18 Aralık 2014 Perşembe

Cibali Karakolu

Cibali Karakolu

Nuits de noces (Bir Düğün Gecesi) adlı bir Fransız bulvar komedisinden Refik Kordağ ile Muammer Karaca tarafından uyarlanarak ilk kez 1955 yılında Karaca Tiyatrosu’nda sahnelenen ve o tarihten başlayarak 1972 yılına kadar pek çok temsil veren Cibali Karakolu son temsilinden 42 yıl sonra Şehir Tiyatroları Sahnelerinden seyircileri selamladı.
Üç perde ile seyirciyi selamlayan oyun, ilk perdesi bir düğün, İkincisi düğün sonrası gerdek odası(salonu), üçüncü sahne bir karakolda geçmektedir.
Cafer Sabah komiserdir, sert görünümlü çapkın biridir. Karısından çekinmesine rağmen, bir erkek çapkın olmalıdır düşüncesini hayata geçirmiş ve çapkınlık sırasında Necip Zoka ismini kullanmaktadır. Tesadüf sonucu sevgilisi karısı ile karşılaşmış olsa da isim karmaşalığından yararlanarak rahatlıkla ret edecek ve haksız konumunu ısrarlı sözleri ve kelime oyunları ile ortadan kaldıracaktır.
Oyun basit bir çapkınlık, kadın erkek ilişkisi olarak ilk başta algılanabilir, fakat oyun günlük yaşama göndermeler ile hatta gönderme dışında direkt verdiği mesajlar ile kadın erkek ikiliğinden çabuk sıyrılıp bir orta oyun havasında, geçmiş bütün tiyatro geleneklerini, göreneklerini içine alacak şekilde yeniden biçimlenmektedir. Klasik tiyatro ile geleneksel tiyatromuz harmanlanmış, yaşamın can damarına mesajlar ileten, aynı zamanda eğlenmeyi öne çıkaran, bol kahkahalı seyirlik oyundur.
Oyun o kadar güzel uyarlanmış ki, günümüzde yapılsa bunu ben yazdım diye altına imza atarlardı. Fakat geçmişin ustalar emeğe saygıdan olsa gerek, uyarlama yaptıklarını ve yeninden biçimlendirdiklerini saklamamışlar.
Her yönetmen yeninden yorumlayarak sahneye koyar, her sahne geçmişin kötü bir taklidi değil, yeninden yorumlanması olarak karşımıza çıkar. Bu oyun bu konuda çok şansı, çünkü geçmişte yapılanları taklit etme yerine yeninden yorumlanma ve kurgulanması ile seyirciye ulaşmıştır. Üstelik bunu ben yazdım diye iddia edilmeden ulaşmıştır. Oyuncular ve yönetmen sahneye konulurken dar kalıplar içinde hapsolmamış, kendi özgünlüklerini de sahnede yaşatma ve gösterme şansına da sahip olmuşlar. Zihni Göktay 100. yıl nedeni ile Şehir Tiyatrolarını selamlarken söylediği sözde gibidir. Zihni Göktay; “100. yılında şehir tiyatroları, çok kültürlü, Laz'ı, Kürd'ü, Arnavut'u, hiç ayrım yapmadan bir arada sahne aldığı, sahnelerden seyirciyi selamladığı, ayrımsız olarak bir arada huzur içinde, sahnenin gök kubbesi altında birlikte ürettiği ve bu sahnenin Türkiye gibi bir yüz ölçümde düşünülmesi gerektiği ve var olan çatışmaların yok edilip, birbirini tanıyan, hoşgörü ile yaklaşan, barış içinde bir arada yaşayacağımız bir yarın temennisini iletmiştir.”
Zihni Göktay 50. sanat yılında 50 yaşlarında bir komiseri canlandırmıştır, ustalarından almış olduğu bilgiyi, göreneği, kültürü, konuşma adabını seyirciye başarılı bir şekilde ulaştırmıştır. Umarım ondan el alan sanatçılar da gelecek kuşağa bu kültürü, ahlakı taşıyabilir.  
Oyun üç bölümden oluşmaktadır ve orada bulunduğunuz zaman içinde zamanın akışını izleyemeyecek kadar eğleneceğinizi söyleyebilirim ama  İstanbul trafiğinin (toplu taşıma) 24:00 da bittiği göz önüne alınarak düşünüldüğünde üç saat bir İstanbullu için fazla gelebilir, çünkü gece yarısı biten oyundan çıktıktan sonra İstanbul trafiği gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. Benim gibi Anadolu yakasında oturan birinin eve ulaşımında toplu taşıt aracı ve motorlar yoktur. Tek araç vardır, o da taksi! Oyuna gidenlerin bu gerçeği peşinen kabul etmesi gerekmektedir, çünkü benim gibi İstanbul 24 saat yaşayan şehir, gece yarısı biraz zaman aralıklı da olsa toplu ulaşım aracı vardır, karşıya giden motorlar vardır diye düşünürse karanlıkta tek başına kalma durumu yaşayabilir. Oyun Cibali Karakolunda geçerken, gece yarısı makul şüpheli olarak başka bir karakolda sabahlama gerçeği de her daim sizin üzerinizde kara bulut gibi dolanabilir. Bir yandan eğlendiğin bir karakol, diğer yandan gerçek karakol!
Oyunu teknik açıdan incelersek, sahneye düzeni, bölümler arası geçiş, koreografi, dekor oyun ile ve oyuncular ile bütünleşmiş, rahat ve özgür hareket alanı bırakmaktadır. Oyunu izlerken seyirci olarak ben bu rahatlığı hissettim. Işık, ses ve kostümlerin bölümlere göre seçilmesi başarılı olarak gördüm. Ses konusunda zaman zaman hoparlörden gelen seslerde patlamalar olsa da süreklilik taşımadığı için hemen göz ardı edebiliyoruz. Oyuncular Zihni Göktay’ın hızına ve doğaçlamasına doğal tepkiler ile katılması, oyun ritmini yavaşlatacak bir hareket içinde olmadıklarını gördüm. Büyük bir ustayı sahnede büyütenler bu yan oyunculardır. Eğer oyun sahnede büyürken, oyuncularda büyüyorsa burada birlikte üretim ve birlikte çalışmanın huzurunu görebilir, hissedebilirsiniz.
100. yıla yakışan bir oyun olmuş…
İsmail Cem Özkan

