15 Haziran 2013 Cumartesi

Özgürlük mücadelesi, devleti yok ederek başarıya ulaşır!

Özgürlük mücadelesi, devleti yok ederek başarıya ulaşır!

Özgürlük mücadelesi bir park ile başlamadı elbette, fakat ülkemizde bir park özgürlük çığlığı ile kitleselleşti, parkın sınırlarını aştı ve evrensel bir hareketin ivmesi oldu.
Gezi Park’a iki gün arka arkaya sabah ezanı ile başlayan saldırlar, gezi parkının sınırını Antakya, Ankara, İzmir, Antalya, Samsun, Artvin sınırlarına kadar bir anda ulaşması ile sonuçlanmıştır. Peki, bu dalganın yayılmasının arkasında sadece Gazi Parkı’na dokunmak mı var, elbette hayır. Sorun park sorunundan çıkmış “özgürlük ve yaşam alanını” savunmaya dönüşmüştür. 
AKP ve iktidar ise özgürlük mücadelesini park ile sınırlamak ve parkın yıkılıp yıkılmaması üzerine kurduğu bir savunma mekanizması bugünlerde kurmaya çalışmaktadır. İlk günlerde ki iktidarın lideri Erdoğan’ın dillendirdiği algılama sorununu yokmuş gibi gözükmekteler. Onun yerine kamuoyu oluşturmak ve kamuoyunun görüşlerini kendi ve denetimindeki medya aracılığı ile liberal ve kendi yorumcuları ile yeni bir propaganda dönemine girmiş bulunmaktalar. Bu liberal ve yandaş yorumcuların yanında, muhalefette olan ve mecliste kendisini ifade etme şansını yakalamış partiler de, AKP ile aynı yeden bakarak olaya yaklaşmakta ve sadece park ile sınırlı bir sivil mücadele olarak yorumlamaya çalışmaktalar.
Meydanlarda dillendirilen özgürlük istemi, var olan tüm statükoyu ve o statükodan beslenenlerin bir anlamda sonu anlamındadır.
İlk günlerde Erdoğan ağzı ile saldırgan ve bastırarak hemen yok edeceği düşüncesi yerine, şimdiler de uzlaşma ve diyalog ile bu sesi yok etmeye çalışmaktalar.
İktidar ve muhalefet el birliği içinde, söylemde küçük farklar olsa da sandığı işaret etmekteler. Hep bir ağızdan “bizler iktidara geldiğimizde o park sorunu çözeceğiz” diye fısıldamaktalar. AKP ise onların bu fısıltısını kendisi ele almış, bu sorunu ortaya çıkaran yok eder anlamında; “sorun bize iletilmiştir, hukuk içinde çözeceğiz” demektedir. AKP paket anayasa maddeleri ile ilgili geçmiş referandumla hukukun tüm denetim ve yönlendirme mekanizmasını tekeline almış, Adalet Bakanlığı gözetimi ile hukukun işlerliğini düzenlemektedir.
Referandum ile ‘yeni yaratılmış’ devlet işleyişi, bugün sorunların ‘temelinde’ olduğu gözden uzak tutulmaya çalışılmaktadır, çünkü referandum sonucunda iktidarın başbakanı, elde ettiği güç ile; “ne dersem o olur, benim dediğim olur, başka şeyi kulağım duymaz” anlayışını en üst noktasına çıkarmıştır.
“Ben değişmem, ne demişsem o olacaktır” anlayışı ile Gezi Parkı’na yönelik acımasız saldırlar ve sonucunda ölen, yaralanan gençlerimizin acısı üzerine bir sünger çekilmek istenmektedir. Ve denilmektedir ki, özgürlük mücadelesi başka bahara kalmıştır, onunda gerekirse biz getireceğiz anlamına gelen devletin (Erdoğan’ın)  bürokratları eli ile gençler ile göstermelik gece yarısı toplantılar ve randevular yapılmaktadır.
Gezi parkı özgürlük mücadelesi olduğu ve bu mücadelenin meşru olan zemini yok etmek için devlet kendini savunmaya var olan yasal partiler eli ile gençler üzerine baskı kurmaya devam etmektedir. Bunun en çıplak göstergesi CHP milletvekili provokasyon ediyor diye bir gencin üzerine uçarak ayağı ile müdahale eden fotoğrafıdır. Öz savunma içinde olan bir gencin mücadelesini otel odasından gören ve o gence müdahale için odasından çıkan bu vekilin davranışı devleti korumak ve onun parçalanmaması için her türlü özveriyi göstereceği anlamını taşımaktadır.
Provokasyon kelimesini en çok kullananlar tarih bize göstermiştir ki, en çok provokasyonu yapanlardır. O yüzden devlet her türlü savunma içine girdiğinde bu kelime gündeme gelir ve toplum üzerinde ve özellikle özgürlük mücadelesi verenler üzerine sansür, baskı ve bastırma aracına dönebilir.
Gezi Parkı mücadelesi özgürlük mücadelesidir, bu mücadeleyi görmüş, anlamış ve sahiplenmiş olanlar meydanlarda, akşam 21’de penceresinin önünden tava, ıslık, düdük çalanlar ile daha da genişlemiş ve yayılmıştır. Brezilya’da, İngiltere’de, uzak/orta/yakın Asya’da da karşılığını bulan bir özgürlük dalgasına dönmüştür. Bu dalga hedefine varana kadar varlığını koruyacaktır. Her ne kadar askeri, polis veya başka şekilde bastırılmaya çalışılırsa çalışılsın amacına şimdiden ulaşmış ve var olan tüm algıları, önyargıları yıkmıştır.
Bugüne kadar kendilerine devrimci, yurtsever, demokrat, ilerici gibi sıfat takanların sıfatlarını ortadan kaldırmış, gerçek yüzlerini ortaya sermiştir. Devletin güçlenmesinden ve varlığından nemalananlar ile özgürlük isteyenler ve özgürce bir arada yaşamayı savunanlar arasında kalın barikatlar kurulmuştur.
Namaz kılanlara, parka, çocuklarına saldırı olmasın diye anaların el ele tutuşarak gerçekleştirdiği insan zinciri özgürlük mücadelesinin simgeleridir. Bir arada, özgürce yaşayabilmek için sadece bu iktidarın gitmesi değil, var olan tüm devleti güçlendiren yapının yok olması için mücadeleye devam…
Devletin varlığı ve güçlü olması yaşadığımız son yüzyıl içinde bize göstermiştir ki, işgal, katliam, savaş olarak bize dönmüş, gözyaşı ve kan ile topraklar sulanmıştır.
Geleceğimiz ve çocuklarımızın özgür bir ortamda yaşamasını istiyorsak, onların kanları ile toprakların sulansın istemiyorsak devleti koruyan ve bizim biçimlendiren her türlü baskı aracını ortadan kaldıran özgürlük mücadelesi meşrudur ve savunulmayı hak ediyor.
“Susurluk Kazası” ile başlayan halk muhalefeti yeni bir aşamaya girmiştir. Halk var olan tüm siyasi partilere yüz vermemiş, yeni rotasında özgürlük istemini meydanlarda biber ve gaz bombaları altında özgürce ifade etmeye devam etmektedir.
“Bir Dakika Karanlık” eylemi bugün yine aynı saatlerde tencere, tava, düdük sesleri ile yeni biçimi ile özgürlük çığlığını ülkenin tüm evlerine yaymıştır. Var olan yandaş medyanın hiç görmediği bu eylem biçimi komşudan komşuya iletilmeye ve büyümeye devam etmektedir. 
Sonuçta “devlet için halk” yerine” halk için devlet” anlayışının dönüştüğü günleri yaşıyoruz, bugün saldıranlar, gaz bombası atanlar devletin gücü ve yaşaması için halkı karşısına almaktadır.
Özgürlük mücadelesi, devleti yok ederek başarıya ulaşır!
İsmail Cem Özkan

10 Haziran 2013 Pazartesi

İsyan umudu besler!

