25 Ağustos 2014 Pazartesi

Obruk tehlikesi şehirlere indi!

Obruk tehlikesi şehirlere indi!

Gün geçmiyor ki ekoloji sistemimizde değişimi konuşmayalım. Yıllar geçmiyor ki, her gelen yaz diğerini aratır hale gelmesin. Yazları çok sıcak ve hatta zaman zaman fırtınalara teslim olduğumuz, felaketler ile iç içe yaşar olduk. Anlık yağışlar ve sel felaketleri toprağı beslemez, çünkü toprak bir anda yağan yağmur etkisi ile suyu içine almaz ve beton işlevi görür.
Yer altı yatırımı olmayan şehirler bir yandan susuzluk tehlikesi ile karşı karşıyayken, öte yanda sel sorunu ile uğraşmaktadır. Çelişki gibi duran bu durum yaşadığımız yazın küçük bir öyküdür.
Kurak bir yaz geçirdik ve geçirmeye de devam ediyoruz. Her ne kadar su baskınlarına neden olan sağanak yağışlar olmuş olsa da; susuzluğumuzu yok edemedi. Kuraklık barajlarımızda suyu buharlaştırdı, şehirler ırmaklardan ve çaylarda son kalan suyu içme suyu olarak çekiyor. Susuzluk artık bir gerçek, su borularından yosun kokusu geliyor, tuz kurudu ve kokuyor!
Bu durum başka bir gerçeği de fısıldıyor, İstanbul ve diğer şehirler için “obruk” tehlikesi var!
Toprağın çökmesi ile oluşan baca veya kuyu görüntüsü veren derin çukurluklara verilen addır, obruk. Çökme içinde yer altında bir boşluk olması gereklidir. O boşluk değişik nedenler ile oluşabilir. Yer altı suyun çekilmesi, maden ocağının üretimi durdurması ve o alanın terk edilmesi ve bir çok neden. obruk için yer altında boşluk olması ve zaman içinde çökmesidir. Bu bilinen bir gerçektir ve ülkemizde Konya Ovasında meydana gelen obruklar ile uzaktan da olsa bilgi sahibiyiz.
Şehirlerimizde obruk tehlikesi varsa, bu tehlikeye karşı nasıl bir tedbir alınıyor?
O konuda bir çalışma var mı?
İstanbul’un altında yer alan kireç taşları üzerine yapılmış bir çalışma var mı?
İstanbul yer altı suları konusunda bir çalışma yapıldı mı, bu konuda elimizde veriler bulunmakta mıdır, yer altı sularının durumu nedir? Çünkü barajların boşalması her ne kadar acil bir konu olarak karşımıza geliyorsa, aynı derecede ve daha tehlikeli olan şey yer altı sularının yok olmasıdır. Ve hayati boyutta önemlidir, çünkü önceden bilinmeyen bir yerleşim yerinde o çukurun oluşması bir çok insanımızın yok olması anlamına gelir. Sadece barajları beslemez yer altı suyu, aynı zamanda toprağı besler. Toprak öldüğünde orada yaşam olmaz.
Elbette şehirler için bu soruyu sormamı gerektiren bir çok neden var ama en önemlisi belediyelerin hizmeti olan yol ve kaldırım çalışmasıdır, çünkü toprağın üstünü beton ile kapladılar, parklar sosyal tesis adına beton ile kaplandı ve doğal olarak yıllardır toprak su ile beslenmiyor...
Bu beton ile kaplanan yerlerin altında bulunan yer altı sularının da yok olduğunu düşünüyorum.
Obruk konusunda sorduğum soru hayati olarak karşımızda duruyor ve depremden daha tehlikelidir...
Yerleşim yerlerinde gözükmez gibi bir düşünce yanlıştır, Almanya’da maden ocakları kapanan şehirlerde gözükmüştür. Araştırırsanız dünyanın bir çok yerleşim yerinde obruk gerçeği ile karşılaşırsınız.
Bu konuda farkındalık yaratıp, sorunu görünür kılmak zorundayız, çünkü birden her hangi birimiz bu çukurlara düşme tehlikesi ile karşı karşıyayız. Yer altı suları su ile beslenmediğinde kaçınılmaz olarak boşluklar oluşur ve yeryüzünün basıncına dayanamaz. Bu bir depremden daha sinsidir ve ne yazık ki ölümcüldür.
Obruk, Konya ovasından şehirlere indi, bu sorun ile baş edilebilinir, yeter ki elimizde veriler olsun. Görebildiğim ve araştırmalarımın sonucunda elimizde veri yok, hatta bir çok şehrimizin yer altı haritası dahi yoktur. Bu sorun zengin fakir ayrımı yapmaz, neresinin altı boşaldığını bilemeyiz. Hiçbir bina obruk karşısında güvenli değildir, hiçbir gökdelen obruk içine düşmez ve yıkılmaz değildir. Binaları depremlere göre yapanlar, obruk karşısında çaresizdir. Bizim bilmediğimiz ve yer altı sularının yapmış olduğu nice yer altı nehri kurudu, mağaraların içi büyük olasılıkla boş!
Bir çok şehirde kanalizasyon ağı yok, yer altına bırakılıyor kanalizasyon. Kanalizasyonun yaratmış olduğu gaz sıkışması ve patlamasının tehlikesini İstanbul’da yaşanan çöp patlaması ile görmüştük. Yer altında bizi bir çok tehlike bekliyor ya da oluşmaya ve olgunlaşmaya devam ediyor…
Her an bir obruk gerçeği ile karşılaşabiliriz. Bunun tek suçlusu elbette var olan iktidar ve yönetim değildir ama önlem alınmazsa ne yazık ki, işlenen cinayette en büyük parmak izi sahibi olarak anılacaktır.
Şehri yönetenler, lütfen toprağın su ve hava alması için mekanlar yaratın, çünkü o canlıdır ve sürekli değişim yaşar. Ekolojik sistemin en önemli ayağıdır, onun üzerini beton ile kaplamayın, nefes alamazsa ölür. Bırakın, şehir biraz tozlu olsun, yağmur yağdığında şehir toprak koksun!

