4 Nisan 2018 Çarşamba

Şahane Züğürtler

Şahane Züğürtler

1920’li yıllar Paris. Beyaz Rusların sürgün yeridir. Henüz devrim olalı çok olmamıştır, içlerinde geriye dönme ümidi olan beyaz Ruslar ve çar çevresi Paris’te yaşam mücadelesi vermektedir. Daha önceki sürgünlerin yerini yenileri almıştır. Rusya’da devrim ve onun mücadelesi batıda mülteci akımı anlamına gelmektedir. Her dönemin liderleri yeni mülteci dalgasını ve daha önce mülteci olanların geri dönmesidir.

Beyaz Ruslar Paris’in değişik otellerinde kalmaktadır, gün geçtikçe fakirleşmekteler, ülkeden getirdiklerini teker teker ellerinden çıkarmaktalar, artık çalışmak zorundadırlar. Para suyunu çekince geçmişte ne olduğu değil bundan sonra ne yapacağı ile ilgilenmekteler. Çar ailesinden Grandüşes Tatyana Uratieff ve onun ile evli olan Prens Mikhaïl Uratieff bir otel odasında fakir günlerini yaşamaktadır. Ellerinde çar Rusya’dan getirdikleri büyük miktarda para vardır ve o parayı Fransız bankasına yatırmıştır. O paranın bankada bağlı kalması savaş yıllarının ve sonra ki sürecinde iç piyasanın ihtiyacı vardır ve banka yetkilileri Prens Mikhaïl Uratieff’i ikna etmek için peşinden koşmaktalar ve hatta Fransız hükümeti onun güvenliğini sağlamaktadır. Prens Mikhaïl Uratieff gururludur ve çar Rusya’sına bağlıdır. Tek bir kuruşuna dahi dokunmayacaktır, kendi durumu ne kadar kötü olursa olsun… Grandüşes Tatyana alışkanlıklarını henüz terk etmemiştir ama yeni koşullara da uyum sağlamaktadır. O alışverişe gittiğinde marketten çaldıklarını eve getirmektedir. Market sahibi görmüş olsa da görmezden gelmektedir, çünkü Fransız hükümeti bu konuda market sahibine parasını ödemektedir.

Günlerden bir gün beş parasız kaldıkları gün gazeteden gördükleri bir ilan üzerine iş başvurusu yaparlar. Kaldıkları otelden gizlice ayrılırlar, ellerinde kalan bir kılış ve flama ile birlikte. İki sembol Rus onurunu sembolize etmektedir.

Yeni iş yeni isimler altında çalışmak onların kimliğin üstünü kısa sürede olsa örtecektir.

İş başvurusu yaptıkları yerde kabul görürler, yatacak, içecek ve bir miktar para karşılığında hizmetli olarak işe başlarlar. Kısa sürede ev sahiplerine kendilerini sevdirirler. Patronları (Charles Dupont) işçi partisi milletvekilidir. Solcudur ve Rusya’dan petrol imtiyazı almak için uğraşmaktadır. Onun içinde Rusya’dan gelecek olan petrol bakanı ile buluşma ayarlamak için uğraşmaktadır. Charles Dupont aynı zamanda yanında çalıştıkları kadınlara karşı çapkınca yaklaşmaktadır. Onların çaresizliğinden yararlanma yoluna gitmektedir. Karısı Fernande Dupont ise bu durumu bilmektedir. Kendisince önlemler almak için uğraşmaktadır ama yaşadığı yaşam kalitesini düşündüğümüzde elbette çok da ses çıkaramamaktadır. İki çocukları vardır.

Olaylar gelişir, geçmiş onların peşini bırakmaz. Beklenen konuk bir gün gelir ama konuğun kim olduğunu öğrenen Grandüşes Tatyana ve eşi Çar Rusya’sından kaçmadan önce kaldıkları hapishane günlerini anımsarlar. O hapishanede Grandüşes Tatyana tecavüze uğramıştır. Beklenen konuk işte kaçtıkları hapishanenin müdürüdür. Sorgularını yapandır. Geçmiş ile yüzleşme kaçınılmazdır…

Kendilerine ne denli büyük acılar yaşatmış olsalar da, Devrim’e ne denli karşı olsalar da, kendilerini bu duruma düşürenlerden intikam almak için yanıp tutuşsalar da açlık ve sefalet içinde yaşayan, acı çeken bir Rus halkı vardır. Ve Prens, ömür boyu hizmetçi kalacaklarını bile bile, Rus halkının mutluluğu, Rusya’nın özgürlüğü, Batı’nın petrol kuyularını ele geçirmemesi uğruna hesabındaki tüm parayı Komünist Rusya’nın petrol bakanına verecektir…

Prens Uratieff ve karısı Grandüşes Tatyana yaşamlarının geri kalanını fakir ama mutlu olarak geçirmeye karar verirler, onların yeni vatanı sürgün yaşadığı ülkedir ve çalışarak hayatlarına devam edeceklerdir.

Aslında dört perde olarak sahnelenen oyun büyük bir zevk ile izledim. Perdelerin her kapanışı başka bir bölümün başlangıcını ifade etmektedir. Her bölüm başka bir dekor ile sahnede yerini almıştır. Her bölümün dekoru ile birlikte kostümleri de değişmektedir. Işık genelde sabittir, sadece Prens Uratieff ve karısı Grandüşes Tatyana özel konuşmaları olan sahnelerde onların üzerine yoğunlaşmakta diğer alanlar karartılmaktadır. Müzik olayların akışı içinde sahne ile bütünleşmektedir.

Şahane Züğürtler, güldürüyle dramın iç içe olduğu, insan sevgisinin hep ön planda tutulduğu bir oyun. Bir an kahkahalarla gülerken, az sonra dramın içinde bulabiliyorsunuz. Belli bir karamsarlık vardır oyunda. Ama öylesine ustaca kaleme alınmış ki yapıt, bir daha geri gelmeyecek güzelliklerin, bir daha gerçekleşemeyecek hayallerin arkasından ağlamak yerine, birbirine sevgiyle sarılmış insanların her şeye yeniden başlayabileceklerine, her şeyin üstesinden gelebileceklerine inanıyorsunuz.

Oyunun yönetmeni daha önce sahneye koymanın getirmiş olduğu alışkanlık ile oyunun dekorunu, kostüm seçimini, oyuncuların karaktere verdikleri hayat yönetmenin seçimini ve o seçime uygun sahnelemeyi görüyoruz. Son sahnede seçilen kostüm bana göre geçmişin en şaşalı günlerinde giyilen kostümdür ve emekleri ile geçinen karı kocanın o kostüme ulaşması biraz güç gibi geldi ama yönetmen madem böyle seçmiş, geçmişin özlemi bir kostüm ile yaşanacaktır… ama tasarruf yapmak zorunda olan iki emekçileşmiş çar ailesinin fertleri için kostüm almak yerine daha özel daha mütevazi elbise ile çağrışım yaptırabilinirdi…

Oyunculuk konusunda bana göre her hangi bir sorun görmedim, seçilen roller, rollere hayat veren oyuncular ve birbiri ile olan ses ahengi ve sahnede ki uyumları bu oyunun ruhuna çok şey katmışlar diye düşündüm, gülünecek yerde güldük, üzülecek ve vicdanımızı sızlatan yerde vicdanımız sızladı... hayatın karanlık ve kırılgan sürecine dokunan oyunda kara mizah abartılmadan uygulanmış, sahnede canlandırılmış. Oyuncular kendilerine verilen rolü en iyi şekilde hayat vermişler…

Fransız bulvar tiyatrosunun öncülerinden aktör, yazar ve yönetmen Jacques Deval'in 1933'te yazdığı komedi, eğlenceli iki saat geçirmek isteyenler için kaçırılmaz bir fırsat. İzleyin, fırsatınız varsa kaçırmayın derim, çünkü size ileride anımsayacağınız bir iz bırakacaktır.

İsmail Cem Özkan




Şahane Züğürtler
Yazan: Jacques Deval
Yöneten: Haldun Dormen
Çeviren: Asude Zeybekoğlu
Müzik: Mertol Şalt
Sahne Tasarımı: Barış Dinçel
Kostüm Tasarımı: Canan Göknil
Işık Tasarımı: Özcan Çelik Yardımcı
Yönetmen: Can Doğan
Yönetmen Yardımcıları: Ceylan Çete, Doğan Şirin, Emel Bertan
Efekt Tasarımı: Serkan Yavşan

Oyuncular: Barış Çağatay Çakıroğlu, Buğra Can Ildırışık, Can Başak, Can Doğan, Ceylan Çete,Çağrı Özgür Hün, Dilay Taşkaya, Engin Akpınar, Hakan Güner, Müge Akyamaç, Onur Şirin,Özgün Akaçça, Süeda Çil

30 Mart 2018 Cuma

Kafkas tebeşir dairesi

Kafkas tebeşir dairesi

Siyah perde ile çevrelenmiş bir sahne düzeninde, sahnenin sağ ve sol çıkışlarına konmuş projektör lambaların varlığı bize sahnenin ortasında yaşanacakların ilk işaretini vermektedir. Karanlık ve grinin hakim olduğu yerde, iç içe geçmiş öykülerin kargaşasından bir düzene aydınlığa kavuşacağını fısıldar. Siyahın içinde ki tonlar, yaşadığımız anı anlamamız için ip uçlarını verir. Işık varsa orada gölge de olur. Gölgeler belki suretinden daha fazla şey anlatır.