İsyan umudu besler!

Tarihin kırılma noktaları genelde yaşandıktan sonra anlaşılır, fakat bizler tarih yaşarken o kırılmanın sesini duyabilen şanslı kuşaklardanız. Bizim kuşağımız; dünyanın siyasi haritasının, ideolojilerin, yaşam duruşların, beklentilerin sürekli değiştiği bir dönemin zaman ruhunun içindeyiz. Savaşların, işgallerin toplum üzerine etkilerini, medya ile toplumun yeniden biçimlendirildiği, eğitim ve sağlık politikalarının tamamı ile rant üzerine oturtulduğu bir dönemde yaşıyoruz. Devlet kavramının ulus devleti anlayışından çıkıp, global ekonominin birer parçası haline getirtildiği, yer altı ve üstü zenginliklerinin büyük firmalara peşkeş çekildiği, yerli işbirlikçi hükümetlerin işlevlerinin tamamı ile büyük firmaların çıkarları yönünde düzenleme yapmak ve işbirlikçilerin kasalarının rüşvet paraları ile dolduğu dönemi yaşamaktayız.
Bireyin rakama indirgendiği, banka ve sigorta numaralarının büyük birader tarafından rahat izlenmesi için evrensel kodların verildiği bir zamanın içinde, birey olmayı önemsetiliyormuş gibi gösterilip, birer tüketici konuma indirgendiğimiz zamanın içinde isyanın değişik şekillerde dillendirildiği bir zaman çizgisi üzerindeyiz.
İsyan her zaman diliminde varlığını korumuştur, her zaman dilimi isyanı kontrol altına almak ve onu yönlendirebilmek için değişik araçlar geliştirmiştir. Yaşadığımız zaman diliminin isyan ruhu Paris barikatlarında komin kurularak başlamış ve bugünde varlığını korumaktadır. Paris ruhu bugün Türkiye toprakları içinde değişik şehirlerde yaşamaya devam ediyor.
İsyan insanlık için bir umut olmayı sürdürüyor.
İsyan bir umuttur, her ne kadar bastırılırsa bastırılsın süreklidir ve düzenli bir şekilde sisteme karşı sesini değişik zamanlarda değişik topluluklar içinde ayağa kalkar!
Ülkemizde isyan bir sabah polis baskını ile başladı.
Polis, baskısını ve orantısız güç gösterisini ertesi gün de devam ettirince isyan bir anda Gezi Parkı direnişi olmaktan çıktı ve “özgürlük” direnişi oldu. Türkiye’ye hemen yayılmadı ama ağır ağır yayılmaya devam ediyor.
Ülkenin başbakanı Erdoğan bir şey yaptı, her toplum katmanını ayrım yapmadan karşısına aldı ve sürekli saldırdı. Her konuşması yeni olayların ateşlenmesi için kıvılcım yarattı. Orantısız güç gösterisi onun karşısında kendiliğinden bir direnişi örgütledi. Yani, olayları Erdoğan yönetti, geliştirdi ama kontrol edemedi. O korku ile topluma biçim vermeye kalktı, uzun süredir başarılı bir şekilde yaptığı yöntem bu sefer tutmadı, ters tepti.
Bugün isyanın ikinci haftasını yaşıyoruz, İstanbul bir haftadadır çok sakin, karnaval havası içinde... Ankara direniyor, neden orada randevu vermiş gibi her gün aynı saatte ve aynı yerde saldırıyor anlamış değilim. Adana direnç içinde, diğer illerde protestolar devam ediyor...  
AKP tarafından organize edilen mitingler ve açılış toplantıları ile Erdoğan halka seslenmeye devam ediyor. Her seslenişi ile yeni bir cephe yaratmak için ortam hazırlıyor. Çevrede yaşanan savaşın ateşini ülke içinde çekerek, bugüne kadar eleştirdiği liderler gibi kan ile beslenmek için ortam hazırlıyor. (Roboski ve Reyhanlı katliamları konusunda parmak izini unutmuyorum) Savaş koşulları ile iktidarını uzatmaya çalışan Erdoğan, yeni isyanların da oluşumu içinde her türlü ekonomik, siyasi, toplumsal ortamı konuşmaları, polise (direkt ya da onun niyetini okuyan siyasiler) verdiği direktifler ile hazırlamaktadır. Her saldırı, her çatışma, her yaralanma ve can kayıbı korkuyu beslemek yerine direnci besliyor ve büyütüyor. Erdoğan bu süreç içindeki en büyük şansı, karşı taraftan örgütleyebilecek bütünlüklü bir siyasi yapının olmamasıdır. Ülke çapında yayılmış bir muhalif hareketin henüz kendisini toplayamamış ve tek bir çatı altında buluşmaması ülkede yakılan isyan ateşinin sadece belirli metropol şehirler ile sınırlı kalmasını ortaya çıkarıyor. (Elbette bu uzun süre devam edecek değildir, isyan kendi içinde örgütlenir ve isyanı yayabilecek bir birikime sahip olacaktır. )
Elbette zaman örgütlenmeyi beklemeyecektir, bunu tarih dip notları ile yazmaya devam ediyor.
İsyanın en zayıf karnını Kürt sorunu teşkil etmektedir. 1980 faşist darbesinden bu yana devam eden bir isyanın (bölgesel iç savaşın) yaratmış olduğu travmalar örgütlenmeler önünde engel ve olanak olarak durmaktadır. Bunu isyanı örgütleyecek yapıların yeteneğine bağlı olarak kullanılabilecek büyük tecrübeyi içinde barındırıyor. İyi organize olan bir isyanda; Kürt sorunu engel değil, olanağa dönüşür, fakat kötü örgütlenmiş ve dar bakış açısı içinde yapılan bir isyan için ise engel olmaya devam eder. Kürt sorunu çözümü bir masa başında Abdullah Öcalan ve MİT (hükümet adına) arasında başlamış ve devam eden bir süreçtir. Bu sürecin sonlanmaması için Kürt tarafı her türlü özveriyi göstermektedir. O kadar çok dikkat ediyorlar ki, herhangi bir AKP muhalefeti olabilecek toplumsal olaylara gözlemci olarak göstermelik rakamlar ile katılmaktadır. Bu geçtiğimiz 1 Mayıs İstanbul eylemlilikleri ve son yaşanan Gezi Parkı isyanı ile daha çıplak olarak ortaya koymuştur. Kürtler verdikleri sözlerinde dururken, hükümet (sorunun tarafı), toplumu daha da germekte ve polis baskısı ile bu yaşanan süreci (isyan) ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Hatta kendi seçmeni ve taraftarı zaman zaman eylemlerin olduğu noktada polise embeddet olarak kullanabilmektedir. Kendi denetiminde olan ve ekonomik olarak sıkıştırabileceği medyayı kendi amacına uygun dil kullanmaya zorlamaktadır. Irak işgalinde Amerikan askerlerinin kullandığı yöntemleri ülkemize uyarlanmış halini yaşayarak görmekteyiz.
Bütün yaşananlar Türkiye tarihinde ilk defa oluyor. Ortada devrimci gibi gözüken örgütler var ama olaylara sadece katılma dışında yapabildikleri ne güçleri ne de bilgi birikimleri var. Kısaca bu işi adlarında yer alan devrimci bir anlayış ile yönlendiremediler, çünkü o şekilde örgütlenmiş bir yapılarının olmadığı bu süreç ile daha çıplak ortaya çıkmıştır.
Şimdilik ortada giden bir süreç, Erdoğan konuştukça hareketlenen ama o susunca festival havasına bürünen bir süreçten bahsediyorum...
Bu süreçten kişisel olarak fazla beklentim yok, ilerisi için büyük derslerin olduğu tecrübeleri bırakacak, bundan kuşkum yok. İnternet ortamında izlediğim kadarı ile; İtalya örneğinde olduğu gibi yeni parti kurma arayışları var. İtalya’da bu işi hiciv ustası -dahi bir beyin- dik çıkışlar yapabiliyordu, kısa sürede örgütlendi ve başardılar. Yine tecrübe olarak, bir çok ülkede gerçekleşen Korsan Parti girişimleri var ama her iki tecrübe ne kadar ülkemiz gerçekliği ile örtüşür yaşamadığımız için bilemiyorum.
Buraya yaz geldi ama bahar havası hala var...
İsyan kendi dilini yaratıyor, yarattıkça tecrübelerini ileriye taşıyacaktır. Eğer isyan Erdoğan’ın belirlediği saldırgan dili kullanarak kendisini geliştirmeye çalışırsa ileriye taşıyabileceği fazla bir birikimin olacağını düşünmüyorum.
Bu süreç henüz dönüşü olmayan sınıra ulaşmış değildir, her an her şey olmaya açık bir tarih çizgisi içindeyiz. Olasılıkları çok fazla olan ve bu olasılıkların birini yaşayacağımız bir zaman dilimini geçmekteyiz. Elbette her birey bulunduğu noktadan bu yaşananı görecek ve yorumlayacaktır, tek doğrun, tek bakış açsının olmadığı bir sürecin tarihe nasıl yazılacağını açıkça bugünden merak ediyorum.
Erdoğan geçmişin birikimini bugüne taşıyan devletçi bir liderdir. Devlet önceliklidir ve her alınan karar devleti ve iktidarı güçlendirmiştir. Her ne kadar göstermelik olarak geçmişin tortularını temizlemiş olsa da aslında devleti güçlendirmiş ve tarihin çöplüğünde yer alan kanları olduğu yerde, sorumlularına yeni payeler vererek yeni devlet yarattığını iddia etmiştir. Yaşanan isyan süreci bunu yıkmıştır. Devlet güçlendiği için, baskı aracına dönüşmüş, her türlü özgürlük; gerek kanun, gerek (sonradan uydurulan) töre / gelenek / adet ve yasaklar ile ortadan kaldırılmıştır.
Yaşadığımız kırılma süreci bizi yeni özgürlüklere mi, yoksa yeni yasaklara mı taşıyacağını zaman içinde göreceğiz. Benim umudum özgürlük ve demokrasi ama şimdiden kehanette bulunamam…

