30 Mart 2017 Perşembe

Gerçeklik!

Gerçeklik!

Milattan önce, efsanelerin hüküm sürdüğü Anadolu topraklarında her şehrin bir devlet olduğu zamanlarda her devletin kendisine ait bir dili varmış. O dönemde gelecekten haber veren rahipler varmış. Her kesilen kurbanın kanından gelecek ile ilgili bir şeyler söylerlermiş…

Rahipler efendilerin hizmetinde olduğu kadar efendileri de koltuklardan alıp yerine istediklerini getirdikleri bir güce erişirmiş, çünkü gelecekten haber verenler bugüne komuta edebilirler…

Rahiplerin bu gücü karşısında hangi kral, hangi lider durabilir ki, o yüzden liderler rahipleri satın almayı öğrenmişler… Rahiplere hükmeden geleceğe ve yönettiği topluma da hükmedebilir, onları gerek gördüğünde birer silaha dönüştürebilirmiş… Efsaneler o zaman topluma hükmetmeye başlamış. Uydurulan, yaratılan efsaneler ile toplum bir hizaya sokulur olmuş…

Binlerce yıldan fazla efsaneler ya da yaratılan gerçeklikler ile toplumlar yönetilir olmuş. Şehir devletler ortadan kalkmış, imparatorluklar kurulmuş. İmparatorlukların yerini cumhuriyetler almış ama efsanelerin gücü hiç eksik olmamış… Çünkü yaratılan gerçeklik var olan gerçekliğin üstünde hala hüküm sürermiş…

Hırsı olmayan bireyin fiyatı olmaz, o yüzden her bireye bir hırs verin demiş kahinin biri... O zaman ömür boyu sorunsuz koltuğunda oturursun… Bu öğüt kutsalmış, çünkü şehir devletlerde verilen her öğüt sonunda öğüt verene kutsadın beni denirmiş…

Milattan önce toplumdan bugüne bırakılan birçok öğüt destanların, efsanelerin içinde yerini korurken, bugün ki insan sosyal medyada uydurulmuş öğütleri gerçek sanarak paylaşmaya devam edermiş. Çünkü gerçek öğüt ancak gerçekler üzerinde kurgulanabilir…

Rüzgarla yol alıp zorbalığa boyun eğenlerin coğrafyasında bir çok zenginlik bu boyun eğme sırasında yok oldu, zenginlik yerini kısır bir döngüye bıraktı… İktidar mücadelesi ve güç gösterileri binlerce yıldır devam eder ve her güçlü tarihin çöplüğünde elinde kanlı ile yer almıştır.

Tarih bize tek kişinin iradesinin toplumları değiştirdiğini yaratılmış gerçeklik içinde anlatır… Tek kişinin iradesine bağlı her yapı tarikattır... Tarikatlar duruş noktalarına göre gerçeği yeniden yaratır ve inanmanızı ister... Hayat tarikatların penceresinden daha büyüktür, evren sonsuzdur...

Efsanelerin hüküm sürdüğü coğrafyamızda gerçeklik hala yaratılan olarak karşımızda durmaktadır…

Acıları gülüşümüzden bir türlü uzaklaştıramadık...


İsmail Cem Özkan

27 Mart 2017 Pazartesi

Kürselleşme ya da yok olmak…

Kürselleşme ya da yok olmak…

Evimin önünde pazar var, acaba diyorum pazarda ülkeme özgü bir şeyler bulabilir miyim? Küreselleşme pazarımızı da teslim aldı, ülkemiz diye satılan ürünlerin çoğunun tohumu yurt dışından geliyor... Bizim olarak kabul ettiklerimiz, bizim vazgeçilmezlerimiz ise Amerika’nın keşfinden sonra kıtamıza gelen yiyecekler olduğunu çoğumuz bilmemekteyiz.

Dünyanın ufalmasıdır küreselleşme… At sırtında gidilen yerlere aylarca süren yolculukların yerini saatler aldı…

Her değişimin olumlu yanı olduğu gibi olumsuz yanları da vardır, çünkü değişim geçmişin parçalanmasıdır… Yeniden yaratılan sürecin elbette sancılı ve kanlı geçmesi kadar doğan ne olabilir ki?! Hangi değişim kansız gerçekleşti ki?

Kürselleşme yerel olanın yok edilmesidir...

Anadolu toprağından İ.Ö. tarihlerde her şehir kendi dilini konuşur, şehir devletlerden oluşurdu, ne zaman imparatorluklar kuruldu yerel olanlar ağır ağır yok edildi... İmparatorluklar ilk kürselleşme hamlesidir. Sömürge devletlerde gücü elinde bulunduranın dilini öğrenen yerel kültürler ve halklar kendi zenginliğini yok etti... Gerçek yıkım emperyalizm yani kapitalist sistemin kurumu ile gerçekleşti, o tarihe kadar görülmemiş vahşilik ile her şeyi yağmalamaya giriştiler… En önemlisi yerel olanları markalı malları satın almaya zorlanan tüketici yaptı… Sömürge dönemi ile bugün ki emperyalizm arasında en önemli fark üretimin yerini tüketimin almasıdır.

Küreselleşme lojistik kavramını sermaye lehine çözdü...

Daha hızlı ve güçlü bir şekilde sermeyenin yaratmış olduğu ‘embedded’ gerçekler altında eziliyoruz... Yaratılan gerçekler altında gerçekliğimizi kaybediyoruz...

Hepimizin standart kimliği ve IBAN numarası var...

Bütün dünyada elektrik prizlerine standart gelmedi ama kimliklerde standart bir görünüme kavuştular ve belirli bir merkezden verilen kimlik numaraları ile hepimiz şifrelendik. Aynı şekilde tüm banka hesapları tek bir merkezden verilen numaralar ile kodlandı, para transferleri de o koda uygun İBAN numaraları aracılığı ile yapılır hale getirildi. Kürselleşmeyi en çok isteyenler büyük sermayedir ve bunu projelendiren ve uygulatan ise David Rockefeller denen adam olmuştur. Küreselleşme için dünyada renkli devrimleri organize eden ise ülkemizde de birçok projeyi finans eden George Soros olmuştur... Peki, bu iki aile ferdi neden bizleri tek tip hale getirdi? Neden ülkeleri parçalarken kimlikler ve banka kartları tek tipleştirildi? Neden yerel olan yok edildi ve markalar geldi üzerine? Neden bizler birer tüketen canavara dönüştük? Neden yerel olan doğanın hazineleri yağmalandı? Elektrik prizi standart hale getirmeyenler neden bizleri tek tip alışkanlıkları olan varlıklara dönüştürüyor? Bu iki adamın temsil ettiği kesimin rüyasını gerçekleştirmek için neden canı gönülden sol- sağ partiler ülke farkı olmaksızın yarışıyorlar?

