1 Mart 2018 Perşembe

Daha yeni başlıyor…

Daha yeni başlıyor…

Faruk Eczacıbaşı’nın yazdığı kitabın tanıtım yazısını görünce mutlaka okumalıyım dedim, çünkü onun bilgi birikimi dünya görüşüme katkı yapacağını düşünmüştüm ve kitabı okuduktan sonra çok isabetli seçim yapmışım diye düşündüm.

Bilgi elde olunca bir anlam ifade eder, kitapların bir köşesinde ya da haberlerin satır arasında olduğunda gören göz, duyan kulak habersiz kaldığında bir anlamı yoktur. Bilgi işlevi olduğunda anlam ifade eder, ansiklopedi bilgiler olarak sayfaların arasında yerini alır ki bir dönemin ansiklopedileri evlerimizin vazgeçilmezi olmuştu. Orada bilgi durağan ve madde maddeydi, fakat zaman hareketliydi ve birçok bilgi yeni buluşlar ile anlamını kaybetmişti. Çağdaş, dinamik bilgi platformu wikipedia ise ülkemizin yasalları arasında yerini koruyor. Bu yasaktan ancak kendi sınırımızın içinde ki birçok insanın bilgiye ulaşımını engellemekten başka şey ifade etmiyor. 

“Sanal göçmen kuşağı” üyesi olan yazarın gözünden bugüne ve geleceğe bakışını kitap sayfaları içinde bilginin süzülüp geldiğine şahitlik ediyoruz. Üzerine çok iyi çalışılmış, yüzlerce kaynak ve internet alanında çalışma yapan belli başlı bu konuda hakim olanların yazılarına atıflar yapılarak hazırlanmış…

Bir kitap okunduğu anda eskir mi, eskiden olsa asla derdim ama şimdi teknoloji üzerine yazılanları okurken eskidiğini hissediyorum... Çünkü teknoloji alanında o kadar hızlı gelişim/değişim yaşanıyor ki, henüz bir program/ yeni geliştirilmiş teknoloji hakkında okumaya fırsat bile bulamadan o teknoloji ortadan kalmış yerini başkası çoktan almış bile...

Bugün kendi alanımdan söz edersem eğer, sinema tv okumaktan kaynaklı grafik programları ile ili dışlı olmuştum. Okuduğum dönemde grafik programları geliştiren bir çok firma vardı, çalıştığım alan içinde her birini öğrenmek zorunluydu, çünkü film alanında dijital platformda tek program ile bir işi sonlandırmak imkansızdı. (Analog zamanı daha zordu, çünkü film kalitesi sürekli montaj sırasında düşerdi ama keyifliydi, kes, yapıştır…) Bütün programlar ve onları oluşturan mantığı çözdükten sonra ancak bir film montajına girilir ve o programların olanakları içinde kafamızdakini hayata geçirmeye çalışırdık. Zaman içinde o işten yeteri kadar para kazanılmayınca başka alanlara kaydım. - Burada benim ticaret bilgisizliğim ve ticari beceriksizliğim rol oynadı, çünkü bana gelen her iş batmış ya da batmaya yakın şirketlerin bedava iş istemesiydi – Gazetecilik mesleğini yaparken elime geçen bir video çalışmasını film formatında yeniden kurgulamak istediğimde, geçmişte kullandığım tüm programların sahipleri değişmiş, yeni sahipleri kendi amaçları doğrultusunda değişiklikler yapmış, kopya programı engellemek için online kontrol mekanizması getirmiş...

Her şey değişmişti ama mantığı aynıydı…

Montaj yapacaktım, çünkü öğrenmek benim vazgeçemediğim bir işti ve her zaman öğrenmekten de büyük keyif almıştım, eğitim ve ezberden her daim uzak kaçmıştım, eğitimin insanı aptallaştırdığını hala düşünürüm. Çünkü eğitim denen kavram sistem için üretilmişti ve sistem için uygun insan biçiminin okul dene kavram ile verilmesiydi. Ulus devletin homojen çocukları eğitim ile biçimlendirilirken yaratılan tarihi okullarda ezberletilmişti…

Her bir şeyi baştan öğrenirken aslında kısa zamanda nasıl piyasa dışına düştüğümü gördüm. Üstelik üzerinden çok uzun zaman da geçmemişti…

Elime attığım meslek yok oluyordu sanki…

Gazetecilik mesleği ise çok uzun zaman değil kısa zamanda yok olacaktı, seçtiğim meslek beni doyurmaya yetmedi ama çok geniş bir kesimden çevre elde etmiş oldum. Bugün gazetecilik parasını verenin niyetine uygun, editörün belirlediği konularda kalem oynamaktan ibaret oldu.  Hatta haber yazma adı altında programı bile üretmiş olabilir, çünkü geçen gün bir arkadaşım için senaryo yazma programını indirdim, hazır kuralları var ve o kurallara uygun alanlar açık sadece istenileni yaz, seyircisi hazır bir film ve dizi senaryosu hazır olsun… Gazetecilikten bu kadar kısa sürede işsiz kalacağımı düşünmemiştim.

Piyasada hala eski programları kullanmakta direnen arkadaşlarım var…

Piyasa içinde ki arkadaşlarda hala geçmiş programlar ile cebelleştiğini gördüğümde ise şaşırmıştım, çünkü yenisi programları birleştirmiş tek bir program ile birçok işi daha pratik yapabiliyor ve hatta olanakları daha genişlemişti... Kısa sürede onları da anladım, çünkü teknolojiyi izlemeye kalkarsan iş yapamaz hale geliyorsun. Ne zaman bir şey yapmaya başlasam, var olan tüm programları inceliyorum, yani içeriklerine bakıyorum, sonra onları öğreniyorum... Nereye bakacağımı biliyorum ama eskisi gibi inceleyeceğim platformlarda değişmiş, Google bu konuda müthiş bilgi birikimini sunuyor, çünkü artık gizli diye bir şey yok, gizli olan Youtube'de bir video içinde saklı olabiliyor...

Bilgi rakipler karşısında silah gücü gibi kullanılır oldu…

İnternetin dünyada yaygınlaşması ve hızlanması ile veri transferi ve bilgiyi toplayan firmaların önüne öngöremedikleri birçok kapı açıldı. Bilgiyi biriktiren ve iyi analiz eden her firma rakiplerinden üstündür. Bu üstünlük elbette teknolojik alt yapı ile orantılıdır. Yüksek bir server’i olmayan bir kurumun, kişinin aklındakini hayata geçiresi o kadar kolay değildir. Çünkü veri trafiğini karşılayacak alt yapı zorunludur. Belki birileri facebook öncesinde (chat siteler bir zamanlar çok modaydı, kişiler özel odalarda sohbet edebildiği gibi ortak bir alanda da sohbet edebiliyorlardı. Özneleri yazılı olan paylaşımlar zaman içinde genişledi ve Skype ortaya çıktı. İlk ücretsiz telefon görüşmesi belki Skype aracılığı ile bilgisayardan bilgisayara sınır, zaman, coğrafya ayrımı gözetmeden küresel olarak gerçekleşmişti.) bir çok benzer siteler kurulmuş ama onun gibi küreselleşmemişti, çünkü veri trafiği için gerçek bir teknoloji alt yapıya ihtiyaç vardı ev verilerin trafiği kadar ondan bilgi toplamak önemliydi. Facebook’un en başardığı şey her katılımcının fikrini, düşüncesini, ne ile ilgili olduğunu gözlemleyebiliyor olması ve kişiye özgü reklamı kontrol edebilmesidir. Facebook bugün rakipsiz gibi gözükmektedir, bir dönem Skype rakipsiz büyümesi gibi.

Teknoloji alt yapısı olanların büyüdüğü bir alandır, uzaktan bakıldığı gibi iki bilgisayar bir server (sunucu) kiralamak ile olmuyor… En önemlisi bilgiyi karşılıklı olarak alıp vermektir. Her katılımcı aslında denektir, onlardan elde edilen tecrübeler ile yeni fikriler doğmuş ve yol alınmıştır.

Her üye hem müşteri hem de kamuoyunun bir rakamıdır…

Bugün bilgiyi en iyi kullanan şirketlerin merkezlerine baktığımız da güçlü bilgisayarlardan oluşmuş ağların olduğunu görürüz. Server (sunucu) adı verilen bu bilgisayarlar her türlü bilgi transferini gerçekleştirecek büyüklükte kapıları vardır… Günlük yaşantımızda otoban olarak düşünebiliriz, otobanın işlevsel olduğu akan trafikten anlayabiliriz, eğer otobanda da trafik tıkanıyorsa ortada bir sorun vardır ve o sorundan karaborsanın hemen yaşam alanı bulduğunu buluruz. Çiçek, su, hatta çiçek satanların bir anda otobanı doldurduğuna şahitlik ediyorsak orada çözülmemiş ve kronolojik olmuş bir sorundan kaostan bahsedebiliriz. ‘Server’lerde bu söz konusu bile olamaz, çünkü oraya yerleşen her hangi bir solucan yıllardır birikimlerinizin bir anda sonlanması anlamına gelir ki, arşiviniz bile olmaz geriye…

Arşiv, günlük yaşantımızda ki yazışmalar sanallaştıkça buhar olamaya hazırdır, çünkü insanlık tarihinde olmadığı kadar bir bilgi ve belge birikimi bu dönem kadar olmamıştır.  Fotoğraf makineleri artık cep telefonumuzun içine sıkışmış ve oradan kaliteli görüntü elde edilen bir araca dönüştü. Her cep telefonu olan canlı yayın yapabilir ve çektiği fotoğrafı anında paylaşabilir konuma geldi. Bir çok film bugün dahi cep telefonu ile çekilir hale geldi…

Her an birileri sizi izliyor…

Büyük birader Orwell önerisinden ve tahmininden önce hayatımıza girdi. 1984 yılında yaşayacağımızı düşündüğümüz büyük biraderin gözü cep telefonlarımızın ekranlarında gönüllü olarak taşır hale geldik. Savaş sanayisinde büyük birader oturduğu bürodan binlerce kilometre ötedeki düşman gördüğünü insansız hava aracı ile bombalayabiliyor, dinleyebiliyor konumuna geldi. Büyük biraderin elinde ki silah coğrafyaları ateş topuna döndürdü. Enerji savaşları hibrit savaşları adı altında başka boyutta “bahar” adı altında yapılır oldu. Gerekçeler ne olursa olsun savaş alanında geliştirilen kitlesel imha araçları gittikçe daha fazla ülkede üretilmeye başlandı. İnsanız denizaltılar, insansız uçaklar, insansız silah atan araçlar…

Ölen insan ve doğa ama…

Ölen sadece insan değil, birikimlerimiz de.. Evimizde ki kişisel bilgisayarımızda ki çektiğimiz fotoğraflar ki bir daha dönüp geriye bakmıyoruz ama sürekli çekmeye devam ediyoruz, yeni çıkan depolama alanlarında bilgilerimizi saklıyoruz. Bir gün posta kutumuza düşen bir sahte mail, ki gerçeği ile arasında hiç fark yok gibidir, dünyanın bir ucundan gelen mail kişisel bilgisayarımızı birkaç saniyede şifreleyebilmekte ya da bilgiler gözümüzün içine baka baka intihar edip yok oluyor… 

Arşivlerimiz güvende değil…

Dijital dünyanın en büyük sorunu dijital alanda depolamadır, çünkü eskiden kağıtlar üzerine bırakılan lekeler için arşiv odaları olur ve işe yarayan ve bir çıkar kavgasında kullanılan belge olarak karşımıza çıkar ve uygun görülenler (arşiv idaresi tarafından) farelerin önüne yem atılır o olmazsa su basardı… Dijital dünyada ise bir tık ile silinenler ve geri dönüşümü olmayan depolama alanlarının yok edilmesi çıkarların çatışmasının gücüne bağlı olarak durmaktadır, bulut hafızalarında şifrelerinin tek bir kere verildiği ve tekrar dönüşümü olmayan şifre kayıtları söz konusudur… Sizin şifrelerinizi ele geçiren sizin tüm verilerinizi istediği gibi fidye konusu yapabilmektedir… En azından benim başımdan geçen bilgisayarımda ki tüm dosyalarımın şifrelenmesi ve fidye istemeleri... Hala şifreleri çözebilmiş değilim…

Her şeyi kontrol edenler her şeyin hakimi olacağını düşünür…

Ulus devletinden gelen bir düşüncedir, kontrol etmek ve kontrol altında hareket etmelerine izin vermek. Güvenlik birimleri ve NATO gibi uluslar arası organizasyonlar kontrol altında rakiplerin hareket etmesini ister ve ona göre örgütlenmiştir. Kara para kontrol dışı alanı temsil eder ve kara paranın da tamamı ile kontrolsüz kalması denize bırakılmış mayın gibidir. O yüzden mayınların yerini bilmek için küreselleşme öncesi küresel güvenlik birimleri kurulmuştur. 1980 yılında hayatımıza katılan yeni teknoloji ve iletişim içinde kontrol zorunluydu ve başlarda kontrollü bir şekilde gelişim birden kontrol dışına çıktı ve ulus devletlerin kontrol dışında toplumsal olayların da oluşmasına ortam hazırladı. Önceleri portakal, karanfil devrimleri gibi sunulan değişimlerin batı dünyası içinde de yansıması kontrollü gelişim gösterilen teknolojinin kontrol dışına düştüğünü de işaretini veriyordu. Liberalizm “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” söylemini gelen tepkiler ile geri almak için adım attı ama nasıl geri alacağını bilemedi. Ulus devleti çökmüştü ve yerine yeni devlet henüz oluşturulamamıştı.

Devlet görünümlü hükümetler sorunların sürekli üstünü örtmek ile uğraşıyorlar… IŞİD gibi terör örgütleri Londra, Brüksel gibi Avrupa’nın kapital ve sanayi başkentlerinde canlı bombalar ile can alabiliyor…

Üstü örtülen güvenlik açığı ortaya serilmişti…

Ağları kontrol eden bütün internet dünyasında akışı da kontrol edebilir, fakat ağların da içinden daha karmaşık ilişkiler içinde olması ve birbiri ile bağlantılı ağların hangisinin nerede kontrol edileceği de zaman içinde kaybolmaya başlayacak gibidir… Ağların trafiğini kontrol edemeyenler, ağlarda akan bilginin kodlarına uygun kelimeler ile o kelimelerin yolunu izlemekteler…  O teknik donanıma sahip olanlar istedikleri bilgiyi izleyip istediği bilgiyi kendi arşivlerinde ya da yaratıkları yapay zekanın gelişiminde kullanabilmektedir. 