İsmail Cem Özkan

6 Haziran 2013 Perşembe

Geziden geçtik, özgürlük yolundayız!

Geziden geçtik, özgürlük yolundayız!

Gezi parkı olayları yeni başlayan bir süreç değildir, uzun süreli ve devamlılığı olan bir çalışmanın ürünüdür. Gezi ve Taksim için sürekli nöbet tutanlar bugünkü yaşanan olayların olacağını hayal bile edemiyorlardı ama bunu onlara ve bizlere yaşatan ülkenin başbakanın anlam verilemeyen(!) inadıdır. Bugüne kadar gündem değiştirme ustası olan Erdoğan, bu son çıkışı ile gündem değiştirdi ama kendi sonunu hazırlayan bir gündem oldu.
Erdoğan neden bugünlerde gündem değiştirme ya da gündem belirleme telaşına düştü?
Bu sorunun yanıtı aslında görüldüğü kadar basit değil, çok karmaşık ilişkilerin düzenli, planlı ve sürekliliği olan bir şekilde kontrol edilememesinin sonucudur. Son günlerde yaşadıklarımız son on yılın birikmiş sorunlarının patlamasıdır.
Erdoğan ve toplum mühendislerinin bugüne kadar bir anlamda başarılı çalışmaları sonucu üçüncü defa başbakan seçilmiş, Ortadoğu ve dünya liderleri arasında kendisini görür bir ilizyonun içinde buldu. Erdoğan’a aslında arkasından bir ışık tutulmuş, Erdoğan’da gölgesinin büyümesine bakarken bir anda gördüklerinin gerçek olduğuna inandı ve o inanç ile var olan baskıcı yönü dışa vurdu. Tek başına karar veren, tek başına uygulayan ve etrafında sürekli biat eden bir çevre içinde tüm toplumu çevresinden algılar oldu. Bu diktatörlük yolunda giden bir yolda çevrenin ne kadar etkili ve biçimlendirici olduğunu kanıtladı. Zayıf kişiliği ve gerekli siyasi birikiminden yoksun olması, dil bilmemesi yüzünden dünyadaki gelişmelere hakim olamaması, kendisine anlatılan kadar dünyayı izlediği bir liderin başına gelebilecek en kötü şey geldi, kendisini vazgeçilmez, tek bilen ve tek karar alan olarak gördü. Tarihin saklı yerlerinde duran liderlik profilinin söylemini de eline alan Erdoğan, bir anda efendi olarak çağrılan biri oldu. (o güne kadar hocalarının dizinin dibine çömelip onların söylevlerini dinleyen biri, eline gücü aldığında iyi bir karar verici (efendi) olduğuna inandı)
Her sözü, her davranışı efendinin niyeti okuyanlar tarafından yorumlandı ve çevreye o şekilde bilgi akışı sağlandı. Efendi rahatsız olduğu için medyada olaylar göstermeyin dendi, tüm ana akım medya sahipleri efendinin sözünü geri çevirmedi, çünkü efendinin şimşeklerini çekenler soluğunu sürgünde ya da iflas etmiş halde alma tehlikesi büyüktür, sermaye elinde bulunan medya patronlarının kaybedeceği çoktur, kimse riske girmek istemez!
O, artık geri dönüşü olmayan bir diktatördü ama kendisi dahi diktatör olduğunu görebilecek kadar aynaya bakmıyordu. O aslında toplumu için iyi şeyler istiyordu, o memuru, askeri, polisi, valisi… için hep güzel şeyler istedi ama onların istemi ile kendisinin istemi paralellik göstermedi. Tarih ve toplum tek doğrunun etrafında dönmüyor…
Erdoğan, siyaset denge oyunu olduğunu ve dengeler içinde kararlar alınabileceğini gözden kaçırdı. Tek hakim olduğu iddiası ile dengeler ile rahat oynayabileceğini düşündü. Bir ara MHP yan cebinde taşırken, ertesi gün sol liberalleri yan cebine aldı, daha ertesi gün Kürt ulusal mücadelesinin lideri ile masaya oturup yan cebine koymaya çalıştı... yan cebinde o kadar değişik kesimleri alıp attı ki, sonuçta kimler paradigmaları ve kişilikleri gereği o cepte olmak için gönüllü bile oldular. Cepten düşenler, düştükleri günlerde en keskin Erdoğan karşıtı sözü söylerken, çıkarına uygun bir adım atılma ihtimali dahi olduğunda yeniden Erdoğan ile görüşme kuyruğuna girdiler. Paradigmasına sadık kalanlar bilir ki, iktidarın elini öpen bal yalar! Her iktidar döneminde iktidarına göre söylem geliştirenler, yuvarlak cümle kurmaktan kendileri yuvarlanmaya devam ediyorlar. Her ortamda, farklı anlaşılacak cümleler ile günleri kurtaranlar, ceplerini doldurmaya devam etmekteler. İktidara övgüde ve düştüğünde sövgüde sınır tanımayan bir kültür ve ürünleri bu ülkenin toprağı içinde boy atmış durumdalar.
Erdoğan aşırı özgüven içinde olaylara yaklaştı ve aklına gelen ilk şeyi sesli olarak seslendirdi, nasıl olsa hep bastırmıştı, hep kazanmıştı. Yenilgiyi görmeyenler, başarının yaratmış olduğu kendi evreninde yolunu çabuk kaybederler ve Erdoğan yolunu kaybetti, 1 Mayıs’ta olduğu gibi işçi sınıfına ve onun dostlarına sıktığı gazın altında bırakacağına inandı.
Erdoğan bugün yaşanan sürecin başkahramanıdır, o olmasaydı bugün özgürlük direnişi tüm ülkeye bu şekilde dağılma imkanı olmayacaktı. Onun sert ve anlamsız çıkışları, herkesi küçük görmesi, kendi arzularının tüm toplumun arzusu olarak görmesi bugün toplumda ülke çapında gelişen özgürlük meşalesinin ateşini yaktı ve büyütmeye devam ediyor. Bu ateşi iyi değerlendirenler barikatlar arkasında bir Fransız deneyimini yaşayabilirler.
Yaşanan süreç ile ilgili kesin tahminler bulunmak zordur. Yaşanan sürecin romanın ve öykülerin satırları yaşanırken oluşur, olay bittikten sonra kağıda dökülür.
Bugün her yaşadığımız an tarihin geçiş ve kırılma sürecidir. Bu sürecin sonunda hiçbir şey eskisi olamayacak. Bu sadece ülkemiz içinde geçerli değildir, bu yayılan özgürlük ateşi bütün dünyayı kuşatmaya devam ediyor. Her toplumsal olayın etkileri; iletişim ve lojistiğin olanakları içinde daha hızlı ve daha geniş alana yayılıyor…
Erdoğan ününü bugün Hitler ve Mussolini ile karşılaştırır oldu, elbette tesadüf değildir. Bu yaşanan sürecin bir izdüşümüdür. Eğer ülke topraklarını bombalamaya başlar ise İspanya kralı Franko ile özdeşleşebilir.
Karmaşık ilişkileri düşman - dost gibi kesin çizgiler ile ayıran ve tavrını o şekilde koyan birinin, bu siyasi koşullar içinde yerinin olmadığı; dinler, kültürler arası diyalog kurmaya çalışan çağdaş topluluklar içinde yerini alamayacağını yaşayarak öğreniyor.
Erdoğan, tercihini kendisi yaptı ya da yaptırıldı hiç önemli değil, bugün artık eski danışmanın dediği gibi çöp kutusuna gidecek olan deliğin kenarında duruyor ve üzerine bir su dökülerek tarihin çöplüğünde olması gereken yerde yerini en kısa zamanda alabilir.
Erdoğan ve arkadaşları sonuç olarak iktidardan uzaklaşacaktır, bu yaşanan süreç onu fısıldıyor, yakında bağırıp bağırmayacağına sokaklardaki seslere bakarak söyleyeceğiz.
Onu iktidarda tutan sermaye ve global dünyanın efendileri tercihleri yaşanan sürecin ne kadar uzun olup olmayacağına karar verecektir. Bu süreyi belirleyecek olan da ülke içinde gelişen direniş çizgisinin etkisi ve kitleselliği önemlidir. Elbette bu direnişi örgütleyenler global dünyanın ve sermaye guruplarının beklentilerini de yok ederek, tam bağımsız bir ülkede yaratması için her koşulun var olduğu gerçeğin altını çizmeden geçemeyeceğim. Süreci iyi örgütleyenler; istediklerini elde edebilecek bir sürecin içindeyiz.
Kısaca, Gezi’den çıktık yola, özgürlük türküleri ile tüm ülkenin meydanları, sokakları şenlik havası içinde direniyor, direndikçe yeni çözüm yolları, yeni ilişkiler yaratmaya devam ediyor.
Özgürlük türküsü söyleyen ve toprağa düşen her vatandaşımız bizim onurumuzdur, direnenler sözlerini söylemeye, türkülerini söylemeye devam ediyor. Onurlu insanlar özgür oldukça daha çok üretmeye, daha çok bir biri kucaklaşmaya ve bir arada yaşama kültürünü geliştiriyorlar.
Ne mutlu, bu tarihin kırılma noktasında meydanlarda seslerini yükseltenler.
Ne mutlu, bir birini hiç tanımadan, gazın altında yanındakinin omzundan tutup, gaz ve tazyikli suya direnenler!
Ne mutlu, bugün özgürlük türküsü söyleyenler, özgürlük için halaya duranlar!

İsmail Cem Özkan

26 Mayıs 2013 Pazar

Projeler yeni zamanın ruhudur!

Projeler yeni zamanın ruhudur!