Emperyalizm özgün olan, yerel olanı yok ederken, göstermelik kültürleri yaşatalım demek ancak akıl ile alay etmekten başka şey değildir...

Bütün sermaye sahiplerinin yerel işbirlikçiler küreselleşmenin taşeronudur... Küreselleşme olumlu yönü ulus denen salakça ideolojiyi yok etmesidir ama yıkıcı tarafı daha fazladır, çünkü insan olmayı ve insan gibi yaşamayı ortadan kaldırıyor. Hepimizi kulaklarına küpe takılmış entegre tesisinde yaşamaya çalışan ineklere döndürdüler...

Her şeyin borsası yaratıldı, yaratılan borsalar kürselleşmenin kalbidir... Orada satılan, değer biçilen her üründe küresel sermayeye hizmet eden bir maldır... Enerji, sanat, altın, döviz, ... Neyin borsası varsa emek göz ardı edilerek birileri fiyat belirler ve o yaratılan fiyat üzerinden mal alınır ve satılır... Burada üretimden daha çok tüketim karar verir... Mal sonuçta rakamsal olarak ortaya çıkmıştır, artık olup olmamasının pek önemi yoktur... Alınır ve satılır... Hollanda’da çiftçilerin borsasının çökmesi ve lale fiyatları üzerine oynanan oyun tarihte yerini almıştır. sanmayın bir lale borsası bize vurmayacak!...

Tüm dünyada ki medya sermayenin eline geçti, gazeteciler gazete çıkaramaz hale geldi, tüm ajanslar bir sermaye grubunun güdümünde onun sansüründen geçmekte... Eskiden yapılabilen karşılaştırmalı haber analizleri de tarihe karışıyor... Sermeye çıkarına göre yaratılan gerçekler haberi ortadan, gerçekliği sanal birer düş haline döndürdüler...

Küreselleşme, medya üzerinden yaratılan gerçekliğin evrensel olarak dolaşımına olanak sundu ve artık hiç bir gümrük bu yaratılan gerçekliğin önünde bent oluşturamaz hale geldi...

Dünya karanlık dönemi her açıdan yaşıyor...

Yalakalık küresel kültürün vazgeçilmezidir, kim daha fazla yalaka olursa arkadaşının ya da iş arkadaşının üstüne basarak kariyer sahibi olur...

Gücü elinde bulunduran daha fazla kontrol etme hastalığına yakalanır, yeter ki gücü yok olmasın diye her türlü kendisince önlem alır... O yüzden şiddet çoğalır… Siyasi şiddet parlamentoda hayat bulur. Parlamentoya girebilen tüm siyasetçiler temsil ettikleri sermaye grubunun kapı kuludur...

Üretilen tüm teknoloji halk için değil sermaye içindir...

Bütün üniversiteler küreselleşme ile birlikte sermaye için çalışan tekno- parkı konumuna dönüşmüştür...

Küreselleşme, şirketlerin tarihinin ulusların tarihinden daha önemli hale gelmesidir... O yüzden son yıllarda şirket sahibi zenginlerin hayatını konu alan filmler çoğaldı...

Her insanın fiyatı aldığı maaşta bellidir. Dünyanın değişik yerlerinde insanlar maaşları ile fiyatlarını ortaya konmuş iktisadi bir mal konumuna kürselleşme ile hayat bulmuştur. Az maaş alıp halka hizmet artık yoktur, aldığı maaş küresel firmalara hizmettir. Onlarda en düşük ücretli en fazla verim aldığı yerlerdeki insanları kendilerine bağımlı köle yapıyorlar. Köle olan ya da kapı kulu olan ise devletinden önce şirketine gönül bağı ile bağımlı hale gelir ve küreselleşme ile aidiyet duygusu yok olan bireyin her türlü zalimlik karşısında kahkaha atan vicdanı yok olmuş bir canavarı destekleyen kamuoyu rakamına dönüşür... Bugün dünyadaki savaşları macera olarak gören bireylerin artmasının arkasında bu yatar... IŞİD saflarında savaşan Hıristiyan vatandaşları ancak bu vicdan körelmesi ile açıklayabilirsiniz... Avrupa’ya dönen bu katil sürüsü Avrupa’da yapacağı katliamların ya da ülkemizde yapacağı katliamların önlenmez olmasının arkasında en büyük neden vicdanı yok olmuş, aidiyet duygusu ortadan kalkmış sadece para için adam öldüren ve bunu iş olarak görenlerin küresel kültüründen başka bir şey değildir...

Ülkemizde ki referandum küresel sorun hale gelmesi acaba tesadüfi mi?


İsmail Cem Özkan  

23 Mart 2017 Perşembe

Karıncalar – Bir Savaş Vardı

Karıncalar – Bir Savaş Vardı

Dünyanın merkezi neresidir derseniz, canınızın acıdığı yerdir. O yüzden dünyanın merkezi kişiden kişiye değişir, üstelik bilmem kaç milyon mayının döşeli olduğu dünyamızda, savaşların bu kadar çılgınca yaygınlaştığı, ölümlerin sıradanlaştığı zaman diliminde dünyanın merkezi her saniye değişmektedir. Çünkü her an bir yerde savaş nedeni ile ya da savaştan dolayı bir insan ölmektedir ve bu ölümler hiç durmadan yaşanmaktadır.