Cibali Karakolu
Yazan: Henri Keroul- Albert Barre
Çeviren: Muammer Karaca - Refik Kordağ
Yöneten: Nedret Denizhan
Oyuncular
Berrin Koper, Betül Kızılok Bavli, Cem Karakaya, Cem Uras, Deniz Yeşil Mavi, Derya Kurtuluş, Doğan Altınel, Ertan Kılıç, Eylül Soğukçay, Hülya Arslan, Hüseyin Kefeli, İbrahim Ulutaş, Murat Bavli, Müge Çiçek Türkoğlu, Nacı Taşdöğen, Seza Güneş, Şehnaz Bölen Taftalı, Tarık Şerbetçioğlu, Tuğçe Açıkgöz, Zihni Göktay
Sahne Tasarımı: Rıfkı Demirelli
Kostüm Tasarımı: Canan Göknil
Işık Tasarımı: Mustafa Türkoğlu
Koreografi: Senem Oluz
Efekt: Levent Akman


16 Aralık 2014 Salı

Güneş Batarken Bile Büyük

Güneş Batarken Bile Büyük

Goethe alman dilinin kurucusu kabul edilir, felsefe alanında ve edebiyat alanında yapmış olduğu katkılar ile bir anlamıyla Almanların Shakespeare’dir. Yaşadığı çağın bir anlamda ruhunu temsil etmektedir. Goethe yaşamına dair yazılan bu oyunda hem o dönemin sorunlarına, hem bugün yaşadığımız sorunlara göndermeler yapılmaktadır. Özgürlük, bağımsız bir bireyin kendi düşünce dünyası ve var olan tüm sistem mekanizmalarına karşı duruşunu sergileyen özgün bir örnektir.
Oyun Fransız işgalinde olan Weimar şehrinde Goethe’ye ait bir şatoda geçmektedir. Fransız devrimi sonrası Fransa bir kargaşa dönemini yaşamış ve Napolyon’unun mutlak iktidarı ile sonlamıştır. Burjuva devrimi ihtiyaç duyduğu sermeye birikimini ve sömürgeci, yayılımcı geleneğinin de mirası etkisi ile
Öncelikle Avrupa içlerine doğru seferler yaparak, Napolyon Fransız halkına göreceli bir refah sağlayarak yeni düzenin temelini atmıştır.
Napolyon tek başına bir istilacı değildir, onu yaratan Fransa’nın içinde bulunduğu ortamdır, o sadece bir öznedir ve o özne görevini baskı ve yayılmacılıkla kendisini ifade etmiştir.  Burjuvazi feodal beylerinden iktidarı alırken, kendisine bağımlı ve ihtiyaçlarını giderecek yeni bir iktidarı yaratmıştır. Bu yaratılan iktidarın işgal ettiği Almanya’da bu oyuna konu olan olaylara kısa bir göz atarken, baştan da belirttiğim gibi o dönemin ruhuna da göz atmış oluyoruz.
Avrupa o dönemde tutucudur, özgürlükler kısıtlıdır. Özgürlükler ayrıcalıklı sınıfın elinde olması, halkın bu ayrıcalıklı sınıfa hizmet etmekten başka kaderi yok gibidir. Yanı başlarına gelişen, özgürlük çığlıklarının dalgaları Almanya içlerine kadar vurmuş olmasına rağmen, bu işgal o rüzgarın karşısına direnç olarak ve Almanya için ayrı bir tarih çizgisinin oluşmasını da ortaya çıkarmıştır. Bu kargaşa ortamında sanat ve lider insanların ortaya çıkması tesadüfi değildir. Her dönemin liderleri ve kahramanları olduğu gibi, o liderler etrafında bir düşünce ve sanat akımının da oluşması kaçınılmazdır.
Goethe bu kargaşa ortamında alman halkı için ışık olmuştur daha fazla ışık ve aydınlık isterken, gelenekçi Katolik bakış açısını da temel almıştır. Goethe yaşamı bir anlamda bu sürecin aynasıdır, tek farkla Goethe direnmek yerine yaşamı olduğu gibi kabul edip, var olan tüm iktidar hırslarını ret üzerine kurmasıdır. (elbette oyunda bu şekilde yansıtıldığı için bu yorumda bulundum)
Her sanat eseri kendi gerçekliğini yaratır ve yaşatır, okuyucusuna ve izleyicisine bu geçekliğin varlığını kabul etmesini aruzlar. Oyun metni yazılırken gerçek bire bir alınmamış, sanatçının kafasında yarattığı gerçeklik ve tarih yeniden oluşturulmuştur. Oyun bu yeni oluşturulan tarih çizgisi ve anlayışı içinde yorumlanmaktadır.
Goethe kadınlara karşı zaafı vardır, kendi yaratmış olduğu fanus dünyada kadınlara methiyeler dizerken, öte yandan kendi düşünce yapısını ve eserlerinin de konusunu oluşturmaktadır. Yazmış olduğu mektuplar aşk kelimeleri ve cümleleri ile kadınlara seslenirken, öte yandan kendi yaratmış olduğu eserinde dip notlarını oluşturmaktadır.
Napolyon, Weimar şehrini kuşattığında mareşalleri için kalacak ve şanlarına uygun mekan arayışında Goethe’nin yaşadığı şatoyu uygun görür. Oraya mareşalini gönderirken, mareşale yapılacak olan her davranışın kendisine karşı yapıldı vurgusunu da not olarak habercilere iliştirir. Mareşal, bir konttur ülkesinde. Savaş sırasında şanına uygun bir göreve getirilmiş, sanat ve edebiyat sever biridir. Goethe hayranıdır, onun ile tanışmaktan ve aynı ortamda bulunmaktan büyük bir mutluluk duyacağını belirtir. Savaş şehrin her yerini yıkarken, tiyatro binasının sağlam kalması için Goethe ile görüşmeye gelen oyuncusu, bu savaşta arabulucu olmasını ve şehrin simgesel ve kültürel yapılarının savaş nedeni ile yıkılmamasını ve yağmalanmasının önlenmesini ister. Fakat Goethe duruşu buna uygun değildir, çünkü gurur düşmandan bir şeyi rica etmeye hazır değildir. Elbette sadece düşmandan değil, hiçbir kurumdan rica edecek yapısı yoktur, inancı ve duruşu buna aykırıdır. O kendi iç dünyasındadır ve savaş gibi yıkıcı olan devletlerin birbirini yok etmesinin ne arasında ne de karşısında duracaktır. O tercihini barış içinde yaşamaktan yana koymuştur ve yaşanan yıkıma karşı duyarlı değildir. Bu sırada sahneye mareşal ve Napolyon dahil olur, bir fırsattır, fırsatı değerlendirir, dileklerini Goethe son çalıştığı Faust eserinin henüz bitmemiş çalışmalarının okunması sırasında davranışları ile iletir. Napolyon kayıtsızdır.  O öncelikle savaşın gidişatı ile ilgilidir. Mareşali sanat severdir, tiyatro korunacaktır. Savaş ve yaşam… Goethe savaşı görmezden gelir ama sonucunu yaşayarak öğrenir. Schiller ve Goethe arasında görünmez bir rekabet vardır, o rekabet her fırsatta tartışma dönüşmektedir. Her ikisi alman edebiyatı için önemli bir noktadır, bugün dahi alman kültürünü etkilemeye devam etmektedir. Goethe yaşamına yeni kadınları alır, onlara mektuplar yazar, kalplerinden etkilemeye devam eder. Çocuğu yaşında kadınlar bile onun için anlık bir duygu seli yaratır, birlikte olur. Eşi her ne kadar soylu bir aileden gelmemiş olsa da bu yaşama uyum sağlamış, fakat bu çapkınlıkların yaratmış olduğu tahribatı da ruhundan hissetmektedir.
Ölüm, yaşamın olduğu her yerde vardır ve nefesini sürekli hissettirir. Ölüm Goethe hayatında vardır, en yakınlarını tek tek kaybeder ve tek başına kalmıştır. O ikinci perde de o kayıp ve yalnızlığına doğru gidişe şahitlik ederiz. Bu gidiş biraz (bana göre) aceleye gelmiş ve birbirini tekrarlayan cümleler ile seyirciye ulaştırılır. Goethe artık yalnızdır ve ölüme giderken oyun ismi olan “Güneş Batarken Bile Büyük” cümlesini kurarak güneşe ve sonsuzluğa doğru yürür…
Oyun teknik açıdan incelersek; sahne düzenlemesi ve oyuncuların rahat hareket etmesini sağlaması açısından başarılıdır. Bölümler arası geçişler, ışık ve sahne düzenlemesi uyumludur. Müzik seçimi döneme uygun olarak seçilmiş ama zaman zaman sahne düzeni içimde oyuncuların konuşmasını bastıracak kadar boyuta kadar gelebilmektedir. O da doğal çünkü klasik müzik zaman zaman sesini yükseltirken, zaman zamanda en alt düzeye kadar inebilmektedir. Beethoven 3. senfonisi buna güzel örnektir. Daha sonra bestelediği 9. senfonide 3. senfonide Napolyon için gösterdiği hoşgörüyü geri almıştır. Fransız devrimin ayak sesleri bu senfonilerde oldukça coşkulu olarak seyirciye o anı ulaştırır.
İki bölümden oluşmuş olması, her konuyu işlemek istemiş olası doğal olarak içinde tekrarları barındırır. O tekrarlar her ne kadar rahatsız etmemiş olsa da tercih olarak alınabilinir ve oyun daha az zamanda seyirciye ulaşabilirdi.
Oyuncular açısından bakarsak, uzaktan görebildiğim kadarı ile her biri başarılı bir şekilde verilen görevi yerine getirmiş, oyunun içinde seyirciye ulaştırılan metne hayat verdikleri her an hissettirmekteler. Yazan ve yöneten Kazım Akşar metne hayat verdirirken oyuncu seçimini başarılı bir şekilde yapmış, rahatsız edici, sonradan eklenmiş bir oyuncu yoktur. Her biri başarılı olarak rollerini yapmışlar. Reha Özcan, Meral Bilginer, Atsız Karaduman, Ayla Baki Yücesoy, Mehmet Şahin … her biri diğer teknik elemanlar ile birlikte alkışı hak ettiklerini düşünüyorum ve bu alkışı oyun sonunda alıyorlar. Alın terlerinin haklarını alkışlar ile aldıklarını düşünüyorum.
Her tiyatro eserinde mesajlar gizli ya da açık olarak verilir, üstelik mesajlar şimdiki zamana aittir, ama geçmişin gölgesi şeklinde verilir. Bugün yaşadığımız kaos ortamı içinde açık, sade ve hedefi belli mesajlar seyirciye doğru bir şekilde ulaştığını düşünmekteyim.
İsmail Cem Özkan

