22 Ağustos 2017 Salı

Yerel yönetimler!

Yerel yönetimler!

Yerel yönetimler hakkında bugüne kadar çok değişik görüşler ortaya sürülmüş ve birçoğu da denenmiştir. Yaşadığımız çağın ruhu içinde yerel yönetimlerin birincil görevi gelmekte olan tehlikelere karşı o yörede yaşayanları korumak ve önceden beklenen göre önlem almaktır. Yaşanan her felaketten ders çıkarıp bir daha benzeri yaşanmaması için felaketin olduğu alan ve benzeri yerler için önlem bilim insanların desteği ile ortaya konup uygulanmasıdır.

Dünyanın en iyi yaşanan şehirleri araştırılırken uygulanan kriterler yerel yönetimlerin aslında nasıl olması gerektiğine sunulmuş cevaplardan biridir. Fakat bizim sol açıdan baktığımızda solun yerel yönetimler konusunda zengin bir tecrübesi olmasına rağmen ama ‘o tecrübe hiç yaşanmamış gibi davranılarak’ muhafazakar sağ politikacıların ve yerel yöneticilerin uyguladığı yöntemlerden pek farklı iş yapmadıklarına şahitlik etmekteyiz.

Ülkemiz açısından yerel yönetimlere baktığımızda elimizde tutabileceğimiz birkaç örnek mevcuttur, Ankara’da Karayalçın’ın Sovyet yerel yönetimlerinden örnek aldığı ve kötü kopyası şehirleşme örneği ki başarılı olamamıştır. İzmir Gültepe’deki kendi inisiyatifi ile zamanın koşullarına göre doğru tavır geliştiren Aydın Erten, Fatsa Belediye Başkanı Fikri Sönmez var olan çizgilerin dışında yer alan politikalar geliştirmeye çalışmıştır. Bugün Ovacık belediye Başkanı öne çıkmasına rağmen gerçek anlamda belediyecilik hizmeti sunduğunu söylemek abartılı olsa gerek. Elbette her örnek bizim birikimizdir ve her birikimden ders çıkarılması gereklidir.

Yerel yönetimler konusunda ülkemizde tek çizgi hakimdir, yönetimde yer alan partilerin tercihleri o yerel yönetimlerden daha fazla kimlerin yararlanacağı konusunda küçük ayrımlar söz konusudur, onun dışında tüm partiler sağ sol ayrımı yapmadan bir birinin kötü kopyasıdır. Rant yaratmak, projeler ile sorunların üstünü kapatmak ya da ertelemek dışında geliştirmiş oldukları uzun vadeli bir politikaları yoktur. Belediyeler kaldırım söküp takmaktan, seçim öncesi yapılmayan yolların yapılması ve var olanların üzerine cila sürülmesi dışında gerçek anlamda bir hizmet yapamadıkları gözlemlenmektedir. Belediyeler yerel kültüre katkı amaçlı ortaya çıkarmış olduğu politikalar yandaş yazarların desteklenmesi ve kurumların sunmuş olduğu projeler katkı sunmaktan öte bir işlevleri olmamıştır.  

Yerel yönetimlerden ülke yönetimine sıçrayan bir parti gerçekliği ile karşı karşıyayız. AKP yerelden elde etmiş oldukları tecrübelerini genele uygulamak için eline geçen her türlü olanağı kullanmaktan çekinmemiştir. AKP’yi iktidara taşıyan; ortaya koymuş oldukları hedefleri ve o hedefler yönünde taviz vermeyen duruşlarıdır. Hatta kendi hedeflerine liberal aydınları gerektiğinde faşist hareketleri, gerektiğinde etnik kimliği ve gerektiğinde karşı gibi gözüken siyasi oluşumları da “özgürlk” kavramı içinde kullanmaktan çekinmemiştir.

AKP dinsel ibadet özgürlüğü söylemi içinde aslında kendi inanç ve yaşam tarzını toplumun geneline dayatmış ve kabul ettirmiştir. AKP dini ibadet özgürlüğünü savunmamış, aksine sadece kendi düşüncesine yakın insanların ibadet özgülüğünü “başörtüsüne özgürlük” adı altında savunmuş ve amacına ulaşmıştır. İbadet özgürlüğü içinde Alevilerin ibadet özgürlüğü de yer almasına rağmen AİHM kararları olmasına rağmen bugüne kadar ret etmiş ya da görmezden gelmiştir.

AKP ılımlı İslam profiline uygun olarak 12 Eylül sonrası ülkemize verilen yükümlülüğü olduğu gibi kabul etmiş ve o amaç ve hedefler yönünde politikalara açık olduğunu ve gerçekleştireceğini beyan etmekle kalmamış, uygulamıştır. AKP, liberal ekonominin açılımı olan özelleştirmeyi katı bir şekilde ANAP’dan aldığı bayrağı ileriye taşımıştır. AKP bir anlamda ANAP’ın ve dolayısı ile 12 Eylül siyasetin var olan uzantısı olmayı hiçbir koşulda ret etmemiştir.

AKP yerel yönetimlerde rant politikasını içselleştirmiş ve TOKİ eli ile şehirler şantiye alanına dönderilmiş, gecekondu mahalleri varoşlar haline döndükten sonra oraları kendi siyasi hedefleri yönünde dönüşüm için cami ve imam hatiplerin çoğalması için yatırıma açık hale getirmiştir. Elbette bu yeni rant alanları şehirleşme kuralları dahilinde değil, yerelde çıkarlar gözetilerek dar sokakların hakim olduğu balkonların birbirine baktığı sokak baskısının hakim olacağı bir yapılanmaya doğru adım atmış ama bu yaşanan deprem gerçeği ila başka boyuta sıçramıştır. AKP buradan aldığı ders var olanın yıkılıp depreme dayanıklı binaların inşaatı. İnşaat ülkenin ilerlemesinin motoru haline getirilmiş, sanayileşmek ve endüstri ihracatın bir ilgi alanı olmasını ortaya çıkarmıştır. Ucuz elde edilen teknoloji hayatı kolaylaştırırken, yaşam kalitesinin göreceli artırırken ülkemiz inşaat alanına dönderildi. Dünyadan gelen enerjinin liberalleşmesi için enerji borsası kurulması amaçlı enerji üreten ve dağıtan firmaların oluşması için firmalar teşvik edilmiş, her görülen dere birer HES, rüzgar alan her tepe bir RES alanı olması sağlanmıştır… Henüz ülkemizde enerji borsası kurulmamış olmasına rağmen enerji dağıtım alanları yabancı firmaların firma ortaklığı ile denetimi içine girmiş bile…

AKP ülkenin tüm alt yapısını liberal ekonomiye dayalı olarak çok ortaklı firmaların denetimine bırakırken devletin merkezi denetimini bile ortadan kaldıran olaylara imza atmaya devam etmektedir. Felaketler sonrası yaşanan denetimsiz durumu kader ve fıtrat kelimeler ile açıklamaya çalışmış, açılan davaları zamana yayarak acıların üzerine kapanması için firmalara olanak sunulmuştur. AKP parası olanın yaşam kalitesini daha fazla artırırken, yaratmış olduğu rant çevresinden kendi seçmenini de kollamış ve korumuştur.

