4 Eylül 2014 Perşembe

Bir ikona aşık olmak!

Bir ikona aşık olmak!

Pınar Çekirge aşkına hiç ihanet etmedi, hep sevdi, her zaman bunu dillendirmekten de çekinmedi. O bir ikona aşık olmuştu, ikon kendi yaşamının koşturması içinde, yapımcıların arka arkaya getirdiği nefes almamacasına bir setten ötekine taşıyordu. İkonun sesi yoktu, sesi başkası hayata verirken, o perdeye kendi görüntüsünü ve sessiz film gibi mimiklerini yansıtmaya çalışıyordu. Her şeyi kamera önünde öğrenecekti, ona kamera önünde nasıl davranmasını öğretecek ne bir öğretmen vardı ne de yönetmen, çünkü zamanları yoktu. Bir film bittiğinde diğerinin çekimleri hemen başlar, senaryo denen kağıt parçaları çekim öncesi kısa bir sunum ile anlatılırdı. Artık ondan o şekilde davranması beklenirdi. 
O sarışın bir ikondu ve şehri temsil ediyordu, öte yandan geleceği de. Sabır ile davrana mutlu sonu hak eder, ne kadar eziyet çekerse çeksin!
O beyaz perdenin bir imgesi olmuştu, o imge bir çok genç kızın hayalini süslerken, dergiler aracılığı ile kendisine haran bir erkek kitlesi yaratıyordu. Açık hava sinemalara akşamları giden halk, onun perdede görünmesini sabır ile bekler, giymiş olduğu hırkanın şeklini çıkarmaya çalışırlardı ellerde yünler ve şişler ile. O artık evin bir parçasıydı ve onun kıyafetleri, görünümü, yürüyüşü toplumun bir yönünü etkiliyordu, etkilemeseydi, arka arkaya çekilen o kadar filme kim giderdi. Filmleri salonları dolduruyor, salonların dolması yapımcıyı mutlu ediyor ve yeni filmin startını hemen veriyordu.
Filiz Akın, dört yapraklı yoncanın bir yaprağını temsil etmektedir. Dört yapraklı yonca şans demektir, umudu anlatır, güveni ve istikrarın habercisidir. Bir anlamı ile bu starlar topluma güven, huzur ve gelecek günlerin güzel haberlerinin geleceğini fısıldamaktalar. 
Dört yapraklı yoncanın bir yaprağı olacağını bilemeden girdi beyaz perdenin dünyasına. Artist mecmuasına gönderdiği bir fotoğraf, onun hayatını değiştireceğini ve genç cumhuriyetin starı olacağını bilemezdi. Henüz on dokuz yaşındaydı ve girdiği yarışmada birinci olmuştu. Fotoğrafı derginin kapağını kaplamış, bütün ülkeye yeni sanatçı olarak tanıtıldığı günlerde, okumuş, dil bilen ve şehirli bir kız olarak dikkatleri üzerine çekiyordu. 
Bozkırın havasından İstanbul’un Yeşilçam’ına doğru yola çıktığında henüz hayata ürkek bir kuş edası ile bakıyordu. Artık o İstanbul’un sinema dünyasının bir parçası olacaktı, birbirini izleyen ve birbirine benzeyen filmlerde rol alıyor ve dönemin ihtiyaçlarına yanıt veren bir yıldız olarak doğmuştu. O bir yıldız olarak sinemaya adımını atmış ve yıldız olarak yaşamasını bilmiştir ve iktisatta geçerli olan çan eğrisinin tepesindeyken sinemayı o bıraktı. Yüzden fazla filmde rol almış, birbirinden değerli yönetmenler ile çalışmış olmasına rağmen, kendi değimi ile kaliteli ve kendisini gösterebileceği filmler/ senaryolar karşısına çıkmamıştı. Yönetmenlerin en kötü filmlerinde rol almış olmasına rağmen, gönüllerde kurduğu taht, zaman içinde bir ikona dönecek ve unutulmazlar arasında yerini koruyacaktı. 
Pınar Çekirge’nin filmleri değerlendirmesi sonucuna göre yüzde onu sinema tarihine altın harfler ile unutulmazlar arasına kendisini kayıt ettirecek ve oradan geleceğe hep başı dik, onurlu, ülkenin batılı yüzü olarak hep gülümseyecektir. O bir sinema starıdır ve ikon olmuştur. Sahne ve tv ekranları için yaptıkları onun geçmişinin başarısının üzerine çıkmamış, hep sinemanın gölgesinde kalmıştır. O sinema ile tarihimizin belirli döneminde yerini almış ve hep orada kalmıştır. 
Peki, neden stara dayalı bir sinemamız oldu, neden şu anda starların yerini yönetmenler aldı sorusu aklınıza geliyordur, çünkü hepsi bir pazarlama yöntemi olarak karşımızda dururken, gözümüz ile görmediğimiz, kulağımız ile duymadığımız yapımcı, yani sermayenin neden görünür kılınmadığını sorguladınız mı? Bütün bu pazarlama araçlarının arkasında ki sermayenin istemleri sinemayı, sanatı, sanatçıyı belirlemekte ve kendi ihtiyaçlarına cevap bulmaktadır. Sermayenin ihtiyacı daha çok para ve daha çok ürünün piyasaya sürümüdür. Bunun içinde sömürü kaçınılmazdır. Para yatıran, parasına artı değer katarak kasasına koymak için hesaplar yapar ve güvendiği işe riski en az düzeyde tutacak şekilde parayı yatırır. Sermaye için risk önemlidir, o yüzden en az riskli olan şey daha önce denenmişi ve başarı kazanılmışı tekrar etmektir. Sinemamız doğuşundan star dönemine geçiş bütün bu ihtiyaçlara aranan cevaplardır. Star dönemi olarak kabul ettiğimiz altmışlı ve yetmişli yılların başında birbirine benzer ve sadece starların perdede gözükmesine dayalı gösterimlerin olması tesadüfi değildir. İkinci tesadüfi olmayan şey ise, iktidarın ve ülkenin içinde bulunduğu siyasi ihtiyaçlar. Karmaşadan çıkmış, bir askeri darbe sonrası ve idam edilen siyasi liderler. Halk bir anlamda yeni dönemde de bastırılmış, sindirilmiş ve kendisini nispi olarak ifade ediyor gibi gözüküp, sessizce onayladığı bir dönemi işaret ediyor. Bu dönemde beyaz perdede verilen mesaj, sonu iyi biten filmler ve dramlardır. Her dramın, trajedinin sonu iyi biter. O yüzden yaşadığınız trajedi ve dram ne olursa olsun sabredin, sonunda hep birlikte güleceğiz mesajı bütün toplumun katmanlarına verilmektedir. Sınıf farkı ve kültürler arası ayrılıklar yok sayılmış, her orta düzeyde seyirciye bilinçaltına verilen mesajlı filmler denetleme kurulundan çabuk çıkıp, ülkenin en uzak köşesine kadar gidiyordu. 
