11 Ekim 2018 Perşembe

Beyaz


Beyaz

Sahne henüz seyircisini bekliyor, sahne düzenlemesi önceden yapılmış. Bir mutfak. Mutfağa açılan kapılar var. Sessizliği koltuklarını arayan seyirciler bozmakta. Salon hemen hemen bir süre sonra doldu. Oyunu izlemeye gelenlere bakıyorum, gençler ve orta yaş ağırlıkta. Kapıdan salona girişleri, salonda koltuklara oturuşlarında ki davranışlara bakıyorum, her biri daha önce oyun izlemiş gibi, her biri bir tiyatro ve sinema salonlarına aşina gibi. Kapıda bekleyen yer gösterici birkaç seyirciye koltuğunu gösteriyor ve bahşişini de almadan gitmiyor. Sessizlik salonda artık yok, oyuncuları ve başlama gongunu ya da anonsunu bekliyor…

Oyun bir anons ile başladı. Sahnede dekor artık yalnız değildir, oyuncular sahnede yerini almış ve giriş cümlesini mikrofona söylemekteler, çünkü üzerilerine takılan küçük mikrofonlardan gelen sesler salonun sağına soluna duvarlara asılmış. Oradan ses gelmektedir, sanki oyuncu ağzını oynatıyor gibidir, ses bir ses oynatıcıdan geliyor gibidir. Canlı tv dizine bakar gibi hissettim bir an kendimi, belki de bu önyargım tv ekranlarından tanıdığım bir birinden çok değerli oyuncuyu sahnede görmemdir…

Mutfak aslında hasta olarak yatan annelerin evidir. Bir anlamda kardeşler yıllar sonra annelerinin evinde buluşmuştur. Hayat anıların birleşimi değil midir, hele onu çağıracak bir ortam varsa. İşte o ortam annelerin evidir. O ev ve annelerinin hastalığı. Geçmişte yaşananlar bir bir ortalığa serilirken, onları ayıran olalar da gün yüzüne çıkmaktadır. İki kız çocuğu ve baba özlemi, bir anlamda birleşik aile özlemi, çünkü anne ve babası ayrılmışlardır. O ayrılmaya iki kardeşin ısrarı da etki yapmıştır, belki içten içe bir suçluluk duygusudur dillendirilenler.

Büyük abla sanatçıdır, aslında bir oyuncudur, iş bulduğu zaman evinin kirasını vermektedir, aksi halde ne yapacağını bilemez haldedir, iş bulmak ve ne olursa olsun çalışmak zorundadır, iş tercih yapmak gibi lüksü yoktur. Anneleri hastalanamadan önce bir iş için randevu yapmış, hatta ön çekim bile yapmıştır. Nihai görüşme ve anlaşma için randevu yapılmış ama annesinin hastalığı için randevuya gidemeyecektir. Onun telaşı ve hesaplaşması içindedir. Tren son yolculuktadır ve o tren ya gelecek ya da hiç gelmeyecektir. Annesinin son yolculuğu için orada olduğunu bilmektedir ve hastaneden son zamanlarını evde yaşasın diye çıkarılmıştır. Bekardır. Ailenin istediği gibi sanatçı olmuştur ama ile aynı zamanda bir doktor da istemiştir ama doktor olması gereken küçük kız kardeşi olmamış başka bir tercih yapmıştır. O evlenmiş ve bir oğul sahibidir ve oyun içinde öğreneceğimiz gibi eşini aldatmıştır…

Bir aile içinde yaşanmış trajedinin iç hesaplaşması ya da yüzleşmesidir. Toplumdan ve yaşadıkları çevreden bağımsız her hangi bir yerde herhangi biz zamanda geçebilecek bir konudur. Oyunun yazarı her ne kadar Fransız toplumunu aile boyutu içinde eleştiriye tabi tutmuş olsa da, zamandan ve üretim ilişkilerinden ve onun yaratmış olduğu çevre faktöründen bağımsız bir iç hesaplaşma üzerinden olaylara bakmaktadır. Oyuncular zaman zaman her hareketlerini, düşüncelerini, dış sesleri kendilerini ilgilendirdiği noktada sahnenin diğer alanları karartılarak bir spot altında seyirciye anlatmaktadır…