Barışın bu kadar yok sayıldığı başka zamanlar olmuş mudur bilemiyorum ama kürselleşen dünyamızda ölümlerde küreselleşmiştir. Çünkü çıkarlar küreseldir ve çatışan çıkarların sonucu olarak savaşlar yaşam kalitesi düşen kapitalist ülkelerin vatandaşlarına daha iyi yaşam, burjuvazisine daha lüks yaşam sunmak adına üçüncü dünya ülkeleri birer birer savaş alanına döndürüldü. Barış, Ortadoğu liderlerinin hükmettiği ülkelerde yasaklanması gereken bir kelimedir…

Savaş içine düşmüş ülkelerin insanları bilmedikleri çıkarlar için, kim adına savaştıklarının öneminin kalktığı bir kaosun içinde girdaba kapılmış bir yaprak gibi savrulmaktadır. Gelecek kaygısının yerini yaşama kaygısı aldığı bir ülkenin insanı için ne gelişme, ne uzaydaki yeni keşfedilen gezegenler veya sistemlerinin hiçbir önemi yoktur. Savaşın olduğu yerde yaşayanlar için gökyüzünde kaç milyon yıldızın göz kırptığını düşünecek ve görecek ne gözleri vardır ne de beyinleri. Onları sarmalayan duyguların içinde akıldan yoksun yaşama mücadelesini içgüdülerine dayanarak yapmaktadır.

Boris Vian’ın ‘Karıncalar’ öyküsü ile John Steinbeck’in ‘Bir Savaş Vardı’ romanından Gökhan Aktemur’un uyarladığı bir oyun Karıncalar – Bir Savaş Vardı adı altında sahnelerde yaşam buldu. Mert Turak’ın hayat verdiği oyun savaşın en acımasız yüzünü seyircinin yüzüne tokat gibi vurmaktadır. Karamizah dilinin o keskin imgeleri altında seyirci soğuk bir salonda daha da üşümektedir, çünkü oyunun trajedisi oyuncunun sesinde hayat bulurken, sahnenin dekoru sesin daha keskin olarak seyirciye ulaşmasına olanak sunmaktadır.

Bir gemidedir, yalnızdır. Sevgilisinden uzakta bir bilinmeze doğru gitmektedir. Sevgilisinin adı Jakyln’dir. Ona yazdığı mektup ve günlük… Her anını duygusu ile sevgilinse seslenmektedir. Birde birlikte omuz omuza askerlik yaptığı arkadaşları vardır, onlar sahnede yerlerini almazlar, çünkü oyun bir anlamda günlüğün okunmasıdır. Günlüğü okuyan onları ses tonlarını değiştirerek canlandırır. Omuz omuza askerlik yaptığı iki arkadaşı bize savaşın yaratmış olduğu çirkinlik içinde nasıl bir birleri ile dayanışma içinde oldukları ve ortak kaderlerin getirmiş olduğu seçimsiz koşulları altında birlikte zora karşı direnişine şahitlik ederiz. En kötü koşullar altında insan gülmek ister ve onun için ortam yaratır. Azman ve Çapkın adında iki arkadaşı ile yaşadıkları trajik komiktir. Ölüm onları ayırana kadar ortak düş göreceklerdir, savaşsız ve sevgilileri ile sevdikleri ile birlikte yaşamak… ve esir düşmüş askerlerin arasına katılıp firar etmeye çalışan bir er, esir sayılarak limandan ayrılan gemi, kısa bir süre sonra boş olarak dönmesi. İçinde arkadaşları yoktur, çünkü esirler ile birlikte denizin ortasında vurulup balıklara yem olarak sunulmuştur. Kitle katliamının hiçbir kural tanımadığı bir alandır savaş… Birçok ülkede savaş sırasında işlene suçları suç olmaktan çıkarmıştır. Sahnede yaratılan gerçeklik yaşanan gerçekliğe bir göndermedir, göndermenin ötesindedir aslında…

Savaşın insan üzerine yarattığı tahribatı zaman ilerledikçe daha iyi idrak ederiz, çünkü yaşanan ile kitaplarda anlatılan destanlar arasında büyük fark vardır. Savaşı en iyi tutulan günlükler anlatır, elbette yeniden cümleler yaratılmadığı sürece...

Bu korkunç gelişmelerin içinde bir gün kahramanımıza gizli bir görev verilir, günün ilk ışıkları içinde hareket eden grup bilinmeze doğru cephenin ön tarafına doğru gider… Tanımadığı ama omuz omuza çarpışacağı erler ile birlikte bir jeep’in içinde… Korkulan olur, her yerden ateş açılır ve dumanlar içinde kalır, uçan kollar, ayaklar… Altında kan yağmurunun ve barut kokusunun altında… Kaçmak, uzaklaşmak, sevgilisine kavuşmak… Hayata geçirir, kargaşanın içinde firar eder, özgürlüğe doğru!

Firar eder ama bir mayın tarlası içinde olduğunun farkında bile değildir, en yakın köye ulaşmak için çıktığı yolculuk bir mayının üstüne basması ile son bulur… Bir ses gelir, durur... Ona öğretilen mayının üstündedir ve hareket etmesi patlaması anlamına gelir… Sabit kalacaktır…

“Burada ne kadar kalırım, bilemiyorum. Bildiğim bir şey varsa, artık ben seni bekliyorum!…” diye haykırır, çaresizdir çünkü… kımıldamadan yanında yaşamın akışını izler. Düşman uçağı üzerinden alçaktan uçar, arkadaşı gelir… Ona fasulye filizini verir… Elinde bir filiz ile yaşamı simgeler… Bir de kendisi üzerine doğru çıkan karıncalar… Karıncalar onun her yerini sarar ama o orada yaşama, anına ve geleceğe bakışını ironiler içinde anlatır… yağmur yağar altında ki toprak kayara, ama o mayının üstünde kımıldamadan durmak zorundadır…

Acıya mizah katılmış, kurgulanan gerçeklik sahnede bize ulaştı…

Tek kişilik oyunlar şüphesiz ciddi bir cesaret işi… Her aksilik karşısında tek başınıza olmanız, hızla karar verip durumu kotarmanız, aynı zamanda belirli bir uyumu ve tempoyu tek başınıza oyun boyunca kontrol etmeniz şüphesiz gerekli… Üstelik sahnede yalnızlığınız karşısında çok fazla sığınacak bir yeriniz de yoktur… Sadece kendi aklınız ve yüreğiniz vardır… Turak’ın oyun boyunca yakaladığı ve başarıyla sürdürdüğü temposu metnin hızının ve geriliminin altında kalmayarak, seyirciyi de ayakta tutan bir serüvene dönüşüyor…