Sokaklarını tam kontrol edemeyenlerin sanal ağları kontrol etmesi kolay olmayacaktı, olmadı da… Ölen teröristlerin kullandığı şifreleri bile kırmak ulus devletinin polisinin ve güvenlik birimlerinin boyunu aşıyordu.

Satranç tahtasında oyuncu muyuz, yoksa satranç oyuncusu muyuz?

Teknik donanımın nerede olduklarına baktığımızda aslında baştan kaybedilmiş bir satranç oyununda nerede durduğumuz ortada değil mi? Biz bizden daha iyi tanıyan, her paylaşımımız da bizim hangi dilde nasıl düşündüğümüzü, neyi tükettiğimizi, kimler ile ilişki içinde olduğumuzu bilen karşımızda çok büyük organizasyon var... Onların belirlediği ortamlarda ağır ağır yaşamaya başladık bile. Onların belirlediği haberleri okuyoruz, onların belirlediği reklamlara bakıyoruz. Nasıl düşünmemiz gerektiğini bize dikte ediyorlar... Bugün bize özgü neden hiç bir yeni bir şey yok diye düşünecek kadar bile vaktimiz yok, çünkü zamanı o kadar hızlandırdılar ki, dünyayı o kadar küçülttüler ki, onların belirlediği adalarında tüketen olduk...

Hazır sunulan teknoloji ve bizim iyiliğimizi düşünen firmalar…

İnternetin hızlanması, telefon hatlarının daha fazla dosyayı taşır hale gelmesi bizim için avantaj mı? Hızlı film indirip bilgisayarımızdan filmi izleyeceğiz, özgürlük gibi sunuluyor… Peki, o indirme aralığında bizim bilgisayarımızdan kaç dosya karşı tarafın bilgisayarına geçmiş olacak? Zaten gönüllü bırakmıyor muyuz bulutlara dosyalarımızı, fotoğraflarımızı...

Güvenlik bir anahtar ile mi çözülecek?

Anahtar kavramı kontrol etmek amacı ile ortaya çıkmıştır. Kontrol altında bıraktığımız nesneyi gerip dönüp bulmak adına geliştirildi ve sonraları da güvenlik kavramı içinde sanayileşti. Güvenlik sanayisi network sayesinde öyle bir gelişme gösteriyor ki anahtarı ortadan kaldıracak gibi geliyor bana... Çünkü her üretilen nesneyi sokağın ortasına bırakın kimse alamayacak, çünkü o nesnenin hareketi sürekli birileri tarafından kontrol edildiğinde alanın elinde hemen bulunması ve ona hırsız muamele yapılması kaçınılmaz olacaktır...

Çürüyen toplumda hırsız…

Hırsız muamelesi eskiden toplum içinde ki ahlaki yanı için önemliydi ama hırsızın bol olduğu ve ahlak (etik) kavramının altı boşaltıldığı düzlemde ne anlam ifade eder? Ama sonuçta anahtarla önceleri boyut değiştirdi ve bugün ortadan kalkması ya da birer rakama dönüşmesi kaçınılmaz olacak gibi...

Elimde anahtarım var, evim güvende mi?

Her birimizin bir mail hesabı var ve mail hesabının şifresi. Şifre bugün anahtardır... Özel bir paylaşım alanımız gün geçtikçe elimizden alınıyor ve sürekli kontrol edilen bir network içinde yaşamaya doğru yönlendiriliyoruz. Bu durumda mail şifrem ne anlam ifade eder? Parmak izi anahtarımız olsa da anlamı ortadan kalkacak ve bize doğuştan verilecek olan ID yani kimlik numarası birer anahtar ve güvenlik kodu olarak kullanılacaktır... Cebimizin delinmesine sebep olan anahtarlar artık yok olma sürecine girmiş konumda, daha doğru ifade ile değişime uğramaya devam ediyor...

Bugün klavyede yazdığımız her satırın başka ekranda çıktığı bir süreci yaşıyoruz. Hangi şifreyi verirsek verelim karşı ekranda belirlenirken bizler ne yapmamız gereklidir, bunu tüketici olarak bizler bilemeyiz, bu işten en çok mağdur olan bankalar sanal klavye geliştirerek oynak harfler ile çözmeye çalışmıştır.

Risk gün geçtikçe artarken banka soygunları artık eskisi kanlı olmuyor…

Anahtar yani modern anlamı ile güvenlik! Güvenlik her şeyin önüne geldi birden, çünkü yaratılanın karşı tarafı yani karanlık yüzü de ortaya çıkmıştır. Karanlık tarafı var olan sistemin, düzenin yıkılmasını sağlarken bireysel olarak bizlerinde artık hiçbir şeyimizin sır olarak kalmayacağı anlamına geliyor. Devlete yönelik saldırılar dışında kısa yoldan zengin olma hevesli modern korsanlar kişisel bilgisayarlarına girip elimizde ne var ne yok alarak daha küçük çaplı kriminal olaylara yani hırsızlıklara neden olmaktalar. Bu durumu iyi değerlendiren internet dünyasının yeni dahileri modern anlamda bekçileri yani güvenlik elemanlarını anti-virüs programları ile bu bekçilik kavramı içine dahil oldular. Henüz net olarak doğrulamadığım ama anti virüs programları üretenler bizzat onların karanlık yüzü ile virüslerin dağıldığı ve kişileri panik haline getirip kendi programlarını sattıklarını duyuyorum. Modern bekçiler aynı zamanda soygunlara kapı açan ya da amatör hacker’lere yok gösteren olduğu fikri gittikçe yaygınlaşmaktadır. Modern bekçilerin yayımladıkları yıllık raporlara göre her geçen sene artan saldırlar karşısında bu programların yetersiz kaldığı yedek yan programların kullanımı da gündeme geldi. Kısaca her program ya da fikir başka fikri doğururken tüketicinin sanal olan güvenliğini somut olarak kar hanesine döndürmekteler. Aynı şey firmalar içinde geçerlidir, onlarda sadece güvenlikli bilgi akışı için yetişmiş ve sürekli yeni saldırlar karşısında güvenlik duvarı örecek yazımcılara ihtiyaç duymaktadır. Güvenlik alanında 80’li yıllardan sonra başlayan özelleştirme, sanal dünya da devam etmektedir. Bir ülkenin ordusundan ve polisinden fazla özel güvenlikçiler “joker” olarak kullanılmaktadır.

Ağların gün geçtikçe karmaşık hale gelmesi ve kullanılan programların çeşitliği ve yapılan her işin kağıt üzerinden bulut alanında ki hafızalara kayması elbette riskleri de beraberinde getirdi, çünkü iyi niyetle yapılan örneğin ormanlar yok olmasın, kağıt tüketimi azaltalım kampanyası aynı zamanda sanal arşivi ortaya çıkarmış, neticesi itibarı ile ormanlar kağıt yapımı için kesilmekten belki kurtuldu ama yeni zenginler için villa yapımı için ormanlar yanmaya devam ediyor. Brezilya bile dünyanın akciğeri olan orman arazilerinde ağaç kesimi için yasalarda yeni düzenlemeler yapmaktadır…

Denetim mi, kontrol mü?

İnternet dünyasında ki denetim, ulus devletleri sınırları içinde olmaktan çoktan çıkmıştır. Ulus devleti kendi olanağı içinde ülkemizde olduğu gibi sansür uygulamış ama başarılı olamamıştır, çünkü DNS kapılarından isteyen istediği gibi başka ülkeden bağlanıyormuş gibi bağlanarak istediği bilgiye ulaşmaktadır. Ulus devletli çözümler, ulus devletini çökerten sorunlar karşısında çaresiz kalmıştır. Bu küresel dünyamızın küresel sorunu karşısında şimdilik küresel ama ileride evrensel sorunların karşısında bütün ülkelerin kabul edeceği hukuk düzenlemelerine ve onları denetleyecek kurumlara ihtiyaç vardır, çünkü masum bir önlem, halkın karşısında bir diktatörün elinde saldırı aracı olarak dönebilmektedir. Küreselleşen dünyamızda her yasal düzenlemenin birçok farklı açıdan kontrol edilmesi ve denetlenmesi gereklidir, halkın iyiliğini düşünenlerin iyilikleri genelde zara olarak ve baskı olarak dönmüştür.

Özgürlük, baskı yapma özgürlüğünü mü geliştirdi?

Küreselleşme birçok alanda özgürlük vaat ederken aynı zamanda popüler siyaseti ve popülizmi körüklemiş ve beslemiştir. Bugün ulus devleti mantığı içinde bir Ortadoğu liderinin batı devletlerinin başına geçeceği hayal bile edilemezdi, hayal olmaktan çıktı yaşadığımız kaosun bir parçası oluverdiler.

Bizler kullandığımız teknoloji ürün üzerine eskiden dantel örterdik, şimdi hazır kaplar geçiriyoruz.

Sıradan kullanıcı olarak bizler için teknoloji alanında ki bilgimiz, aldığımız ürünün yıpranması sonucu çizilen nesnenin /malın nasıl ilk aldığımız gibi görürüz üzerine kadardır... Çizikleri nasıl yok edeceğini biliriz ama nasıl işlediğini ve hangi bilgi ve birikim üzerine oturmuş olan teknolojiyi kullandığını bilemeyiz, elimizde olsa her teknoloji üzerine dantel örtü örteriz, çünkü her şeyin üstünü örtmesini bizden daha kim iyi bilebilir ki?

Kuşak çatışması…

Kuşaklar arasında sorunlar her daim kuşaklar arasında ki çatılmada kullanılan cümleler ile ortaya çıkardı, geçmişte yazılan roman kahramanları bu kuşak çatışmasından beslenirdi kahramanlar. Eskinin eleştirisi var olanın neden gerekli olduğu bu çatışmanın bir sonucu olarak yansırdı eserlere. Bugün kuşak çatışmasını işleyen yazılı bir romana karşılaşmanız daha zordur, bugün o kadar hızlı değişim var ki karikatürlere konu olmuştur. Beş yaşında ki çocuk bizim zamanımızda 2.5 lira vardı diyor 3 yaşında ki kardeşine…

Değişim olumlu yönde her zaman olmaz…

Çevremizin çehresi de değişiyor, şehirler bulutların üzerine oturan insanların aşağı yerine ufka bakar hele geldiler. Yatay şekilde gelişim göstermedik, İstanbul sanayi merkez, bürokrasi Ankara, tatil merkezi Antalya derken nüfusumuz birkaç şehirde toplandı… ulus devletin plansız gelişimi toplum içinde oluşan uçuruma katkı sunmaktan başka işlevi olmamıştır. 1980 yılından sonra ki süreçte ulus devletin yarattığı üretim araçlarının özelleştirilmesi ile göreceli olarak üretici olan toplumumuz üretici kesimini de çöle karışan kum yaptı ve tüketici bir konuma döndük. Yeni sürecin siyasi sonucu da tipik Ortadoğu ülkesi refleksleri olan ülkeye dönüştük. Bugün bir sene sonrası için nasıl bir plan yaparız konusu bile belirsizlik içine düşmüş konumdayız. Otorite istediği konuda açılım yapıyor, istediği konuda masa devirebiliyor…  Otorite istemediği siteleri ve devletin televizyon kanalı beğenmediği türkü sözlerini ekranında yasaklayabiliyor… Yasaklar ve gözdağı ile yol alan bir değişim her ne kadar “bizim iyiliğimizi düşünen” bir otorite olsa da onlara rağmen gelişimine devam etmektedir. Tek doğrunun ortadan kalktığı, karşılaştırmalı tarihin küresel düşünce yapısı içinde yer alırken, hala ulus devletinden kalan alışkanlıklar ile Ortadoğu ülkesi refleksi ile değişime karşı durulamaz… Teknolojinin karanlık yüzüne karşı otorite ile karşılık verdiğiniz sürece karanlık daha da büyüyecektir… Saydam, şeffaflaşırken saydam camın önüne filtre de çekseniz araba yol almaya devam edecek ve direksiyonun başında ki kişinin tüm davranışları bir yerde kayıt edilir olacaktır…

Teknoloji karanlığında kayıtları tutar…

Doğduğum şehir artık yok, en azından büyüdüğüm semt yok… Şehir ismi tabelada yaşıyor... O kadar hızlı büyüdü ki şehirler, o kadar hızlı değiştirdiler ki geçmişimiz ortadan kalktı… Bizim ülkemizde kayıt pek önemsenmemiştir, arşiv sadece ihtilaf olduğunda akla gelen ve delil yaratmak veya delil yok etmek için kullanılmıştır…

Teknoloji kendisine ait kuşaklar yarattı…

Bilişim çağı içinde doğmamış bireylerin bugünü anlaması ve yeni teknolojiye hakim olması gerçekten çok zor. Ben bile sonradan öğrenmiş bir birey olarak hala birçok gelişmeye aklım ermiyor, hatta kullanmaktan korkuyorum! Kısaca diyorum ki bugün bizi siyasi olarak yönetenler bizden çok geri ve onların önünde sadece baskı ve zulüm var, çünkü onların yetişmesi sırasında benliklerine işleyen şey sadece ölmek, zor ile hakim olmak vardır... Bu düşünceden dolayı çocuk tacizlerine ve linç kültürüne karşı hoşgörüleri vardır... Çağ dışına düşmüşlerin bizi yönetmesi bir yerde mutlaka kırılacaktır...

Her okuduğum kitap yeni düşünceleri oluşturur…

Okuduğum kitap yukarıda düşüncelerin bende oluşmasını sağladı, elbette yazarın duruşu benimkinden farklıdır ama ortak kaygılarımızın da olmaması mümkün değil… Öyle bir zamana adım attık ki daha önce yaşanmış zamanlardan ve değişimlerden çok farklı ve çok daha hızlı değişimlerin olduğu sürecin tam geçiş noktasındayız. Henüz sonuçlanmış ve bitmiş bir süreç olmadığı içinde bu sürecin belirsizliği ve nasıl bir son ile biteceği konusunda henüz elimizde yeterli bilgi birikimi yoktur. Tamam, bu konuda şu şekilde gelişme birkaç yıl sürer derken o alanın birden gündemden düşerken başka bir keşif ile karşı karşıya kalıyoruz. O gitmesini beklediğimi alan birden hiç olmamış gibi hayatımıza devam ediyoruz. 1980’li yıllardan bugüne kadar hayatımıza giren teknolojik ürünleri kısa bir düşünürsek sanayi devriminde gerçekleştirilen teknolojik ürünlerden daha fazla olduğunu görebiliriz.