AKP yerel tecrübesini ülke yönetimine aktarırken hedeflerinden taviz vermemiş aksine hedeflerini çeşitlendirmiştir…

AKP’ye muhalif olanların AKP politikasına benzer rant işlerine adım attıklarına şahitlik etmekteyiz… Rant yerel yönetimlerin vazgeçilmez alanı olurken yerel yönetimlerin uzun vadeli politikaları seçim dönemlerine uygun olarak görüntüye ve göze hitap eden şekilde olmuştur. AKP kendisini taklit edenlerin ve farklı politika üretmeyenlerin olduğu ortamda girmiş olduğu seçimlerden başarılı ile çıkmış ve aratılmış olan pazardan şirketlerin daha fazla pay almasını ve yeni geçici istihdamlar ile seçmenini kendisine bağlamıştır. AKP döneminde geçici olan her uygumla revaçta olması tesadüfi değildir, “denedik olmadı” söylemi daha iyi ancak biz yaparız söyleminin bilinç altına işlenmesinden başka şey değildir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi yerel üreticiye vermiş olduğu destek görünür olmamış ama seçim sandığında var olan belediye başkanın seçimi için yeterli olmuştur. Şehir içinde göze hitap eden uygulamalar mütevazi diyebileceğim uygulamalar ile yerel yönetim konusunda gözlem yapanın gözüne dokunurken belediye bir çok uygulaması ile halkında tepkisini çekmeye devam etmektedir. Özellikle ulaşım konusunda yaşanan olumsuzluklar yerelde yaşanan sorunların görünür olmasını ortaya çıkarmıştır. Yerel yönetimler her ne kadar olması mümkün felaketleri önlemek amacı olmasa da aksine felaketlere yol açacak uygulamalar rant yüzünden göz yumulmaktadır… Henüz alt yapı sorunu çözememiş belediyeler sök tak kaldırım hizmeti ile belediye hizmeti yaptıklarını rahatlıkla söylemeye devam ederken yaşanabilir şehir kategorisine duygusal yaklaşımlar dışında henüz ulaşıldığını söylemek çok zor…

Peki, çözümsüz mü?

Elbette çözümü ortadadır, bilinmektedir. Moskova yoktan var edilirken uygulanan strateji ortadayken, Berlin, Viyana… şu anda yaşanabilir şehirler kategorisinde yer alan şehirlerin hemen hepsi alt yapı sorununu, kanalizasyon, yol gibi alt yapıların planları üst yapıya uygun şekilde çözülmüştür, oralarda sök tak kaldırım ve her alttan geçen kablo için asfaltların söküldüğü bir şehir ile karşılaşmazsınız…

Her sokağa ambulans girebilir. Her caddeden itfaiye araçları trafiğe takılmaz, her hangi bir doğa ya da insandan kaynaklanan felaketler karşısında şehir yönetimi ne yapacağı önceden bilinmektedir. Deprem anında toplanma alanları şehirlerin nefes alma alanı olurken bizlerde o alanlar büyük AVM’lerin alanı haline dönüştürülmüştür…

Bizim şehirlerimiz rant alanı olurken yaşam alanı olmaktan uzaklaştırılmıştır…

İsmail Cem Özkan


16 Ağustos 2017 Çarşamba

Her yalanın bir inananı vardır.

Her yalanın bir inananı vardır.

Yahudiler olmasaydı Naziler iktidar olabilir miydi? Yahudi düşmanlığı ile iktidara gelen Naziler sözünü zamana yayarak tuttu ve sonunda toplama kampı kurdu. Sonra oralar toplu infazların yeri oldu.

Soykırıma uğrayan halk her dönemde mağdur olarak nefret söylemin merkezinde oldu... Hatta tarihin dehlizlerinde yaşanan reform hareketleri bile bu düşmanlığı merkezine alarak yapmıştır. Düşmanlık köklüdür, çünkü her iktidar bir düşmana ihtiyaç duymuştur ve kendisi gibi inanmayan, düşünmeyen ve yaşamayan halkları hedef tahtasına oturtmuştur. Bugün dahi birçok kişi bilerek bu nefret söylemine devam ediyor.

Neden Nazilerin suçunu Alman halkına yüklenmediğini sorgulamıyor, çünkü o sorguyu yapacak ortam Nürnberg mahkemeleri ile üstü kapanmış ve Nazi liderleri mahkum edilmiştir. Çıkarlar bugün geçmişin karanlık yüzü ile yüzleşmeye uygun değildir, uygun olmadığı için Alman toplumu içinde Naziler yeniden yeni düşmanları bahane ederek güçlenmektedir. ...

1933’de Naziler halkın seçimi ile iktidara geldiler, halkın desteği ile iktidarlarını korudular, savaş ile karşı gelenleri yok ettiler...

Savaş olmasaydı Naziler iktidarda kalabilir miydi? Çünkü yaratılan yalan balonu sönecekti... Yalanı sönenler yalanı yaşatmak için her türlü çılgınlığı yapabilir... Diktatörler halka yalan söyler ve söylenen yalanı gerçek göstermek için yalanın hedefinde olanlar yok edilir ya da sürekli sistemli baskı altında tutulurlar...

Hayatta kalma mücadelesi gelecek kaygısını buharlaştırıyor.

Virginia Woolf, Walter Benjamin, Stefan Zweig ve karısı Lotte ile birlikte boşuna intihar etmemiştir. Onların intiharı aslında var olan zamanının ruhunun ifadesinden başka şey değildir. Her biri kendi alanında çok önemli çalışmalar yapan bilim insanları, sanatçılar ve adını dahi duymadığımız birçok insan bireysel kararları ile hayat denen çizgilerini kendileri kırmıştır. Hayatta kalma mücadelesi umut ile olur…

İnsan çaresiz olduğunda sürekli kendini avutarak yaşar.

Gündeme bakıyorum sanki Titanik Gemisi ile okyanusa doğru açılıyoruz... Eğlence bol, neşe, aşklar ülkesi...

Bir insanın geleceğini belirleyen şey doğduğu coğrafyadır. Coğrafya karakterini belirtir, bazı insanların gelecek korkusu olur bazılarının ise yaşam kaygısı, çünkü ölüm bazı coğrafyaların kaderidir, her bir yerden ya kurşun ya bir bomba düşer...