Son yıllarda çok sık duymaya başladınız proje! Projeler ne için yapılır ve kimler projeler yapmak için birilerin kapı kulu olur, hiç düşündünüz mü?  Bu yazının içeriği içinde proje konusunu biraz irdeleyeceğim, sonuçta proje yapan vatan haini demeyeceğim ama vatan hainliği konusunda iktidar tarafından iddia edilen projeler olduğunu biliyorum…
Proje, başlangıcı ve bitişi belirli bir süre ve sınırlı bir finansman dahilinde, tanımlanmış bir kapsama uygun amaç ve hedefler doğrultusunda özgün bir planı başlatma, yürütme, kontrol etme ve sonuca bağlama sürecidir. Kısaca proje para verenin niyetlerine hizmet eden bir süreçtir. Onun belirlediği amaca yönelik çalışma yapan kişiler proje içinde yer alır ve sonuçlandırır. Bir anlamda bir için modern taşeronluk işi gibi algılayabilirsiniz. Aynı işi kadrolu işçilere yapmış olsa daha pahalıya mal olacakken, geçici işçiler ile göreceli olarak daha iyi hizmet ve verimlilik almaktadır.
Projeler parayı veren kurumlar için iyi bir ‘datenbank’ (bilgi bankası) işlevi görür. Projeler amaçları ve hedefleri dışında bu datenbank’lar içinde başka amaçlar ve hedefler için kullanılabilecek bilgi birikimini de beraberinde taşır. Genelde askeri amaçlı hedeflerde kullanılabileceği ve istihbarat ağı için kullanılacağını göz ardı etmemek gereklidir.
Projeler parası olana hizmet eder ve parası olana taşeron olarak hizmet etmek isteyen gönüllü işçilerden oluşur ve belli bir süre proje ile kendi yaşamını ikame ettirir. Projeyi para verene sunan kişiler veya kurumlar proje için çalışacak elemanlar yanlarında proje boyunca işçi ikame ettirebilir ve bu sözleşme projenin sonlanması ile biter. İşsizlik rakamları içinde bu proje içinde çalışanlar gizli işsizidir.
30 yıllık yakın tarihimize bir bakarsanız bir çok projenin hayatımıza girdiği, belki yakın arkadaşlarımızdan bazıları bu projeler içinde zaman zaman çalıştığına şahitlik edersiniz. Hatta bir çok kişi proje ile hayatın başka yüzünü görünce vazgeçemeyip, sürekli proje üretir halde yaşadığına şahitlik etmiş olabilirsiniz. Çünkü projeler genelde lüks otel odalarında ve salonlarında durum değerlendirmesi yapılmasına olanak tanıyan sunum toplantılar olur. Lüks otellerde yapılan toplantılar parayı veren için masraf olarak gözükmez, aksine gereklilik olarak görülür. Çünkü, proje çalışanı ve yapanın daha fazla proje yapması için teşvik anlamına gelir ve projenin bu yüzünü tadanlar genelde yeni projeler için para verenlerin kapıları önünde dosya ile bekler ve içeriden birkaç kişiyi tanımak ve ilişkileri sıcak tutmayı önemser.
Projeler sürekliliği olmayan ve geçici olması yüzünden diğer çalışma alanlarından ayrılır. Projeler bu yüzden istihbarat birimleri için çok önemli bilgi toplama aracıdır. Hem gönüllü yaptıracak insan emeği, hem de kendilerinin dahi düşünmediği veya düşünemeyeceği kadar bilginin kendi datenbak’larına bilginin toplanması anlamına gelir. Proje yapan öncelikle alacağı parayı düşünür ve hangi bilgisini sattığını önemsemez. Çünkü geçici olarak ekonomik sıkıntısına çözüm olan bu projeler bir anlamda emeğinden başka satacağı olmayanlar için dönemsel açılan çalışma kapısı olarak algılanmaktadır. Projelerde çalışanlar ve yönetenler bir süreliğine de olsa beyaz yakalı işçi olmak ve lüks lokantalarda, otel lobilerinde bulunma hakkını bulur. Normal şartlarda oralarda olamayacaklar projeler sayesinde yılda bir de olsa oralarda bulunarak başka bir dünyanın varlığını yaşarak öğrenirler.
Projeler günlük yaşamı birden değiştirmez ama projelerin toplamı sonucunda parayı verenlerin istekleri yönünde hayat dönüşebilir, çünkü projeler toplum mühendisliğinin birer parçalarıdır. Projelerin uygulanması ve yürütülmesi sistematik bir düşünce yapısının ürünüdür, belirli vakıflar, kurumlar tarafından denetlenir ve çalışmalara izin verilir.
Projeler ülke sınırları içinde ve dışında olabilir, çünkü projeler için coğrafi özellik yoktur, sadece zaman sınırlaması vardır. Her proje görünen amaca hizmet ettiği gibi görünmeyen amaçlara da dolaylı olarak hizmet eder ve yaşadığımız zamanın ruhunu temsil eder.

İsmail Cem Özkan

12 Mayıs 2013 Pazar

Reyhanlı’da gökyüzü çığlık ile buluştu!


Reyhanlı’da gökyüzü çığlık ile buluştu!

