15 Mart 2013 Cuma

İşbirlikçiler ve fırsatçılar!


İşbirlikçiler ve fırsatçılar!

“Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.”
Ahmet Arif

Geçiş dönemlerinde her toplum değişim karşısında direnemez, bir şekilde olumlu ya da olumsuz yönde değişimler geçirir. Batı dünyası içinde hayal kurarken, bir anda (30 yıldan fazla süren bir süreçte) Ortadoğu ülkesi olmaya doğru hızlı bir şekilde çöl kumları gibi savrulurken, her bir parçacığın yerli yerinde durması ve değişim karşısında direniş göstereceğini sanmak saflık olur.
Geçmişin sol söylemlerini kullanarak bugün sağ liberal çizgiyi sol gibi gösterenlerin olduğu gibi, Kürt ulusal mücadelesinin kazanımlarından faydalanmak için bir anda annesinin ya da babasının ya da onlara bir bağı olanların Kürt soyundan olduğu gerçeğini yakalayanlarda bu çöl rüzgarı içinde savrulmaya devam ediyor.
Her toplumun içinden itirafçı, sağcı, solcu, fırsatçı ve işbirlikçi çıkması kadar doğal bir şey yok. Çünkü toplumlar homojen olamaz, heterojendir ve dış etkiye dışarıdaki ışıklı hayata eğimli bireylerini içinde oluşturur, geliştirir ve hatta korur. Toplumun içten içe çürümesinin temel nedenleri içerisinde, işbirlikçi tutum içinde olanların katkısını küçümsemek ve o işbirlikçilerin göreceli başarılarını büyüterek veya görmezden gelerek toplumun içinde barınmasına ve gelişmesine olanak vermektir.  
Bugün sol düşüncenin hakim olduğu topluluklar veya cemaatler otuz yıl öncesi aidat duygusunun zayıflamasının temelinde bu işbirlikçileri kendi içlerinde barındırmaları ve onların elde etmiş olduğu maddi ya da manevi kazançlarını paradigmalarında kullanmaya çalışırken, kullanıldıklarının farkında olmalarından kaynaklanıyor.
Toplumun temeline oynamak istiyorsanız, o toplum içinde işbirlikçiler bulun ya da yaratın. Onlar size o toplumun tüm bireylerini olmazsa da büyük bir bölümünü getirecektir. 30 yıl içinde Ortadoğu ülkesi olmamızın temelinde bu işbirlikçilerin iş bilir müdahalelerini görebilirsiniz. Sol örgütlerin ve yapıların toplumsal olmamasının temelinde bu işbirlikçilere gösterilen güven ve adam yerine koyma yattığını görebilirsiniz.
Erk sahibi, toplum içinde aydın veya önder olduğunu gördüklerini işbirlikçi yapabilmesi için maddi ve manevi araçları / kişinin zayıf yönlerini ve aile bağlarını bilerek kullanır ve kendisine daimi ya da geçici olarak bağlar ve işi biter bitmez o işbirlikçileri unutur. Geçici olarak adam yerine konmuş yarı aydın ya da önder kişiler ise tarihin çöplüğünde yerlerini almışlardır ya da almaya devam edeceklerdir. Bunları bilen Gandhi işbirlikçiler ile mücadele ederek bağımsızlık yürüyüşüne başlamıştır. Dayak yiyin ama işbirlikçi olmayın der. Dayaktan kurtulmak için işbirliğine başlayan birinin yapmayacağı (kendi toplumuna) kötülük yoktur.
Ülkemiz içinde bazı eski solcu gibi görünenlerin bugün erk sahibinin ihtiyaçlarına cevap veren açıklamaları karşısında savunma konumunda olunmasını anlamıyorum, çünkü erk sahibinin lehine davrananların işbirlikçi olduğunu ve geçmişlerinde de işbirlikçilik yönlerinin saklı olduğunu araştırarak bulabilirler. Hiçbir kişi bir anda işbirlikçi olamaz, işbirliği için ortam hazırlanır ve ortamın sonucu ortaya çıkarlar.
Sol liberal olduklarını söyleyenlerin çoğu zaten hiçbir zaman solcu ve Marksist olmamışlardır. Geçmişte Marksizm bayrağını üstüne örtenler, bugün erk sahibinin bayrağını üstüne örtüyorlar. Olan aslında bundan ibarettir.
Erk sahibi bilir, onların işbirlikçi olduğunu, gereği görüldüğünde ilk kullanılacaklar arasında hazır olarak yedekte tutar. Erk sahibinin yan cebinde her zaman işbirlikçi birilerinin ya da kurumların olması kadar doğal bir şey yoktur.
Bugün en korkuncu ve tehlikeli olan ise; geçmişte erk sahibinin yan cebinde olanların, sol içinde hala söz söylüyor olması ve onların medyası içinde köşelerinden görüşlerini açıklıyor olmasıdır. İstanbul 2010 projesi gibi bir çok işbirlikçi projeler içinde proje yapıp erk sahibinden maddi destek görenler, referandumda konumları ve duruşları itibarı ile popüler kültür içinde (bir ara ve halen bulunanların) aktif şekilde yararlanmış olanların sol içinde itibar görmesi solun içten içe çürüdüğünün kanıtından başka bir şey değildir.
Fırsatçılar her zaman ortamın bulduklarında fırsattan yararlanırlar. Her fırsat uzun vadeli olmaz, bazen kısa vadeli de olur. Fırsatlardan yararlanmak liberal düşüncenin temel yapısı içinde vardır ve Marksist düşünce ile taban taban zıttır. Bugün fırsatçılık uyanıklığı yapanlar bir anlamda işbirlikçiler kategorinin içinde yerlerini almışlardır ve ortam hazır olduğunda işbirliği yapmaktan çekinmeyeceklerdir.
İsmail Cem Özkan

Not: Taraf Gazetesi ve Aydınlık Gazetesinde yazanların solcu olduğunu düşünmek kadar aptalca bir durum yoktur, her ikisinin ortak kulvarı güçlü devlet anlayışıdır. Arlarındaki fark ise devlet tanımı içindedir. Yoksa birbirlerinden farkları yoktur. Sonuçta bugün Taraf gazetesinin genel yayın yönetmenliğine eski bir aydınlıkçının gelmiş olması tesadüfi değildir.
Soldan çark ettiğini söyleyen tarihçi Halil Berktay tarihinde ne zaman solcu olmuş? Aydınlık gazetesi ve yazarları ve de partisi solda hiçbir zaman yerini almamıştır. Almış olsalardı acaba 12 Eylül döneminde solcuların isimlerini gazetelerinde yayınlayarak bir anlamda muhbirlik yaparlar mıydı? İşbirlikçiliklerinde strateji değiştirmiş olmaları onları işbirlikçi konumunu ortadan kaldırmaz.  Radikal gazetesi gibi solda durduğuna inandırılan gazetelerde köşelerini cilalayıp yazı yazanların ne kadarı gerçekten solcu, gerçekten ne zaman solcu olmuşlardı? Bugün gerçek anlamda sol medya var mı, işbirlikçisini içinde taşımayan??? 