Her zaman haklı ve doğru olduğunu düşünen biri yalnız kaldığında çevresine öfke ile bakar... Öfkesini hafifletmek için çevresinde yer alan her bireyi aptal ve kendisini izlemediği için gereksiz olarak görür...

"En önemli kriteri bağlılık ve sadakat." olan J. Edgar Hoover göreve gelir gelmez cadı avı başlattı, bir süre dokunulmaz ve en büyük olarak anıldı, birçok Amerikan başkanı değişti o değişmedi.“bilgi güçtür” dedi ve topladığı tüm bilgileri kendi çıkarı için kullanmaktan çekinmedi, bu sayede emekli olana kadar görevinde kalmayı başardı. Onun hakim olduğu zamanda suçlu suçsuz bir çok insan toplum dışına itekledi ve toplum dışına iteklenmekten korkan ve işini kaybetmemek isteyenler işbirliğine zorlandı... O da artık yok. Yenildi... Yok oldu. Haklarında bilgi toplananlar, toplum dışına iteklenenler bugün anılırken onun ile işbirliği yapanlar alınlarına sürülen itirafçı, işbirlikçi, ispiyoncu… gibi kara lekelerinden bir türlü kurtulamadılar... J. Edgar Hoover yok oldu... Korku cumhuriyeti de yok oldu... O görevinden ayrılır ayrılmaz Amerikan parlamentosu bir daha J. Edgar Hoover gibi biri olmaması için bürokratların görevde kalmaz zamanını belirledi. Amerika bu cadı avından ders almıştı ve aldığı dersini kanunlar ile güvence altına aldı. Azınlıklar ve öteki gibi kabul edilenlerin yaşama hakları orada güvence altına alınmıştır. Peki ülkemiz açısından bakarsak, çünkü ülkemizde de bir çok olumsuz olay yaşadık ama yaşadığımız olumsuzluklardan ders çıkarma yerine unutmayı seçtik... Geçmişi anımsatanlar ve gerçekleri katıksız ortaya koyanları ötekileştirdik, yok saydık, olmadı hapishane duvarları arasında yaşamaya zorladık…

Şirketlerin hakim olduğu yerde adalet olmaz, özgürlük; sadece patronların emek sömürme ve artı değeri kasalarında biriktirme özgürlüğüdür...

Her yalanın bir inananı vardır.

Her diktatörün bir yalanı ya da yalanları vardır, o güçlü olduğu sürece ona inanan ya da inanıyormuş gibi yapanlar var olur, çünkü çıkarlar buna izin verir. Eğer diktatörler çıkarını savunduğu kesime yeni rant alanları yaratamazsa kısa sürede tarihin karanlık deliğinden aşağıya bırakılır, çünkü çıkarlar yeni alternatif lideri kısa sürede ortaya çıkaracaktır…


İsmail Cem Özkan 

9 Ağustos 2017 Çarşamba

Yaşadığımız çağın ruhu!

Yaşadığımız çağın ruhu!

Yaşadığımız çağın ruhu diğer zamanların ruhundan çok farklı bir yere oturuyor, çünkü saklanacak bir yerimiz kalmadı ve küresel gelişen olayların birer figüranı olarak bizim haberimiz olmadan bize yüklenen rolü oynamamız istenmekte ve ona zorlanmaktayız. Kaçacak yerimiz yok, her birimiz birer mülteci olduk ama kimse mülteci olduğunu bile kendisine itiraf edemiyor…

Sadece mültecilik omuzumuza yüklenmedi, savaşın birer taraftarı olduk, kim için ve ne için savaştığını bilmeyen toplumların bireyleriyiz, her birimiz bir cephenin içinde nefer olarak almaya zorlandık. Bizim savaşımız olmadığını hepimiz biliyoruz ama karşılıklı kurşun sıkmayı da ihmal etmiyoruz, eğer sıkmaz isek öldürüleceğimizi biliyoruz. Cephenin bir yanında bilimden uzak hurafeler ile yetişmiş katiller sürüsünün elinde bıçak ile boğaz kesmeyi oyun haline getirmiş, binlerce yıllık insanlık birikimini gözünü kırmadan yok edecek kadar cahil bir kesimin varlığını her birimiz ekranlar aracılığı ile beynimize işleniyor…

Yaşadığımız zaman diliminde katil olmayan ve kurban olmayan var mı? Zamanın ruhu katil ol diyor ve teknoloji ile insanlar görmediği insanları ölüme götüren yolu açıyor...

'Metin2 oynayan çocuk, hesabı çalınınca intihar etti' haberleri medyaya düşüyor… Çocukları ben elinizden çalıyorlar derken bakın çocuk bir oyun yüzünden bile intihar edecek kadar aptallaştırılıyor... Burada katil kim? Bir ölen çocuk var ama binlerce katil vardır. Bu oyunu kurgulayan, programlayandan, bu oyuna para yatıran, bu oyunu internet ortamında yayımlayan kısaca katil olmayan yok... Bütün insanları katil yapan sistemdir...

Sistem değişsin!

Berlin duvarı yıkıldığında yıkılan duvarın üzerine çıkıp zafer işareti yaparak özgürlüğüne kavuştuğuna inanan insan topluluğu daha büyük duvarın içinde köle olduklarını kısa sürede anladılar... O günden bugüne kadar kazanılmış haklarını kaybetmeye devam ediyorlar...

Devletin dili bitti hayatımızı belirleyen firmaların dili oldu.

Tek tip düşünmemizi isteyenler tek tip kıyafet içine bizi mahkum etmek ister... Hazır giyim göreceli olarak çeşitlilik kazandırmıştır, fakat tüm dünyada insanlar benzer kıyafetler giymeye, benzer yemekler tüketmeye, benzer kimlikler taşımaya başladı... Benzer eğitimden geçen, benzer yarışma programı izleyen, benzer tv programlarda benzer stüdyolarda farklı diller ile yapılan programlar ile insanlar tek tip kıyafet içine sokulmaya çalışılıyor, kısaca tek tip tüketmeye alıştırılıyoruz...

Sürekli tekrarlanıyor, kriz, çöküş... kapitalizm kriz içinde yaşamaya ve kriz üretmeye devam ediyor, bu sistem içinde yaşadığımız sürece de  bizler her daim sorunların yumağı içinde yaşamaya çalışacağız…

Ulus devleti çöktü, bugün kimse ulus devletinden ve ulusal hükümetten bahsedemez, var olan tüm yapılar ve mekanizma şirketlerin çıkarı üzerine oturmaktadır ve rüşvet lobi faaliyeti adı altında olağan hale gelmiştir... Bütün bunlar ortadayken kapitalizm çöktü diyebilir miyiz, emperyalizm sonlandı mı? Bildiğimiz klasik anlamda emperyalizm değişmiştir ama uygulama biçimi ve yöntemi aynı kalmıştır.