Annenin görüntüsü bölüm geçişlerinde beyaz olan mutfağın duvarına yansımaktadır. O görüntülerde acı çeken ve son yolcukta olan bir annedir. Annelerin son anını acı çektirmeden itina ile titiz şekilde yaklaşan iki kardeş… Videolar oyun ile duygusal bağ kuruyor, seyirciyi kelimelerin ve söylemlerin dışında sahneye çekiyor… Başarılı bir çalışma diye düşündüm ama zaman zaman mikrofondan çıkan ses, sahneden doğal geldiğinde seyirciyi oyunun içinde kendi ile hesaplaşacağı bir ortam hazırlayabilirdi ama ses hoparlörden gelince yapaylaştırıyor, yabancılaşıyor… Neyse ki her an ses mikrofondan yankılanmadı, zaman zaman ses doğal olarak salona yayıldı ve çok mutlu oldum doğal seslerini duyduğum an…

“Zaten bu ölümlü dünyada hiçbir şeyin önemi yok” 

Oyunun sonunda karamsarlık içinde belki de bir umut taşıyan cümle gibi geldi… Beyaz üzerine yansıyan her şeyi yansıtır, sanki tüm sorunlar yansımış ve yeni bir başlangıç yapmışlar gibi, çünkü annesi ve babası son bir kere buluşmuş ve anne “seni bekliyordum” diyerek babası ile yılar sonra kucaklaşmıştır bir anlamda. Kapalı kapılar arkasından çocukların bilmediği olaylar yaşanmıştır ve çocuklar hiçbir zaman bilmeyecekler ne yaşandığını. Her şey beyaz gibi saflaşmıştır bir anlamda…

Salon boşalırken bir kere daha baktım seyircilere… Hemen salonu terk edenler, hala alkışlamak için ayakta duranlar, boş boş bir birine bakanlar… Seyirci bu oyuna günlük hayattan uzaklaşmak ve ünlü olan oyuncuları sahnede görmek için belki geldi, belki aradığını buldu, belki usta oyuncu oldukları için ayakta alkışladı, belki gerçekten başarılı buldu… Salon boşalırken bu oyundan bana ne kaldı diye düşündüm, keşke dedim kendi kendime bu kriz yaşayan ülkede değil de şöyle refah, sosyal bir devlette yaşamış olsaydım, tüm sorunlardan sıyrılmış, biraz derlenmek için oyun seçmiş olsaydım, bu oyunu hiç kaçırmazdım.

Usta oyuncuları sahnede görmek bile bu oyuna gitmek için bir neden, sanırım o yüzden usta oyuncular ile yeni oyun koyan prodüksiyon firmaları kuruluyor ve yatırım yapıyorlar. Elbette yatırılan paranın karşılığı alındığı sürece bu firmalar ayakta kalacaktır… Seyirciler oyunun içeriğinden daha çok kimin oynadığına bakarak gidiyor… Seyirci de haksız sayılmaz değil mi bu tercihte… Çünkü bu sırlarda sahneye konan oyunlarda genelde ünlü olan oyuncular vurgu yapılarak tanıtım broşürleri hazırlanıyor…

İki ustayı sahnede görmek için gidin derim, aksi halde plazma ekranlarda bir dizi de görmektesiniz oyuncuları…

İsmail Cem Özkan

Beyaz
Yazan: Emmanuelle Marie
Çeviren: Zeynep Utku
Yöneten: Özen Yula
Dekor Tasarımı Ve Styling: Tomris Kuzu
Işık Tasarım:  Yakup Çartık
Müzik: Çiğdem Erken
Fotoğraf: Muhsin Akgün
Oyuncular: Deniz Çakır Ve Derya Alabora