Yenilik değiştirir…

Her yenilik, teknolojinin hayatımıza etkisi her zaman olumlu olmamıştır, bizim için olumlu olarak gördüğümüz şey başkalarının yıkımı anlamına da gelebiliyor. Var olan yerleşik toplumların içinde başlayan yarılmaları çatışmalar görünür kılmıştır.

Toplumu değiştiren teknoloji toplum içinde çatışmayı da körükler... yeni çatışmalar yaratır...

Avrupa'da matbaanın kullanılmaya başlaması 30 yıl savaşlarına neden oldu. Endüstrileşme dönemi tüm dünyada yıkımlara yol açtı.

Yakın çağın başlangıcı Fransız Devrimi, endüstri çağının başlangıcı ise buharlı makinelerin buluşu olarak kabul edilir. Bu iki olay hemen hemen aynı zamanlara denk gelir, bu değişim geçmişte yaşanan toplumsal ilişkilerin de çatlaması ve yeniden oluşması için çatışmalarında temelini oluşturdu. Yeni zamana uyum sağlayan geçmişin tortuları olan imparatorluk aileleri varlıklarını korurken imparatorluklar da yok olmuştur... Politik coğrafya değişmiştir...

Buharlı makinelerin kullanımı ile başlayan sanayi ve teknolojik alanda ki değişim, toplumları, devletleri, aile ilişkilerini de değiştirerek bugüne geldik. İmparatorluklar yok oldu, yeni kurulan devletler kısa zamanda kendi çıkarları için diğer devletlere savaş açtı ve iki büyük dünya savaşını yaşadık…

1900'lü yıllarda Paris EXPO fuarı ile görücüye çıkan elektrik hayatımızı baştan aşağıya biçimlendirecektir. Amerika ekonomisini belirleyen 400 şirket grubunun %40'ı elektrik ile tanıştıktan sonra yok olacaktır. %11'i ise varlığını zar zor yürütmüş bir süre... Elektrik alışkanlıklarımızı da değiştirmiştir. Öyle bir değişim yaşadık ki, çıradan, lambaya geçiş gökyüzünde bulunan yıldızları ve yıldızlar altında aşkları da yok etti. Sokağa taşan ışıklar gündüzün hareketliliğini akşamları da sokağa yansıtmıştır. İnsan ve paranın hareket saati gün içinde genişlemiştir. Tüketim küreselleşmeyi kaçınılmaz olarak getirecektir ama onu başka bir tehlike de beklemektedir, tekelleşme ve tröstleşme… piyasaları bekleyen bu tehlike henüz ortadan kaldırılmış değildir, yeni teknolojiyi kullanan yeni zenginlerin de birden dünyanın en büyük firması ve doğmakta olan her fikri satın alıp kendi içinde eritmesi dünyayı ve yarını nasıl bir gelecek beklediğini bugün kimse tahmin edemez konumda… elbette tröstleşmenin de yaratacağı karşı direncin de nasıl bir şekilde evirileceğini bugünden bilemeyiz, çünkü ulus devleti olanakları içinde bu gelişmelere karşı henüz çözüm yolları yaratılmış değildir, duygusal olarak verilen tepkilerin de pek anlamı olmadığını ülkeler arasında seçim çalışmalarına yapılan etkiler ile ortaya çıkmıştır. Teknoloji daha önce görünmeyen yeni yolları açmış ve yeni yollar ile kontrol dışı büyüme ve şirketler arası birleşme daha doğrusu biri ötekini yutması karanlık deliklerin oluşmasına sebep olmaktadır.

Demir perde düşerken, sessiz bir liberalizm kendi hedefleri ile yola çıktı… hedef ulus devletini sermaye önünde ki engeli kaldırıp sermayenin daha rahat küresel hareketini sağlamaktı. Beklentiler bugün ki yaşadıklarımızdan çok farklıydı… Liberal ekonominin siyasi ayağının iki lideri Alzheimer hastalığından vefat etmesi, o döneme ait bir şeylerin üstünün örtüldüğü düşündürdü bende.

Ulus devletinin siyasi sınırlar kalkarken…

1989 yılında Berlin duvarı yıkılırken sessiz sedasız internetin de artık halk tarafından kullanımına açılmıştı.

Büyük değişim başlamıştı! O güne kadar bir iş kurulurken küresel çapta düşünülmezdi, ulusal çapta ve çevre ülkelerde ticaret yapmak üzerine düşünülürken, bugün her hangi bir alanda bir çalışma yapılırken küresel düşünmek zorunludur…

“Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler…”

"Fikir fikri doğuruyor, fikir ürüne dönüşüyor, ürün yeni bir fikre ilham kaynağı oluyor ve herhangi bir mekan sınırı tanımıyor.”

80’li yıllardan sonra başlayan liberal ekonominin dünyaya egemenliği sürecinde dünya daha da küçülmüştür. “Bizim sorunumuz herkesin sorunu olduğu gibi, dış dünyanın sorunları da bize ait. Bütünden soyutlanmış bir çözüm, ileride şekil değiştirmiş bir sorun olarak karşımıza çıkacak.”

Kürselleşme…

Bilgi dolaşımı arttıkça mal, hizmet, finans ve insan trafiği de artacak. Küreselleşme bu beş unsurun bir arada olmasıdır.

Küreselleşme insan trafiğinin artacağı konusunda öngörüsünü mültecilik kavramı ile gerçekleştirmiş gibi gözüküyor ama orada aslında mültecilik olmadığını artık hepimiz biliyoruz. Yetişmiş elemanın ihtiyaç duyulan yerlerde hizmet vermesi yani beyin göçü kol göçünün yerini alacak olarak kabul edilmişti. Beyin ise bulunduğu noktadan gelişen teknolojiye uyum sağlamış ve yerinde katkı sunar olmuştur, çünkü sanal dünya coğrafyayı ve zaman kavramını yeniden tanımlamıştır.

Bilinmezlik korkuyu doğurur.

“Bilişim alanında ki değişim "sosyal yapının sigortalarını yerinden oynattı ve çatlaklar oluştu. Aradan sızan karanlık yapılar fırsatları değerlendiriyor. Gelecek her zaman bilinmezliği beraberinde getiriyor. "

Korkularımız…

Geleceğe karşı korkumuz aç kalıp kalmama korkusudur, çünkü teknoloji mavi yakalı işçilerin yerlerini alırken işsizlik de artmış ve popülist söylemlerin arması ile birlikte ırkçılığı besler hale gelmiştir. Küreselleşme çağında ulus devleti yeni formüle edilmiş hali ile geriye dönüş istemleri toplumlar içinde güçlü bir destek bulmaya başlamıştır. Liberalizm solu yok etmiş ama yerine her hangi bir sistem bulamadığı için sağ tarafında ki kapıyı açık unutmuş, sağın güçlenmesi çatışmaları körüklemiş ve sağı besleyen mültecilikle sağ batı toplumu içinde gün geçtikçe kendisine daha fazla taraftar bulmuştur. Liberaliz kendi eli kendi sonunu sağ taraftan yapmıştır…

Barış ya da savaş…

“Tarih boyunca görülen sıçramaların hemen hiçbiri barışçıl bir şekilde gerçekleşmedi. Özellikle barutun kullanılmasında, matbaanın gelişmesinde görüldüğü gibi, güç ve servet kaymasında oluşan tüm paradigma değişimleri topluma ağır bedeller ödetti.”

En büyük korku üçündü dünya savaşı ama sanki bugünlerde dünya ölçeğinde taraflar bir biri ile hibrit savaşları yapmaktadır, henüz nükleer silahlar kullanılmamış onun dışında ki tüm silahlar değişik coğrafyalarda kullanılmaya devam ediyor…

Ortak akılı arıyoruz, tek başımıza karar veriyoruz.

Ortak akıl barış diyor ama bugün ki çıkarlar çatışmasında ne kadar gerçekleşir konusu belirsizliğini korumaktadır.

"Bir insanın bilgi ve ilişki ağı ne kadar geniş, çeşitli ve yoğun olursa başarı şansı o kadar yüksek. Geleceğin dünyası, ortak akılı en iyi kullanabilenlerin..." olacaktır.

Ortak çıkarlar ortak zeminlerde ve ortak zamanlar için geçerlidir ve internet ve teknolojide ki gelişme küresel bir ortaklaşmaya zorlamasına rağmen ortak bir hukuk sitemini henüz oturtamadık…

Popülizm…

Popüler kültür olarak kendi varlığını biçimlendiren liberalizm toplumları bir arada tutacak ortak kültür üretmediği gibi tersine ırkçılığı büyütmeye devam ediyor. Liberal ekonomi ve küreselleşme beklenileni değil, ikinci dünya savaşı öncesi koşulları yaratmıştır...

Zamanında yapılmayan müdahale mağdurlalar yaratmaya devam ediyor…

“Gittikçe hızlanan değişim, bireylerin ve kurumların gittikçe daha esnek davranışlar edinmesini zorunlu kılıyor.” Devlet kendisini yeniden biçimlendirmesi gerekirken geçmişten kalan tortu ve devlet mekanizmasında ki mantık hala kendisini zor ile de olsa korumaya ve devam ettiriyor…

Daha az bilen daha çok savunan konuma dönüştük.

Rekabet bilgi ile yapılandır, bugün bilgi diye kabul ettiklerimiz yaratılan bilgi olup olmadığını dahi bilmiyoruz, çünkü bunu kontrol eden eve sorgulayan bağımsız her hangi bir yapı kurulmadı ama kurulması yönünde küçük adımlar bir birinden bağımsız olarak atılmıştır.

Ezberler bozmak…

"Rekabet dünyasında ayakta kalabilmek farklılık yaratmaktan, farklılık ezber bozmaktan, bu da şaşırtmaktan geçiyor."

Ulus devletinin anlayışı için yetişenler her teknolojik gelişme karşısında şaşırmakta ve artık umursamaz konuma geldi… umursamış olsa da zaten elinden gelen fazla bir şey yoktur, en azından elinde bulundurduğu cep telefonu ile bugünlerde fotoğraf çektiği platformlarda yayımlamayı öğreniyor ama burada kişilerin genç görünme hırsı ortaya çıktı k, bazı kuşaklar için estetik ameliyatların ve estetik salonların (güzellik) kapısında sıraya girmesi anlamına gelmektedir… teknoloji kapalı spor merkezlerin yaygınlaşmasına dolayı bir etki yapmıştır, o alanda yatırımların fazlalaşması direkt teknoloji ile bağlantı kurulamıyor ama dolaylı etkisi ortadadır…

Kuşaklar çatışırken…

Geçmişte değişim kuşaklar arası çatışmayı ortaya çıkarırdı, bugün ise kuşaklar bile değişmeden gelişen teknoloji karşısında çaresiz kaldığımızı düşünüyorum... Teknolojide ki değişimi izleyecek ve her gelişmeyi hayatına uyduracak kadar bile zaman bırakmadılar elimize... Değişim sonucu ortaya çıkan şirketler bile nasıl bir gelecek düşündükleri konusunda belirsizlik içerisindeler. Facebook, Google bile yarının ne getireceğiniz bilemez yeni teknoloji zengini olarak karşımızda durmaktadır. Yarattıkları değişimin ve gücünün henüz tam farkına bile varamadıkları yaşanan sürecin kriz koşullarında nasıl bir tepki vereceklerini bilememezlikten kaynaklanan krizlerden görmekteyiz.

Gelenekler ile birlikte şirketlerde yok oluyor…

Geleneksel büyük şirketler yerlerini gittikçe dinamik, eskiye bağı olmayan şirketlere bırakıyor. İşin daha ilginç tarafı ise hem geleneksel şirketlerin sayısı azalıyor, hem de büyük şirketlerin ömrü kısalıyor.

Her yeni gelen teknoloji, eski teknolojiyi yok ediyor, eski teknolojiye göre yapılanmış şirketlerin iflası anlamına geliyor. Ayak uyduranlar yaşamaya devam ederken uyduramayanlara sadece geçmişin anıları kalıyor... Tıpkı toplumsal olaylarda geçmişin anlı şanlı örgütlerden geriye kalanlar gibi...

Sürekli ve güvenceli iş hayal mi oluyor?

Teknolojide ki bu hızlı değişim ve yeni teknolojilerin hayatı belirleme oranı arttıkça süreli iş güvencesi ihtimali giderek ortadan kalkıyor. Kişi artık sürekli kendisini geliştirmek için mücadele edecek ve yeni olana en kısa zamanda uyum sağlamak için mücadele edecektir. Elbette bu bir süreye kadar devam edecek bir süreç olacağını kendi hayatıma bakarak söyleyebilirim. Eğitim aldığım teknolojik bilgi bugün geçerliliğini kaybetmiştir. Bugün temelini aldığım düşünce sistemi içinde yeni olanı daha çabuk öğrenebiliyor ve en kısa zamanda o ürün ile ürün vermeye çalışıyorum, fakat şöyle bir olay ile de karşılaştım, geçmişte iyi kullandığım bir programı bugün elime alıp çalışmaya başlarsam kullanamaz konuma geldiğimi görüyorum, oturup yeniden öğrenmek için zaman harcıyorum...

Devlet memurluğu da artık sınırlanmakta ve devlet için yük olmaya başlandı, memurluğun yerini sözleşmeli personeller alırken o alanda da taşeron işçilik ve joker kullanılan iş alanları da açılıyor.

Devletler esnek olabilecek mi?

Katılığa iten hiyerarşik yapıdan uzaklaşarak, esnekliği öne çıkaran demokratik yönetim ve denetim sistemlerine yönelmek gerekiyor.

Elbette sadece devletler değil, şirketlerde yaşanan bu süreç içinde esnek olmak zorundadır, çünkü oluşan yeni Pazar içinde kendisine yaşama hakkı tanımak isteyenler teknolojide ki gelişme ve ona bağlı olarak gelişen ilişkiler ve pazarlama ağına sahip olmak zorundadır. Yeni oluşan ihtiyaçlara yanıt verecek esneklikte üretim yapmayan, onu global olarak dağıtıma çıkaramayan her şirket tekelleşen ve tröstleşen piyasa içinde başka bir firmanın hizmet sektöründe yer alır ya da hepten yok olabilir...

Devlet mekanizması içinde katı hiyerarşik, korkuya dayalı yapılar ister istemez şeffaflıktan uzaklaşıp daha güvensiz ortamların yaratılmasına neden oluyor. Nitekim bugün neredeyse dünyanın her tarafında yükselişe geçen popülist politikacıların üzerine en fazla oynadığı şey, şeffaflığı ve toplumların güvenirliklerini sorgulamak.