Geçmişte devletler adına yapılan savaşlar, işgaller şimdilerde şirketler adına yapılıyor, savaşlar çıkıyor. Hibrit savaşları tamamı ile şirketlerin çıkarı doğrultusunda şirketlerin finansı ile yapılmaktadır. Orada devletlerin politikacıların konuştuklarına bakmayın, onlar şirketler adına orada konum belirlemektedir. 

Yaşadığımız çağda devletler çıkarı önemli değildir.

İki büyük buhran sonrasında ulus devletler krizi bir şekilde dünya savaşları sonrasında kendi içlerinde oluşan pazar ile çözmüştü, fakat bugün öyle mi?

Şirketlerin devleti yok, fakat kontrol ettikleri devletleri var...

Kapitalist sistem kuruluş krizini hala yaşıyor ama ortadan kalkmadı... Peki, kapitalizm ne zaman ortadan kalkar? Bunun yanıtı artık ezberlenmiş olması gerek ama hafıza kötü unutmuşuz! Marks, Engels ve onları takip eden tüm sınıf teorisyenleri olayı ortaya koyar ama çıkarların kavgasında sınıf kavgası yerine kişisel çıkarı öne alanlar kapitalizmin yedek değneği olmaya devam ediyor, üstelik kendi kirlerini her gün yayarak...

Dünyanın her hangi bir yerinde balistik füze denenmesin. Sürekli yeryüzü bombalar ile dövülüyor... İnsanlık büyük savaşa hazırlanıyor ve küçük silahların hiç bir önemi yok... Peki değer mi? Bir kaç kuruşu kasasına koymak isteyen para babaları bu küresel savaştan nasıl bir sonuç ile çıkmayı hesaplıyor? Dünya imparatoru artık devletler olmayacağına göre hangi firma bu savaşı körüklüyor?

İsmail Cem Özkan


28 Temmuz 2017 Cuma

“Ben Ulrike Bağırıyorum!”

“Ben Ulrike Bağırıyorum!”

Amatör tiyatroları her daim sevmişimdir, amatör ruhu ile iş yapanlara hayranımdır… İzmir’in Karşıyaka semtinde bir dernek içinde yarı amatör ama usta bir ekip tarafından yürütülen bir çalışma vardır. O çalışmanın sorumlusu Seda Yelbuğa. İdealist ama ütopyası olan güzel bir insan, elbette bunda benim sübjektif bakış açım vardır, çünkü yıllardır tanırım, yıllardır onun iğne ile kazarak büyük başarılara imza attığını yakından gözlemlemiş biri olarak bu sübjektif analizi yapmak benim hakkımdır diye düşünürüm… Elbette söz söylemek için insanlar değişik araçlar kullanır, kimisi direkt konuşmayı, kimisi dolandırarak, kimisi ise işi estetik boyutuna vardırıp sanatın inceliklerinden yararlanarak söylemek istediğini rahatlıkla söyler. Seda, tiyatro aşkını bu söz söyleme sıkıntısını yaşarken keşfetmiş ve o sanatın tüm inceliklerini öğrenmiş ve usta olduktan sonra da öğreten konuma gelmiş ve o sanatın vermiş olduğu geniş evrenin olanakları içinde sözünü çekinmeden söylemeye başlamış ve devam etmektedir…

Yıllar içinde kafasında tasarladıklarını hayatta karşılığını bulmuş, idealize ettiğini bulamasa da yaşamın ona verdiklerini iyi değerlendirmiş.  Karşıyaka’da küçük bir çevre ile başladıkları dernek çalışmasını bugün büyük bir aileye dönüştürmüş.

Dernek, para üzerine oturmamaktadır, proje yoktur burada, birilerine iyi gözükmek için ya da küçük yardım almak için boyun eğmemiş, başı dik ve ne söylediğini bilen ve ne yapmak istediğini açıkça ortaya koyan ve hayat veren bir yapıya kavuşmuş. Kısaca dernek kendi evrenini Karşıyaka içinde yaratmış ve kısa sürede etrafında tanınmış, profesyoneller tarafından orada ücretsiz etkinlik yapılıyor diye de eleştirilmiş, çünkü onların piyasasına sessiz ama etkili bir müdahale olmuş. Sanat parasız ve sokakta yapılabileceğini göstermekle kalmamış, sokakta ve yarattığı ortamda kendisine hayat ortamı yaratmış…

 Karşıyaka Sanat ve Kültür Derneği  (KSK-D) özgün ve bağımsız yapısı ile Karşıyaka’nın dar ve basık sokaklarında oksijen taşıyan bir vaha olmuş…

Bu vahanın içinde oluşmuş olan bir tiyatro: Çatlak Tiyatro ya da Tiyatro Çatlak kim nasıl kullanmak isterse, çünkü o özgürlüğü isim konulurken düşünülmüş, kimin kolayına gelirse öyle ifade etsin, marka yani satılıp alınan bir isim olmamış, sahip çıkılan ve paylaşılan bir isim üzerinden yola çıkılmış… Kısaca Çatlak Tiyatro marka değil, ortak üretimin bir adı olmuş… Ortak emeğin ortaya çıkarmış olduğu düzen ve çok renklilik çalışmalara ve seçilen oyunlara da yansımış. Emek ortak olunca seyircisi de bol olmuş, çünkü ortak emek harcayanlar daha fazla sahip çıkmış, yeteneği (emeğini ortaya koyarak çalışmak isteyenleri)olanları da bu kolektif çalışmaya dahil etmişler.  

Bu kadar tiyatro tutkunu olurda oyunlar olmaz mı? Her ayın son perşembesi ‘oda tiyatrosu’na adım atılmasına sebep olunmuş. Her ay başka bir oyun, her ay gündeme uygun başka söz söyleme… Her ayın son perşembesi ortak emeğin seyircisi ile buluşmasıdır…  Birçok oyun olmuş her ayın son perşembesinde…