Sahneye oyuncular çıkmadan önce ağız ile yapılan bir çağrı gelir hoparlörden, oyunun samimiyetini de fısıldar, her oyunda cep telefonu sorunu çıkar, birileri oyuna konsantre olamadığı an açar cep telefonunu dünyada ki gelişmeleri sosyal medyasından izler ya da sevdiğini ne kadar özlediğini dijital harflere döker. Anımsatılır her oyun öncesi, kimse kapatmaz ama cep telefonunu, sesini kısması yeterlidir, titreşim olur oyun izlerken!

“Masal masal içinde / Masal hayat içinde / Masal deyip de geçme /Keramet var içinde…” sözleri ile başlar oyun, karanlığın içinde sekiz oyuncu dinamik, mimikleri ile olayların ilk habercileridir.

İlk bölüm içinde kullanılan ve son bölümde tekrarlanan Yahudi inancına uygun geleneksel dans, oyunun ruhunu da bir anlamda anlatır. Koreografi oyunun özünü seyirciye iletir.  En alttakilerin öyküsüdür, onların nasıl bir anneye döndüğü, öksüzleri kucakladığı, doğurmadığı çocuğu doğurmuş gibi benimsemesin öyküsüdür. Ezilenlerin penceresinden bakarsanız dünyaya, kargaşanın esas nedeninin hakim ve çoğunluk olanların azınlıkları yok etmek ve onları sindirmek için yaptığı eylemleri görürsünüz.

'Oyun içinde oyun' vardır kargaşanın ortasında. Tek bir çizgisel doğrusu yoktur, bir çok yaşam duruş noktasına göre algılanır ve yeniden yeniden yorumlanır. Her ne kadar dans sözler eşliğinde tek bir düzlemde devam etse de, ilerleyen bölümlerde dans oyuncuların bir birini kontrol ederek sahnenin her alanını kullandığı kargaşayı da içine alır. Oyun, oyun içindedir. Oyun hayat içinde…

Kargaşa hakimdir, kargaşanın ortasında yaşananlar büyük bir trajediyi ve olayların zorlaması ile yeniden oluşan yeni düşünce biçiminin olağanlaşmasına şahitlik edeceğiz. Çünkü her yıkım; yeninin yıkımın ortasında filizlenmesine olanak sunar.

Oyun iki bölüme indirgenmiş, orijinal metninden iki bölüm çıkarılmış, onların yerini olayları özetleyen şarkı sözleri almıştır. Koro eksilen bölümlerin özetini sanki fısıldar. Politik, tarihi bir geçmiş anlatılmadan, Kafkasya’da ki gelişmeler ve Nazi’lerin göz diktiği ama hakim olamadığı Kafkasya cephesinde geçtiğini oyunun içinde pek anlaşılmaz, yönetmen oyunun daha evrensel olmasını ve evrensel sorunların bize yansımasını almak istemiş.  Çağrışımlar ve göndermeler ile oyun başka coğrafyada değil de bizim yaşadığımız salonda geçmektedir.

Oyun, yaşanan trajedinin, dramın komik hallerini sahneye taşımış gibidir. Bazı bölümlerde güldürü unsuru o kadar öne çıkmıştır ki fakir bir ihtiyarın çaresizlikten sütü pahalıya sattığını pek anlayamayız bile, onu fırsat değerlendiren karaborsacı gibi algılarız. Oyunun zaman ile oynandığında elbette yanlış anlaşılmalar ve yanlış sonuçlar çıkarmak olağan hale geliyor, hızlı tren ile geçtiği yolu izlemeye çalışan ile ağır ağır eski trenler ile aynı yoldan geçmek çok farklıdır. Ağır ağır giden bir trenin penceresinden sefaleti görürken, hızlı tren sefaletin üzerini örter, duygusal gün batımını izlersin…

Gaz bidonlarının üst tarafının kesilerek oluşturulan maskeler ve maskelerin altında işlenen konular oyuna farklı bir bakış açısı kazandırmış. Görsel olarak siyahın içinde beyaz duran gaz bidonlarının üst tarafından maske haline gelen görünüm, yüz ifadeleri her sahnede farklılaşan içeriği de yansıtmakta büyük bir başarı elde etmiş, kim düşünmüşse beynine sağlık demekten kendimi alamadım, çünkü oyuncular maskenin altında gerçek bir kukla hazzı veren görsel şölene dönüşüyorlar. (Gaz bidonlarının yeniden yaşama dönüştürülmesi de öte yandan yeni oluşmakta olan ekolojist bakış açısına uygundur, yeni yorum var olanı da içine almaktadır. Dün, dün değildir, bugünü bugünün düşünce sistematiği içinde yorumlamaktır önemli olan.)

Oyun sırasında ve akışında seçilen müzikler oyunun vurgulamak istediğini daha öne çıkaran konumdadır. Müzik kulakları tırmalamaz, sahnede ki sözü daha da güçlendirerek kulaklardan beyne doğru akışı hızlandır, çünkü oyun temposu çok yüksektir ve arka arkaya ve iç içe geçmiş mesajların doğru iletimini sağlamaktadır. Gereksiz bir ses yüksekliği yoktur, ses ve oyuncuların ses uyumu sahnede ki performansın daha izlenir hale dönüştürüyor. Sadece iç içe geçmiş konuların daha da bir anlaşılır hale getiriyor. (Oyunun metninde yer alan koro sözleri oyunun içine yedirilerek oyunun dinamizmi ve zamanın kullanımına yorumsal bir katkı olarak düşündüm, bu arada iki bölümün çıkarılması ve zaman olarak kazanım olarak yorumladım, tarihsel çizgi ve tarihsel olayı anlatımından politik olarak uzaklaşılmış olsa da evrensel sorunlar oyunun içindedir, her ne kadar yeni yorumlar katılmış olsa da…)

Işık yan ve yukarıdan aşağıya doğru dik inmektedir. Oyunun geçtiği sahnede ki ışık dağılımı biraz daha homojen olmaktan çıkarılıp oyuncuya yönelen ve konunun akışına göre sahnede ışık yoğunluğunun azalan ve çoğalan şekilde hareketlere ve dinamik yapıya uygun olsaydı diye içimde de geçiremedim değil. Ama bütün bunlara rağmen başarılı bir ışık düzenlemesi yapılmış. Özel tiyatrolar elbette yerleşik büyük sahnelere göre değil, daha hareketli ve sahne aldıkları alanların fiziki yapısını düşünerek en az projektörden en çok verim elde etmeyi düşünür, çünkü seyrettiğim Baba Sahne’deki olanaklar başka sahnelerde olmayabilir. Bu açıdan baktığımda Devlet Tiyatrosu’nda oynana oyunları eleştirdiğim noktadan bakamam özel tiyatroların ışık, sahne düzenlemesine.

Dekor, aksesuar olarak; sopa, mask, battaniye/ kumaş, plastik varil gibi eşyaların kullanımındaki yaratıcılık son derece ilgi çekici ve başarılı buldum. Oyun içinde öykünün kahramanlarına verilen güldürü unsurları ile (mask ve kumaşların katkısıyla) büyüyen dinamizm eğlenceli bir seyirlik sağlıyor.

Bölümler arasında geçiş sahnenin kullanımında ki komünal bakış açısı, oyuncuların sahne içinde birbiri ile dayanışması, tiyatronun ortak bir emek ile hayata geçirildiğini de göstermektedir. Tiyatroda her ayrıntı ortak emeğinin ve ortak olarak ortaya çıkan bir sürecin sonucu olduğunu oyuncuların hareketleri ve koreografın onlara belirlediği alanlarda hareketlerinde görmekteyiz. Kargaşa vardır ama bir düzen içindeler. İç içe geçen geçişleri oyuncular birbirini o kadar rahat ve doğal kolluyorlar ki, o olması gereken olduğunu zihninizin bir yerine işliyorlar.  

Oyunun teknik bakış açısının dışında konusudur ilgi çeken, çünkü oyunun kurgusu geleneksel olanın dışındadır.