GÜNEŞ BATARKEN BİLE BÜYÜK 
2 perde | 2 saat 30 dakika
Yazan : KAZIM AKŞAR
Rejisör : KAZIM AKŞAR

OYUNCULAR
REHA ÖZCAN
MERAL BİLGİNER
ATSIZ KARADUMAN
HAKAN GÜNERİ
ENGİN DELİCE
AYLA BAKİ YÜCESOY
BERRİN AKHASANOĞLU
MEHMET ŞAHİN
GÖKALP KULAN
CANSU GÜLTEKİN
ŞEYDA TERZİOĞLU
SELİN TEKMAN
PINAR EFE
REZZAK AKLAR
BERK YÜCESİR
TOLGA KORTUNAY

DEKOR TASARIMI
ŞİRİN DAĞTEKİN YENEN
GİYSİ TASARIMI
NALAN ALAYLI
IŞIK TASARIMI
ÖNDER ARIK
DANS DÜZENİ
TANJU YILDIRIM
KUKLA TASARIMI
HAKAN DÜNDAR
YÖNETMEN YARDIMCISI
AYLA BAKİ YÜCESOY
ASİSTANLAR
SELİN TEKMAN
CANSU GÜLTEKİN
SAHNE AMİRİ
AHMET ALİ SARABİL
KONDÜVİT
ZEYNEP REHA DAĞARSLAN
IŞIK KUMANDA
HAKAN ÇAĞLI
SUFLÖZ
HANDE HACER BAHÇELİ
GÖRÜNTÜ - MONTAJ
VURAL ÇINAR


11 Aralık 2014 Perşembe

Lillian'nın onurlu duruşu...

Lillian'nın onurlu duruşu...