26 Eylül 2018 Çarşamba

Yenildik…


Yenildik…

Yenildik ve ayağa kalkamadık, kalkmak içinde yan yana gelip konuşma yerine, birbirimizden uzak durduk, çünkü eteklerde biriken taş ağırdı ve sonucu ne olacağı belli değildi... Eteklerinde taş olanlar izleyici oldu, fırsat kollanıldı, yakalayan tam taşı atacakken süreçler ve gündem değişti… Kimse etek giymiyordu ama taş vardı eteğinde, etek giyenler ise cezaevlerinde onurlu mücadele yapmışlar, çok ağır bedeller ödemişlerdi…

Özeleştiri solun olmazsa olmazı dendi ama özeleştiri sola uğramadan yanında gelip geçti… Sol adına yapılan her iş sorgulanmadı, çünkü ölüm kalım savaşının içinde savunmadaydı… sol içi şiddet ve çatışmalar ne için başladığı ve bittiğini 12 Eylül sonrası yazılan anılardan öğrenecekti bir çok insan… Vakit yoktu ve nereye doğru savrulduğumuzu tam olarak kavrayamadan birilerin açtığı yoldan aşağıya doğru savrulduk…   

Eskiden iki solcu yan yana gelse devrim yapardı masa başında, şimdilerde ise iki solcu yan yana gelince nerede kaybettik muhabbeti var...

Masa başında yapılan sohbetler içinde sonunda ben kendimce neden ayağa kalkamadığımız konusunda bir sonuç buldum! 

Bütün sonun başlangıcı 12 Eylül ile başladı derler ama ben daha öncesine gidip bir şeyler söylerim ama bu sefer gerçekte de bir daha ayağa kalkamamızın nedenini solun (SHP ve benzeri partilerin) belediyeleri almasına bağlıyorum...

Belediyelerde içeriden dışarıya çıkmış ya da hiç girmemiş solcu olduğunu söyleyenlerin başka yardımcısı ve başkan danışmanı olması sonucunda çevresine topladığı arkadaşları ile ihale işlerine girmesi ve projelere merak salmasında buluyorum sorunun yanıtını...

Sol yenilebilir… Yenilgi doğaldır, ilk yenilgisinde değildir aslında…

Yenilgiler tarihine bakarsanız solu bulursunuz bol bol ama bu sefer ayağa kalkıp dövüşe devam edemedi. Popüler bir partinin içinde düzene muhalefetmiş gibi yaparak düzenden faydalanmaya soyundu. Sol adına girenler - belediye seçimini alması sonrasında,- uygulanmakta olan liberal politikalara uygun politik tercihin devam etmesinde sakınca görmediler. Sol, kazandıkları yerlerde değişim yapmak yerine, düzenin ihtiyacına ve zamanın ruhuna uygun işler yapmış olması yenilginin ve bir daha ayağa kalkamamanın nedenleri arasında bana göre yatmaktadır... Çünkü düzen; üzerinde ki kiri gönüllü olarak sola da bulaştırdı, sol da buna itiraz etme yerine hemen “devletin malı deniz, yemeyen domuz” felsefesine uygun kendisini konumlandırıverdi.

İhaleler, projeler… kısaca emek harcamadan elde edilen gelirler, banka kartı veya cüzdanı alıp hiç uğramadığı işyerinden maaş alanlar... Tek yaptıkları iş; arkadaşlarının üzerinden para kazanmak, onların ilişkilerinden yararlanarak kendi bacağını kurtarma telaşı ve bir an önce köşeyi dönmece... “Çocuklarının geleceği için” para kazanmak zorundaydılar, onlar için her türlü “emeksiz” ama “çok kazandırılan” işlere el attılar ve sol artık sol olmaktan çıktı.

Parayı bulan ise kendi anısını yazdırıp üzerine imzasını atıverdi...

Geçmiş uydurulurdu, çünkü parası vardı ve o para ile bir geçmiş satın alındı ya da yeniden yaratıldı...

İstenilen bir geçmiş, onurlu mücadele ve mücadele sonunda elde edilen yaralar, onur nişanıydı, o nişan her türlü ilişki içinde rakı masasında kullanıldı... Karşısında ki onun üzerinden para kazanmak adına olanaklar yarattı ve o olanaklar ile sol ikinci dövüş için ringe çıkmak yerine koltuğa oturup para kazanmayı seçti…

Ringde dövüşenler üzerinden para kazanmak...

