Gericileşerek ileri savunulamaz!
Size bir öykü anlatılır, inanırsınız ama ya doğru değilse? Yaşadıklarımız hepsi bir projenin ürünü ve bizler hepimiz birer kobaysak?! Bütün bunlar ya gerçekse! İnanırsınız ya da ret edersiniz ne fark eder ki, yaşamamız gerekeni hep birlikte yaşayacağız.
Yüksek yerlere çıkıp sınır komşumuzdaki savaşı izliyorduk, uzakta olanlar ekranlarından izlediler, şimdi korkudan sokağa çıkmayasınız diye sürekli korkunç senaryolar anlatılıyor, ülkende yaşayan yabancı ülkelerin insanı ülkeni terk ediyor... Duraklarda ellerinde ağır silahlı birileri bekliyor, sırt çantanız aranıyor...
Yaşadıklarınız ya doğru şeylerse, anlatılanların hepsi zırvaysa...
Kaos ortamlarında krizi yönetme becerisi olmayanlar var olana dört el ile sarılır ve sanki değişim kendi sonunu getirecekmiş gibi bağnazca geçmişe tutunur. Geçmiş büyür, büyültür ve destanlaştırılır. Destanlaştırılan olgunun içinde ise gerçekler küçük bir parça olarak göz kırpar bizlere. Zamanın sürekli ilerlediği zaman diliminde zamanı durdurmak ve o duran zamanı savunmak gericiliktir, her ne kadar geçmişte ilerici misyonu elinde bulundurmuş olsa da. Var olanı savunmaktan vazgeçin, çünkü sadece çöküşü savunmuş olursunuz, var olan kazanımlarımızı koruyalım derken her şeyinizi kaybedersiniz... Bugüne kadar bu savunma ve var olanı koruma güdüsü ile yapılan her adım sizi daha da küçültmüş ve yok etmiştir. O halde bir an önce şimdi demokrasi, şimdi özgürlük, şimdi gerçek laiklik, şimdi işçi sınıfının iktidarı demekten neden korkuyorsunuz? İşte bugün ileriyi savunmak için basit istemler... Basit ama gerçekleştirmesi cesaret isteyen ve gerçekten bedel ödemeyi getiren istemlerdir... Bakın biraz geçmişinize ne kadar çok bedel ödemiş insan var, onların anıları, mücadeleleri neden yok sayıyorsunuz?
Korkuyor musunuz, o halde hiç bir şey yapamıyorsanız ellerinizi iki yana açın korkuluk olun!
29 Ekim 2016 akşamı neler yaşandığını ileride öğreneceğiz ama önemli bir şeyler yaşandı ki, Amerika çalışanlarını/vatandaşlarını ülkesine çağırıyor, hükümetin aldığı yeni kararname ile birçok insan işsiz oluyor, avukatlara büyük birader gözü getiriliyor. Artık savunma yaptığı müvekkili ile her görüşmesi kayda alınacak, savunma gizliliği ortadan kalkmış oluyor... İçeride kalanlar ile dışarıda kalanlar arasında ki duvar da bir anlamda yok olmuş oluyor, çünkü medya ayağında da havuz dışında kalan ajanslar hakkında soruştura açmadan kapatma kararı alınıyor... Haber ajansı olmayan medya ise havuza düşen ve sansürlenmiş haberler ile idare etmek zorunda kalacak...
Kısaca karanlık zifiri karanlığa dönüştüğünü rahatlıkla söyleyebilirim...
Bugün bir kere daha göstermiştir ki, bayrak sallanarak, balkonlara bayrak asarak ‘cumhuriyet’ korunmuyor... Soğuk su için... isteyen bira, rakı ... içebilir... eğlenmeye devam... İyi eğlenceler!.. Sabah baş ağrısı ile uyandığınızda neler olmuş diye etrafınıza bakmayı unutmayın, çünkü ne eski, eski olarak kaldı. Yeniye çabuk ayak uyduracağınızı biliyorum, sorunsuz ve daha fazla gelenden yana olacaksınız... Sıkıntı yok! Eğlenmeye devam edin…
Suriye savaşı henüz yeni başlamıştı, sınırımıza yakın yerlerde savaş henüz yeni dumanını tüttürmekteydi. Birçok sınırda oturan vatandaş çatıya çıkıp ya da yüksek yerden sınırın öte yakasında ki savaşı çitlembik çitleyerek seyretmişti... Şimdi o savaşı izleyenler savaşın ortasında kaldı, uzaktan tv kanalından izleyenlerde savaşın bir parçası olmak üzere... Savaşın ateşi yayılıyor... İzleyicisi olduğumuz savaşın bir iç savaş döngüsü ile karşılaşmak artık bizi şaşırtmıyor... İç savaş sınırları aştığında yine iç savaş olarak yansıması şaşırtıcı bile gelmiyor...
Saatlerin ayarı ile oynamadılar sabit kaldı ama yaz kış saat ayarı yüzünden elimizdeki teknoloji aygıtların saat ayarları yurt dışından belirlendi ve bize göre geride kaldı. Biz zamanı sabitlerken dünya bizden bir saat geri gidiyor olacak, bu durumda en ilerici ülke biz oluverdik! Ama bu değişim her şeyi etkiledi, en azından yurt dışından belirlenen uçak rotorları değişimden yana uygulandığından bizimkiler hangi saatte uçacağını karıştırır oldular… Saat kaç sitelerine bakıp hangi zamanda yaşadığımız öğrenir olduk! Ayarını manüel düzeltebilenler şanslı ya düzeltemeyenler? Zaman ayarımız ile çok önceden oynanmıştı, ilerici gibi duranlar gerici, tutucu, liberal olanlar iktidarın gölgesi altında özgürlük şampiyonu oluverdiler… İleriyi savunduğunu ileri sürdükleri iktidar ise kısa sürede eski gömleğine giriverdi ve gericileşti onların gözünde. Aslında zaman ayarı ile oynandı, geri olanlar ilerici, ileri olanlar geri gözüktü, yanılsamaydı yaşananlar, belki hiç yaşanmadı!
Saatin kaç olduğunun ne önemi var, ileride kurulmuş bir üçayak ve ortada sallanan iplik olunca...
İşten atılmalar oldu, meslekten men cezaları mahkeme kararı olmadan verildi... İşsiz birçok kişi ve onların aileleri kaldı. Dayanışma adı altında para toplayıp onu iç edecek birçok fırsatçı da bu alanda cirit atacak. Eğer bu tip insanların ortaya çıkmasını istenmiyorsa kurumsal ilişkiler kullanılmalıdır. Sendikalar ne için vardı? Sadece çalışırken maaştan kesinti yapmak için değil... Dayanışmayı ancak sendikalar eli ile yapılırsa bir anlamı olur, kişi ayrımı yapılmadan kişinin üye olduğu sendika eli ile dayanışma iletilmelidir... İmece usulü ile yapılanlar ne yazık ki artık geçmişte kaldı, geniş aileyi ve sokak kültürünü yok edenler daha yalnız kaldı... Şimdi dayanışma zamanı! Dayanışma ancak örgütlü olduğunda anlamlı olur...
Türkiye’de özgür basın otosansürlüdür, otosansür olmazsa sansür açıkça uygulanır... Değişmeyen kural gereği gazeteciler yaptıkları haberlerden dolayı değil, yapmadıkları haberleri yapma ihtimali yüzünden bile gözaltına alınabilir...
Özgür basın susturulamaz ama muhalif basın susturulur... Ülkemizde basın ne zaman özgür oldu? Başbakanlıktan verilen basın kartları ile mi basın özgürleşti? Basın dediğiniz şey iktidarın/sistemin PR çalışmasıdır, istediği haberleri havuza toplar ve sen kullanırsın ama yorum yapma özgürlüğün var der, o da yorum yapabilecek kaç bilinçli okuyucu var ki? Bilimsel çalışmayı bile hırsızlıkla taçlandıranların bol olduğu bir ülkede özgürlük ancak hırsızlık ile sınırlıdır, onu da yapan ve üstünü kapatanların olduğu sürece özgürlük vardır... Muhalif olanların haber ajansları bile özgürce haber geçmedi, işlerine gelenleri haber yaptı... Arabesk söylem ile “kandırmak özgürlük diyorsanız özgürüz hep beraber!”...
Bazı şeyleri gözümüzde çok büyütmüşüz, hatta onlara dokunulmazlık payesi biçmişiz... Dokunulmaz olan ordu bir kaç sene içinde nasıl bir kağıt gibi yırtılıp elinde ki en önemli kurumlarını kaybettiğini yaşayarak gördük. Astığı astık, çıkardığı yasa anayasa olanların aslında ne olduğunu son süreçte gördük... Demek ki bazı şeyleri gözümüzde büyütmekten vazgeçersek eğer, belki yaşadığımız sorunların önemli bölümü kendiliğinden çözülür...