14 Mart 2013 Perşembe

Zengin mutfağı


Zengin mutfağı 
Vasıf Öngören, Brecht tiyatro anlayışının Türkiye’deki en önemli temsilselcisinden biri olarak kabul edilir, çünkü dünyaya bakış açısı ve tiyatro için kullandığı teknikler bir birine yakındır.
Vasıf Öngeren yerelden evrensele ulaşabileceğini bilir, o yüzden konularını tarihin önemli kırılgan noktalarından alır ve oyunun oynandığı zamana uygun düzenlemelerin yapılabileceği esneklikte kurgular. O yüzden Zengin Mutfağı adlı oyunu her ne kadar 1970 yıllarında geçmiş olsa da oyunu yeniden sahneye koyacak biri için esnek ve uyarlanabilecek geçişleri oyunun metni içinde bulunur. Sınıf çelişkisi devam ettiği sürece oyun zaten günceldir ve her an yaşanan zamana mesajını iletir.
Zengin Mutfağı yıllar sonra yeniden sahnede canlandırılıyor. Bu sefer Vasıf Öngören’nin kızı Aslı Öngören sahneye uyarlamıştır. Aslı Öngören, oyunun kurgusu ve yeniden düzenlenmesinde yalnız değildir, bir birinden değerli tiyatro ustaları dramaturgi mutfağında Aslı Öngören’e yardım etmişlerdir.  Oyun orijinalinin anlayışına uygun olarak epik tiyatronun olanakları içinde yeniden eklemeler ile yaşadığımız zaman dilimine uyarlanmış ve yeni bir oyun anlayışı içinde hayat verilmiş. Canlı müzik, sahne ve salon ışıklandırılması, ses, efekt … gibi teknik olanaklar ile yeni bir vücuda bürünmüş. Geçmişte oyunu seyredenler, o kadar şanslı olanlar Vasıf Öngören sahne seyirlik tadını bu yeni düzenlemede de aldıklarını düşünüyorum.
Tanıtım broşüründen okuduğuma göre yeni şarkı sözleri yazılmış, yeniden besteler yapılmış ama epik tiyatroda kullanılan ezgiler temel alınmış, kulağı rahatsız eden ve bir anlayışın dışında değildir. 70’li yıllara gönderme yapan müzik seçimleri ile hem bugün ki izleyiciye o yıllara doğru müzik alanında yolculuk olanağı vermesi, hem de oyunun tarihi dokusuna uygun dokunuşlar gerçekleştirilmiş.
Zengin Mutfağı oyunu, işçi sınıfımız tarihinin önemli kavşağı olduğu günlerde geçer. 15 – 16 Haziran 1970 yılında iki gün sürecek olan işçilerin örgütlenme ve sınıf bilinci ile sokaklara çıktığı sıcak günlerdir. Devlet, kolluk kuvvetleri ve işbirlikçiler ile birlikte sokaklarda kendi hakları için mücadele eden işçilerle çatışmıştır. Oyunun geçtiği zaman dilimi bu günlere ve ilerleyen günleri içine alır. Oyun,  tarihin bu önemli kavşağında, fabrika sahibi işverenin konağının mutfağından bizlere seslenir.
İşçi ve işveren aynı çatı altındadır. İşbirlikçi olma süreci ve işbirlikçinin kendi güvenliği için (korkularını yenme adına) daha da işverenin koltuğu altına gizlenme ve onun adına eylemlere katılma süreci ve sınıf düşmanlığa doğru dönüştüğü günleri sahneye taşır. Sivil faşistlerin kullanıldığı, devlet güvenlik güçleri ile ortak yapılan operasyonlar, sınıfın örgütlenme aracı sendikal mücadele ve ona işverenin müdahalesi bu mutfağın içine yansımasına seyirciler şahitlik eder.
Oyun içinde günümüze doğru gönderme olan Hrant katilinin taktığı beyaz beredir, oyunda faşist rolünü yapan işbirlikçinin takması, sanırım bazı çevreleri rahatsız etmiş, oyun hakkında bir çok tartışma ve belirsizlik ortaya çıkarmıştı.
Oyun o kadar güncel ki, bugün dahi birilerini rahatsız etmeye devam ediyor. Rahatsız eden her şey benim için önemlidir ve gidilip izlenmesi gerektiğine inanırım. Çünkü tiyatro sadece hoş vakit geçirilen bir yer değildir, her oyun izleyicisine bir şeyler fısıldar. Epik tiyatro ise fısıldamaz, insana çaktırmadan tokat atar. Oyun bittikten sonra o tokadın acısını veya izini benliğinizin bir yerinde hissedersiniz.
Şehir tiyatroları, bir süredir oyunlarında kulağı duymayan seyircisi için sahne üstü yazı ile izleyicisine oyunun repliklerini izlemesine olanak sağlıyordu. Bu oyunda o teknolojik olanaktan faydalanamadık, belki üst yazı için yazılar bilgisayara aktarılmamıştı. Yine birkaç defadır rastladığım davetlilerin isimlerinin koltuklara yazılması olayı, bu önceleri pek hoş gelebilir, fakat o koltuklara yazıların iğnelenmesi, isim sahibinin o koltuğa oturması için önceden zaman ve eleman planlanması yapılması kolay bir iş değildir. Doğal olarak oyunların başlangıç saatlerinin de oynamasına sebep olabilmektedir. Bu uygulama ne kadar sürer bilemem ama modern yöntemler içinde illa izleyici (davetli) belli koltuklara oturtulması isteniyorsa; gönderilen davetlere koltuk numaraları yazılması yeterlidir, isimlerinin koltuklar üzerine iğnelenmesinden daha mantıklı gelebilmekte.
Oyunumuza geri dönersek eğer, bir birinden değerli tiyatro insanları baş başa vermiş bu güzel oyuna hayat vermişler. Bir ekip işi. O ekip, yetişmiş her biri kendi alanında değerli insanlardan oluşmaktadır. Oyunun ışık, efekt, ses, oyuncu seçimi açısından çok başarılı buldum. Uzaktan seyretmiş olmama rağmen oyuncular en arka koltukta oturan birini dahi yakalayacak kadar oyunlarına ve oynadıkları karakterlere iyi hayat vermişler. Işıktan kaynaklanan belki oyuncuların mimiklerine gölgelerden dolayı yakalayamadım. Emeği geçen; sahne üzerinde, arkasında, önünde ve yönetim odasında bulunan her bir çalışanı kutluyorum.
Zengin mutfağı hak ettiği gibi sahnelenmiş ve yeniden hayat verilmiş. Başarılı bir çalışma, imkanı olanlar ve oyun sahnede kaldığı süre içinde her bir tiyatro severin görmesi gereken bir çalışma olarak görüyorum. Bize bu güzel oyunu izletme olanağı sunan her bir emeği geçene teşekkür ediyorum.
İsmail Cem Özkan 
ZENGİN MUTFAĞI
Yazan VASIF ÖNGÖREN
Yöneten ASLI ÖNGÖREN
Sahne Tasarımı AYSEL DOĞAN
Işık Tasarımı KEMAL YİĞİTCAN
Kostüm Tasarımı NİHAL KAPLANGI
Yönetmen Yardımcısı TANKUT YILDIZ-NURDAN GÜR-ZEYNEP CEREN GEDİKALİ
OYUNCULAR ALİ MERT YAVUZCAN, IRMAK ÖRNEK, MURAT GARİPAĞAOĞLU, OZAN GÖZEL, SELÇUK YÜKSEL