Eğer sol yapılar devamlılığını koruyabilseydi ve yenilgiyi küçük sıyrıklar ile atlatabilmiş olsaydı (12 Mart daha ağır bir sonuç yaratmıştı, var olan radikal örgütlerin hepsinin merkez komitesi yok edilmiş, sempatizan düzeyde olanlar cezaevinde ya da dışarıda kalmıştı, onlar yok olan merkez yerine merkezi yapılar kurmuşlar ve daha fazla kitlesel bir sürecin de başlamasına sebep olacaklardı.) onlardan bağımsız ve geçmişin emeği üzerine para kazanma hırsı içinde olanlar bu kadar rahat kendilerine olanak bulamayacakları büyük olasılıkla… Çünkü her şeyin bir sahibi vardır ve geleneklerinde sahipleri, geleneklerine sahip çıkıp geçmişin özeleştirisi yeni kuracakları yapılar üzerinden olacaktı… Ama olmadı… 12 Mart sürecinde olduğu gibi lider kadrosu yok edilmemiş, canlı yakalanarak onlar toplu davaların sanıkları olacaklardı… Onların izni olmadan “sempatizan” konumuna gelmişlerin adım atması söz konusu elbette olmayacaktı, olamadı da… Piyasada iş yapanlar para kazandıkça ve kazandıkları paralar ile yeni bir çevre yaratırken, içeriden çıkanların maddi olanaksızlıkları ve ‘denizden çıkmış balık gibi’ “çaresiz” olmalarını kendi lehlerine kullandılar… Kendisinden özeleştiri isteyecek sol yapı ortada olmayınca, çürüme artık kaçınılmazdır ve geçmişin üzerine benzin döktüler... Özeleştiri isteyecek bir yapı olmadığı sürece her türlü kazanç “meşru”ydu ve sorgulanmazdı...

Sol, 12 Eylül’de yere düştü, belediyelerde işe girerek ve belediye işlerini zamanın ruhuna uygun öğrendikten sonra sol artık sol değildi, sağa kaymış zeminde, zemine uygun pozisyonlar alındı ve liberalizm adı altında projeler, sorgulanmadan emek harcanmadan gelen AB ve Amerika kaynaklı paralar ile hayat daha bir anlam kazandırıldı.

Yazlıklar alındı, yazlıklarda dostlar ağırlandı, rakılar içilirken ölenler anıldı, sağ kalanlar ve parası olanlar ile konuşuldu, parası olmayanlar ise akla bile gelmedi... Geldiği zamanda “kimdi, nerede tanışmıştık” diyerek uzun uzun hatırlanmaya çalışıldı... Hayat rotasını çizmişti, zaman böyle olmasını istiyordu, yeni paradigmaya uygun olarak “çürüyenler” istenileni yaptı...

Zamanın ruhu “üretme” dedi, “tüket!”

Solcu da tüketti geçmişini de, bugünü de...

Para hırsı içinde her şeye saldıranlar ve arkadaşlarının üzerinden para kazananlar “her şeyi çocukları okusun ve kariyer sahibi olsun” diye yaptı... Onların çektiklerini yeter ki “çocukları çekmesin, yaşamasın bir daha yaşadıkları acıları”…

Para bir çok kapıyı açıyordu, hatta gençliklerinde düşünemedikleri bir çok şeyin de sahibi olmuşlardı. Geçmişte “lider” konumda olanların ihtiyacını karşılıyor ve onların sorunlarına hemen çare bulur konuma dahi gelmişlerdi… Liderlerin ihtiyacı karşılanırken onların üzerinden çevrelerine “bakın ben önemli biriyim” imajını da sessizce vermiş oluyorlardı.  Para ve liberalizm önlerine isteyemedikleri kapıları bile açmıştı, olmaz diye düşünülen her şey olur konumuna gelmişti…