Sözünü ettiğimiz altmışlı yıllarda ki sinema dünyasında yer alan sermeye grubu, bir sinema sektörü oluşturma yerine her filmden en çok kazanç elde etmeyi ve kısa yoldan Beyoğlu ile özdeşlemiş Sülün Osman geleneği ad değiştirerek Selçuk Parsadan ve şimdi adını bilmediğim bir isim ile yaşatmaktır. Bugün o günlerden bugüne yaşayan nice Sülün Osmanlar bu piyasadan gelip geçti. Köyden gelmiş, gözü henüz açılmamış, saf, temiz ama bir an önce zengin olma hayali olanlara Taksim meydanında bulunan anıt hala pazarlanmaya devam ediliyor. Nice güzel ve yakışıklı gençlerimiz Beyoğlu piyasasında meze olarak pazarlanma işlerini şekil değiştirmiş de olsa içerik olarak bugün varlığını koruduğunu düşünüyorum. Çünkü hala bir sinema sektörü oluşmadığına göre, bu piyasa, her ne kadar özneler değişmiş olsa da kendisini tekrar ederek ve zaman içinde biraz değişerek konumunu korumaktadır. 
Dünün starlarının yerini, bugün belli yönetmenlerin alması sermaye için bir şey ifade etmemektedir, aynı şekilde koydukları paranın karışlığını iş yapacağı insana yatırım ile “çorbasını” ısıtmaya ve var etmeye devam etmektedir. O yüzden yönetmenlerde adı duyulmuş, ekranlarda biraz popüler olmuş ve popüler sanatçılar arasından seçerek, yeni kişilerin yarışmalar aracılığı ile piyasa içine kaynaştırarak bir süreklilik kazandırılmış bir piyasadan söz etmekteyiz. Geçmişin dergilerin yaptığı işlevi bugün yarışmalar ve ekranlar aracılığı ile yaz döneminde uygulanan ve iş yapması beklenmeyen avantür işler ile piyasanın tepkisi ölçülmekte ve olumlu mesaj alınan yapımlar devam ettirilmektedir. Bu durum yeni bir anlayışı da beraberinde getirmiştir, çünkü sermaye grubunun tamamı ile değiştiği, yapımcılar, dağıtımcılar ve tv sahiplerinin inisiyatiflerine daha bağlı konuma gelmiştir. Film ve dizi film için para yatıranlar bu işin lojistik yönünü düşünmek ve çözmek zorundadır, çünkü ürettirdiği bir film, dizi elinde patlama ve iflas etmesi anlık bir durum olarak kendisini son yıllarda can alıcı şekilde hissettirmektedir. 
Çekilecek her film için bile bugün geçmişin starları olmasa da ünlü, iş yapacak yüzler aranır. İsmi olmayanlar ile çekilen bir fil büyük bir risktir, seyirci her ne kadar her şeyi tüketir gibi algı oluşmuş olsa da tüketim de hala seçicidir. Sinema / tv piyasamız sürekli değişi yaşamakta ve bu değişim her siyasi iktidar değişimi gibi bir birine paralel günlük olayların ve beklentilerin de izlerini üzerinde taşımaktadır. 
Zamanın ruhunu incelemek istiyorsanız, ülkemizde üretilen sinemalarımızın içeriğine, sesleniş diline bakın, o zamanın ruhunda ki toplumsal reflekslerimizi, algılarımızı gözlemleyebilirsiniz. Sinemamız günlük siyasi atmosferden bağımsız değildir, devletin ihtiyaçlarına göre ve sermayenin çıkarlarına uygun olarak konu çeşitliliğine gidebilmektedir. Devletten bağımsız, özgür bir sinemamız hiç olmamıştır, olma ihtimali de sermayenin devlet ile ilişkisine bağlı olarak yoktur. 
Pınar Çekirge, Başrolde Filiz Akın adlı kitabını oluştururken bir sinema zamanı kullanmış. Kitabın orta sayfalarına ulaştığımızda on dakika ara verip, o döne Filiz Akın ile birlikte aynı setleri paylaşmış Hulusi Kentmen, Necdet Tosun, Mualla Sürer kişilikleri çerçevesinde o dönemde perdeye yansıyan nice sinema emekçisinin anısını sayfalara yansıtır. Her biri özverili, güzel, değerli, dostları ile dayanışmasını bilen ve bugün unutulan meziyetlere sahip insanlardı. Onlar Filiz Akın’ı yaratmış ve beslemişlerdir. Onlarsız ne Filiz Akın olur, ne de diğer yonca yaprakları, ne de erkek starlar. İyi oyuncu gösteren yanında ve birlikte rol aldığı insanların yetenekleridir, onların iyi oynamaları starı daha büyük yapar ve ikon seviyesine taşır. 
Kitap her ne kadar Pınar Çekirge imzası ile çıkmışsa da Pınar Çekirge, alçakgönüllülüğünü bu kitapta da göstermiş, Filiz Akın hakkında yazanların birbirinden değerli yazarlar da kitabın sayfalarına; hem başlangıçta hem de son bölümünde yer ayırmıştır. Pınar Çekirge bir anlamda Filiz Akın hakkında kim ne yazmışsa bir ansiklopedi kaynakçası hazırlar gibi kitabını hazırlamış ve araştırmacılar için bir fener görevini sunmuştur.  
Pınar Çekirge aşkına hiç ihanet etmedi, etmediği gibi oturup kitabını yazdı. Aşkın ve tutkunun bir kitabı olarak son satırına kadar okudum ve bu içten duyguları yansıtan satırları okumaktan büyük keyif aldım. 
Sinemanın (bize ait ama tartışmalı tarih olarak) yüzüncü yılında yayınlan bu kitap bir döneme damgasını vuran star sistemini anlamak ve o dönemi o günkü koşullar içinde anlamak için önemli bir kaynak olarak karşımda duruyor. Bu zaman içinde yayınlanmasının bir anlamı ve değeri var, çünkü bugünkü sinemamız nereden geldiği ve nereye gidiyor sorusunu sormak için öncelikle bazı şeyleri bilmek gereklidir, bu kitap ile bu açığa karşı yapılmış en güzel müdahaledir diye düşünüyorum. Şimdiden iyi okumalar, benim gibi umarım zevk alırsınız. 
İsmail Cem Özkan