Sahne tasarımı, kullanılan müzik, ışık Mert Turak’ın başarısına büyük katkıları olmuş… Sahnede ki performansı, anlatılmak istenen mesajı iyi benimsemiş ve sahneden onu seyirciye ulaştırması açısından çok başarılı buldu. Video görüntüleri kullanılmış olsaydı daha da vurucu olur diye düşünüyorum, çünkü arkaya yansıya ışık ve tek görüntü çıkarma gemisi, sahil sadece söz ile anlatımda kalmış. Günümüzde bir çok teknik iç içe kullanılıyor, görsel efektler ile video görüntüsü zaman zaman arka perdeye zaman zaman öne kurulacak saydam bir perdeye yansıtılabilinirdi diye içimden geçirdim… Işık tasarım ve hayat veren gerçekten işini iyi yaptığını bu oyun sırasında gördüm, gerekli olan yerlere ışık verdi, sadece çatışma sahnesinde ışık özellikle yandan gelen led ışık benim gibi salonun köşesinde oturanın tam gözüne dokunması anlık olarak oyundan uzaklaştırdı beni… Ama her şeye rağmen başarılı bir ekip işi olarak karşımızda duruyor... Sahnede yaşananları ayakta alkışlayarak selam gönderdim tüm emeği geçenlere…

Oyundan bana kalan duygu, belki de yıllardır televizyonda haberlerde izlediğimiz, gazetede okuduğumuz “kahraman” askerlerin bizde yarattığı masalımsı etkisini sorgulamak ve “kahraman” olmak ya da “yaşamak” arasında seçme şansı verilse, bir askerin yapacağı seçimi, ikilemleri ve kendi içindeki savaşı görmemiz için uyarlanmıştır bu oyun.

Bu oyunu izleyin, savaşın insanoğluna neler yapabileceğini görmek ve anlamak için...

İsmail Cem Özkan


Karıncalar – Bir Savaş Vardı
Yazan: Borıs Vıan – John Steinbeck
Çeviren: Işıl Yüce – Ülkü Tamer
Yöneten: Ergun Üğlü
Uyarlayan: Gökhan Aktemur
Dramaturgi: Gökhan Aktemur
Oyuncu: Mert Turak
Sahne Tasarımı: Eylül Gürcan
Kostüm Tasarımı: Eylül Gürcan
Işık Tasarım: Mahmut Özdemir
Müzik: Tolga Çebi
Efekt: Erhan Aşar
Yönetmen Yardımcısı: Nazif Uğur Tan – Gözde İpek Köse – Gökhan Aktemur

22 Mart 2017 Çarşamba

Gündem değişirken…

Gündem değişirken…


Gündem değişirken neyi yazacağımızı ya da yazmayacağımızı hesaplar olduk, çünkü hem gündemin dışında hem de gündem yapıcılara hizmet etme korkusu var. Gündemi yapanlar belirli siyasi çıkarlar amaçlı algılar ile oynarlar, gerçek yaşanan gündemin dışında yaratılmış bir gündem vardır. Yaratılmış gündemler ise halkın iyiliğini düşünmez daha çok küçük bir çıkar grubunun daha fazla baskı yapma özgürlüğü hakkı içindir…

Ülkemizde özgürlükler her daim negatif anlamda gelişmiştir, tırnak ile kazılarak elde delen özgürlükler ise yaratılan gündemler içinde yok olmuştur. Şu anda ortaçağ da yaşayan bir insandan daha az özgürlüğe sahip konumundayız. Onlara göre daha fazla seyahat etme hakkına sahibiz ama seyahatlerimizde tamamı ile birilerin istediği gibi tüketim üzerinedir, o yüzden son yüzyıl içinde gerçek anlamda seyyah çıkmamış ama bol bol istihbaratçı ve bize sunulan bir seyyah öyküleri içinde önyargılarımızın oluşumuna katkı ya da güçlendirme adına yapılmıştır.

Ölüm her yerde insanları teslim alırken, özgürlükten, yaşamdan, doğadan yana olanların mücadeleleri her daim bize anarşist ve terörist kavramları ile birlikte sunulmuştur. Marjinal olmak demek küreselleşmeye karşı gelmek anlamında kullanılmıştır. Kürselleşme her daim bize daha fazla özgürlük alanı açacağı olarak sunulurken geçmişte yaşayan bireylerden daha az özgür ve birey hakkına sahip olduk.

Seyahat özgürlüğü sadece paranın el değiştirmesi olarak algılanmış ve yapılan tüm geziler birer hiçbir zaman bakılmayacak fotoğraf albümü olarak önümüze gelmiştir. Hem gidilen yer hem de gidenin daha fazla tükettiği, geleneksel olanın yok edilerek ne olduğu belli olmayan bir küresel kültürün parçalayıcı özelliği ile karşılaştık. Şu anda dünyanın hangi büyük şehrine giderseniz gidin bir birine benzer reklam panoları ve alışveriş merkezlerinde aynı logolar ile karşılaşırsınız. İşte küreselleşme denen garip durum budur.

Komşular ile sıfır sorun için iktidara gelenler uzak komşularımız ile de sorunlu hale geldik... Nereden nereye diye bakarken ne kadar gerilere doğru düştüğümüzü, gündemimiz daha fazla özgürlük derken daha fazla özgürlükten beklentiler farklılıklar ortaya çıktı, çünkü iktidarı elinde bulunduranın özgürlüğü artarken ülkede yaşayanların özgürlükleri bir bir yok oldu.

Yıllar yılı acaba diyorum, dünyayı cahil liderler danışmanları aracılığı ile iktidar koltuğuna mı oturtuldular, bizler liderler ile kavga ederken aslında tüm sorumlular üzerilerinde ki örtü sayesinde parayı verenin çıkarına uygun mu yönlendirdiler bizleri? Kennedy suikastı ve sonrası gelen tüm dünya liderlerinin arkasında danışmanları bir çıkar kesimini temsil ettikleri ve emekli olunca lobi firması kurdukları düşünülürse... Parayı verene hizmette sınır olmayan yerde ne gerçekler ne de insanlık onuru söz konusu olur...