Eski arkadaşlarını kendi işlerine bulaştırmıyordu ve yeni bir çevrenin yaratmış olduğu ilişkiler içinde çocuğunu istediği gibi yetiştiriyor ve soldan uzak tutuyordu… Çünkü o yeteri kadar acı çekmişti ve sol; “acı çekmek, dayak yemek ve her türlü hakarete maruz kalmak” demekti…

Demokrasi, özgürlük, askeri vesayet ile yüzleşmek…

Her cümle ve kelimenin altı yeniden dolduruluyordu…

Sol, binlerde bir ile ifade edilen konuma kadar küçülmüştü... Devletin yeni sahipleri ise solu devlet içinde söküp atmış ve bilgiden uzaklaştırmıştır…

Bilgi olmadan gündem belirlenemez…

Eksik bilgi ile yapılan her ön varsayımlar sürekli boşa düşmesi tesadüfi değildir, çünkü verilen bilgi yanıltıcı ve sizi yönlendirir… Verilen bilgiler üzerinden siyaset yapanlar ve siyaseti ve gündemi takip edenler sürekli kaybetmeye ve daha da küçülmeye doğru gittiler, çünkü çevrelerinde olması gerekenler onlardan artık bir şey öğrenemiyor ve sürekli geçmişe duyulan özlemde çekiciliğini zaman içinde ortadan kaldırıyordu.

Aynı içerikte kaç kitap yayınlanmıştı, artık okuyan var mıydı, çünkü yeni yetişen kuşak okumadan da uzaklaştırılmıştı… Ellerine verilen teknoloji ile yaratılan gerçeklik içinde yaşamaya teşvik ediliyordu… Teşvik başarıya ulaştı…

Solun elinden kuşaklarda alınmıştır, onlara yabancılaşmıştır…

Biz nerede gerçekten hata yapmıştık?

İsmail Cem Özkan


9 Eylül 2018 Pazar

Göçmenler…


Göçmenler…

Göçmenler geldikleri ülkeye göre nasıl algılandığı aslında hepimiz biliyoruz ama tekrarlamakta yarar var sanırım;

Göçmenler anavatanlarına göre para gönderen ve sağılması gereken birer saf yatırımcı…

Göçmenlerin lobi olarak kullanılan bir nüfus harekatı ve var oldukları ülkede ki demokrasinin izin verdiği gösteri yapma hakkını kullanarak ülkelerini cennet olarak gösteren eylemlere katılmaları… Lobicilik sorunların görmezden gelmek ve sorunların üzerini ülkelerinin lehine örtmeleridir…

Göçmenler ülkeleri için pozitif anlamda katkı olarak görülürken, ekonomik krize düşen ya da siyasi krizden kurtulmak için yurtdışında birikmiş sermayenin kendi lehlerine kullanımı amaçlı da kullanılmaktadır… İç siyasete sağ güçlerin daha fazla kullanıldığı potansiyel sermaye ve oy anlamına da gelmektedir. Göçmen bulunduğu ülkede kendi çıkarına uygun siyasi hareketleri desteklerken, kendi ülkesi içinde sağ siyaseti ve daha tutucu muhafazakar siyasetin potansiyel seçmeni olabilmektedir… Elbette sol siyaset içinde sağ seçmen yanında küçük katkısı göz ardı etmemek gereklidir… Ulusal çıkarlar ve ulusalcı bakış açısı içinde taraf olabilmekteler…

Göçmeler kaba anlamda geldikleri ülkeye gönülden bağımlı ama vücutları para kazandıkları ülkede olanlardır… para kazandıkları ülkede yaşadıklarını görmezden gelip, anavatanları için sözde çalışırken o zorluklar neticesinde daha rahat ve toplumdan kopmuş yaşamı tercih etmekteler. Daha fazla hemşehrilik ve aynı duygu içinde olanlar daha fazla ilişki içinde yaşamaktalar… Göçmenler “getto” yaşamın içinde kendi tercihleri dışında yaşamaya çalışmaktalar…

Göçmenler kendi tercihleri dışında dayatılan yaşam içinde olmalarına rağmen aslında hangi yaşamın kendilerine dayatıldığın da pek farkında değillerdir, onlar anlık sorunu çözmek ya da kriz koşulu içinde yaşamaya çalışmaktalar. Daha fazla iç dayanışma ile ayakta kalmaya ve daha fazla para kazanmak için her türlü şartı zorladıkları gözükmektedir…