Pınar Çekirge
Başrolde Filiz Akın
Altın Bilek Yayınları, 2014
ISBN 978-605-5831-68-7



3 Eylül 2014 Çarşamba

Solda birlik!

Solda birlik!

Solda birlik kavramına inanmayanlardanım, önyargım gereği sol birlik olamaz! Çünkü solun birlik olabilmesi için durduğu zemini iyi tahlil etmesi gereklidir, ki benim izleyebildiğim kadarı ile sol örgütsel yapılar bulunduğu zemini tanımlama yerine olayların arkasına takılmış savrulmaktadır.
Gündemin peşinde, iktidar partisinin gündemi ve yan sorunları ile ilgilenen, kendisine ait ve yaşamı etkileyecek bir gündem yaratamamış bir solun birlikteliği, yeni gündemlerin oluşması için güç birliği oluşturmadığı, oluşturamadığını 12 Eylül sonrası yaşanan olaylar ile görmekteyiz.
Sol, en büyük birlikteliğini 12 Eylül sonrası oluşturulan Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi ile gerçekleştirmiş ve mücadele için önemli adımlar atmış olsa da, mücadeleyi sonuna kadar götürememiş ve iç bileşenlerinin iç ayrışma ve çatışması ile sonuçlanmıştır. Bunu yenilginin bir sonucu olarak okuyabiliriz, ama yenilgi travmasını henüz üzerinden atamayan solun yeni birliktelikleri yeni ayrılıklar anlama geldiğini ÖDP geçeği ile yeniden karşılaşırız. Gözyaşları içinde kurulan yasal parti, “bir arada yaşamı savunalım!” sloganı ile yeni bir şeyler söylemeye başlarken, birden bir arada olamayacaklarını anlamışlar gibi kısa sürede dağılma ile sonuçlandı. En büyük nedeni; bileşenlerinin gündeme, bulundukları ana dair; gerçekçi, somut bir değerlendirmelerinin olmayışıdır. Sosyalizm hedefi olduğunu söyleyenlerin nasıl bir ülkede yaşadıklarını bile henüz net olarak değerlendiremedikleri ve pratik günlük olayların etkisi ile farklı duruş sergilemeleri bu ayrılıkları tetiklemiştir. Pratik duruşun her zaman ileri aşaması işin teorileştirilmesidir ki, bu teorileştirmelerde bile mantık bütünlüğü olduğunu söylemek güçtür.
“Bir Arada Yaşamı Savunalım” diyenler bir arada olmadığı ortamda bu sloganın işlevi bitmiştir, yaratılan bir sloganın yaşaması için dahi olanak sunamamış bir sol ile karşı karşıyayız.
Shop in shop mantığı kapitalist işletmeler için anlaşılır, çünkü bir mekanı farklı firmalar ile kullanırsanız malın ve paranın hareketi için yeni olanaklar yaratmak anlamına gelir, fakat bu yöntemi siyasi birliktelikler için kullanmak başarıyı değil başarısızlıkları ve yaşanan yenilgi travmasının daha da derinleşmesi anlamına gelmektedir.
Sol, krizi yönetememiştir, yönetemediği içinde yaşadığı travmayı aşamamıştır!
Bu konu hakkında hemen hepimiz bir çok yazı yazmış, konuşmuş ama hala bu kaotik durumu aşmak içinde somut bir şey yapamamışız. Sadece “Gezi Direnişi” ve süreci yeni kapı araladığından bahsedip, o aralanan kapıyı daha çok açmak ve lider kadroların yerlerine gençlere bırakması sözleri sözde kalmış, örgütsel anlamda ve pratik anlamında adımlar atılmamıştır. Adım atamayanlar yine eski kadrolar ile ve bol tecrübesi olan ama krizi yönetemeyenler yeni birliktelik için arayışlara girmiş ve arayış içinde olanlar ‘Gezi Direnişini’ anlamış gibi yapan ama gerçek anlamda anlayamayanlar birlikteliği ile olarak karşımızda durmaktadır.
Solun nihai hedefi devrimdir!
Devrim hedefi yola çıkanlar ‘demokrasi’ için mücadele etmekten devrimci bir örgütsel yapı için çalışmaya fırsat bulamamıştır.
Gezi direnişi somut olarak ortaya çıkarmıştır ki, ülkenin devrim koşulları altında dahi bunu yönlendirecek ve liderlik yapacak devrimci bir örgütü yoktur, örgütü olmaması dışında bunu yapacak bir devrimci zihniyeti de yoktur! En azından bir zihniyet olmuş olsaydı, devrim için yapılması gerekenleri dünya ölçeğinde binlerce kez sınanmış yöntemleri uygulayan yapılanmalar mevcut olurdu!
“Küçük olsun benim olsun” mantığı içinde, güçlü oldukları yerlerde diğer düşünce yapısında olanları örgütsel çalışmasını engellemek bize özgü bir hastalık olarak varlığını korumakta, hatta diğer ve rakip olarak gördüğü hareketlerin ilk adımında zor ile susturmayı bir doğal şeymiş gibi görme alışkanlığı devam etmektedir. En olmaması zamanlarda sol içi çatışma birden ortaya çıkmakta ve atılan olumlu adımların yok olması anlamına da gelmektedir.
Sol kitlesel olmaktan korkmaktadır!
Sol, kitlesel halk hareketi olmak zorundadır ama halk hareketi sadece dergi/ gazete başlığında geçen bir söz olarak varlığını korur. “Halk” kavramı sadece örgüt üyesi olanlar anlaşılmaktadır! Çünkü, sol kendisi üyelerini kontrol etmekten korktukları için kitlesel olmayı tercih etmemektedir, çünkü kitlesel olursa içine her türlü ‘sızma’nın olacağı ve bu sızma ile kendisini arkadan hançerleneceği korkusu vardır. Sol içinde “hain”, “itirafçı”, “ajan” olduğu gerekçeleri ile bir çok insanın infazını kara leke olarak tarihinde taşımasına rağmen, hala “en temiz örgüt biziz” söylemini kullanmaktan çekinmezler. En temiz anlamı “en homojen örgüt” olmak anlamındadır.
24 Ocak kararları sonrası liberalleşen yaşam biçimi ve düşünce yapısı aynı zamanda sol içinde var olan kirlenmeyi hızlandırmış, kirlenme sonucunda eli temiz sol birey bile ortadan kalkmıştır. Diyojen gibi elimize fener alıp sokağa çıksak da bu kirlilik ortamında temiz politikacı bulmak gerçekten zordur.
Gezi Direnişi, sol kulvara bir çok eli temiz bireyi taşımış olmuş olsa da bu temiz bireylerin solu biçimlendirmesi, yönlendirmesi için somut olanağı yoktur. Çünkü var olan kalıplaşmış ve cemaat ilişkisi içinde olan siyasi yapıların içinde yaşama ve söz söyleme haklarını elde etme imkanları yoktur. Gezi Direnişi kendiliğinden yeni bir siyasi yapıyı oluşturacak kadar birikim sahibi değildir, çünkü çok kısa sürmüştür, arkasında güzel anılar bırakıp siyasi tarihimiz içinde erimeye başlamış ve yok olma tehlikesi altındadır. Bu erimenin en somut izdüşümü her ne kadar polis ve iktidar baskısı gibi gözükmüş olsa da bunun gerçek arka yüzünde “Gezi Direnişinin” gerçek sahibi solun kucaklayıcı olamaması ve kitlesel olma korkusunun yaratmış olduğu travmatik durumudur. Bu kucaklamaya uygun siyasi yapıların olmaması, bu yaratılan başarının sönmesinin en önemli nedeni olarak karşımızda durmaktadır.
Sol, somut olaylar karşısında kendiliğinden mücadele alanında birliktelik kurup, bu birlikteliği sistemli, uzun soluklu başarıya götürecek bir anlayışa sahip değildir. Çünkü ülkenin gerçeği gibi tek doğruya ve tek mücadele biçimine inanan sol; mütevazı, bir arada mücadele etmeyi, hoşgörülü ve kendisinin dışında yer alanların yaşaması için olanak yaratmayı kendisine dahi söylemekten çekinen bir yapı ve anlayış olarak kendisini korumaktadır.  Ve bu koruma zırhı içinde üyelerini bir arada tutacak etkinlikler yapmaktan öte bir şey yapmamaktadır.
Kısaca, sol birliktelik girişmeleri benim yukarıda açıkladığım nedenlerden dolayı bana inandırıcı gelmemektedir, sadece kamuoyunu oyalayıcı ve travmanın daha da derinleşmesi anlamından başka işlevi olmayan girişimler olarak karşımızda durmaktadır.
Öncelikle birlik yerine, her sol yapı kendisini tanımlamalı ve tek doğru, tek örgüt, tekçi bakış açısından kurutulacak, kitlesel olmayı kendisine hedef koyacak yeni bir örgütsel şema üzerine kafa yormalı ve pratik olarak kendisini ispatlamalıdır.
Sol birlikteliğin tek amacı vardır, kitlesel olmak, bu amaçla bir araya gelenler öncelikle kendilerini ve bakış açılarını değiştirerek işe başlamalıdır…