Demokrasinin olmazsa olmazı olarak gösterilen seçim sandıklarına hangi eğilimlerin girdiği ortada olmasına rağmen neyin çıkacağı konusu bu sistem altında her daim kuşkuları içinde barındırmıştır. Seçim sandıkları sihirbazların kutuları gibidir, giren kayboluyor, yerine başka şey çıkıyor...

Rezil insanları rezil etmek için boşuna uğraşmayın, onlar rezil olmazlar...

Fransız devrimini yapanlar henüz kapitalizm başlangıcındayken öngörüleri ve tespitleri bugüne de ışık tutmaktadır, çünkü onların başlangıçtaki tutumları katlanarak bugüne ulaşmıştır. Onlar; "Bugüne kadar imparatorluk, krallık veya parlamentarizm tarafından bize dayatılmış olan birlik akılsız, keyfi veya zahmetli bir merkeziyetçilikten başka bir şey değildir.
Paris’in istediği siyasal birlik, tüm yerel inisiyatiflerin gönüllü birliğiyle tüm bireysel enerjilerin mutluluk, özgürlük ve güvenlik gibi ortak amaçları göz önünde bulundurarak kendiliğinden ve özgür bir biçimde bir araya gelmesidir." 19 Nisan 1871, Paris Komünü

Paris kelimesini kaldırın biz olarak okuyun, bugün de bizim istemlerimiz ile örtüştüğünü görüyorsunuz. Yüz küsur yıldır istemlerimiz aynı kalmasını nasıl açıklayabiliriz? Kazanımlarımızı liberal ekonomi ile ulus devletini yok etmesi arasında ilişkiyi göz ardı etmememiz gereklidir, çünkü liberalizm bugün yaşadığımız tüm sorunların temelini oluşturan bir duruştan başka şey değildir.

İnsanlar duymak istediklerini duymak için toplantılara katılıyor... Panelistler de katılımcıları kırmıyor ve onların duymak istediklerini söylüyorlar... Toplantı sonucu aydınlanıp çıkan insanlar kafalarında var olan doğru ya da gerçeğin vermiş olduğu huzur ile kendilerine kanıt sunan orada sergilenen kitapları alıyorlar... Bu şekilde resmi gerçek yaygınlaşmış oluyor... Yalan, resmi ya da gayrı resmi olarak tüm toplumlarda yaratılan gerçek olarak varlığını doğru olarak sürdürüyor… Mikrofondan çıkan sesler gülük hayatımızı belirlemeye devam ediyor…

Kuş sesleri kaplamalı ülkemi, mikrofondan çıkan sesler değil...


İsmail Cem Özkan

18 Mart 2017 Cumartesi

Yeraltından notlar

Yeraltından notlar

St. Petersburg şehrini kenar mahallesinde bir oda, oda bodrum katındadır, miras olarak kalmış bir küçük yaşam alanı. Orada içimizden her hangi biri oturmaktadır. Memurluk yaparken yaşamın tek düzeyli akışından sıkılan biri yakın akrabasının ölmesi üzerine aldığı miras ile hemen memurluktan istifa edip bu köhne bodrum katına gelmiştir. Sıkıldığı tek tip yaşamdan başka bir tek tip yaşama düşmüştür, o düşüşün getirmiş olduğu yıkıntı ve kendisi ile hesaplaşmasını yeraltında ki bu odadan bizim ile yapmaktadır.

Gerçek dünyadan kendini soyutlamış veya buna zorunlu kalmış bir kişinin iç çatışmalarını ve hezeyanlarını ana eksen olarak işlendiği bir oyun var sahnede. Kırmızı bir bez parçası yüzüne örtük, bir masa, masanın üzerinde birkaç kitap, mum… Nemli, soğuk ve karanlık… kölesi olan yanında çalışan bir aile… aile çok fakir ve açtır. Zorunludur onun yanında bulunmaya… o ise para ile yönetmektedir o aileyi… Bencildir, istekleri bitmez… şaşalı ve güzel yaşam hayali içindedir… huysuzdur.. hayal dünyası içindedir… aynı şekilde de tembeldir… kendisini bu odaya öteleyen topluma da öfkelidir. Öfkesi sesinin içinde saklıdır. Her an öfkeli cümlelerini yüksek ses ile salonda bulunan seyirciye ulaştırmaktadır. İlişki kurmak için ayağa kalktığında kendine olan güvensizliği onun ayağına çelme takmaktadır.

Trajik komiktir ama trajedisi daha ağır basan karamizah eseridir. Sözler salonda uçar, her biri bir yaşanabilecek şeyi anlatır ama seyircinin beyninin içinde bu kelimeler cümleye dönüşürken sarsar. Sarsmasın etkisini artıracak olan sahnede ki performanstır. Murat Çıdamlı muhteşem performans göstermektedir. Kendinse verilen rolü yaşamaktadır bir anlamda… Onun oyunculuğunu öne çıkaran sahnedeki diğer oyunculardır ama hepsinin oyunculuğunu bir anlamda özellikle ilk bölümde düşüren ise ışık ve sahne arkasında ki renk seçimidir. Işık yeteri kadar ve canlılıkta değildir. Oyuncu hareket halindedir ama salonun her yeri homojen ışık altında olduğunda ne kadar iyi performans gösterse de o mimiklere insan hemen yoğunlaşamıyor, kopuyor. Oyuncunun mimiklerini, hareketlerini abartacak şekilde gölgelerin oluşması gerekli, çünkü oyunun kurgusu ve sahneye uyarlanışı mantığında abartı, psikolojik çözümleme, kişinin kendisi ile çatışması, seyirciye dönerek yaptığı iç konuşmaları ve yeniden oyunun içine dahil olması… bu geçişleri ortaya koyacak olan renkler ve ışıktır… bu esas yönlendiricisi ışık oyunları ev sahnedeki renklerdir… Çünkü oyunun başında vurgulanan kırımızı örtü, ki yüze örtülmüştür ve mum… “ışık yoksa hayatta yoktur” vurgusu… Ama oyun genelinde özellikle ilk bölümde ışık daha çok üzerine düşünülmesi gerekendir… İkinci bölüm daha akıcı ve hızlı bir şekilde seyirciye ulaşmasında ki başarıyı ışık ve renk seçiminin başarısını gösterir…