Kafkas Tebeşir Dairesi’nin ana konusu, Çin Yuan Hanedanlığı döneminde (1280-1368) yaşamış olan Li-Çen-Fu’nun Tebesir Dairesi oyununa dayanır. Bu oyunda çocuk sonunda kendi öz annesine kalırken, Brecht’in oyununda tam tersine, çocuk gerçek annesine değil, onu büyüten ve ona gerçek annelik yapan kadına kalır.

Kafkas Tebeşir Dairesi bir ibret oyunudur; oyun içinde oyun yapısıyla, ‘mülkiyet – emek’ ilişkisini sorgular; emeği, kazanımda en belirleyici unsur olarak kabul eder. Mülkiyet, kanunla, mirasla, toplumsal statüyle değil, emekle elde edilen bir kavram olarak gösterilir.

Kafkas Tebeşir Dairesi, üretilen üretenindir, buğday onu yetiştirenindir düşüncesinden yola çıkarak, çocuk, doğurup da onu terk eden ananın mıdır, yoksa onu terk edildiği yerde bulup onu yetiştirip büyütenin midir? Çocuğun anası, ona can verenin midir, yoksa ona kan verenin midir?
Oyunda Kafkasya’da siyasal karışıklığın ve bunalımın olduğu sırada, kargaşadan canını kurtarmaya çalışan bir soylu (Valinin karısı) anne tarafından bırakılan bir bebeği sahiplenerek türlü zorluklara göğüs geren bir hizmetçinin mücadelesi anlatılır.

Grusha çocuğun hayatını ne kadar sağlama alırsa kendi hayatını o kadar tehlikeye atar: üretkenliği, onu kendi yıkımına doğru götürür. Bu, savaş koşullarının, egemen yasal sistemin, kimsesizliğinin ve yoksulluğunun getirdiği bir durumdur. Çocuğun kurtarıcısı hukuki olarak bir hırsızdır. Yoksulluğu çocuk için bir tehdittir ve çocuk yoksulluğuna yoksulluk katar. Çocuk için bir kocaya ihtiyacı vardır ama çocuk yüzünden asıl kocasını kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıyadır. Fedakârlıkların ağırlığı altında ve fedakârlıklar vasıtasıyla, Grusha yavaş yavaş bir anneye dönüşür ve sonunda, göze aldığı ve katlandığı tüm kayıplardan sonra nihai kayıp olarak çocuğu kaybetmekten korkar.

Gruşa’nın, bebeği korumak adına yolculuğu boyunca karşılaştığı olaylar, karşılaştığı kişiler ile Yargıç Azdak’ın gördüğü davalar, temelde burjuva sınıfının değerlerini, kapitalist sistemin ilişkilerini deşerek tartışma ve düşünce yürütme alanı yaratırlar.

Azdak başkalarını hayal kırıklığına uğratmayacak, hayal kırıklığına uğramış birisidir.

Azdak, verdiği karar vasıtasıyla çocuğun kurtuluşunu kesinleştirir. Çocuğu Grusha’ya verir çünkü artık onun ve çocuğun çıkarları arasında bir fark kalmamıştır.

Yönetmen güldürü öğesini maskeler ile öne çıkarmıştır, yaşanan trajedidir ama yansıyan gülünçtür.

Yönetmen aslına sadık kalarak oyunu yeninden yazmış ve yorumlamış gibidir, en azından Brecht yorumunun içini boşaltmış değildir ama reformist bakış açısı içinde kendi duruş noktasına göre günümüz iç politikaya yönelik göndermeler eklemiştir. Gerçi oyun o kadar hızlı ilerliyor ki göndermeler seyirci üzerine etki yapmasına bile fırsat veremden başka bir algı ile karşı karşıya kalıyor… 

İzlediğimiz oyunda olaylar Kafkasya’da geçmesi ve son mahkeme sahnesinde yere tebeşirle bir daire çizilmesi, sahnelemede yer almıyor. Brecht’i ya da bu oyunun özgün halini bilmeyenler için oyun adının bu anlamda karşılığı belirsiz kalıyor.

Kafkas Tebeşir Dairesi adlı oyunun, toplumsal gerçekçilik/ sosyalist gerçekçilik bakımından önemli bir örnek olduğunu da belirtelim. Gerek toplumsal/ sosyal olaylara getirdiği eleştirel tutum, gerekse çözümün, seçeneğin ne olduğuna dair dikte etmeden, politik nutuk atmadan ve duygusal olarak dayatmadan var edilen yaklaşım ve yöntem bakımından Brecht’in bu oyunu son derece değerlidir.

Oyun, sekiz genç oyuncunun hayranlık uyandıran takım oyunu ve enerjileri ile keyifli bir seyirliğe dönüştü… Keyifli zaman geçirmek ve epik tiyatronun verdiği olanakları ve yeniden yorumunu görmek isterseniz bu oyunu kaçırmayın derim…

İsmail Cem Özkan


Kafkas Tebeşir Dairesi

Yazan: Bertolt Brecht
Türkçe Söyleyen: Can Yücel
Yöneten: Ümit Aydoğdu
Hareket Düzeni: Gizem Erdem
Işık Tasarımı: Yakup Çartık
Müzik Düzenleme: Tevfik Kulak
Sahne Amiri/Işık-Müzik Kumanda: Uğur Aksu
Reji Asistanları: Metehan Çetinalp, Rüya Erdoğan
Sosyal Medya Uzmanı: Emirhan Savaş
Afiş/Görsel Tasarım: Elif Ergür

Oynayanlar: Baransel Gürsoy, Deniz Özmen, Ediz Akşehir, Esra Şengünalp, Gökhan Azlağ, Pelin Bölükbaş, Rana Büyükyılmaz, Serdar Akülker

23 Mart 2018 Cuma

İstasyon

İstasyon

Mevsimlerden sonbahar, ağaçlarda yaprak kalmamış, sarmaşık duvarın ve kapının üstünde insan eli ile biçimlendirilmiş. Sonbaharın ılık havası eşliğinde bir bankta oturan bir kadın, elinde kupası ile birlikte çayını yudumlamaktadır.

Aniden bir kadın girer, telaşlıdır, sinirli… Hemen orayı terk etmek isteyen ama yolun onu oraya sürüklediği bir kadın. İstasyon’un adını öğrenmek ister, isimsizdir. Adı yoktur istasyonun. Anlamaz. Anlaşılır gibi de değildir. Tren hareket planına bakar, saatleri vardır ama aynı istasyon aynı zamanda liman ve havalimanıdır. Ortada bir bekleme salonu ya da bahçesi vardır ama çoklu işlev gören bir yerdir…

Sakin konuşmaktadır bankta oturan kadın, sorulara kısa ve anlaşılır yanıt verirken aslında her şeyin görüldüğü gibi olmadığı kısa zamanda anlaşılacaktır. Gizemli bir yerdir ve o gizem içinde gerçekten ayrılmak isteyenlerin ayrılacağı bir istasyondur, ayrılmak istemeyen dili ile ayrılacağım demiş olsa da içten söylemediği sürece kalıcıdır…

Bekleme bahçesine üçüncü bir kadın gelir, o henüz düğünden ayrılmış (kaçmış) bir görünüm içindedir. Başında tacı, üzerinde tüllerden oluşmuş bir gelinlik! O da uzun bir yoldan tabelaları izleyerek gelmiştir. Hava soğuktur ama o soğuk havanın etkisinde değildir, istasyon bahçesine geldiğinde banka oturur. İçe dönüktür asında, gelecek olan treni sessizce bekleyip gelince gidecektir. Ama beklentisi boşa düşecektir, ortada gizemli bir olay vardır ve içine düşmüştür…

İçten istenen her şeyin gerçekleştiği bir gizemli yerdir. Dünyada yeri yoktur ama öyle bir yer vardır. Hayal edilenin gerçek olduğu gerçeğin ise hayal dünyası içinde pek önemli olmadığı yerdir. Düşünülen, arzulanan ne ise o gerçekleşiyor. Emek verilmeden, çabalamadan, mücadele etmeden her istenilen gerçekleşiyor. Gerçek hayatta olmayan her şey vardır burada. Zengin olmak mı istiyorsun, çantanda deste deste yaşamak istediğin ülkenin parası oluyor. Kış günü canın dondurma mı istiyor, istediğin aromada dondurma elinde. Yalnız bu istasyon içinde olabilecek her şey olması mümkün.