İsmail Cem Özkan

2 Eylül 2014 Salı

Bir alkış üzerine…

Bir alkış üzerine…

Günlük politik olayları normal şartlarda yazmam, çünkü günlük olan adı üstünde sabun köpüğü işler. Gün sonunda dahi unutulur gider. Hafızası olmayan toplumlarda bu unutkanlık olay yaşanırken meydana gelir.
Ülkemizin değişik zamanlarda tarihi kırılma anları olmuştur, kırılma sonucunda oluşan artçı sarsıntılar ve esas amaca yönelik düzenlemeler bir çok insanın kafasının karışmasına ve hangi amaç ile bu dokunuşların yapıldığı sorgulanır ve sorgulama da olay ile birlikte unutulur gidilir.
12 Eylül, bize liberal düşünceyi ve Ortadoğu hedefine yönelik yol haritası hediye etmekle kalmadı, kirli bir savaşı da armağan olarak bıraktı. Kirli savaşın koşullarını 12 Eylül rejimi yaratmış ve bu yaratılan ortamının kontrollü unsuru olarak PKK taraf olarak yerini almıştır. Şimdi kontrollü olması kavramını kısaca açıklayayım, çünkü ilk kurşunu PKK sıktığı sanılır ama bu bir yanılgıdır, ilk kurşunu 12 Eylül sonrasında başka bir Kürt örgütü sıkmış ama etkisi olmamıştır. PKK’nın sıktığı kurşunun kelebek etkisi yapması sadece PKK örgütlü yapısı açıklanamaz, açıklamaya çalışmak demek olayları bir bütün görmemek anlamına gelir. O dönemde ilk kurşun sonrası devletin refleksi ortadadır. Küçümsenmiş hatta bir vızıltı olarak algılanmış olmasına rağmen, Özal açısından rahatsızlık duyduğu Kürt sorunun gündeme getirip, 12 Eylül generallerinin yarattığı Kürtleri ‘kart - kurt’ görme bakış açısını değiştirmek içinde bir fırsattır. Özal bu fırsatı değerlendirmek istemiş ne yazık ki bu fırsat onun istediği gibi olmamış ve kendi sonunu da hazırlamıştır. Buna rağmen, Özal ve liberal düşünce yapısı köklü değişime uğraması için ortam hazırlanmış ve Türk tarihi içinde açıkça konuşulmayan konular tabu olmaktan çıkmış, tartışılır, konuşulur olmuştur. 12 Eylül rejiminin yasakladığı bu konu aslında başka bir şeye hizmet etmiştir, çünkü rotamızı Ortadoğu’ya çevirdiğimizde ister istemez karşımıza Kürt sorunu, Ermeni sorunu ve diğer sorunların çıkacağını darbeciler ve projeyi hayata geçirenler biliyorlardı. Bu sorunu baştan zor ile bastırıp yok sayarak, Kürtleri ve Alevileri asimilasyon etmek için bir fırsat yaratmıştır ama bu fırsat direnç ile karşılaşmıştır. 12 Eylül rejimi solu yok ettiği gibi diğer sorunları da bir koğuş sistemi ile toplum ile kaynaştırıp, çoğunluğun içinde erimesini tasavvur ettiği yaptığı müdahalelerle anlaşılıyor. Alevi köylerine cami, Kürt köylerinin Kürtçe kalan isimlerini değiştirmek, ‘Türkçe Konuş’ kampanyaları bu bakış açısının sonucudur.
PKK’nın yönlendirdiği ama belirleyemediği bir adı konmamış düşük yoğunluklu kirli savaşın hala sona ermemiş olması bugün yaşadığımız süreci tam olarak kavramamızın önünde engel olarak durmaktadır. Çünkü sona ermemiş bir olayın romanı yazılamayacağı gibi, tam olarak figürleri ile birlikte anlaşılması zordur. Çünkü sonuca bakarak at izini, it izinden ayırmak daha kolaydır, yaşanan süreçte bu izler iç içedir ve savaş karmaşık ilişkilerin bir bütündür.
Erdoğan hükumeti ile birlikte 12 Eylül rejiminin reflekslerinde bir değişime şahitlik ediyoruz. Susurluk olayında yaşadığımız sürecin bir sonucu olarak yeni dokunuşlar ve savaştan nemalananların değişime uğradığını ve yeni bir kadronun bu savaş içinde yer aldığına şahitlik etmekteyiz. Susurluk olayının aktörlerinden birinin “dağda çatışma yerine ovada siyaset” tezi Erdoğan hükumeti ile birlikte gerçek anlamda karşılığını bulmuş, PKK yıllarca istediği bir muhatap bulmuştur. Bu muhatabını kaybetmemek için her türlü özveride bulunmasının beklide en önemli nedeni liderinin bir adada tutuklu olmasıdır. Liderinin geleceği için, lider konumunun üzerine başka bir kişinin/kurumunun söz hakkının olmaması için her türlü örgüt içi bir hiyerarşi yaşamaya devam etmektedir. Bu örgüt şeması içinde lider dışında birilerinin popüler olması söz konusu dahi olamaz. Çünkü “dere geçerken at değiştirilemez!”
PKK tipik bir Ortadoğu örgütüdür, lideri etrafında ve liderine sonsuz bir biat kültürü ile bağlı yapısı vardır. Aynı şekilde muhatabı konumunda olan Erdoğan içinde geçerlidir. Bunun böyle olmasının tek nedeni artık bizlerin kabul edelim etmeyelim bir Ortadoğu ülkesi olmamız ve toplumun homojen yapısı dil, kültür yerine din ile ölçüldüğü noktadayız.
Son yapılan seçim ve bu seçimi olanaklı kılan referandum sürecinde kurumların, bireylerin almış olduğu kişisel ve kurumsal konumları bu tipik Ortadoğu ülkesi olmamızın yaratmış olduğu zeminin çöl kumları ile kaplanmış olduğundan anlaşılmaktadır. Çöl kumu üzerinde politika; omurgasız, birbirini taklit eden tekrarlar, kişiliksiz, kültürsüz, değeri olmayan ve ne zaman kimler ile ittifak kuracağı belli olmayan bir kaosu anlatır.
PKK, muhatabını kaybetmemek için bu çöl kumları üzerine refleks olarak öğrendiği tepkileri sürekli vermektedir. Bunda bir istikrar sergilemektedir.
Politika çıkarlar ilişkisidir, çıkarlar sorunların çözümünden daha önceliklidir. 
Kürt sorunun çözümü bir çıkarlar ilişkisi içinde devam etmektedir. Muhataplar kapalı kapılar arkasında bir birlerine fısıldamaktalar ve bizler dışarıda olanlar bu fısıldamalardan anlamlar çıkarmamaya çalışmaktayız. Kulağımıza gelen fısıltıların hangisi doğru ve balon olduğunu ayıracak kadar bilgi sahibi değiliz ve olay henüz sonuçlanmamıştır. Sonuçlanmadığı içinde hareketlere bakarak bir sonuç çıkaramayız, sadece anlamlar çıkarabiliriz. O anlamlarda bizim önyargılarımız olur ama önsezilerimiz ile hep çelişki içindedir.
Mecliste bir yemin töreninde birilerinin alkışlaması anlaşılmamış, hatta neden alkışladı diye suçlamaya kadar götürülmüştür. Bu yaşanan süreci anlamamak anlamına gelir ve sizin yaratmış olduğunuz gerçek ile yaşanan gerçek arasında oluşan uçurumu da işaret eder. Önsezileriniz sizi doğrularken, ön yargılarınız ne yazık ki hayal kırıkları yaratmaya devam etmektedir.
Mecliste yaşanan alkış bu ilişkilerin doğal sonucudur ve o sonucu belirleyen bizim bilmediğimizi kapılar arkasında gizlenen gerçeklerde kendisini konumlandırmaktadır. ‘Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’ yapan ve bir masa başında pazarlık yapanlar ile devletin refleksleri zaman zaman paralel olması, birbirinin liderinin ruhunu okşaması kadar doğal ne olabilir ki? Bizler ilkelerin olduğu bir zemin üzerinde değiliz, çöl kumları üzerinde yapılan politika, bireylerin çelişki gibi duran tavırlarını anlamak için çöl fırtınasının esip esmediğine dikkatlice bakın derim, bu arada gözünüzü kumlardan koruyun, çünkü bir bakmışsınız gözünüz sizin gözünüz olmayabilir, başkasının gözü ile olaya bakar bulabilirsiniz kendinizi.
Çölde olayları izlemek kolay değildir, çünkü her çölün tanrısı sürekli değişir, bugün biat ettiğiniz tanrı ertesi gün başkası olabilir…
İsmail Cem Özkan

