22 Haziran 2013 Cumartesi

Özgürlük için…

Özgürlük için…

Son yüzyıl içinde özgürlük mücadelesi girdaplar içinde devam eden bir süreçtir. Henüz özgür bir toplum ve özgür bir yaşam oluşmamıştır, devam eden bir süreçten bahsediyoruz. Özgürlük mücadelesi yapanların özgürlük karşısında tutumları ve yaşam tercihleri de o mücadelenin başarıya ulaşıp ulaşmayacağının ipuçlarını bize aslında sunmaktadır. Bugüne kadar yapılan özgürlük mücadelesi ve o mücadelede hayatını kaybedenler ve kazanımları bugün yaşadığımız neoliberal yaşam tercihi içinde tarihin sayfalarında tozlanmaya bırakılmış gibi bir izlenim vardır. Gerçekten öyle midir?
Özgürlük mücadelesi birey bazına indiren ve bireyin başarısının ve kariyerinin özgürlük olduğu vurgusu neoliberal ekonominin topluma vermeye çalıştığı bir tanımdır. Kısaca her koyun kendi bacağından asılacaktır, burada başarı kişinin yeteneği, çevresi, doğru zamanda doğru ilişkiler içinde olmak olarak daha da detaylandırılmaktadır. O yüzden global emperyal dünya henüz tam yerli yerine oturmadan önce verilen ama başarılı olmayan bu bakış açısı ülkemizde 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesi sonucunda tam oturmuş, alışmayacağım, ret ediyorum söylemleri içinde toplum bu bakış açısını benimsemiş ve ona göre yaşam biçimini oluşturmuştur. Yaşanan süreç sonucunda toplum görmüş ki, bu özgürlük anlayışı gerçek anlamda özgürlük olmadığını ve toplumun geniş kesimini aslında köle yaptığı ile karşılaşmıştır. İşbirlikçi küçük bir azınlık bu özgürlük tanımında olabildiğince yararlanmış, başarılı olamayanları aptal, işe yaramaz ve toplumun üzerine kambur olarak görme eğilimi artmıştır.  Bu kambur kesimi ise dilendiriciliğe alıştırmış, dayanışma yerini yardımlar almıştır. Oluşturulan “sivil toplum” yapıları ile toplum denetim altında tutulmuş, demokrasi ve özgürlüğü sandığa gidip oy vermek ile sınırlandırmışlardır. Yardıma muhtaç birinin yaşanan süreci sorgulayabilecek kadar bilgi birikimi olamaz, olsa da zaten onu dillendirebilecek ve değiştirebilecek bir gücü yoktur. Yardıma muhtaç birilerinin gelecek projesi ve perspektifi olamaz. Anlık bulur ve yaşar, çünkü yardıma muhtaç biri sürekli borç içindedir ve yaşamı ipotek altındadır.
12 Eylül bizim toplumumuz için bir kırılma noktasıdır, ikinci büyük kırılmayı 31 Mayıs sabahı yaşadık. O sabah ülkenin geleceği ve özgürlük anlayışı bir anda yeni tanımlara kavuşmuş, bireyin özgürlüğü yerini toplumun özgürlüğü ve dayanışmayı öne çıkarmıştır. Devlet o güne kadar sorgulanmamış, güçlü olması doğal gibi algılanmıştı, fakat 31 Mayıs sabahı devlet kavramı ve özgürlük yan yana gelmiş ve sorgulanmaya başlanmıştır. O güne kadar solcusundan sağcısına tüm toplumsal muhalif ve iktidar yapısı devleti aynı şekilde algılamış ve devletin bekası için her türlü özveriyi göstermiştir. En tipik örneği 12 Eylül döneminde muhalif sendika başkanları ve üyeleri mahkeme kapılarına gitmiş bizi tutuklayın demişlerdir. Aynı bakış açısı ile Gezi Parkı için bir günlük iş bırakama eyleminde DİSK Genel başkanı 12 Eylül sabahında söylenen sözü tekrarlamıştır. “Devletimizin bekası ve huzur ve barış ortamının bozulmaması için üzerimize düşen görevi yapıyoruz.”
12 Eylül kırılması ülkemizin siyasi duruş noktasını ve rotasını Ortadoğu ve tipik İslam ülkesi siyasi havasına doğru değiştirmiştir. Doğal olarak muhalefet yapılanması da İslam vurgusu öne çıkarılmıştır. Önceleri başörtüsü mücadelesi gibi yapılan ama topluma benimsetilen yeni bir yaşam biçimi toplumun tüm kesimlerine benimsetilmiştir. Laik – antilaik söylemi adı altında yapılan cepheleşme toplumun içinde yer alan tüm özgürlük kırpıntılarını da yok etmiştir. İttifaklar, koalisyonlar yeni yaratılan cepheler ve gündem değişiklikleri içinde sürekli şekil ve biçim değiştiren şekilde olması sağlanmıştır. Toplumun o güne kadar biriktirdiği tüm birikimler ve ideoloji ile biçimlenmiş kuşaklar yeni yaratılan ideolojiye uygun eğitilmesi için her türden araç toplum mühendisleri eli ile aktif hale getirilmiştir. Hiç kimse bu ülkede laik bir sistem yoktur, önce laik bir devlet yaratılmalıdır diye söylem geliştiremeden bir cephe içinde taraf konumunda kendisini bulmuştur. Ülkemizde son otuz yılı sürekli cepheleşme ve hafif yoğunluklu çatışma içinde geçmiştir. (Kürtlere karşı yapılmış olan adı konmamış savaşın etkileri zaman içinde tüm ülke topraklarına yaygınlaştırılarak, korku cumhuriyeti için bir propaganda aracı olarak kullanılmış ve sermayenin el değişimi içinde bir araç işlevi görmüştür.)
Yeni yaratılan toplumun muhalif kanadı içinde Alevilere bir rol biçilmiş olması tesadüfi değildir. Aleviler homojen bir yapı içinde değillerdir ve şehir örgütlenmesi yok sayılacak kadar zayıftır, çünkü 12 Eylül öncesi kendilerini sol içinde tanımlamışlar ve orada (belki) zorunlu olarak var olan saldırılardan dolayı konumlandırmışlardır. Devlet, Alevileri her zaman potansiyel suçlu olarak görmüş ve onu yok etmek için her türlü aracını kullanmaktan çekinmemiştir. Suçlu görünenler elbette suçlu görünen sol içinde örgütlenecektir, başka çıkış yolu da yoktur. Maraş, Çorum ve Sivas olayları bu örgütlenmenin ne kadar doğru bir tercih olduğunu ortaya koymuştur. Tutuklanan ve gözaltına alınan Alevi gençler daha fazla işkence altında kalmış, suçlar üzerilerine mahkeme tarafından kayıt edilmiştir. Bugün geçmiş davalar yeniden gözden geçirilmiş olsa, bir çok hakimin kararının ne kadar önyargı içinde verdiğini görebiliriniz. Ezilenler sırf ezildikleri için yan yana gelmiş ve birbirini kollamıştır, bunu solcu olduğunu söyleyen devrimcilerin büyük bir bölümü dışarıya çıktıklarında dahi anlayamamış olduklarını gözlemleyebilirisiniz. Cezaevinde farklı siyasi davalarda yargılanan Alevi gençler, bir birlerine örgütsel fark gözetmeden yardım etmişler ve dayanışma içinde olmuşlardır.