12 Mart 2013 Salı

Yarışmalar…


Yarışmalar…

Son yıllarda karikatür alanında yarışma sayısında artış olduğunu hissediyorum, hissediyorum çünkü ben uzun yıllardır yarışmaları izlemiyorum.  Yarışmaların son yıllarda artmış olması acaba bir ihtiyaçtan mı, yoksa yarışma adı altında karikatürün hiciv alanının tırpanlanması konusu mu, o konuda kafamda sorular oluştu. Bir çok karikatür yarışmasının albümüne ve sonuçlarına bakıyorum sistemi eleştirmeyen, görsel yönü öne çıkmış içeriği boş balon köpükçükleri olduğunu görüyorum. Karikatür içeriği çizimi ile bir bütünlük taşıması gerekli ama bunu yarışma karikatürleri içinde genelde göremedim. Elbette bu değerlendirmemi görebildiğim yarışma albümleri ve haberlerinin bana yansıması olarak okuyun.
Karikatürcü, yarışma için karikatür çiziyorsa karikatürünü yayınlama imkanına sahip olmadığı içindir. Yarışmalar ise, ‘parayı veren düdüğü çalar’ misali, parayı verenin amacına uygun karikatür o yarışmanın birincisi olur. Hiçbir şekilde parayı verenin bakış açısının aykırı bir şey yarışmada ödül alamaz, doğasına aykırıdır.
Karikatür yarışmaları birilerin cebini ve gururunu okşayabilir ama karikatürün bir mizah olduğu gerçeğini yok edemez. Karikatürü sadece çizgi ile yapılan sanat dalı olarak görenlerin dar bakışı içinde birer reklam aracı haline döndürenler, mizahın keskin eleştiri yönünü kör bıçağa dönüştürenler, karikatür sanatına yaptıkları katkıları kendi aralarında konuştuklarını duyar gibiyim. O kadar büyük katkı yapıyorlar ki, mizahı kategorize etme başarısına ulaşıyorlar. Birilerinin ‘bakış açısı’ karikatür anlayışıdır yanlış imgesi yarışmalar ile genç amatör beyinlere yarışmalar aracılığı ile işliyorlar. Ödül alma ve kendisini göstermek isteyenler; ödül almış eserlerin duruş noktasına göre karikatür üretmeye devam ederler. Geniş kitlelerin okuduğu paylaştığı karikatür üreten dergiler ve gazeteler ile yarışma karikatürleri arasında duvar örülmektedir.
Son yıllarda yarışma karikatürü ve karikatürcüsü somut bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır ve yarışmaların sürekli katılımcıları arasında yer almaktalar.
Peki, yarışmalar dışında karikatürlerini göstermeyenler için alternatif olanaklar var mı? Elbette var, yine bazı firma ve şirketlerin denetiminde yapılan sergiler. ‘Farkındalık’ adı altında yapılan sosyal sorumluluk sergileri de mizahın içinin boşaltıldığı bir görsel şölen sunmaktadır. Orada da firmaların olanakları ile bastırılan ve AVM salonları ve firmaların ilişik içinde olduğu salonlarda karikatürler sergilenmektedir. Onlarında karikatüre katkısı yarışmalar kadardır ve o sergilerin küratörlüğünü yapanların özel ilişlileri ve beğenileri ile karikatür ayrı bir kategoriye uydurulmaktadır. Amatör bir karikatürcünün o alana girmesi Üsküdar’dan deveyi karşıya geçirmek kadar zordur. Elbette bazıları yakışıklılığını ve güzelliğini kullanması dışında…
Bir de bütün bunların dışında; ezilenlerin, sınıf bilinci içinde sınıf mücadelesi yanında mizahın dilini kullananların oluşturmuş olduğu çalışmalar da vardır. Onlar çalışmalarını mizahın ezilenden yana dilini kullanır ve gerçek anlamda mizah üretimi için olanaklar arar ve yaratmak için olanakları zorlarlar. Elbette onların da hataları ve eksiklikleri vardır, fakat en azından mizahı mizah olarak algıladıkları için diğerlerinden ayrılırlar.
Makro Paşa dergisi çıktığı sırada mizah dergileri ve mizah sayfası olan yayınlarda vardı, Makro Paşa her türlü baskıya karşı mücadele ederken diğer mizahi olarak üretilenler kadın bacağının ve vücudunun estetik sorunları ile uğraşıyorlardı. Mizah tek bir vücut içinde ve homojen şekilde değildir, duruş noktasına göre farklılık içinde olması doğaldır bazı mizahçılar için seks tabusu daha önde olabilir, bazıları için sınıf sorunları.
Yaşadığımız dönem içinde mizahın dilini erk sahibinin çıkarları yönünde bilinçli kullananlar yanında bilinçsiz ama işlerine geldiği için eleştiri yapmaktan uzak, sorun yerine sorunsuz yaşamayı tercih edenlerin tercihleri de günümüzün mizahı hakkında bir şeyler söylemeye devam ediyorlar. Onların tartıştıkları sadece sanat ve çizgi ile ilgili olduğu ve yaşamın gerçekliğinden kopuk, ‘sanat için sanat’ anlayışının başka versiyonlarını tekrarlamaktan başka şeyler yapmıyorlar.
Karikatürü sanat olarak görenler, sanatın estetik olduğunu söylemeye ve karikatürün estetik boyutunu öne çıkarmaya çalışıyorlar. Onların dertleri isimlerinden elit bir kesimin bahsetmesi ve ürünlerini daha özgür bir şekilde sergileyebilmeleri /satabilmeleri için değişik akademik, siyasi, ticari ilişkiler içindeler ve o ilişkileri içinde zenginlerin kasalarına yatırım aracı olarak çizgilerini teslim etmekteler. Tekel olan bir cam şirketi için karikatürünü desen veren karikatürcüler, karikatüre bir şey kazandırmaz ama ceplerine biraz para bırakabilirler. Onların ürünlerini özel üretim olarak gören ve pazarlayan firma farkındalık için sadece küçük bir adım atmış olur. Nasıl olsa eserini verecek yüzlerce karikatürcü veya çizer vardır, o yüzden oraya eserini verenleri kınamak doğru değildir, piyasa koşulları içinde çalışan her insanın yapacağını yapmışlardır.
Elbette ben bu yazıyı yazdım diye, yaşanan gerçek ne yok olacak ne de azalacaktır. Aksine gün geçtikçe daha da artmaya devam edecektir, çünkü yarışmalar ve sonuçları oluşmakta olan yeni bir piyasanın alanları olmaya devam edecektir. Karikatürcü tıpkı diğer sanat dallarında sanatçıların olduğu gibi para sahibinin zevkine ve siparişine göre ürün verecek ve onların ihtiyaçlarını uygun olduğu süre içinde karşılayacaktır.  Burada önemli olan; ezilenden yana tavır sergilediğini söyleyenler karikatürcünün duruşudur. Hem ezilenden yana hem de doğadan yana olup; altın ve enerji için doğayı ve işçisini sömüren bir işverenin medyasında karikatür çizmez ve çalışamaz. Fakat bizim gibi ülkede, kişinin değerlendirmesi yaptığı işe göre değil, söylediği söze göre yapılıyor. Toplum içinde değerlendirme tanınmışlık ile ve sattığı eser ile ölçülür konuma gelmiştir. Eseri satılamayan birinin sanat galerilerinde sergi açması bir hayaldir.
Son söz olarak; yarışmalar, adına ne derseniz deyin mizah açısından hiçbir artı değer üretmez, onlar sadece parayı veren (ödülü veren) şirketin veya şirketin reklamını yapmaktan ve gurunu okşamaktan başka işlevi yoktur. Karikatürcü açısından ise elinde tutağı bir albüm ve kazanırsa eğer bir ödül plaketi ve yanında olursa maddi değeri olan bir şeydir.  Bir de kendi yaşam öyküsünde aldığı ödüller hanesinde bir satırdır.
İsmail Cem Özkan