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Faytonların sesleri şehirleri terk ederken…

Faytonların sesleri şehirleri terk ederken…

Şunun şurası yüzyıl önceden az bir süreç içinde tüm şehirler at sesleri ve faytoncuların sesleri sokakların seslerine karışır, bazıları müşterisinin acelesine göre hızlı, bazısı bir seyir halinde Arnavut kaldırımlarını arşınlarlardı. Atlar, şehirlerin vazgeçilmez araçlarıydı, çünkü motorlu aracımız yoktu. Padişahlar bile törenlere atlar ile gelir, saray arabalarını öyle bir şekilde süslerlerdi ki, sultanın gücünü gösterirdi. Bugün uzak doğuda otobüsler faytonlardan aldıkları mirası taşırlar. O kadar süslü, dantelli, her bir parçasında bir başka hikaye anlatılır. Bizde at arabaları ve atlar çabuk şehri terk etti. Atlar doğa ile kucaklaşmadan sur diplerinde kesildi, sucuk olarak marketlerde yerlerini aldılar. Önce eşekler yok oldu, şimdi birkaç yerde gördüğümüz atlarda yok olmak üzereler.
Son günlerde faytonlara karşı bir protesto görüyorum. Güya at dostu olduğunu söyleyenler faytonlara karşıymış. Ben o karşı olanlara soruyorum neden at yarışlarına karşı değilsiniz, çünkü parası olanlar sizin kulağınızı çeker korkunuz var değil mi, ama zavallı faytoncular, onlar varoşların insanları, en alttakiler... Onların ezmek için imza kampanyaları yapın, onlara karşı sesinizi yükseltin, köpekler bile fakirlere havlar...
Faytonlara karşı olmak bana göre saçma bir düşünce, çünkü faytona binmezsen işlevi olmayan atlar zaten ölecek... Şimdi en azından yaşıyorlar!
Atlar yerine arabayı koyalım, araba çevreye verdiği zarar çok büyük. kuşlar ölüyor, ekoloji bozuluyor, organik yaşamı yok ediyor. Ve sizler hepiniz araçlara biniyorsunuz, neden? Binmeyin, çünkü sizler dolaylı katilsiniz, öldürüyorsunuz canlıları... Atlardan daha büyük bir topluluğu yok ediyorsunuz, katiller! Neden faytona karşı gösterdiğiniz duyarlılığı araçlara göstermiyorsunuz, binmeyin araçlara... Fayton duyarlılığı olanlar araçlara binmeyin, ne uçağa, ne gemiye, ne de otomobile... Hele motobisikletlere asla binmeyin... Bindiğiniz an katilsiniz! Çünkü doğanın sırtına hançer saplıyorsunuz...
Faytonlar sayesinde at çiftlikleri dışında en azından atlar hala toplum içinde yaşıyor, faytonlara ve atlara bakarak geçmişte ulaşım nasıl yapıldığını görüyor çocuklar, araçlar yeni icat edildi sayılır, geçmişin yaşayan ulaşım araçlarını yok etmeyin!
Atlar en azından yaşasın, bakın hiç çevrenizde eşek görüyor musunuz? İki ayaklılardan bahsetmiyorum...
At yarışlarına hayır derseniz bir mantığını bulurum ama fayton düşmanlığını anlamadım. Kim bu önermeyi yapmış ise, faytondan sonra orada büyük olasılıkla başka şeyden para kazanmak isteyen biridir... Çıkarınız için faytonları yok etmeyin, bırakın nostaljik olarak yaşasın... Atlar için daha iyi ahırlar ve bakım isteyin... Fayton kullananlara devlet teşvik versin ki, atlara daha iyi baksınlar...
Fayton gidecek yerine ne gelecek? Bisiklet kiralaması yapan firma mı? Atlara acıyorsanız binmeyin faytona.
Faytonlar zaten ne kadar kaldı, hangi şehirde, hangi adada fayton var?
Fayton gidince yerine araç gelecek, çünkü ev taşınacak, kışlık odun. Onları taşımak için araç şart diyeceksiniz ve o güzelim doğaya gaz bırakacaksınız, yağ bırakacaksınız, lastik bırakacaksınız, atlardan daha fazla kirlilik üreteceksiniz, çünkü sizler çöp üreten canlısınız. Doğaya yapmış olduğunuz tek olumlu şey nedir bilmiyorum ama olumsuzluğunuz o kadar çok ki, bugün yaşanan aşırı sıcaklar sizin eseriniz, geliştirdiğiniz ve övündüğünüz teknolojidir. Faytonlara karşı olanlar neden bu ekolojik değişimi yapan sanayicilere ve daha çok kar elde etmek için doğaya hançer saplayanlara karşı seslerini yükseltmezler? Çünkü bu at sevdalısı olduğunu söyleyenler genelde onların yanında paralı köledir! Para için boyun eğerler, ses çıkarmazlar. Ama zavallı faytoncular olunca, onların şartlarını iyileştirmek için kavga etmek yerine, “kaldırın” diye feryat ediyorlar, feryat edenler çok yüzlüdürler… Kimse kimseyi kandırmasın, sizin at sevginiz yalan, inandırmazsınız bana, çünkü at sevgisi olan doğa sevgisi olan ve ona sevgi ile yaklaşandır. Doğa sevgisi olan doğal olanlar ile yaşamını sürdürmenin yollarını arar, betonlar arasında, gaz çıkaran araçlar içinde sadece faytonculara karşı bildiri yayınlamak sadece etik kurallarından yoksun olmak anlamına gelir, faytonculara karşı olduğunuz kadar at yarışlarına ve sporu sanayileştirenlere ve kumar aracı yapanlara karşı olur!
Bugün şehirler, geçmişin seslerini taşımıyor. Geçmişten kopuk, Arnavut kaldırımlarının yağmur sonrasında bıraktığı toprak ve gübre kokusu yok… Şehirler daha çok fosseptik çukurundan yayılan koku gibi, pislik her yerde ve pislik yaratanlar, çevresinde yaşayan canlıları yok ediyor. O coğrafyada yaşayan gerçek ev sahipleri yerini betonlar almış, insanlar o betonların içinde diğer tüm canlıları yok eden ilaçlar üretmiş, evlerini sürekli ilaçlıyorlar. Siz hiç gördünüz mü çevreniz bir kirpinin özgürce dolaştığını?
Faytonlar geçmiş yüzyılın sesini günümüze taşıyan bir araçtır, sadece nostaljik bir sembol olarak çok az yerde varlıklarını korumaya çalışıyor. Bu sembolik şeye karşı olunurken, geçmişinizi yok etmeye ve belki de bilinçaltınızda olan geçmişinizin üzerine sünger çektiğinizin farkında mısınız?
Geçmişten günümüze gelen küçük bir sesi boğmak size ne kazandırır bilemem, çünkü ben ticaretten anlamam. Faytonların yerine ne ikame edeceksiniz, nasıl para kazanacaksınız bilmiyorum. Faytonlara karşı olmadan önce at yarışlarını ve atları yarışçı şekilde yetiştirilmesine karşı olun derim.
İsmail Cem Özkan

“Bunu ben demiştim” yazısı!