Zamanı durdurup, geçmişin bilgilerini geçmişte olduğu gibi geçmişi bugüne taşıyarak bakmak gericileştirir bizi, gerici duruş ile ileri adım atılamaz… Somut olayların somut tahlilleri vardır… Fazla soyutlamaya da gerek yoktur…
İsmail Cem Özkan
2 Kasım 2016 Çarşamba
29 Ekim 2016 Cumartesi
Lobicilik!
Lobicilik!
Lobicilik, her ne olursa olsun, haklı haksız fark etmez bir çıkar grubunun hakkını hükümetler veya herhangi bir erk önünde savunmaktır. Bu çıkar grubu ister devlet olsun, ister bir firma. Bu çalışmalar kanun koyucuları ve memurları etkilemeye yönelik her türlü faaliyeti kapsar. Devlet çalışmalarını ve yasaları özel bir çıkar ya da bir lobi faydasına etkilemeye çalışan kişilere lobici denir.
Son yıllarda devletlerin bütçesinde önemli bir yer kaplayan masraflar listesinde lobicilere ödenen paralardır. Kendisini zayıf gören, herhangi bir yaptırıma karşı devletler nezdinde haklı olduğunu kanıtlamaya çalışan devletler güçlü olarak gördüğü ve Birleşmiş Milletler nezdinde her hangi bir oylamayı veto etme hakkı olan devletlerin ulusal meclisleri içinde lobi faaliyeti yapmaları doğal karşılanır olmuş. Örneğin ülkemiz Ermeni yasa tasarısı için Amerikan senatosunda ki her oylama öncesi bu lobi faaliyeti için önemli miktarda para yatırdığı bütçe görüşmelerinde ortaya çıkmaktadır. Örtülü ödenek üzerinden yürütülen bu çalışımalarda ne kadar paranın hareket halinde olduğunu kimse net olarak tanımlayamaz ama tahmini rakamlar üzerinden konuşulur. Örtülü olan her iş zaten karanlık noktaları temsil eder ki, o karanlık noktalarda ulusal çıkar savunması adı altında neler yapıldığı yaşanırken kimse bilemez, sadece tahminlerde bulunabilinir…
Elbette sadece devletlerin örtülü ödenekleri yoktur, firmalarında örtülü bütçeleri vardır. Firmaların örtülü ödenekleri, genelde ihale öncesi kayıt dışı parasının kayıt dışı ödemelerde kullanılır ve ihale sonucunu etkileyecek kişi ya da kurumlara el altından aktarılan paraların olduğu alan olarak tanımlanabilinir.
Liberal ekonominin hakim olduğu ülkelerde örtülü ödenekler hükümetlerin bütçeleri içinde de önemli paya sahip olmaya başladı, çünkü kendi ülkesinin ekonomik çıkarı için başka ülkelerin içine dahil olduğu ihalelerde firmalar ya da devletler nezdinde lobi faaliyeti için bu örtülü ödeneklerden para kullanılır. Elbette bu sadece saf rüşvet için değil, akla gelebilecek her türlü karanlık faaliyet içinde kullanılabilinir.
Lobi faaliyeti çıkarların çatıştığı her alanda geçerliliğini korumaya ve daha da karmaşık ilişkiler ağı yaratmaya devam etmektedir.
Siyasi partiler lobi faaliyeti yapar mı?
Tarihimize baktığımızda yapar diyebiliyoruz, çünkü yakın tarihimizde şimdi tarihin karanlık sayfaları içinde yok olmaya dönüşmüş olan Sovyetler Birliği çıkarları için ülkemiz içinde siyasi bir parti lobi faaliyeti yürütmüş, o ülkenin çıkarlarını kendi siyasi çıkarlarının üstünde tutarak politik tercihlerini yapmıştır. Siyasi parti konumundan daha fazla lobicilik ve Sovyetlerin çıkarını ülke içinde savunmaya ve ona karşı oluşan düşmanlık duygularını azaltmak adına politikalar yürütülmüştür. Aynı şeyin sağ ayağını da Demokrat Parti ve devamı Adalet Partisi Amerikan çıkarlarını savunmak ve Amerikan dostluğu için ülkemiz içinde adı konulmamış lobi faaliyeti içinde olmuştur. Amerikan Lobicileri NATO’ya giriş sürecimizde önemli etkileri olmuştur. Kapitalizm lobi faaliyetleri ile ülkenin içine sızmış ve ülkeyi yeninde yapılandırmıştır. Ülkemizin yakın tarihi hem Amerika hem de Rusya çıkarlarına uygun şekilde biçimlenmiştir.
Ülkemiz yeni oluşmakta olan devlete komşu konumundadır ve o komşu devleti ile köklü tarihi ilişkisi olan halkın evlatları bu ülkenin kurucu halkıdır. Şimdi bu devlet kurulduğunda elbette o devletin çıkarları bu ülke içinde savunacak önemli bir lobi faaliyeti olmak zorundadır, çünkü o ülkenin çıkarları o ülke içinde gelişmelerden bağımsız olarak yürütülecek ve önemli olan o ülkenin yaşaması için her türlü özveri gösterilecektir. Tıpkı bizim çıkarımızı Almanya’da ve AB (Avrupa Birliği) lobi faaliyetinin yaptığı gibi. Ülkemiz içinde olan işkence ve faili meçhul cinayetler ile ilgili Almanya’da insan hakları kurumları nezdinde yapılan her türlü girişime karşı bu lobi faaliyeti engel olmaya çalışmaktadır. Sanki ülkemizde karanlıktan zifiri karanlığa doğru bir düşüş söz konusu değilmiş gibi, sözde olarak adlandırılan işkence ve faili meçhul ve de diğer olumsuz koşulların üstü örtülmeye çalışılmaktadır. Lobi her türlü olumsuzun üstünü örterek, o olumsuz koşulların ülke içinde yaşanmasına ve de devam etmesine neden olabilmektedir.
Lobicilik, birisinin yaşaması için esas amacından çıkarlar nedeni ile vazgeçmektir belki de. O yüzden lobicilik kapitalist sistem içinde teşvik edilen bir unsur olarak dikkati çekmektedir. Çünkü savunmak adına yapılan ve kontrollü karanlık noktalarda özgür alanların bırakılması sistemin bir anlamda koruyucu sibobu özelliğini göstermektedir. Örneğin Almanya'daki Türk lobisi içinde yer alanlar Almanya’da yaşanan siyasi değişime sadece izleyici konumunda kalırlar. Sonuçta orada gelişmekte olan siyasi değişimin önünde iktidarda olan partinin yanında yer alarak muhafazakar olma durumuna düşerler, çünkü temsil ettikleri ülkenin çıkarları her şeyin üstündedir ve olumsuz olan özelliklerini örtmek ile yükümlüdürler. Bütün bu faaliyetleri yüzünden temsil ettikleri ülkenin örtülü ödeneklerinden faydalanırlar ve lehte karar vereceklere ve onların düşüncelerini ve de oylarını etkilemek için dağıtacakları paralarda aracı konumunda olurlar.
ABD lobiciliği yasal bir düzenleme altına almıştır, orada lobicilik işi içinde olanlar yanlarında önemli miktarda kalifiye elaman çalıştırılır ve o kalifiye elemanlar ile etkilemek istedikleri üyeler üstünde baskı kurarlar. Kısaca var olan gerçekleri değiştirip, aldıkları parayı hak etmeye çalışırlar. Lobicilik yeni gerçekleri doğru diye yaratırlar ve onlara inanmamızı zorlarlar. Lobi faaliyeti için her türlü iletişim arcı kullanılabilinir, yeter ki amaca uygun sonuç elde edilsin… Eğer sonuca odaklı çalışılmazsa o lobi faaliyeti içinde yer alanlar yeni bir iş alma şansları düşüktür. Para verenin amacına ve beklentilerine uygun davranışı kendisine hedef koyanların omurgası olmaz, o paranın çıkardığı rüzgara göre yön değiştirir ve her değişim yeni doğruları yaratma sürecidir. Her lobi kulisi iktidar ve iktidar olmaya aday olan partiler içinde olur. İkilidir her şey ve o ikili ilişkiler içinde olması kontrol edilebilen ilişkilerin içinde karanlık noktalara özellikle izin verilir ki, o liberal ekonominin gerekliliğidir.