11 Mart 2013 Pazartesi

İnsan, tanrı değildir!


İnsan, tanrı değildir!

İnsan doğa ile savaşının başlangıcından bugüne kadar milyonlarca kilometre yol aldı, bugün doğa karşısında savaşına tanrı rolü ile devam etmektedir. Fakat insan hiçbir zaman tanrı olmadı, onu tanrılaştıran yine insan olmuştur.
Doğa ile savaşmaya henüz başlamadan insan, doğanın döngüsünün bir parçasıydı, tıpkı diğer hayvanlar gibi avcı, avdı ve doğanın döngüsü içinde diğer hayvanlar ile eşit düzeydeydi. Öğreniyordu, diğer hayvanlar gibi ama onlardan tek farkı öğrendiğini diğer insanlara ve gelecek kuşağa aktarmasıydı. Farklıydı ve farkındalığını bulunduğu coğrafyaya ve doğa olaylarına karşı savaş açarak ortaya çıkarmıştır. İnsan ilk savaşını doğanın en ufak birimini ehlileştirmek ile başlamıştır. İlk adım belki otu buğday olarak ehlileştirmesi ya da bir koyunu. Belki de bir kutru köpek olarak farklılaştırması ile doğaya karşı savaşında işbirlikçisini doğadan almıştır. İnsan doğadan kopardığı her işbirlikçisi ile doğa karşısında savaşa girmiş, göreceli olarak başarılarda elde etmiştir.
Her başarı başka bir savaşın başlangıcıdır.
İnsan ticareti bulduğunda, tarihin en hızlı dönüşümünü yaşamıştır, çünkü ticaret öteki insan ile iletişim kurmak ve tecrübelerini paylaşmak anlamına geliyordu. Ticaret insanları grup grup yaşamaya ve köyleri, kasabaları, şehirleri oluşturan en önemli araç olmuştu. Her ticaretin bir de emek sarf etmeden artı değer kazananları olacaktı, onlarda her grup içinde farklı isimler alacak ve kendi işbirlikçilerini yaratarak daha karmaşık ilişkiler içinde topluluklar kuracaktır. İnsan doğa ile savaşırken, kendi arasında da savaşa tutuşacaktı. Savaşçı toplumlar ortaya çıkacak, yağmalayarak yayılmacı topluluklar ve kültürler olacaktır. Spartalılar bu yağmacı topluluklar içinde en kanlısı ve en vahşisi olarak alınacaktı, çünkü kız çocuklarını öldürüp, kendi başına hareket edecek yaşa gelen erkek çocuklar ailelerinden alınıp savaş okullarında öldürme makinesi olarak yetiştirilecektir. Tarihin en kanlı meydan savaşında Spartalılar Atinalılar ile birlikte Perslere karşı savaşmıştır. Destanlar, öyküler yazı ile sözden çıkıp kayalara, toprağa, ağaç yapraklarına işlenmiştir. Her yazan kendi hayal dünyasını işin içine katarak ve kazanan tarafın penceresinden bakmıştır, çünkü tanrı hep kazanır.
Tanrı olmak isteyen insan, hep kazananı haklı görmüş, yenileni kurban ve kaderi olarak algılamıştır.
Doğa karşısında savaşında dünyayı hükmetmek olarak algılayan çılgın insanlar da bu dünyanın insanlı tarihi içinde yerini almıştır. Cengiz Han, Büyük İskender, Hitler bu anlayışın temsilcileri olmuş, kendi iktidarları için milyonlarca inanın ölümünü, binlerce insanın göç etmesini, toprağın kanlar ile sulanmasını, o güne kadar birikmiş insanlık tarihin tüm değerlerinin küller altında yok olmasını önemsememişler, iktidar hırsı ile kendilerini tanrılaştırmışlar ama insan tanrı olamamış, tanrıymış gibi algılanmıştır.
Tanrılar adına heykeller dikilmiş, binalara kutsallık payesi verilmiş, en büyük, en geniş binalar dünyayı içine alacakmış gibi dünya üzerinde küçük bir toprak parçasına yapılmış ama tanrılar Olympos dağından dönüp bir kere dahi insana bakmamış, çünkü insan tanrı olmaya özenti duysa da hiçbir zaman tanrı olamamıştır. Olamadığını kendisine benzetmek için kutsal kitapları, kutsal heykelleri, kutsanan her şeyi insanın bir parçasına benzer şekilde yaparak, insanı kutsamışlar. Ama doğa karşısında insan hep yenik düşmüş, yapılan büyük kubbeli binalar zamanın ve rüzgarın gücüne karşı duramamış yok olup gitmiştir. Küçük bir güvercin pisliği dahi insanın doğa karşısında yaptığı devasa bir binanın yok olması için yeterli olmuştur.
İnsan teknolojiyi doğa karşısında silah olarak kullanmış, göreceli başarılar kazanıp kendi özgüvende hissettiğinde, insan daha mükemmel insanı yaratmak için insanın yapı taşları ile oynamış. Her teknoloji sahibi kendisinde güç hissetmiş, hem doğaya hem de teknoloji sahibi olamayan karşısında ticaretin kuralları içinde yenilmez güce kavuşmuş. İnsanı daha uzun yaşatmak için işbirlikçi diğer hayvanlar yanında hemcinslerini de kendi ömürlerini uzatmak için deney aracı olarak kullanmaktan çekinmemiş. Yaşam kalitesini artırmak demek, doğadan tamamı ile kopup, insanın yarattığı doğa içinde yaşamak olarak algılanmıştır. Ama insan bir şeyi unutmuştur, o doğadan kopuk yarattığı dünya dünyanın üzerinde ve doğanın içinde bir parçadır. Doğanın yasaları o yapay yaratılmış doğayı kendi olağan hareketliği içinde yok etmekte ve izini dahi bu toprakların üzerinden silebilmektedir.
İnsan kendisini tanrı hissettiği an, bir tusinami ve deprem tanrı olmadığını bir kere daha anlamıştır.
Doğa, insana sen tanrı değilsin! İnsan, doğanın bir parçası ve av / avlanan bir canlı olduğunu sürekli fısıldamaktadır.
İsmail Cem Özkan 