Temmuz ayın son perşembesinde ki oyunu görme şansına sahip oldum… Son perşembeye uygun kendimi ayarladım, dedim mutlaka görmeliyim… Mutlaka bu emeğin sahnede nasıl hayata karıştığını görmeliyim… Temmuz ayı benim için İstanbul’dan kaçmak için fırsat ayıdır… Bu fırsatımı iyi değerlendirdim ve İzmir’e geldim… Şansıma “Ben Ulrike Bağırıyorum!” oyunu çıktı. Başka oyunda olabilirdi ama Temmuz ayı için Seda Yelbuğa ve arkadaşları bu oyunu seçmiş, bence çok iyi bir seçim olmuş… Çünkü karmaşık ve sürekli kırılmaların yaşandığı ülkemizde gündem hızla değişmekte. Değişen gündeme ait söz söylemek öyle kolay değil, çünkü ne söylediğine kimse bakmıyor, kimin yanında sesin yankılanıyor ona bakıyorlar ve yankı yerleri sürekli değişime uğramaktadır… Zeminin sürekli değiştiği yerde sağlam duruşlu insanların işleri gerçekten zor, çünkü onlar nerede durduklarını biliyor ama çevresinde olanlar sürekli yer değiştirdiklerinden sağlam duranları her durdukları noktaya göre yeniden değerlendirip kendi kafalarında yeniden yaratıyorlar. Yaratılan gerçekliği gerçek gibi görenlerin oluşturmuş olduğu gündemler ise her daim cepheleşmeyi ve düşmanlığı körüklüyor… Düşmanlığın körüklendiği ortamlarda barışı savunmak, gerçek doğruları konuşmak öyle kolay bir iş değil, çünkü yaratılmış gerçeklik içinde yaşayanlar hem siyasi hem de ekonomik güçleri olduğu için ortamı kargaşaya ve ses kirliliğine sebep olarak kendi çıkarlarının kavgasını yapmaya devam ediyorlar… Bu kirliliğin ortasında vahada sözleri olanların söz söylemek için arkalarına sanatın gücünden alarak bir odanın içinde seslerini gök kubbeye bırakıyorlar… Hiç bırakmamaktan daha iyidir, çünkü o ses bir gün ulaşması gereken yerlere ulaşacaktır… Evren kendisine emanet bırakılan sesi mutlaka bir gün sahibine ulaştırır…

“Ben Ulrike Bağırıyorum!” oyununa gelince bugüne kadar görmediğiniz farklı bir yorum ile sahnede hayat buluyor… Tek rengin hakim olduğu hücrede RAF örgütü liderlerinden Ulrike Meinhof’un hücreden dünyaya bıraktığı sese şahitlik ediyoruz. Oyuna Sultan Demiralp can veriyor. Sultan Demiralp amatör ruhun vermiş olduğu rahatlıkla usta oyuncuların takdirini toplayacak şekilde bir performans ile ete kemiğe büründürüyor ve Almanya’nın insanlık dışı trajedisini ülkemizin gerçekliğine yansıtıyor. Oyun bir projektör görevi görmektedir. Beyazlar içinde kalan bir insanın ölüme doğru gidişini ve hiç konuşmayan gardiyanların gözleri önünde siyasi iradenin tercihine göre yok edilişine şahitlik etmekteyiz. Ulrike duvarlara bıraktığı sesi bugün hala aramızda yankı bulmasına sebep oluyor…  Muhteşem bir performans, ses ve mimikleri ile usta bir oyuncuya da gönderme yapmaktadır, evet profesyonel oyuncuların kaybettiği ruh oda tiyatrosunda Sultan Demiralp vücudunda hayat bulmaktadır.

İzmir, Osmanlı döneminde en çok tiyatro salonuna ve oyuncusuna sahip bir şehirken nasıl çöllere dönderildiğini yaşamış bir şehirdir, bugün İzmir şehrinin hemen hemen tüm ilçelerinde sanki tiyatro festivali yapılıyor, çocuklara tiyatro eğitimi veriliyor… Tiyatro yeniden kendisine yaşam alanı bulmuş, çöle dikilen her biri birer yaşam tohumudur. Karşıyaka’da bu tohum tutmuştur… Boy vermiş ve şimdi kendi ormanını yaratıyor…

Abdullah Özbağcı kısa ve öz bir rolü vardır sessiz gardiyandır. Sesiz ve mimiksizdir… Bize o gardiyanın ruhunu kısa ve anlık vermektedir…

Dorio Fo eğer bu eserini sahnede görmüş olsaydı eserimin ruhu hayat bulmuş diye ayakta alkışlardı. Sade bir dekor, sade bir ışık altında, gürültüye sebep olmayan efekti  ile oyun tiyatro sahnesine yakışır bir şekilde hayat bulmuş ve seyirciye istediği mesajı vermiş olduğunu düşünüyorum. Oyunun yönetmeni bu başarıda ki rolünü tartışmaya bile gerek yoktur, başarılı bir şekilde birlikte çalıştığı arkadaşları gözlemlemiş ve onlara uygun rol dağılımını yapmış olduğunu oyun sonunda seyircinin yerinden alkışlar ile fırlamasından bellidir…

Emeği geçen tüm Tiyatro Çatlak ekibini kutluyorum, iyi ki gelmişim, iyi ki izlemişim…

Ulrike bugün dahi sesi kulaklarımızda, onu yok eden Alman devletinin gerçek yüzünü teşhir etmiştir…

“Bütün devletler katildir hatta büyük bölümü seri katildir…”

İsmail Cem Özkan


“Ben Ulrike Bağırıyorum!”
Yazan: Dorio Fo
Yönetmen: Seda Yelbuğa
Oynayanlar:
Sultan Demiralp
Abdullah Özbağcı
Ses, efekt, Işık: Tiyatro Çatlak ekibi
Tiyatro Çatlak Oda Tiyatrosu
27 Temmuz 2017 Karşıyaka İzmir


17 Temmuz 2017 Pazartesi

Bütün dünya aynı şeyleri tüketirken…

Bütün dünya aynı şeyleri tüketirken…

Kedimiz Cips’in anısına…

“Zayıf daima adalet ve eşitlik ister, halbuki bunlar kuvvetlinin umurunda bile değildir.” Aristoteles

Evrenimiz şimdilik dünyadır, henüz uzayın derinliklerine doğru ne yol aldık ne de yerleştik. Evren bizim için ulaşabildiğimiz kadar olandır, diğerleri ulaştığımızda bizim olacaktır…

Evrenimiz henüz bir köy görüntüsünden çıkmış değildir, nereye gidersek gidelim tüm evrenin köyleri farklı görünüm altında olsa da sadece yanılgıdan başka şey değildir, çünkü yakından baktığımızda tüm köylerde tüketilen ürün global firmaların ürünlerinden başka şey değildir, tüm çöplükler belli markaların çöp yığını ile doldur. İnsan tüketiyor, tüketirken kendisini ve çevresini de tüketerek tıpkı diğerlerine benzemeye başlıyor. Tüketen insan tüketen insana benziyor ve arlarında ki şimdilik tek fark konuştukları dil ve kullandıkları alfabedir.