Bugün ulusal ordular sadece firmaların çıkarlarını korumak ve kapitalist sisteme karşı gelebilecek kara paranın oluşumunu kontrol etmek adı altında faaliyet gösterir. Lobiler de bu sürecin sadece siyasi mekanizması içinde yer alan ve etkili olan bir kuruma dönüşmüştür. Lobiciliğin olduğu yerde kontrollü bir sürecin devam etmesi anlamına gelir ve yaratılan illüzyon içinde insanları hedeflerinden uzakta ve sistem ile barışık yaşamasını sağlayan bir ortam hazırlarlar.
İsmail Cem Özkan
Lobicilik, her ne olursa olsun, haklı haksız fark etmez bir çıkar grubunun hakkını hükümetler veya herhangi bir erk önünde savunmaktır. Bu çıkar grubu ister devlet olsun, ister bir firma. Bu çalışmalar kanun koyucuları ve memurları etkilemeye yönelik her türlü faaliyeti kapsar. Devlet çalışmalarını ve yasaları özel bir çıkar ya da bir lobi faydasına etkilemeye çalışan kişilere lobici denir.
Son yıllarda devletlerin bütçesinde önemli bir yer kaplayan masraflar listesinde lobicilere ödenen paralardır. Kendisini zayıf gören, herhangi bir yaptırıma karşı devletler nezdinde haklı olduğunu kanıtlamaya çalışan devletler güçlü olarak gördüğü ve Birleşmiş Milletler nezdinde her hangi bir oylamayı veto etme hakkı olan devletlerin ulusal meclisleri içinde lobi faaliyeti yapmaları doğal karşılanır olmuş. Örneğin ülkemiz Ermeni yasa tasarısı için Amerikan senatosunda ki her oylama öncesi bu lobi faaliyeti için önemli miktarda para yatırdığı bütçe görüşmelerinde ortaya çıkmaktadır. Örtülü ödenek üzerinden yürütülen bu çalışımalarda ne kadar paranın hareket halinde olduğunu kimse net olarak tanımlayamaz ama tahmini rakamlar üzerinden konuşulur. Örtülü olan her iş zaten karanlık noktaları temsil eder ki, o karanlık noktalarda ulusal çıkar savunması adı altında neler yapıldığı yaşanırken kimse bilemez, sadece tahminlerde bulunabilinir…
Elbette sadece devletlerin örtülü ödenekleri yoktur, firmalarında örtülü bütçeleri vardır. Firmaların örtülü ödenekleri, genelde ihale öncesi kayıt dışı parasının kayıt dışı ödemelerde kullanılır ve ihale sonucunu etkileyecek kişi ya da kurumlara el altından aktarılan paraların olduğu alan olarak tanımlanabilinir.
Liberal ekonominin hakim olduğu ülkelerde örtülü ödenekler hükümetlerin bütçeleri içinde de önemli paya sahip olmaya başladı, çünkü kendi ülkesinin ekonomik çıkarı için başka ülkelerin içine dahil olduğu ihalelerde firmalar ya da devletler nezdinde lobi faaliyeti için bu örtülü ödeneklerden para kullanılır. Elbette bu sadece saf rüşvet için değil, akla gelebilecek her türlü karanlık faaliyet içinde kullanılabilinir.
Lobi faaliyeti çıkarların çatıştığı her alanda geçerliliğini korumaya ve daha da karmaşık ilişkiler ağı yaratmaya devam etmektedir.
Siyasi partiler lobi faaliyeti yapar mı?
Tarihimize baktığımızda yapar diyebiliyoruz, çünkü yakın tarihimizde şimdi tarihin karanlık sayfaları içinde yok olmaya dönüşmüş olan Sovyetler Birliği çıkarları için ülkemiz içinde siyasi bir parti lobi faaliyeti yürütmüş, o ülkenin çıkarlarını kendi siyasi çıkarlarının üstünde tutarak politik tercihlerini yapmıştır. Siyasi parti konumundan daha fazla lobicilik ve Sovyetlerin çıkarını ülke içinde savunmaya ve ona karşı oluşan düşmanlık duygularını azaltmak adına politikalar yürütülmüştür. Aynı şeyin sağ ayağını da Demokrat Parti ve devamı Adalet Partisi Amerikan çıkarlarını savunmak ve Amerikan dostluğu için ülkemiz içinde adı konulmamış lobi faaliyeti içinde olmuştur. Amerikan Lobicileri NATO’ya giriş sürecimizde önemli etkileri olmuştur. Kapitalizm lobi faaliyetleri ile ülkenin içine sızmış ve ülkeyi yeninde yapılandırmıştır. Ülkemizin yakın tarihi hem Amerika hem de Rusya çıkarlarına uygun şekilde biçimlenmiştir.
Ülkemiz yeni oluşmakta olan devlete komşu konumundadır ve o komşu devleti ile köklü tarihi ilişkisi olan halkın evlatları bu ülkenin kurucu halkıdır. Şimdi bu devlet kurulduğunda elbette o devletin çıkarları bu ülke içinde savunacak önemli bir lobi faaliyeti olmak zorundadır, çünkü o ülkenin çıkarları o ülke içinde gelişmelerden bağımsız olarak yürütülecek ve önemli olan o ülkenin yaşaması için her türlü özveri gösterilecektir. Tıpkı bizim çıkarımızı Almanya’da ve AB (Avrupa Birliği) lobi faaliyetinin yaptığı gibi. Ülkemiz içinde olan işkence ve faili meçhul cinayetler ile ilgili Almanya’da insan hakları kurumları nezdinde yapılan her türlü girişime karşı bu lobi faaliyeti engel olmaya çalışmaktadır. Sanki ülkemizde karanlıktan zifiri karanlığa doğru bir düşüş söz konusu değilmiş gibi, sözde olarak adlandırılan işkence ve faili meçhul ve de diğer olumsuz koşulların üstü örtülmeye çalışılmaktadır. Lobi her türlü olumsuzun üstünü örterek, o olumsuz koşulların ülke içinde yaşanmasına ve de devam etmesine neden olabilmektedir.
Lobicilik, birisinin yaşaması için esas amacından çıkarlar nedeni ile vazgeçmektir belki de. O yüzden lobicilik kapitalist sistem içinde teşvik edilen bir unsur olarak dikkati çekmektedir. Çünkü savunmak adına yapılan ve kontrollü karanlık noktalarda özgür alanların bırakılması sistemin bir anlamda koruyucu sibobu özelliğini göstermektedir. Örneğin Almanya'daki Türk lobisi içinde yer alanlar Almanya’da yaşanan siyasi değişime sadece izleyici konumunda kalırlar. Sonuçta orada gelişmekte olan siyasi değişimin önünde iktidarda olan partinin yanında yer alarak muhafazakar olma durumuna düşerler, çünkü temsil ettikleri ülkenin çıkarları her şeyin üstündedir ve olumsuz olan özelliklerini örtmek ile yükümlüdürler. Bütün bu faaliyetleri yüzünden temsil ettikleri ülkenin örtülü ödeneklerinden faydalanırlar ve lehte karar vereceklere ve onların düşüncelerini ve de oylarını etkilemek için dağıtacakları paralarda aracı konumunda olurlar.
ABD lobiciliği yasal bir düzenleme altına almıştır, orada lobicilik işi içinde olanlar yanlarında önemli miktarda kalifiye elaman çalıştırılır ve o kalifiye elemanlar ile etkilemek istedikleri üyeler üstünde baskı kurarlar. Kısaca var olan gerçekleri değiştirip, aldıkları parayı hak etmeye çalışırlar. Lobicilik yeni gerçekleri doğru diye yaratırlar ve onlara inanmamızı zorlarlar. Lobi faaliyeti için her türlü iletişim arcı kullanılabilinir, yeter ki amaca uygun sonuç elde edilsin… Eğer sonuca odaklı çalışılmazsa o lobi faaliyeti içinde yer alanlar yeni bir iş alma şansları düşüktür. Para verenin amacına ve beklentilerine uygun davranışı kendisine hedef koyanların omurgası olmaz, o paranın çıkardığı rüzgara göre yön değiştirir ve her değişim yeni doğruları yaratma sürecidir. Her lobi kulisi iktidar ve iktidar olmaya aday olan partiler içinde olur. İkilidir her şey ve o ikili ilişkiler içinde olması kontrol edilebilen ilişkilerin içinde karanlık noktalara özellikle izin verilir ki, o liberal ekonominin gerekliliğidir.