İsmail Cem Özkan

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Harun Karadeniz’den Burhan Karadeniz’e…

Harun Karadeniz’den Burhan Karadeniz’e…

“Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya." Kazım Koyuncu 
Bir Karadenizli olan Kazım koyuncu dillendirdiği bir gerçeği, Karadeniz soyadını taşıyan iki güzel insan ile bağlantı kurduğunu acaba biliyor muydu bilmiyorum ama hiç bir şekilde birbirinin yüzünü görmeyenler aynı duygular içinde birbirini kucaklamış, bir geleneğin devamcıları ve geliştiricileri olmuşlardır. 
Harun Karadeniz kanser hastası olarak aramızdan ayrıldı ama onun kansere giden yolculuğu işkence, zulüm ve 68 tarihidir. Öğrenci lideridir, Amerikan hegemonyasının ülkemizden sökülüp atılması, tam bağımsız Türkiye şiarıdır. Halk için halkla birlikte, imtiyazlı değil, fırsat eşitliği, ortak üretim ortak yaşam, işçi sınıfı ile birlikte aydınlığa inandı. Yoldaşı, dostu Vedat Demircioğlu öldürüldüğünde kavgasının sınıfsız olamayacağını daha güçlü sesle haykırdı. Öğrenci lideriydi, öğrencilerin sınıf ile buluşmasına doğru adımlar atmıştı, doğal olarak onun bu çıkışı, oligarşinin oklarının da ona doğru dönmesini kaçınılmaz kıldı. Tutuklandı, işkence gördü, direndi. 
Direnişi, kaldığı yerlerin kötü koşulları onun kanser hastalığına yakalanmasına neden oldu. O bir kanser hastasıydı ve tedavi olması gerekliydi. Devlet onun tedavisine izin vermedi. Ölümü dört duvar içinde karşılaması için elinden geleni yaptı. Cezaevinde hayatını kaybetti. 
O  bir simgeydi, o bir devrimciyi, o bir liderdi. 
Yaşadıklarını kaleme aldı, düşüncelerini, beklentilerini yazıya döktü. O sadece yaşamakla kalmadı, yaşadıklarını da yazıya alarak tecrübelerini, birikintilerini ve zamanının ruhunu ileriye taşıdı. 
Harun Karadeniz şimdi bir mezarda yatıyor, sessiz. Karacaahmet mezarlığında bir yolun kenarında, önü mezarlık duvarı ile çevrili bir şekilde yatmaktadır. Yolda geçenlerin hiçbir şekilde göremeyeceği bir yerde yatmaktadır. Ancak bilenler bilir, o nerede yattığını.  
Harun Karadeniz ölümü büyük bir kayıptır ve cinayeti devlet işlemiştir. O hastalığa yakaladığında henüz başındayken tedavi için yurtdışına gönderilip tedavisi yapılabilinirdi ama Ruhi Su gibi o da ülke sınırları ve sınırların içinde cezaevi duvarları arasında bırakılarak devlet eli ile cinayet işlenmiştir. Onun ölümü devletin bir tercihidir. O tercihi yapanlar Harun Karadeniz’in ölümüne parmak izlerini bırakmıştır. Katil bellidir. 
Harun Karadeniz anarken yine aynı soyadı taşıyan doksanlı yıllarda tanıdığım naif, temiz yüreği yaralı bir kırlangıç olan dost bir insanı da anmadan geçemeyeceğim. Burhan Karadeniz. Burhan Karadeniz’in kişisel tarihi doksanlı yılların karanlık döneminin tarihidir. 
Burhan Karadeniz bir faili meçhul cinayetinin mağdurudur. Öldürmek için kurşun sıkılmış, ama kurşun bile o güzel insanı dünyadan koparamamış, felçli bırakmıştır. “Gerçeğin pahalı” olduğu bir dönemde, gerçeğin peşinde koşup, gölgede bırakılmak istenen cinayetler, kirli savaşın tüm kirlerini görünür kılmak için canla başla çalıştığı Özgür Gündem Gazetesinin muhabiriydi, ve gazetenin görünmeyen kahramanlarından biriydi. Özgür Gündem Gazetesi doksanlı yıllarda hedef tahtasında yerini almıştır. Merkez bürosu bombalanıyor, çalışanları kurşunlanıyor, gazete dağıtıcısı çocuklar dahil vuruluyor, kaçırılıyor, sessizce bir derede cesetleri bırakıldığı dönemde, Burhan’da hedef olmuştu. 
Onu vuran bellidir, tıpkı Harun Karadeniz’in katilleri gibi açıktadır. 
Yüzlerini dahi saklamıyorlardı, çünkü bir ülke için “kurşun atanda, yiyende şereflidir” dönemini yaşıyorduk. Kurşun atılıyordu, kurşunlardan biri Burhan’a geliyordu, öldü diye bırakılmıştı ama kurtulmuştu. 
Ülkede kirli savaşı adı konulmadan yaşıyordu. Analar çocuklarına kendi dillerinden sevgi sözcükleri bile söylemekten korktukları dönemde, özgürlük için kendi yaşamlarını ortaya koyanlardan biriydi Burhan Karadeniz. 
Burhan, tedavi amaçlı yurtdışına getirildi, uzun bir tedavi süreci yaşarken, memleketinden uzakta, öldürülen arkadaşlarını, meslektaşlarını gördükçe çaresizliği onu içten içe bitiriyordu. O haklı olduğuna inandığı bir kavgada tesadüfen hayatta kalmıştı, uzaktaydı. Tedavi beklenildiği gibi yanıt vermiyordu. Yüreği daralıyordu, sıkıntısını yine kendisi ile aynı dili konuşan, acıları yaşamışlar ile birlikte atlatmaya çalışıyordu. Yalnızdı kalabalık içinde. Farklı bir coğrafyadaydı, kendi kavgasının tam ortasında. Bochum şehrinde tek yaşıyordu, dostları her daim çevresinde onu dinliyor, onu arıyor, onun ile gelecek günlerin ütopyasını konuşuyordu. Arada gidip televizyon için program yapıyor, kavgaya elinden geldiği kadar destek veriyor, kavganın uzaktaki yansımasını daha sert yaşıyordu. 
Bir gün, beklenmeyen bir gün de evinde tekerlikli sandalyeden düşüp ölmüş. Tek başına evinde ölü bulundu.  Onu bir kurşun canını almadı ama kurşunun yaratmış olduğu gelecek hikayesi onu elimizden alıp gitti. Belki aynı soyadı taşıdığı Harun ile bir ortak noktada buluştu. 
Her ikisi de özgürlük hayali kurdu. Her ikisi de yalnız öldüler. Biri dört duvar içinde yurt içinde, ötekisi yurtdışında yine görece özgür olduğu dört duvar içinde… Her ikisinin katili bellidir. Her ikisini de aynı hınç, aynı nefret öldürdü. 
Burhan ve Harun her ikisi dünya güzeli iki insan, her ikisinin de gelecek beklentisi vardı. Her ikisi de özgürlük için öldü. Bir kavga sürdü, bir kavgayı hiçbiri birini görmeden devam ettirdiler, bugün de onların kavgası sürüyor, ta ki özgürlük elde edilene kadar… 
İsmail Cem Özkan