Amerikan’ın bir dönem oyun yazlarından, kendisini sorgulayan komite karşısında onurlu duruşu ile tarihe adını yazdıran Lillian Hellman’ın yaşamına William Luce’nin satırları ile baktığımız bir oyun. Şehir Tiyatrolarının sahnelerinde yer alan oyun, küçük bir mesajları içinde saklamaktadır.
Uzun soluklu bir yaşam öyküsünün içinde hayatına yön verenler ve olaylar hakkında bilgilere ulaşmaktayız, fakat bu uzun soluklu ve tek kişilik oyun, oyunu sahneye taşıyan yönetmen Orhan Alkaya’nın geçen senelerde sahnelerde sergilediği “Rosenbergler Ölmemeli” adlı oyunun devamı ve aynı yıllara ait bir ayrıntıyı büyüteç altına almaktadır.
Aliye Uzunatağan tek kişilik performansı ile sahnede hayat bulurken, sahnenin arkasında Şehir Tiyatrolarının ekibi bulunmaktadır. Daha önce özel bir tiyatroda hayat bulan oyun bu sene değişen Şehir Tiyatroları yönetimini zora sokmadan geçiş için seçilmiş ama duruşunu da bozmayan bir oyun tercih edilmiş gibi algıladım.
Özel tiyatroların maddi yetersizlikler ve seyirci potansiyeli açsısından kalabalık ve maddi yükü ağır oyunlar sahneye koyamıyorlar. Arkasında ticari bir bakış açısı olmayan devlet ve şehir tiyatrolarının sahnelerinde tiyatro tarihi içinde önemli eserlerin sahnelenmesi daha olağan olduğunu düşünmekteyim. Üstelik kapanma kara bulutlarının devlet ve şehir sahnelerinin üzerinde dolandığı günlerde daha görsel ve özel tiyatroların oynayamayacağı oyunlar sahnelenmiş olsaydı daha bir anlamlı gelirdi diye içimden geçirmedim değil.
Sahne onbir sandalye bir çizgi üzerinde yan yana gelecek şekilde konmuş, üçer halde olan sendeleyeler arasında küçük boşluklar oluşturulmuş. Her sandalye bir anlamda bir paragrafı temsil eder gibidir. Işık her konu değişiminde değişim gösterirken, sandalyelerde oturma ve harekette ona göre değişmektedir. Oyun başladığı gibi sandalye dizimi konumlanması bitmektedir. 
Sandalye ve ışık oyuncunun yardımcı aksesuarıdır, seyirci bir buçuk saat boyunca sahneye bu araçlar ile bağlanmaya çalışılmıştır. Konular ve geçişler bir birinden bağımsız olduğu gibi bütün bakış açısı içinde bağlantılar mevcuttur. Yazarın tercihi seyirciyi değişik anlarda eriye götürüp, ileriye taşıyarak seyirciyi oyunun içine çekmeye ve o tek sesin yaratmış olduğu monotonluktan uzaklaşmaktadır. Seyirci, oyunun içinde konuları takip ederken, aynı zamanda oyunu zamanını da sorgulamaya iteklemektedir. Bir tiyatro yazarı, seyircisi için yazmadığı kendisi için yazdığı fikri Dashiell Hammet ile bir tartışmayı anımsama bölümünde dillendirmektedir. Oyun, seyirciler için değildir, geçmişine yönelik kendi iç dünyasında dönüktür. Fakat seyirciyi de dönemin sorunlarına ve Hollywood dünyasına da göz atmasını ve o dönemin meşhur McCarthy tertiplerine de uzanmaktadır.
Lillian, “Vicdanımı bu yılın modasına göre biçimlendirmem ve biçimlendirmeyi de istemem. Saygılarımla” diye belirttiği McCarthy cadı avı döneminde sorguda kendisini ifade etmiştir. Genel duruşu itibarı ile “kendi hayatı hakkında her türlü soruya karşılık verebileceği, arkadaşları ve tanımadıkları insanlar hakkında görüş bildirmeyeceği” fikrini sorgulayan komite üyelerinin yüzüne söylemiştir.  Ve bu duruşunun yaşama bakış açısı olduğunu vurgulamıştır.
Oyunun can damarı olan bu sahneye büyüteçle bakmakta fayda var, çünkü o dönemin koşullarını bilmeyenler için bu savunma bir anlam ifade etmeyebilir, fakat günümüz savunmalarına ve sorguda sorulan sorulara bakarsanız ne büyük bir irade ve etik bir duruş ile karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Çünkü baskı dönemlerinde insanlar kendileri dışında, çevresinde olsun olmasın herkes hakkında cadı avının rüzgarına göre ifade verdiği, fırıldak gibi çıkarlar etrafında döndüğüne şahitlik etmekteyiz. İktidara destek sunan, iktidar ile uzlaşama peşinde koşanların olduğu bir zaman diliminde onurlu bir aydın, yazarın ne yapması gerektiğini, yapan birinin gözünden öğreniyoruz.
McCarthy adı ile anılan dönem; 1940'lı yılların sonunda başlayıp 1950'li yılların sonuna değin ABD'de sürmüş anti-Komunist kuşkuculuğunu belirtmektedir.
1938’de kurulmuş olan Amerika Karşıtı Faaliyetleri Soruşturma Komitesi’nin faaliyetleri McCarthy senatör olması ile önemli bir saldırı aracına dönüştürüldü. O dönemin FBI şefinin verdiği taraflı bilgiler ile paranoyak bir kişinin günlük aşama nasıl müdahil olabileceği ve bir çok insanın hayatını karabasan döndürebileceğini gösteren bir dönemden bahsediyoruz. Komite üyeleri öncelikle sanat dünyasında ve özellikle de Hollywood’da görüşlerinden hoşlanmadıkları kişileri kara listeye alıp yıldırma politikası yürütmeye başladılar. Geçmişinde herhangi bir sol gruba sempatizan olanlar bile ifadeye çağrılıyor ve arkadaşları hakkında ifade vermedikleri taktirde, şirketlere gönderilen kara listelere almıyorlar, bu artist ve sinemacılara, hiçbir şekilde iş verilmiyordu.
McCarthy, Roosevelt ve Truman’ın yönetimleri sırasında ABD hükümetinin komünist yuvalarıyla dolduğunu, demokratların bu konuda en azından ihmalle suçlu olduklarını ileri sürdü; ama 1952’de Cumhuriyetçiler iktidara gelince, tek bir komünist bile bulamadılar. Diğer yandan seçim kazanıldıktan sonra, bunun hiçbir önemi kalmamıştı, yani en azından o dönemde kimse hesap sormadı; sonra da zaten konu gündemden düştü.
CBS’den Edward R. Murrow, 3 Mart 1954’te “Joseph McCarthy Raporu” adlı bir dosya televizyonda yayınladı. Burada, senatörün ahlaksızlığı ve acımasızlığı açıkça sergileniyordu. Nihayet Senato, 1954’ün Aralık ayında McCarthy’nin bazı eylemlerini kınayan bir kararı, 76’ya karşı 22 oyla onayladı. Bu olay oyunun sonu idi. McCarthy bir avuç şakşakçısıyla baş başa kalınca, kendisini, eski alışkanlığı olan içkiye verdi. Karaciğeri iflas edince de, 1957 yılında öldü.
McCarthy bütün bu karalamaları yaptığı dönemde Amerika halkı tarafından yüksek oranda desteklendiği ve gözden düştüğü dönemde dahi ülke nüfusunun kamuoyu anketleri; halkın yüzde 50’sinin onu desteklediği ve yüzde 21’inin de kararsız olduğunu ortaya koyacaktı…
Oyuna yeniden dönersek, sahne düzenlemesi ve ışık başarılı olarak görmeme rağmen, zamanın ruhu bugüne taşınması açısından anlamlı ama mesaj benim büyüterek baktığım gibi net ve ayrıntılı değildir, çünkü yazar bu dönemi onurlu duruşu alçak gönüllüce anlatmakta ve üzerinden sanki önemsiz gibi geçmektedir.
Yaşadığımız çağ içinde keşke bizde de Lillian Hellman gibi onurlu yazarlar ve oyun yazarları çıkmış olsaydı… Bu zaman diliminin romanları, öyküleri, tiyatro eserleri ileride olacaktır, bundan kuşku duymuyorum, sessizce direnenlerin yaşamları ileride gözler önüne serilecektir. O zaman bizim de Hellman’larımız varmış diyeceğiz.
William Luce’nin yazdığı Orhan Alkaya’nın yönettiği oyun, çevirisini Seçkin Selvi’nin, dramaturgluğunu Sinem Özlek’in, sahne tasarımını M. Nurullah Tuncer’in, kostüm tasarımını Canan Göknil’in, ışık tasarımını Kemal Yiğitcan’ın, müziğini Turgut Onur Avdan’ın, efekt tasarımı Levent Akman’ın yaptığı oyunda, Hellman rolünü 51. sanat yılını kutlayan Aliye Uzunatağan üstleniyor.
İsmail Cem Özkan