Bugün ulusal ordular sadece firmaların çıkarlarını korumak ve kapitalist sisteme karşı gelebilecek kara paranın oluşumunu kontrol etmek adı altında faaliyet gösterir. Lobiler de bu sürecin sadece siyasi mekanizması içinde yer alan ve etkili olan bir kuruma dönüşmüştür. Lobiciliğin olduğu yerde kontrollü bir sürecin devam etmesi anlamına gelir ve yaratılan illüzyon içinde insanları hedeflerinden uzakta ve sistem ile barışık yaşamasını sağlayan bir ortam hazırlarlar.
İsmail Cem Özkan
22 Ekim 2016 Cumartesi
İnsan doğaya tek aykırı yaratıktır.
İnsan doğaya tek aykırı yaratıktır.
İnsan doğa ile savaşmaya medeniyet dediği gün başlamadı, ilk
aleti kullandığında da başlamadı, çünkü bugün alet kullanan hayvanlara
bakıyorum doğa ile kavgalı değil, peki insan ilk olarak doğa ile ne zaman kavga
etmeye başladı?
Bu sorunun yanıtı doğanın hala sakladığı bir yerde duruyor,
çünkü doğa insan ile savaşmasında her türü tahribatını saklamış ve kayıt
tutmuştur, bizlere düşen görev o tutulan kayıtları bulup anlamak. Doğa kayıt
tutar da insan tutmaz mı? Evet, insan işine gelenin kaydını tutar, gelmeyeni
yok sayar… Özellikle galip gelenler yenilgiye uğrayanların gerçeklerini olduğu
gibi değiştirip sonuçta korkulması ve yok edilmesi bir ucube olarak gösterir.
Çünkü kazanan her daim her şeyi söylemeye kendisinde hak olarak görür ve
gerçekler kazanana göre yazılır… Okuduğumuz tarih zafer kazananların günlüğü
gibidir ve gerçek o günlüklerin içinde çok uzak bir yerden bize bakmaktadır.
İnsan doğa ile savaşmaya öğrendiklerini kendisinden sonra
gelen kuşağa aktarma ile başladı, çünkü doğanın tekelinde olan bu aktarma ve
değişme işine insan da müdahil olmuş oldu. Doğanın içinden doğan ve gelişen
insan, aletleri kullanmasını öğrendikten sonra onu kendisinden sonra gelen
kuşağa öğrendiklerini aktararak ilk isyanını ve kavgasının ilk aleti olan;
beklide taş baltasını doğanın kara toprağına ya da ağacına sapladı… İnsan hem
avlanan hem de bitki ile beslenen ve beslenme seçeneği olan bir hayvan türüdür.
Doğanın mucizesini üzerine almış ve geliştirmiştir. Doğadan koptukça doğanın en
zayıf hayvanı olma yolunda ters orantılı bir ilişki geliştirmiştir. Doğadan
uzaklaştıkça korunmaya muhtaç zayıf bir yaratık olmuştur ama o zayıflığını
beyni ile yenmiştir. İnsanın beyni öğrendiğini geliştiren, geliştirdikçe yeni
buluşlara yol açan bir araçtır. Bu araç doğanın doğal akan zamanını değiştirdi.
Doğada yerleşmiş ama sürekli değişim içinde olan dengeler, insan denen canlının
doğanın enerjisini, dönme hızını, ısısını değiştirecek kadar ileri boyuta
günümüzde getirmiştir. İnsan doğa ile savaşırken paralel olarak kendisi ile
savaşmaya başlamış ve bugün artık uzak/yakın bir gelecekte gerçekleşecek olan
yapay zeka üretme aşamasına gelmiştir. Bir gök kubbe altında olan doğa ve insan
uzaya açılarak doğamızın dışında başka doğa arayışlarına yönelmesi emperyalist
duygulardan daha çok merak ile başlamış olsa da bugün uzak (yakın olanın)
paylaşım savaşına doğru gidildiği de gözlemlenmektedir. Uzayın derinliklerinde
bayraklar ile “burası benim sınırım” çizgileri çiziliyor. Atmosferimizin hemen
üstünde olan bir yeni savaş alanı insanın insan ile savaşının son ürünü olarak
karşımıza çıkmaktadır.
Doğa ile savaşta, doğa insanın önünde tek engel gibi
gösterilmekte ve ona karşı acımasız savaşılmaktadır. Bilim doğa ile savaşın bir
aracı getirilip, insanlığın küçük bir kesiminin çıkarlarına uygun olarak şirketleri
daha fazla kar etsin, daha fazla yağmalasın diye kullanmaktadır, fakat bilim
gerçek amacına uygun olarak kullanıldığında yeni bir dengenin oluşumunda insanlığın
elinde önemli bir araç da olabilmektedir. Yağmalanmış, yok edilmiş ve hala
devam eden süreç ancak insanın oluşturduğu siyasi düzenin/atmosferin değişimi
ile mümkün olacaktır, çünkü var olan siyasi sistem ancak ‘yok ederek’ kendisini
var edebilmektedir.
Doğada canlılar bir arada yaşar ama insanın yaşadığı yerde;
canlıların önemli bölümünün yaşama hakkı olmadığı için yaşayamaz. İnsan,
çevresinde yaşayan ve ekolojik denge için önemli olan tüm canlıları kendisini
rahatsız ettiğini düşünerek ve de çıkarına zarar getirdiğini düşündüğü tüm
canlıları bilimsel verileri kullanarak, elde ettiği kimyasal ve biyolojik
silahlar ile çevresinde var olan tüm yaşamı kendi lehine dönderip, zararlı
olarak gördüklerini yok etmiştir ve etmeye de devam etmektedir.
İnsan, beton içinde izole olarak yaşayan bir hayvandır, buna
rağmen onlarca hayvan gelir izole içinde yaşayan insanın yaşadığı yerde inadınaymış
gibi yaşar... Birçok hayvan ve bitki, insanın kulağına hafiften fısıldar “sen
doğanın bir parçasısın, ne kadar kendini doğadan koparmaya çalışırsan çalış
yine de gök kubbe altında bir eko sistemin parçasısın, her ne kadar eko sistemi
yok edip kendi çıkarına uygun yeni bir sistem yaratmak için uğraşsan da...”
Her birey oturduğu yerden dünyaya bakar, ama oturduğu yere
bir bakabilse, yaşadığı doğa içinde ne kadar uyumsuz ve çirkin bir binadan
çevreye baktığını fark edecek. Çünkü insanın oturduğu yer şimdilerde sadece
beton ve betonun oluşturmuş olduğu doğaya aykırı binalar yığını! Beton üzerine
cam ile örtmekle doğaya uyumlu akıllı bina yapılmış olunmuyor...
İnsan, doğa ile savaşında, doğayı yok eden bir teknolojik
evren yaratarak ‘kazandım’ diyerek zafer çığlıkları atıyor... Kısaca birileri
insanın iyiliğini düşünürken, aslında insanlık doğa ile birlikte yok ediliyor...
Sonuç olarak, insan doğaya tek aykırı yaratıktır.
İsmail Cem Özkan
18 Ekim 2016 Salı
Yazmayacaktım yazmayacaktım ama…
Yazmayacaktım yazmayacaktım ama…
Savaş her yerimizi sararken ülkemizin altına barut
döşeyenler gün be gün artarken sol üzerine yazı yazmayacaktım ama yazmak
zorunda kalıyorum, çünkü geleceği kurtaracak güç olarak gördüğüm solun sol
olmasını istiyorum. Peki, sol neden sol
olamıyor da savaştığı kesimin tüm DNA yapısını üzerinde taşıyor? Bu soruya ne
yazık ki gerçek anlamda pek yanıt verilemedi, çünkü geçmişe doğru bakış bizde
hep güzelleme ve destan yaratmak üzerine olmuştur, gerçekleri kendimize göre
eğmişiz, bükmüşüz.
Sol adalet, özgürlük kavramlarını çok kullanır ama iç
işleyişinde ne adalet vardır ne de özgürlük. Gelenek ve göreneklerimiz derler
ya da yazılı olmayan ahlaki yapımız! Şimdi kendi içinde bunları olmayanın
dışarıdaki vatandaşa özgürlük sağlayabileceğine inanıyor muyuz? İnanmış
olsaydık kendi aklımız ile alay etmek olurdu. Dikta rejimde ki gibi her türlü
baskı aygıtının üzerinde oturan biri halkına özgürlük verecek, adalet dağıtacak
ancak masalların kahramanlarında olur, o halde sol öncelikle kendi içinde
işlevini yaratmak istediği toplumun özneleri gibi kurgulamak zorundadır ama
kurgulamayı bırakın, daha baskıcı, daha kuşkucu ve daha dar kalıplardan
oluşturduğu hücresel yapısı vardır. Bugün var olan diktadan biraz daha
özgürlükçü dikta olur solun bugün ki yapısı içinde. Eleştirilemez, liderden
başkasının konuşmadığı oturumlar içinde (görüntüde birileri konuşabilir ama
konuşanlarda liderin ağzı ile konuşur) sol bir türlü kendisini ifade edemez,
çünkü ifade edebilmesi için başka bir dünya yaratabilecek iç işleyişe sahip
olmak zorundadır. Özgürlük göreceli kavramdır ama sol için özgürlük tanımı
nettir.