Sorunların çözümü yok mu?

Elbette sorunların olduğu yerde çözüm yolları da denenecektir, çünkü kimsenin elinde hazır reçete yoktur, hatalar yapıla yapıla doğru yol bulunacaktır, günümüzde hataların sonuçları kısa sürede ortaya çıkmaktadır, çünkü gelişme o kadar hızlıdır ki eskimiş devlet yapısı henüz tanımlayamadan başka bir sorunun içinde kendisini bulmaktadır. Şirketler devletlere göre daha avantajlıdır, çünkü eski ulus devleti anlayışına göre örgütlenenler yeni ve gelmekte olanı anlamaya ve ona göre adım atmaya çalışmaktadır, eğer zamanında adım atmazsa yok olma ile yüz yüze kalacağını bilmektedir. Dünyanın en büyük çocuk eşyaları satan Toys’R’us bir kitap dağıtımı ile başlayan Amazon’un her şeyi pazarlaması ile yok olmaya yüz yüze kalmıştır. Amazon’un başarısı elbette popüler olmasında yatmıyor, onun alt yapısı ve lojistik hizmetlerini gelişen teknoloji ile uyumlu olmasındadır. Milyonlarca gelen siparişleri zamanında ve doğru yanıt vermesinde yatıyor. Bilgileri gerektiği gibi toplaması ve onun yatırım stratejini belirliyor…

Eğitim ezber ve bilginin aktarımı olmaktan çıkıp bilgiyi kullanmak üzerine yeniden kurgulanmalıdır.

Bugün okul çağına giren gençlerin bambaşka yetkinliklere yetişmesi gerekiyor. Gittikçe hızlanan gelişmeler çerçevesinde yirmi yıl sonrasını planlamanın neredeyse olanaksız olduğu biz zamanda, gençler kendi yollarını kendilerini çizebilecek yetkinliğin verilebilmesi, bence önümüzdeki dönemin eğitim stratejilerinin en önemli öğesi.

Sorgulamayı bilmeyen ve kendisine “öğretilen”lerle yetinen çalışanlar yerine, çok daha ucuz makineler veya rutin işleri yapacak robotlar dünyanın her tarafında tercih edilecek.

Göç sorunu popüler siyaseti beslerken bu sorun nasıl aşılmalıdır?

Bugün karşılaşılan göç sorunun önlenebilmesinin en önemli yollarından biri, insanları bir yerden bir yere taşımak değil, iş olanaklarını uzun dönemli stratejilerle, çalışanların ayağına götürmek.

İnternet ve türevleri, insanların kendi ortamlarını terk etmeden hizmetler üretmesini sağladı.

Kurallar yeninde yazılırken…

Tarih boyunca kuralları imparatorlar, devletler, yerel yönetimler, şirket veya kurum yöneticileri koydu ve denetledi. İşte bu yapının değiştiğini gözlemliyoruz.
Değişen sadece kurallar değildir… Toplum ve algılarımız da değişme uğradı. İnternetin bu kadar yaygınlaşması, alt yapısının her sokağa kadar gitmesi, artık uzaydan da iletişime yön verildiği süreçte artık hiçbir şey değişime engel olacak ve kanalını değiştirecek kadar kudretli ve güçlü değildir. Her değişim kendi kudretini ve gücünü yaratacaktır. Elbette bunun karşısında güçte kendisini yaratacak ve konumlandıracaktır. Her olumlu gelişmenin elbette öngörülemeyen olumsuz yönleri de olacaktır, önemli olan o olumsuz gibi gözükenlerin denetim altında tutulmasıdır. Bugün gelişmelerin hangi yönde ve nereye doğru yöneleceği konusu bilinmezlik içindedir ama her daim bilinmez kalacak da değildir… Verileri toplayan teknoloji firmaları yapay zeka üzerine uzun süredir çalışmaktadır, akıllı arabalar, evler, şehirler kurulması için ortamlar hazırlamaktalar. Bir araç yolda giderken araç hem yol ile hem de hedef ile iletişim içinde olacaktır. Başlangıç noktası ve varış noktası önceden belirlenen yolda giderken aracın çok yönlü iletişim içinde olacaktır… Bu çok yönlü ilişkinin içinde karanlık noktalar olacağını peşinen kabul etmek gereklidir, çünkü teknoloji hataları sayesinde gelişme gösterir, yeni fikirlerin oluşmasına sebep olur.

“Gelecek geldi ama eşit olarak dağıtılmadı.” W. Gibson

İnternet ve onun yarattığı dünya eşitlik yaratacağı varsayılabilir, tam serbest piyasa kurallarının hakim olacağı öngören birileri olmuş olabilir ama gelişmeler dengesizdir ve o dengesiz ve eşit koşulalar içinde olmayan gelişme dahilindedir. Bugün gelişen teknolojiler daha önceden piyasa yer etmiş firmalar tarafından rakip görülerek satın alınmakta ve belki de daha özgün gelişecek bir teknoloji baştan frenlenmektedir…

Her gelişme, her adım kendi karanlık tarafını da getirdi.

Henüz kitap baskıdan yeni çıkmış ama bu haberi yeni gazetelerden okur olduk; “İnsan Hakları İzleme Örgütü'ne göre, Çin'in Şincan bölgesindeki yetkililer, bireyler hakkındaki çeşitli verileri toplayıp ihbar eden bir bilgisayar programının işaret ettiği zanlıları gözaltına alıyor.

Örgüte göre yazılım, güvenlik kamerası görüntülerinden sağlık ve bankacılık kayıtlarına kadar değişen verileri birleştirip tahminde bulunuyor.”

Bilim insanı çalışıyor…

Bilim insanları kendilerine verilen görevi yerine getirmek için girdikleri laboratuarlarında sonucunu düşünmedikleri alanlarda gelişim kayıt ederler... Bilim insanların ortaya çıkardığı bilimsel sonuçları ise elinde güç olanlar kendi çıkarlarına göre değerlendirir, şirketler çıkarları yönünde daha fazla para kazanmak için kullanır. Sosyalist toplumlarda ise bilim insanları toplum için çalışır, çıkarını kollayan bir kaç kişi ve şirket için değil. Bilimsel olarak kanıtlanmış şeyleri de sosyalist toplumlarda halktan bir şey gizlenmez ama kapitalist sistem içinde elindekini tüketene kadar yeni keşfedilmiş olan bir gerçekliği halktan gizlerler... Bugün belki çoktan keşfedilmiş hastalıkları ve teşhisler bir kaç şirketin kasasında gizli olarak duruyor olabilir... Kimse de onlara neden halkın iyiliği için açıklamıyorsunuz diyemez... Bilim insanı işine bağlı tarafsız olması onun ilgi alanın sadece o alan içinde olmasına bağlıdır... Peki, bugünden bizler bilim insanlarını eleştirebilir miyiz, neden bulduğunu halk ile paylaşmadın diyerek... Hayır, eleştiremeyiz, çünkü bilim insanı da profesyoneldir ve parasını aldığı şirkete ya da kuruma bağlıdır... Nasıl ki gizli dosyaları paylaşmayan onları tasnif eden memura bir şey diyemeyeceğimiz gibi...

Eğer insanın içinde ki yağmalamak kültürü yok edilmezse;

İnsan dünyanın ekolojik dengesi içinde kanser hastalığı olarak ortaya çıkmış, kontrolsüz bir şekilde büyüyor ve kendi çevresini yok ediyor. Bir gün doğa, kendi kıt kaynaklarını yok eden insandan acımasız bir şekilde intikamını alacak ve bu kanseri yok edecek veya kanser bütün organizmayı çökertecek.

Elimde tuttuğum kitabı okurken birçok konuyu yeniden araştırdım, kitapta verilen kaynaklar ve görüşler ile var olan görüşlerimi karşılaştırmalı olarak inceleme şansına sahip oldum. Eğer şansınız varsa bu kitabı elde edin ve okuyun, çünkü sizin de düşünce yapınıza mutlaka bir katkısı olacaktır. Alıntı yapmadığım birçok konuda kitapta mevcuttur ve er bir başlığı dikkatli okuyacağınızı düşünüyorum, çünkü dikkatlice ve her biri bir bilgiye dayanarak kitap oluşmuş.

Bilgi elinizin altında, kitap iki parmak ile sağa sola açarak ekran üzerinde kayarak okunmaz, sayfaları çevirerek okunur ve kağıdın kokusu eskisi gibi olmasa da parmağınız ucuna kağıt dokunsun…

Bu kadar uzun yazıyı okumaktan mı sıkıldınız kitabı alın ve okuyun, çok şey kazanacaksınız…

İsmail Cem Özkan


Faruk Eczacıbaşı, Daha Yeni Başlıyor, Geleceğin Dünyasında Esneklik, yakınsama, Ağ Yapısı ve Karanlık Taraf
Şubat 2018, İstanbul
Koç Üniversitesi Yayınları
ISBN 978- 605-2116-23-4



27 Şubat 2018 Salı

Solu soldan vurdular!

Solu soldan vurdular!

Türkiye sol tarihi solcuların bir araya gelememe tarihi gibidir. Sol içinde rekabet ve karşında yer aldığına inandığı tüm solcuları küçük görme, öteki olarak kabul ettiği veya kendisine rakip gördüğünü düşman gören anlayış 12 Eylül yenilgisini göz göre göre hazırladı ve darbecilerin eline büyük bir koz olarak sundu...

Bugün 12 Eylül’den ders alamamış, hala kendisini büyük gören ve geçmiş birikiminin asıl savunucusu “ben” diyen lider kaprisi ve onun yönlendirdiği grupçuklar ne yazık ki mevcut.

Yan yana gelmekten itina ile kaçınan, başkasının acısını kendi sevinci olarak gören, aynı kökten geldikleri halde yan yana gelmeyi liberalizme verilen büyük destek olarak gören bir sol ne yazık ki mevcut.

Lice'nin acısını, hendek savaşının mağdurları ile dayanışmayı kendisine uygun görmeyen, mazlumların sesi yerine kendi üyesinin sesi olmayı dert edinenlerin sol muhalefetinin geldiği yer ortada.

Bugün sol, bilerek ve arzu ederek ne yazık ki iktidarın yan değneğidir, iktidara mücadele verdiğini söylediği ve sokakları doldurduğu halde...

Sol, neden yan yana gelemez, nedenleri nedir acaba?

Sorunun yanıtını binlerce küçük kurulan cümleler ile açıklanabilinir, binlerce mazerette bulunabilinir ama sorunun yanıtı yaşam içinde ortaya koyduğumuz ilişkilerdir.

Bugün yaşadığımız ilişki ve örgütsel duruş geçmişin açıkça eleştirisi olmak zorundadır.

Hayatta kurduğumuz ilişkilere bakıyorum, sessizlik içinde fısıltı ile konuşmaları dinliyorum, ne yazık ki geçmişi henüz aşmış değiliz.

Açık ve vicdanın sesi ile konuşmak yerine küçük grupçuk çıkarını gözeterek yapılan konuşmalar... “Tarih bizi örgüt olamadığımız için yargılayacak” diyenlerin 12 Eylül yenilgisi hala ortada...

O günlerde yaptıkları tespitler doğruluğunu bugün dahi korumaktadır ama ne yazık ki aynı sorunu aşmış bile değiller.

Tarih solu ciddiye alıp eleştirecekse, yan yana gelememenin nedenlerini açıkça ortaya koyması gereklidir.

Sözde söylenmeyen ama fısıltı halinde dillendirilen bir kaç kişinin kaprisi, geçmiş ile açık yüreklilikle olaylardan etkilenenlerin hesaplılaşamaması bugünün tıkanan noktasıysa, onu aşacak yöntemler önümüzde durmasına rağmen görmezden gelinip kendi dünyası içine hapsolmuş hareketler ve bireyler; kendisine çok yakın ama farklı kulvarlarda örgütlenenler ile birlikte yan yana gözükmemek için her türlü parantez atmaları bu kadar insanın acı çekmesini ortadan kaldırmaz...

Kendisine solcu diyenler ne yazık ki tartışma kültüründen de yoksun, hemen tartışmayı kavgaya dönüştürme eğiliminde ve her tartışmadan bir düşmanlık üretme gayreti içindedir, çünkü öyle bir geleneğin devamcısı oldukları ve öyle bir kültür içinde oldukları için. Peki, bu hastalık değil de nedir?

Sol hastalık; krizi yönetememe, kriz koşullarından sol siyaset adına verimli olarak çıkmayı dert edinme yerine, solu daha küçülten ve kitleden koparan bir anlayış söz konusudur.

Sol içi çatışmalar, 12 Eylül öncesi solun kitlesel büyümesini durdurmuş, durdurmak ile kalmamış kitle içinde var olan desteğini de kaybetmiştir.

12 Eylül yenilgisinin nedenleri tartışılırken sol içinde yaşanan krizi yönetemediğini de ortaya konmalıdır. Bugün dahi kendisini (lider, kadro, abi, dayı…) üste gören ve kendisine yapılan her eleştiriyi kişiselleştirip, kamuoyuna ‘eleştireni’ düşman olarak gösteren açıklamalar ne yazık ki hala varlığını koruyor...

Bu acılar bir an önce sonlanması isteniyorsa, yapılması gereken bellidir. Bunun için 12 Eylül yenilgisine bakmak yeterlidir, oradan ders alınacak çok olay tarih sayfasında ve mahkeme tutanaklarında durmaktadır…

İşkence tezgahlarında ölen her gencin ölümünden sorumludur, yenilginin koşullarını hazırlayanlar...

Sol bugün zayıfsa nedenini dışarıda aramaktan önce kendi içinde aramalıdır, yapması gerekenlerin kaçını yapabildiler?

Sol hastalık olarak sürekli önümüze çıkan bir davranış ile yüzleşiriz ama bir türlü ortadan kaldıramayız. Solun ya da her hangi bir grubun zayıf karnına dokunan bir yazı buldular mı bunu el altından çoğaltıp hadi tartışın, hadi yiyin birbirinizi diyerek sadistçe paylaşımların varlığını sürekli korumaktadır... Yararı olmayan bu gruplaşma ve birini karalama anlayışı aslında gizliden gizliye rekabetin ve hala o eski hastalıkları üzerinden atamadığının göstergesidir. Oturup o olaydan nasıl ders çıkarırız, bir daha böyle hatalar olmaması için ne yapmamız gerekli diye düşünmek yerine, var olan yarayı kanatmak artık bir sol kültür olmaktan çıkarılmalıdır...

Bir suçun günahını tek bir kişiye veya gruba yıkmak insafsızlıktır, ne geldiyse başımıza bir arada olmamızdan gelmiştir...