3 Aralık 2014 Çarşamba

Tiyatro yok edilemez!

Tiyatro yok edilemez!

Bazı tiyatrocular ve tiyatro severler hükümetin tiyatroyu ortadan kaldıracağı fikrini taşıyor. Ben o fikirde değilim, çünkü tiyatro bir hükümet istedi diye ortadan kalkmaz.
Tiyatro yerleşmiştir, geçmiş birikimi vardır, geleceğe mesaj taşımaktadır, evrenseldir, sınırları ortadan kaldırmıştır...
Hükümetin amacı tiyatroyu ortadan kaldırmak değil, öyle olduğunu da düşünmüyorum, çünkü tiyatroyu kendi propaganda amacı olarak kullandığı alanlar vardır, fakat etkili değildir, çünkü onun amacı yönünde üretilmiş eserler denizde bir damla kadar etkisi yoktur. Yetişmiş tiyatrocu kadro, geçmişin izlerini üzerinde taşımakta ve yaşama oradan bakmaktalar. Hükümetin amacı doğrultusunda değil, farklı duruş sergileyenlerin parasını veren devlet, yeni konumu ile kendi içinde çelişkiye düşmekte, “madem parasını veriyorum, o halde benim dediğimi yapmak zorundalar” görüşünü maddi güç ile dayatmaktadır ama ‘başarılı’ olamamıştır. Hükümet her istediğini hukuk kuralları içinde düzenlemeler ile yaptığından TÜSAK adını verdikleri yeni bir düzenlemeye giderek tiyatro, bale ve operaya yeni duruşu konumlandırmak istemekteler. ,
Her rejim kendisine uygun hukuk kurallarını dayatır ve toplumu o kurallar içinde bir homojen şekilde hareket etmesi beklenir. Rejimler, kendilerinin ihtiyacı yönünde tarih algısını ve kültürel duruşunu homojenleştirmek için eğitimin bütün araçlarını kullanarak istenilen insan profili yaratılması için mücadele eder. Ulus devleti, homojen bir ulus yaratmak amaçlı, kültür alanın tüm araçlarını amacı yönünde kullanmış, tiyatro, opera, bale millileştirilmesi için sanatçılar desteklenmiş, dışarıdan öğretim üyeleri getirtilmiş ve eğitmen ve sahnede rol  alan sanatçıları yetiştirmiştir. Eğitim politikasının sadece bir parçasıdır. Okullarda çocukların hayalleri yeniden düzenlenirken, yeniden tarih algısı organize edilirken onun bir parçası olan yan etmenlerinde düzenlenmesi bir zorunluluk olarak devleti biçimlendirenlerin karşısında çıkmaktadır. Rejim, yeni kurbanlarını sistem için bıçak altına yatırırken, yeni bir kuşak yaratma amacındadır.
Tiyatro ile popüler hale gelen kültürel alanda değişim bir rejimin ihtiyacı yönünde atılmış adımdır. Bu zamanın dayatmasıdır, çünkü parayı veren Nasreddin Hoca değimi ile “düdüğü” çalacaktır! Devlet adına parayı veren hükümettir, hükümetin uzun süre iktidarda kalmasının getirmiş olduğu “devlet benim, ben devletim” anlayışının yansımasıdır.
Peki, hükümet neden devlet kurumu olan opera, bale ve tiyatroyu devlete ait olmaktan çıkarıp, sermayenin bir para kazanma aracı yapmak istiyor? Bu soruya verilecek her yanıt aslında hükümetin algısı içinde var olan düşüncelerin seslendirilmesidir!
Dünyanın mirası olan klasik eserlerin sahnelenmesi, seyirciye ulaştırılması önemli bir masraf gerektirmektedir ve kamu hizmeti olarak ancak sunulabilinir. O sunumdan kar beklenilmez, beklenildiği an ekonomik ‘verimlilik’ yasası içinde ortadan kaldırılması gereken bir gider hanesi olarak karşımıza çıkar. Devlet işte bu birikimi kendi hükmettiği halkından yoksun bırakarak, izole altında yaşayan bir nesil yetiştirmek istemektedir. Tarih kendisinden başlamasını istemektedir. Kısaca geçmişin birikimi ile bağı koparıp, geçmişinden ve dünya mirasından kopuk bir nesiller yaratırsa, o kadar başarılı olacağını düşünmektedir. Ülkemizde liberalizm geçmiş birikimlerinden kopuk, geçmiş değerleri paraya döndüren, para kazanma için atılan her adımı meşru gören bir anlayışa sahiptir. Bu anlayışın içinde sağ, sol liberal ayrımı yapmadan genel kabul gören bir duruşa sahiptir.
Klasik tiyatro eserlerin ortadan kalkması demek yerine küçük, (hedef kitlesi parası olan seyirci) oda tiyatroların yaygınlaşmasıdır ki, bu da klasik ve büyük bütçeli ve oyuncusu olan dünya mirasının ülkemizin sahnelerine ulaşmaması anlamını taşır. Çünkü oda tiyatrosu yapacak olan özel tiyatroların bütçesi bellidir ve o bütçe ile en az masrafla seyirciye ulaşmak ister... İşte bu az masraf ile ulaşılan eserler hükümetin canını hiç bir şekilde sıkmayacak ve zaman içinde tiyatro algısı bu ülkede yaşayanlar için değişecektir. Başarılmak istenen şey budur.
Tiyatro ortadan kalkmayacak ama tiyatro kültür mirasının önemli eserlerinin bu ülkeden uzaklaşması istenmektedir. Sorgulayan, yeren, eleştirel olan ve sahneyi dolduran eserler bu ülkenin seyircisine yabancı kalacaktır...
Oda tiyatroları konumuna gelecek özel tiyatrolarda devletten alacağı yardım için takla atacak, onların istediği gibi oyunu sahneleyerek küçük eleştiriler dışında bir şey yapamayacaktır. O eleştirilerin de direkt olacağını düşünmeyin, dolaylı eleştiri ile algıya göre değişen cümleler kurulacak!
Devlet tiyatrolarının ortadan kalkması kültürlü, tiyatroyu bilen seyirciyi ortadan kaldırıp, eğlence aracı olarak algılanan bir seyirlik olarak algılanacak tiyatro yaratılacaktır...
Tiyatro ortadan kalkmayacak, ortadan kalkacak olan tiyatro tarihinin en önemli eserlerinin ülkemiz sahnelerinden kalkmasıdır... Ticari olmayan değerli eserlerin yok olmasıdır.
Devlet kültür kurumlarının ortadan kaldırılması veya dönüştürülmesi aslında şu anda gözlemci ve seyirci olanların değişimini beraberinde getirmektedir. Seyircilerin koltuklarının yönünü değiştirip, karanlık salondan aydınlık sahneye bakanların ortadan kaldırılması ve yeninden biçimlendirilmesidir. Seyirci oda tiyatrosunda karanlık salondan bakmayacak, sahne ışıklarının aydınlığı kadar alandan sahnede olanları izleyecektir. Kısaca sahne artık aydınlık olmayacak, dekorlar hiçbir zaman görsel değil, sadece ihtiyacı karşılayacak en düşük bütçeli halde olacaktır.
Tiyatro yok edilemeyecektir, sadece tiyatro algısı değişecektir!