Reyhanlı’da çığlık yükseldi, bombaların yüklü olduğu araçların patlaması sonrası. Aynı zamanda bir kamera kayıttaydı, kamerayı elinde tutan “Allahu ekber” diyerek tekbir getirmekte… Zafer çığlığı mı atıyor, şaşkınlığını mı dillendiriyor belli değil. Sanki moda olmuş gibi söylüyor, bir tekerleme gibi ağzından ister istemez çıkıyor.
Irak işgali ile birlikte “embedded media” kavramı günlük yaşamımıza girdi. Irak işgali sırasında profesyonel basın mensupları, Amerikan tanklarının içinden namludan gördüğünü yazmış, Amerikan kayıpları ile ilgili hiçbir bilgi vermemiştir. Bir anlamda propaganda amaçlı beslenen medya görevlisinin yeni görevine verilen isim olmuştur. Embedded gazeteci, profesyonellik anlayışı gereği görevini yapmıştır. Kısaca parasını verenin penceresinden olaylara bakmış, onun hoşlanacağı ve propaganda olarak kullanacağı görüntüleri ekrana taşımıştır.
Irak işgalinde günlük yaşantımıza giren bu çalışma tarzı, o günden sonra tüm silahlı güçler tarafından kullanılmaya başlanmış ve yaygınlaşmıştır. Dijital yayıncılığın gelişimine uygun olarak kameralar artık bir sigara paketi boyutuna inmiş, hatta cebimize girmiştir. Cep telefonları ile yapılan kayıtlar, dünya medyasında medyayı kontrol edenlerin çıkarına uygun şekilde kullanılmaya ve yaygınlaştırılmaya başlanmıştır. Bir anlamda her bireye denmiştir ki, sen bulunduğun yerde gazetecisin ve göndereceğin her görüntü bizim masa başında oturan redaksiyon görevlileri tarafından “uygun” bir şekle getirilecek ve yayınlanacaktır. Yayınlandığı zaman, görüntüyü çeken kaynak kişiye maddi bir gelir olarak geri dönüşüm olacaktır. Bir anlamda her bir birey potansiyel olarak cep telefonuna tesadüfen bir şeyi kayıt eden ‘amatör ruhlu profesyonel gazeteci’ konumuna getirtilmiştir.
El Kaide ve türevleri olan örgütlerin kuruluşu CIA denetiminde ve bilgisi ile Sovyet bloğuna ve onun anlayışına karşı savaşmaları için kurulmuş yerel örgütlerdir. Hamas, İsrail denetiminde Filistin Kurtuluş Örgütüne karşı kurdurulması gibidir. Amerika kendi çıkarına uygun dünyanın değişik yerlerinde örgütler kurdurmuş ve başarılı olmaları için silah ve eleman eğitimi konusunda yardımda bulunmuştur. NATO içinde yasal olarak yapılan işlem diğer ülkeler için aynı amaca yönelik ama çalışma yöntemi farklı taşeronlar kurmuş ve onların eli ile kendi insan kayıbı olmadan amacına ve ideolojisine uygun eylemler yapmasını sağlamıştır. Bir anlamda da başarılı olmuştur. Afganistan’da Taliban ile büyük başarı elde etmiş, İran İslam devrimi ile Sovyet rejimin güneye inmesi önüne kalın duvar örmüştür. O ülkelerde gelişen İslam iktidarları bir anlamda Amerika’nın “yeşil kuşak” politikasına uygundur.
İran devrimi sanıldığı gibi Amerikan rejimine karşı yapılmış bir eylem değildir, uzun vadeli bakıldığında İran devrimin güçlenmesi için Amerika görünmeyen eli ile yardım etmiş, İran içinde gelişecek olan komünist hareketin kökünü kazımıştır. Saddam Hüseyin eğer İran’a Amerikan ve batı desteği ile saldırmamış olsaydı, bugün ki İran belki olmayacaktı. Amerika kendi eli ile güçlendirildiği Saddam Hüseyin’i zamanı geldiğinde indirecek ve petrol kaynaklarını tek elden yönetecektir. Yeşil Kuşak Projesi, Büyük Ortadoğu Projesine (BOP) dönüşmüş. Büyük Ortadoğu Projesine uygun Arap baharı ile sonuçlanacak politikalar değişik ülkeleri içinde hayata geçmiş ve büyük oranda başarılı olmuştur.
Bir zamanlar Amerika’nın taşeronluğunu yapanlar iktidardan uzaklaşmış, yeni İslami hükümetler kurulmuştur. Amerika yeni bir Ortadoğu coğrafyasını oluştururken şimdilik iktidarları değiştirmek ile kalmıştır, henüz sınırlar değişmemiştir. İran korkusunu kullanarak kendi kontrolündeki İslam ülkelerini kontrol etmeye devam etmektedir. İsrail’in silahlanması bu sayede meşrulaşmakta ve Filistinlilere karşı yapılan zulüm göz ardı edilebilmektedir. FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) bugün güçlü olmuş olsaydı, İsrail ile başlayan görüşmenin sonucu çok başka olabilirdi, onu yok eden ve göstermelik bir hükümet konumuna getiren Filistinliler içinde yaşanan çatışma ve Hamas’ın önlenemeyen yükselişidir. Hamas görevini başarılı bir şekilde yerine getirmiş, zamanı gelince doğal olarak kuranlar tarafından tasfiye edilecektir. Mübarek’in sonu hepsine örnektir.