Bir anlamda cennettir orası, cennette arzular gerçek olur…

Ama bu bir süre sonra kısır döngüye dönüşecektir. Tıpkı Kral Midas gibidir yaşayan orada herkes. Dokundukları altına dönüşmez ama düşünceleri gerçek olur… Elbette Midas bu hatasını anlayacaktır, ölüm döşeğine doğru giderken. Çünkü altın karın doyurmaz. İnsanın ihtiyaçları emek harcanmadan elde ediliyorsa doyumsuzluk kısa sürede kısır döngüye dönüşecek ve artık yaşama arzusu elerlinden alınacaktır. Oradan ayrılmak isteyeni emek harcanarak mücadele ile elde edilecek gerçekler beklemektedir. Denizden çıkan balık gibi açlıktan ölüm bekleme korkusu da vardır. İkili bir tercih gerçeği ile karşı karşıya olanın tercihi geleceğini belirleyecektir…

Üç kadın, bir sahnede. Oyun yazarı oyunun içinde değişik imgeler ile mesajların üstünü açmaktadır. Oyunun sahne tasarımı, ışıkları bir bütünlük içinde ahenklidir. Sahnede metnin hem tamamlayıcısı hem de gerektiğinde vurgusunu yapmaktadır. Oyuncunun sesine ses katmaktadır. Sahnede bulunan oyuncular tekstin kendilerine bıraktığı özgürlük içinde olayı yorumlamaktalar. Heyecanlı, telaşlı, durgun sesler ile oyunun öyküsüne hayat verilirken, mimikler, vücut hareketleri ile kelimelere beşinci boyutu ekliyorlar.

Düşüncelerin hayat bulduğu, geleceğin ellerinden alınmış üç kadın… Üç oyuncunun hayat verdiği bu oyunu izleyin derim, çünkü ışık, dekor ve kullanılan müziğin oyuna nasıl bir büyük katkı yaptığını göreceksiniz. Üç usta oyuncu ve tecrübeli usta bir yönetmen oyuna hayat verirken ince ince düşünüldüğünü göreceksiniz.

Son sözü sahneye koyanlara verirsek eğer, onlar tanıtım broşüründe: "İstasyon, egomuzu tatmin eden sahte arzuları değil, gerçek arzularımızı talep ediyor." demektedir. Gerçek arzularınızın emek sarf etmek ve mücadele etmek olduğunu aklınızdan çıkarmayın!

Emeği geçenlere alkış sunulur salonda, yazıda ise teşekkür ilan edilir…

İsmail Cem Özkan




İstasyon
Yazan: Olexandr Viter
Çeviren: Senem Cevher
Yöneten: Ali Atilla Şendil 
Dekor - Kostüm Tasarımı: Şirin Dağtekin Yenen
Işık Tasarımı: Nejat Karaorman
Yönetmen Yardımcısı: Berrin Akhasanoğlu
Asistanlar: Ozan Dağara, Tuğçe Topçu
Dekor - Kostüm Tasarım Asistanı: Merve Yörük
Sahne Amiri: Tankut Saraçoğlu
Kondüvit: Emre Akgül
Işık Kumanda: Abdullah Basık
Dekor Sorumlusu: Salim Kabadayı
Aksesuar Sorumlusu: Taner Şavşat
Kadın Terzi: Fatma Can
Perukacı: Yavuz Dura
Oyuncular: Gamze Yapar Şendil, Berrin Akhasanoğlu, Zeynep Alper


20 Mart 2018 Salı

İzler

İzler

Bir kadın, yeni tuttuğu evin bodrum katına inmiştir. Kadın o evi bodrum katı olduğu için ve böyle bir odası olduğu için tutmuştur. Yalnızdır. Yalnızlığını duvar ile konuşarak aşmaya çalışmaktadır. Başından geçmiş bir çok psikolojik sendromları örnekleri ile üzerine yansıtarak anlatmaktadır.

Her bölüm ışık geçişleri ile birlikte yere (sahne önü, konuştuğu duvarın dibi) koyduğu imgeler ile bölüm geçişleri anlatılmaktadır.

Elinde iki çanta ile inmiştir bodrum katına. Bir çanta içinden çıkardığı objeler her bölümün her bölümün başka bir sendrom tanımlamasının yapıldığı küçük öykülerden oluşmaktadır. Bir birinden bağımsız, bir biri ile cinsellik açısından bağlantı kurumlu sendromlar.

Cem Kenar oyunun öyküsünü kurgularken sendromları iyi araştırdığı ve o sendroma uygun davranış biçimlerini gözlemlendiğini düşünüyoruz, çünkü her bölüm içinde sahnede yer alan oyuncu bu açıdan teksti yorumladığını ve ses tonunu ona göre tek düzelikten çıkarmaya çalıştığına şahit oluyoruz. Elbette sahneye ilk konulan oyunun kendi içinde henüz tam oturmamaktan kaynaklanan geçiş sorunları olmaktadır. Özel tiyatrolar her ne kadar çok iyi bir oyun ile çok iyi oyuncu ile sahne almak istemiş olsa da onları sıkıştıran ekonomik bir gerçekte var. En kısa zamanda en az masrafla seyirci ile buluşup oyun, oyuncu, sahne, tanıtım, kostüm… kısaca girdi çıktı tablosunda masraf olanların karşılanmasını sağlamak düşüncesi vardır. Bir tiyatronun, bir oyunun ekonomik güç olmadan ayakta kalması ve seyirciye istenileni istediği gibi vermesi kolay değildir.

Karma Drama Sahne’de oyunu izledim. Henüz sokağın tam ısınmadığı kıştan bahara geçiş sürecini yaşayan bir takvim yaprağı içinde, sokakların kaldırım yapılanmasının seçim yaklaştığı için yeniden yeniden belirlendiği zaman diliminde Karma Drama Sahne’de izledim oyunu. Sokağın soğunun içeriye yansıması belki de sahnenin ısınmasını ve salonun sıcak bir atmosfer içinde oyuna hazır olmadığından kaynaklı olsa gerek izlediğim oyunun içine tam giremedim, oyunu izlerken bir çok yerde ses tonun, ışığın, müziğin keskin köşeli geçişleri içinde verilmek istenen duyguyu ben şahsi olarak aldığımı söyleyemem, elbette ilerleyen günlerde bu sıcaklık ve seyirciyi kucaklayan sıcak bir atmosfer olacaktır.

Kara mizahın unsurları yazım teksti içinde bol bol olmasına rağmen, vurgular henüz tam oturduğunu düşünmüyorum. Seyirci duvarın arkasındadır. Seyirci ile göz teması, ona dokunması gereken yerde duvarın arkasında kalmıştır. Sahne siyah bir örtü ile örtülüdür, duvarda hiçbir şey yoktur, doğal şekilde çünkü onlar bodrumda ve bodrumun penceresiz odasında olayı anlatmaktadır. Ama seyirci ile oyuncu arasında duvar olduğu tam olarak birkaç defa söz ile ifade edilmiş olsa da o duvar bize varlığını hissettirmiyor. Sanki yukarıdan aşağıya sarkmış saydam bir dikdörtgen saydam bir pencere olsa biz duvarın arkasında sorguya çekilen sanığı izler gibi olurduk belki…

Oyunun sonunda bizi bir sürpriz beklemektedir. Sendromlar içinde yaşayan kadın aslında kendi yaşadıklarını değil, onun hastalarının ona anlattıklarını anlatmaktadır, o henüz açılmamış bavulun içinde kendi öyküsünü saklamaktadır…

Elbette eleştiri subjektiftir, kişinin baktığı noktadan olayları algılar ve yorumlar. Ben ilerleyen zamanlarda oyunu bir kere daha izlediğimde umuyorum ki seyircisi ile kucaklamış, bölüm geçişlerinde daha belirgin bir zaman ile oynanacağını, daha belirgin olacağını düşünüyorum. Hangi sendrom ne zaman başladı ve bitti konusu duvarın dibine bırakılan bir sembol ev arada bırakılan bir boşluk önemlidir. Sessizlik, karanlık, oyuncunun kendisini bavulun arkasında yeni bölüme başlaması gibi sembolik duruşlar ile her bölüm farklı bir öykü olduğu hissini vermelidir. İzler, yaşamın insanın üzerine bıraktığı bir yaradır belki. Bugün her birimiz yalnızız, arayış içindeyiz. Günlük ilişkiler ile günümüzü doldurmaya çalışıyoruz. Her çabamız, yalnızlığımızdan kaynaklanan başka sendromlara davetiye çıkarmaktadır. Her insan başka insandan sorumludur, her hastalık bir birine geçen bullaşıcı bir hastalık gibi yayılmaktadır. Modern yaşam bizim yaşam kalitemizi yükseltmiştir ama yanında yan etkileri, kazanılan yeni yaşam kalitemizin tam algılayamadan sorunlar içinde yuvarlanmamıza da neden olabilmektedir…

Oyunun kurgusundan, sahnelenmesine geçen uzun süreçte emeği geçen tüm çalışanlara teşekkür ediyorum. İyi ki yazmışlar, iyi ki sahnelemişler, iyi ki bizi seyirci olarak ağırlamışlar. Onlardan acı bir tebessüm içinde bir çok şeyi de öğrendik. Bir arada birlikte sıcak ilişkiler içinde birlikte yaşamak umuduyla…

İnsan sıcaklığını bize ulaştıranlara teşekkür ederim…

İsmail Cem Özkan

İzler
Yazan-Yöneten: Cem Kenar
Oynayan: Esra Ede

Işık, Dekor, Müzik: Cem Kenar

17 Mart 2018 Cumartesi

Geçilmez dedik, geçtiler!