12 Eylül kırılması solu ve devrimci yaşam biçimini tamamı ile ortadan kaldırmıştır, çünkü devrimci dayanışma içinde olduğunu söyleyenler eski ilişkileri kullanarak kendilerinin özgürlüğü için mücadele etmiştir. Çocuklarını en iyi okulda okutmak, en iyi dershaneye göndermek için arkadaşının üzerine basıp maddi gelir etmeye çalışması ve bunun için her türlü ilişki içinde olması tesadüfi değildir. Cezaevinde çıkan veya yurtdışından dönen eski devrimcilerin her yerde olması ve çıkarı için her biçim ve söylem içinde olması tesadüfi olmamıştır, elbette burada hepsi yaptı diyemeyiz ama solu temsil ettiğini söyleyenlerin önemli bir bölümünü bu ilişki içinde geçmişte bulabilirsiniz, bugün ki ilişliler içinde olmaları artık tesadüfi olabilir, çünkü onlara o olanağı yaratan ortam yok olmuştur. Sonuçta dışarıya çıkan yeni yaşam tercihlerine uyum sağlamış, büyük bir bölümü öncelikle eşlerini değiştirmiş, yeni ve sosyal güvencesi olan eşler tercih edilmiştir. Ne demişler atalarımız para bulununca önce eşler değiştirilir!
Alevi örgütlenmesi bu siyasi koşullar içinde oluşmuştur, çünkü oluşması için her türlü olanak vardı ve o olanak değerlendirecek birileri hep olacaktı.
12 Eylül sonrası yaşantımız içine başka bir kavram daha girdi, proje!
Projeler konusunda birkaç yazı yazdım, ama kısaca değineyim. Para verenin amacına uygun bir zaman diliminde yapılan çalışmadır. Kısaca tanımladığım proje için genelde iş yaşantısı içinde kendisine uygun iş bulamamış ama sosyal yardım veya benzeri işler ile yaşamını devam ettirmek isteyen bireylere açılan bir kapıdır. Projelerden yararlananların önemli bir kesimi ülkemizde olduğu gibi sol dünya görüşüne sahip, tembellik yasasını kabul etmiş bireylerden seçilmesi tesadüfi değildir. Burada parayı veren böyle bir tercih yapması bir çok şeyi işaret ediyor ama daha önce yazdığım yazılarda değindiğim için kısa geçiyorum. Kısaca parayı verenin düdüğünü çalması için birlerini yanında geçici işçi olarak alması ve proje bitene kadar istihdam etmesidir. Gizli işsizlik tanımı olarak okuyabilirsiniz.
Projeler Alevi ya da başka dernek içinde faaliyet gösteren solcu ya da yeşil doğayı savunan gruplar içinde örgütlenmeler içinde yaygın olması tesadüfi midir?
Elbette tesadüfi değildir!
Parayı veren hem amacına ulaşmakta hem de parayı verdiği kesimi ve bireyleri istediği gibi kontrol edebilmektedir. Bir küçük para ile bir çok amacına hemen ulaşabilmektedir.
Proje yapanların ortak noktası, sürekli işleri yoktur, sürekli proje yapmak için para verenlerin istekleri yönünde proje üretmek ve projelerini uzun süreli yaşatma telaşı içindeler.
Alevi örgütleri proje yapma telaşı içinde birbiri ile alakası olmayan insanları bir çatı altında buluşturdu. Çıkar ilişkisi içinde olanların bir ilişkisi. Tıpkı iktidar partisi iç yapısı gibidir, sol görünümlü sağcı kişilerin hakim olduğu bir alan olmuştur. Doğal bir süreçtir, istenilen toplum örgütlenmesine uygundur.
Aleviler bu süreç içinde demokrat, aydın, özgürlükçü gibi kamuoyuna sunuldu, fakat hiçbir din örgütün özgürlükçü olabileceğini sorgulamadık. Dinin kendisine ait dogmaları vardır ve değiştirilemez. Dinde en önemli şey biat etmektir. Kuralları belli bir yaşam ve düşünce biçimi bütün dinlerde hakimdir.
Alevi örgütlenmesi sonuçta dini bir örgütlenmedir ve ilk önemli istemleri ibadet yerlerinin yasal zemine kavuşması ve ibadetlerinin özgürce yapmalarıdır. Bu konuda iktidar ile hemfikir olması beklenirken, iktidar kendi dar bakışı içinde bu istemi görmemekte ve hatta Alevi inancını yok etmek için elinde bulundurduğu tüm devlet aygıtını kullanmaktadır. Her ülkenin özgün koşulları kendi içinde çelişkileri ve çatışmaları beslemektedir. İktidar elindeki olanağı paylaşmak istememekte ve bu olanağını İslami, Suni bir devletin oluşumu için kullanmaktadır. Kendisi iktidardan gitmiş olsa dahi yaratmış olduğu devlet düzeninin devamı için kendisince önlemler almaktadır.
Son otuz yılın tecrübesi ile; eğer bir örgüt, parti ya da yapı bir dinci örgütün arkasına sığınıp demokrasiyi ve özgürlüğü getireceğim diyorsa; inanmayın, çünkü dinde biat vardır ve biat kültüründen özgürlükçü bir dünya kurulamaz... Bütün dinler devleti kutsar ve devletin güçlü olması için toplumu ve kendisini biçimlendirir. Özgür toplumlarda dini yapılara üye olan insan sayısının azalmasının temelinde özgürlük duruşu ve tercihi vardır.
Dincilerin arkasından yürüyenler solcu değildir, devrimci hiç olmadıkları Gezi Parkı direnişi ile oraya serilmiştir. (bir parantez açayım burada, Alevi örgütleri dini özgürlük anlamında yapmış oldukları mücadele haklıdır ve desteklenmelidir, bu destek onları lider konuma getirememek kaydı ile yapılmalıdır, özgürlük mücadelesinin bir parçasıdır…)
2 Temmuz katliamını unutulmaması ve tekrar yaşamaması için yapılan toplantıları bugüne kadar neden dincilerin yaptığını anlayamamıştım, Gezi Parkı direnişi ortaya çıkardı ki, meğer onu yapacak kadar örgütlü devrimciler ve yapıları yokmuş...
Özgürlük mücadelesi ilk defa bu kadar saydam ve duru bir pencereden görme fırsatımız oldu. Gezi Parkı direnişi ve ülkenin sınırlarını aşarak tüm dünyaya kelebek kanadı dalgası etkisi yaratıyorsa, bunda özgürlük isteminin ve özgürlük tanımının daha saf ve saydam olduğunu hissedebilirsiniz.
Devleti kutsayan, devleti güçlendiren hiçbir anlayış özgürlük mücadelesi yapamaz, yapmış oldukları bir baskı aracından çıkıp başka bir baskı aracını yaşam içine konumlandırmak olarak okuyabilirsiniz.
Özgürlük için öncelikle en basit hali ile söyleyeyim, halk için devlet ve devlet kavramının zaman içinde söndürülmesi olarak düşünebilirsiniz. O mücadele çizgisi içinde dincilerin arkasına takılıp gitmek yoktur, din kendisini yaşatacak ortamı kendisi yaratır, buna da özgürlük içinde kimse karışamaz. Her dini düşüncenin, her yaşam tercihinin, her kültürün bir arada yaşayabileceği özgür alan ancak devlet kavramının konumundan geçmektedir. Devletin olduğu yerde; baskı asimilasyon, savaş, cepheler vardır. Artık yeter, hiç birini istemiyoruz diye haykırdığımız yerde ise özgürlük vardır!