Reyhanlı’da patlayan bomba yüklü araçlar bu sürecin bir parçasıdır. Orada da cinayet işleyenler parmak izlerini kameralara kayıt etmiş ve tekbir sesleri ile batı dünyasına seslerini duyurmuştur.
Bu görüntüler batı dünyasında İslam düşmanlığını besleyen ve büyüten birer propaganda aracı konumundadır. Gün be gün batıda Nazi örgütlenmesi kabuk değiştirmekte ve Yahudi düşmanlığının önünde İslam düşmanlığı almaktadır. Naziler artık tek ari ırk yerine Avrupa ve beyaz (Avrupa kökenli) ırk üzerine kendilerini konumlandırmakta ve örgütlemektedir. Nazi örgütlenmesi bir anlamda ‘international’’dir. Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada, Amerika, Rusya ve tüm Avrupa’yı kapsayan boyutta örgüt olmuştur.
BOP denen kavram bugün neyi beslemektedir ve kimin çıkarına hizmet etmektedir?
Yukarıda kısaca belirttiğim nedenlere bakarak söyleyebiliriz ki, BOP Arap ve İslam dünyasının yararına değildir. O bölgelerde çatışmalar körüklenmekte ve yeni cepheler oluşturulmaktadır. Son otuz yılda çatışmaların ve soykırımların olduğu coğrafyalar genelde bu Ortadoğu bölgesine yakın ya da yer altı zenginliği olan alanlar olması tesadüfi değildir. O alanlardan kimlerin yararlandığı yani çıkarının olduğu ile ilişkilidir. Yerel işbirlikçi iktidarlar, bu çıkarın birer kapı kulu görevlileri gibidir, çünkü biliyorlar ki, karşı geldiklerinde kendi iktidarları yok olacak ve başka işbirlikçi yapılanmalar yedekte göreve hazır olarak beklemektedir. O yüzden işbirlikçiler için reklamlarda kullanılan bir sözü söyleyelim “hizmette sınır yoktur!” anlayışı hakimdir.
İşbirlikçi iktidarlar, tarih ve günlük olaylara bakış açısını çıkarlara göre değiştirilmektedir. Parayı verenin çıkarına uygun ülke içinde özelleştirmeler yaparak devlet kavramını ulus olmaktan çıkarmakta ve başka bir şeye dönüştürmektedir. “Global dünya” ile “entegrasyon” bu dönemin kilit kelimesidir. Bu kelimeye uygun olarak her türlü zenginliğinin kaynağın kapılarını Global firmaların denetimine ve kullanımına açmakta ve bu sayede iktidarını korumaktadır. Eğer yapmazlar ise, bir ülkenin başbakan danışmanın dediği gibi; “ take advantage of this man. Because this person has so much credibility, because of his own beliefs in the Muslim world and he believes in the Western style democracy. I think instead of pushing him down, putting him to the drain, use...” (Türkçesi; “Bu adamdan yararlanın. Çünkü bu kişinin çok itibarı var, hem kendi inançları nedeniyle Müslüman dünyasında, hem de Batı tipi demokrasiye inanıyor. Bence onu devirmeye çalışmak, delikten aşağı koymak yerine, onu kullanın...”)  yoksa delikten aşağıya atarlar.
Yukarıda danışmanın sözü ne kadar tandık geliyor değil mi? Delikten aşağıya atmadan olabildiğince etinden, sütünden yararlanılacak çok insan var bu coğrafya içinde.
Reyhanlı’da çığlık gökyüzü ile buluştuğunda bir kamera kayıttaydı. Birisi tekbir getirmekteydi. Bu katliamın içinde kimlerin parmak izi olduğunu bulabildiniz mi?
Hiçbir olay tesadüfen olmaz…
Tarih, tesadüfler ile biçimlendirilecek kadar başıboş akmıyor!
Elbette her şeyi baştan planlayanlar ve kurgulayanlar her zaman başarıya ulaşacak diye bir kural yoktur. Vietnam direnişi buna örnektir.
Katliamlar, soykırımlar ancak emperyalist savaşların ortadan kalkması ile ortadan kalkabilir. Emperyalist savaşlar olduğu sürece; her yerde bomba patlayabilir, her yerde bir anda gökyüzü çığlıklar ile dolabilir.
Gökyüzünü çığlıklara teslim etmemek, bu oyunu bozmak biz sıradan insanların elindedir. Bir arada, barış içinde yaşamak bizim dünyaya bakış açımız ile ilgilidir. Cepheleşmek ve düşmanlıklar yaratmak yerine, emperyalist savaşlara dur demek ve durdurmak için omuz omuza halaya, horona durmak yeterlidir.
İsmail Cem Özkan

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Anılarını pazarlayanlar, hala pazarlamaya devam ediyor!


Anılarını pazarlayanlar, hala pazarlamaya devam ediyor!