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Algı yöntemi ve propaganda

Algı yöntemi ve propaganda

Propagandanın amacı algıları yönetmek, yeni bir gerçeklik yaratmaktır. Propaganda ile toplumlar o şekilde algıları kapatılır ki, neyin doğru olduğunu, ne yaşadıklarını, ne düşündüklerini dahi bilemez konuma gelebilir. Yanı başlarında duvarlar içinde işkence sesleri dünyayı kuşatırken, onların algıları o sesleri algılamaz, kapı altından sızan kanı dahi göremezler. “Terörle Mücadele” adı altında doğal görürler, seslerini dahi çıkarmazlar.
Propaganda yöntemi, televizyon ve sinemanın yayınlaşması ile tek merkezden tek amaç doğrultusunda kısa dönemli çalışmalar olarak hayatımıza girmiştir. Aslında Fransız devrimi ile eğitimin millileştirilmesi ile eğitim yolu ile yapılan propaganda daha sistemli, uzun vadeli olarak insanlık tarihi içinde yerini almıştır.  Fransa anakarasında şivelerin ve diğer dillerin yok edilmesi bu milli eğitim sayesinde olmuştur.
Propaganda iktidarda kalma aracı olurken aynı zamanda iktidara yürüyüş aracıdır da.
Ulusal devletin oluşması ile propaganda sermaye birikimi için gereklilik olarak ortaya çıkarken, ulusal sermaye birikiminin artık gereksiz olduğu günümüzde propaganda sadece küresel olarak tüketimi teşvik eden, üçüncü dünya ülkelerinde diktatörlerin ne kadar demokrat ve iktidar için gerekli olduğunu belirten birer algı yönetimi olarak karşımıza çıkıyor. Aynı zamanda Büyük Orta Doğu Projesi içinde var olan iktidarların değiştirilmesi ve yeni ılımlı İslam devletlerin oluşumu içinde toplumun kültürel birikimlerini dahi yok sayan yöntemler ile o coğrafyada yaşayanların birer tüketici güruh olarak karşımıza çıkıyor. Bunun ile birlikte bireysel kurtuluşunun; dil öğrenmek ve diploma almak ile özdeşleştirildiği bir süreç bu algı yönteminin ne kadar başarılı olduğunu bize fısıldamaktadır.
Soğuk savaş döneminde istihbarat örgütleri propaganda ve algı yönetimini taşeronlar aracılığı ile başarılı bir şekilde yönetmiş ve dış düşmana karşı NATO ülkelerinde Gladio örgütlenmesini gerçekleştirmiştir. Gladio örgütlenmesi sadece askeri bir örgütlenme olarak düşünmek yanıltıcıdır. Çünkü algı yönetmelerinin içinde sıcak çarpışma (askeri operasyon) yanında psikolojik savaş da önemli yer tutar.  Dışarında gelecek saldırlar ve içeriden dışarıdakine yardım edeceği düşünülen potansiyel düşmanlar ile hiçbir kuralın geçerli olmadığı yöntemler ile savaşılmış, kitlesel katliamlar gerçekleştirmiştir. Kitlesel katliam yapanlar bu ülkenin geleceği için yaptıklarına ve ülke sanrılarını ülke çıkarları için koruduklarına algı yöntemi ile inandırıldılar ve bu inandırılanların sayısı azımsanmayacak kadardır. Bugün dahi katliama katılmış insanların suçluluk duymamasının temelinde bu algı yönetiminin başarısı vardır.  
Gladio örgütlenmesini bir ülkenin başbakanı bile tesadüfen öğreniyor, öğrendikten sonrada suikasta uğruyorsa ve bu olayın üstü örtülebiliniyorsa, propaganda ve algı yönetiminin o ülkede ki başarısını gösterir.
İstihbarat örgütleri algı yönetimi ve propaganda işlerini iyi bilir. Psikolojik savaş teknikleri içinde geçen algı yönetimi aslında toplumun düşünce yapısını değiştirmek ve toplumu meydana getiren bireylere at gözlüğü takmaktır. At gözlüğü takılan bireyler olayları bir bütün olarak görmeyeceği için; her türlü gerçek kavramının izafiyeti içinde yanlış karar alması ve yanlış davranış içinde girmiş olmasını göremez ve yaptığının hep doğru olduğunu düşünür. Algı yönetiminden kesim; neden ve niçin, kimin çıkarına sorularını sormadan tepki verir. Algı yönetimi bir anlamda bireyleri köreltme durumudur... Algıyı yok edip, yeni algılar yaratma durumudur.
Yaşadığımız yakın tarih içinde algılarımız ile o kadar çok oynandı ki, artık neyin doğru, gerçek olduğunu ayıramaz olduk. Tek yönlü yıllardır eğitilen bizlerin elbette duruşuna, içinde bulunduğu kültürel algısına göre doğrular değişir.
Ülkemizin yakın tarihinde adı konmamış savaşın sonucu olan propaganda ve savaş yöntemleri bizlerin algılarını olduğu gibi değiştirmiş, çelişkiler içinde yaşamamızı beraberinde getirmiştir.  Kürt sorunu karşısında nerede duracağını bilemeyen, ulusal çizgi ile eğitilmiş birinin Kürt sorunu karşısında çelişkili tepki vermesini onlarca yıldır verilen propagandanın etkisi olarak okuyabiliriz. Geçmişin ilericilerinin birden gericileşmiş olması bu algı yönteminin başarısını ortaya çıkarmaktadır.
Sorgulama ve yeniden konumlandırmak zorundayız.
Algı yönetimi, propaganda araçları olan iletişim araçları ile yapılmakta ve orantısız bir şekilde kullanılmaya devam edilmektedir. En uzun iktidarda kalma rekorunu kıran bu iktidar döneminde algılar ile sürekli oynanmış, propaganda aracı olarak her türlü yöntem kullanılmaktan çekinilmemiştir.
Algı yönetimini sadece devlet gücü olanların yönettiği bir işlem değildir.
Devlet ile mücadele eden ve belli bir güce erişmiş ve propaganda aracı olan her kurum da kullanabilir ama ne kadar başarılı olabilir konusu tartışmalıdır. Çünkü devlet erkini elinde bulunduranların olanakları elbette diğerlerine göre daha fazladır, o olanaklar içinde gerekirse kendileri için düşman kurumlar kurar ve mücadele edebilir. Amerika FBI teşkilatı 11 Eylül’den sonra İslami kökenli örgüt kurup mücadele ettiği bilgisi gazetelere kadar yansımıştır.
Diyarbakır’da çocuğu dağa çıkmış anaların eylemi bir algı yönetimi olarak karşımıza çıkmaktadır. O algı yönetimini kimler kullanabilir? Çünkü çocuklar ilk defa dağa çıkmıyor, ne oldu da şimdi bu analar eylem yapıyor ve devlet ve yandaş medyada sürekli haber olabiliyorlar, soruları kafanıza geliyorsa orada bir algı yönetimi ile karşılaşırsınız. Algı yönetimi içinde kimler kime karşı kullanır sorusuna sessizce yanıt verilmesine rağmen, nedense kimse bu soruyu yüksek sesli olarak yanıtlamaz.