Sol ilericidir, ilerici olduğu içinde bugün yaşadığımız
toplumu ileriye taşıyacak bireylerin oluşması için ortam hazırlamak ile
yükümlüdür. Bugün ki birey biat eden, sorgulamayan ve sadece tüketendir. O
halde solun üzerine düşen görev bu tanıları yerli yerinden oynatıp başka birey
yaratacak ortam hazırlamalıdır. Araştıran, sorgulayan, biat etmeden saygı duyan
ve üreten olmalıdır. Sol bireyleri tüketici değil her koşulda üretmek ile
yükümlüdür. Üretmek içinde bilgi ile donanımlı ve bilimsel bakışı
içselleştirmekten geçer. Bilimsel bakışı içselleştiremeyenler ise sadece
kulaktan dolma bilgiler ile fikir sahibi olurlar ki, onlar da biat eden bir
bireyden daha tehlikelidir. Kulaktan dolma bilgiler ile kendisi gibi düşünmeyen
her birey düşmandır ve de yok edilmelidir. Tek doğru okuduğu dergi ya da medya
kanaldır… O zaman en doğrusunu kendisi söylüyorsa, ötekilerin hepsi yanlıştır,
yanlış olan ile empati kurmanın da anlamı yoktur. Bu bakış açısı da mizahı
ortadan kaldırır, dikkat ettiyseniz son yıllarda mizah artık yapılamayacak hale
dönüştürüldü, iki küfür ile mizah yaptığını sananların ortalıkta dolandığı bir
duruma dönüştü.
Kafasını kullanmasını bilmeyenler, başkasından duyduğu
nefret söylemine kendisi de katkı sunarak başkasına aktarırken, nefret duyduğu
kişi ya da kesime saldıranıdır... Ne yazık ki her eleştiriyi saldırı olarak
algılayan bu kafasını kullanmayanlar tehdit etmek dışında linç etmeye kadar işi
ileri götürebiliyorlar. Bu dünyada eleştirilmeyecek hiç kimse yoktur gerçeği
ile neden yüzleşmezler. Eleştiri ile insanlık ileri gider, övgü ve biat ederek
karanlığa ve daha da ilerisi zifiri karanlığa sürüklenirsiniz... Yaşadığımız
çağ ne yazık ki zifiri karanlığa doğru savrulduğumuz zamandır... Ölenlerin ve
yaşayanların hataları olmasaydı şu anda yaşadığımız kaos, girdap olmazdı.
Solcuların önemli bir bölümü kafasını kullanamaz konuma
gelmiştir, savaştığını sandığı sağ gibi biat eder ve her türlü eleştiriyi
saldırı olarak algılayıp her türlü linç/infaz, işkence/baskı yöntemini
kullanmaktan geri durmaz... Bu duruş solu bitirmiştir, sol yeniden sol
olabilmesi için var olan tüm alışkanlıklarını yok edip, geçmişine eleştirel bakmayı
öğrenmeli ve ders çıkararak ileri bir toplumun nüvelerini kendi içinde
yeşertebilmelidir.
Ülkemiz solu neden kitleselleşemiyor sorusu sürekli var...
Bu soruyu sorana sormazlar mı, oturduğun yerde kaç insan ile iletişim
içindesin? Oturduğun sokakta ki gençler ile hiç konuştun mu? Eskiden mahalle
kavramı vardı, sokakta ne oluyor bilinirdi, şimdi komşunu bilmiyorsun, o zaman
sol kitle olamaz, çünkü sol bürolara sıkıştı, şehrin belli merkezlerinde vicdan
rahatlatma eylemlerde kendisini gösterdi. Sokağında yok. Sokağında olmayan sol
olur mu? Olmuyor... Solcu insan şimdi ne yapıyor, bilmem nerede forum var kalk
üç otobüs değiştir git, orada ki kendisine benzer insanlar ile sohbet et ve
sonra dön evine... Ne oldu, kendisini korumuş oluyor ama solu yok ettiğinin
farkında bile değil... Solcular istedikleri kadar birlik kursunlar, istedikleri
kadar proje üretsinler kendi mahallesinde ki bir sosyalleşme alanına gitmeden,
başka yerde sosyalleşme alanına giderek örgütlü bir güç olamaz... Olduğunu
sanan, başkasının verdiği gaz ile örgütmüş gibi davranışlar sergilerler...
“Neyin yanlış olduğunu söylemek, kağıda dökmek önemlidir.
Farketmeyenlere göstermek... Yanlışı yüksek sesle haykırmak da yazmak da
etkilidir. Ama bir "direniş" ve "mücadele" sadece söylemek
ve yazmakla başarılamaz, eğer yanlışı doğru yapmak için yerinizden
kalkmıyorsanız, hele bir kitle partisi/örgütü olduğunuz halde sürekli ve sadece
konuşuyorsanız (söyleniyorsanız) aslında yanlışların artmasına aracılık
etmekten, üyelerinizi pasifleştirmekten başka bir şeye yaramıyorsunuz... Ya
tamamen değiştirirsiniz ya da "mış gibi" yapar herkesi aldatırsınız.
En başta kendinizi...” O. Suat Özçelebi yazmam gerekeni yazmış, bana da almak
düştü.
İsmail Cem Özkan
17 Ekim 2016 Pazartesi
Erkek Parkı
Erkek Parkı
Gün geçtikçe şehirlerde Alışveriş Merkezi (AVM) açma çılgınlığı
devam etmektedir, çünkü bundan siyasi ve ekonomik bir beklentisi olan siyasi
iradenin tercihidir. Piyasalar böyle istiyor değil, aksine piyasaya hakim olan
firmaların hem güvenlik endişeleri hem de piyasaya girmeye çalışan diğer
aktörleri engellemek amaçlı bir savunma kalesi gibidir. Her şehir içinde dışında belirli marka
dükkanları bir araya getiren merkezler kurdu.
Bu merkezler bir anlamda sosyal sorun yaratırken bazı
psikolojik sorunlara çözüm olarak ortaya sürülen alışverişin de merkezidir.
AVM’ler yerel olanı yok eden ve evrensel bir alış veriş çılgınlığını körükleyen
merkezlerdir. Yeni dünya düzenin arzuladığı izole edilmiş yaşam, bireyin rahat
olarak kendisini bulacağı bir iç kaledir. Güvenliklidir, çünkü kendi
güvenliğini AVM merkezi olarak sağlamaktadır. Firmaların üzerine düşen yük
kiradır ama güvenliği göz önüne alırsanız oradan kazandığını öteki taraftan
harcayarak dengelemektedir. AVM’ler yaptıkları sosyal projeler ile hazır birer
potansiyel müşteri yaratırlar… alışveriş bir çılgınlık değil, ihtiyaç olarak
sunulur ve paranın yerini alan kartlar ile doyumsuz alışverişlere olanak
sunulur.
Bu merkezlerin birinde eşlerinin harcama çılgınlığından bunalan
üç arkadaş AVM geldikleri cumartesi günleri için kazan dairesinde bir yaşam
alanı kurarlar. Eşleri yukarıda alışveriş yaparken aşağıda cumartesi günleri
oynanan futbol karşılaşmalarını izlemek, bira eşliğinde kendilerince vakit
geçirmek için bu zamanı fırsata dönüştürürler. Eski bir televizyon, bir koltuk
onlar için bu fırsatı yaratan aksesuardır, bu sayede eşlerinden uzakta ve AVM
içinde güvende ama AVM’den ayrı bir ortamın içindeler. Üç arkadaş haftanın
yorgunluğunu atarken, aralarında ki dostluğu da pekiştirirler. Farklı mesleklere
dahil olan üç insanı bir araya getiren ortak sorun eşlerinin doyumsuz alışveriş
çılgınlığıdır. Kazan dairesini bir sığınak yapan mesleği pilot olandır, bir
işletmede yönetici ve bilgisayar programcısı olan üç ayrı meslek. Modern
yaşamın izlerini ister istemez oraya taşımaktadır. Bu üç insanın ekonomik
girdileri diğer çalışanların yanında iyi olmasına rağmen, dışarıdan
bakıldığında sorunsuz gibi duran ama içten içe kaynayan ve yaşam dünyasının ve
hayatın onlara sunduğu baskının altında çıkış aramaya çalışan üç kafadar.