10 Mart 2013 Pazar

Kurban


Kurban

Söze nasıl başlayacağımı bilemiyorum, günlerdir kafamın içinde bir oyun ve oyunun yaratmış olduğu duygular içinde gece gündüz arasında gidip geliyorum. Her başlangıç sonuç mu, her sonuç bir başlangıç mı? Her başlangıç yeni insanlar ile iletişime geçmek ve yeni yaşama adım atmak anlamına mı geliyor?  
Her avcı bir anlamda kurbandır. Her kurban bir anda avcı olabilir. Yaşam döngüsü içine kurgulanan hayatlar içinde sürprizler ve denetim altında tutulamayan sonuçlara doğru adım atılabilmektedir.
Her bir cümlesi özen ile seçilmiş, her bir ayrıntı özen ile yerli yerine konmuş bir oyun ‘Kurban’. Kısaca konusuna bir göz atalım daha sonra oyun hakkında benim sübjektif görüşümü yansıtayım.
Evin giriş ve salonu. Sıradan bir gündür, telefon ile konuşan bir kadın koltuğun üzerinde sevgilisi ile konuşmaktadır. Arzu sesine yansımıştır. Kapının önünde bir adam, birini bekler gibidir ve o an havagazı tamircisi gözükür ve kapı önünde bekleyen adam o tamirciyi bıçaklayarak öldürür. Elindeki anahtarı ile kapıyı açar ve tamirciyi kapının girişinde olan gardolaba ölü vücudunu saklar. Anahtar ile girmiştir, kapı zorlaması yoktur. Bu sırada kadın banyodadır. Ve kadın ve erkek girişte karşılaşırlar, bu arada havagazı tamircisinin kıyafetini üzerine almıştır. Havagazı tamiri için geldiğini belirtir ve olayın kurgusu buradan itibaren sürprizlere açık bir şekilde başlar. Adam psikopattır, her mimiği, davranışı o özelliğini abartarak ortaya koyar. Kadın (Diana) olaylardan habersiz bir figürdür, arzulanan biridir. Katil ile kadın birbirlerini tanımaya başlarlar. Katil kadının ismini söyler ve kadın şaşırır. Nasıl olurda ismini bilebilir. Ve kendi ismini belirtir Kirk. Kirk kadının cüzdanını bulmuş, cüzdan içindeki resimden kadını tanıdığını anlatır. Onu arzulamaktadır ve üçüncü erkeği olmayı istediğini söyler. Kendisini sevmesini, aksi halde radyo haberlerinde duyduğu cinayetlerin birindeki kurban kadın olacağı vurgusunu yapar. Diana korkmuştur, dehşet bir kısır döngü içindedir. Sapık biri evini basmış, onun ile birlikte olmasını söylemekte ve her an o sapığın elinde kurban olabilecek konumdadır.  Olayların akışı içinde soğukkanlılığını korumakta ve olaylara bilinçli tepkiler vermeyi de ihmal etmemektedir. Bir ara silahı eline geçirir ama silah boştur, kendisini savunacak başka bir şeyi yoktur. Teslim olmuştur. Birlikte olurlar. Birlikte olduktan sonra Kirk gerçeği anlatır. O aslında bir psikoloji tedavi merkezinde tutuklu olarak gözaltındadır. Orada kendisini muayene eden doktorun sapkın görüş ve tepkilerine karşı tepkisiz kalarak akıl sağlığını koruduğunu itiraf eder. O doktorun göz yumması ile hastaneden kaçmıştır. Diana bir gerçek ile yüzleşmiştir. O göz yuman kişi kendi kocasıdır. Birinci bölüm içinde oyuncuların üstün performansı, dinamik ve akıcı ve nefes almayacak şekilde yoğun sahnelerin geçişinde gösterdikleri başarı büyük alkışı hak eder. Oyuncuların üstün performansı sayesinde oyun daha izlenir ve zamanın nasıl geçtiğini unutursunuz. Işık, müzik, dekor, oyuncular bir bütünleşmiş, üç duvarlı bir sahnede değil de, salonun içinde gözünüzün önünde gerçekleşen bir oyunu izler gibisinizdir. Dört duvar içinde oyun ile bütünleşmiş bir seyirci.
İkinci bölüm aynı dekor ile ama Diana sandalyeye bağlı, ağzı kapatılmış şekilde görürsünüz. Bu sefer sahnede üç oyuncu vardır. Diana’nın kocası Doktor Warren’de sahnedeki yerini almıştır. Doktorun ilk yaptığı iş, daha önce içini boşalttığı komodin çekmecesinde bulunan silaha kurşun ile doldurmasıdır. Kirk banyodan çıkmış, doktor ile karşılaşmıştır. Doktor ondan gerçekleri ve neler yaşandığını konusunda sorular sorar ve yanıt bekler. Yaşananlar ile hiç alakası olmayan bir öykü anlatır, Kirk. Diana, ağzı kapalı ve elleri bağlı şekilde olayı dehşet şekilde izler. Warren ile Kirk yüzleşmesi vardır. Birbirlerini görüşme odası dışında ilk defa tanıyorlardır, bir birlerinin özel yaşamına doğru bakıyorlardır. Warren karısından hep kuşkulanmıştır ama kanıtlayamamıştır. O bu yüzden bu kurguyu hayata geçirmiştir ve karısını kendi hastası olan Kirk ile bir gece baş başa kalmalarını sağlamıştır. Doktor yaşananları kurgulamıştır ve kurgusunun ne kadar başarılı bir şekilde işlediğini kontrol etmektedir. Tıpkı bilim insanları gibi olayın sağlamasını yapmaktadır. Sonuçta Warren karısının ölümünü ister ve Kirk ile konuştukları gibi karısını öldürmesini ister. Kirk, Diana’yı bıçak ile öldürür! Bu arada bıçak kanlıdır, onu yıkaması için Warren’e verir. Warren banyoda bıçağı yıkarken Kirk, Diana ile Tamircinin cesetlerinin yerlerini değiştirir. Tamircinin cesedi salondadır ve yerde sarılı yatmaktadır. Werren geldiğinde Kirk ceset ile birlikte dışarı çıkar, Warren’in arabası ile Warren’in çizdiği rotadan gidip kendisi için hazırlanmış pasaportu almak için yola çıkar. Araba sesi gelir. Bu arada Warren polisi arar ve bir sapık tarafından karısının öldürüldüğü ihbarını yapar. Konuşma biter bitmez dolaptan önü kanlar içinde olan Diana çıkar, Diana aslında ölmemiştir. Bir oyun oynamıştır Kirk ile birlikte. Biraz sonra Kirk’de sahneye çıkar. Doktor Kirk ile karşılaştığında Kirk’ün silahı üzerinde olduğunu görür ve orada ölür. Kapı girişinde Warren ölmüştür. Kirk ile daha sonra buluşacağına dair söz veren Diana, Kirk’ü yolcular. Kirk arabası ile yola çıktığında tıpkı Warren gibi polisi arar ve Kirk’ün yol hattını polise bildirir ve kocasını öldürdüğünü söyler. Daha sonra oyunun başlangıcında telefon ile konuştuğu sevgilisini arar.
Oyun burada sona erer ama alkış durur mu, elbette durmaz. Müthiş bir kurgu ve kurguyu sahneye taşıyan her emekçiye seyirci tarafından alkışlar gönderilir. Oyun bir bütün olarak çok başarılıdır. Yönetmeninden, çevirmenine, sahne düzenlemesinden, ışık, müzik, kostüm… her bir ayrıntı akıllıca düşünülmüş ve hayata geçirilmiş bir çalışmadır. İmkanı olanların bu oyuna gitmesini öneririm.
Yazı çok uzun olduğu için oyunun yazarından bahsedemedim ama bu oyunu anlatırken aslında yazarın duruşu ve tekniği hakkında da bir çok ipucunu anlatım içine yerleştirdim. Ağlama ve gülmenin iç içe geçtiği, günlük konuşmanın akıcılığı ve mantık işleyişi içinde tuzaklar ve tuzakların iç içe geçişlerini usta bir dil ile anlatmakta ve kurgulamaktadır. Küreselleşme karşıtı, yaşadığı zaman dilimi sorgulayan ve günün duygu ve ahlak anlayışının eleştirisini sahneye taşımakta da büyük bir başarıya imza atmıştır.
Şimdi kısaca oyun içinde kullanılan isimlerin çağrışımlarını ve Türkçe karşılıklarını yazarak cümlelerimi bitireyim.
Diana: Kadın avcı
Warren: Kalabalık ev
Kirk: Kilise
Oyun içinde davranışları ve sözleri ile bu adlara gerçekten anam verdiğini düşünüyorum…
İsmail Cem Özkan
KURBAN 
2 perde | 1 saat 50 dakika
Yazan : MARIO FRATTI 
Çeviren : ÖZCAN ÖZER
Yöneten : SAYDAM YENİAY
OYUNCULAR
ŞEBNEM DOKUREL TOPÇUOĞLU
AYDIN ŞENTÜRK
ERDOĞAN AYDEMİR
NURULLAH KALKAN
YÖNETMEN YARDIMCILARI
SENEM CEVHER
FUNDA ESKİOĞLU
DEKOR TASARIMI
IŞIN MUMCU
MÜZİK
NURETTİN ÖZŞUCA
IŞIK TASARIMI
AYHAN GÜLDAĞLARI