İsmail Cem Özkan

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Duruş noktasına göre…

Duruş noktasına göre…

Olaylara nasıl baktığını değil, nereden baktığınız önemlidir. Sol, işçi sınıfının çıkarları açısından bakar ve oradan olayları yorumlar. Dinci gruplar ise kendi grup çıkarına göre yorumlar, ırkçılar kendi ırkının çıkarı açısından yorumlar ve her biri kendisine göre doğruları yaratır. Her biri aslında doğruların bir açısını görürler, ama insanlığın çıkarı açsından bakarsanız işçi sınıfının çıkarı ve sınıfı ortadan kaldıran bakış açısı insanlık tarihi için elzem olanı tercih olarak ortaya çıkarır.
Sınıflı bir toplumda yaşıyoruz. Bugün ki yaşadığımız zaman dilimi iki sınıfın bir biri ile kıyasıya mücadelesine şahitlik ediyoruz. Şimdi hakim olan sınıf, işçi sınıfını ortadan kaldıramıyor, çünkü varlık sebebi işçi sınıfının sömürülmesidir. Onu sömürerek yani kanını emerek hayatta kalabilir. İşçi sınıfı olmadan kapitalist sistem olmaz. Ama işçi sınıfının hakim olduğu yerde ne burjuva ne de kapitalist ilişkiye gerek yoktur, zorunluluk değildir. Yani proletarya diktatörlüğü döneminde sınıfı ancak iktidarda olan temsil eder, yani ötenazi (kendi kendini yok edecek) yapacak tek sınıf işçi sınıfıdır.
Irkçı bakış açısı ile dinci bakış açısı birbirine çok yakındır, faşistler dincileri rahatlıkla kendi arka bahçelerinde barındırmalarının sebebi, bu yakın akrabalık ilişkisidir. Nazilerin katliamına onay veren ve soykırım yapmaları için ortam hazırlayan Katolik Roma Kilisesi kadar Almanya içinde örgütlü olan Protestan Kilisesinin rolü tartışılmaz. Aynı konum ülkemiz içinde de geçerlidir. Ülkemiz faşist dönemler yaşamıştır, faşist iktidar dönemlerinde dinci örgütlerin duruşları ve iktidar yanında iktidarın izin verdiği kadar yer almalarının tek kaynağı, olaylara aynı yerden bakıyor olmalarıdır, kısaca çıkarları ortak olmasıdır.
Ülkemizde dinci yapılar içinde hep ötekisi konumunda bulunan Alevilerin durumu daha karmaşıktır, çünkü Osmanlı devamı olan Türkiye, Osmanlıdan aldığı miras gereği Alevileri hep düşman olarak görmüş ve açıktan örgütlenmelerine izin vermemiştir. Türkiye koşullarına uygun laiklik anlayışı ile Alevileri baskı altına alıp, Alevileri devlet eli ile sunileştirme politikasını hep korumuş ve geliştirmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığının tek varlık sebebi suni vatandaşların inanç ihtiyaçlarını gidermek değil, Aleviler ve diğer dini görüştüklerini yok etmek ve asimile ederek toplum içinde erimelerini sağlamaktır. O yüzdendir, devleti yönetenler iki de bir ülkemiz %99 Müslüman’dır diye fetva vermeleri. O söz tesadüfi olarak ortaya atılmış söz değil, hedefin sadece seslendirilmesidir.
Aleviler, solcular ile aynı kaderi paylaştıkları yani ötekileştirildikleri için yan yana gelmiş iki kader ortağı gibidir. Solun Aleviler içinde yaygın olmasının sebebi bir anlamda dayanışma hissiyatıdır, çünkü 12 Eylül öncesi Alevilere ve solculara karşı yapılan katliamlar bu iki farklı bakıştaki insanları yan yana getirmiş ve direniş komitelerinin vazgeçilmezi kılmıştır. Aleviler bugün haklarına kavuşmuş olsalar ve negatif ayrımcılık yerine pozitif ayrımcılığa uğramış olsalar; sol ile tüm bağlarını koparacak ve kendi içlerinde yaşamayı tercih edebilecek potansiyele sahiptir. Hatta bunu zaman zaman sesli olarak ifade ediyorlar, ellerine çıkan ilk fırsatta dinci örgütlerin ve devletin sözde “Alevi Açılım Çalıştay”larına koşmalarının altında bu gerçek yatmaktadır. Aleviler ibadet özgürlüğü ve pozitif ayrımcılık için iki temel hedefi henüz net olarak koymamıştır. Demokratik haklar ve eşit muamele beklentisi içinde siyasi hedefleri çarpık bir konumunda oldukları için ne Aleviler arasında gerçek anlamda yaygınlaşabiliyorlar ne de ‘devrimci’ yapılar içinde. Olayların akışına göre yön belirleyenler, Alevi örgütünü “Madımak Müze Olsun!” sloganına sıkıştıranlar bugün yaşanan Alevi ve devlet ilişkisi içinde çarpıklığın sorumlularıdır.
Sol, Alevileri hep devletin ötekileştirmesi sonucu yanında görmüştür. Doğal müttefiki görmeye devam etmektedir.
Devlet bugün dahi elinde solu ve işçi sınıfını yalnızlaştıracak potansiyele sahiptir ama tercihi henüz bu yalnızlaştırma yönünde değil, Alevileri hala inat ile asimile etme yönündedir.