İsmail Cem Özkan

21 Haziran 2013 Cuma

Düğmeye basmak…

Düğmeye basmak…

İktidar yanında yer alan yorumcular son yaşanan olayları yorumlarken “düğmeye bastılar” demekteler. Peki, hiç düşündünüz mü ‘düğmeye basmak’ ne demek?
Soğuk savaş sırasında nükleer başlıkların bir düğmesi vardı. Kırmızı telefon ile bağlanılan bir yerde bir düğme yer alıyordu. Savaşta ilk düğmeye basmak önemlidir, çünkü ilk saldırı yok edici olduğu teorik olarak kabul edilmiştir. O yüzden düğmeye basmak demek kökten düşmanını yok etmek ve yer yüzünü radyasyon ile doldurmak anlamına gelmektedir. Düğmeye basıldığı an ‘yok olmak’ anlamı eş olarak düşünülmüştür.
Zaman içinde CIA ve diğer istihbarat örgütleri düğmeye basmak kelimesine öznel anlamlar yüklemiştir. Düşmanını yok etmek amacıyla yapılan hazırlık sonucunda ilk saldır anı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Şili, Türkiye, Peru, İran, Pakistan… darbeleri bir düğmeye basmak ile başlamış, pentagonda şampanyalar patlamıştır. ‘Bizim çocuklar’ başardı denilerek zafer sarhoşluğu içinde bir birine sarılmış insanları gözünüzün önüne getirebilirsiniz.
Soğuk savaşın sonunu getiren olaylar Polonya üzerinden Papalık kurumunun düğmeye basması ile başlamış, çok elin bir düğmeye uzanması ile global politika diye söylenen tek kutuplu bir dünyanın oluşumu yaratılmıştı. Liberal ekonomi adı verilen yeni sömürge ve egemenlik sistemi solcu devşirme embedded’ler ile hayata geçiyordu. Sosyal demokrat partilerin eridiği, yeni muhafazakar liberal söylemin hakim olduğu bir egemenlik sistem sol içinde yaygınlaştığı dönemi işaret ediyordu.
Bizim tarihimiz içinde düğmeye birden çok basıldığına şahitlik ediyoruz. Her darbe dönemi bir düğme sözü ortaya çıkar ve dillendirilir. Genelde düğmeye basan bellidir, çünkü pentagon içinde kutlamalar yapılır.
İktidar, yaşadığımız bu kırılma döneminde düğme konusunu ortaya atmıştır. İktidarlarının sonun geldiğini bir anlamda bu düğme sözü ile itiraf etmekteler. “Birileri bizim iktidarda kalmamızı daha fazla istemiyor, olaylar ve gelişim onu göstermektedir” diye fısıldamaktadır. Bu sayede iç dinamiklere demekteler ki, “bizi ancak siz ayakta tutabilirsiniz, aksi halde dış güç (pentagon ve diğer merkezler) bizi uzaklaştıracaktır.”
“Gezi parkı olayları nasıl oldu da bir anda ülke çapına yayıldı, birileri düğmeye bastı ki, ülke çapını aştı Brezilya’da karşılığını buldu” demekteler. Bir anlamda açıkça söylemeseler de Arap Baharı vb gelişmeleri bir ‘düğme’ ile açıklamış oluyorlar. Halkların kendi iradeleri yok sayılarak bir düğme ile değişimler açıklanmakta ve neden uzun süreli iktidarlar bir ülkede olduğu konusunda bir ipucu vermiş oluyorlar. Çünkü düğme ile gidenler büyük olasılıkla düğme ile iktidara gelmişlerdir.
Gezi Parkı olayları sabah ezanını takip eden iki gün birbirinin aynı kopyası gibi polis baskını ile başlamıştır. Polis baskınlarının emrini veren iktidar olduğu saklanacak bir konu değildir, eğer iktidar partisi ve onun lideri haberim yoktu, onu dış güçler verdi ve bizim çocuklar uyguladı diyemez. Emri veren düğmeye basmıştır, savunmasız bir grup insan gaz bombaları ve biber gazları altında parktan kovulmuştur, daha doğrusu iteklenmiştir. Bu saldırı ekranlar önünde olmuş, alacakaranlık içinde yaşanan bu çığlık ülkenin değişik yerlerinde karşılığını bulmuştur.
Dikkat ederseniz düğmeye biri basmış ise iktidar tarafından basılmıştır. Ama o düğmeden bahsedilmiyor, başka bir düğme var, o da ilerleyen günlerde basılmıştır denilebilinir. O zaman her Erdoğan konuşması sonrası halk biraz daha sesini yükseltmiş ve orantısız güç karşısında direnişini büyütmüştür. Demektir ki, Erdoğan her konuşması bir düğme işlevi görmüştür diyebiliriz. Fakat o da değil, başka düğme derseniz, o düğmenin ne zaman basıldığını CNN canlı yayınını İstanbul’a kaydırdığı andır diyebilirsiniz, fakat orada da bir sorun var, çünkü canlı yayın her toplumsal olay olduğu yerde Amerikan çıkarları yönünde zaten canlı yayın yapmaktalar, demektir ki, CNN canlı yayın yaptığı zaman diliminde birileri zaten çoktan düğmeye basmış, sonucunu yaşamaktayız.
Hükümet ve iktidarın yanında yer alan bazı eski solcular düğme konusunda hassastırlar, çünkü 30 yıldan fazla yaşanan iç savaşta neden CNN ve benzeri kanallar yayın yapmamıştır? Vardır bunda bir iş… Düğme konusu halkın kendiliğinden (Erdoğan’nın tavrı ve sözü sanki hiç etkisi yokmuş gibi) ayağa kalkması anlaşılır şey değildir, bu hükümete karşı yapılan bir darbedir diye dillendirerek yaşananları yok saymaya ve hatta ayaklananlar dış güçlerin birer maşası demekteler.
Düğme konusu gördüğünüz gibi o kadar masum bir konu değildir, birisi düğme diyorsa ve iktidar değişimi düğme ile açıklamaya çalışanlar açıkça itiraf etmekteler, bu iktidarda düğme ile geldi ve bizlerde bu düğmede üzerimize düşen görevi yerine getirdik…
Halkın özgürlük istemleri yok sayılmakta ve hatta küçümsenmektedir, özgürlüğü getirecek olanda bir düğmedir, onu da düğme başındaki kişi karar verir, pardon düğme başındakine kırmızı telefon ile emir veren karar verir. Bu anlayışta olanlar her olayı düğme ile açıklamaktadır ve “şu açıktır ki, tek kutuplu yaşadığımız bu yağma dönemi her toplumsal olay bir düğme ile şöyle ya da böyle ilişkisi vardır! Yaşanacak her toplumsal dönüşüm ve halkın kendi iradesini ele alması bu süreçte imkansızdır” diyenler iktidar ve iktidarın yanında yer almaya devam ediyorlar.

İsmail Cem Özkan

15 Haziran 2013 Cumartesi

Özgürlük mücadelesi, devleti yok ederek başarıya ulaşır!

Özgürlük mücadelesi, devleti yok ederek başarıya ulaşır!