12 Eylül olmuş Eminönü’nde yapılan konuşma/toplantı birçok anıda söz edilmektedir. O konuşmanın muhatapları bugün hala yaşamaktadır... Sorunun kendisi geneldir, çünkü yenilgiyi tatmayan sol yoktur. İşkence tezgahından geçmeyen solcu kalmamış gibidir... Bir arada olmanın koşulu her zaman mevcuttur, yeter ki o konuda bilerek ve grup çıkarından taviz vererek yapılmalıdır. Sol kendi örgütsel varlığını korumak adına değil halk (işçi sınıfı) adına siyaset yapar.

12 Eylül generalleri başarılı olmadı, onlara direnecek örgütlü gücü kuramayanlar onlara başarıyı altın tepsi içinde Fatsa Nokta Operasyonu ve Kemal Türkler cinayeti sonrası ortak tavır ve direnç göstermemekte aramalılar...

Sol demek acı çekmek midir?

Sol yaşama dört elle sarılandır. En ağır koşulda dahi onun görevi yaşamak ve yaşatmak için mücadele etmektir... Bir mazlum gözyaşı döküyorsa onun gözyaşına derman olmaktır. Boşuna mı gitmiş 68 Dev Genç liderleri Anadolu’ya, boşuna mı toprak için kavga eden köylünün yanında kalmaya, boşuna mı yaptılar Dev Genç köprüsünü Hakkari’ye...

Ölüm üzerine sol politika üretmez, zaten üretenler ortada...

Ölüm üzerine politika üretenlere karşı gelmektir solun görevi...

Artık bırakın kaprislerinizi, geçmiş takıntılarınızı var olan örgütlü yapınız ne ise yan yana gelin, umut olun gözyaşlarını durduramayan insanlara... Tarih sizi hiç değilse direnen kuşaklar içinde ansın!...

Geçmişte sol içi mücadele diyerek solu sol içinden vurdular ve zayıflattılar. Bugün bu iç çatışmalardan der çıkarıp bir arada olmak ve ortak bir şey yapmanın ve ortak düşünmenin koşullarını oluşturmak zorundayız.


İsmail Cem Özkan

25 Şubat 2018 Pazar

Özgürlüğün Bedeli

Özgürlüğün Bedeli

1800'lü yılların başında İspanya'nın sömürgesindeki Venezuela'da Simon Bolivar (1783-1830)'ın özgürlük mücadelesinin henüz başındadır. Simon Bolivar, krala ve iktidara karşı çıkarak bir halk hareketi başlatmış ama henüz gerçek anlamda da örgütlenememiştir. Bir muhbirin onun saklandığı yeri ihbar etmesi ve yaralı olduğunu bildirmiştir. Bunun üzerine toplanan dokuz subay krala nasıl yakalanması gerektiği konusunda bilgi vermiştir. Kralın sadık subayı İzquierdo henüz harekete geçmeden o toplantısının hemen sonrasında bu 9 subay içinde bir subay gece karanlığına aldırış etmeden Bolivar’ın saklandığı yere gitmiş ve Bolivar’ın kaçmasına yardım etmiş.

Ertesi gün bu durum anlaşılmıştır. Kralın sadık subayı İzquierdo kısa sürede bu olayı çözecektir, içlerinde ki o ‘ihanet’ yapan subay aslında bellidir ama İzquierdo onu yakalamak için hemen hareket etmez. Bir toplantı anını bekler ve papaz ve subaylar ile toplantı halindeyken o yardım eden subayı açıklar ve hemen gözaltına aldırır.

O subay Montserrat’tır.  Montserrat halka yapılan zulmü gördüğü için Venezuelalı devrimcilerin yanında yer almıştır. Bolivar’ın halkın umudu olduğuna, onun belki de içinde bulunduğu toplum için son şansı olduğuna inanmıştır.

Montserrat artık İspanyollar için “haindir”.

İzquierdo Montserrat’ı çok yakından tanımaktadır, hatta hayatını kurtardığı için ona bir anlamda da borçludur. Özgürlük için ayaklananlara karşı yapılan bir operasyonda İzquierdo Bolivar’ın adamları tarafından çölde yakalamış ve çöl kumuna gömülmüştür, onu bir İspanyol subayı olduğu için aşağılamışlardır. Onu, o kum içinden Montserrat kurtarmıştır.

İzquierdo, Montserrat’ı işkence altında bile asla konuşmayacağını bildiği için ona manevi bir şantaj/işkence yapmaya karar verir. Yoldan geçen ilk altı insanı rastgele yakalayıp odaya getirmelerini emreder askerlerine. Montserrat bir saat içinde Bolivar’ın yerini söylemezse bu suçsuz insanlar birer birer kurşuna dizilecektir. Montserrat trajik bir ikilemde kalmıştır. Ya susacak ve bu yüzden altı suçsuz rehine öldürülecektir; ya da konuşacak, rehinelerin hayatı kurtulacak ama bu kez de inandığı Bolivar ve devrim tehlikeye düşecektir…

Tek suçları “suçsuzluk” olan altı insanı büyük bir trajedi beklemektedir. Hiç bir şeyden haberi olmayan altı insan yaşam ile ölüm arasında bir başkasının tercihine bağlı olarak kalacaktır. Fiziki işkence yerine manevi işkence uygulanmaktadır. Altı insanın bir saat sonra ki hayatta kalıp kalmamaları Montserrat’ı ikna etmeye bağlıdır. Altı insan ve Montserrat bir odada kalmıştır…

Emmanuel Robles bu oyunda hem toplumsal hem de bireysel boyutta tartışıyor özgürlüğü. Sömürülen halk toplu kıyımlarla yok edilirken, baş kaldıran vicdanına hapsediliyor.

Özgürlüğünüzün bedeli, hayatınızla ödenecek kadar ağır olabilir, peki birilerinin hayatı diğerlerine bedel olabilir mi? Üstelik buna karar vermek sizin işkenceniz ise; doğru kararı vermek daha da zorlaşmaz mı? Emmanuel Robles böylesi bir kıskacın içine sokuyor bizleri.

Olaylar kendi öyküsü içinde gelişir, peki bu konu sahnede nasıl hayat bulmuştur? Oyunu Baba Sahne’de izleme şansına sahip oldum.

Bir oyun prova yaptığı ve sürekli oyun oynadığı salon dışına çıktığında elbette bazı aksaklıklar olabilir, o da doğaldır, çünkü her salonun boyutu eni aynı değildir. Oyuncular her gittikleri salonda yeniden sahneyi keşfeder ve kısa zamanda uyum göstermek zorundadırlar, çünkü her salon değişiminde uzun uzun o sahnede prova yapma olanakları yoktur, özel tiyatrolar bir yerden başka yere giderken maliyeti hesaplamak zorundalar. Salonun kirası, oyuncuların ücreti yapımcı için sorun teşkil ederken bundan oyuncuların ve profesyonel çalışan sahne arkası teknik kadronun etkilenmemesi ihtimal dışıdır.

Oyunu sahne dekoru ve tasarımı sadedir. Sahne ortasına denk gelecek İsa çarmıha gerilmiş hali vardır (sanki İsa bana göre ters çivilenmiş gibi geldi)... Tabureler oyuncuların olması gerektiği yerlere bırakılmıştır. Mutfak ve içki tezgahı bir köşededir. Sahne bize oyunun içeriği hakkında ilk anda bir şey dememektedir. Olayın geçtiği zaman, kültür ve İspanyol kültürünü çağrıştıracak bir şey yoktur. Bu bir tercih olduğunu kısa zamanda anlayacağız. Sahnede hiçbir fazla nesne yoktur.

Video gösterimi oyunun atardamarlarından biri şeklindedir. Pablo Picasso’nun ünlü tablosu Guernica’ın üç boyutlu görüntüsü içinde savaş ve katliamların bir özet görüntüsü sunulmuştur. Konun evrensel olduğu özellikle vurgulanmaktadır. Seçilen müzik konuyla ilgilidir, sözleri video görünümü ile paralel akmaktadır.

Işık sahnede sabittir, oyunun son sahnesi haricine kadar ışık sahneyi dengeli aydınlatmaktadır. Oyuncuların performanslarını daha iyi göstermek ve seyirciyi daha kucaklamak adına belki ışık üzerine biraz daha düşünülmesi diye içimden geçirdim.

İzquierdo rolünda Ümit Çırak performansı ile oyunu sırtlamıştır. Ses tonu ve vücudunu kullanımı birikimini ortaya sermektedir. Anne rolünde ki Itır Karabulut ise gözyaşları ile bir annenin dramını ortaya koymaktadır. Oyunun arka fonunda kalmış gibi durmasına rağmen Ümit Çırak’ın oyununa ve oyunculuğuna katkısı büyük olmuş… Montserrat rolünde Can Sertaç Adalıer İzquierdo rolünde ki Ümit Çırak’ın gölgesinde kalmış ve zayıf konumlanmış, aksine oyunun atardamarıdır, onun başarısı oyuna daha fazla katkı sunacağını düşünmekteyim. Ses tonu mimikleri ile sanki bağımsız gibidir, saç ve kıyafeti rolü sanki kucaklamamış gibi geldi bana… Özellikle boğazlanma sahnesinde ki performansı göz doldururken sesini iyi kullanamadığını düşündüm.

Kostümler konusuna gelince askeri kıyafetler İspanyol askerini bende çağrıştırmadı, çünkü Bolivya sömürgesi olan İspanyol askerini daha renkli ve süslü kıyafetler içinde diye anımsıyorum, ama en azından İspanyol sömürgesini ihtişamını ve zenginliğini vurgulayan renkli bir kıyafet seçilmiş olsaydı diye düşündüm. Askeri kıyafetler bugüne de çağrışım yapmadığı için sanırım başlarda oyunun içine girmedim, sesler bana metin okur gibi geldi… Tüccar rolünde ki İlkay Eren biraz daha kendisini verebilse oyunun akışına büyük katkı sunacak kadar yetenekli olduğunu düşündüm. Elbette başka bir sahnede yer almanın yeteri kadar o sahnede prova yapmamanın getirmiş olduğu aksaklıklar olarak gördüm.

Oyun genel olarak başarılı, izleyiciye yaşanan olayın ve vicdan muhasebesinin gerilimini yansıtıyor… On dakika ara verildiğinde dahi seyirciler (ben dahil) oyunun bir parçası olarak görüp yerimizde birkaç dakika oturduk. Arada dışarında oyun bir şekilde farklı görsel şeklinde devam ediyordu. Merdiven altına sıkıştırılmış, işkence görmüş ve acılar içinde ki insanlar ile oyundan seyirci koparılmamış. Oyun aslında arada bile oynanmaya devam etti… Çok zekice düşünülmüş olduğunu ve hayata geçirildiğini gördüm… Fotoğraf çekmek de üstelik serbestti, izin istedim ve fotoğraf çektim… 

Emeği geçen tüm çalışanlara ve oyunculara teşekkür ediyorum… Zamanımızın geçtiği karanlık süreçte umarım hiçbir kimse bu ikilem ile karşı karşıya gelmez…

Her çağın zalimi benzer uygulamalar ile kendi iktidarını sonsuza kadar süreceğini düşünür, tüm istilacılar istila ettikleri yerdeki her zenginliği çalmayı doğal görürler, elbette onların doğallarına karşı direnmek de doğaldır ve her zaman zalimin içinde de olsa vicdanlı insanlar çıkar ve direnir.

İçimizde yaşattığımız umudu hiçbir zalim yok edemez…

İsmail Cem Özkan


Özgürlüğün Bedeli
Yazan: Emmanuel Robles
Çeviren: Kaya Öztaş
Yönetmen: Ümit Çırak
Yardımcı Yönetmenler:
Tolga Çıklaçiftçi - Çağatay Çatal
Reji Asistanları:Itır Karabulut – Zarife Nur Şen – Burcu Peşinci
Dekor Tasarım/Uygulama: Ceren Evgen Çırak
Kostüm Tasarım/Uygulama: Levon Kordonciyan
Işık Tasarım/Uygulama: Serdal Ece
Müzik Tasarım/Uygulama: Kutsal Kaan Bilgin
Afiş Tasarım: Burcu Peşinci
Video Prodüksiyon: Tamtam – Ozan Can – Umut Kahya
Performans: Nadide Deniz Korkmaz
– Saruhan Tolga – Eray Uygun

Oyuncular:
İzquierdo- Ümit Çırak
Peder Coronil- Çağatay Çatal
Montserrat- Can Sertaç Adalıer
Komedyen- Özenç Eren Yelçi
Çömlekçi- Bertan Çalışkan
Tüccar- İlkay Eren
Ricardo- Baran Bayraktar
Anne- Itır Karabulut
Elena- Öyküsu Özyürek
Morales- Erdi Yaşar
Zuazola- Emirhan Bayramoğlu
Askerler- Ozan Can, Buğra Akyüz

24 Şubat 2018 Cumartesi

Alyoşa

Alyoşa

Aliye Berger’in yaşamı salonun ortasında, ışıkların altında… her ışık değişimi ayrı bir ses tonu eşlik ediyor. Heyecanlı, meraklı, renklere düşkün birinin alışılmış yaşamın içindeki mücadelesi. Zaman içinde akan ve gel gitleri ile hızlı bir ömrün dramatik öyküsünü izledim.

Alyoşa rolündeki Seray Gözler Yeniay sahnede üzerine aldığı rolü öyle içten ve duyarak oynuyor ki, zamanın içinde sahnenin büyüsü altında olayın içinde birden oluveriyorsunuz. Büyükada’nın eski köşkü içinde aile trajedisi içinde tokat yiyen birisi olurken,  birden o ödül almış içinde ki başkası gibi yaşama yerine kendisi gibi yaşayan oluveriyorsunuz.  Elbette Seray Gözler Yeniay için içinde diğer oyuncuların, ışığın, sahne düzenlemesinin, kostümler ve kostümlerde renk seçiminin de çok önemli etkisi var. Işığın oyuncuya doğru akışını, kucaklamasını izleyebiliyorsunuz. Sesler, eklenen müzik sahnede duyulan ayak sesleri zaman içinde geçişler ve geçişleri seslerin değişiminin izlemesi işte diyeceksiniz oyunculuk bu!