Geçilmez dedik, geçtiler!

Çanakkale geçilmez sloganını dağa taşa ve suya yazdık… bizim dememiz ile tarih değişmiyor, geçilmez dediğimiz yerden savaş gemileri geçti ve bir imparatorluğun başkentini işgal etti. Evet, İngiliz başbakanın ısrarcı ve az masraf ile kısa sürede “hasta adamı” teslim alma hayali suya düştü, bir torpidonun patlaması gibi hayali patladı ve iktidar koltuğundan oldu. Neye niyet neye kısmetti onun için. Savaşı uzaktan seyretti ama büyük ders almıştı, o dersin sonucunu ikinci dünya savaşında elinde cetvel ile ülkelerin kaderini belirlerken görecektik…

Çanakkale uzaktan bakınca homojen bir olay gibi gözükür. Askerler gitmiştir, ülkenin iki yakasını koruyan ve iyi konuşlanmış birliklerden bahsedilmez ama ima olarak verilir. Osmanlı ordusunun başında ki genelkurmay başkanı bir alman olduğu ve çifte vatandaş olduğu gerçeği pek öne çıkarılmaz, o genelkurmay başkanın başında hala iki ülkenin bayrağı dalgalanırmış, gidip görmedim çünkü mezarı Almanya’da… Alman mezarlığında halan yatanlar ise daha düşük rütbeli askerlerden oluşmaktadır… Bizim savaşa girişimiz bile bir kile değil miydi, iki alman gemisine verilen Türkçe isimler ve Türkiye’nin o dönemdeki adımız ile Osmanlı imparatorluğunun bilgisi dışında ama birkaç kişinin bilgisi dahilinde savaş için kışkırtacak girişimde bulunmuştur. Bombalamıştır ve savaşın parçası olduk. Kim için? Alman çıkarları öyle gerektiriyordu, batı (garp) cephesinde kilitlenen savaşı şark cephesinde yani doğu cephesinde yeni cephe açarak kilitlenmiş savaşı aşmak için kullanılacaktı. Garp cephesi Belçika sınırları içinde kilitlenmişti ama orada da ilk kimyasal silahlar kullanılıyordu. Bugün toplumsal olaylarda sık kullanılan gaz bombası hardal kokusu ile savaş alanının üstünü kaplayacaktı. Hitler’in bıyığı işte bu hardal gazına karşı kullanılan gaz maskesi sürecinde ortaya çıkacaktı. Şark ateşin içine atılıyordu, nasıl olsa hastaydı ve hastanın ölmesi için son tekmeyi ittifak içinde olduğumuz ülke tarafından atılacaktı.  

Çanakkale savaşını yürüten ve karar alan dük aslında savaş bilgisi zayıf ve almanlar tarafından gözde olmayan bir soyluydu. Feodal süreçten gelen soyluluğunu kapitalist sistem içinde de korumaya çalışan bir ailenin ferdi. Gözden çıkarılmış ülkeye tecrübeli komutan atamak olacak iş değildi, önemli olan savaşın tıkanıklığını açacak bir cephenin açılması, “hasta adam” ölmüş kimin umurunda!

Çanakkale savaşı başlamadan önce zaten bizi taciz eden İngilizler ve uçaklarından attıkları bildiriler savaşın nerede cephe savaşına döneceğini de bildiriyordu. Randevu verilmişti ve bizler o randevuda düello kurallarına göre kılıçlarımız çekecektik. İngilizlerde oyun bitmez ama Osmanlı’da da cesaret bitmezdi! Balkanları kaybetmiş bir Osmanlı düello yapacak ne gücü ne de artık birikimi vardı, silah icat olmuş mertlik çoktan bozulmuştu.

Çanakkale cephesi belli olmuştu, askerler oraya yığılması gerekliydi. Tüm Osmanlı tebaası erkeleri asker olarak istisnasız oraya gidecekti, Araplar elbette bir Türk için savaşmayı ret edeceklerdi, çünkü gelenekleri öyle diyordu, yanlarında “köle asker” olarak bulunanlardan emir almak onların gurunu incitirdi… Onlar savaştan çıkacak sonuca çoktan hazırlanmışlardı. Krallar bile çoktan belli olmuş ama hangi Arap toprağında kimler kral olacağına henüz net karar verilmemişti…

Anadolu’da bulunanlar savaş cephesine ileri, arka, hizmet bölümü cephede kılıç kuşanana kadar roller belirlenmişti. Bu sefer köylerden çocuklar Çanakkale için toplanmıştı… Kaçan kaçmış kaçamayan savaş cephesinde görevinin başındaydı. Savaş henüz başlamış Ermenileri zorunlu göç (tehcir) kararı verilmiş ve cephe gerisinde kim var kim yok tüm Ermenileri çöllere doğru sürgün kararı verilmişti. En kolay toplanan askerde emir altında olanlardı. Çanakkale savaşı sırasında toplar karşılıklı olarak bir birini dövdüğü günlerde Ermeniler toplu olarak alınıp çöllere doğru yola çıkmıştı bile çevrede bulunan diğer Ermeniler ile birlikte…

Savaşmaya gidenler çölde ölüme tek edildi...

Savaşın komutanı Almandı, onun direktifleri ile savaş yürütüldü, İngilizler yenildi ve başbakanı görevinden oldu.

Savaşın gerçek anlamda en büyük etkisi bizim iç işlerimizde değil, İngiliz içişlerinde oldu. Peki, İngilizler ne yaptı, bu savaştan çok büyük dersler çıkardı ve ikinci dünya savaşında o birikimden yararlandı...

Peki, bizler Çanakkale savaşından nasıl bir sonuç çıkardık ve hangi işimize yaradı? Sonuç çıkaracak kadar sakin bir ortam olmadı, çünkü Çanakkale geçilmez destanı henüz halk arasında yaygınlaşmadan İstanbul çoktan işgal edilmişti bile. Artık ülkenin kaderi bir kaç liderin iki dudağının arasına sıkışmış çıkar kavgasındaydı...

İşgal altında ki bir şehirden İngilizlerin onayı ve bilgisi ile bir "kurtuluş" savaşı başlayacaktı.

Peki, İngilizler bu kurtuluş savaşından ne kaybettiler ne kazandılar?

Bunun açık yüreklilikle cevaplandırılmış karşılaştırmalı tarih verileriniz elinizde var mı?

Aslında arayan bulur...

Bir ülke kurduk ama ülkenin kaderi, geleceği ülkenin insanın eline bir türlü geçmedi, dış ülkelerde gelişen savaş rüzgarı ve taraf olma zorunluluğu, içten içe her ne kadar geçmişten kalan Alman hayranlığı bıyıklara yansımış olsa da bıyıklara yansıyan cesaret ve ülkenin içinde bulunduğu durum kendi başına karar verme sürecine bir türlü adım atamadı...

Sanayisi olmayan ülke burjuva devrimi yapmaya kalktı...

Yaratılan burjuva ise dünyanın en dayanıksız, en kötü, çöpe atılmış teknolojileri ile ülkemizi birer çöplük yuvasına döndürdü...

Amerika’da 1935 yılında renkli tv izleyen bir Amerikalı, ülkemizde renkli televizyonu ancak 80'li yıllarda görecekti... O tarihe kadar çöpe atılmış siyah beyaz televizyonlar ve antenler ile tek kanal izlemek şerefine ve mutluluğuna ancak 70li yıllarda nail olacaktık...

Ulus devletimizi gerçek anlamda inşa edemedik, güdük başlayan her iş gibi bu da güdük kaldı ve çok kültürlü bir imparatorluk geçmişimizi kısa sürede homojen devlet kurmak için komşumuzu boğazladık...

Katliamlar, kapılara bırakılan işaretler, linç kültürü bugün dahi yaşamaktadır...

İşgal devleti geldi başkenti işgal etti, işgal eden devletlerin birliğine girmek için o işgal gününü anımsayan anmalar birden yasaklandı ve yok sayıldı...

Bizim bağımsızlık bayramımız ne zaman ortadan kalktı?

Bütün dünyanın ülkelerinde bağımsızlık bayramı belki vardır ama bizde yok... Bir zamanlar varmış o da 30’lu yıllarda kaldırmışız.