İnsan yaşarken bir zaman diliminde zamanın ruhuna uygun insanlar ile tanışır ve o an ortadan kalktıktan sonra, o anın anılarını ömür boyu anlatarak yaşayanlar bugün varlığını korumaya devam ediyor.
Yaşadıkları birkaç sene, belki birkaç ay bütün ömür anlatılacak anıların toplamı gibidir. Sanki o yaşanan anlar dışında hiç yaşamamış gibi davranır. Şimdi belki yirmili yaşlarda yaşadıklarını anlatan 60 yaş sınırında veya üzerinde olan insanlara rastlayabilirsiniz.  Anılarını fırsat bulduklarında anlatırlar. Onları dinlerken sanki devrim yapmış edası içinde, devrimcilerin emekleri üzerine kendilerine pay çıkarırlar. Devrimcilerin isimlerini anarken ağızlarını doldururlar, ses tonlarını değiştirirler ve öyle içten söylüyormuş gibi nefes alır ve öyle seslerini çıkarırlar. Onları dinleyenler, vay be ne büyük insan bunlar diyebilir. Fakat küçük bir soru bu büyük olan insanların aslında ne kadar boş ve kuru bir gürültü olduğunu ortaya çıkarır.
Soru basittir, o zaman dilimi dışında sen bugüne kadar ne yaptın, varsa çocukların bugün ne yapıyorlar?
68 kuşağı ve daha önceki / sonraki kuşakların (eski solcu (bazıları hala solcu olduğunu vurgular) olduğunu söyleyenler için geçerlidir) ortak bir özelliği var, çocukları genelde devrimci değil, hatta sol ile hiç ilişkileri yok. Başkalarının hayatları üzerine kelimeleri yan yana dizip cümle kurarken, kendi çocukları için piyano eğitimi, iyi eğitim alsın diye ayrıcalıklı okullara göndermek, hatta bir bölümü çocuğunu yurtdışına gönderip politikadan uzakta bilim insanı olması için elinden geleni yapmıştır. Bir bölümünün çocuğu bilim insanı belki olabilmiştir ama genelde vasıfsızlardır.
Korumalı, soldan uzakta yetiştirilen çocuklar bugün ‘genç siviller’ içinde olması ya da onlara yakın bir yerlerde politika yapması da doğal olarak görülebilir, elbette içlerinde politikaya ilgi duymuş olanlar var ise.
Bugün iktidarın yanında, iktidarın gölgesi altında sözlerini sakınmadan söyleyenler, fırsatını bulduklarında geçmişte yaşamış oldukları o anın anılarını birilerine anlatmaktan büyük keyif duymaya ve uygun bir ortam bulduğunda o günlerin ne şanlı ve haklı bir mücadele içinde olduklarını anlatırlar. Elbette iktidarın kulağına konuştukları sözlerin gideceğini bildikleri için bakış noktasına göre yorumlanacak yuvarlak cümleler kurarlar.
Eskinin solcusu, bugün ki liberal ekonominin nimetlerinden yararlananlar veya yararlanmak için iktidarın gölgesine sığınanların çocukları, genelde anne ve babalarının istemleri ve yönlendirmeleri ile apolitik konumundalar. Onlar, lüks lokantalarda ünlemli cümleler kuracak kadar gelirleri olan bireyler olmuştur. Çıkarlarına uygun geldiğinde babalarının eskiden nasıl dayak yedikleri, gerçek Marksist oldukları vurgusunu yaparlar, elbette sol kültürü olan tüketici kesime işadamı olarak sesleniyorlarsa.
Geçmişin solcuları, bugünün liberalleri geçmişin anılarını pazarlayarak ‘etnik pazar’ içinde kendilerine yer elde etmeye ve bir zamanlar var olan saygılarını yeniden kazanmak için her ortamda boy göstermeye çalışıyorlar. Kendilerini gösterebilmek için ölmüş bir solcunun cenazesi en uygun girişim noktasıdır. Oraya gelmiş, vicdanı rahatsız olmuş olan eski solcu - günümüzün liberalleri - ile ilişkiye geçip, kendilerinin islimlerinin de geçtiği anıların pazarlanması için anılarını yazılı veya belgesel görsel hale getirmek için yapımcılar ile ilişkiye geçmeye çalışırlar.
Liberal ekonomi içinde halk değimi ile “dikiş tutturamayanlar” (eski solcular, bugün sola karşı içten karşı olmalarına rağmen, solcuymuş gibi gösterenler) geçmişin anıları yanında bir şey yapıyormuş gibi göstermek adına seminer seminer dolaşıp, gençlere bakın biz bunları yaptık ve her yaptığımız geçmişin eleştirisiydi demekteler. Eğer bir gazetede veya dergide köşe yazısı alanı bulmuşlar ise, orada ünlemli cümleler kurmaya devam ederken, kendilerinin bu toplum için vazgeçilmez olduklarını düşünürler.
Sol kimliğini kaybedenler, anılar ile yaşamaya devam etmekteler.
Sol kimliğini kaybedenler, bir zaman kendilerini ve ailelerini güvence altına almak adına yurtdışına çıkmış bireyler yıllar sonra ülkeye geri döndüklerinde, dün nerede kalmıştık edası ile eski arkadaşlarını aramaktalar. Onlar ile rakı sofralarında anılarını pazarlarken, bugün ne yapabileceği konusunu hep gündemde tutarlar.
Eski solcular geçmişin devrimcilerin anılarını kullanmaktan çekinmezler, çünkü yenilgi ile birlikte onlar, duruş noktalarını; para kazanın, parası olanın adam olduğu yerde yaşamlarını biçimlendirmişlerdir. O yaşam alanında çocuklarına soldan izole eğitim vermişlerdir. Onlar ki, her şeyin pazarlanabileceği ve çıkar içi kullanılabileceği noktadan sinsi sinsi bize gülmeye devam ediyorlar.
Anılarını iyi pazarlayanlar, değişik vakıflar ve dernekler ile projeler yürütür ve o projelerde solun geçmiş birikimi kendi çıkarları için proje konusu yaparlar ve o projelerden sonuçlarını para aldıkları kesime uygun bir şekilde aktarırılar. Projelerde çalışanlar, aldıkları para ile medya önünde popüler işler yapamaya özen gösterirler, ne kadar popüler olursa başka proje alma veya projelerini uzatma için şansları olur.
Eski solcular ellerini kirletmişlerdir, o yüzden neye dokunurlarsa kirletmeye devam ederler.
Anılarını pazarlayarak gemilerini yürütmeye çalışanlar, aynı zamanda çevrelerini kirletmeye ve bugünkü duruşları ile devrimci adaylarını pasifsize etmeye devam ediyorlar.
Elbette solcu geçmişi içinde hala temiz olanlar kalmıştır, onlarda mücadele alanlarında sağlıkları el verdiğince omuz omuza mücadeleye devam ediyorlar. Onlar, çocukları ile birlikte kavgada ön safta olmaya devam etmekteler. Başkalarının çocukları için savaş stratejisi çizmeyenler, onurlu olarak aramazda durmaya devam ediyorlar. Mücadele alanında en önde yer almayanların devrimci bir politika üretemeyeceği Mahirlerin, Denizlerin, İbrahimlerin hayatına bakarak bilirler.
Eski solcu ile sol görüşü savunan devrimci insanlar arasında çizgi, söze ve anılara bakmaz, mücadele alanında yaptıkları ile birbiri arasında kalın bir çizgi çizer.
İsmail Cem Özkan

Güçlünün demokrasisi!


Güçlünün demokrasisi!