İroni mizahın olmazsa olmazları arasındadır, üstelik bu sahnede yaşam buluyorsa. Kuklalar ve sahneye uyarlamasını çok başarılı buldum. Özellikle karakterlerin abartılmış halleri orada olması muhteşem dedim… Suat Karausta özellikle kukla ile olan sahnelerinde seyirciye direkt ulaşma imkanına kavuşur ve oyunculuğunu ve ses kullanımını gösterir. Berk Baykurt ise yüksek rütbeli subay canlandırdığı sahnede kendisini gerçek anlamda mimikleri ile ortaya koyar…

Yeraltı Adamı" olarak tanınan karakterin itirafları, serzenişleri, hakaretleri, hayıflanmaları kısaca iç dünyası üzerine bir monologdur. Çevresindeki insanlardan tiksinen, nefretle insanları anan, insanları belki de hiç sevmemiş gibi görünen kapalı bir karakterin fazlasıyla açık ifadeleridir. İkinci bölümde ise Yeraltı Adamı'nın yeraltından bir anlık çıkışı ve daha önceden arkadaşı olduğu anlaşılan kişilerle bir hesap görmeye çabalamasını izleriz. Kerhane sahnesinde kahramanımız kendisini olduğundan farklı gördüğünü ve çevresine umut dağıttığına şahitlik ederiz… Köyden gelmiş ve ailesi kızlarını satmak ile itham eden Liza (Aslı Artuk Şener) yüzü ve hareketleri ile bize orada yaşanmışlığı olduğu gibi verirken aynı zamanda Murat Çıdamlı’nın performansını yukarıya taşır. Onların oyunculuğunu ve yukarıda da renk ve ışık konusunda da değindiğim bütünlüğü görürüz. Koltuk rengi turuncudur, sıcak bir renk. Ki soğuk ülkelerin duvarları sıcak renklerin seçilmesi tesadüfi değildir. Arka duvara kırmızı rengin değişerek sahneyi daha da ısıtmaktadır. Işık burada oyuncuyu takip eder… En başarılı an olarak bu sahneyi görmekteyim… Keşke ilk bölümde de bu başarılı şekilde olsaydı diye içimden geçirdim, çünkü ilk bölümün ağır ve seyirci olarak beni oyunun içine almamasının temelinde bu bütünlüğün olmaması olarak düşündüm… Petek Ocakçı burada pasif bir roldedir ama o pasiflik salonda bulunan oyuncuların mimiklerinin abartılı şekilde algılanmasına da katkı sunar. Salona girip çıkması ve soğuk yüz ifadesi muhteşemdir…

Elbette başka bir sahnede yeniden seyirciye ulaşması oyunun provalarının ve sürekli sahnelendiği salon ölçeklerinden farklı olması bu ışık olayını etkilemiştir. Ben turnede olan bir oyunu gördüm, mutlaka prova yaptıkları yerde daha farklıdır diye düşünüyorum. Oyunda emeği geçen bütün çalışanlara teşekkür ederim… Onlar sayesinde tiyatroya yakışan seyirlik bir oyun seyrettim… Salondan çıktığımda başlangıçta yüze kapanan kırmızı örtünün anlamını çözmüş oldum…

İsmail Cem Özkan



Yeraltından Notlar
Yazan : Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Çeviren : Ergin Altay
Oyunlaştıran : Erdinç Doğan
Yöneten : Erdinç Doğan
Oyuncular: Murat Çidamlı, Suat Karausta, Aslı Artuk Şener, Berk Baykut, Petek Ocakçı
Dekor Tasarımı: Kerem Çetinel
Kostüm Tasarımı: Çevren Sarayoğlu
Işık Tasarımı: Osman Uzgören
Müzik: Onur Yüce
Koreograf: Burçak Işımer
Dramaturg: Şaziye Dağyapan
Yönetmen Yardımcısı: Hicran Yavuz
Kukla Tasarım-Üretim: Ayten Öğütçü
Asistan: Nazife Oğlakçıoğlu
Sahne Amiri: Mustafa Yazar
Kondüvit: Evren Tuncer
Işık Kumanda: Hasan Kılıç
Suflöz: Gözde Yıldız Gözüaçık
Dekor Sorumlusu: Ender Ünver
Aksesuar Sorumlusu: Ersin Çelik
Kadın Terzi: Zübeyde Öncel
Erkek Terzi: Ali Rıza Bektaş
Peruka: Yaşar Atik

17 Mart 2017 Cuma

Coriolanus

Coriolanus

Roma dönemidir, imparatorluk artık cumhuriyet ile idare edilmektedir. Değişimin olduğu yıllarda Borissia ile savaşmaktalar. Sürekli bir savaştır, beş defa cephede karşılaşmışlar ve Romalıların galibiyeti ile sonlanmıştır.

Kıtlık savaştan dolayı Roma’da yaşanmaktadır, soyluların depolarında buğday olduğu söylentisi üzerine halk isyandadır. Bu isyanda hedefteki kişi Caius Martius olarak öne çıkmaktadır. Soyluları temsil etmektedir ve cumhuriyetin fikrine henüz uyum sağlayamamıştır. Halkı küçümsemekte ve soyluların her şeyi kontrol etmesini ve onur mücadelesini ancak soylular tarafından gerçekleştireceğine inanmaktadır. Cephede başarılı olmuş ve her savaştan bir yara izi ile dönmüştür. Babasından daha yakın gördüğü kişi her zaman yanında yer almaktadır. Menenius Agrıppa bir anlamda Martius’un vicdanın sesidir. Halkın temsilcileri Brütüs ve Sicinius bir anlamda halkın sesi gibi gözükmelerine rağmen yeni rejimin görünmez idarecileridir, ince siyaset ile savaş meydanında galip gelenleri senatoda yenecek kadar ince siyaset yollarına hakimdir.

