı, yerinde ve hatasız iş yapan ekip tarafından başarı ile gerçekleştirilmiştir. Onların başarısı aslında oyunu daha keyifli hale getirmiştir. Şimdi diyeceksiniz ki, oyunda başrol oynayan ve başından sonuna kadar hep sahnede kalan sanatçılar hakkında bir şey söylemeyecek misin? Söylemez olur muyum; müthiştiler. Her biri mükemmel oynadılar. Oyun sahnedeyken, izleyici İngiltere’de kralın, kilisenin, köy meydanının içinde sessizce izlemek ile meşguldü.
Fırsatı olanlar, tiyatro eğitmeni, profesörü, Kenter tiyatrosunun öğrencisi, çalışanı Mehmet Birkiye yorumunu kaçırmamalarını öneririm.
İsmail Cem Özkan
SESSİZLİK 
Yazan : MOIRA BUFFINI 
Çeviren : SERDAR BİLİŞ |
Yöneten : MEHMET BİRKİYE
DEKOR TASARIMI
EFTER TUNÇ
GİYSİ TASARIMI
ŞİRİN DAĞTEKİN YENEN
IŞIK TASARIMI
ÖNDER ARIK
MÜZİK
ÇAĞRI BEKLEN
DRAMATURG
M. MELİH KORUKÇU
DANS DÜZENİ
ALPASLAN KARADUMAN
YÖNETMEN YARDIMCISI
KUBİLAY KARSLIOĞLU
ASİSTANLAR
YİĞİT ÇELİK – TUĞRUL KARANFİL
OYUNCULAR
NİMET İYİGÜN
OYA OKAR
SÜLEYMAN ATANISEV
FUNDA ERYİĞİT
MÜNİR CAN CİNDORUK
SAVAŞ ÖZDEMİR
KORO
YİĞİT ÇELİK
TUĞRUL KARANFİL
SUZAN SABANCI
GÖKÇE AKTAŞ
CAN BORA
FERHAT AKGÜN
ÖMER UTKAN