İsmail Cem Özkan

30 Kasım 2014 Pazar

Kelimelerin arasında tatmin oluyorlardı!

Kelimelerin arasında tatmin oluyorlardı!

Bugün yolum kitabevinin önünden geçti, içeri girip sol adına çıkan dergilere bakayım dedim. Dergiler bölümünde her bir dergiye bir dakika ayırsam bir saatten fazla zamanımın orada kaybolacağını hesapladım ve sadece birçoğunun isimlerine bakıp ayrıldım. Demek ki bu ülkede sol adına yüze yakın dergide bir şeyler söyleniyor... Soruyorum şimdi kendi kendime bu dergilerde yazılan kelimelerin kaçı bana ulaşıyor? Sanırım önemli bir bölümünden orada haberdar olduğuma göre, çoğu denizde oluşan dalganın etkisi kadar!
“Birileri kendini dergilerin sayfalarında kendilerini tatmin ediyor” diye içimden geçirdim ama Marks 11. tezinde ne diyordu; “oysa sorun onu değiştirmektir.” diye söylemiyor muydu?
Ne oldu da sol dergi kapaklarının altında kendisini tatmin eder konuma geldi ya da başka söylem ile eylem yapamayan sol, ulusal mücadele arkasına takılmış, onların kazanımlarından doyuma ulaşır konuma geldi?
Sol, sınıf mücadelesi yerine ırk, halk, din, mezhep … mücadelesi yapanların kazanımlarının kendi kazançları görür hale geldi?
Dayanışma yapmak ile mücadele etmeyi bir birine karıştıran, mücadele yerine ‘birilerinin yararına’ diye susup ‘sessizce’ beklemek, onlardan ayrılma olasılığı olan kitle ile bağ kurmak için sipere yatmış bir asker gibi beklemek, sol mu oluyor?
Bu ülkede sol, sol olabilseydi, sol adına bir şey yapacak konumda olabilseydi ulusal mücadelenin içine düştüğü girdap bu şekilde olmazdı. Ne de Kobenê'de ISİD bu kadar rahat saldırı yapabilecek konumda olamazdı, çünkü ISİD’i yaratan kurumlar yaratmaktan/ desteklemekten  önce birkaç defa daha düşünmek zorunda kalırdı. 
Sol, dayanışma ile mücadeleyi bir birine karıştırmamış olsaydı ve görevini yapıp ayakta durabiliyor olsaydı yaşadığımız sorunları daha farklı şekillerde yaşıyor olabilirdik.
Bugün AKP, iktidarın tek değişmez gücü olarak görünüyorsa, karşısında gerçek anlamda solun olmadığındandır. (var olan CHP vb gibi sol adına işlevi olduğunu söyleyenler sadece AKP iktidarının ömrünü uzatmak ve onun tıkandığı noktalarda ona destek ve yol açıcı olma özelliğini göstermektedir. AKP ne zaman bir çıkmaz yola girse onun yedek değneği olarak kendisine Marksist diyen soldan, MHP ve BBP gibi sağın en uç noktasına kadar kesim iktidarın yedek değneği olması tesadüfi değildir.) 
Ulusal mücadelenin sınırı ve gücü bellidir, o sınırı ve gücü ile zaten konumunu ortaya koymuştur, ama sol ne gücü ortada, ne de yapabilecekleri... çünkü sol ortada yok, olduğunu söyleyenler ise dergi ve gazete sayfalarında kendilerini tatmin etmekteler.
Dergi ya da gazete sayfasından "bu gidişatı durduracağız" diye bağırmak hayatta örtüşmeyen bir çığlık olmaktan öte bir anlam ifade etmiyor.
Marks önemli olan “değiştirmektir” der, sol kendisini değiştirememiş hatta yaşadığı travmanın etkisi ile kendisinin yaratmış olduğu geçmiş mücadelenin anıları ile ayakta tutmaya çalışmaktadır. 
Bugün satılan dergilere baktım, kaç kişi geçmişinin değerlerini küçük çaplı da olsa ranta dönüştürüyor diye... Geçmişe övgü, geçmişin kahramanlıklarından destan yazmak satışa etkisi oluyorsa, yazılır! çünkü önemli olan derginin masrafını çıkarmak, gerisi ... bırakalım gerisini isterseniz...
Bütün bunların dışında bir de projeci sol / solcu vardır! Onlar için her şey mubahtır... Para için yapmayacakları şarlatanlık yoktur. Bir gün AKP'den ya da onların iktidar olduğu belediyelerden proje alırlar, o taraflı olurlar.  Bir gün İstanbul Kültür Başkenti projesinden para alırlar o tarafa yönelirler. Bir an ulusal mücadele yapanlardan para alırlar o tarafa yapışırlar, başka gün bir hareket kurulur onun yayın organından itibar almak için yazar olurlar… yani her şey olurlar, yeter ki ün ve para olsun. Ünü olanın parası olur diyerek her yerde kendilerini göstermek isterler... Projeciler bu ülkenin sol damarı için çok tehlikelidir ama projecesiz de sol olmuyor günümüz koşullarında! Her sol katmanın içinde günlük dile vurmuştur artık proje! Şunu da bir projelendirelim arkadaşlar sesi kulağıma dokunur ve geçer! 
Bugün kitabevine gittim, sol adına çıkan bir çok yayını orada gördüm. Sol kendisini var eden sınıfın yanı olan sokak/ işyeri yerine kelimelerin arasında tatmin olmuş şekilde durduklarını fark ettim!
İsmail Cem Özkan 