Çanakkale geçilmez destanı anlatılacak bugünlerde...

Destanlar, başarılar, kahramanlar anılacak...

Avustralya’dan gelen askerlerin anması ekranlara yansıyacak...

Dünyanın öteki ucundan insanlar geldi ve hiç bilmedikleri coğrafyada yaşayan insanları öldürdü, neden? Kim için?

Gerçekler devletler olduğu sürece ortaya tam olarak çıkmayacak, çünkü güçlü olan kendi çıkarına göre tarih yazdırır ve yorumlar...

Tarih, yaratılan gerçeklere uygun belgeler bulmak için sadece birer kaynak işlevi görmeye devam ediyor. Elbette karşılaştırmalı tarih ile iki yaratılan tarih karşılaştırılıp belki gerçeğe yakış şeyler bulunabilinir ama devletler varlığını sürdüğü sürece ne yazık ki gerçekler raflarda bize sadece göz kırpmak ile yetinecek, çünkü açılmamış her dönem bazı dosyalar bulunacak ya da farelerin yemesi için uygun yerde saklanacaklardır…


İsmail Cem Özkan 

9 Mart 2018 Cuma

Aşk Ölsün

Aşk Ölsün

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Baba Sahne’nin konukları arasındaydık. Sahnenin perdeleri kapalıydı, bizler salona girdiğimizde. Daha önce başka oyunlar izlediğim salon bana yabancı değildi, yerimi buldum ama yardım etmek için çabalayan baba sahne elemanlarının ısrarına rağmen ev sahibi gibi gidip yerimi buldum ve oyunun başlamasını yani perdenin açılışını bekledim.

Bugüne kadar gittiğim oyunların içeriği hakkında hiçbir araştırma yapmadan gittim, buna da öyle geldim. Eğer ön araştırma yapmış olsaydım, tiyatroya izleyici olarak bakamıyor, kafamda oluşturduğum önyargıların penceresinden bakıyorum ki, eğlenemiyorum… Seyirlik olarak sahneye taşınmış şölenden yeteri kadar keyif alamıyorum… Önyargısız oyunun oynanacağı sahnenin önünde daha önce bilet alarak rezerv edilmiş koltuğumda yerimi alır ve perdenin açılmasını ya da oyunun başlamasını beklerim.

Ve perde!

Her ne kadar geçmişten gelen bir sestir “ve perde!” diyen ses. Her perde açıldığında içimden bu cümleyi söylerim. Perde açılınca bizi başka bir dünyaya davet edilir. Yaşadığımız zamandan ve coğrafyadan farklı bir yerde oyun süresince olmak büyük bir değişikliktir. Ve ben bu değişikliği çok seviyorum. Hangi trajedinin, hangi dramın hangi komik durumların şahidi olacağım hatta zaman zaman içine katılacağım. Büyük bir maceradır. Kelimelerin üzerine zaman, mekan ve insan giyindirilmesi. Sahne üç duvardan oluşuyor, bizler açık olan yerden bakıyoruz. Üç boyutlu bir tabloya bakar gibiyiz, fakat bu üç boyutlu tablonun üç boyutlu olmadığını ve daha başka boyutlar da bizim zaman ile oyunun zamanın çakışmasını yaşayarak öğreniriz.

Bir tuvalet, pislik içinde. Esenler Otogarın eksi ikinci katında ki kadınlar tuvaletidir. Bunu oyunun ilerleyen zamanında öğreneceğiz. Songül, titizdir. Adını da ilerleyen zamanlarda öğreneceğiz. Çünkü hiçbir oyun peşin peşin bir hap gibi hazır bir şekilde mekan, isim ve zaman kavramlarını bir arada vermez. Zamanın içinde oyunun zamanının müsait olduğu anda bilgiler kulaklara fısıldanır. Artık denir ki sizi bu zamana (oyunun) mekanına, olayların gelişim sürecine davet ediyoruz. Her seyirci hemen katılmaz, çünkü her kişinin algısı ve ilgisi farklıdır. O farklılık içinde sahnede ki oyuncuların tüm seyirciyi kucaklaması biraz zaman alır. Oyuncunun seyirciyi kucaklamasını ve zamanını belirleyen de sahnede ki ışık, dekor, kostüm, müzik, ışık… gibi sahnenin vazgeçilmezlerinin uyumundan geçer.

Seyirciyi mimikleri ve hareketleri ile kucaklar Songül rolünü oynayan Günay Karacaoğlu. Öyle bir kucaklama ki salonda ki seyirci birden sahnede o tuvaletin içinde titiz bir şekilde tuvalet üzerine serilen tuvalet kağıdının rüzgarı sanki ellerine dokunur. Kirli bırakılmış tuvaletin içinde titiz, her adımını dikkatlice atan bir kadın. Terk edilmiştir. Kocası başka bir kadın ile whatsapp üzerinden yazışmaktadır. Her yedi dakika da bir online olmaktadır. Karısını hiçbir yere götürmeyen koca, sevgilisi ile karını götürmediği yerlere gitmekte ve zamanını geçirmektedir. Terk edilmiş olan kadın bir gün otogarın kadınlar tuvaletinde kirli bir ortamda intihar için oradadır. Kirlilik, pislik hem aldatan koca için kullanılır hem de ortam için.

Seyirci oyunun içinde oyunun parçasıdır ve muhteşem bir performans… Otobüs seyahatı sırasında muavinin bir hap içip tanrıya isyan ettiğini gören Songül, hemen çantasında ne var ne yok verir ve o hapları alır… İsyan ettiren hap onun sonu olmasını planlar…  Pislik içinde ortamın içinde son yolculuğuna hapları yutarak adım atar ama o ölümü değil başka değişimlere neden olur. Titiz ve pislikten çekinen kadın pisliğin içindedir, yuvarlanmaktadır. Birden dudağına ruj sürmediğini anımsar ve hiçbir zaman rujsuz olamayacağını öldükten sonra polislerin onu makyajsız bulamayacağını dillendirir ve rujunu cebinden çıkarır ve dudaklarına sürer… Son yolculuğuna hazırdır ama… Pislik içinde tuvalette bulunmak fikri hiç hoşuna gitmez, o otobüslerin arasında kendisine yakışan bir şekilde ölmeyi planlar…

Günlük onun iç konuşmasıdır. Her bölüm bir günlükten bölüm okuyarak geçiş yapılır. Başlangıçtan ve diğer bölümler arasında bağlantı günlüklerdir. Günlükler aynı zamanda sahnenin değişimdir. Sahne her bölüme uygun olarak değişim gösterir. Dijital ses olarak bölümler arasında seyirciye ulaşırken ses, karanlığın içinde yeni bölümün dekoru sahneye taşınır. İlk bölümde yakalanan kahkaha ve eğlenceli hava bölümler ilerledikçe yerini hüzne ve yaşamın başka gerçekliği ile yüzleşmemize doğru geçiş yaparız.

80 ve 90’lı yılarlın popüler sanatçıların şarkı sözleri, postmodern edebiyatımızın zengin iki yazarı ve Murathan Mungan Songül’ün bakış açısı ile değerlendirilir. O bir Murathan Mungan gibi olmak istemektedir ama ne romanı vardır ne de günlükleri kitap olarak basılmıştır. Edebiyat dünyası onun kaybını hissetmeyecektir ama o yaşamış olsaydı belki onarlın dünyasında dahil olabilirdi.

İntihar etmiş ama içtiği ilaç onu öldürmemiş aşırı derece özgüven vermiştir. Polisler sohbeti sırasında ağzından “bomba” kelimesi çıktığı için çantası uzaktan kontrollü patlama ila paylatılmış ve içindeki tüm eşyaları etrafa yayılmıştır.  İkinci sahne bir mutfaktır. Mutfakta artık boşandığı kocasının yeni sevgilisi ile yaptıklarını instagram’dan izlemektedir. Sosyal medyanın yarattığı bir kuşağın içinde sevgilerini bile insanlar sanal dünyadan bulmaktadır. Sanal olan dünyanın gerçek sonuçları ile yüzleşiyoruz… Günümüzün zamanı ile oyun içinde karşılaşmalar oluyor. O karşılaşmalar seyirciyi oyunun bir parçası yapıyor. Sekiz yıldır aldatan kocanın, uzun zaman sonra yakalanması ve sonra Songül’ün komşusuna sorduğu yanıtı salondan duymak şaşırtıcı olmuyor. Sahnede bir oyuncu vardır ama seyirci ile sahne salondadır.
İkinci bölümün ilk sahnesi büyük bir motosiklet üzerindedir. Uzak Asya’ya doğru bir yolculuk canlandırılmaktadır. Aslında kafasının içindedir. Ehliyet almak için gittiği kursun yan tarafında ki bir galeride bulunan motosiklet üzerinde hayallerini anlatır buluruz. Motosiklet eğitimini veren hocasının sözlerini kendi yaşamına uyarlamıştır. Sürmek için ileri bakın demiştir, ama kendisi fırsat buldukça geriye bakmakta ve aldatılan eş olmanın getirmiş olduğu travma ile yüzleşmektedir. İlk bölümde kahkahaların yerini ağır ağır yüzleşmeye ve trajedinin ağırlığı salonda hissedilmektedir.