Haftalardan bir gün aralarında bir itfaiye elemanı da
katılır. O da kaçmaktadır. Henüz diğerlerine göre daha yeni evli olmasına
rağmen eşinin bu çılgınlığı karşısında çaresizdir. Evlilik akdini devam
ettirebilmek için belki de bir sığınağa kendisini atmaktadır. Savaş meydanından
kaçan bir er gibidir, soluk soluğadır. Kapıyı açıp sığındığı yerde yaşam
olduğunu ve başkalarının da orada olduğunu görünce şaşırır. Çünkü boş olarak
gözüken kazan dairesinde birilerinin sığınak yapacağı kimsenin aklına gelmez!
Burada bir parantez açayım, çünkü bizim kültürümüzde yok ama Almanya’da çok
olan bir uygulama, birçok aile bodrum katını (müstakil evi olanlar) hobi odası
ve boş zaman geçirme salonuna dönüştürmektedir. Orada özel arkadaşları ile buluşur,
erkekler günü gibi günler yapmaktalar. Genelde futbol merakı olanlar önemli
karşılaşmalarda bir araya gelir birlikte ekrandan maçı canlı izler yorum
yaparlar, briç günleri gibi belirli günleri kendilerine ayırırlar. Bu uygulama
genelde vardır ama bizim ülkemizde buna benzer henüz uygulama yok ama yakında
yaygınlaşmayacağını kim söyleyebilir?
Erkeklerin sığındığı mahzen bir anlamda modern yaşamın AVM
çılgınlığına karşı eleştiri platformuna dönüşür ve günlük iş ve onun sonucunda
yaratmış olduğu streslerden kaçış için gerçek bir sığınaktır.
Politik eleştirisi olmayan, ama sistemin dolaylı bir eleştirisi
bu komik, eğlenceli ama dolaylı bir öykünmenin olduğu eğlenceli oyun, sahne
düzenlemesi, ışık, ses bütünlüğü içinde oyuncuların üzerine düşen görevi en iyi
şekilde yerine getirdiği bir ekip işi ortaya çıkmış. Sahnede yaşanan kriz ve o
krizin komik unsuları seyirciye direkt ulaşmakta ve seyirci sahneye kahkahaları
ile katkı sunarken, zamana zaman alkışlar ile kendi iç dünyalarına döndüklerini
verdikleri tepkilerden genel olarak anlaşılıyor.
Tiyatrolarımız gün geçtikçe sahnelerine yeni oyunlar sunarken,
politik tercihin baskısı gün be gün sahneye oyun koyacak yönetmenlerin iç
denetimini de belirlemektedir. Siyasi gerginlik yaşadığımız zamanın ruhuna
dolaylı/direkt etki yaparken tiyatroda “ama biz yinede sözümüzü söyleriz”
şeklinde tepki olduğunu görüyoruz. Tiyatroların genel programını belirleyen
atanmışlar, elbette kendisini o koltuğa koyanların tercihini dikkate almak ile
yükümlü, yoksa boşalan koltuk hala vekaletten boş kalması gibi bir sorunu da
ortaya çıkarmaktadır. Tiyatrocu işçidir, verilen görevi yerine getirir, aldığı
maaşı hak eder. Sonuçta söz yetki karar mekanizması içinde varlığı yokluğu
şimdiki siyasi idare için önemli değildir. Nasıl olsa ülkede tiyatro okulu çok,
okuldan mezun işsizlerde kapıda beklemektedir ama uzun zamandır zaten kadroya
yeni oyuncular ve teknik kadro alınmıyor, onun yerine taşeronlar ile idare
ediliyor… İdare edilen bir dönemde idare edilen oyunların seçilmesi ve hoş
zaman geçiren bir meslek alanı olması birçok insanı rahatsız dahi etmiyor,
zaten gitmedikleri yerde neler oluyormuş da pek umurlarında değildir.
Tiyatrolar işlevsel olarak binlerce yıl varlığını koruyor,
korumaya da devam edecektir, çünkü insanı insana en iyi anlatan sanat
alanlarından biridir. Tiyatronun yok olması demek o toplumun tamamı ile biat
eden ve biat kültürünün altında yaşamak zorunda kalan yeraltı kültürünün
oluşması anlamındadır. Yeraltı kültüründe de zaten tiyatro önemli yeri ve
işlevi vardır. Burjuva kültüründe ise tiyatro sadece eğlencelik ve boş
zamanları dolduran ve de konuklarına hoş zaman geçirmek istenilen alan
olmuştur. Şimdi devlet eli ile tiyatro yöneticilerinin hedefleri ortadan
kaldırılmış ve devlet ve şehir sahnelerinde var olma mücadelesine
dönüştürülürken, tiyatro kendisine yeni yol arayışına girmiştir. Elbette siyasi
irade tiyatrodan amacına uygun sonuç aldığı sürece sahnelerde ışık olacak,
sahne tozuna oyuncular seslerini bırakacak,
o tozlara seyirciler alkışlarını ekleyecektir…
Genel olarak izlediğim oyun performansı yüksek, zamanın
nasıl geçtiğini anlayamayacak kadar akıcıdır. Emeği geçen her çalışana teşekkür
ederim… Alkışları hiç eksik olmasın…
İsmail Cem Özkan
Erkek Parkı
Yazan : Kristof Magnusson
Çeviren : Sibel Arslan Yeşilay
Yöneten : Saydam Yeniay
Dekor Tasarımı
Behlüldane Tor
Kostüm Tasarımı
Mihriban Oran
Işık Tasarımı
Önder Arık
Dramaturg
Günay Ertekin
Asistan
Senem Cevher
Sahne Amiri
İhsan Ata
Kondüvit
İlknur Gülmez Deveci
Işık Kumanda
H. Oğuzhan Çelik
Oyuncular
İlkay Akdağlı
Süleyman Atanısev
Burak Karaman
Ali Çelik
11 Ekim 2016 Salı
Kimlikli kimliksizler!
Kimlikli kimliksizler!
Ulus devlet projesi bir coğrafya içinde yaşayan her insana
bir vatandaşlık kartı vermesi ile başladı. Vatandaşlık belgesi aynı zamanda
homojen toplum yaratmak için bir projenin de ilk adımı oldu. Artık toplumlar
imparatorluklarda olduğu gibi çok çeşitli, her dilin özgürce kullanıldığı,
öğrenimin küçük cemaatler içinde yapıldığı alan olmaktan çıkarılıyor ve birey
devlet için var olmaya ve devletin bekası için çalışmaya güdülendi. Çok
kültürlüğün yerini devletin hakim olan görüşüne uygun yeni bir kültür
yaratıldı. Tarih yeniden yazıldı ve hakim olan kültürün geçmişi yeniden
yorumlandı ve yeni destanlar ve öyküler bu geçmişin içine monte edildi. Kısaca ulus devlet kendisini tanımlamak için
yeniden bir ulus yarattı ve o ulusun o coğrafyaya tek hakim olduğu fikrini
yaymak için eğitim kurumları kurdu ve insanlar öğrenimden eğitime doğru geçiş
yaptırıldı. Ulus devleti homojen olacaktı, homojen olması içinde o güne kadar
insanlığın bulduğu tüm işkence yöntemlerinden daha kötüsü bilimin kullanılması
ile bulundu. Eğitim!
Eğitilmiş insanlar aptallaştırılıyordu, çünkü bir kalıp
şeklinde düşünülmesi ve devletinin hizmetinde olan ve devletin de kendi
halkının iyiliğini düşünen bir yapıya dönüştürülmesi ivedilikle hayata
geçirildi ve bu geçiş dönemi sermaye birikiminin oluşması ve yeni yaşam ve
düşünce yöntemi kapitalizmin feodal ve kırpıntılarının üzerine oturması
anlamına geliyordu. İmparatorluğun mutlak hakimiyetinin yerini para ve ona
sahip olanlar alıyordu ve kısa sürede de aldı.