Özgürlük mücadelesi bir park ile başlamadı elbette, fakat ülkemizde bir park özgürlük çığlığı ile kitleselleşti, parkın sınırlarını aştı ve evrensel bir hareketin ivmesi oldu.
Gezi Park’a iki gün arka arkaya sabah ezanı ile başlayan saldırlar, gezi parkının sınırını Antakya, Ankara, İzmir, Antalya, Samsun, Artvin sınırlarına kadar bir anda ulaşması ile sonuçlanmıştır. Peki, bu dalganın yayılmasının arkasında sadece Gazi Parkı’na dokunmak mı var, elbette hayır. Sorun park sorunundan çıkmış “özgürlük ve yaşam alanını” savunmaya dönüşmüştür. 
AKP ve iktidar ise özgürlük mücadelesini park ile sınırlamak ve parkın yıkılıp yıkılmaması üzerine kurduğu bir savunma mekanizması bugünlerde kurmaya çalışmaktadır. İlk günlerde ki iktidarın lideri Erdoğan’ın dillendirdiği algılama sorununu yokmuş gibi gözükmekteler. Onun yerine kamuoyu oluşturmak ve kamuoyunun görüşlerini kendi ve denetimindeki medya aracılığı ile liberal ve kendi yorumcuları ile yeni bir propaganda dönemine girmiş bulunmaktalar. Bu liberal ve yandaş yorumcuların yanında, muhalefette olan ve mecliste kendisini ifade etme şansını yakalamış partiler de, AKP ile aynı yeden bakarak olaya yaklaşmakta ve sadece park ile sınırlı bir sivil mücadele olarak yorumlamaya çalışmaktalar.
Meydanlarda dillendirilen özgürlük istemi, var olan tüm statükoyu ve o statükodan beslenenlerin bir anlamda sonu anlamındadır.
İlk günlerde Erdoğan ağzı ile saldırgan ve bastırarak hemen yok edeceği düşüncesi yerine, şimdiler de uzlaşma ve diyalog ile bu sesi yok etmeye çalışmaktalar.
İktidar ve muhalefet el birliği içinde, söylemde küçük farklar olsa da sandığı işaret etmekteler. Hep bir ağızdan “bizler iktidara geldiğimizde o park sorunu çözeceğiz” diye fısıldamaktalar. AKP ise onların bu fısıltısını kendisi ele almış, bu sorunu ortaya çıkaran yok eder anlamında; “sorun bize iletilmiştir, hukuk içinde çözeceğiz” demektedir. AKP paket anayasa maddeleri ile ilgili geçmiş referandumla hukukun tüm denetim ve yönlendirme mekanizmasını tekeline almış, Adalet Bakanlığı gözetimi ile hukukun işlerliğini düzenlemektedir.
Referandum ile ‘yeni yaratılmış’ devlet işleyişi, bugün sorunların ‘temelinde’ olduğu gözden uzak tutulmaya çalışılmaktadır, çünkü referandum sonucunda iktidarın başbakanı, elde ettiği güç ile; “ne dersem o olur, benim dediğim olur, başka şeyi kulağım duymaz” anlayışını en üst noktasına çıkarmıştır.
“Ben değişmem, ne demişsem o olacaktır” anlayışı ile Gezi Parkı’na yönelik acımasız saldırlar ve sonucunda ölen, yaralanan gençlerimizin acısı üzerine bir sünger çekilmek istenmektedir. Ve denilmektedir ki, özgürlük mücadelesi başka bahara kalmıştır, onunda gerekirse biz getireceğiz anlamına gelen devletin (Erdoğan’ın)  bürokratları eli ile gençler ile göstermelik gece yarısı toplantılar ve randevular yapılmaktadır.
Gezi parkı özgürlük mücadelesi olduğu ve bu mücadelenin meşru olan zemini yok etmek için devlet kendini savunmaya var olan yasal partiler eli ile gençler üzerine baskı kurmaya devam etmektedir. Bunun en çıplak göstergesi CHP milletvekili provokasyon ediyor diye bir gencin üzerine uçarak ayağı ile müdahale eden fotoğrafıdır. Öz savunma içinde olan bir gencin mücadelesini otel odasından gören ve o gence müdahale için odasından çıkan bu vekilin davranışı devleti korumak ve onun parçalanmaması için her türlü özveriyi göstereceği anlamını taşımaktadır.
Provokasyon kelimesini en çok kullananlar tarih bize göstermiştir ki, en çok provokasyonu yapanlardır. O yüzden devlet her türlü savunma içine girdiğinde bu kelime gündeme gelir ve toplum üzerinde ve özellikle özgürlük mücadelesi verenler üzerine sansür, baskı ve bastırma aracına dönebilir.
Gezi Parkı mücadelesi özgürlük mücadelesidir, bu mücadeleyi görmüş, anlamış ve sahiplenmiş olanlar meydanlarda, akşam 21’de penceresinin önünden tava, ıslık, düdük çalanlar ile daha da genişlemiş ve yayılmıştır. Brezilya’da, İngiltere’de, uzak/orta/yakın Asya’da da karşılığını bulan bir özgürlük dalgasına dönmüştür. Bu dalga hedefine varana kadar varlığını koruyacaktır. Her ne kadar askeri, polis veya başka şekilde bastırılmaya çalışılırsa çalışılsın amacına şimdiden ulaşmış ve var olan tüm algıları, önyargıları yıkmıştır.
Bugüne kadar kendilerine devrimci, yurtsever, demokrat, ilerici gibi sıfat takanların sıfatlarını ortadan kaldırmış, gerçek yüzlerini ortaya sermiştir. Devletin güçlenmesinden ve varlığından nemalananlar ile özgürlük isteyenler ve özgürce bir arada yaşamayı savunanlar arasında kalın barikatlar kurulmuştur.
Namaz kılanlara, parka, çocuklarına saldırı olmasın diye anaların el ele tutuşarak gerçekleştirdiği insan zinciri özgürlük mücadelesinin simgeleridir. Bir arada, özgürce yaşayabilmek için sadece bu iktidarın gitmesi değil, var olan tüm devleti güçlendiren yapının yok olması için mücadeleye devam…
Devletin varlığı ve güçlü olması yaşadığımız son yüzyıl içinde bize göstermiştir ki, işgal, katliam, savaş olarak bize dönmüş, gözyaşı ve kan ile topraklar sulanmıştır.
Geleceğimiz ve çocuklarımızın özgür bir ortamda yaşamasını istiyorsak, onların kanları ile toprakların sulansın istemiyorsak devleti koruyan ve bizim biçimlendiren her türlü baskı aracını ortadan kaldıran özgürlük mücadelesi meşrudur ve savunulmayı hak ediyor.
“Susurluk Kazası” ile başlayan halk muhalefeti yeni bir aşamaya girmiştir. Halk var olan tüm siyasi partilere yüz vermemiş, yeni rotasında özgürlük istemini meydanlarda biber ve gaz bombaları altında özgürce ifade etmeye devam etmektedir.
“Bir Dakika Karanlık” eylemi bugün yine aynı saatlerde tencere, tava, düdük sesleri ile yeni biçimi ile özgürlük çığlığını ülkenin tüm evlerine yaymıştır. Var olan yandaş medyanın hiç görmediği bu eylem biçimi komşudan komşuya iletilmeye ve büyümeye devam etmektedir. 
Sonuçta “devlet için halk” yerine” halk için devlet” anlayışının dönüştüğü günleri yaşıyoruz, bugün saldıranlar, gaz bombası atanlar devletin gücü ve yaşaması için halkı karşısına almaktadır.
Özgürlük mücadelesi, devleti yok ederek başarıya ulaşır!
İsmail Cem Özkan

10 Haziran 2013 Pazartesi

İsyan umudu besler!

İsyan umudu besler!