İkinci bölümde iş bulmuştur ve banka adına CallCenter’de çalışmaktadır. Orada müşteriler ile görüşmeler yaparken buluruz. Aynı zamanda hayatına Hayri dışında Hayrettin’i almıştır. Onun ile yaşadıkları ve yeni keşfettiği cinsel yaşamını müşterisi ile konuşurken bankaların nasıl bir düzen kurduğunu da seyirci ile paylaşır. Günümüze direk mesajı burada vermektedir. Müşterinin biri üzerinden çocuk gelinlere yönelik eleştiri ile günümüzün acılı tablosunu seyirciye anımsatır. Kadın cinayetleri ve çocuk gelinler…

Ve perde kapanmadan önceki son sahne…

Gelinlik içindedir. Sahne arka dekorunda kullanılan gelinlik abiye giysi artık üzerindedir. Hayrettin ile nikah öncesi yaşadıklarını anlatır. O ana kadar olayların peşi sıra ve seçeneği olmadan kendisine verilen seçeneği yaşadığının farkına varmıştır. Seçme hakkı yoktur ve o yüzden yarım hayatlar ve olayların kahramanı olmuştur. Acaba seçme hakkı verilmiş olsaydı neler yapabilirdi?

Başından geçen talihsiz olaylara, girdiği işlerde tutunamamasına, kandırılmalarına, aldatılmalarına aldırmadan mutlu olmak için arayışlarını son verme kararı onun hayatının tamamı ile değişimine sebep olacaktır. İlk sahnede intihar etmek isteyen Songül son sahnede artık ölüm ile kucaklaşmıştır. İkinci evliğinin aday damadı Hayrettin onu gelinlik pastası için ayrılan ve süslenen bıçak ile öldürülecektir… Ölüm kapısını çalmıştır ve dünyamızdan ışıklı bir kapıdan geçerek ayrılacaktır. Salonda artık kahkaha yoktur, sessizlik. Bir ağırlık vardır. Hüzün atmosfere kendisini dayatmış ve kahkahanın ses kırpıntılarını da yok etmiştir.

Songül nedenleri ve sonuçları ile kendini çok sorgulayan bir karakter olarak hafızalarda yer ederek son alkışlar ile salondan seyircisi uğurluyor…

“Aşk öldürecekse aşk ölsün. Seni çok seviyorum diye ya da sen beni artık sevmiyorsun diye öldürmek kadar acımasız vahşi bir şey olamaz.”

Barış Dinçel’i ilk defa yönetmen olarak izledim. Oyunun sahne düzenlemesini yapan bir ustanın ilk yönetmenliğini yaparken sahneye ne kadar hakim olduğunu seyirciye gösteriyor… Dekorun değişimi ve sahnede rol alan sanatçının kendisini daha fazla göstereceği alan yaratması, ışığın onu takip etmesi ev zaman zaman oyuncuya dikkat çekmek için ışığın ayarları ile oynaması oyunu daha fazla seyirci ile buluşmasına olanak sunmuş… Müzik oyunun akışına katkısı yadsınamaz… Günay Karacaoğlu
sahnede devleşirken, oyunun başlangıçtan son sahnesine doğru geçişte gözyaşlarını sevinçten hüzne döndürmesi seyirci üzerinde ki başarısını göstermektedir. Murat İpek eğer isteseydi tamamı ile balon ve oyun bittikten sonra akılda hiçbir şey kalmayacak oyun yazabilirdi. Salon dışında yaşamın akışına hiç dokunmadan diğer oda tiyatrolarda oynana oyunlar gibi Amerika’dan alınan bir konuyu bize uyarlayabilirdi. Onun yerine daha özgün ama kontrollü bir metin yazmış…

Ustalar bir araya gelince usta iş oluyor… Emeği geçenlere ve salonda ve dışında yer alan çalışanlara çok teşekkür ederim.

İsmail Cem Özkan

Aşk Ölsün
Yazan: Murat İpek
Yöneten, Sahne ve Kostüm Tasarımı: Barış Dinçel
Müzik: Çiğdem Erken
Oynayan: Günay Karacaoğlu
Süre: 1 saat 30 dakika (2 perde)


8 Mart 2018 Perşembe

Kontrabas

Kontrabas

Yatak dağınıktır, yatağın biraz uzağında içi bira ile dolu bir buzdolabı, onun önünde sahnenin de ön tarafında kontrbas, kontrbasın arkasında bir masa ve onun yan tarafında sallanan bir sandalye ve üzerinde oturan biri, klasik müzik dinliyor. Klasik müzik içinde bir çalgıya dikkat çekmek isteyen bir müzik insanı… Odanın içinde yer alan kontrbasın sesini aramaktadır çalan müzikte. Kontrbas!

“Orkestra şefsiz olur, ama kontrbassız asla olamaz”

Heyecan ile kontrbas sesini anlatmaktadır. Onun sesinin ne kadar farklı olduğunu.

“Kontrbas ses derinliğinden dolayı yegane temel orkestra çalgısıdır. 1750’den yirminci yüzyıla kadar bütün orkestra müziği, hiç abartısız dört telli kontrbasın omuzları üstündedir. Kontrbas, insanın ne kadar uzaklaşırsa o kadar iyi işittiği tek çalgıdır.” der sahnede ki oyuncu sahnenin bir köşesinde duran kontrbasa bakarak. O aslında kontrbas ile bütünleşmiş ekmeğini ondan kazanan bir devlet orkestrasında çalışan “memurdur” .

Memurdur. Müzik ile uğraşmaktadır. Küçük bir evde yaşamaktadır. Odanın küçüklüğü yaptığı iş ile tezattır. Kısaca geçmişine doğru yol alırız, neden kontrbas çalan bir orkestra üyesi olduğunu öğreniriz.

Çocukluğundan bu güne kadar hep fark edilmek istemiştir ama görünüm olarak fark edilmese de yaptıkları ile fark edilecek ve ailesinin isteklerine tezat işler yapacaktır.

Babası memurdur ve oğluyla fazla vakit geçirmeyen biridir, hasta ve müzik sevdalısı, flüt sanatçısı bir anneye sahiptir. Annenin babaya, babanın kız kardeşe düşkünlüğü ilişkisinde kendini biçimlendirmiştir. Sevilmediği duygusu onun ailesinin isteklerinin tersini yapmak olarak ortaya çıkmıştır. Yaşı ilerlemiş ve ilk ergenlik çağında kontrbas çalmaya eğilim göstermiş ve o alanda eğitim almıştır. Eğitiminden sonra devlet orkestrası sınavını kazanarak orada memur olmuştur.  O da bir orkestrada büyük bir öneme sahip olmayan kontrbası seçerek bir nevi ailesini cezalandırmak istemiştir.

Kısaca neden kontrbas çaldığını anlattıktan sonra kısaca kontrbas’ın tarihi ve bestecilerin elinde nasıl kullanıldığını uzun uzun anlatmaktadır. Aslında orkestranın ve Amerika’da gelişen Jazz Müziğinin vazgeçilmezdir. Ama kendisi klasik müzik eğitimi aldığı için ve sabahları her gün provalarda çaldığı ve gösterim için yer aldığı zamanlarda ise terden birkaç defa gömlek değiştirmek zorunda kaldığı yorucu bir alet olduğunu vurgulamaktadır.

“Bazı insanlar spor yaparak terler ben ise çalarak!” 

Parmak uçları nasırlaşmıştır, o kadar duygusuz olmuştur ki parmağını kestiğini bile tesadüfen öğrenmektedir…

Çok çalışmanın karşılığı güvenceli bir iş!

Memur olmak hakların olması anlamına gelmektedir, onu kimse işten atamayacaktır, o yüzden orkestra içinde çalıp çalmadığının ya da iyi çalıp çaldığının bile kimse farkında bile değildir. Konser boyunca arka sırada ayakta aletine sarılan konumdadır… Zaten çok iyi de çalsa kimse bunun farkına bile varmayacaktır. O oranın bir parçasıdır ama görünmezdir…

Yalnız yaşamaktadır. İzole edilmiş bir odada… Ses izolasyonu olmasa şehrin tüm gürültüsü içeriye girecektir. O gürültünün içinde bir sanatçının eser üretmesi bile düşünülemez. O yalnızdır odasında ve aşka susamıştır. Uzun süre bir kadın ile olmamıştır, olmaya kalktığı zamanda ise odanın bir köşesinde duran kontrbas onarla baktığını düşünmekte ve kadın bundan rahatsız olduğu için hiçbir seksi sonuna kadar doyurucu bir şekilde bitirmemektedir. Kontrbas sessizce onarlı izlediğini düşünür, o sessizdir ama ilişkiyi bozacak kadar varlığını hissettirmektedir.