Sol içi çatışmalar son yıllarda yeniden alevlenmiştir. Bu çatışmanın dolaylı /direkt tek etkilenen kesimi Alevilerdir. Sol, kendi kendine sapladığı hançerden Alevilerde yara almakta ve kendi öz evlatlarını toprağa uğurlamaktadır. Bu çatışmadan etkilenen ve sorgulayan Aleviler devlet ile daha çok yakınlaşmasına ve sistem içinde kendi sorunlarına çare aramaktalar.
Alevilerinde paradigmaları vardır ve o paradigmalar ile olaylara müdahil olmaktalar.
Aleviler tarihsel olarak Kürtlere karşı güvensizdirler. Çünkü bir çok katliam içinde Kürtleri karşılarında Osmanlı idaresinin yanında görmüşlerdir. Bu tarihsel miras gerçeği ve Kürt çoğunluğunun dini inançları Alevileri düşman görmeleri ve “Alevinin bahçesinden bir taş indirmek bile cennetliktir!” anlayışının hakim olması bu güvensizliğin temelini oluşturmaktadır. Bugün ulusal mücadele yapan Kürtlere karşı olan solcu bir yapının içinde Alevi çoğunluğu görmek ve o solcu yapı kendisini Alevilerden aldığı destek ile güçlü görmesi sadece izafi bir yansımadır.
Sınıf temelli mücadele ettiği söyleyenlerin bakış açısında ve duruşunda dinci bakış açısına paralele hiçbir yön yoktur, eğer var gibi görüyorlarsa örgütlenmelerinin feodal ilişkiler içinde olup olmadığını sorgulamalılar.
Bugün Alevi bakışı ile solcuların arasında yazı yazanların yazılarını biraz analiz ederseniz şu gerçek ile karşılaşırsınız; ırkçı bakış açısı! Sınıf yerine sözde demokrasi özlemleri ve ibadet özgürlüğüdür. Irk yerine cemaat almıştır. Cemaat (Alevi) yerine herhangi bir ırkın ismini yazın aynı sonuç ile karşılaşırsınız. Sınıfsız bir dünya özlemi yoktur ve sınıfsız bir dünyayı nasıl gerçekleştirecekleri konusunda hiçbir ipucu bulamazsınız. Sadece ümmet ilişkileri vardır ve ümmet ilişkileri de kapitalist ilişki ile karbon kağıdı kopyasıdır.
Unutmayın, tarih kanlar içinde bir çok şeyi hala saklar.
Kısaca adını andığımız sol içi çatışmalar solun olduğu yerde olur, sağcıların içinde sol içi çatışma olmaz... Sağcıların iç çatışması da solun hakim olduğu yerde olmaz. Bir çok Alevi bugünlerde kızgınlıklarını neden hep bu sol işçi çatışma Alevilerin içinde oluyor sorusu ile dillendiriyorlar. Neden sadece bizim olduğumuz yerde sol içi çatışma olmaktadır? Bunun yanıtı sol ve Alevilerin tercihleri dışında olduğu ötekilerin yani ezilenlerin zorunlu bir arada yaşamasında yer aldığı gerçeği ile karşılaşırız. Bazı mahallerde Aleviler ve solculardan oluşması Alevilerin ve solcuların tercihi ile değil, buna devletin izin verdiği gerçeği ile yüzleşiriz. Devlet o ortamı hazırlamış ve ona göre oralarda yaşamasına izin vermiştir. Elbette her hangi bir faşist idari tercihte o varoşlar adını verilen ama modern söylem ile gettoları birer toplama kampı gibi kullanabilecek potansiyele sahiptir. Bunun örneği dünya tarihi içinde kanlar ile yazılmıştır. Her getto aynı zamanda potansiyel olayların olduğu ve en alttakilerin üzerinde test alanı olma özelliğini de taşır. Toplum mühendisleri genel toplum üzerinde deneme yapmadan ellerindeki tezleri bu bölgelerde denerler ve tepkilere göre yeniden biçimlendirirler. Gazi katliamı ve diğer katliamlar bu bölgelerde olması tesadüfi değildir. Elbette bu gettolar sadece Alevilerin yaşadığı alanlar değildir, geleneksel olarak dinci (potansiyel düşman olarak görünen kesimlerin yaşadığı yerlerde)  yapıların örgütlü olduğu bölgeler içinde geçerlidir.
Kapitalist sistem kendisini yaşatacak ve ayakta tutacak her türlü olasılığı kullanmaktan çekinmez. Toplumsal çelişkilerden yararlanır ve her zaman bir düşman var edecek ve yaşatarak; barış içinde yaşamaya olanak vermeyecektir. Kapitalizm çatışmadan beslenir ve kan ile kendisini geliştirir. İçine girdiği bunalımları, kaotik ve kriz koşullarını savaş ile çözmeye çalışması kapitalizm için bir tercih değil, zorunluluktur.
Osmanlıdan devraldığımız devlet yapısı, tercihleri ile bugün dahi yaşamasının tek sebebi, iktidarı elde bulunduranların çıkarının bu yönde olmasıdır. Elbette iç dinamiklerde her zaman “bir düşman gelirse” korkusu ile kendi yandaşını korkutarak bir arada tutacaktır. Sermaye birikimini yaratan kapitalist ilişki, artık ulusal temelde değil, uluslar arası temelde ilişkiler içinde sadece bir dişli işlevini görürken, kendi iç dünyasında kendi evreninde, hükmettiği toplumun iç çelişkilerinden olabildiğince yararlanmaya devam edecektir. Bu yeni süreçte değişim dış güçlerin çıkarları yönünde ve istekleri doğrultusunda olacaktır. İç dinamiklerden daha çok dış dinamikler ülkenin gelecek tercihini belirler konumundadır.  Elbette solun bu kadar zayıf olduğu ülkeler için geçerlidir.
İsmail Cem Özkan