Gücü elinde bulunduran, her türlü zorbalığı yapabileceğine inanır. Yaptığı her şeyin hoş görüleceğine, çünkü güç ona karşısındakinin söz söyleme hakkını elinden aldığına inanır. O yüzden güçlü olanlar genelde çok konuşur ve konuştuklarının doğru olduğunu karşı taraftakilerin peşinen kabul ettiğine inanır.
Güç öyle bir şeydir ki, tek doğrunun kendi doğrusu olduğunu sürekli vurgular ve insanların doğruya zaman içinde ulaşacağına inanır. O yüzden, o zamanın ne kadar kısa olursa o kadar iyi olduğunu düşünür. Doğruya ulaşmayanları ise aptal olarak tanımlar.
Tek doğru vardır, akıl o tek doğruda birleşir!
İnsanlık tarihi içinde güç ve güçlünün yaratmış olduğu yıkımlar ile doludur. Güçlü olan, yıkımında gölgesi gibi kendisini izlediğini hiç önemsemez. Güçlü olan yıktıklarını ve yok ettiklerini görmez, söylenmesine de tahammülü yoktur. Kendisine karşı gelinen her türlü direnci; meydan okuma olarak görür ve o meydan okumaya güç gösterisi eşliğinde ezmeye çalışır.
Güçlülerin meydan okumaları ile doludur, tarih.
Güçlülerin yapmış olduğu zalimlikleri not düşer, tarih.
Güçlüleri adına savaşanların bir birini boğazlamaları sonucu kan gölüne dönmüş meydanları not eder.
Güçlüler savaşmazlar, çünkü kendi adlarına savaşan isimsiz binlerce kahramanı kendi çevrelerinde kapı kulu olarak beslerler.
Güçlü olan bilir ki, savaş meydanında bir ok, gücün sembolü olan kendisini attan aşağıya düşürebilir. Bir anda, sırça köşkte oturanın köşkünün yıkıldığına şahitlik edenler, anında o güçlüye sırtını dönebilir.
Güçlü, ne kadar güçlü olursa olsun, tek başına hiçtir. Tarihin karanlık çağı buna benzer olaylar ile doludur.
Tarihin karanlık çağları; güçlülerin, binlerce insanın ölümüne giden yolda aldıkları kararlar ile döşelidir.
Güçlülere karşı güçsüzlerin savaşı tarih boyu hep vardır.
Güçsüzler, kendilerini güvence, güçlüleri denetim altına almak için, sistemler geliştirmiştir. Sistemleri güvence altına almak için çareler düşünmüştür. Fakat yaşadığımız bugün dahi o mekanizmaları gerçek anlamda kuramadıkları ortadadır.
Güçlüler fırsatlarını bulduklarında kendi güçlerini artırmak için her türlü mekanizmayı kullanmaktan çekinmemişlerdir, çünkü onlara göre tek doğru vardır ve kendi ideal hedefi için zor kaçınılmazdır.
Güçlü olanlar zor kullanarak tarihi ileriye götüreceğine inanırlar.
Demokrasi denilen mekanizma; güçlüler karşısında güçsüzlerin haklarının korunması üzerine oturtulmuştur, fakat bu niyet bugün tam zıddı yönde işlev görmektedir. Güçlülerin ve çoğunluğun haklarını güvence altına alan ve gerek görüldüğünde rafa kaldırılan ve gerek görüldüğünde raftan indirilip uygulanan bir kelimeye indirgenmiştir.
Devlet isterse görevimi yaparım, devlet isterse şapkamı alır giderim anlayışı uygulanan demokraside doğal karşılanır olmuş.
Devlet mekanizması güçler arasında denge kurmak için uydurulmuş soyut bir kavram iken, bugün devlet, güçlünün gücünü sürekli olarak koruyabileceği, savunabileceği bir somut mekanizma haline getirtilmiştir.
Güçlü isterse kendisini protesto eden güçlere izin verebilir, istemediği an toplumda bir protesto fikri bile oluşturmayacak şekilde baskı mekanizmasını kurabilir. Demokrasilerde göstermelik olsa da muhalefet olacağını kabul edildiğinden, gerek gördüğünde güçlü; muhalefete söz söyleme hakkını verir ve sınırını belirleyebilir.
Bugün yaşadığımız zamanın ruhu içinde muhalefet güçlünün gölgesinde sesini çıkarabilendir. Sesini gölgenin dışında çıkarana ise devlet; marjinal ve terörist damgasını hemen vurur.
Gelişmiş ve geri bıraktırılmış ülkelerde demokrasi oyunu birbirine benzer, her ne kadar değişik sistemler uygulanıyor olmuş olsa da. Gerek görülürse özgürlükler nispi olarak verilebilinir, fırsatı olduğunda ve çıkarlar ile çatıştığında geri alınır.
Yaşadığımız zamanın ruhunda; azınlıklar ve kapitalizmin sonunu getirecek olan işçi sınıfına karşı çoğunluk haklarını savunan ve güçlendiren (çoğunluğu bordolar ve din ile kontrol altında tutan) sınıfın demokrasisidir.
Zamanın ruhunda ikinci dünya savaşı sonrası çıkan ve güçlenen azınlık hakları kavramı çöpteki yerini almak üzerinedir. Avrupa ve Amerika’da yükselen ırkçılık rüzgarı fırtınaya henüz ulaşmış değildir, fakat bu fırtına zamanında kapitalizmin uzun süredir devam eden kriz için bir çıkış kapısı olduğu düşüncesi bilinç altında ki yerlerini almıştır.
Savaş, krizin çıkış kapısı olarak kullanılması tarih boyunca sürmüştür ve uygulanmıştır. Her savaş krizi ya ortadan kaldırmış ya da daha da derinleştirmiştir.
Azınlıkların hakları güvence altına almayan her demokrasi rafa kaldırılabilir ve gerek görüldüğünde yeniden uygulanabilir özelliğini korumaya devam etmektedir.
Azınlık haklarını güvence altına alan demokrasilerde ise, çıkarlar azınlıkların yok olmasını istiyorsa, azınlıklar sadece güçlünün önünde engel olarak görülür ve gerek görüldüğünde yok edilir. Şimdilik geri kalmış ülkelerde bu sistem uygulanmaya devam ediyor. Son on yıllar içinde yaşanan soykırım, bu bakış açısının bir ürünü olarak tarihin kanlı sayfalarındaki yerini almıştır.
Güçlünün demokrasisini yıkacak güçte bu sistemin içinde varlığını bloklar arası savaşta zayıf düşmüş olsa da varlığını korumaktadır.
Güçlünün gücünü elde ettiği mekanizma elinden alınıp, kontrol edilebilir hale getirildiğinde gerçek anlamda demokrasi için adım atılmış olabilinir.
Güçlü, gücünü uygulanan demokrasi kuralları içinde alınamayacaktır, çünkü hiçbir güçlü gücünü seçim denen ve hilelerle açık bir sistem ile kaybetmek istemez. Seçimi kontrol eden ve kamuoyu araştırmaları ile kamuyu yanıltan bilgiler ile medya gücünü kullanan bir güç, var olan yasal ve hukuk düzenlemeler ile özneler değişmiş olsa da varlığını korumaya devam eder.
Tarih çözümsüzlüğün hüküm sürdüğü zamanın ruhunda 1917 yılını not eder ve umut, her zaman güçsüzler tarafında vardır.
İsmail Cem Özkan