Evrensel köyümüzün hangi coğrafyada yer aldığına bakmadan proje üretenler yerel olan kültürleri yok saymaya ve ortak tüketen insan biçimi yaratmaya odaklanmış durumdadır. Tüketen insan davranışları, dış görünümü ve tükettiği aletler ile hiç görmediği, gitmediği coğrafyada ki insan ile benzerlik aksetmektedir…

Hangi cafe’ye girerseniz girin, küresel firmaların birer taklidi gibidir, orijinal olan ve onu taklit edenlerin oluşturduğu cafe’lerde oturan müşterilerde tıpkı cafe gibi taklit eden bireylerin oluşturmuş olduğu bir yığından ibarettir. Yeter ki paralarını oraya bıraksınlar ve boş zamanlarını boş ve zararlı ürünleri tüketerek geçiştirsinler, önemli olan tüketim ve onun sonucunda oluşacak ve henüz kesinleşmemiş ve yakında ortaya çıkacak hastalıkları taşısınlar. Hastalanan bir kitle… Hastalan kitle ilaç ve sağlık sanayisinin hazır müşterisidir. Hastalık bu sistemin vazgeçilemezdir, çünkü hastalık olmadan, savaşlar ortaya çıkmadan ne kapitalist sistem ayakta kalabilir ne de firmalar dünya çapında yayılmaya ve liberal ekonominin gerekliliği gibi genişlemeye olanak bulabilir… Tüm dünyanın mağazaları bir birine benzediği sürece liberal ekonomi kendi sistemini yaratmak için olanak bulur…

Dünyanın hangi köşesine giderseniz gidin birbirine benzer mağazalar ve markaların hakim olduğu bir pazar var ama hala ulus devleti görünümlü devletler tarafından o insanların yönetildiğini düşünürsünüz, fakat görünüm her zaman yanıltıcıdır. Uluslar üstü firmaların çıkarları ulus devletinin çıkarları çatıştığında, firmaların çıkarlarını savunmak liberal ekonomiyi savunan ve uygulayanlar tarafından tercihlerini firmalar lehine kullanılır. Her kullanılan tercih ulus devleti içinde görevini yapanın kasasına aktarılan bir miktar paradan ibarettir…

Liberal ekonomi uygulayan tüm devletlerde ulus devlet çökmüştür, fakat yerine yeni bir devlet mekanizmasını henüz oturtamadılar. Olmayan devletlerin hakim olduğu alanlarda krizler kronikleşmiş, çıkış yolu henüz bulunmuş değildir, çünkü küreselleşen piyasanın küreselleşen bir hukuk düzlemi henüz oluşturulamamıştır, olmayan hukuk düzlemi içinde kapitalizmin ilk döneminde olduğu gibi güçlünün hakim olduğu alanlarda güçsüzleri koruyacak hiçbir yasa yoktur. Kovboy yasaların hakim olduğu alanda ilk piyasada gücünü ispatlayan diğerlerini ya kendinin yan kuruluşu yapmakta ya da satın alarak hepten yok etmektedir. Tröstleşen piyasalarda adalet kavramı sadece kağıt üzerinde ve sadece sanayicinin çıkarına uygun işletilmektedir, işçi sınıfı ve ona bağlı mazlumların oluşturduğu çoğunluk bu piyasaların örgütsüz gücü olarak çıkış yolunu geçmişe öykünen ve sloganlar ile geçmiş güçlü günlere döneceğini söyleyen popülist politikaların ve politikacıların iktidara gelmesini sağlayan sıradan birer oy deposuna dönüşmüşlerdir… Sınıf çıkarının yerini güruh çıkarı almıştır… Sınıf sadece güçlünün peşinden giden kuru bir kalabalık konumuna dönüştürülmüştür, çünkü sınıfı bir arada tutması gereken siyasi oluşumların başında yer alan sendikalar sınıfın kazanımlarını ekonomik çıkarları gereği ellerinden alınmasına sadece sessizce onay vermişler, politikacıları liberallerden daha fazla liberal politikayı hakim oldukları ülkelerde uygulamışlardır…

Tüketim toplumlarında tüm dünyanın kedileri bir birine benzer, tıpkı sokak köpekleri benzediği gibi. Kulaklarında kimlik kartı olan sokak köpekleri kısırlaştırılmıştır, artık soyu yok olacaktır ama ne soyları tükenir ne de sevgileri. Onların gözlerinde oluşan acı bakışı, çaresizliğini bütün dünya sokakları şahittir… onları sokaklara atanlar parası olanların bitmeyen hırsları ve tüketim çılgınlıklarıdır. Her gittikleri yerde evlerine birer canlı alanlar tatil zamanı ya da yazlıktaysa eve dönerken aldıklarını oldukları yere bırakıp dönmeleridir, sokaklarda yaşayan hayvanların çoğalmasını sağlayan. Sevgiyi de tüketen ve kullanılan birer araca dönüştüren pet dükkanlarının varlığıdır… onlar hayvanlar için üretilmiş malzemeleri o dükkanlarda global firmaların logoları ve güvencesi ile satar… O dükkanların ulaşılır olması sevgiye veya gösterişe uygun olan yerlerde bir ya da birkaç hayvan alınır, sevgi ve hayvan dokunuşu için egolar tatmin edilir ve sokak hayvanları için bırakılan birkaç köşede yem ve su ve vicdan rahatlaması ile kendi beslediğini sokağa bırakmak artık parası olanların bir hobisi gibidir… Ulus, coğrafya farkı olmadan parası olanların genel olarak yaptığı bu davranış biçimi küresel köyümüzün sürekli olan görünen yüzüdür… vicdanlı olanlar bu egolarını tatmin edenlerin arkada bıraktıklarına ellerinden geldiğince sahip çıkarlar, sosyal platformlarda sorunları dillendirirler ama sorunu tarif etmek yerine sonucunu en uygun şekilde karşılamaya çalışırlar, çünkü parası olanların hakim olduğu yerde adalet parası olanların lehinedir, mağdurlar her daim sonuçlarını kendi olanakları ve dayanışması ile hafifletmeye çalışırlar…

İsmail cem özkan


12 Temmuz 2017 Çarşamba

92. gün!

92. gün!