9 Mart 2013 Cumartesi

Gazeteci mi, editör mü?


Gazeteci mi, editör mü?

Geçenlerde bir toplantıda gazetecilik mesleği hakkında abartılmış düşünceler ile karşılaştım. Her meslek sahibi kendi mesleğinin büyüklüğünden, kutsallığından dem vururken diğer meslek dallarından üstün olduğunu ve vazgeçilmez olduğunu sessizce fısıldar.
Aslında gazetecilik abartıldığı gibi bir meslek dalı olmadığına inanırım, çünkü gazeteci sonuçta haber olan değil, haber olarak kabul edilen ve gazete sahiplerinin istediği olayları ve olguları yazan, yani yazım kurallarına uygun olarak gazetecilik mesleğinin (!) vazgeçilmez sorularına yanıt vererek yazan kişidir.
5K1N (Ne - Niçin / Neden - Nereye -Ne Zaman -Nasıl ve Kim) kuralı bir haber için gerekli olan vazgeçilmez sorulardır. Bu sorulara yanıt verirseniz eğer, ortaokul düzeyinde bir insanın o haberi okuduğunda anlaması sağlanır. Yani gazeteci toplumun en alt eğitim düzeyinde olan bireyin anlayabileceği bir metni yazan kişidir.
Haber kaynağı olmadan gazeteci bir hiçtir, çünkü kendi kafasına göre haber yazamaz, yorumlayamaz, fakat son dönem medya içinde hayali haber üreten gazeteciler sayesinde bu önyargı ortadan kalkmakta ve kendisine değer biçen biri konumuna gelmektedir.
Gazeteci, teoride; bağımsız, haber kaynağına bağlı ve onu açığa vermeyen, namuslu, dürüst, çarpıtmayan vb gibi bir çok kelimeleri yan yana görebilirsiniz. Hiçbir zaman gazeteci bu yukarıda sayılan kelimelerin karşılığını hayatta bulundurmadı, bulunduramazdı, çünkü sonuçta gazeteci bir işçidir ve işverenin çıkarları ve duruşuna göre olaylara bakmak ile yükümlüdür, aksi halde o işte barınma hakkına sahip olamaz.
Gazeteci mesleği erk sahiplerinin toplum mühendisliği için üretilmiş bir ihtiyaç sonucu doğmuş ve profesyonel yani para karşılığında emeğini satan kişilere bir paye verilmek amacıyla uydurulmuş meleklerden bir tanesidir. Çünkü her önüne gelen haberleri düzenleyip okuyucusuna sunar ise bu durumda gazeteci olarak kabul edilen muhabiri kontrol etme ve yönlendirme sorunu ile karşı karşıya kalınabilinirdi, o yüzden böyle bir meslek uydurularak hem kontrol altında hem de haberin doğru (çıkarı erk sahibini memnun edecek düzeyde ve düzlemde) şekilde akmasını sağlamaktır.
Savaşlarda gazeteci bir istihbarat elemanı gibidir, düşman hattından psikolojik savaşa uygun haberlerin geçmesi ve kendi okuyucusuna ulusal gururunu okşayacak şekilde haber vermesi modern gazeteciliğin görevleri arasında yer almış olmasına rağmen, gazeteci bağımsız ve olaylara kendi penceresinden bakar gibi soyut ve ne anlama gelmeyen cümleler ile okuyucuya güven vermeyi unutmamışlardır. Çünkü gazeteci güvenilir olmak zorundadır, güvenir olmayan gazetecinin yazdığı haberin hiçbir değeri yoktur. O yüzden erk sahipleri ince bir çizgi ile gazetecinin güvenirli olduğunu göstermek için bazı olaylara dokunulmasına izin verilmiştir. Nasıl ki uyuşturucu trafiği içinde yakalanan binde birlik bir uyuşturucu polis ya da güvenlik kuvvetlerinin ne kadar iyi çalıştığı ve güven duyulması gerekenler olarak algılanması amacıyla yapılmış operasyonlara bakabilirsiniz. Çünkü sınırlardan binlerce ton geçen uyuşturucudan sadece küçük bir parçasının yakalandığını istatistiklere bakarak öğrenebilirsiniz.
Gazeteci mesleği aslında eli kalem tutan, sorulması gereken sorulara yanıt veren metin yazan her bireyin yapabileceği bir iştir. Abartıldığı gibi ve okullarda adına kürsülerin kurulduğu gibi bir disiplinler birliği ve meslek olarak algılanacak bir iş değildir. Ama bunu bir meslek olarak kabul edilmesi ve o işten hayatını kazananların boşlukta kalmaması için uydurulmuş mesleklerden bir tanesidir. Toplum mühendisliğinin kullandığı araçlardan sadece biridir. Bu araç içinde görev yapan gazeteci ise kendisinin bu akış içinde vazgeçilmez ve önemli görmesi sağlamak için medya sahipleri tarafından bazı gazetecilere ayrıcalık sağlanmıştır. Bu ayrıcalık sayesinde gazeteci mesleği hem çekici olmuş, aynı zamanda tehlikeli olmuştur. Bağımsız gazeteci olamayacağı için medya sahipleri tarafından haber için olta ucuna takılan bir yem konumda dahi zaman zaman olabilmekteler.
Gazeteci mesleği haber kaynağı olmadan bir anlamı olamaz demiştik, evet istisnalar kaideyi bozmaz ise. Haber kaynakları olayların olduğu yerde yer alan sübjektif bakış açısı içinde olanlar ile olaya taraf olanların karşılıklı görüşleridir. Elbette olay yeri inceleyen savcının hedefinden bağımsızdır. Sonuçta gazeteci parası olana haber üretir, para ile satılıp alınan birer meta üretir. Ürettiği meta içinde payına düşeni alan bir işçidir. Para ile alınıp satıldığı içinde zaman içinde hangi haberlerin piyasada alıcısı olduğu, hangi haberlerin alıcısı olmadığını öğrenir ve piyasa koşulları içinde haberlerini üretir. Elbette burada istisna durum vardır; para sahibi olan medya sahibinin özel istekleri ve çıkarları bu piyasa işleyişi içinde yer almaz.
Gazeteciler arasında eskiden haber atlatma gibi yarışlar vardı, bu yarışlar haberlerin bir havuz içinde toplanması ile sona ermiştir. Havuz sistemi içinde medya sahibi, sahibi olduğu araçlar için gazetecilerinin kullanacağı haber toplama havuzları yapmıştır, o havuz içine düşen her haberi sayfa veya program editörü tarafından masa başından yeniden yorumlanarak yazılır ve okuyucuya o şekilde sunulur.  
Sonuç olarak parası olan her meslekte olduğu gibi meslek etik gibi kavramları çöpe atmış, paranın gücü içinde görevler medya sahibinin ihtiyaçlarına göre yeniden belirlenmektedir. Gazeteci ise bu çark içinde sadece verilen görevi yerine getiren bir editörden başka bir işlevi yoktur. Hizmet sektörü içinde görevini yerine getiren gazeteci, kendisini toplum önünde tarif ederken gerçeklerden uzakta bir hayal dünyası içinde, vazgeçilmez olduğunu düşünen bir eğitim sisteminden geçtiği için mesleğe yönelik teknolojik devrimin yarattığı tahribat karşısında nasıl tavır alacağını bilemez konumdadır. Modern gazeteci masa başında kendisine gelen haber metinlerini “edit” eden kişidir. Haber metinlerini yazanlar ise; blog sayfaları, PR firmalarının amatör ve profesyonel çalışanlardır. Tesadüf sonucu habere giden profesyonel gazeteci günümüzde bir hayal ürünü olarak roman sayfalarına yerini almıştır.
İsmail Cem Özkan