20 Kasım 2014 Perşembe

Mukaddes Gezmiş hep oğlu ile yaşayacak!

Mukaddes Gezmiş hep oğlu ile yaşayacak!

Bir oğul var, içeride.
İdama mahkum edilmiş ama meclis henüz onaylamamış.
Bir umut…
Meclis koridorlarında, özel bürolarda görüşmeler, pek umutlu sonuç yok ama umut her daim vardır, çözüm olmalıdır. Çünkü verilen karar hukuki değil siyasidir ve siyasi ihtiyaçlara uygun şekilde mahkemeler karar vermiştir. İşi kısaca siyasilere havale etmiştir, çözüm yeri meclistir.
Gözleri kan bürümüşler ellerini evet diyerek havaya kaldırıyor.
Meclis onayladı.
Mecliste olmayıp gizli evet diyenler oturuma katılmadı.
Bir avuç insan hayır dedi. Ülkenin onurunu bu bir avuç insan kurtarmaya çalıştı ama kurtaramadı, çünkü çoğunluk onursuzca evet diyerek el kaldırmıştı.
İdam günü henüz belli değil, sokağa çıkma yasağı sürüyor.
Sabah, ayaz, henüz gün doğdum demeden bir avukatın kapısı çalar, avukat bilir son yolculuğa şahitlik edecektir.
Karanlık sokakların sessizliğini bir jeep motoru bozar.
Cezaevi kapısı gıcırtıya açılır, bir telaş vardır.
Görevini yapanlar, emir alanlar, görev belleyenler oradadır.
Kapılar açılır, kapanır.
Ses avluda kurulmuş darağacının ağaçlarına vurur.
Üç genç, üç yiğit, yaşlarından büyük olgunlukla sergiledikleri savunma ve halk sevgisi.
Aile sevgisi, ülke sevgisi bütün sevgiler ağaca asılacaktır.
Bir bildiri boyunlarından aşağıya asılacaktır.
Dışarıda, evde ölüm haberini bekleyenler...
O bekleyenler arasında ananeler, babalar ve kardeşler vardır.
Ölüm kaçınılmazdır ama umut sonsuzdur, bir gün daha nefes alması demek sevenlerin rahat nefes alması demektir.
Üç delikanlı, üç devrimci hayattayken işkence gördüler, ölüme giderken son nefesleri de işkence altında olduğunu yıllar sonra öğreniyoruz.
Daha çok işkence çeksinler, acı çeksinler diye ipte sallandırıyorlar.
Kolay ölüm yok diyorlar, o kadar öç alma ve nefret duygusu biriktirmişler ki, acıyı uzatıyorlar.
Aynı acı evde ailenin her ferdi de yaşıyor.
Son nefes verildiğinde bir göz damlası nefes gibi süzülüyor...
Deniz Gezmiş için ve onun yoldaşları için nefes gözyaşına dönüşüyor...
O dönüştürenlerden biri olan Mukaddes Gezmiş (20 Kasım 2014) aramızdan ayrılmış...
Oğlu ile buluşacak…
Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun bir neferi, önderi, yoldaşı Deniz Gezmiş bir 6 Mayıs sabahı aramızdan ayrıldı, ona ilk nefesinde şahitlik eden, son nefesini kendi nefesine katan annesi 20 Kasım günü oğlu ile buluştu...
Güle güle gözyaşını nefese dönüştüren yiğit devrimcinin anası...