30 Temmuz 2014 Çarşamba

Tek doğru çatışmayı meydana getirir.

Tek doğru çatışmayı meydana getirir.

Sol kelime anlamı ile dayanışma, özgürlük, barış çağrıştırır. Yani hoşgörü, başkaları ile bir arada yaşama, özgür düşünce ve yaşama hakkını savunur. İlericidir, tutucu olan gelenek ve alışkanlıklara karşı insanlığın kültürüne bir tuğla koyan ve insanlığın ilerlemesi için kafa yoran, destekleyen ve de bilimsel düşünce yöntemini benimsemeyi içinde barındırır.
Dayanışma; farklı inanç, kültür ve düşünce biçimde olanların belli bir amaç için bir araya gelip ortak hedef için yardımlaşmayı ve birlikte iş yapmayı anlatır. Dayanışma geleneğimizde olan imecenin başka bir söylem ve yaşam biçimidir. Geleneksel olanın dışında, yeni yöntemler ve insan onuruna saygılı iletişim biçimini geliştirmesidir.
Özgürlük; sadece emeğin özgürlüğü değil, insanın ve doğanın özgürlüğünü savunur. Özgürlükten solun anladığı liberallerden farklıdır, ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız yağmalasınlar’ yerine farklı olanların bir birilerin alanlarına hükmetmek yerine, birlikte azınlık haklarını koruyan, hakların kişilere göre değişmediği, her bireyi eşit gören bir anlayış içindedir.
Sol için özgürlük; emperyalist ve kapitalist ilişkiler dışında yeniden tanımlanan ve insanın ve doğanın barışık içinde yaşayabileceği yeni bir toplumsal sözleşmesinin en önemli başlığıdır. Özgürlük kavramı içinde bireyin, toplumun geçmiş birikimlerine olduğu gibi sahip çıkan, bu birikimleri daha ileriye taşıyan tüm araçların gerçek anlamda bağımsız olmasını ve bu bağımsız ilişkinin içinde tanımını yeniden yapar. Özgürlük tanımı olmadan sol, sol olarak tanımlanamaz, çünkü kapitalist ilişki her şeyi hükmetmeye ve hükümdarlığı altında köle, kapı kulu yapmasına karşın, üretim ilişkileri içinde bireyin daha çok kendisine ve çevresine zaman ayırmasını sol savunur.
Barış; kavram olarak her kültürün bir arada yaşamasını ve birlikte üretmesini savunur. Barış ortamı ancak ve ancak sol sınıfsız toplumlarda olacağını vurgular. Sol için barış, sınıfların ortadan kalktığı toplumlar için söz konusudur, çünkü kapitalist sistemde ilişkiler savaş ile kendisini değiştirir ve yaşadığı kronik krizden çıkış yolu arar. Sınıfların varlık sebebi, düşmanlık ve nefrettir. Düşmanlık olduğu için devletin varlık sebebi tartışılmaz, çünkü devlet için öncelikle düşman ve nefret söylemini geliştireceği ‘ötekisi’ olmak zorundadır. Bu da potansiyel olarak savaş için ortamı içinde barındırmak anlamına gelir.
Yukarıda kısaca değindiğim noktaları gerçek anlamda özümsemiş ve algılayabilmiş olsaydık, ortada tek doğru kavramına inancımızın olmayacağı gerçeği ile yüzleşmiş olurduk. Bir noktanın düzlemsel ortamda matematiksel 360 derece farklı bakış açısı olduğu, uzayda ise bu bakış açısının milyonları bulacağı gerçeği ile karşı karşıyayız. Kısaca nerede duruyorsanız ona göre doğru kavramı değişir. Marksist bakış açısına göre olaylara nasıl baktığınız önemli değildir, nereden baktığınız önemlidir. Sınıf temeli örgütlenmeyi savunan ve üreten sınıf olarak işçi sınıfının çıkarları açısından olaylara bakarsanız; kapitalistlerin yaratmış olduğu bir çok doğru ve tarih algısı ile çelişkiye düşersiniz. Çünkü sınıfın çıkarı, var olan burjuva çıkarlarının çok dışındadır.  Bugün dahi bir çok emekçi, işçi sınıfının bir parçası olanlar, kendi duruşlarını patronlarının kapısının önünde konumlandıklarında farklı doğruları ve kişisel çıkarlarına göre algılamakta ve yansıtmaktalar. Bugün sol adına siyaset yapan bir çok siyasi yapının tarih algısı işte bu duruş noktasından kaynaklanmaktadır.  Sosyal demokratların tarihsel olarak işçi sınıfına karşı ihanetleri işte bu bakış açısının ve duruş noktasının çıkarsal ilişkilerinde aranmalıdır. Bugün yaşadığımız zaman diliminde kazanılmış hakların teker teker yok edilmesi işte bu sosyal demokrat iktidarların icraatları içindedir. İngiltere, Fransa ve Almanya örneği içinde rahatlıkla tespit edebilirsiniz.
Ülkemizde ise diğer ülkelerdeki soldan farklı bir tarih çizgisine sahip değildir. Her ne kadar üretim ilişkilerimiz içinde sanayinin çok geç gelmesi ile işçi sınıfının tarihsel birikimi diğer ülkelere göre az olsa da bu ülkenin mücadele tarihinde hiç küçümsenemeyecek başarılar da vardır. Ülkemizde işçi sınıfının örgütleri başlangıcı ülke şartlarına göre yer altı örgütlenmesi içinde kendisini ifade etmesi sonucu (belki de) sol için elzem olan ilkeler görmezden gelinmiş ya da şartlar uygun değil diyerek yok sayılmıştır. Bunda elbette Sovyetler Birliğinde ki gelişmeler ve tek ülke sosyalizm anlayışının da etkisi vardır. Sol, ilkleri belli olan ama bazı ilkeleri şartlara göre görmezden gelinerek yapılan örgütlenme girişimleri de elbette bazı hataları içinde barındırmakta ve Lenin’in değimi ile sol hastalık olarak tüm solu sardı, sarmaladı. Başlangıcın çarpık olması sonucu o dönemden gelen çarpık bakış açısını sol olarak yaşamaya devam ediyoruz.
Çarpık ilişkilerin başında tek doğru kavramıdır.
Bizim çarpık sol anlayışımız, mücadele ettiğimiz tek doğru düşüncesinin bire bir kopyası ile sonuçlanmış ve en uç örnekleri yaşantımız içine girmiştir. Tek doğru o kadar ileri gitmiş ki, kendi görüşümüze uygun siyasi organizasyonun yayın organı her şeyi açıklar olarak algılanmış, tartışmalarda o dergide yayınlar referans olarak verilmiştir. 12 Eylül öncesi solun hakim olduğu yerlerde kurtarılmış bölgeler ilan edilmiş, o kurtarılmış bölgelerde diğer sol yapıların örgütlenmesine izin verilmemiştir. Sağ örgütlerin kendilerini ifade etmesi daha özgürce olurken, solcuların bir arada yaşama olasılığı daha düşük ve genelde çatışma ile sonuçlanmıştır. Yaratılan tüm sol örnekler, aslında solun yeniden yorumlanmasıdır. Her yorumlama hep kötüyü işaret etmemiştir, ama kötüler iyi örneklerin üstünü örtmüştür. Sol, algı olarak kısaca hoşgörüsüzdür, çatışmaya yatkındır, krizi yönetemez, en ufak sorunda ayrılma ve çoğu ayrılık durumunda insan yaşamını savunan sol, birden ölümü yüceltmeye ve ölüm üzerine kendisini ifade etmeye başlamıştır. Bu tarihimizin karanlık noktalarıdır. Üzerine de çok düşünülmemiş ve genelde yok sayılmış, ölenlerde kahraman ya da hain olarak sessizce geçiştirilmiştir.
Sol adına savunmasız insanların cezaevinde öldürülmesi, sol adına iç hesaplaşma ve arkasında onlarca ölü bırakması normal sol ilkeler açısından bakarsanız açıklanmaz. En son yapılması gereken eylem biçimlerini en son yerine ilk yapılması ile bir çok birbirinden değerli yetişmiş sol değerin yok olmasını sessizce izlenmiştir.
Çok kısa olan sol tarihimiz içinde sol örgütler arsında çatışmalar, tıpkı iç çatışmalar gibi kanlı olmuştur.
Sol, sol olduğu günden beri iç çatışmalar içinde yoluna devam etmiş ve kriz yönetmeyi becerememiştir. Tek doğrunun olduğu yerde diğerleri doğru değildir ve yanlıştır. Yanlış olanı yok etmek bilimsel mücadeledir! Elbette tek doğru kavramı içinde bakıldığında bu çatışmaların bir anlamı olur.
Birden fazla doğrunun olduğu yerde hoşgörü vardır ve farklı bakış açılarına hoşgörü ile yaklaşım olur. Şimdi tek doğru olan yerde klasik ulus devletinin anlayışını da bulursunuz. Tek millet, tek dil, tek düşünce, tek bayrak, tek tek tek...
Sol, bu tekçi anlayış ile yüzleşmeli ve ne kadar hoş görü içinde olduğunu ve dilindeki diğerlerini dışlayıcı ve de nefret söylemini uzaklaştırmalıdır. Uzaklaştırmadığı sürece kurtarılmış bölgeler ve kurtarılmış bölgede tek başına verilen mücadele onur yürüyüşleri hep olacaktır ama bu sınıf mücadelesi ile ne kadar örtüşür, ne kadar anlamıdır bunu tarih not edecektir.
Bugün yaşanan çatışmaların temelinde anlayış sorunu vardır. Bu çatışmadan nemalanacaklar, özellikle saldıracağı belli olan yere öyle bir eylem konarak çatışma kaçınılmaz olur. Burada yaratılan krizden faydalananlar, o krizi istediği gibi yönlendirenlerdir… sol bu çatışmalar için ortam hazırlamış ve o ortamı algı yönetimini kullanan erk sahibi istediği gibi istediğinde kullanabilir.
Sol kendisini yeniden tanımlayamadığı sürece buna benzer çatışmalar ne yazık ki hep var olacaktır.
İsmail Cem Özkan