“Bunu ben demiştim” yazısı!

Türkiye sürekli bir rotadan öteki rotaya oturuyor, sürekli değişim içinde. Bu rota elbette batıya doğru değil, Ortadoğu çöllerine doğru gidiyoruz. En son bizler Ortadoğu çöllerinde trenlerimizi ve bitle mücadele ederken bitap düşmüş, sonra ayaklanan Arap milislerin attığı kurşunlar ve İngilizlerin sağladığı olanaklar ile çöl kumlarını kan ile sularken bulunmuştuk. Lozan sözleşmesinden sonra çöller yerine yönümüzü Osmanlının kuruluşunda olduğu gibi batıya dönmüş, o tarafa doğru rotamızı çizmiştik. Ulus devletin kapalı ortamında, sınırlarımızı kalın duvarlar ile örüp, içte sermeye biriktirirken hedef batıydı. 24 Ocak kararları sonrası rotamızın yönü değişmeye başladı, sınırlardaki kalın duvarları yok ederken, sermeye birikimi artık yeterli görülmüş, özelleştirme ile dünyanın her yerinden sermaye akışına olanak sağlanmış.  Para girişi ile birlikte oluşmuş olan tüm değerler, giren paranın amacına doğru değerler birer birer yok oldu ve yerini yeni değerler oluşmadı. Yeni Türkiye bu oluşturulamayan değerler üzerinden yeni kültürünü ve rotasını çizdi. Bu rota Ortadoğu ülkesi gibi olacağımız günleri işaret ediyordu. Güçlü iktidar olacaktı, bu güçlü iktidarın da elbette güçlü lideri olması gerekliydi ve lider de zaten kısa sürede bulundu!
Türkiye’nin kaderi iç dinamiklerden daha çok, dış dinamiklerin etkisi ile değişmektedir. Bu kapitülasyonlardan bu yana süreklilik arz eden bir durumdur. Kısaca iç dinamiklerimizin gücü iktidara bir şeyleri değiştirmeye yetmemektedir. Elbette bu sözü söylerken iç dinamikleri yok saydığım anlamına gelmesin. Elbette iç dinamiklerin de etkisi olduğu rota düzeltmeleri olmuştur, fakat o kadar az ki artık genel çizgiyi etkileyecek boyutta değildir. Tarihimiz içinde değişik zamanlarda kırılmalar olmuştur, bu kırılmalarda tetikleyen unsur her ne kadar iç kırılmalar gibi gözükmüş olsa da sonuçta bu işten kimler karlı çıktı diye baktığımızda ne yazık ki bu değişimlerden en çok dışarıdaki dinamiklerin yararlandığını görürüz.
Genel değerlendirme sonrasında günümüze gelelim, çünkü oluşmuş olan 12 Eylül kırılmasının hala bizler artçı kırılmalarını yaşıyoruz. 12 Eylül’de rotamızın oturtulduğu hat henüz aktüel olma özelliğini korumaktadır. Her kriz dönemi, bir anlamda artçı sallantıyı işaret eder, zamanlaması ortalama on yıl olarak düşünebiliriz. Doksanlı yıllarda “çakıl taşı vermeyiz” denemesinden, bugün daha farklı söylemler ile başka kırılmalar yaşamaktayız. Elbette iktidarı güçlendiren ve iktidarı besleyen bir takım olaylar olmuştur. Eğer bir operasyonda iktidar güçlenerek çıkıyor ise, orada yapılan iş iktidara karşı değil, iktidara rağmen iktidarı güçlendiren bir şeydir. Bugün gelinen ve halkın sandıklarda desteklediği bir lider olması gereken yerdedir, çünkü başka seçenek düşünülecek ve onu zayıflatacak her hangi bir siyasi oluşum yoktur. İktidar, bu iktidara rağmen iktidar olma özelliğini koruyorsa, orada onu iktidarda tutan muhalif bir yapının varlığından söz edebiliriz. Kısaca ve açık olarak dersek, iktidarı muhalefet beslemekte ve iktidarın tüm olumsuzluklarının üstüne perde çekmekten başka işlevi yoktur. Çünkü muhalefet, iktidarın sadece bir yönünün kötü bir kopyasıdır, iktidar ihtiyaç duyduğunda o yönü kendi çıkarı için rahatlıkla kullanabilmektedir. Bugün mecliste bulunan tüm siyasi partiler siyasi iktidarın kriz döneminde yan değneği olma özelliğini göstermiştir. Her kriz döneminde muhalefet partisi değişmiş olsa da genel gözlem içinde her biri zaman içinde yan değnek olarak iktidarın iktidarda kalmasını sağlamıştır. Yani iktidar kriz yönetmesini bilmiş ve iktidar ömrünü uzatmıştır.
Erdoğan siyasi bir liderdir. 12 Eylül siyasi perspektifine uygundur. Hatta arzu edilen bir profile sahiptir. Erdoğan iktidara geldiğinde lider konumunda değildi, zaman içinde lider olmaya ve konulara hakim olmaya başlamış, bugün artık her şeyi ben bilirim konumuna gelmiştir. Erdoğan iktidara geldiği günden bugüne hep kendisini güçlendirmiş, çevresini de rant ile beslemiştir. Her şeyden rant elde etmeyi bilmiş, inşaat sektörünü, ekonomik işleyişi rakipleri karşısında gerek gördüğünde bir silah olarak kullanmaktan çekinmemiştir. Siyasi güç aynı zamanda ekonomik gücü artırmış, ihalelerden “sakal ovuşturmak” doğal olmuştur. Herhangi bir ihaleden aracının yüzde alması, uluslar arası firmaların değişik ülkelerde rüşvet davalarının açılması ve ceza almasına rağmen ülkemizde her hangi bir tepki olmaması bu işleyişin bizde doğal karşılandığını işaret etmektedir.
Erdoğan cumhurbaşkanı yemini ederek yeni bir sürecin de başladığını işaretini vermiştir. Daha yetkili, daha sorumsuz sorumlu olacağı bir süreç. Çünkü devlet işleyişinden başbakan sorumludur, ama bakanlar kurulunu gerek gördüğünde yeni konumu ile Erdoğan rahatlıkla başkanı olabilecektir. Bakanlar kurulu aldığı her kararı Çankaya taşıyıp fikir alacaktır. Bu beklentiyi bizzat Erdoğan seslendirmektedir.
Yeni süreç elbette yeni operasyonel işleri de haber vermektedir, çünkü cemaate karşı başlatılan ve halen süren bir hareket var. Bu operasyonel dönemde bakanlar kurulu ve AKP yeniden dizayn edildi... Bu yeni düzenlemede Hüseyin Çelik kapı önüne bırakıldı bir anlamı ile, peki neden? Hiç vazgeçilmez olan Hüseyin Çelik neden kapı önüne bırakıldı?
Benim aklıma gelen şey; yeni düzenlemede cemaatlere karşı bir operasyon yapılacak, bu cemaat sadece Gülen çevresi değil, daha geniş düşünülüyor! Bunun ile ilgili ilk ipuçları cemaat medyasında verildi. MİT, cemaati gözlem altına almış, içinden bilgiler alıyor. Kim, nerede, ne yapıyor biliniyor. Erdoğan ne demekteydi, “inlerine ineceğiz!”
Evet, bu “inlere inme” işini yeni sorumlu başbakana yaptıracaklar, çünkü devlette devamlılık esastır.
Peki, Hüseyin Çelik kimdir, ne yapar? AKP dışında ilgilendiği işleri var, vakıf yönetiminde ve cemaat işleri ile içli dışlı. Öte yandan Kürt konusunda duyarlı, Kürdistan yönetimi ile ilişkileri var. Ermeni açılımının mimarları arasındadır. Van’daki Ermeni Kilisesinin açılması ve sene de bir de olsa ibadet yapılmasının mimarlarından. Ama onun hükümet için zayıf karnı cemaat ilişkisi olarak görüldüğünü düşünüyorum. O, AKP sözcüsüdür, o yüzden her konuda bilgi sahibidir, şimdi yapılacak olan operasyonda bilgi sahibi olması istenmemektedir. Çünkü en ufak sızma planların ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Çelik, anladığım kadarı ile hükümetin ve AKP’nin cemaat tarafından zayıf karnı olarak görülmektedir.
Kurulan yeni düzenleme, iktidar partisini seçime götürecek kadroları belirleyecektir, yeni milletvekillerini seçecektir. Seçim koşullarına rağmen seçim deneyimi olan Çelik, kapı önüne bırakılıyorsa, basit, sıradan bir şey olmadığını bana düşündürüyor...
Düşünüyorum ama doğru mu çıkacak, bunu zaman gösterecektir