İmparatorluktan kalanlar hemen ortadan buharlaşmadı, yok
olmadı. Onlar da o coğrafyanın içinde yaşamaya devam ettiler. Önceden
planlandığı gibi her şey kısa sürede çözülmedi, ulus devletin sorunları ve
projenin aksayan yönleri kısa sürede hayatta karşılığı çatışma olarak ortaya
çıktı. İmparatorluk coğrafyası bu çatışmanın sonunda küçülmeye ve geniş
topraklardan daha çekirdek diyebileceğimiz bir alana doğru kayma söz konusu
oldu. Sömürge imparatorlukların yerin emperyalist devletler alıyordu ve de bu
kaybedilen topraklar üzerinde emperyalist devletlerin çıkarını kollayan ve
onlar için uydu olarak çalışacak yeni tip sömürge devletler kuruldu. Her ne
kadar bağımsız ve özgür gibi gözükseler de geçmişten gelen bir bağımlılık
ilişkisi içinde yeni birlikler ve müttefik ilişkileri kuruldu. O ülkelere de
gelişmekte olan ülkeler adını verdiler. Bu gelişmekte olan ülkelerin sınırları
onların bağımsızlık savaşları veya büyük savaşların sonunda cetvel ile sınırlar
emperyalist devletlerin rızası ve bilgisi dahilinde o ülkelerin siyasi insanları
tarafından çizildi. Yeni devletler, yeni bayraklar ve yeni piyasa koşulları
artık evrensel boyutta kendisini ifade etmeye başladı. Bu ifade ulus devletin
bir coğrafya içinde sermaye birikimi evresinin de sonu anlamına geliyordu.
Sermaye ulusların üstünde hakimiyet kurmak istiyordu. Ve bu hakimiyet sessizce
emperyalist politikaların sonucunda olacaktı. Savaşlı ya da savaşsız artık
dünya sermaye sahipleri tarafından paylaşılacaktı. En kaba sermaye yayılımı
amerikan iki içecek firmasın dünyaya yayılması ve lojistik olarak dağılımına
bakarak görebiliriz. Coca Cola ve Pepsi iki şirket aynı alanda üretim yapıyor
ve tüketimi teşvik ederken bir birinin pazarlarına ancak tampon bölgelerde
giriyor ve esas yayılımını ve satışını kendi aralarında yaptıkları anlaşmaya
uygun şekilde yapıyordu. Bazı ülkelerde Pepsi çok tüketilirken Coca Cola o
ülkede az tüketilebiliyordu, tersi durumda söz konusu olan ülkelerde vardı,
rekabet eder gibi gözüken ama aslında rekabet etmeden tüketimi teşvik eden iki
ayrı firma yeni ‘kızıl elma’ oluyordu. İmparatorlukların sömürge için hedefi
olarak ortaya koyduğu kızıl elma efsanesinin yerini başka hedefler alıyordu ve
aldı da! Bu arada ulus devlet içinde diğer halklar asimilasyon ile devlet ulusu
içinde eritilmeye devam edildi ve büyük oradan da başarıya ulaştılar…
Her ne kadar büyük oranda başarıya ulaşılmış gibi olsa da
halen devam eden sorunların başında yer almaya devam ediyor. Ulus devlet hiçbir
zaman gerçek anlamda homojen bir toplum yaratılamadı. Soykırım ve katliamlar
ile de bu sorunu ortadan yok edemedi. Ulus devlet projesinin aksak yönleri
elbette var olan sistemin tıkanmasını ve yeni çözüm yolların açılması anlamına
gelmekteydi ve liberal ekonominin devlete hakim olması ile birlikte ulus
devletin tüm birikimleri ve devlete yüklenen anlamların için boşaltıldı ve
yeniden yapılanma sürece girdi.
Bu yeni sürecin yeni sömürge devletlerde daha fazla etkisi
olacağı çok önceden belliydi, çünkü ideal ulus devlet oluşmadan yeni sömürgeye
uygun bir ulus devlet yaratılmış ve kolajlanmış bir yapıya sahiptir. Gevşek
bağlar ile ulus devlete bağılı olanlar bu liberal politikalardan etkilenmemesi
mümkün değildi, devlet kuruluşunda yer alan ayaklanmalar ve itirazlar bu
dönemde ortaya çıktı. Devletler için sorunların ortaya çıkması şaşırtıcı
değildir, kontrollü kriz en olması gereken olarak bir politik tercih olarak
ortada durur. Devletler kendi varlığını devam ettirebilmek için kontrollü
krizler yaratır ve o krizler ile toplum içine fısıldar, “bensiz sizler aslında
bir hiçsiniz ve o yüzden beni kollayın ve de koruyun” der. Ulus devletin yerini hala henüz netleşmemiş
bir devlet alırken ulusların yumuşak karnı olan ulus sorunu yeniden ortaya
çıkarılmış ve kimlikler, kültürler yeninde kendisini bulmak ve biçimlendirme
dönemine girdik. Bu dönemin çatışması kontrol dışına çıkabilir, çünkü devlet
değişimdedir ve artık kontrollü değildir. Eskisi gibi bir sınır içinde
değildir, sorun evrenseldir. Evrensel olan sorunların kontrolü daha karmaşıktır
ve çıkar çatışmaları bu sorunun yakıcı veya daha hafif geçişini ortaya
çıkarabilir.
Ulus devletinin yapısal olarak ortaya çıkardığı bu sorun
kimlikli insanların kimliksizleştirilmesine karşı bir isyanıdır. Devletin
ulusundan olmayanları, kültürüne uymayanları ve popüler söylem ile
ötekileştirilenlerin isyanı bu geçiş dönemin karakteristik özelliğidir. Çünkü
yok sayılanlar, yok kabul edilmişlerin yeninden kimliklerine kavuşma süreci… Bu
süreçte kendi kimliğini yeniden kavuşanlar ve yeninde ifade etmeye çalışanlar
içinde de birçok çelişkinin de olması doğaldır, el yordamı ve olayların iteklemesi
ile bir tarafa doğru çekilmektedir insanlar. Ülkenin siyasi iradesi siyasi
çıkarları cepheleşmeyi getiriyorsa, halklar arasında çatışma körüklenir. Sıcak
çatışmanın hakim olduğu yerlerde akıl yerini duygular aldığında linç kültürü
toplumu kucaklar ve salgın hastalık gibi yayılır…
Bizler ne olursa olsun bir arada yaşamak zorundayız. Hangi
sistem olursa olsun, hangi devlet kavramı hayata geçirilirse geçirilsin Anadolu
topraklarında yüzlerce kültür bir arada yaşamıştır. Tarihin sayfalarında
savaşların tozlu ve kanlı kelimeleri bize gelmektedir, fakat her tarih olayı
bize başka şeylerde fısıldar, birilerin çıkarı zaman içinde yok olmuş ve o
savaşlar da anlamsızlaşmıştır. Yok olan kültürler, yok olan insanlar ile
sorunlar çözülmüyor… Bir arada yaşamak
zorundayız. Bir arada yaşamak demek, herkesin aynı dili konuşması ve aynı
şekilde olaylara refleks vermesi değildir... Değişik tepkiler, kültürler o
toplumun zenginliğini ortaya koyar, her birey aynı davranırsa, aynı dili konuşursa,
aynı pencereden bakarsa orada çok kültürlülük olmaz, asimile olmuş ve üst
kimlik kavramına biat edenler olur ki, üst kimlik diye bir şey yoktur,
sömürgelerin çıkardığı kuru bir laftan başka şey ifade etmez... Bir arada
olmanın birinci koşulu ayrımsız bütün kültürlerin eşit olduğu ve fırsat
verildiğinde zenginleşeceği fikrine sahip olmaktan geçer...
Kimlikli kimliksizlerin yerini kimlikli insanların alacağı
bir dünya olacağı kabul ediliyor, umarım bu geçiş süreci çok kanlı olmadan ve
barış ve huzur ile geçiş yapabilelim.
İsmail Cem Özkan
5 Ekim 2016 Çarşamba
Dionysos’un Çocukları
Dionysos’un Çocukları
Tiyatroya adanmış hayatlar… Tiyatroya adanmış insanlar geniş
bir kavram ama yazarlarımız bunu daraltmışlar ve sadece sahne üzerine düşen
tozlara isimlerini yazdırmışlardan seçkin bir oyuncu ve tiyatro yönetmeni
kitaplarına konuk etmişler. İki yazar ve
bir kitap, iki tiyatro tutkunu ve konukları… Sayfalar bizi okumaya davet
ediyor, çünkü daha önce yayınlanmış kitaptan kaynaklanan bir tat var
gözlerimde… Bildiğimiz bir şeye, özlem ile koşar gibiyim…
Kitap alışılmışın dışında soru yanıt yerine, yazarların iç
dünyaları ve konuklarının iç dünyaları sahne ışığı vurmuş ve bizler sanki
sahneye bakar gibi sahnede gerçekleşmiş sohbeti okuyoruz. Elimizde ki kitap bir
anlamda tiyatro sahnesi ve o sahne içinde yer almış ve halen almaya devam eden
tiyatroya gönül vermiş insanların izdüşümleri. Kitap alışılmışın dışında, çünkü
konukların sözlerine tarihten destek veren ve bugüne taşınan sesleri de duyuyor
ve okuyoruz. Alışılmışın dışında çünkü soru soranın kendi özel iç dünyasının ve
tarihinin de bizim gözümüzün içine yansıması. Hem soru sormak hem de kendi
geçmişinde iz bırakan sahnelerin yeniden canlandırılması.