Bu tartışmaların ortasında düşman yeniden Tullus Aufidius komutasında saldırmıştır. İki düşman yeniden savaş meydanında karşılaşacak ve bir anlamda düşmanlık kan davasına dönmüştür. Savaş meydanında iki komutan bir biri ile kavgaya tutuşur ve kavgayı Martius kazanır ve yeni bir unvan ile onura edilir. Coriolanus olarak anılacaktır. Roma’ya dönüşü muhteşemdir, şölenler ile karşılanır ve Konsül olmaya aday gösterilir. Ama yeni rejimin kuralları gereği halkında onayını almak zorundadır ama halktan kendisini üstün gören biri halkın konuştuğu dil ile konuşma yerine her şeye hakim, onurlu, kibirli olarak onlardan onay almayı kendisine yediremez ama artık kural kuraldır ve halk ile yaralarını gösterebileceği kıyafet içinde karşılarına çıkar. Onaylarını alır ama ona aldığının hemen arkasında Brütüs ve Sicinius halka para dağıtarak görüşlerini değiştirmelerini ister ve halk onlardan aldığı paranın karşılığını verecektir, çünkü roma para üzerinedir, ne kahramanlık ne de onur… Her şeyi belirleyen çıkarlardır…

Halk ayaklanmıştır. Bu komplonun farkındadır ama artık sinirlerine hakim olamaz ve kendi doğrularını savunur… Bu var olan demokrasi anlayışının dışlanmasıdır. Bunu fırsata döndüren Brütüs ve Sicinius Roma Cumhuriyeti'ne ve onun hukukuna ihanet etmek olduğunu iddia ederler ve onun sürgüne gönderilmesini önerirler. Ve kabul görür…

Roma'dan sürgüne gönderilen Coriolanus kan davasına dönen düşmanın başkentine giderek orada Aufıdıus'la görüşür. Eğer kendine ordusunun komutanlığı verirlerse Roma'ya karşı bir askeri galibiyet sağlayabileceğine onları inandırır. Ve Roma'ya karşı bir hücum için Coriolanus emrine ordu verirler.

Romalılar buna paniğe kapılırlar. Menenius ve sonra Cominius'u Coriolanus'a göndererek ondan Roma'dan öç alma hevesinden vazgeçmesini isterler ama Coriolanus'u ikna edemezler. Sonunda yanında Coriolanus'un karısı, çocuğu ve bir diğer Romalı hanımla birlikte Coriolanus'un annesi Volumnia'yı oğlu ile görüşmeye yollarlar. Annesi Volumnia oğlu Coriolanus'u Roma’yı zapt edip talan etme fikrinden vazgeçirir.

Coriolanus bunun üzerine Roma’ya gider ve orada bir barış anlaşması ile geri döner. Aufidius bundan hiç memnun olmamıştır. Kendisinin geri plana itildiği hatta paralı asker muamelesi gösterdiğini düşüncesi içinde Coriolanus’ın öldürülmesi gerektiğini kendi ordusuna açıklayarak onu bir komplo sonucu öldürür…

İki bölümden oluşan tiyatro yeniden Malcolm Keith Kay tarafından yorumlanmıştır. Bu yukarıda konusunu okuduğunuz oyun tarihin en kritik dönemlerinde sahneye uyarlanmış ve her sahneye uyarlandığı dönemlerde değişik tepkiler ile karşılaşmış. Hatta Shakespeare’in ender yasaklanan eserlerinden biri olmuştur. İçinde taşıdığı mesajlar ve vurucu cümleler iktidarı her zaman rahatsız etmiştir. Oyunun vurucu noktaları klasik Shakespeare tiratları içinde birbirinden vurucu cümleler ile seyirciye ulaşmaktadır.

Tiyatro ile sinema arasında en büyük farklardan biri tiyatro sahnede canlı izlenirken onu göz ve kulak ile izlenmesidir. Duygu organlarımız ile sahnedeki sanatçıya sadece dokunma duyusu olan ellerimiz dışında her organımız ile dokunuruz. Göz ile izlediğimiz kadar kulağımız ile de izleriz sahnede ki oyuncuyu ve onun mimiklerini, ses iniş ve çıkışlarını. O sayede oyuncu da seyirciye dokunur. Arasında bir aracı yoktur. Yapay olan dijital olan her hangi bir unsur seyirciyi sahneden koparır… Son yıllarda bir çok tiyatro eserinde mikrofon kullanılmaktadır. Mikrofon, oyuncunun sesini sahnede müzik ve efektlerin üstüne çıkararak sesin daha net en arkadaki koltuğa ulaşmasını sağlar. İzlediğimiz oyunda da yönetmen Kay mikrofonu birden fazla oyuncuda kullanmıştır. Sahne düzenlemesi modern anlayışın ve teknolojinin sahneye uyarlaması olarak gördüm, ince siyah bir perde ve onun üzerine yansıtılan video görüntüsü oyunu daha da vurucu ve görsel yapmıştır. Her sahne değişimi içinde perde aşağıya iner ve sahnenin konusuna uygun video görüntüsü perdeye yansır. Muhteşem bir görsellik içinde video efektleri ve ses efekti bu anlayışına uygun uygulanır ama sahnede oyuncu doğal sesi ile olduğunda yüksek sesten birden düşük sese dönüş arasında geçiş yumuşak değildir. Yüksek ses volümden düşük sese... Birden şehir karmaşasından sesiz odaya girmek kadar etkili bir ortam yaratıyor… birinci perdede savaş alanı ve kılıç, kalkan ile canlandırılan bölümde video perdeye savaş olarak yansıtılıp perdenin arkasında oyuncuların doğal sesi ile savaş canlandırılmış olsaydı bana göre daha vurucu olur gibi geldi, ama onun yerine yönetmen savaşı sahnede gerçekleştirmiştir… mikrofon oyuncunun ağzının yakındadır ve sesi hoparlörden gelmektedir. Kulağım ile izlerken kim konuşuyor, kim tepki veriyor diye ara ara düşündüm… Çünkü konuşan sahnenin ortasında ama ses sağdan (bana göre) gelmektedir. Yine birçok bölümde bir oyuncuda mikrofon varken diğerlerinde yoktur… Güçlü ses ile doğal sesin etkisi ya da etkisizliği… Gereğinden fazla yüksek ses tonunda olan efektler… görüntü ile oyuncuların sesleri düşünülerek daha kulağa yakın efekt sesi olabilirdi… Salonda gürültü olsa onu bastırmak için sesi yükselttiler diye düşünürüm ama salon oyunu daha iyi kavrayabilmek için seyircinin sahneye odaklandığını gördüm, gerçi bir bölüm cep telefonundan mesaj yazma derdinde olmasını artık yadırgamıyorum…