Kontrbasın iri cüssesiyle yaşamında büyük bir yer işgal ettiğini ve ona duyduğu nefret artık odanın içine savrulmuştur. Başlangıçta ki methiyelerin yerini yergi almıştır.  Vazgeçilmez olan vazgeçilir olmuştur ama vazgeçtiğinde işinden olacağı için zorunlu bir bağımlılık içinde yaşamaktadır.

Nefret ettiği alet ile her gün konserde orkestranın görünmeyen yerinde ayakta ekmek parasını kontrbas tellerine basarak kazanmaktadır. En ağır işçidir aslında, tüm zamanlarını alan bir işte parmak uçları ile ekmeğini kazanmaktadır.

Sesiyle büyülendiği, ufak tefek, soprano Sarah... Ona karşı platonik bir aşk ile bağlıdır. Onun ilgisini çekmek için her yolu kafasından denemektedir ama pratikte sessizce uzaktan izlemektedir. Hatta Sarah onun farkında bile değildir.

Orkestranın en arka sırasında olmasa belki Sarah ile göz göze gelecek ve ona ilgisini gösterecektir ama çalıştığı yerin en arkasındadır. Bu mutsuzluğunda da kontrbasın payı olduğunu düşünmektedir hatta ona karşı nefreti kat be kat artıyor bir yandan.

Kontrbası bir kadın vücuduna benzeterek şöyle anlatmaktadır; ''Sonra bakarım ona şöyle bir. Ve düşünürüm: Tüyler ürpertici bir çalgı! Buyurun, bakın! Bakın şuna iyice. Görünüşü şişko bir kocakarı. Kalçalar çok alçak, bel hepten felaket, fazla yüksek kalıyor, ince de değil; sonra şu daracık, düşük, raşitik omuzlar- deli olmak işten değil... Kontrbas şimdiye kadar icat edilmiş çalgıların en iğrenç, en hantal, en kaba saba olanı...'' Her ne kadar kadınsı bir dış görünüşe sahip olsa da çıkardığı bas sesi tam bir erkek çalgıdır. Almanca sıfat önüne gelen artikel “der”dir yani erkek!

Kontrbas görünümü gibi değildir, erkek çalgıdır. Orkestra içinde Kontrbas, tek başına hareket edemeyen, bütün içinde eriyip giden, diğerleri için yaratılmış bir sona mahkumdur her zaman!

Ünlü bir bestecinin kontrbas için ürettiği sola bir parça var mı diye sorar, yanıtını kendisi verir, yoktur.

O sadece orkestrada olmazsa olan ama her daim arkada duran bir çalgıdır. Kendisini gösterecek ve öne çıkacak hiçbir özelliği yoktur.

Fark edilmekle sıradan olmak arasındaki kalınca çizgide, pek çoğumuz bir çivinin üzerinde oturuyoruz. Fark edilmek ürkütücü, sıradan olmaksa daha da ürkütücü. Hata yapmaktan korkarken, sıra dışı olmak zor. En arkada durup işimizi nasıl yaptığımızın bir önemi yok gibi görünürken, o aşık olduğumuz sopranoya seslenmek istiyoruz var gücümüzle: “Sarah!”.

Belki işten atarlar ama o zaman farkına varılır… İşinden atılan tek kontrbasçı olmak ayrıcalığını yaşamak düşüncesi heyecanlandırmaktadır ama bunu başaracak gücü yoktur. Uzaktan duyduğu sevgi çaresizidir ve unutulmak zorundadır.

Toplum gibi orkestra içinde de adaletsizlik söz konusudur. “Orada becerinin amansız hiyerarşisi hüküm sürer, günün birinde verilmiş bir kararın korkunç hiyerarşisi, yeteneğin tüyler ürpertici hiyerarşisi, titreşimlerin ve seslerin tabiatça yasalaştırılmış, sarsılmaz, fiziksel hiyerarşisi; siz siz olun, sakın bir orkestraya girmeyin!...”

Hayal kırıklığı içinde yaşamak zorundadır.

“Müziksiz özgürlük de yoktur. Müzik, kendini başkalarını aşmaya, normların ve kuralların ötesine geçmeye, aşkınlık hakkında, zayıf da olsa bir fikir edinmeye teşvik eder”

Yalnızca hata yapınca fark edilmek üzücü şey bence. Çarkların arasında yaşamlarımızı sürdürürken, onların işleyişini bozunca mı görünürüz sadece?

Sorular sorar…

Sorular içinde faşizmin içinde müziğin olmadığı gerçeğini vurgular, mahkumlar kendilerini ifade etmek için orkestra kurarken faşizm içinde yaşayan hür müzisyenler ise özgün eser üretemezler. Tek ses uygun eserler üretilir ama onlar da kalıcı değildir, faşist bir lider ile birlikte unutulmaya mahkumdur. 
Yapılan en iyi parçaların, çekilen en iyi filmlerin herhangi bir ürün gibi çabucak tüketildiği ve yenisinin arandığı bu zamanda, tükenmeyen bir şeyler arıyoruz. Gerçek olarak kalabilen ve her daim korunabilecek bir şey.

Orkestra insan toplumunun bir aynasıdır… Hatta insan toplumunda olduğundan daha bile kötüdür orkestra, çünkü toplumda, hiyerarşinin basamaklarını çıka çıka günün birinde piramidin en tepesinden aşağıya, altımdaki solucanlara bakarım umudu vardır- teorik olarak…”

Orkestralardaki hiyerarşi, solo ve tutti ayrımları sadece müzikal anlamda bir eşitsizliği değil, müziğin de giderek bu eşitsiz mekanizmaları onaylamasına neden olur. Toplumsal cinsiyet ve müzik bu sorunların en temelindedir.

“İnsanlar müzikle düşünür, onunla kendilerinin kim olduğuna karar verip kendilerini anlatırlar”

Olayın kahramanı kontrbasçı olarak karşımızdadır ve en içten çelişkileri ile karşımızda bir bütündür. Acıları, sevinçleri ve hayal kırıklıkları ile…

Metin Belgin oyunun ruhuna uygun  olarak karşımızdadır, oyunun metnine uygun bir şekilde karakterine hayat vermektedir. Kendi hikayesini kontrbas üzerinden anlatmıştır. Kendi yalnızlığını, karşılıksız sevgisini, tutkusunu ve gelecekten duyduğu umutsuzluğu, çaresizliği. Sokak ile kalmak arasındadır, sokakta kalması onun aç olması ve yaşam kalitesini kaybetmesi demektir. Bir memurdur ve memurun işten atılması görülmüş şey değildir…

“Hayatta, bir şeyi düşünmekle yapmak çok farklı şeyler.” 

Tek kişilik oyunlar her zaman risklidir, çünkü sahnede yalnızsınız ve size yardım edecek kimse yoktur. Seyirci ile iletişime girecek ve oynadığı oyunun kahramanın bilgisinden fazla bilgiye sahip olması gereklidir. Seyircinin her hangi bir tepkisine oyunu bozmadan yanıt vermesi zorunludur. Siz hiç kadın ünlü bir besteci duydunuz mu soruna yanıt seyirciden biri verdiğinde o soracaktır, ünlü mü? Çünkü erkekler tarafından üretilmiştir tüm klasik besteler, kadınlar için yazılmıştır çoğu…


Eğer bir ustayı sahnede görmek istiyorsanız kaçırmayın derim, çünkü usta bir oyuncuyu sahnede büyüten her şey oyunun içinde mevcuttur. Işık, dekor, ses, müzik... her şey iç içedir ve her biri birbirini desteklemektedir…

Sade, abartıya kaçmadan, her şeyi oyunun içe alayım demeden, kişinin iç dünyası ve kontrbasın hayatına etkisini en iyi şekilde verildiğine inandığım sağlam bir metin üzerine sağlam bir sahne şöleni olmuş. Tek kelime ile yazıyı sonlandırmak istersem, ayakta alkışlayacağınız bir oyunu kaçırmayın derim…
İsmail Cem Özkan


Kontrabas
Yazan: Patrick Süskind
Dekor Tasarımı: Ethem İzzet Özbora
Türkçesi: Hale Kuntay
Reji: Metin Belgin
Kostüm Tasarımı: Serpil Tezcan
Işık Tasarımı: Yakup Çartık

Oyuncu:
Metin Belgin