İsmail Cem Özkan

25 Ağustos 2014 Pazartesi

Obruk tehlikesi şehirlere indi!

Obruk tehlikesi şehirlere indi!

Gün geçmiyor ki ekoloji sistemimizde değişimi konuşmayalım. Yıllar geçmiyor ki, her gelen yaz diğerini aratır hale gelmesin. Yazları çok sıcak ve hatta zaman zaman fırtınalara teslim olduğumuz, felaketler ile iç içe yaşar olduk. Anlık yağışlar ve sel felaketleri toprağı beslemez, çünkü toprak bir anda yağan yağmur etkisi ile suyu içine almaz ve beton işlevi görür.
Yer altı yatırımı olmayan şehirler bir yandan susuzluk tehlikesi ile karşı karşıyayken, öte yanda sel sorunu ile uğraşmaktadır. Çelişki gibi duran bu durum yaşadığımız yazın küçük bir öyküdür.
Kurak bir yaz geçirdik ve geçirmeye de devam ediyoruz. Her ne kadar su baskınlarına neden olan sağanak yağışlar olmuş olsa da; susuzluğumuzu yok edemedi. Kuraklık barajlarımızda suyu buharlaştırdı, şehirler ırmaklardan ve çaylarda son kalan suyu içme suyu olarak çekiyor. Susuzluk artık bir gerçek, su borularından yosun kokusu geliyor, tuz kurudu ve kokuyor!
Bu durum başka bir gerçeği de fısıldıyor, İstanbul ve diğer şehirler için “obruk” tehlikesi var!
Toprağın çökmesi ile oluşan baca veya kuyu görüntüsü veren derin çukurluklara verilen addır, obruk. Çökme içinde yer altında bir boşluk olması gereklidir. O boşluk değişik nedenler ile oluşabilir. Yer altı suyun çekilmesi, maden ocağının üretimi durdurması ve o alanın terk edilmesi ve bir çok neden. obruk için yer altında boşluk olması ve zaman içinde çökmesidir. Bu bilinen bir gerçektir ve ülkemizde Konya Ovasında meydana gelen obruklar ile uzaktan da olsa bilgi sahibiyiz.
Şehirlerimizde obruk tehlikesi varsa, bu tehlikeye karşı nasıl bir tedbir alınıyor?
O konuda bir çalışma var mı?
İstanbul’un altında yer alan kireç taşları üzerine yapılmış bir çalışma var mı?
İstanbul yer altı suları konusunda bir çalışma yapıldı mı, bu konuda elimizde veriler bulunmakta mıdır, yer altı sularının durumu nedir? Çünkü barajların boşalması her ne kadar acil bir konu olarak karşımıza geliyorsa, aynı derecede ve daha tehlikeli olan şey yer altı sularının yok olmasıdır. Ve hayati boyutta önemlidir, çünkü önceden bilinmeyen bir yerleşim yerinde o çukurun oluşması bir çok insanımızın yok olması anlamına gelir. Sadece barajları beslemez yer altı suyu, aynı zamanda toprağı besler. Toprak öldüğünde orada yaşam olmaz.
Elbette şehirler için bu soruyu sormamı gerektiren bir çok neden var ama en önemlisi belediyelerin hizmeti olan yol ve kaldırım çalışmasıdır, çünkü toprağın üstünü beton ile kapladılar, parklar sosyal tesis adına beton ile kaplandı ve doğal olarak yıllardır toprak su ile beslenmiyor...
Bu beton ile kaplanan yerlerin altında bulunan yer altı sularının da yok olduğunu düşünüyorum.
Obruk konusunda sorduğum soru hayati olarak karşımızda duruyor ve depremden daha tehlikelidir...
Yerleşim yerlerinde gözükmez gibi bir düşünce yanlıştır, Almanya’da maden ocakları kapanan şehirlerde gözükmüştür. Araştırırsanız dünyanın bir çok yerleşim yerinde obruk gerçeği ile karşılaşırsınız.
Bu konuda farkındalık yaratıp, sorunu görünür kılmak zorundayız, çünkü birden her hangi birimiz bu çukurlara düşme tehlikesi ile karşı karşıyayız. Yer altı suları su ile beslenmediğinde kaçınılmaz olarak boşluklar oluşur ve yeryüzünün basıncına dayanamaz. Bu bir depremden daha sinsidir ve ne yazık ki ölümcüldür.
Obruk, Konya ovasından şehirlere indi, bu sorun ile baş edilebilinir, yeter ki elimizde veriler olsun. Görebildiğim ve araştırmalarımın sonucunda elimizde veri yok, hatta bir çok şehrimizin yer altı haritası dahi yoktur. Bu sorun zengin fakir ayrımı yapmaz, neresinin altı boşaldığını bilemeyiz. Hiçbir bina obruk karşısında güvenli değildir, hiçbir gökdelen obruk içine düşmez ve yıkılmaz değildir. Binaları depremlere göre yapanlar, obruk karşısında çaresizdir. Bizim bilmediğimiz ve yer altı sularının yapmış olduğu nice yer altı nehri kurudu, mağaraların içi büyük olasılıkla boş!
Bir çok şehirde kanalizasyon ağı yok, yer altına bırakılıyor kanalizasyon. Kanalizasyonun yaratmış olduğu gaz sıkışması ve patlamasının tehlikesini İstanbul’da yaşanan çöp patlaması ile görmüştük. Yer altında bizi bir çok tehlike bekliyor ya da oluşmaya ve olgunlaşmaya devam ediyor…
Her an bir obruk gerçeği ile karşılaşabiliriz. Bunun tek suçlusu elbette var olan iktidar ve yönetim değildir ama önlem alınmazsa ne yazık ki, işlenen cinayette en büyük parmak izi sahibi olarak anılacaktır.
Şehri yönetenler, lütfen toprağın su ve hava alması için mekanlar yaratın, çünkü o canlıdır ve sürekli değişim yaşar. Ekolojik sistemin en önemli ayağıdır, onun üzerini beton ile kaplamayın, nefes alamazsa ölür. Bırakın, şehir biraz tozlu olsun, yağmur yağdığında şehir toprak koksun!