Bir çocukluk düşünden bugüne hiç değişmeyen heyecan ve içine
sığmayan coşku…
Pınar Çekirge’yi yakından tanıyanlar bilir ne kadar heyecanlı
ve yaklaştığı olaylardan nasıl bir mutluluk çıkardığını. O bir aşık, çünkü
hayata hep aynı gözlük ile bakan ve o gözlüğünü
sürekli değiştiren biri değildir. En umutsuz anında bile aşkın, coşkunun ve
birikiminin getirmiş olduğu olgunluk ile sevecen yaklaşması. Onun gözlüğünde
her daim sihirli bir değnek vardır ve sanki Alis’in ‘harikalar dünyası’ndadır. Onun
dünyasında ihanet yoktur, onun dünyasında zalimler yoktur, onun dünyasında
başarısızlık yoktur. Tüm insanlar mükemmeldir ya da mükemmele yaklaşmışlardır.
Çünkü öyle bir dünya ki dostluk, sevgi, hoşgörü hakimdir. Onun sanatçıları
hepsi birden sevecen ile yaklaşan, her daim başarılı olmuş ve her cümleleri ile
kendilerini yaşayandır. Onun naif ve güzel dünyası içinde tiyatro ayrı bir
dünyadır ve o dünyada yaşadığımız çirkinliklerin hiç biri yoktur.
Fakir bir aile ya da zengin bir ailenin çocuğu tiyatro aşkı
içindedir, her daim zorluklar ile karşılaşır, inançlıdır, seviyordur, aşıktır
ve hedefine emin adımlar ile gider. Sonunda sahnede ailesi görür ve mutluluk gözyaşlarına
bürünürler ve de çocukları ile onur duyarlar, onları yüceltirler.
Seyirciler içinde ailesini bilen çocuğun ayağı titrer, çünkü
o yaşamına yön verecek en önemli sınavdır. Ya geçecek ya da tökezleyip
sahnelerden uzaklaşıp başka bir meslek içinde hayatına devam edecektir. Başarı
mutlaktır ve kaçınılmaz olarak o yolda sınavlardan başarılı bir şekilde
geçmelidir. Fakir ya da ailesi tarafından dışlanan oyuncu adayı sınavı başarır
ve artık önünde ki en büyük engel ortadan kalkar ama engellerin hepsi
temizlenmez. Başarıdan başarıya koşarken bir iki tökezlenir, onlardan olması
doğaldır, çünkü hayatta düşmeden büyüyen çocuk yoktur.
Her oyuncu başarılıdır aslında, çünkü sahne aldığı günlerde
sahneye çıkar ve rolünü seyircilerin önünde repliklerini unutmadan hayat verir…
Elbette birçoğu nefesini iyi kullanır ve sorunsuz o gece alkışlarına kavuşur,
bazıları nefesini iyi kullanamaz ve nefes nefese oyunu bitirir ama o da
alkışını alacaktır, çünkü seyirci emeğe saygılıdır… Önemli bir bölümü alkışlarken
elbette küçük bir bölüm alkışlamadan salonu terk edecektir. Her sahnene oyunda olur böyle şeyler, tıpkı
film henüz bitmeden sinema salonu terk eden seyirci gibi. Yetişmesi gereken bir
şeyi her daim vardır…
Kitabı okurken, oyuncudan oyuncuya, oyuncudan yönetmene,
yönetmenden ustaya doğru, her biri kendi dünyasını anlatırken, Pınar Çekirge
sohbet ettiği ile empati kurar, kendi geçmişine ve birikimine sığınırken, Yavuz
Pak ise işin arka boyutunu ve tarihten günümüze taşınan izdüşümleri sığınır.
Aslında tiyatro sahnesinde ve sohbetlerde söylenen sözler daha önce
söylenmiştir ama bugün tekrarlanan sözler geçmiş ile aynı gibi durmuş olsa da
içeriği değişmiştir. Anlamlar değişmiş ve yeni anlamları ile günümüzü
kucaklamaktadır. Çünkü söz sabit değil yaşayandır. Tiyatroda durağan değil
yaşayan ve sürekli değişendir. Değişimin kaçınılmaz olduğu yerde sahne üzerine
düşen tozlar uçuşurken kendisilerine ait bir geçmişi ve bugünü yaşatır. O tozlar
ne kadar çok sese ve alkışa şahitlik etmiştir. O şahitlik bugün Yavuz Pak gözü
ile yeniden ortaya çıkarılır ve bize sunulur. Evet, oyuncu, yönetmen, tiyatrocu
kendisini ifade ederken aslında o ifadenin geçmişi o kadar uzakta ki, kuyudan
çıkarılması gerekliydi ve o gerekliliği Yavuz Pak yüzünün akı ile yapıyor. Bize
diyor ki, sen onu sahnede görüyorsun ama o gördüğün kişi üzerine öyle bir yük
almış ki, onu başarı ile sana sunuyor, onu bil ve ona göre saygı duy! Çünkü
sanat denen şey güzelliğe güzelleme değil, geçmişin tüm birikimlerini bugüne taşımaktır.
Tiyatro sahnesinde usta bir oyuncu ancak çevresinde yer alan
oyuncular ile ustalığını ortaya çıkarır, çevresinde ki oyuncular başarılı
değilse istediği kadar usta olsun, o oyun ve sahne başarılı değildir. Ustalık,
çevresinde yer alan oyuncular, objeler ile bir bütün olarak ele alındığında bir
tiyatroya adanmış yüreğin ustalığı ortaya çıkar. Tiyatro tek başına ve her şeyi
ben yaparım anlayışı ile olmaz, ekip işidir. Işıkçısından, sesçisine…
kostümünden, sahne amirine… yardımcı oyuncudan, suflörüne… (…) Bir bütünün
parçasıdır usta oyuncu, onun ustalığı içinde yer aldığı tiyatronun işleyişine
kattığı iz, ses, hoşgörü ve anlayıştır. Kısaca duruşu ile usta bir oyuncu,
birlikte başarıya imza atmayı bilendir… Usta oyuncular sahne değişse de,
sahneye çıkar ve nefesini iyi kullanarak alkışları hak eder. Ayak oyunlarına
ihtiyaç duymadan, rol peşine koşmadan, oyunları, tekstleri kendisine çeken kişi
sahnede artık ustalaşmıştır. Usta oyuncu için önemli olan sahneye çıkıp sesini
sahne tozlarına bırakmaktır, popüler söylemler ile usta oyuncu olunmaz…
Popülizm ustalığı ortadan kaldırır. Söyledikleri ile yaşadıkları arasında
tutarlı olmaktır, ustalık… Tiyatroya adanmış hayatlar’ın bu kitaptaki konukları
titizlikle seçilmiş ve titizlik ile araştırılıp duygu seli içinde bize
sunulmuştur. İki ustanın konukları bizim de konuğumuz olmuş, kelimeleri ile
salonumuzu doldurmuştur…
Yürekten gelen her cümle bizi kucaklar, yani okuyucuyu. Bir
çırpıda okuyacağınız bu kitap sizde bir iz bırakacaktır, fakat kitap bugün ki
zamana göre yazılmış gibidir, gelecekte okuyacaklar için bugün yaşadığımız çalkantıyı
kısaca dip notuna ihtiyaç duyar. Biz anlıyoruz, çünkü yaşıyoruz, ama kitap
bugünden geleceğe bırakan not olduğuna göre gelecekte okuyacaklar bugünü
bilmesi gereklidir… gelecek baskılarda yaşadığımız kaos ve girdaba dair
ipuçları verilmiş olursa eleştiri hakkımı ortadan kaldırır…
Son söz diye biter birçok yazı ben de yazayım son söz:
Yüreğinize sağlık…
İsmail Cem Özkan
Dionysos’un Çocukları
Tiyatroya adanmış hayatlar
Pınar Çekirge, Yavuz Pak
Opus Yayınları, Haziran 2016
ISBN: 978-605-9245-05-0
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