8 Mart 2013 Cuma

Faşistler de karikatür sever!


Faşistler de karikatür sever!

Nazi dönemi bir çok dersleri içinde barındırır, o döneme büyüteç ile baktığımızda Nazi propaganda bölümü hangi araçlardan faydalandığını görebilirsiniz. Çünkü Naziler propaganda için kullandığı şeyler ile iktidarını halkın seçimi ile güçlendirmiş ve iktidarın tek ve vazgeçilmez unsuru olduğunda seçim kavramını ortadan kaldırmıştır.
Naziler üstün ırk olarak kendilerini görmüş olmasına rağmen, diğer ırklardan da sanatçıların eserlerini kendi propaganda araçları olarak kullanmışlardır. Ari ırkın dışında kalan ve yan komşuları olan Avrupalı işbirlikçi sanatçıları, politikacıları, sıradan esnaf, işçisi, köylüsünü de kendi amaçları yönünde değer vermiş, onların yaşam kalitesini daha yukarıya çekmek için güvenliklerini de sağlamayı ihmal etmemişlerdir. O sayede Avrupa içinde daha hızlı ve hareket edebilmiş, Paris şehrini o ana kadar akla gelmeyen bir yol ile kısa sürede almıştır.
Naziler elbette kendilerini Avrupa ile sınırlı olarak düşünmediler, dünyanın tek hakimi, İskender ve Cengiz Han’dan sonra dünyayı fethetme yoluna çıkmış lideri Hitler’in başarısı için her türlü özveriyi gösterecek düzeyde; halkını ve diğer halkları eğitimine de önem vermişlerdir.
Naziler iktidara gidiş süreçleri ve iktidar oldukları süreç içinde teknolojinin en son olanaklarını kullanarak, o teknolojiyi en iyi şekilde kullanan sanatçılara ve bilim insanlarına her türlü olanak verilmiştir. Bu amaç içinde heykeltıraşlar, ressamlar, müzisyenler, sinema sanatçıları da tıpkı spor alanında başarılı olmuş sporcular gibi propagandanın bir aracı olarak kullanılmışlardır. Sanatçıların yetiştirilmesi ve sergi alanlarının oluşması için şehir planlamacılığında yerleri özen ile korunmuş ve ona göre şehirler planlanmıştır. Nazi döneminde bir çok sanat galerisi, müze, müzayede salonlarının en parlak dönemlerini yaşamış olması tesadüfi değildir.
İktidar, her zaman kendisinin yanında toplumu etkileyenlerin olmasını ister ve propaganda aracı olarak onları kullanır. İktidar, yararlandığı sanatçılara ise her türlü olanağı vermekten geri durmaz, o olanak; verdiği ayrıcalıklar iktidar eleştirisi ile ortadan kalkar. Yaşam kalitesini bozmak istemeyen sanatçı; kaybedeceğini bildiği şeyi kaybetmemek için iktidara yapışır ve onun penceresinden dünyaya bakar. Bu kaybedeceği şeyin ölçüsü yoktur, bazıları küçük bir mekan, bazıları emeklilik hakkı, bazıları bir ev, bazıları çocuklarının geleceği için iktidarın yanında olmayı onurlu görür. Özel sohbetlerde iktidar eleştirisi yapanlar, toplum önünde iktidar eleştirisi yapmadan, politika dışında ürün vermeleri de geçiş dönemlerinde iktidar desteği anlamına geldiğini bilirler…
Üstün ırk olarak kendisini gören Alman propaganda bölümü ise işbirlikçi sanatçılardan olabildiğince destek almış ve onların ürünlerinin yaygınlaşması için dünyanın değişik yerlerinde ortamlar yaratmıştır.
Naziler global olarak propaganda olarak kullandığı sanatçılar yanında yerel işbirlikçi sanatçıları da kullanmışlardır ve yerel olanların yerelde kalmasını ama yerel olanaklarından yararlanmasına önem vermişlerdir. Ülkemiz içinde de Nazi yanlısı olarak yayın yapan dönemin gazetelerinde karikatür çizen sanatçılara rastlamaktayız. Yaratmış oldukları tipler ile o dönemde en alt ve yok edilmesi gereken olarak görünen Yahudiler hedefte yerlerini mizah unsuru içinde yerini almıştır. Yahudi düşmanlığı sinsice ve derinden Nazi iktidarı döneminde işbirlikçi gazetelerin sayfalarında rastlamak şaşırtıcı değildir. Ülkemiz içinde işbirlikçi sanatçı, yazarlar yanında karikatürcülerde yerlerini almıştır.
Türk karikatürünün babası sayılan Cemal Nadir o dönemin düşünce yöntemini en iyi şekilde çizdikleri içinde sergiler. Nasıl ki o dönemde Hitler bıyığı kamu alanında çalışanlarda sıkla karşılaşmak nasıl ki çok doğal karşılanıyorsa, Yahudi düşmanlığı rastlamakta o kadar doğaldır. Hatta o dönemin gazetesi Cumhuriyet Gazetesi başyazarı Yunus Nadi soyadını Nazi olarak anılması tesadüfi değildir. Nazilerden kaçan Yunan yurtseverleri sığındıkları kasabalarımızdan Nazilere teslim edilmesi o dönem için sıradan olay olmuştur.