İsmail Cem Özkan

16 Kasım 2014 Pazar

Tiyatrolar özelleştirilirken…

Tiyatrolar özelleştirilirken…

Bir kamusal alan özelleştirildiğinde o alan tamamı ile ticari olur ve iş yerlerinde olan verimlilik yasası kar üzerine ve artı değer üzerine kurulur. Devlet eli ile yapılan işlerde önemli olan kar değil, kalitedir. Kaliteli ve düzenli bir hizmet bir süre sonra kalitesini düşüp, yardımcı başka hizmetlere ihtiyaç duyulur hale getirilirse, o alanın devleti küçültme bahanesi ile özelleştirilip ve bu suret ile devletin o alandan elini yok ederek, hizmette kaliteden önce kar olması sağlanır. Kar hizmeti her zaman iyileştirmez, kar amaçlı görüntüsel birkaç değişim hizmetin daha kaliteli olmasını değil, reklam ve ışıltılar altında göz aldanmasından başka bir şey ifade etmez.
Kar temek olan yerde kaliteli ve düzenli hizmet satın almak ancak hizmeti alanın ekonomik durumu ile ilgilidir. Örneğin bir ilaç sanayisi yöneticisi açıkça parası olan ülkelere göre ilaç üretiyoruz, parası olmayanlara daha düşük maliyetli ve etkisi az olan ama aynı ismi taşıyan ilaçları üretip pazarlıyoruz diyebilmektedir. Kısaca parası olana göre hizmet, parası olmayanın o hizmetten yararlanabilmesi için ya borçlanması ya da durumuna razı olup sessizce kabullenmesi ya da isyan etmesi gerekmektedir. Ki isyan bugün ki koşullar altında terör, anarşi olarak sunularak korku aracı olarak kullanılmakta ve isyan etme hakkı olanların isyanı korku ile bastırılmakta ve hukuk düzenlemeleri ile bu hakları ellerinden alınmaktadır.  
Bir biri arkasında devlet tiyatroları ile ilgili haberler gelmeye devam ediyor, kapanacak kara bulutu devlet tiyatroları ve o tiyatrolardan hizmet alanların üzerinde durmaktadır.  Bu kara bulut dağılacağına gün geçtikçe yoğunlaşmakta ve çağdaş tiyatronun ve klasik tiyatronun (yüksek bütçeli ve oyuncu sayısı yüksek olan) sahnelerden uzaklaşması, daha düşük bütçeli ve kar amaçlı oyunların sahnelerde yer alması anlamına gelmektedir. İki kişilik oyunlar, dekor masrafı olmayan, binaların bodrum katlarında ya da çatı katlarında oda tiyatrosu konumuna dönüşen yerlerde oyunların sahnelenmesi o ülkede tiyatronun yaşıyor anlamına gelmez, çünkü müşterinin beğenisine göre (satışa uygun) oyunlar sahneye konarak tiyatronun geçmişi ile onu izlemeye muhtaç olan kitlenin bağını koparmaktır.
Devlet tiyatroları ülkemizin kültürüne katkısı sorgulanamaz, bugün oyuncu konusunda belirli bir kalitede yetişmiş eleman varsa bunun en önemli nedeni devlet tiyatrosunun olmasıdır. Bugün üniversitelerimizde tiyatro bölümlerinin olma sebebidir aynı zamanda. Devlet tiyatroları çölde bir vaha işlevi görmekteydi, vahanın suyunu ortadan kaldırırsanız çöl olması kaçınılmazdır.
Devlet tiyatroları sahneleri tek tek satılıyormuş... Tek tek derken alıştırılıp, “hadi bizde sahne yok, sahnesiz devlet tiyatrosu olmaz” denilerek tüm perdeler bir daha açılmamak üzere kapanabilmesi anlamına gelebilir...
Yaşanan bugünkü kara bulutların temelinde devlet tiyatrosunda çalışanların basiretsiz, sadece kendi ceplerini ve çocuklarını düşünmenin getirmiş olduğu bencil davranışlar olabilir.
Bu kötü gidişte tiyatroya gitmeden maaşını banka hesabında gören ama dizilerde boy göstermekten çekinmeyen oyuncularında emeği olduğunu göz ardı edemeyiz... Ama her ne kadar suçu çalışanlarda ararsanız arayın temel suçlu ne oyuncu ne de çalışandır, çünkü onlara o olanağı veren siyasi irade ve tercihtir.
Siyasi irade gözden çıkarmasaydı tiyatroları, o asalak, bencil olanlara öyle bir ayar verirdi ki, ne dizilerde boy gösterebilir, ne de beyaz perdelerde...
Siyasi irade tercihini kapatma tarafında kullandığı için devlet tiyatroları laçkalaştırıldı, birer adam kayırmaca, emekliliği garantili kurum haline getirildi...
Tiyatrocu arkadaş, devlet tiyatrosu, balesi, operası kapanıyorsa bu laçkalaşmaya ses çıkarmadığın için suçun büyüğü sende!
Örgütlenerek meslektaşına; “kardeşim ne oluyoruz, emeğini koy, ekmeğini hak et” denmedi!
Arkadaş, dost sohbetlerinde tiyatro yönetiminde ya da yönetmen konumunda olan tiyatrocu emekçisi birilerini pohpohladın, birilerine sahnede yer vermedin, bunun suçlusu sensin!
Evet, siyasi irade iradesini saklamadı ama sen onun iradesine körükle gittin...
Bugün, tiyatroma sahip çık diyorsun, elbette seyirci olarak ve hizmete aç biri olarak destek veriyoruz sizin çığlığınıza, fakat var olan sorunları çözmek için, sorununa sahip çıkmak için sen ne yapıyorsun?
Tiyatrolar bu siyasi iradenin tercihi olarak kapanacak gibi, çünkü çölde politika yapanlar, çöl ortamının olması için her türlü saldırıyı gerçekleştirecektir. Bütün kamusal alanları kar gözlüğünden bakıp verimli olmadıkları için kapatmaktalar ya da özelleştirmedeler. Fakat özelleştirme göreceli olarak refah kazandırmış gibi gösterse de gerçek anlamda parası olana parası kadar hizmet sunmaktan başka bir şey değildir.
Kamunun malı kamuda kalmalıdır, kamu hizmetleri kar amaçlı değil, düzenli, sistemli ve devamlı hizmetin kaliteli sunmak için yeninden örgütlenmeli ve yaşatılmalıdır. Laçka edilen, personel sayısı konusunda şişirilen kurumlar siyasi tercih olarak öyle olmuştur, siyasi tercihlerin yaratmış olduğu bu yük, özelleştirmeyi değil, yeninden yapılandırmayı ve yaşatmayı gerektirmektedir.
Sağlık, eğitim, güvenlik özelleştirildikçe fırsat eşitliği ortadan kalkmakta ve hizmet parası olanın parasına göre prensibine dayalı kar amaçlı hale gelir. Bu da yasalarda olmayan cinayetlerin yaygınlaşması demektir.
Bütün insanlar eşit doğar ama nefes aldığı andan itibaren eşitlik ortadan kalkıyorsa isyan etme hakkı ezilenlerin hakkıdır. O hak gezi direnişinde hayat bulmuştur ve meşrudur.
Özelleştirilmeler durdurulmalı, özelleştirilen kamu hizmetleri yeniden kamunun yani halkın olmalıdır.
Her kese eşit hizmet ancak kar amaçlı olmayan hizmettir.

İsmail Cem Özkan