25 Temmuz 2014 Cuma

Paralel Sorgu, Tiyatroya Adanmış Hayatlar

Paralel Sorgu, Tiyatroya Adanmış Hayatlar

Tiyatroya gönül vermiş iki insan yan yana gelmiş,; tiyatro sahnesinin üzerinde bulunan tozlara seslerini bırakanlar ile söyleşi yapmışlar. Baştan uyarayım hemen, çünkü bu kitapta soru cevap şeklinde bir söyleşi yazısı yok, böyle bir beklentiye girerseniz yanılırsınız, tam tersi, yazarların gözü ile sohbet ettikleri tiyatro oyuncusu ve yönetmenleri tanıyorsunuz. Sohbet için günler günler beklenmiş, araştırmalar yapılmış, ince ince anılar tazelenmiş ve o anıların izi ile oyuncu / yönetmen ile bir yerde karşı karşıya gelinmiş ve soruyu soranlar (Pınar Çekirge ve Yavuz Pak) kendi kafalarında ki tekste/ araştırmaya uygun bilinmeyenleri, belki de bilinenleri sorumuşlar. Sorular sorulmuş, bol kahkahalar atılmış, zaman zaman gözyaşları dökülmüş, romantik anılar kadar dramatik sahneler yaşanmış ve elinizde tuttuğunuz kitap ortaya çıkmış. Kitabı yazanlar hiç saklamamışlar duygularını, çırılçıplak olarak kelimelerini okuyucusuna sunmuş, okuyucu da kucaklayan bir dil kullanmışlar.
Her soru gönül gözü ile sorulmuş, gönül gözünün bıraktığı kelimeleri kitapta okuyoruz. Pınar Çekirge daha çok romantizm, nostalji atmosferi içinde her baktığı kişiye ayrı ayrı değerler yüklemiş, onlara tiyatro sahnelerinin emekçileri ve değerleri gözü ile bakmakta. Soruyu soran ikinci güzel insan Yavuz Pak, daha çok işin felsefi boyutu içinde, dünya tiyatroları ile özlü sözler ile bağlantı kurup, tiyatronun evrensel bir duruş olduğu, tiyatrocunun da gök kubbe altına ses bırakan ustalar olduğunu düşünmekte ve bu düşüncesini daha çok teori anlamda içsel tartışması ile birlikte oyuncu/ yönetmene yaklaşıyor. O da Çekirge gibi içsel romantizm penceresinden bakarak, konuştuğu kişiye kendi duruşuna göre anlamlar yüklemektedir.
Paralel Sorgu’da kimler var, elbette bütün tiyatro oyuncusu ve yönetmeni ile buluşulmamış, benim bildiğim ileride yayınlanacak kitaplar ile bu tiyatro emekçilerine dokunulmaya devam edileceği yönünde. Hatta bugün sizler bu yazıyı okurken bu iki romantik insan yeni bir söyleşinin içinde olabilir. Evet, sorumuzu tekrarlayalım, bu kitap içinde kimler var? Sıralayayım hemen; Suna Pekuysal, Gazanfer Özcan, Şebnem Köstem, Ferhan Şensoy, Selma Kutluğ, Adile Naşit, Eraslan Sağlam, Oya Palay, Alev Oraloğlu, Tulu Çizgen, Aslıhan Kandemir, Nevra Serezli, Metin Serezli, Ayşe Kökçü, Murat Coşkuner, Haldun Dormen, Sevil Akı, Vildan Gürelman, Zuhal Olcay, Reha Kadak, Nisa Serezli, Ersin Umulu, Hadi Çalman, Deniz Gökçer, Nedim Saban, Jeyan Mahfi Ayral, Şener Şen, Engin Alkan, Aslı Öngören, Hüseyin Köroğlu, Nedret Güvenç.
Bu kitapta dikkatiniz çekecek önemli bir şey kaynakça. Kaynak sohbet edilen kişi, peki kaynakçası nereden çıktı diyebilirsiniz. Hemen söyleyeyim, çünkü kaynak kişi ile sohbet edilmeden kütüphanelere gidilmiş, kitaplar taranmış, sohbet sonrası yine kütüphanelere gidilmiş kitaplar taranmış ve geçmiş ile bağ kurulmuş insanlık birikimin devamlılığı dikkate alınırsa bu taramanın ne kadar gerekli olduğunu farkına varırsınız sanırım. İşin kolayına kaçılmamış, söz söyleyenindir dememişler, sözü söylenin bağlı olduğu birikime de göz atmışlar. Kaynakçalar kısaca ne kadar ince ince düşünüldüğünü, ne kadar araştırma yapıldığını da gösteriyor. Öyle böyle değil, sohbet öncesi ve sonrası iyi bir araştırma ve özen ile seçilen kelimeler ile oluşturulmuş bir kitap. Peki, bu kitabı okuyan ne kazanıyor? Ben kısaca belirteyim, bu kitabı okuyan sanatçıları tanımıyor, aksine onların içinde bulunduğu atmosferi ve o atmosferin içinde bireyin rolünü tarih çizgisi içindeki anlamını yakalıyorsunuz. Çekirge ve Pak bu çizgiye çok dikkat etmişler. Sanatçıyı sanatçı yapan içinde yaşadığı zaman çizgisidir ve o çizginin koşulları içinde bir anlam yükleyebilirsiniz. Sanatçı sadece bulunduğu zamanın değerlerini taşımaz geçmişin birikimini de üzerinde taşır. O yüzden Pak, özellikle bu birikime göndermeler yapıyor ve o göndermeler içinde sohbet edilen kişinin sözlerine atıflar ve anlamlar yüklüyor. Her söz aslında daha önce söylenmiştir ama yeni söz geçmişte söylenen sözün üzerine bir kelime daha katkıdır, o sözün üzerine kelime katkısı sunanın alçak gönüllüğüne şahitlik ediyorsunuz.
Şimdi diyeceksiniz ki, Çekirge ve Pak’ın kelimelerini iç içe geçmiş pasajlar içinde nasıl ayırıyorsun. Efendim, onu da ben bileyim biraz, övünmek gibi olmasın bu iki güzel insanın yıllarca yazısını okumuş biri olarak.  Aslında kitabı okurken bu kelimelerin ayrımına şahitlik edeceksiniz, nerede Çekirge sözü almış, nerede Pak sözü tamamlamış anlıyorsunuz. Çok hoş paslaşma var. Her yazarın kendisine ait söylem biçimleri vardır, birisi daha yuvarlak cümle kurarken, ötekinde daha keskin cümlelere şahitlik ederseniz. Eğer bulamıyorsanız sesli okuyun, ses ve müziksel ritim size bu ayrıntıyı verecektir.
Paralel Sorgu, sizin baştan mahkemelerde yapılan sorguyu çağrıştırdığını biliyorum ama o yöntem ile bu yöntem arasında uçurum olduğunu kitabı elinize aldığınıza hissedeceksiniz. Bu iki güzel insanın romantizm ve gerçeklik arasında yakalamış olduğu öykü tadında sohbetleri pardon sorguyu okurken sizleri de bir yere alıp götürecek ve tiyatronun yaşamış olduğu bu karanlık sürecinde; sıkıntıları, eziklikleri ve bunlara karşı bireyin duruşunu da hissedeceksiniz. Sonuçta oyuncu da bu ülkenin içinde yaşayan ve sorunlar ile mücadele eden bireydir. Tarih çizgisi içinde her şey bir biri ile ilintilidir, ben her şeyden kopup fanus içinde sanatımı yapacağım diye bir şey yoktur. Bu toplumsal çalkantıların bireye yansıması ve tiyatro duvarında yansımasını hissedeceğiniz hoş bir çalışma. Kısaca okuyun ve kazanacağınız bir birikim olacaktır.
İsmail Cem Özkan