Daha fazla uzatmadan kısaca diğer noktalarda değineyim, oyuncular kendilerine verilen görevi en iyi şekilde yerine getirmiş ve benim dikkatimi çeken Cengiz Daner’in oyunculuğu… bana göre Tolga Evren kadar başarılıdır… Tolga Evren zor işi başarılı bir şekilde yerine getirirken mikrofondan çıkan ses onun mimiklerini ve oyunculuğunu gölgelemiştir… ışık sahneyi bir çok noktada oyuncuyu izlemek yerine yerinde sabit kalmış gibi geldi, daha hareketli bir ışık oyunu daha da akıcı hale getirebilir diye içimden geçirdim… Sahne düzenlemesi oyunun ruhunu yakalamış ve sanırım yönetmenin istediğini vermiş olarak algıladım…

Vakti olanların mutlaka izlemesi gereken oyun olarak düşünüyorum, küreselleşen dünyamızın bir nimeti yabancı kültürde yetişmiş yönetmenlerin ülkemizde bize sahneye oyun taşımalarıdır… o olanağı kendi ülkemizde ve şehrimizde görmek beni mutlu etti… yeni teknoloji ve sahnenin uyarlanması için hem oyuncular hem de yönetmen adayları için yeni perspektifler sunmaktadır… Umarım daha güzel ve daha farklı oyunlar ile sahnelerimiz perdelerini bize açarlar…

İsmail Cem Özkan


Yazar: William Shakespeare
Çevirmen: Özdemir Nutku
Yönetmen: Malcolm Keith Kay
Koreografi: Tamer Serkan Subaşı
Müzik Direktörü: Çağrı Beklen
Yönetmen Yardımcısı: Zafer Algöz, Tolga Evren
Dekor Tasarımı: Behlüldane Tor
Giysi Tasarımı: Medine Yavuz Almaç
Işık Tasarımı: Önder Arık
Dramaturg: Yeşim Gökçe
Yönetmen Asistanı: Gülcan Zebek Kay
Oyuncular:  Tolga Evren, Deniz Ulaş Tansel Öngel, Fatih Dokgöz, Ece Okay, Eylem Yıldız, Özgür Yalım, Cengiz Daner, Salih Dündar Müftüoğlu, Deniz Akel, Duygu Sarışın, Ceren Bekdemir, Kutay Şahin, Diren Coşkun, Tamer Serkan Subaşı, Can Albayrak, Burak Öner, Erdem Sazak, Yeğya Akgün, Dinçer Simsar, Kadir Çelik, Mukaddes Kurmuş, Müzeyyen Durgun, Tuğçe Tanıl, Çağla Buldak, Ferhat Akgün, Onur Kurşun, Gökçe Aktaş, Hakan Dülger, Yıltan Kahraman, Ergün Metin, Ozan Yılmaz, Emin Ayanoğlu, Şenol Yaz, Gökhan Yıldırım, Name Önal
Asistanlar: Duygu Sarışın, Name Önal
Kostüm Asistanı: Dila Bayrak
Sahne Amiri: Zülfinaz Doğan Eşitmez
Kondüvit: Hasret Çoşkuner
Işık Kumanda: Serdar Yaman
Suflöz: Şeyda Pektok
Film: Bahadır Abşin
Slaytlar: Metin Kurşova
Projeksiyon: Berivan Yurtsever

15 Mart 2017 Çarşamba

Gösterilen ile gerçek çok farklı

Gösterilen ile gerçek çok farklı

Çocukluğumda bize Amerikalılar aptal derlerdi, öyle öğretirlerdi, sonra bize dağıtılan süt tozlarını görünce ve içmeye başlayınca çocuk aklıma geldi, madem aptallar ve neden bize süt tozu dağıtırlar, çünkü o dönemde her yerde inekler vardı ve sütü zaten doğal olarak içiyorduk... Demek ki onları aptal yapanlar bizi de tecrübelerine dayanarak aptallaştırıyorlardı...

Sonra siyah beyaz tek kanal çıktı elektrikler ile birlikte... Her eve televizyon giriyordu, üstelik bir kaç saat yayın yapan televizyon kanalı. O tarihte bilmezdim Amerikalılar renkli televizyon kullanıyorlar ve birden fazla kanalları vardı... Onları aptal yapanlar içinde bir de aptal kutusu olarak sunulan tv vardı ki, aptal kutusu diyenler ilk önce evlerine aldılar... Burnu akan çocuk görüntüsü eşliğinde doğu görüntüleri yayınlandı, bizim gerçekliğimiz dedik, burnumuz akarken...

Amerikalılar aptal derlerdi ama Amerikalıların yaşam kalitesi ile bizim yaşam kalitemiz arasında uçurum vardı... Okyanus olduğu kesindi ve bizler hiç bir zaman balina nedir bilmezdik, uçakları da arada sırada gökyüzüne iz bırakarak giden araç olarak bilirdik... Ne uçağı yakından görmüştüm ne de denizi...

Amerikalıların Türkçe konuştuğunu düşünürdüm her kovboy filmine bakarken... Çünkü o güne kadar İngilizce tek kelime duymamıştım... Kötü Türkçe konuşanları ise köyümüzün yanında kurulan çadırlarda yaşayan çingeneler...

Benim için yabancı Çingeneydi ama yıllar içinde öğrendim meğer bizler çok kültürlü bir coğrafyanın çocuklarıymışız... Bizim köyde Yahudi yaşarmış, Ermeni, Rum... Neden sonra öğrendim, meğer ülkenin ötekisi bizlermişiz, ama Amerikalıları hep aptal bilirdim o tarihte...

Bize öyle öğretmişlerdi, bizde öğretileni ezberden tekrarlardık...

Yıllar geçti, zaman döndü, coğrafya değişti, köy oldu şehrin bir mahallesi, bizler hala Amerikalıları aptal kendimizi dünyanın merkezinde ve bizim sorunumuz dünyanın sorunu olarak bakmaya devam ediyoruz. Elimde portakal suyunu sıkarken portakal ile Hollanda arasında bağlantının bir soyadı olduğunu bilmeden...

Neyse efendim Amerikalıları hala aptal olarak görmeye çalışıyoruz ya, kendi köylü kurnazlığımız ile yalanımızın üstünü örtüyoruz…


İsmail Cem Özkan