Sahneye bir ressamın hayatını konmuş, olaylar süzgeci her ne kadar dışarıda ki gelişmelerden bağımsız iç dünyanın iç çatışması gibi sunulmuş olsa da dönemin gazete başlıkları ile bu gerçek hayattan alınmış ve yeniden yaratılmış hayat olduğunu ve yaşanmış bir şeylerin izdüşümü olduğunu hissediyorsunuz. Zamanın çevresel gelişmeleri yoktur oyunda, iç dünyanın iç çatışmasının bize yansıması ve bize yansırken acının, öfkenin, sevincin, aşkın, tutkunun mimikler ile birlikte sahnede yaşanan bir bütün olarak yüzümüze vurması var. Büyükada’da oluşan dalga bizi içine alacak şekildedir. Küçük bir dalgadır başlangıçta, başkasının hayatını yaşamak isterken kendi hayatını yaşayan ünlü bir ressam olarak İstanbul Beyoğlu Narmanlı Han’ın bir odasında hayatının son dönemecine büyük dalgalar eşliğinde girerken buluruz. İntihar etmek istemesi, hastalanıp bir sanatoryuma gidişi ve elveda sahnesi oyunun çok iyi düşünüldüğü ve bir dantel gibi işlendiğini gösteriyor. Bir ileri bir geri geçişler ile bizi zamanın ve mekandan bağımsız olarak olayın örgüsü içinde taşıdı…

Aliye Berger, sanatçı olmamış, sanatçı doğmuştur. Doğduğu andan itibaren sıradanlığa meydan okumuş, kural tanımayan çılgın bir kadındır. Fakat bu özelliğine kardeşinin eline verdiği bir tutam kağıt ve kalem ile farkına varacaktır. Eline verilen şeyler aslında onun için aralanan yeni bir kapıdır, o kapının eşiğinden kaybettiği eşinin anısını yaşatmak için adım atacaktır ve düştüğü acı dolu girdaptan kurtulacaktır.  Ömrünün son dönemecinde “Aşkla yaşadım. Ölümler bile öldüremedi bendeki aşkı. Coşkuyla, aşkla ve sevgiyle yarattım ne yarattımsa!” demiştir yaşamının özetini verir gibidir.

“Aliye Berger, insan kılığında bir kelebekti. Girdiği, gezdiği, gördüğü her yerde, güllerden güllere, güzelliklerden güzelliklere konarak dolaşırdı. Görmek yetmezdi ona; iyiyi ve güzeli özümseyerek ruhuna sindirirdi. Bununla yetinmez, sonra zarif ve narin çizgilerle, büyüleyici renklerle yeniden yaratırdı onları. Kelebekler kadar masumdu her yaratısı... Aliye Berger gözü, gönlü, ruhu okşardı. Cana can katardı, kelebekler gibi.” Talat Hamlan böyle anlatmış, onun sözü üzerine tek cümle kurmak istemedim.

Seçilen her adımın bir amacı var ve her ayrıntı bir şeyleri hissetmek için kullanılmış, çok iyi bir ekip çalışması olarak karşımızda bu güzel oyun. Vakti olanlar ve fırsatı olanlar bu oyunu mutlaka görmeleri gerek diye düşünüyorum… videolar ve sahneye yansıması beni etkilemedi desem yalan olur, emeği geçen tüm çalışanlarına, bu görselliği sahneye taşıyan ve baş başa vererek ortak üretenlerin emeğine çok teşekkür ediyorum…

İsmail Cem Özkan






Alyoşa
Yazan: Hayati Çitaklar
Yöneten: Ahmet Somers
Dekor Tasarımı: Behlüldane Tor
Kostüm Tasarımı: Medina Yavuz Almaç
Işık Tasarımı: Kerem Çetinel
Müzik: Fırat Akarcalı
Dijital Animasyon Tasarım Ve Uygulama: Şirin Dağtekin Yenen, Erkan Cerit
Yönetmen Yardımcısı: Seray Gözler
Asistanlar: Şebnem Bilgeer, Melike Durak Aras
Sahne Amiri: Cengiz Aydoğan
Kondüvit: Ersin Sönmez
Işık Kumanda: Tolga Korucuoğlu
Suflöz: Şeyda Pektok
Dekor Sorumluları: Salim Kabadayı, Murat Kubal
Aksesuar Sorumlusu: İsmail Kırca
Kadın Terzi: Melek Akyüz
Erkek Terzi: Ünal Şatır
Perukacı: Hayati Turan
Projeksiyon Kumanda: Korhan Boduroğlu, Abdullah Basık
Oyuncular: Seray Gözler, Asuman Çakır, Erhan Tuna, M. Coşkun Ülgen, Melike Durak Aras, Gözde Yıldırım, Onur Somay, Şebnem Bilgeer


21 Şubat 2018 Çarşamba

Kadınlar...

Kadınlar...

Kadınlar zayıflamak için ya da formunu korumak için güzellik salonların pahalı atmosferinde kendilerine mutluluk aramaya devam ediyor, neden?

Erkeklere güzel gözüküp onların arzularını yatıştıracak en iyi seks partneri olmak için mi?

Var olan eşini korumak adına eşinin başka kadınlarına ilgisini söndürmek ve kendi cazibesini sürekli dinamik tutmak için mi?

Bekar olanlar kendilerine tercihlerine uygun eş bulmak için mi?

Neden kadınlar güzellik için bu kadar zahmete katlanır, neden erkek gözünde olduğu gibi olmaya çalışır?

Hindistan'dan ya da dünyanın her hangi bir yerinden gelen öğretilerin peşi sıra koşarlar?

Neden kendi iç dünyalarını bulmak adına başka evrenden gelecek işaretlere kendilerini bağlarlar?

Kadınlar erkeklere göre daha fazla sömürülüyor, ama kadınların bir bölümü de anlamlandıramadığım ama hissettiğim bir yola giriyorlar? Neden bu eziyet ve sosyalleşme adına yaşanan bu kadar diyet?

Kapitalizm kadını, kadın olmaktan çıkarıp birer tüketici yaparken, kadın acaba gerçek duygularını yaşamak adına; sadece AVM (alışveriş merkezi) içinde camekanlara bakıp gezmek ve içinde sergileneni almak için parası olana daha fazla mı ilgi gösteriyor?

Nedir kadını buna zorlayan?

Kadın haklarını almalıdır, AVM içinde alışveriş yapma hakkı da onların ama ne karşılığında?

Mutluluk pahalı atmosferler içinde parıldayan ve boyanın arkasına gizlenmiş bir yürek midir?

Güzellik nedir?

Bu kadar eziyeti çekici hale getirmek adına paylaşılan videoları görüyorum, kendi güzellikleri için harcadıkları zamanın binde birini kadın ve emek mücadelesi yapanların mücadelelerine destek vermek için kullansalardı, belki dünya çok daha farklı olabilirdi...

Erkek her zaman prensese aşıktır, sarayın hizmetçisini veya aşçısını işi olmadığı sürece görmez... Erkeğin bu bakışı, belki kadınlar arasında prensese benzemek için mücadeleyi başlattı?

Güç sahibi ve güzel olan...

Masallardan çıkardığım aslında güzel olması onun güçlü olmasından kaynaklı...

Bugüne kadar Cleopatra çok güzel diyorlardı, hamamlar filan vardı ama o dönemin “sıradan” görünümlü bir kadın olduğunu 3D teknolojisinin gelişimi ile çıkardılar, ne kadar sağlıklı bilemem...

Roma’da güç sahibi olan ona aşkını ilan eden Sezar, aslında Cleopatra’ya güzelliğine değil gücüne aşkını ilan etmiştir… Aşk güç sahibine duyulan bir duygu mudur, yoksa kendi gücünün artmasına duyulan sevinç çığlığı mıdır? O dönemin tarihçileri bunları sorgulamadı, onların aşkı üzerine methiyeler dizdiler şairler. Güç, görünendir, onu görünmez kılan destanlaştırılmış hikayelerdir.  

Güçlü olanlar ancak Ortaçağ'da tedbiri kıyafet ile halk arasına karışır...

Büyükler işine geldiğini okuyor, çünkü onların hayal dünyası biçimlenmiştir.

Eğitim sisteminden geçenlerden özgür bir şeyler beklemek bu düzen altında imkansız gibidir, çünkü eğitim denen bir biçimlendirmeden geçenlerin sistem dışında bir şeyleri hayal etmesi imkansız gibidir. Çocukların aklı ise verilen eğitim ile biçimlenirken hayal dünyaları da yeniden düzenleniyor ve ne yazık ki prens ve prenses hikayeleri ile büyüyorlar, keşke seçme hakları olsa, genelin ne yazık ki yok... İstisnalarında etki gücü yok...

Elimizin altında binlerce masal kitabı bulunmaktadır, onların içinden farklı olanı bulma oranı gerçekten çok zor... Öne çıkarmazlar, çünkü tüketimi körükleyen olması gerek... Piyasa için üretilen masal kitabı okuyan çocukların tüketim çılgınlığının bir parçası olmak zorundadır, kitap artık sadece kitap değildir, kitap kahramanlarına uygun oyuncakların, görsel malzemelerin ve oyunların satıldığı koskoca bir sanayidir.  Bir kitap piyasa için çıkıyorsa kitap ile birlikte yan ürünlerde tezgahlarda yerini almak zorundadır. Çocuklar kendilerine sunulan bu hayal ürünlerine ve yaratılan masal kahramanlarına benzemek istemesi yeni bir pazarın açılması anlamına gelmektedir. Çocuk kendisine sunulanı almak zorundadır...

Her gencin yüreğinde bir prenses/prens yatar, her ana kızını prenses görür...

Eğer piyasada iş yapmak istiyorsanız iki tüketici kesimine seslenmek zorundasınız derlerdi eskiden. Kadınlar ve çocuklar. Şimdilerde onlara ek olarak üçüncü cinsiyet ve erkekler de dahil oldu. Tüketim çılgınlığını körükleyen sürekli tüketin diyen bir sistemin çocuklarının aklına artık özgün ve elinde ki malzeme ile oyuncak üretmek akıllarına bile gelmiyor, çünkü onların eline hazır ve önceden düşünülmüş, sağlıklı oyun oynamaları için ürünler test merkezleri kontrolünde verilmiş bulunmaktadır. Çocuklar daha hijyenik, daha kontrollü ortamda kendi hayal dünyalarını başkalarının izin verdiği alanlarda kurmaya devam ediyor. Kadınlarımız da tıpkı çocuklar gibi kendilerine sunulan ihtiyaç listesini yerine getirmek ile yükümlüdür.

Kadınlar özgür olmadığı sürece özgür olamayacak insanlık.

Kapitalist sistem kendi kurgusunu kurarken, tüketim toplumunu oluştururken özgür bireyi ortadan kaldırıp sürekli kendisine bağımlı hale getirmeyi seçmiştir. Başarılı da olmuştur. Kadınlar kapitalist sistem altında haklarını almak için mücadele etmiş ve almışlardır. Bugün dünyada var olan her özgürlük kadın mücadelesinin sonucunda elde edilmiştir. Kadınların kazandığı haklar bizlerin daha refah ve daha özgür ortamda yaşamamız anlamına gelmektedir.

Kadınlar tüketimin bir parçası ve camekan faktörü olmaktan çıktığı an özgürlük için büyük bir adım atmışlardır. Seçme ve seçilme hakkı, eşit işe eşit ücret, eşit haklar… Kadınların kılık kıyafet alanında özgürlük mücadelesi lütuf edilmemiş onların tırnakları ile kazandıkları haktır… bugün ortaçağ karanlığına doğru sürüklendiğimiz zaman diliminde kadınların elde ettikleri hakları geri almak için her türlü hileye başvurulmaktadır. Kadınlara özgürlük adı altında kılık kıyafetine, toplum içinde davranışına, taciz ve tecavüz ile kadını daha dar ve kapalı alanda yaşamaya zorlamalar var olan hakların yerinden sökülmesi anlamını taşımaktadır. Kadınlar hakları için direndiği ve kazanımlarını koruduğu sürece orta çağ karanlığına mahkum olmayacağız…

Kadınlar kendileri için mücadele ediyorlar…

Kadınlara sürekli “çocuğun için yaşa, onun geleceği için bugününü yok et” diye gizli bir baskı uygulandı. Bugün kadınlar geçmişe göre daha tecrübeli ve bilgi birikimi ile doludur. Onun bilicinde olan sermaye yeni tüketici gruplarına yönelmiş olması şaşırtıcı değildir.

Birileri kadınların iyiliğini düşünüyorsa aslında kadınları yok etmek istiyor demektir.

Kadınların iyiliği ve daha rahat yaşasın diye sürekli tüketime yöneltenler aslında kadını erkek ile aynı düzlemde görmeyenlerdir. Onları erkeğin bakış açısı içinde erkek için yaşayan ve erkeğe hoş görünmek isteyen birer canlıya döndürüyorlar. Var olan tüm devletler ve dinler erkek hakimiyeti içinde olmasının arkasında kadını birer metaya dönüştürme ve zevk aracı haline getirme düşüncesi yatar…

Kadınlar üzerine çok şey yazıldı, yazılacak...

Emeğin sembolüdür kadın...

Fransız devriminin sembolü kadın olmasının anlamı vardır. Bugün daha fazla özgürleşmeye, tüketim çılgınlığının dışına çıkmaya ihtiyacımız vardır.

Yaşadığımız karanlık zamanı, baskıyı bertaraf etmek için kadın mücadelesini ve onların kazanımlarına bir kere daha dönüp bakmak ve onlardan ders almak zorundayız.

Kadınsız devrim olmaz.

Dans edemediğim devrim, devrim değildir.

“kurtulmak yok tek başına yumruktan ve zincirden
ya hep beraber ya da hiç birimiz” B. Brecht


İsmail Cem Özkan

11 Şubat 2018 Pazar

“Benim Adım Feuerbach”

“Benim Adım Feuerbach”

Oyun Goethe’ye bir gönderme yaparak başlar "Biraz ışık!". Karanlıktan gelen ses, sahnenin zifiri karanlığı içinde salonda yankılanır. Biraz ışık!

Işık karanlığın yok olmasıdır ama karanlık içinde yaşayanlar için ışık ne anlama gelir? Yeni bir hayat, yeni bir başlangıç… Işık bir anlamda “Bu yaşamda ben de varım” demektir. Işık yaşamdır.

Feuerbach sahnenin ortasındadır, yalnızdır. Yıllar sonra adım attığı sahnede heyecanlıdır, heyecanı sesinde, mimiklerindedir. Heyecanlıdır ve belirsizlik onu germektedir. Gerginliğini konuşarak aşmaya çalışmaktadır. Karanlığın içinden sahnenin kenarına kadar gelen yönetmenin asistanı ile heyecanını yenmek için konuşur. Sahne, geçmiş, o an ve ışığın altında sahnede yalnızdır.