Tarihin kırılma noktaları genelde yaşandıktan sonra anlaşılır, fakat bizler tarih yaşarken o kırılmanın sesini duyabilen şanslı kuşaklardanız. Bizim kuşağımız; dünyanın siyasi haritasının, ideolojilerin, yaşam duruşların, beklentilerin sürekli değiştiği bir dönemin zaman ruhunun içindeyiz. Savaşların, işgallerin toplum üzerine etkilerini, medya ile toplumun yeniden biçimlendirildiği, eğitim ve sağlık politikalarının tamamı ile rant üzerine oturtulduğu bir dönemde yaşıyoruz. Devlet kavramının ulus devleti anlayışından çıkıp, global ekonominin birer parçası haline getirtildiği, yer altı ve üstü zenginliklerinin büyük firmalara peşkeş çekildiği, yerli işbirlikçi hükümetlerin işlevlerinin tamamı ile büyük firmaların çıkarları yönünde düzenleme yapmak ve işbirlikçilerin kasalarının rüşvet paraları ile dolduğu dönemi yaşamaktayız.
Bireyin rakama indirgendiği, banka ve sigorta numaralarının büyük birader tarafından rahat izlenmesi için evrensel kodların verildiği bir zamanın içinde, birey olmayı önemsetiliyormuş gibi gösterilip, birer tüketici konuma indirgendiğimiz zamanın içinde isyanın değişik şekillerde dillendirildiği bir zaman çizgisi üzerindeyiz.
İsyan her zaman diliminde varlığını korumuştur, her zaman dilimi isyanı kontrol altına almak ve onu yönlendirebilmek için değişik araçlar geliştirmiştir. Yaşadığımız zaman diliminin isyan ruhu Paris barikatlarında komin kurularak başlamış ve bugünde varlığını korumaktadır. Paris ruhu bugün Türkiye toprakları içinde değişik şehirlerde yaşamaya devam ediyor.
İsyan insanlık için bir umut olmayı sürdürüyor.
İsyan bir umuttur, her ne kadar bastırılırsa bastırılsın süreklidir ve düzenli bir şekilde sisteme karşı sesini değişik zamanlarda değişik topluluklar içinde ayağa kalkar!
Ülkemizde isyan bir sabah polis baskını ile başladı.
Polis, baskısını ve orantısız güç gösterisini ertesi gün de devam ettirince isyan bir anda Gezi Parkı direnişi olmaktan çıktı ve “özgürlük” direnişi oldu. Türkiye’ye hemen yayılmadı ama ağır ağır yayılmaya devam ediyor.
Ülkenin başbakanı Erdoğan bir şey yaptı, her toplum katmanını ayrım yapmadan karşısına aldı ve sürekli saldırdı. Her konuşması yeni olayların ateşlenmesi için kıvılcım yarattı. Orantısız güç gösterisi onun karşısında kendiliğinden bir direnişi örgütledi. Yani, olayları Erdoğan yönetti, geliştirdi ama kontrol edemedi. O korku ile topluma biçim vermeye kalktı, uzun süredir başarılı bir şekilde yaptığı yöntem bu sefer tutmadı, ters tepti.
Bugün isyanın ikinci haftasını yaşıyoruz, İstanbul bir haftadadır çok sakin, karnaval havası içinde... Ankara direniyor, neden orada randevu vermiş gibi her gün aynı saatte ve aynı yerde saldırıyor anlamış değilim. Adana direnç içinde, diğer illerde protestolar devam ediyor...  
AKP tarafından organize edilen mitingler ve açılış toplantıları ile Erdoğan halka seslenmeye devam ediyor. Her seslenişi ile yeni bir cephe yaratmak için ortam hazırlıyor. Çevrede yaşanan savaşın ateşini ülke içinde çekerek, bugüne kadar eleştirdiği liderler gibi kan ile beslenmek için ortam hazırlıyor. (Roboski ve Reyhanlı katliamları konusunda parmak izini unutmuyorum) Savaş koşulları ile iktidarını uzatmaya çalışan Erdoğan, yeni isyanların da oluşumu içinde her türlü ekonomik, siyasi, toplumsal ortamı konuşmaları, polise (direkt ya da onun niyetini okuyan siyasiler) verdiği direktifler ile hazırlamaktadır. Her saldırı, her çatışma, her yaralanma ve can kayıbı korkuyu beslemek yerine direnci besliyor ve büyütüyor. Erdoğan bu süreç içindeki en büyük şansı, karşı taraftan örgütleyebilecek bütünlüklü bir siyasi yapının olmamasıdır. Ülke çapında yayılmış bir muhalif hareketin henüz kendisini toplayamamış ve tek bir çatı altında buluşmaması ülkede yakılan isyan ateşinin sadece belirli metropol şehirler ile sınırlı kalmasını ortaya çıkarıyor. (Elbette bu uzun süre devam edecek değildir, isyan kendi içinde örgütlenir ve isyanı yayabilecek bir birikime sahip olacaktır. )
Elbette zaman örgütlenmeyi beklemeyecektir, bunu tarih dip notları ile yazmaya devam ediyor.
İsyanın en zayıf karnını Kürt sorunu teşkil etmektedir. 1980 faşist darbesinden bu yana devam eden bir isyanın (bölgesel iç savaşın) yaratmış olduğu travmalar örgütlenmeler önünde engel ve olanak olarak durmaktadır. Bunu isyanı örgütleyecek yapıların yeteneğine bağlı olarak kullanılabilecek büyük tecrübeyi içinde barındırıyor. İyi organize olan bir isyanda; Kürt sorunu engel değil, olanağa dönüşür, fakat kötü örgütlenmiş ve dar bakış açısı içinde yapılan bir isyan için ise engel olmaya devam eder. Kürt sorunu çözümü bir masa başında Abdullah Öcalan ve MİT (hükümet adına) arasında başlamış ve devam eden bir süreçtir. Bu sürecin sonlanmaması için Kürt tarafı her türlü özveriyi göstermektedir. O kadar çok dikkat ediyorlar ki, herhangi bir AKP muhalefeti olabilecek toplumsal olaylara gözlemci olarak göstermelik rakamlar ile katılmaktadır. Bu geçtiğimiz 1 Mayıs İstanbul eylemlilikleri ve son yaşanan Gezi Parkı isyanı ile daha çıplak olarak ortaya koymuştur. Kürtler verdikleri sözlerinde dururken, hükümet (sorunun tarafı), toplumu daha da germekte ve polis baskısı ile bu yaşanan süreci (isyan) ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Hatta kendi seçmeni ve taraftarı zaman zaman eylemlerin olduğu noktada polise embeddet olarak kullanabilmektedir. Kendi denetiminde olan ve ekonomik olarak sıkıştırabileceği medyayı kendi amacına uygun dil kullanmaya zorlamaktadır. Irak işgalinde Amerikan askerlerinin kullandığı yöntemleri ülkemize uyarlanmış halini yaşayarak görmekteyiz.
Bütün yaşananlar Türkiye tarihinde ilk defa oluyor. Ortada devrimci gibi gözüken örgütler var ama olaylara sadece katılma dışında yapabildikleri ne güçleri ne de bilgi birikimleri var. Kısaca bu işi adlarında yer alan devrimci bir anlayış ile yönlendiremediler, çünkü o şekilde örgütlenmiş bir yapılarının olmadığı bu süreç ile daha çıplak ortaya çıkmıştır.
Şimdilik ortada giden bir süreç, Erdoğan konuştukça hareketlenen ama o susunca festival havasına bürünen bir süreçten bahsediyorum...
Bu süreçten kişisel olarak fazla beklentim yok, ilerisi için büyük derslerin olduğu tecrübeleri bırakacak, bundan kuşkum yok. İnternet ortamında izlediğim kadarı ile; İtalya örneğinde olduğu gibi yeni parti kurma arayışları var. İtalya’da bu işi hiciv ustası -dahi bir beyin- dik çıkışlar yapabiliyordu, kısa sürede örgütlendi ve başardılar. Yine tecrübe olarak, bir çok ülkede gerçekleşen Korsan Parti girişimleri var ama her iki tecrübe ne kadar ülkemiz gerçekliği ile örtüşür yaşamadığımız için bilemiyorum.
Buraya yaz geldi ama bahar havası hala var...
İsyan kendi dilini yaratıyor, yarattıkça tecrübelerini ileriye taşıyacaktır. Eğer isyan Erdoğan’ın belirlediği saldırgan dili kullanarak kendisini geliştirmeye çalışırsa ileriye taşıyabileceği fazla bir birikimin olacağını düşünmüyorum.
Bu süreç henüz dönüşü olmayan sınıra ulaşmış değildir, her an her şey olmaya açık bir tarih çizgisi içindeyiz. Olasılıkları çok fazla olan ve bu olasılıkların birini yaşayacağımız bir zaman dilimini geçmekteyiz. Elbette her birey bulunduğu noktadan bu yaşananı görecek ve yorumlayacaktır, tek doğrun, tek bakış açsının olmadığı bir sürecin tarihe nasıl yazılacağını açıkça bugünden merak ediyorum.
Erdoğan geçmişin birikimini bugüne taşıyan devletçi bir liderdir. Devlet önceliklidir ve her alınan karar devleti ve iktidarı güçlendirmiştir. Her ne kadar göstermelik olarak geçmişin tortularını temizlemiş olsa da aslında devleti güçlendirmiş ve tarihin çöplüğünde yer alan kanları olduğu yerde, sorumlularına yeni payeler vererek yeni devlet yarattığını iddia etmiştir. Yaşanan isyan süreci bunu yıkmıştır. Devlet güçlendiği için, baskı aracına dönüşmüş, her türlü özgürlük; gerek kanun, gerek (sonradan uydurulan) töre / gelenek / adet ve yasaklar ile ortadan kaldırılmıştır.
Yaşadığımız kırılma süreci bizi yeni özgürlüklere mi, yoksa yeni yasaklara mı taşıyacağını zaman içinde göreceğiz. Benim umudum özgürlük ve demokrasi ama şimdiden kehanette bulunamam…

İsmail Cem Özkan

6 Haziran 2013 Perşembe

Geziden geçtik, özgürlük yolundayız!

Geziden geçtik, özgürlük yolundayız!