“Hayatı, yaşayarak yaşacağım!” dedi. Eğer bu karanlık dehlizden çıkarsam. Hayat sorgulanması gereken ama yaşanan bir şeydir…

Süleyman Toklu yakalanışından Mamak Cezaevine gidiş süreci boyunca işkence merkezlerinde yaşadıklarını Sebahattin Selim Erhan kurgulamış, yeniden yaratmış. Çünkü yaşananları olduğu gibi anlatmak her yüreğin kaldıracağı gibi değildir, zaman içine yeni duyguları katarken bir çoğunu da alıp götürür, hiç anımsanmasını istemediğimiz anlar benliklerden yok olurken o anlar duvarlara işlenmiş bir çığlık olarak o işkence merkezlerinde kalır…

Çocukluğundan Mamak Cezaevine kadar ki süreci olayların örgüsü içine öyle işlemiş ki bir kronolojik yapının içinde işkence merkezine yaşanan o anlara da dolaylı ya da direkt olarak yansımalarını yakalarız…

Direnişi bir efsane olmuştur bir dönem cezaevinde kalmış ve umut arayanlar arasında… Öyle unutulmayan insanlar geldi geçit ki yaşantımızdan artık anı kitapları arasında yakalarız birçoğunu… Onların yaşamı bir dönemin tarihidir, üstelik resmi olanın dışında…

Birçok kardeşi içinde en küçüğü, abisi ile çıktığı okuma heyecanı ve onu bilmediği dünyada bir özneye dönüştürür, silik değildir, liderdir birçok alanda, omuzuna yüklenmiş birçok sorumluluk onun tercihleri sonucunda doğal olarak yüklenmiştir. O yüklendiği sorumluluğun bilincinde ve direncinde hak ettiği görevlerini yerine getirmiştir. Olması gereken belki onun yaşadığıdır belki de değil, onu tarihin yenilgiler sayfasında belki birileri yeniden sorgular… Solun yenilgiler tarihi işkence merkezlerinde yaşanan direnişler ile solun onur mücadelesinin birer öznelerinden biridir Süleyman Toklu…

Ankara solun kalbinin attığı şehirlerden biridir… 12 Mart darbesi sonrası yeninden toparlanma süreci ve ayrışmaların yaşandığı sürecin bir üniversite öğrencisinin hayatın içine karışması ve orada örgütlenme mücadelesini “profesyonel” olarak sürdürmesinin öyküsüdür…  Ankara’nın gecekondu mahallerinde orada yaşayanlar ile birlikte oranın sorunlarına yerel cevap arama süreci onu başarıya götürür. O tüm tecrübesini yaşadığı sürecin birikiminden almıştır, köydeki ilişkileri ve orada kadına, aileye ve aile içinde nasıl davranması gerektiği konusunda ki ahlaki bilgileri onu başarının anahtarını doğal olarak eline almıştır… Gecekondular her ne kadar şehre çok yakın olsa da o kadar da uzaktır… orada ilişkilerde köy yaşamının izleri hala canlıdır ve aile içinde ki erkek figürü başkalarının yanında nasıl işlediğini bilmek önemlidir… erkek her ne kadar her şeye kadir gibi gözükse de son kararı kadın vereceği ve en ağır işleri kadınlar yaptığını köy yaşamı içinde olanlar bilir… sol yapılar tüm sorumluğu erkeklere vermiş gibidir ama işkence merkezlerinde en direngen insanın kadın olduğunu yaşadıkları tecrübe ile görüyor, keşke hareketimize kadın arkadaşlara daha fazla yetki verseydik diye içten içe konuşmuştur Süleyman…

Süleyman’ı en çok yaralayan onu vuranların devrimcilerin olmasıdır. Birlikte omuz omuza kavga etmesi gerekenler faşistler ile çatışma yerine rekabetlerini silahlı düzeye çıkaranlardır. İşkencede onu vuranları sorar, elbette polis bilmiyorum demektedir ama içten içe bilmektedir ki kendi yetiştirdiği devrimcidir. Hareketin parçalanma süreci ve o parçalanmanın ortaya çıkardığı rekabet koşullarında sol içi çatışma ve birbirini “düşman” yani o dönemin jargonu ile konuşursak “faşist” ya da “sosyal faşisti” olacaktır. Elbette sol terminolojiye kazılan birçok kelime o dönemde dilden dile, dergi sayfalarından dergi sayfalarına kullanılır ve düşmanlık körüklenerek grup çıkarı kollanırdı. Safları sıkıştırarak için kavga gereklidir! Safları sıkıştırma döneminde gözlerin içine dolan düşmanlık ve acımasızlıktan o da nasibini almıştır, üstelik hiç art niyet ile orada olmamasına rağmen. “biz kardeş gruplarız” söylemin karşılığı kurşundur vücudunda… “Kardeşleri” vurmuştur onu! Ama o intikam duygusu içinde değildir, “Bu kavga bitsin diye ben ölümü göze aldım. Belimde ki silahı çekmesini bilmiyor muydum ben? Vurularak bir kardeş kavgasını bitirdim.” diyerek soğukkanlı olarak olayı yorumlamış ve çevresine telkinde bulunmuştur ama o vurulma onu yıllar sonra işkencede yine karşısına çıkaracaktır. Çünkü onu vuranları da öğrenmek ister polis. Her türlü acıya karşı devrimciler vurdu demez, bilmediği faşistler tarafından vurulduğunu sürekli tekrarlar… İşkencede en zoruna giden işte bu durumun karşısına çıkmış olmasıdır ve o merkezde vuran da vurulan da ve diğerleri de artık ortak kaderin içindedir. Aynı zeminde başka görüşler ile birlikte batmakta olan bir geminin direngen devrimcilerdir…

Polis zaman içinde her türlü bilgiyi diğer devrimcilerin sorguda çözülmesi ile elde etmiştir ama Süleyman’a bunu kabul ettiremez. Çünkü o baştan itibaren belirlediği ve çevresinin de direnişini desteklemesi ve moral olması yüzünden devam ettirmek ile yükümlüdür, o artık orada birey değil devrimcilerin onurudur… Üzerine düşen görev direnmektir ve her koşulda direnecek ve direniş içinde yaşadığı yerdekilere telkinler sunacaktır…

Direnişin boyutu örgütlü olmayı aşmıştır, insan onurunu kurtarmak ile eş değerdir… Onun direnişi tüm cezaevlerine işkence merkezlerine fısıltı olarak yayılır. Bir direniş ve umut olur… Onu tanıyanlar onur duyarlar, tanımayanlar saygı duyarlar… O artık işkence merkezinde kanata çırpan bir kelebektir… Etkisi güçlüdür…

Örgüt dağılmış yeni örgütlenmeler kurulmuştur. Bugün o günleri düşünürken polise direnenlerin polisten sakladıkları ya da polisin bildiğini polise söylemeyenlerin anıları uzun bir zamandır kitap sayfaları arasında yer almaya başladı… Direnişten yıllar sonra ortaya çıkan kitap… Artık ne hareket kalmıştır ne de o dönemde rol alanların rolleri… Rahatlıkla yazıla bilinir, söylenebilir, çünkü bu bizim tarihimiz. Bizim tarihimiz de geçmişten kalanların resmi söylemlerin dışında samimi, olabildiğince gerçeğe yakın anılar bizim sözlü tarihimizdir ve tarihimiz bu anıların ışığı ile ileride yazılacak… bugün onlar için sadece dip notlarıdır. Bu dipnotları sayesinde devletin yazdığı tarih yırtılıp atılacaktır, umarım kafamızda ki dünya kurulur ve onun da resmi tarihi bu anılar ile yok olacaktır… kim ne derse desin bu anılar çok önemlidir, küçük bir anısı olan da yazsın, işkenceye dayanamamış konuşanlar da, yakalanmadan o süreci atlatanlar da… Kimseden her direnişçinin direncini göstermesini beklemek insanı tanımamak anlamına gelir, o yüzden iyisi kötüsü, konuşanı direneni, yenileni küçük zafer elde edeni bizimdir, tarih hepsinin bir bütünüdür. Bütün olarak hepsi bizimdir…

İsmail Cem Özkan

92. gün
Sebahattin Selim Erhan
Dipnot yayınları – Ankara, 2017
ISBN: 978-605-4878-89-5


11 Temmuz 2017 Salı

Avrupa her şeyi görür ama göz yumar!