Oyuncudur, eskiden hatta ünlü bile sayılır, onu tanırlar, Goethe’nin bir oyunu sırasında sahneye veda etmiştir. Tasso onun son oyunu ve şu anda oynamak için başvurduğu oyundur. Eğer oyuna kabul edilirse hayata yeniden merhaba diyecektir, ışık altında kendisini tekrar bulacaktır.

Korkuyordu, güvensizdi, ne kadar saklamaya çalışsa da. Bir iş görüşmesine gelmişti… Umudunu, heyecanını saklayamayacak kadar gergindir.

Yönetmen henüz salona gelmemiştir, onun yerine salonda asistanı bulunmaktadır. Asistan karar verici değildir, tesadüf sonucu asistan olmuş ve tiyatro tarihini ve emekçilerini de o kadar çok iyi bilmemektedir. Karşısında ki oyuncuyu değerlendirecek kadar tecrübesi ve bilgi birikimi yoktur.

Kelimeler ağızda dolanırken sesin baskınlığı altında yok oluyor...

Kimdir bu Feuerbach? Kendisi, “Ben hiç kimseyim”, diyor, “Sıfır. Ben sıfır adam.” Sıfır, henüz adım atmamıştır, uzun süren tedaviden sonra kendisini sıfır olarak görmektedir. Yönetmene bir tirad ile kendisini göstermek istemektedir. O tirad ile yönetmen hangi rolü oyunu uygun görürse onu oynayacaktır.

“İnsanın yaşamında boşluklar olamaz mı? Beklenmedik sıçramalar, düzensizlikler? Doğal olarak bir tiyatro oyununda olmaması gereken her şey.”

Uzun bir boşluk vardır sahnelerden uzaklaşması ve başvurusu arasında. Yedi yıl! Yedi kayıp yıl. O yıllarda tedavi altında kalmıştır. Yedi yıl boyunca beyaz önlüklülerin arasında kalmıştır, sahnede beyaz önlüklüleri görünce yerinin sahne olmadığını anlamıştır. Çünkü sahneye elinden ne geleni atarken yakalanmıştır.

Oyunun yazarı kahramanın ismini seçerken felsefeden almamış, kelimenin anlamını kullanmıştır.
Feuerbach
Feuerbach adı üstüne:
Feuer: ateş; yangın
Bach: akarsu; dere

7 yıl uzak kaldığı sahnelere yeniden dönmek "Ben Feuerbach'ım..
Daha ölmedim" demek istiyor. Akarsu akmaya devam eder, ateşi taşıyarak… İçinde ki oyuncu olma ateşini… Sahnelere adım atarsa eğer eskisi gibi olacaktır…

Asistanın önündedir, içerlemektedir. Karşısında ki asistanın tesadüfen orada olmasını ve yetenekten yoksun olduğunu düşünüyor. Onun görünümüne ve mimiklerine bakarak karar veriyor…

Feuerbach kızıyor. "Ben çoluk çocuğun önünde deneme yapmam" diyor. Sonra hesaplaşmaya başlıyor.
Asistanla değil, kendisiyle aslında…
Oyuncu Feuerbach ile, insan Feuerbach'ın hesaplaşması…

Bu kırılma noktasından sonra kendini var olmayan seyircilerine sunma ve onlar tarafından “kutsanma” amacına adar. Kendi iç yaşamı ve dışsal davranışlarındaki uyumsuzluk aslında bir bütünlüğün göstergesi olur.

Feuerbach, sıradan bir oyuncudur, oyunun içindedir aslında.

Kendisini kanıtlama telaşındadır, son umududur orası. Bir çok tiyatroya başvuru yapmıştır ama hepsinden de kapıdan geri dönmüştür. Uzak kaldığı yedi yıl içinde çok şey değişmiştir, artık onu anımsayanda yoktur.

Salona bir ara yönetmen gelir, tamam kendisini ispatlama anıdır ama o zamanı iyi değerlendiremez, yönetmen o sahnede seçtiği tiradı canlandırırken gitmiştir. Karanlık içindedir. Karanlığın içinde zirvede!

Oyunu Kadıköy Halk Eğitim Salonunda izledim. Belki salonun olanakları belki de o gün ışık kumandasının başında çalışanın sahneye tam hakim olmamasından kaynaklı oyunu izleyemediğini düşündüm. Feuerbach sahnede hareket alanındadır, ışık içinde kalması gerekirken zaman zaman gölgede kalmıştır, sahnenin diğer alanları ise ışık içinde… İster istemez göz ile izlerken oyuncudan uzaklaşıyoruz. Belki o an mimikleri ile bir şeyleri anlatıyordur. Ses her anın durumuna göre inip çıkmaktadır, ışık ses ile uyumlu hareket edememektedir. Seçilen müzik parçaları ve piyanoda çalınan parçalar Feuerbach’ın durumuna uygun seçilmiş diye düşündüm. Bölümler arası geçişler, diğer oyuncuların (dekor düzenleyen işçiler, köpek sahibesi ve asistan) oyuna dahil olmaları ve sahnede yerlerini alması aslında bizlere bir şeyleri anlatması gerekli ama sanki bir bağlantı kopukluğu yaşar gibi oldum… Neden dekorcular geldi, sahnede düzenleme yaptılar, çünkü o gün sahneye oyuncular davet edilmiş ve oyun için seçmeler var… Seçmelerde sahne düzenlemek için çalışanların sessizce gelmesi ve ayrılması… Köpek sahibesi köpeğini oyun için kiralamak istemektedir ve her şeye onay verir ama köpek salonun her hangi bir yerine kaçmıştır. Yoktur ortada… Çaresizliği ve oyuna katılmasını tam yakalayamadım… Sahnede yer alan merdivenler ve zirveye çıkan yol olmasını kısaca soyut olan anlatımın somut tanımı olması diye düşünürken son sahnede zirveye çıkıp karanlıkta kalması ile anlamlaşıyor...

Usta bir oyuncu, 6 yıl sonra sahnelerde, usta bir tiyatro insanı oyunu yıllar sonra yeniden sahneye koymuş… Elbette tiyatroda her şey hesaplanır… Sahneye taşıyan firmada sanırım seyirci ilgisini hesaplayarak bu oyunu yeniden sahneye taşırken başarıyı hedeflemiştir. Amacına ulaşmış mı sorusuna yanıtım benim gördüğüm kadarı ile başarıya ulaşmışlar…

İsmail Cem Özkan

“Benim Adım Feuerbach”
Yazan: Tankred Dorst 
Çeviren: Sema Engin
Yöneten: Ayşenil Şamlıoğlu 
Yönetmen Yardımcısı: Gizem Aldemir
Dekor Tasarımı: Gül Emre
Işık tasarım: Yakup Çartık
Oyuncular: Selçuk Yöntem, Toprak Can Adıgüzel ve Gülçin Kültür Şahin


8 Şubat 2018 Perşembe

Kurtuluş Kendini Anlatıyor…

Kurtuluş Kendini Anlatıyor…

“Yıkmaya çalıştığınız şeye benzerseniz, ortaya çıkan felaketin telafisi olmaz.”

Bu sıralar 12 Eylül öncesi ve kısa sonrası anıları okuyorum. Anılarda Devrimci Yolcular Kurtuluşçulara KSD demeye itina ettiklerini belirtiyorlar ama kaderin bir cilvesine bakın ki Dev-Yol ana davası savunmasında kendilerini bir “dergi çevresi” olarak tanımladılar...

Kime niyet, kime kısmet...

Dergi çevreleri, dergi çevresi olarak elbette kalmadılar ama gerçek anlamda da örgüt olamadılar, örgütlenme yolunda adım atmışlar ama günün acil sorunlarına yanıt aramaktan, gelmekte olan “freni boşalmış kamyonun” nereye vuracağını da fark etmiş olmalarına rağmen acil sorunların peşinden ayrılamamışlar... Bu durumun kendilerince belki yüzlerce açıklamasını bulmuş olabilirler ama sonuç ortada. Yenilmiş bir sol!

Miras, yenilgi ile devredilmişti…

“THKP-C örgütlenmesi silahlı eylemlere henüz hazır değildi, bir anlık ihtiyaçtan doğan ilişkiler üzerinden giden bir süreç vardı. THKO silahlı mücadeleyi başlatması THKP-C önderliğini düşünülenden erkenden silahlı mücadeleye sevk etti. Rekabet ve onlar yaparsa ben de yaparım hırsı ölüme giden yolu açıyordu.”

“Tarihte ne olduysa öyle olması gerektiği, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur". Marx

Erken ve hazırlıksız girilen kavga THKP-C önderliği için Kızıdere’nin yolunu açıyordu…

Kızıdere bir dönemin kapandığını ilan ediyordu.

1974 yılından sonra ki solun yükselme dönemi, o güne kadar olan örgütlenme şamasında sol örgütlerin yenilgisi üzerine oldu.

Kızıldere sonrası Türkiye yeni bir yol ayrımına doğru ilk adımını atıyordu. O dönemde yenilgi ile çıkan THKP-C taraftarları ne yapmalı, nasıl bir arada olunmalı konularında kendi aralarında tartışmaya veya görüş alış verişine başlamışlardı. 

Cezaevinden çıkan kadroların bir araya gelerek yol haritasını çizme süreci daha çok geçmiş arkadaşlıklar üzerinden kuruludur. Yol, yol ayrımı ile kendisine kulvar açacaktır.

Ankara’da birkaç noktada buluşmalar gerçekleşmeye başlamıştır. O noktalarda tartışma içinde yer alanlar “doğal” merkez olacaklardı. THKP-C yeni yoluna bu doğal merkezin etrafında kendi kulvarını açacaktır.

Kurtuluş Kendini Anlatıyor – Kurucular I ve II bu süreci ilk elden Kurtuluş Hareketi penceresinden okumuştuk. Elimizde tuttuğumuz iki kitap ise; (Kurtuluş Kendini Anlatıyor -3, Fırtınalı Bir Denizdir İçimiz, Kurtuluş Kendini Anlatıyor -4, Daha Dinmiş Değil Fırtına) daha ağırlıkta ikinci halka olarak kabul edilen Merkez Komitesi dışında kalan kurucuların döneme ilişkin görüşleri, anıları ve eleştirileri ile önümüze başka bir tarihi perspektif sunuyor.

Kitapta yer alan bütün devrimcilerin kendi geçmişlerine belli bir mesafeden ve soğukkanlı baktıklarını söylemek gereklidir. Ama hikayenin bütününe baktığımızda anlatanların kendi geçmişleri, aslında salt kendi geçmişleri olmadığı, Türkiye Sosyalist hareketinin 1960’lardan bugüne kadar ki politik süreci olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız Yani Kurtuluş salt kendini anlatmıyor.

“12Eylül gelinceye kadar hep faşistlerle kavga halindeydik. Bizi ayakta tutan, diri tutan şey buydu.”

Elimizde tuttuğumuz iki cilt olarak yayınlanan ‘Kurtuluş Kendisini Anlatıyor’ kitabında Kurtuluş’un oluşmasında hayatlarını ortaya koymuş, inançlı, hiçbir karşılık beklemeden tüm benlikleri ile kavganın içinde bulmuş insanların anıları ve döneme yönelik eleştirilen bakışlarını okumaktayız. Onların anıları ve eleştirel yaklaşımları aslında dünün eleştirisi gibi gelebilir ama aslında bugünü eleştirmektedir. Bugün dahi yan yana gelemeyişimizin temelinde ki sorunlar, geçmişimizden kaynaklanan kibirli, “her şeyi bilen” anlayışımız ve davranışlarımızın bütünüdür.

“Farklılıklar, ayrılıkta rol almış olan insanların düşünsel dünyasında embriyonal olarak mevcutmuş.”

12 Mart yenilgisi sonrası olan tartışmalarda ayrılıklar ideolojik değil, kişisel tutumlardan kaynaklandığını ve “doğal” liderlerin kendilerini farklı bir şekilde tanımlamaları ve konumlandırmaları, onları tanımlayanların duygu ve düşüncelerinden farklılık arz ettiğini yaşanan sürecin eleştirel bakışında ortaya çıkmaktadır
.
“Nasuh; “Bizim ilişkimiz güvene dayalı bir birliktelikti, Kaçaroğlu bu güveni yıktı, o nedenle ayrıldım.” dedi.  Bu sırada Mahir Sayın ile Oğuzhan Müftüoğlu “Kesintisizler” eleştirel bakış açısı ile incelemeye devam ediyordu. Sonuçta iki örgütün doğal kurucular olarak kabul edilenler arasında bir “güven” sorunu çıkmış ve ayrılığın temeli belki de daha önce atılmıştı. Yol ayrımı kaçınılmazdı ve o kaçınılmaz gerçekleşmişti.  Bu belki de ilk kırılmaydı, ayrılıklar daha önce de olmuştu ama bu kırılmanın travması örgütler ayakta kaldığı sürece devam etti.”

“O koşullarda devrimin milimetrik çıkarını düşünen insanların ayrılmaması gerekirdi.”

Ankara Şehir Derneği (Şeh-Der) siyasi kopuş ve ayrılığın temellerini atarken başka açıdan da rekabetin ve kim daha fazla THKP-C geleneğine sahip çıkacağı yarışının da fitilini ateşliyordu. Devrimci Yol kurucu kadrosu Mahir Çayan’ın tezlerini “olduğu gibi” savunduğunu iddia ederek kendisini tanımlarken, daha sonra Kurtuluş olarak kendisini ifade edecekler eleştirel olarak yaklaştıklarını ama olduğu gibi geçmişe sahip çıktıklarını iddia edeceklerdi.

Bu toplantıda taraflar birbirlerine bakarak kendilerini tanımlamışlardı ve 12 Eylül yenilgisine kadar olan süreçte çatışmalar, kavgalar, ölümler bu rekabetin birer yansıması olarak sürekli kendisini anımsatacaktır. Aynı çevreye, aynı kitleye, birbirine yakın örgütlenme modeli ile yenilgi kaçınılmaz olarak her iki tarafı farklı tarihi süreçler içinde yakalayacaktı.

“1970’li yıllarda inanılmaz bir cesaret, atılganlık ve enerji ile sürülmüş olduğu çalışmaların yarattığı sonuçtur.”

Devrimci Gençlik dergisi ayrılık sonrası çıkmış ve daha sonra Devrimci Yol’a doğru eğilecekti. Kitleselleşme ve ülke sathında kadroların hareketi Kurtuluş çevresinde bir an önce bizde başlayalım algısını güçlendirmiş ve “Yol Ayrımı” ile örgütlenme yolunda somut ilk adımı atmışlar.