Gezi parkı olayları yeni başlayan bir süreç değildir, uzun süreli ve devamlılığı olan bir çalışmanın ürünüdür. Gezi ve Taksim için sürekli nöbet tutanlar bugünkü yaşanan olayların olacağını hayal bile edemiyorlardı ama bunu onlara ve bizlere yaşatan ülkenin başbakanın anlam verilemeyen(!) inadıdır. Bugüne kadar gündem değiştirme ustası olan Erdoğan, bu son çıkışı ile gündem değiştirdi ama kendi sonunu hazırlayan bir gündem oldu.
Erdoğan neden bugünlerde gündem değiştirme ya da gündem belirleme telaşına düştü?
Bu sorunun yanıtı aslında görüldüğü kadar basit değil, çok karmaşık ilişkilerin düzenli, planlı ve sürekliliği olan bir şekilde kontrol edilememesinin sonucudur. Son günlerde yaşadıklarımız son on yılın birikmiş sorunlarının patlamasıdır.
Erdoğan ve toplum mühendislerinin bugüne kadar bir anlamda başarılı çalışmaları sonucu üçüncü defa başbakan seçilmiş, Ortadoğu ve dünya liderleri arasında kendisini görür bir ilizyonun içinde buldu. Erdoğan’a aslında arkasından bir ışık tutulmuş, Erdoğan’da gölgesinin büyümesine bakarken bir anda gördüklerinin gerçek olduğuna inandı ve o inanç ile var olan baskıcı yönü dışa vurdu. Tek başına karar veren, tek başına uygulayan ve etrafında sürekli biat eden bir çevre içinde tüm toplumu çevresinden algılar oldu. Bu diktatörlük yolunda giden bir yolda çevrenin ne kadar etkili ve biçimlendirici olduğunu kanıtladı. Zayıf kişiliği ve gerekli siyasi birikiminden yoksun olması, dil bilmemesi yüzünden dünyadaki gelişmelere hakim olamaması, kendisine anlatılan kadar dünyayı izlediği bir liderin başına gelebilecek en kötü şey geldi, kendisini vazgeçilmez, tek bilen ve tek karar alan olarak gördü. Tarihin saklı yerlerinde duran liderlik profilinin söylemini de eline alan Erdoğan, bir anda efendi olarak çağrılan biri oldu. (o güne kadar hocalarının dizinin dibine çömelip onların söylevlerini dinleyen biri, eline gücü aldığında iyi bir karar verici (efendi) olduğuna inandı)
Her sözü, her davranışı efendinin niyeti okuyanlar tarafından yorumlandı ve çevreye o şekilde bilgi akışı sağlandı. Efendi rahatsız olduğu için medyada olaylar göstermeyin dendi, tüm ana akım medya sahipleri efendinin sözünü geri çevirmedi, çünkü efendinin şimşeklerini çekenler soluğunu sürgünde ya da iflas etmiş halde alma tehlikesi büyüktür, sermaye elinde bulunan medya patronlarının kaybedeceği çoktur, kimse riske girmek istemez!
O, artık geri dönüşü olmayan bir diktatördü ama kendisi dahi diktatör olduğunu görebilecek kadar aynaya bakmıyordu. O aslında toplumu için iyi şeyler istiyordu, o memuru, askeri, polisi, valisi… için hep güzel şeyler istedi ama onların istemi ile kendisinin istemi paralellik göstermedi. Tarih ve toplum tek doğrunun etrafında dönmüyor…
Erdoğan, siyaset denge oyunu olduğunu ve dengeler içinde kararlar alınabileceğini gözden kaçırdı. Tek hakim olduğu iddiası ile dengeler ile rahat oynayabileceğini düşündü. Bir ara MHP yan cebinde taşırken, ertesi gün sol liberalleri yan cebine aldı, daha ertesi gün Kürt ulusal mücadelesinin lideri ile masaya oturup yan cebine koymaya çalıştı... yan cebinde o kadar değişik kesimleri alıp attı ki, sonuçta kimler paradigmaları ve kişilikleri gereği o cepte olmak için gönüllü bile oldular. Cepten düşenler, düştükleri günlerde en keskin Erdoğan karşıtı sözü söylerken, çıkarına uygun bir adım atılma ihtimali dahi olduğunda yeniden Erdoğan ile görüşme kuyruğuna girdiler. Paradigmasına sadık kalanlar bilir ki, iktidarın elini öpen bal yalar! Her iktidar döneminde iktidarına göre söylem geliştirenler, yuvarlak cümle kurmaktan kendileri yuvarlanmaya devam ediyorlar. Her ortamda, farklı anlaşılacak cümleler ile günleri kurtaranlar, ceplerini doldurmaya devam etmekteler. İktidara övgüde ve düştüğünde sövgüde sınır tanımayan bir kültür ve ürünleri bu ülkenin toprağı içinde boy atmış durumdalar.
Erdoğan aşırı özgüven içinde olaylara yaklaştı ve aklına gelen ilk şeyi sesli olarak seslendirdi, nasıl olsa hep bastırmıştı, hep kazanmıştı. Yenilgiyi görmeyenler, başarının yaratmış olduğu kendi evreninde yolunu çabuk kaybederler ve Erdoğan yolunu kaybetti, 1 Mayıs’ta olduğu gibi işçi sınıfına ve onun dostlarına sıktığı gazın altında bırakacağına inandı.
Erdoğan bugün yaşanan sürecin başkahramanıdır, o olmasaydı bugün özgürlük direnişi tüm ülkeye bu şekilde dağılma imkanı olmayacaktı. Onun sert ve anlamsız çıkışları, herkesi küçük görmesi, kendi arzularının tüm toplumun arzusu olarak görmesi bugün toplumda ülke çapında gelişen özgürlük meşalesinin ateşini yaktı ve büyütmeye devam ediyor. Bu ateşi iyi değerlendirenler barikatlar arkasında bir Fransız deneyimini yaşayabilirler.
Yaşanan süreç ile ilgili kesin tahminler bulunmak zordur. Yaşanan sürecin romanın ve öykülerin satırları yaşanırken oluşur, olay bittikten sonra kağıda dökülür.
Bugün her yaşadığımız an tarihin geçiş ve kırılma sürecidir. Bu sürecin sonunda hiçbir şey eskisi olamayacak. Bu sadece ülkemiz içinde geçerli değildir, bu yayılan özgürlük ateşi bütün dünyayı kuşatmaya devam ediyor. Her toplumsal olayın etkileri; iletişim ve lojistiğin olanakları içinde daha hızlı ve daha geniş alana yayılıyor…
Erdoğan ününü bugün Hitler ve Mussolini ile karşılaştırır oldu, elbette tesadüf değildir. Bu yaşanan sürecin bir izdüşümüdür. Eğer ülke topraklarını bombalamaya başlar ise İspanya kralı Franko ile özdeşleşebilir.
Karmaşık ilişkileri düşman - dost gibi kesin çizgiler ile ayıran ve tavrını o şekilde koyan birinin, bu siyasi koşullar içinde yerinin olmadığı; dinler, kültürler arası diyalog kurmaya çalışan çağdaş topluluklar içinde yerini alamayacağını yaşayarak öğreniyor.
Erdoğan, tercihini kendisi yaptı ya da yaptırıldı hiç önemli değil, bugün artık eski danışmanın dediği gibi çöp kutusuna gidecek olan deliğin kenarında duruyor ve üzerine bir su dökülerek tarihin çöplüğünde olması gereken yerde yerini en kısa zamanda alabilir.
Erdoğan ve arkadaşları sonuç olarak iktidardan uzaklaşacaktır, bu yaşanan süreç onu fısıldıyor, yakında bağırıp bağırmayacağına sokaklardaki seslere bakarak söyleyeceğiz.
Onu iktidarda tutan sermaye ve global dünyanın efendileri tercihleri yaşanan sürecin ne kadar uzun olup olmayacağına karar verecektir. Bu süreyi belirleyecek olan da ülke içinde gelişen direniş çizgisinin etkisi ve kitleselliği önemlidir. Elbette bu direnişi örgütleyenler global dünyanın ve sermaye guruplarının beklentilerini de yok ederek, tam bağımsız bir ülkede yaratması için her koşulun var olduğu gerçeğin altını çizmeden geçemeyeceğim. Süreci iyi örgütleyenler; istediklerini elde edebilecek bir sürecin içindeyiz.
Kısaca, Gezi’den çıktık yola, özgürlük türküleri ile tüm ülkenin meydanları, sokakları şenlik havası içinde direniyor, direndikçe yeni çözüm yolları, yeni ilişkiler yaratmaya devam ediyor.
Özgürlük türküsü söyleyen ve toprağa düşen her vatandaşımız bizim onurumuzdur, direnenler sözlerini söylemeye, türkülerini söylemeye devam ediyor. Onurlu insanlar özgür oldukça daha çok üretmeye, daha çok bir biri kucaklaşmaya ve bir arada yaşama kültürünü geliştiriyorlar.
Ne mutlu, bu tarihin kırılma noktasında meydanlarda seslerini yükseltenler.
Ne mutlu, bir birini hiç tanımadan, gazın altında yanındakinin omzundan tutup, gaz ve tazyikli suya direnenler!
Ne mutlu, bugün özgürlük türküsü söyleyenler, özgürlük için halaya duranlar!