Paralel Sorgu, Tiyatroya Adanmış Hayatlar
Pınar Çekirge, Yavuz Pak

Opus Yayınları, İstanbul, 2014

20 Temmuz 2014 Pazar

TKP ve Marksizm

TKP ve Marksizm

Sait Almış ve Mehmet İnanç Turan baş başa vermiş ve TKP üzerine bir kitap yazmışlar. Elbette hangi TKP dediğinizi duyar gibiyim, elbette iki kongreyi aynı anda yapan siyaset tarihinde bir ilki başaran son TKP ya da öteki adı ile TKP – Gelenek. Neden “Gelenek”, çünkü TKP resmi teori dergisi olmasından ötürü. Yoksa bizim tarihimizde TKP o kadar çok ki, kimin ne zaman kurduğunu bile karıştırabilirsiniz, çünkü devletin kurduğu TKP bile bu ülkede siyasi yaşamda kısa da olsa var oldu. Yine yeraltında yaşayan TKP aynı anda iki tane bile olabilmiş, ayrı ayrı kongreler toplantılar yapmış ama büyük birader Sovyetlerin müdahalesi ile “korsan” kurulan TKP’nin feshi ve o toplantıya katılanların ağır mahkumiyet almaları ile sonuçlanmış tarih izlerini dahi bulabilirsiniz…  TKP tarihi süreklilik arz etmiş ama tek bir ideoloji ve doğru çizgi takip etmemiş, bunda da elbette Sovyetlerin çıkarları söz konusu olmuş. Bir anlamda TKP çizgisi Sovyetlerin ülkemizde bir lobi faaliyeti ya da başka söylem ile gönüllü konsolosluk yapmıştır. Bunun suçu ya da sorumluluğu TKP’eye tek başına ait değildir, çünkü “Tek Ülkede Sosyalizm” anlayışının ve verilmiş perspektifin sonucudur. Onlar sadece üzerlerine düşen görevi layığı ile yerine getirmeye çalışmışlardır. Parti disiplini içinde olaylara bakmışlar, değişen iktidara göre birbirine zıt kararlar dahi alabilmişlerdir.
Elimizde ki kitapta Almış ve Turan başa başa vermiş TKP’yı konu alarak Stalinizm ile yüzleşmeye girmişler. Kitap, TKP eleştirisi gibi okuyorsunuz ama aslında kitabın arka öyküsü Stalinizm ve onun yaratmış olduğu teori kopuş ve Sovyetlerin yenilgisini anlama çabasıdır. Baştan yazayım, her iki yazar TKP’yi; oportünist, Stalinist, yurtsever, Kürt sorunu karşısında devletçi, küçük burjuva partisi ve çelişkiler içinde olan bir parti olarak tanımlıyor. Bu tanımlamalar ile zaten baştan tartışmayı noktalıyorlar, cevap dahi beklemiyorlar.
Yazarlar kendilerini TKP – Gelenek tüzüğünde olduğu gibi sosyalist devrim inancı içindeler. O perspektiften baktıklarını açıklıyorlar. Ama sosyalist kavramını Stalin gibi bakmadıklarını, devrim sürekli ve her ülkede olduktan sonra sosyalizm geleceği inanıcını taşıyorlar. Yani Stalin’in yaptığı gibi “tamam devrim bu ülkede oldu önce bunu yaşatalım, daha sonra duruma göre bakarız” demiyorlar, çünkü Stalin’in bu bakışı İspanya’da gerçekleşme ihtimali yüksek olan devrimi yok ettiği tezi üzerinden eleştiriyorlar. Sırf Sovyet devrimi yaşasın diye Hitler’in cinayetlerine dolaylı ortak olduğu vurgusunu yapıyorlar. Stalin iktidarı aldıktan sonra öncelikle kendisine rakip gördüğü tüm yoldaşlarını göstermelik mahkeme kararları ile sürdüğünü, öldürdüğü ve bu sayede devrimin önemli birikimini yok ettiği vurgusunu yapmaktalar. Kısaca bugün sosyalist dünyada yaşanan kafa karışıklıkların, Marks ve Lenin’in devrim, sosyalizm bakış açısını ters yüz ettiği için “Stalin suçludur” ve onun ile hesaplaşmak gerektiği üzerinden yaklaşıyorlar.
Kitap ağırlıkla Kemal Okuyan, Aydemir Güler ve Metin Çulhaoğlu yazıları üzerinden eleştiriyor. Onların çelişkilerini, Stalinist bakış açısı taşıdıklarını aldıkları cümleler ile kanıtlamaya girişiyor ve eleştiriyorlar. Marksizm açısından ve ideal olan teoriler ile böyle olmalıdır diyorlar. Kısaca kitap, kendi duruşları noktasından TKP’ye bakışı ve Stalinizm ile yüzleşme devam etmişler.
Bu kitap içinde TKP tarihini bulamazsınız, sadece teorik olarak ideoloji eleştirisi ve kendi duruşlarına göre sosyalizm bakış açısını bulabilirsiniz. Her kitap bir anlamda yararlıdır, çünkü sizin duruş noktanızdan göremeyeceğiniz ayrıntıları göstermesi açısından. Vakti olanlar Stalin’ine eleştirel bakış konusunda bilgi birikimini geliştirmek için faydalı kitaptır, okuyun derim.
İsmail Cem Özkan

Sait Alamış, Mehmet İnanç Turan
Türkiye Komünist Partisi ve Marksizm

Etki Yayınevi, İzmir 2014