“Politik faaliyet gösteren bir örgüt, kendi varlığını gizlemez, bağlantı ve ilişkilerini gizler.”

Haziran 1976 yılında Kurtuluş Sosyalist Dergi (KSD) yayın hayatına başlamış ve örgütlü çalışmalarına merkezi bir şekil vermişler. Kurtuluş THKP-C mirasına eleştirel sahip çıkan ama aynı zamanda tarihsel olarak sahiplenme olarak kendisini ifade etmiştir. Geçici Merkez Organı Ocak 1977 yılında oluşturarak örgütsel inşasına devam etti, Büyük illerde yerel komiteler kurdu.

Elbette oluşan her yapı gibi topluma müdahil olmak ve kedi gücünü görmek için kampanyalar düzenledi. Kitleselleşen bir hareket elbette devletin de ilgi odağı olması kaçınılmazdır.

29 Ekim 1978 yılında Ankara’da Kurtuluş hareketinin merkezinde yer alan kişilere yönelik “ak operasyon” olmuş. O gün sivil kıyafetler ile bir grup kendisini illegal gören ve ona göre örgütlü gören kişilerin evlerine akşam saatlerinde 19 – 20.00 gibi saatlerde eş zamanlı baskın yapılmış ve hiç konuşmadan ayrılmışlar. Yalnız Mahir Sayın o gün gözaltına alınmış. Ertesi gün öğlen saatlerinde Mahir gelmiş... Olayın aslı ne olduğunun aslında pek bir önemi yok, “bal kabağı gibi hepimiz açıktaymışız, güya biz gizli örgütüz.”

Örgüt o operasyondan sonra kendisince önlem almış ve lider kadrosunun bir bölümünü Ankara’dan İstanbul’a almıştır. Bu arada yayın hayatına yeni çıkardığı dergiler ile devam etmektedir.

“Temelsiz ajitasyon ve propagandanın aşırı kullanımı, giderek, beklenen sonuçların tersini doğurur. Propaganda, ajitasyon çok önemli bir sanattır. Çizgi ötesine geçtin mi tersini üretirsin. Biz de çizgi ötesine geçen şeyler yapmaya başlayınca, sokak çatışmalarının hızla artması ve yaygınlaşmasının da etkisiyle bir süre sonra kitlesel hareketlerde daralmalar görmeye başladık.

“Memleketin en kral devrimcileri ve 1971’in esas mirasçıları biziz! Tabii böyle hissedersen herkesle ilişkine bu durum şekilde yansıyor… Bu his bir kibir gibi geldi oturdu bizim üstümüze ve ondan sonraki bütün hayatımız boyunca bir virüs gibi içimizde durdu.”

Rekabet ve sekterlik…

Sol içi çatışma gündemdedir. O gün kimse çatışmanın sonuçları hakkında uzun vadeli düşünmez, amacına ulaşınca çatışma sonlandırma görüşmeleri başlar ve sonlanır. Kısa vadeli çıkarlar uzun vadeli solun toplumdan kopmasına yol açacaktı. 12 Eylül’e giden süreçte devlet, sol iç çatışmayı sadece izliyor ve olayların arasına girmemeye özen gösteriyordu.

“Kurtuluş Devrimci Yol çatışmasında sanki polis şehri terk etmiş, meydanı çatışanlara bırakmış gibiydi, kısaca “çatış çatışabildiğin kadar” diyordu.”

Sol içi çatışmalar da daha ağırlıkta “bende varım, beni dikkate alın” boyutunda kendisine alan açma mücadelesi şeklinde oluyordu ve genelde bir fraksiyonun hakim olduğu yerde diğer fraksiyonların yaşama ve propaganda hakkı genelde tanınmazdı...

“Kendini orada kanıtlamak isteyen, icabında ‘Biz faşistler karşısında gerilemiyoruz, devlet karşısında gerilemiyoruz da sizin karşınızda mı gerileyeceğiz?’ dilini de kullanan bir örgüttük. Çatışmayı yatıştırıp gündemden çıkarmak yerine, ancak belli bir güç dengesi oluşturup, ondan sonra problemin çözümünü sağlamaya dönük tutum alıyorduk.”

“Gazetelerimizde, dergilerimizde, bunlar yanlış şeyler, bizim temel şiarımız ‘İlkelerde savaş, devrimci kardeşlik’ filan desek de o çatışmalarda, tabiri caizse ‘Biz de sizin kadar delikanlıyız’ tarzı bir duruşumuz vardı.

Çatışmalar biri bitiyor öteki başlıyordu. Sol bir yandan kendi içi ile kavga ederken faşistler ile parçalanmış ülkede kurtarılmış bölgelerin sınırında çatışmaya devam ediyordu. Ülke bir kaosun içindeydi ve toplu katliamların da artık hayatımızın içine girmesi söz konusu olmaya başlamıştı. Maraş, Çorum, Sivas olayları o güne kadar yapılan direniş hattının farklılaşması anlamına geliyordu. Sıkıyönetim altında ülke 12 Eylül’e doğru göz göre göre adımını atıyordu.

“Kibirli insanlar kendi haklılığını kanıtlayabilmek için düşmanlığı beslerler ve uzlaşmaz çatışmaları körüklerler.”

Maraş katliamından sonra…

“Maraş katliamından sonraki süreçte sosyalistler arasındaki dayanışmanın artması gerekirken azalması, birbiriyle daha çok boğuşur hale gelmeleri, toplumsal mücadelenin yeniden yükselmesini, canlanmasını ilerletecek kanalları yapabilmemizi engelledi.”

Sol artık yükseliş döneminde değildi, durağan hatta birçok bölgede gerileme sürecine girmişti, çünkü devrimci devrimciyi öldürmesi toplum içinde hoş karşılanmıyor ve halk o öldürenlerin yanından uzaklaşıyordu.

“Burjuvaziye karşı çok yönlü mücadelede, aynı tarafta olduğumuzu birbirimize anlatamadık.”

12 Eylül darbe marşları okunduğu gün faşistler sokaklardan çekilmeyip devrimcilerin olduğu tarafa doğru saldırılarını devam ettirmiş olsalardı acaba 12 Eylül başarılı olur muydu? Darbenin en büyük başarısı bence faşistlerin sokaktan çekilmiş olması ve sonra darbecilerin oyuna gelmiş olmasıdır... Çünkü devrimciler o zamana kadar antifaşist bir mücadele yapıyordu ve savunmada kendisini öyle konumlandırmıştı. Örgütsel yapıları ve kurumlaşamamış ilişkileri yenilgiye açılan kapının anahtarını darbecilerin eline vermiştir.  

Hırs ve kibir yok edicidir...

Darbeciler solun gücünü test eden birçok olaya imza atmış ve o operasyonlardan elde ettikleri veriler ile kendi stratejilerini çoktan çizmiş olduklarını 12 Eylül sonrası başlayan operasyonlardan anlıyoruz. 

“İçimizde küçük devletçikler ya da küçük diktatörlükler yaratarak sınıflı toplumdan kurtulamayız.”

12 Eylül darbesinin ardından ortalıkta kalmışlık hissi…

“Birçok insan kelle koltukta dolaşıyor ve yaptığı her eylemin örgüt için yaptığını düşünüyor ama o örgüt üyesi bile değil, böyle şey olur mu?”

12 Eylül aslında bizim yüzümüze başka gerçekleri de vuruyordu. Örgütler gelmekte olanı biliyordu ama ona göre kendilerini hazırlamamışlardı. Örgütler arasında yapılan görüşmelerde boşa düşmüştü. Kadrolar o güne kadar “profesyonel” olduklarını düşünüyorlardı ve örgütlerin kendilerine bakacağını içselleştirmişlerdi belki de ama örgütün maddi gücü ve lojistiği bu beklentiye uygun değildi. Çözülmeler hayal kırıkları ile başlamıştı. Bazıları itirafçı olmuş, bazıları direnmişti ama örgütün küçülmesi ve gittikçe yok olmasını engelleyecek yeni bir örgütsel önlemler çare olmamıştı. O güne kadar görünmeyen tüzük ve teknik tartışmalar gündeme gelmişti. Yakalanınca mahkemede örgüt savunulup savunulmayacağı dahi belirsizliğini koruyordu. Kendileri bir dergi çevresi olarak mı tanıtacaklardı kadroları? Direnişte ve mahkemede neyi gündem yapacaktı kadrolar ve kadro gibi görenler… Belirsizliklerin aslında ne kadar çok olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştı darbe… Varmış gibi kabul edilenlerin aslında yok olduğu, gözlerde büyütülen birçok şeyin aslında var olmadığı gerçeği ile karşı karşıya geliniyordu.

“Tezgaha getirilen gençlik, ölümün ucundan dönen ve kendi sesini düne bırakanların hikayesinde bir çok ayrıntı bugün gözükmüyorsa elbette yenilginin üzerimize bıraktığı etkisi olduğunu düşünüyorum…”

Olayların etkisi ile o güne kadar gözükmeyen birçok olgu gözükür ve göze batar olmuştu.

“Sosyalizm ve dünya devrimine ilişkin yazılmış olan şeyleri, tüm detaylarıyla araştıramadık. Pratik faaliyet ve tek yanlı okumalarımızdan bunlara sıra gelmedi. Sanki bir şeyi kaçıracakmışız gibi, dar pratikçiliğe hapsolurken enerjimizi entelektüel derinleşmemize aktaramadık.”

Belki baştan birileri de kendilerini daha alçak gönüllü görmüş olsaydı ve “her şeyi yaparız, bize bir şey olmaz” anlayışı içinde olmadan, geçmiş yenilgilerin tecrübeleri ile örgütlü bir yapı için adım atılmış olsaydı... Günün acil sorunlarına yanıt verelim derken, örgütlü ve kalıcı olmak gözden kaçmış, olaylar öyle bir savurmuş ki, bir çok insan bedelini işkence tezgahlarına son nefesini bırakarak verdi.

Kadrolar eziliyordu. İşkenceler sadece DAL ile sınırlı kalmamış, cezaevleri birer işkence merkezine döndürülmüştür. İnsan onurunu postalların altına alanlar ülkenin yeni rotasını ılımlı İslam’a ve liberal ekonomiye döndürmüştü ve bunun ilk işaretini Maraş katliamı ile açıkça ülkemizde ilan etmişlerdi. Dünya küreselleşme politikalarına doğru adım atarken ülkemizde de yeni rotasını oturtmaya çalışıyorlardı.

“Önder kadrosunda yer alan arkadaşlarında yeterli kadar okumaya vakit ayırmadıklarını düşünüyorum, eğer onlar yeteri kadar okuyabilse ve araştırabilselerdi bizlere sağlıklı yol gösterebilirlerdi.”

“78 kuşağının fedakar ve adanmış insanları, kapalı bütün kapıları açmak üzere, arkasına bile bakmadan ileri atlıyordu. Çok iyi mühendisler, doktorlar, avukatlar, eğitimciler de olabilirlerdi. Herkes eğitimini tamamlayabilirdi. Ama olmadı…”

Vicdan, bir solcunun çantasında, kalbinde, göğsünde taşıması gereken ve hiçbir zaman vazgeçmemesi gereken en önemli unsurdur. Eğer bir başkasının hayatını etkileyecek bir eylemliliğin içerisinde bulunuyorsanız vicdanlı olmak bir zorunluluktur. Sizin onu anlama, değerlendirme, onun koşullarını gözetme zorunluluğunuz vardır. Siz bir insanın hayatına mal olacak bir süreci sadece kararla, kuralla, kaba direktif yansıtarak geçiştiremezsiniz, geçiştirmemelisiniz.”

Hikayeleri aslında hepimizin hikayesidir, şöyle ya da böyle benzer süreçlerden geçtik, ortak bir kavganın ortak yenilgisini farklı farklı yaşadık ve geçmişin bizim üzerimizde bıraktığı etki bugün dostluklar içinde hala varlığını koruyor.

“Hepimiz özür dilemeyiz. Çünkü arkadaşlarımızdan herhangi birinin yapmış olduğu yanlışlık, hepimizi bağlar. Bunlar bize ait yanlışlıklardır, ortak ürünümüzdür.”

Yazıda birçok alıntı yaptım ama isimleri bilerek kullanmadım, geçmişin dergilerine bir çağrışım yaparak… İsimsiz yazılar ile çıkan dergiler ile hayatı anlamaya çalıştık… İsimsiz yazılara bakarak birbirimizi eleştirdik, kavga ettik… Sonuç, yenildik… Bir ders değil binlerce ders çıkarılmalıdır. Tek yönlü okumanın hakim olduğu süreç bizi yenilgilere götürdü, gelmekte olanları daha önceden anlayıp ona göre tedbir alamadık… bugün dahi bir çok anıları okurken “bizden” olan arkadaşlarımızın anılarını okumaya özen gösteriyoruz, diğerleri hala yok… Var olan siyasi partiler, dergi çevreleri sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi geçmişin ilişkilerini devam ettiriyor… Bizim dergimiz, gazetemiz, bizim örgütümüz, bizim derken acılar ile yoğrulmuş kuşağın alın terlerini, acı ile işkence duvarlarına bıraktıkları sesleri, vicdanlarında mahkum ettikleri hataları yok saymak yeniden yeniden yanı süreci yaşamak anlamına gelmektedir…

Hepimiz hala geçmişin hatalarını aynen tekrar ediyorsak özür dilemeye bile gerek yok demektir… Geçmişin eleştirisi hatalardan ders çıkarılmışsa olur… bugün aynı geçmişten gelenlerin bir birini ötekileştirdiği ve yok saydığı süreci ne yazık ki yaşıyoruz, ortak ne yaparız yerine hala benim şemsiyemin altında bana uysun beklentisi ile kibir ile hayata bakmaya devam ediyoruz… Kibir ne yazık ki başarı getirmiyor, acıdan başka…

İsmail Cem Özkan

Kurtuluş Kendini Anlatıyor -3
Fırtınalı Bir Denizdir İçimiz
İsmail Metin Ayçiçeği, İzzet Köylüoğlu, Mustafa Öztürk, Saim Koç, Seyfi Öngider, Ziya Sümer
Dipnot yayınları, Ankara 2016
ISBN: 978-605-4878-92-5


Kurtuluş Kendini Anlatıyor -4
Daha Dinmiş Değil Fırtına
Burhan Tanrıverdi, Celal Polat, Doğan Fırtına, Haşim Barış, Süleyman Toklu
Dipnot yayınları, Ankara 2017

ISBN: 978-605-4878-92-5