İsmail Cem Özkan

26 Mayıs 2013 Pazar

Projeler yeni zamanın ruhudur!

Projeler yeni zamanın ruhudur!

Son yıllarda çok sık duymaya başladınız proje! Projeler ne için yapılır ve kimler projeler yapmak için birilerin kapı kulu olur, hiç düşündünüz mü?  Bu yazının içeriği içinde proje konusunu biraz irdeleyeceğim, sonuçta proje yapan vatan haini demeyeceğim ama vatan hainliği konusunda iktidar tarafından iddia edilen projeler olduğunu biliyorum…
Proje, başlangıcı ve bitişi belirli bir süre ve sınırlı bir finansman dahilinde, tanımlanmış bir kapsama uygun amaç ve hedefler doğrultusunda özgün bir planı başlatma, yürütme, kontrol etme ve sonuca bağlama sürecidir. Kısaca proje para verenin niyetlerine hizmet eden bir süreçtir. Onun belirlediği amaca yönelik çalışma yapan kişiler proje içinde yer alır ve sonuçlandırır. Bir anlamda bir için modern taşeronluk işi gibi algılayabilirsiniz. Aynı işi kadrolu işçilere yapmış olsa daha pahalıya mal olacakken, geçici işçiler ile göreceli olarak daha iyi hizmet ve verimlilik almaktadır.
Projeler parayı veren kurumlar için iyi bir ‘datenbank’ (bilgi bankası) işlevi görür. Projeler amaçları ve hedefleri dışında bu datenbank’lar içinde başka amaçlar ve hedefler için kullanılabilecek bilgi birikimini de beraberinde taşır. Genelde askeri amaçlı hedeflerde kullanılabileceği ve istihbarat ağı için kullanılacağını göz ardı etmemek gereklidir.
Projeler parası olana hizmet eder ve parası olana taşeron olarak hizmet etmek isteyen gönüllü işçilerden oluşur ve belli bir süre proje ile kendi yaşamını ikame ettirir. Projeyi para verene sunan kişiler veya kurumlar proje için çalışacak elemanlar yanlarında proje boyunca işçi ikame ettirebilir ve bu sözleşme projenin sonlanması ile biter. İşsizlik rakamları içinde bu proje içinde çalışanlar gizli işsizidir.
30 yıllık yakın tarihimize bir bakarsanız bir çok projenin hayatımıza girdiği, belki yakın arkadaşlarımızdan bazıları bu projeler içinde zaman zaman çalıştığına şahitlik edersiniz. Hatta bir çok kişi proje ile hayatın başka yüzünü görünce vazgeçemeyip, sürekli proje üretir halde yaşadığına şahitlik etmiş olabilirsiniz. Çünkü projeler genelde lüks otel odalarında ve salonlarında durum değerlendirmesi yapılmasına olanak tanıyan sunum toplantılar olur. Lüks otellerde yapılan toplantılar parayı veren için masraf olarak gözükmez, aksine gereklilik olarak görülür. Çünkü, proje çalışanı ve yapanın daha fazla proje yapması için teşvik anlamına gelir ve projenin bu yüzünü tadanlar genelde yeni projeler için para verenlerin kapıları önünde dosya ile bekler ve içeriden birkaç kişiyi tanımak ve ilişkileri sıcak tutmayı önemser.
Projeler sürekliliği olmayan ve geçici olması yüzünden diğer çalışma alanlarından ayrılır. Projeler bu yüzden istihbarat birimleri için çok önemli bilgi toplama aracıdır. Hem gönüllü yaptıracak insan emeği, hem de kendilerinin dahi düşünmediği veya düşünemeyeceği kadar bilginin kendi datenbak’larına bilginin toplanması anlamına gelir. Proje yapan öncelikle alacağı parayı düşünür ve hangi bilgisini sattığını önemsemez. Çünkü geçici olarak ekonomik sıkıntısına çözüm olan bu projeler bir anlamda emeğinden başka satacağı olmayanlar için dönemsel açılan çalışma kapısı olarak algılanmaktadır. Projelerde çalışanlar ve yönetenler bir süreliğine de olsa beyaz yakalı işçi olmak ve lüks lokantalarda, otel lobilerinde bulunma hakkını bulur. Normal şartlarda oralarda olamayacaklar projeler sayesinde yılda bir de olsa oralarda bulunarak başka bir dünyanın varlığını yaşarak öğrenirler.
Projeler günlük yaşamı birden değiştirmez ama projelerin toplamı sonucunda parayı verenlerin istekleri yönünde hayat dönüşebilir, çünkü projeler toplum mühendisliğinin birer parçalarıdır. Projelerin uygulanması ve yürütülmesi sistematik bir düşünce yapısının ürünüdür, belirli vakıflar, kurumlar tarafından denetlenir ve çalışmalara izin verilir.
Projeler ülke sınırları içinde ve dışında olabilir, çünkü projeler için coğrafi özellik yoktur, sadece zaman sınırlaması vardır. Her proje görünen amaca hizmet ettiği gibi görünmeyen amaçlara da dolaylı olarak hizmet eder ve yaşadığımız zamanın ruhunu temsil eder.

İsmail Cem Özkan

12 Mayıs 2013 Pazar

Reyhanlı’da gökyüzü çığlık ile buluştu!


Reyhanlı’da gökyüzü çığlık ile buluştu!