İkinci dünya savaşının sonun belli olmasında Alman İstihbarat Dairesi (BND) elemanları nasıl ki kendilerini CIA içinde örgütlemek için efendi / sahip / işveren değiştirmesi gibi, bizim gibi ülkelerde işbirlikçilerde yeni erk’in ihtiyacına göre duruşlarını değiştirmişlerdir. NATO üyesi olduktan sonra iktidar ve yandaşları Amerika gölgesi altında yaşamaya ve gelişmeye özen göstermiştir. Türk basının amiral medyası o dönemde yaratılırken, yeni dünyada Türkiye yerini alacaktır. Sol dünya görüşünün bu topraklarda kök salmaması için her türlü girişim desteklenmiş, sola düşman kuşaklar yaratılması için her türden propaganda aracı kullanılmıştır.
12 Eylül darbesi ile ülkenin yeni konumu belirlenmiş ve o güne kadar muhalefette kalanlar gönüllü olarak yeni rejimin destekleyici konumuna dönüştürüldüğü ya da devşirildiği sürece şahitlik ettik. Sağ sol cezaevlerinde kaynaştırılırken, medya içine de sağ ve sol görünümlü gazeteciler ve yazarlarda kaynaştırılma sürecine şahitlik ettik.
Medya işverenlerin çıkarlarına uygun şekilde yeniden düzenlenirken, verimli ve popüler olanlar köşelerde ki yerlerini sağlamlaştırdılar. Liberal düşünce ile medya çalışanı bir iş takibi yapan elemana dönüştürülürken, ülke içinde yaşanan adı konulmamış savaşta arabulucu / güçler / liderler arasında kapılı kapılar arasında haber taşıyıcı konumuna gelmiştir. Arabulucu olan medya çalışanın çıkarı, işverenin çıkarı ile paralele düzeye gelmiştir. İşverenin isminin değişmesinin artık pek önemi yoktur, iktidar bilgisi dahilinde, yapılan özelleştirmeler ve ihalelere uygun olarak medya çalışanı yeni konumunu belirlemiş, işvereni için “verimli olmak” için her türlü özveriyi göstermiştir, göstermeye de devam etmektedir.
Bugün iktidar yanında yer alan medyaya; yandaş medya denmektedir. Yandaş medya içinde yer alan ‘yoldaş’ yazarlar işveren karşısında verimlilik kurallarına uygun olarak hizmet vermekteler.
İşverenlerin istediği haberleri gören, istediği yorumları yazan yoldaş yazarlar ve gazeteciler de bu dönemin ürünüdür. İktidar kim olursa olsun, iktidarın hedefleri yönünde duruşlarını değiştirenler, popüler propaganda araçları içinde popüler duruşlarını bozmadan liberal dalga içinde dalgalanmaya devam etmekteler.
Bugün karikatür çizen çizerler arasında iktidar yanında ve iktidarı eleştirmeden yer alan örgütlenmeleri dahi mevcuttur. İktidarın olanaklarını kullanan ve kaybedecekleri bir şeyleri olanların oluşturmuş olduğu bir güruh bugün varlığını korumaktadır. Bu güruh özel sohbetlerde iktidarı eleştirirken, yaptıkları çalışmalar ile iktidarın yaptıklarını ya görmezden gelmekte ya da desteklemekteler.
Nazi döneminde başarıya ulaşmış olan propaganda araçları bugün başka iktidarlar ve erkler tarafından kullanılmaya devam etmektedir. Bugün dahi propaganda amaçlı, sol düşmanlığı üzerine kurulu bakış açıları ile işbirlikçi çizerler, sanatçılar, ressamlar, yazarlar vb. mevcuttur.
Her ne kadar Naziler için çalışmış olanlar bugün çoğu anımsanmıyor ve eserleri küller arasında yok olmuş olsa da o dönemde bugüne kalan bir çok sanatçı sanki çağdaş sanat için çok önemli çalışma yapmış gibi görünmekte ve geçmişleri unutulup sahip çıkılmaktadır.
Buna örnek sanatçılardan bahsedebiliriz;  karikatürist Hergé bütün dünyada tanınan Tenten tipi Belçikalı Nazi işbirlikçisi Léon Degrelle’den ilham aldığı konusu gündeme bir ara gelmiştir.  İçeriği açısından bakıldığında ise Nazilerin bakış açısı içinde “üstün insan” ile karşılaşırız. İspanyol ressam Dali ise başka bir propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Dali resim yaptığı süreç içinde ispanya halkının üzerine bomba yağıyordu, işkenceler yapılıyordu, toplu katliamlar oluyordu. Naziler uzun mevzili uçaklar ile ispanya üzerine bombalar yağdırırken, işgal için provalarını yapmaktadır. Dali, bu sırada faşist ispanya kralı Franco ile belki buzlu viski bardakları ile Madrid şehrine yukarıdan bakıyorlardı. Tıpkı bizde 12 Eylül işkence hanelerinde insanlar birer birer ölürken, geçmişin solcu olduğunu söyleyen yazarlar ve çizerler viski bardakları ile İstanbul boğazında Wagner dinlemişlerdi.
Faşistlerde kendi rejimleri içinde her türden eser üretilmesi için olanak sağlamış ve gerekli gördüklerine sefa, görmediklerine cefa vermişlerdir.
Bugün ülkemizde erk için karikatür üretenler, onların amaçları doğrultusunda sergi açmalarına olanak verilmesi tesadüfi değildir. İktidarın yanında yer alan medyada yazan, çizenler kaybedecekleri bir şeyleri olduğu için hiciv dahi yapmadan, içeriği tamamı ile boş, çizgiye önem veren çalışmalara şahitlik etmekteyiz. Mizahın olmadığı ama çizginin olduğu bir karikatür baskı dönemlerinde iktidar için çizenlere / örgütlenmelere her zaman şahit olmuşuzdur, olmaya da devam edeceğiz.
İsmail Cem Özkan