Avrupa her şeyi görür ama göz yumar!

Avrupa’da yapılan tüm IŞİD saldırganları hakkında Avrupa polisinin elinde kayıt olduğu ortaya çıkmış olması benim kafamda acaba bilerek ve isteyerek kendi ülkelerinde IŞİD 'ciler eylem yapmasına mı izin verildi sorusunu oluşturdu. Çünkü IŞİD eylem yaptıkça sağ ve faşist gruplar güçleniyor, o da yıkılmış liberal ekonomi ve ulus devletinin artıklarının biraz daha zaman kazanmasına sebep oluyor. Avrupa işçi devletlerini kurmadığı sürece bu baskı ve katliamlar ile yaşayacak diye düşünüyorum ama ortada işçi devletini kuracak olası bir siyasi güç ne yazık ki yok... Ama yok olması var olmayacağı anlamına gelmiyor...

Almanya ikinci dünya savaşından yenik çıkmıştır. Amerika yeni bir devlet kurarken Naziler ile hesaplaşma yerine Nazileri kullanmayı seçti. Yani Nazi rejimi ile yüzleşmek yerine üstünü Nürnberg mahkemesi ile örttü. Sadece 27 kişi cezalandırıldı... Peki, Almanya nasıl oldu da sanayi devleti yapısını korudu diyenlere bilgi vermiş oldum, Naziler eğer cezalandırılmış ve hesap sorulmuş olsaydı Almanya sanayisi olmayacaktı... Bugün dahi Almanya’da Nazi hayranlığının temelinde işte bu yüzleşmenin olmamasında yatar...

Bizler öğretilmiş hedefler için mücadele ediyoruz...

Peki, son darbeden sonra Türkiye darbeciler ile yüzleşti mi? Ne yazık ki hayır üstleri kapatılıyor, elbette bir kaç kişi ceza alacak ve af edilecektir... Bu arada masum çok insanın canı yanacak, bugün bile cezaevinde kritik aşamada olan iki güzel insan hala aç ve greve devam ediyor...

Emek sermaye ile uzlaşmaz derler ya yalandır, her sözleşme döneminde emek sermaye için uzlaşmaya gider ve adına da çalışma dünyası barışı ve huzuru için derler... Sermaye emek ile uzlaşır mı, sanmam çünkü her fırsatta verdiğini alır ve köle düzenine dönmek ister. Sermayenin en büyük gücü devlet organını elinde bulundurmasıdır... Devlet sermaye adına emeği baskı altına alıp nefes alamaz konuma getirmektir...

Marks’ın ulus kavramını yorumlayanlar bugün faşist ya da faşist patiye hizmet eden bir çalışan konuma düşmüştür... Aslında Marks’ın ulus kavramı o dönemde başka kelime bulunamadığı için onu anlaşılır olmak için kullanmıştır... Bugün anladığınız bir ırkın birliği değildir... Sınıf birliğinden bahseder ve işçi devletlerini tanımlarken kullandığı bir kelimedir. İşte bu kelime yüzünden içimizden bol bol faşist çıkmıştır...

Devrimcilik halka birlikte halka omuz omuza kavgadan geçerdi, halk adına hareket etmek değildir... Devrimciliği soyutladılar ve halk adına hareket eden militan bir anlayışın içine sıkıştırdılar...

Hepimiz tehlikedeyiz, tehlike biziz, çünkü sessizce izliyoruz... Sessizce tüketiyoruz günleri, birilerin yaşamına rağmen…


Çevreyi kirleten plastikleri biz üretmiyoruz, tüketiyoruz. Sonra diyorlar ki tüketilirken dikkatli olun, şuraya atın, burada toplayın... Doğayı gerçekten seviyorsanız neden üretiyorsunuz ve bize satıyorsunuz ki, plastik ürünler yerine rahatlıkla başka ürünler üretilir ve satılabilinir, üstelik doğa dostu olanlardan... çevreyi kirleten ürün üret, sat, çevreyi kirlet, sonra doğa dostu projeler yaptır, sonra o projelerden elde ettiği bilgiler ile doğadan toplanan artık üretim alanı aç, geri dönüşüm ünitesi kur ve sürekli dönen bir kaos üret, bu kaos sanayicinin cebine para, yaşanan hasta olarak dönsün, hastalanan kişi, plastik üreticisinden ilacını alsın, tomografi aletinden röntgen çektirsin... Sağlık sanayisi için araç üretenler büyük hastaneler kurdursun, aletlerini oraya satsın, satın alan hastaneler satın aldıklarının ücretini çıkarmak için hasta yerine müşteri toplasın hastanelerine… Kısaca üreten sanayici her şekilde ölüden bile para kazanmayı hedefler ve adına verimlilik der...

Halifeliğin ilan edildiği şehir artık Irak devlet güçlerinin elinde. IŞID orada yeraltına indi, anılarda halkın içinde yaşayacak ve her olumsuz koşul altında yeniden başka isimler altından yeniden filizlenecek, çünkü yaşanmış bir deneyim var. O işe para yatıran proje sahipleri başka kahramanlar yaratacak ve yeniden bir cinayet şebekesi ortaya çıkaracak, çünkü o işten kısa yoldan ekonomilerin nasıl düzeltileceğini, sağ politikaların nasıl iktidarda kaldığını batı dünyası (projeye para yatıranlar) öğrendi…

Avrupa bütün projelerini “verimlilik” esasına göre önceden planlar ve uygular… Kendi içlerinde yaşadıkları çelişkilere rağmen kapitalist sistem her ölüden para kazanmayı ve düzenini devam ettirmek için toplumu küçük parçalara ayıran projeler yapmaya devam edecek…

Toplumlar kendi geçmişleri yüzleşmeleri bu “verimlilik” esasına göre imkansız hale getirildi, yüzleşme olmadığı sürece her ülkede geçmişin kanlı süreci başka özneler ile yeniden hayat bulması tesadüf değildir… 


İsmail Cem Özkan