Reyhanlı’da çığlık yükseldi, bombaların yüklü olduğu araçların patlaması sonrası. Aynı zamanda bir kamera kayıttaydı, kamerayı elinde tutan “Allahu ekber” diyerek tekbir getirmekte… Zafer çığlığı mı atıyor, şaşkınlığını mı dillendiriyor belli değil. Sanki moda olmuş gibi söylüyor, bir tekerleme gibi ağzından ister istemez çıkıyor.
Irak işgali ile birlikte “embedded media” kavramı günlük yaşamımıza girdi. Irak işgali sırasında profesyonel basın mensupları, Amerikan tanklarının içinden namludan gördüğünü yazmış, Amerikan kayıpları ile ilgili hiçbir bilgi vermemiştir. Bir anlamda propaganda amaçlı beslenen medya görevlisinin yeni görevine verilen isim olmuştur. Embedded gazeteci, profesyonellik anlayışı gereği görevini yapmıştır. Kısaca parasını verenin penceresinden olaylara bakmış, onun hoşlanacağı ve propaganda olarak kullanacağı görüntüleri ekrana taşımıştır.
Irak işgalinde günlük yaşantımıza giren bu çalışma tarzı, o günden sonra tüm silahlı güçler tarafından kullanılmaya başlanmış ve yaygınlaşmıştır. Dijital yayıncılığın gelişimine uygun olarak kameralar artık bir sigara paketi boyutuna inmiş, hatta cebimize girmiştir. Cep telefonları ile yapılan kayıtlar, dünya medyasında medyayı kontrol edenlerin çıkarına uygun şekilde kullanılmaya ve yaygınlaştırılmaya başlanmıştır. Bir anlamda her bireye denmiştir ki, sen bulunduğun yerde gazetecisin ve göndereceğin her görüntü bizim masa başında oturan redaksiyon görevlileri tarafından “uygun” bir şekle getirilecek ve yayınlanacaktır. Yayınlandığı zaman, görüntüyü çeken kaynak kişiye maddi bir gelir olarak geri dönüşüm olacaktır. Bir anlamda her bir birey potansiyel olarak cep telefonuna tesadüfen bir şeyi kayıt eden ‘amatör ruhlu profesyonel gazeteci’ konumuna getirtilmiştir.
El Kaide ve türevleri olan örgütlerin kuruluşu CIA denetiminde ve bilgisi ile Sovyet bloğuna ve onun anlayışına karşı savaşmaları için kurulmuş yerel örgütlerdir. Hamas, İsrail denetiminde Filistin Kurtuluş Örgütüne karşı kurdurulması gibidir. Amerika kendi çıkarına uygun dünyanın değişik yerlerinde örgütler kurdurmuş ve başarılı olmaları için silah ve eleman eğitimi konusunda yardımda bulunmuştur. NATO içinde yasal olarak yapılan işlem diğer ülkeler için aynı amaca yönelik ama çalışma yöntemi farklı taşeronlar kurmuş ve onların eli ile kendi insan kayıbı olmadan amacına ve ideolojisine uygun eylemler yapmasını sağlamıştır. Bir anlamda da başarılı olmuştur. Afganistan’da Taliban ile büyük başarı elde etmiş, İran İslam devrimi ile Sovyet rejimin güneye inmesi önüne kalın duvar örmüştür. O ülkelerde gelişen İslam iktidarları bir anlamda Amerika’nın “yeşil kuşak” politikasına uygundur.
İran devrimi sanıldığı gibi Amerikan rejimine karşı yapılmış bir eylem değildir, uzun vadeli bakıldığında İran devrimin güçlenmesi için Amerika görünmeyen eli ile yardım etmiş, İran içinde gelişecek olan komünist hareketin kökünü kazımıştır. Saddam Hüseyin eğer İran’a Amerikan ve batı desteği ile saldırmamış olsaydı, bugün ki İran belki olmayacaktı. Amerika kendi eli ile güçlendirildiği Saddam Hüseyin’i zamanı geldiğinde indirecek ve petrol kaynaklarını tek elden yönetecektir. Yeşil Kuşak Projesi, Büyük Ortadoğu Projesine (BOP) dönüşmüş. Büyük Ortadoğu Projesine uygun Arap baharı ile sonuçlanacak politikalar değişik ülkeleri içinde hayata geçmiş ve büyük oranda başarılı olmuştur.
Bir zamanlar Amerika’nın taşeronluğunu yapanlar iktidardan uzaklaşmış, yeni İslami hükümetler kurulmuştur. Amerika yeni bir Ortadoğu coğrafyasını oluştururken şimdilik iktidarları değiştirmek ile kalmıştır, henüz sınırlar değişmemiştir. İran korkusunu kullanarak kendi kontrolündeki İslam ülkelerini kontrol etmeye devam etmektedir. İsrail’in silahlanması bu sayede meşrulaşmakta ve Filistinlilere karşı yapılan zulüm göz ardı edilebilmektedir. FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) bugün güçlü olmuş olsaydı, İsrail ile başlayan görüşmenin sonucu çok başka olabilirdi, onu yok eden ve göstermelik bir hükümet konumuna getiren Filistinliler içinde yaşanan çatışma ve Hamas’ın önlenemeyen yükselişidir. Hamas görevini başarılı bir şekilde yerine getirmiş, zamanı gelince doğal olarak kuranlar tarafından tasfiye edilecektir. Mübarek’in sonu hepsine örnektir.
Reyhanlı’da patlayan bomba yüklü araçlar bu sürecin bir parçasıdır. Orada da cinayet işleyenler parmak izlerini kameralara kayıt etmiş ve tekbir sesleri ile batı dünyasına seslerini duyurmuştur.
Bu görüntüler batı dünyasında İslam düşmanlığını besleyen ve büyüten birer propaganda aracı konumundadır. Gün be gün batıda Nazi örgütlenmesi kabuk değiştirmekte ve Yahudi düşmanlığının önünde İslam düşmanlığı almaktadır. Naziler artık tek ari ırk yerine Avrupa ve beyaz (Avrupa kökenli) ırk üzerine kendilerini konumlandırmakta ve örgütlemektedir. Nazi örgütlenmesi bir anlamda ‘international’’dir. Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada, Amerika, Rusya ve tüm Avrupa’yı kapsayan boyutta örgüt olmuştur.
BOP denen kavram bugün neyi beslemektedir ve kimin çıkarına hizmet etmektedir?
Yukarıda kısaca belirttiğim nedenlere bakarak söyleyebiliriz ki, BOP Arap ve İslam dünyasının yararına değildir. O bölgelerde çatışmalar körüklenmekte ve yeni cepheler oluşturulmaktadır. Son otuz yılda çatışmaların ve soykırımların olduğu coğrafyalar genelde bu Ortadoğu bölgesine yakın ya da yer altı zenginliği olan alanlar olması tesadüfi değildir. O alanlardan kimlerin yararlandığı yani çıkarının olduğu ile ilişkilidir. Yerel işbirlikçi iktidarlar, bu çıkarın birer kapı kulu görevlileri gibidir, çünkü biliyorlar ki, karşı geldiklerinde kendi iktidarları yok olacak ve başka işbirlikçi yapılanmalar yedekte göreve hazır olarak beklemektedir. O yüzden işbirlikçiler için reklamlarda kullanılan bir sözü söyleyelim “hizmette sınır yoktur!” anlayışı hakimdir.
İşbirlikçi iktidarlar, tarih ve günlük olaylara bakış açısını çıkarlara göre değiştirilmektedir. Parayı verenin çıkarına uygun ülke içinde özelleştirmeler yaparak devlet kavramını ulus olmaktan çıkarmakta ve başka bir şeye dönüştürmektedir. “Global dünya” ile “entegrasyon” bu dönemin kilit kelimesidir. Bu kelimeye uygun olarak her türlü zenginliğinin kaynağın kapılarını Global firmaların denetimine ve kullanımına açmakta ve bu sayede iktidarını korumaktadır. Eğer yapmazlar ise, bir ülkenin başbakan danışmanın dediği gibi; “ take advantage of this man. Because this person has so much credibility, because of his own beliefs in the Muslim world and he believes in the Western style democracy. I think instead of pushing him down, putting him to the drain, use...” (Türkçesi; “Bu adamdan yararlanın. Çünkü bu kişinin çok itibarı var, hem kendi inançları nedeniyle Müslüman dünyasında, hem de Batı tipi demokrasiye inanıyor. Bence onu devirmeye çalışmak, delikten aşağı koymak yerine, onu kullanın...”)  yoksa delikten aşağıya atarlar.
Yukarıda danışmanın sözü ne kadar tandık geliyor değil mi? Delikten aşağıya atmadan olabildiğince etinden, sütünden yararlanılacak çok insan var bu coğrafya içinde.
Reyhanlı’da çığlık gökyüzü ile buluştuğunda bir kamera kayıttaydı. Birisi tekbir getirmekteydi. Bu katliamın içinde kimlerin parmak izi olduğunu bulabildiniz mi?
Hiçbir olay tesadüfen olmaz…
Tarih, tesadüfler ile biçimlendirilecek kadar başıboş akmıyor!
Elbette her şeyi baştan planlayanlar ve kurgulayanlar her zaman başarıya ulaşacak diye bir kural yoktur. Vietnam direnişi buna örnektir.
Katliamlar, soykırımlar ancak emperyalist savaşların ortadan kalkması ile ortadan kalkabilir. Emperyalist savaşlar olduğu sürece; her yerde bomba patlayabilir, her yerde bir anda gökyüzü çığlıklar ile dolabilir.
Gökyüzünü çığlıklara teslim etmemek, bu oyunu bozmak biz sıradan insanların elindedir. Bir arada, barış içinde yaşamak bizim dünyaya bakış açımız ile ilgilidir. Cepheleşmek ve düşmanlıklar yaratmak yerine, emperyalist savaşlara dur demek ve durdurmak için omuz omuza halaya, horona durmak yeterlidir.
İsmail Cem Özkan