İsmail Cem Özkan

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Harun Karadeniz’den Burhan Karadeniz’e…

Harun Karadeniz’den Burhan Karadeniz’e…

“Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya." Kazım Koyuncu 
Bir Karadenizli olan Kazım koyuncu dillendirdiği bir gerçeği, Karadeniz soyadını taşıyan iki güzel insan ile bağlantı kurduğunu acaba biliyor muydu bilmiyorum ama hiç bir şekilde birbirinin yüzünü görmeyenler aynı duygular içinde birbirini kucaklamış, bir geleneğin devamcıları ve geliştiricileri olmuşlardır. 
Harun Karadeniz kanser hastası olarak aramızdan ayrıldı ama onun kansere giden yolculuğu işkence, zulüm ve 68 tarihidir. Öğrenci lideridir, Amerikan hegemonyasının ülkemizden sökülüp atılması, tam bağımsız Türkiye şiarıdır. Halk için halkla birlikte, imtiyazlı değil, fırsat eşitliği, ortak üretim ortak yaşam, işçi sınıfı ile birlikte aydınlığa inandı. Yoldaşı, dostu Vedat Demircioğlu öldürüldüğünde kavgasının sınıfsız olamayacağını daha güçlü sesle haykırdı. Öğrenci lideriydi, öğrencilerin sınıf ile buluşmasına doğru adımlar atmıştı, doğal olarak onun bu çıkışı, oligarşinin oklarının da ona doğru dönmesini kaçınılmaz kıldı. Tutuklandı, işkence gördü, direndi. 
Direnişi, kaldığı yerlerin kötü koşulları onun kanser hastalığına yakalanmasına neden oldu. O bir kanser hastasıydı ve tedavi olması gerekliydi. Devlet onun tedavisine izin vermedi. Ölümü dört duvar içinde karşılaması için elinden geleni yaptı. Cezaevinde hayatını kaybetti. 
O  bir simgeydi, o bir devrimciyi, o bir liderdi. 
Yaşadıklarını kaleme aldı, düşüncelerini, beklentilerini yazıya döktü. O sadece yaşamakla kalmadı, yaşadıklarını da yazıya alarak tecrübelerini, birikintilerini ve zamanının ruhunu ileriye taşıdı. 
Harun Karadeniz şimdi bir mezarda yatıyor, sessiz. Karacaahmet mezarlığında bir yolun kenarında, önü mezarlık duvarı ile çevrili bir şekilde yatmaktadır. Yolda geçenlerin hiçbir şekilde göremeyeceği bir yerde yatmaktadır. Ancak bilenler bilir, o nerede yattığını.  
Harun Karadeniz ölümü büyük bir kayıptır ve cinayeti devlet işlemiştir. O hastalığa yakaladığında henüz başındayken tedavi için yurtdışına gönderilip tedavisi yapılabilinirdi ama Ruhi Su gibi o da ülke sınırları ve sınırların içinde cezaevi duvarları arasında bırakılarak devlet eli ile cinayet işlenmiştir. Onun ölümü devletin bir tercihidir. O tercihi yapanlar Harun Karadeniz’in ölümüne parmak izlerini bırakmıştır. Katil bellidir. 
Harun Karadeniz anarken yine aynı soyadı taşıyan doksanlı yıllarda tanıdığım naif, temiz yüreği yaralı bir kırlangıç olan dost bir insanı da anmadan geçemeyeceğim. Burhan Karadeniz. Burhan Karadeniz’in kişisel tarihi doksanlı yılların karanlık döneminin tarihidir. 
Burhan Karadeniz bir faili meçhul cinayetinin mağdurudur. Öldürmek için kurşun sıkılmış, ama kurşun bile o güzel insanı dünyadan koparamamış, felçli bırakmıştır. “Gerçeğin pahalı” olduğu bir dönemde, gerçeğin peşinde koşup, gölgede bırakılmak istenen cinayetler, kirli savaşın tüm kirlerini görünür kılmak için canla başla çalıştığı Özgür Gündem Gazetesinin muhabiriydi, ve gazetenin görünmeyen kahramanlarından biriydi. Özgür Gündem Gazetesi doksanlı yıllarda hedef tahtasında yerini almıştır. Merkez bürosu bombalanıyor, çalışanları kurşunlanıyor, gazete dağıtıcısı çocuklar dahil vuruluyor, kaçırılıyor, sessizce bir derede cesetleri bırakıldığı dönemde, Burhan’da hedef olmuştu. 
Onu vuran bellidir, tıpkı Harun Karadeniz’in katilleri gibi açıktadır. 
Yüzlerini dahi saklamıyorlardı, çünkü bir ülke için “kurşun atanda, yiyende şereflidir” dönemini yaşıyorduk. Kurşun atılıyordu, kurşunlardan biri Burhan’a geliyordu, öldü diye bırakılmıştı ama kurtulmuştu. 
Ülkede kirli savaşı adı konulmadan yaşıyordu. Analar çocuklarına kendi dillerinden sevgi sözcükleri bile söylemekten korktukları dönemde, özgürlük için kendi yaşamlarını ortaya koyanlardan biriydi Burhan Karadeniz. 
Burhan, tedavi amaçlı yurtdışına getirildi, uzun bir tedavi süreci yaşarken, memleketinden uzakta, öldürülen arkadaşlarını, meslektaşlarını gördükçe çaresizliği onu içten içe bitiriyordu. O haklı olduğuna inandığı bir kavgada tesadüfen hayatta kalmıştı, uzaktaydı. Tedavi beklenildiği gibi yanıt vermiyordu. Yüreği daralıyordu, sıkıntısını yine kendisi ile aynı dili konuşan, acıları yaşamışlar ile birlikte atlatmaya çalışıyordu. Yalnızdı kalabalık içinde. Farklı bir coğrafyadaydı, kendi kavgasının tam ortasında. Bochum şehrinde tek yaşıyordu, dostları her daim çevresinde onu dinliyor, onu arıyor, onun ile gelecek günlerin ütopyasını konuşuyordu. Arada gidip televizyon için program yapıyor, kavgaya elinden geldiği kadar destek veriyor, kavganın uzaktaki yansımasını daha sert yaşıyordu. 
Bir gün, beklenmeyen bir gün de evinde tekerlikli sandalyeden düşüp ölmüş. Tek başına evinde ölü bulundu.  Onu bir kurşun canını almadı ama kurşunun yaratmış olduğu gelecek hikayesi onu elimizden alıp gitti. Belki aynı soyadı taşıdığı Harun ile bir ortak noktada buluştu. 
Her ikisi de özgürlük hayali kurdu. Her ikisi de yalnız öldüler. Biri dört duvar içinde yurt içinde, ötekisi yurtdışında yine görece özgür olduğu dört duvar içinde… Her ikisinin katili bellidir. Her ikisini de aynı hınç, aynı nefret öldürdü. 
Burhan ve Harun her ikisi dünya güzeli iki insan, her ikisinin de gelecek beklentisi vardı. Her ikisi de özgürlük için öldü. Bir kavga sürdü, bir kavgayı hiçbiri birini görmeden devam ettirdiler, bugün de onların kavgası sürüyor, ta ki özgürlük elde edilene kadar… 
İsmail Cem Özkan