Göçmen bir arada yaşamaya zorlanmış, içinde bulunduğu toplumun genelinden dışlanmış küçük alanlarda kendine uygun bir yaşam kurmuş olandır… İşten eve, evden işe tek düzeliğinden çıkmış, işsiz ve eğitimin kendilerine uygun kadarı almış, projeler üreten ve projeler içinde yaşamaya zorlanan bir işsizler ve niteliksizler topluluğu konumuna gelmiş bir bölümü… Göçmen olmadan önceki yaşamları her ne kadar “gastarbeiter” (misafir işçi) konunda olsalar da artık “gast “denilecek konumdan çıkmış durumda olmalarına rağmen “gast” oldukları dönemden gelen tercihler hala varlığını ülke siyaseti içinde yerini korumaya devam etmektedir… bulundukları ülkeler onları “entegrasyon” adı altında geliştirebildikleri tek siyaset ve çözüm asimilasyondur… Asimilasyon olmayanlar ile yaşanan sorunlar bugün görünür olmuştur, çünkü asimilasyon isteyenler aslında asimile bile etmek istemediklerini yaşanan süreçten daha iyi anlıyoruz…

Peki, göçmenler kendileri üzerine geliştirilen politikalar karşısında söz sahibi midirler?

Fikrileri belki soruyormuş gibi yapılmış olması, hatta meclisler kurulmuş olması, meclislerde görev yapılacaklar seçim ile seçilmiş olsalar dahi etkili olamadıkları ve genel göçmen politikası içinde bulundukları ülkenin çıkarların yönünde biçimlenmiştir…

Kendi üzerilerinden gelişen bir düşmanlık ve nefret söylemi karşısında göçmenler ne yapmaktadır?

Onlarda Yahudiler gibi ikinci dünya koşulları içinde bir gün evlerinden gelinip alınmayı ve kapılarının önünde bir metala yazan isim olmayı mı bekliyorlar?

Göçmenlerin ülke içinde gelişen göçmen düşmanlığı karşısında gerçekten yapabilecekleri bir şeyleri var mı?

Sınıf mücadelesi yapması gereken partiler artık göçmen karşıtı veya dostu siyaset yapmaya başladılar, peki bu siyasetler nefret söylemlerini artırıyor mu, yoksa popülist sağın oylarını düşürüyor mu?

Görebildiğim kadarı ile göçmen dostu söylemlerin ve sokak eylemlerin sağın yükselişine her hangi bir engel olmadığı gibi sanki her gösteri sonrası biraz daha göçmen düşmanı bir bakış açısı toplum içinde hakim oluyor…

Ortada garip bir durum söz konusu değil mi?

Son yıllarda genelde almanya merkezli ölüm ya da yaralama ile sonuçlanan olaylar daha mı görünür kılınıyor?

Burada tercihi kimler yapmaktadır?

Ülkemiz iç siyaseti ile uğraşmaktan veya ülkemize gelip kur farkından dolayı daha lüks tatil olanağına kavuşması dışında göçmenler kendilerine sahip çıkabiliyorlar mı? Örneğin işyerlerinde göçmen oldukları için aşağılanmaları ya da daha kirli işlerde çalışmaya zorlanmaları gündeme geliyor mu?

Uzun süreli işsiz kalanların iş dünyasına kazandırmak tehdidi ile sağcıların yoğun yaşadığı yerlerde işe gönderilmeye çalışılması ve sonrasında uğradıkları hakaretler ve can güvenliği sorunları gündeme geliyor mu?

Göçmenler, göçmenler ile birlikte yaşamaya ve göçmenlerin oluşturduğu bir etnik pazar içinde bulunmalarına zorlanmaları gündem içinde konuşuluyor mu?

Pozitif ayrımcılık yerine negatif ayrımcılık içinde olanların daha da yalnızlaşması ve daha fazla geldikleri ülkeler üzerine konuşmaları ve oradan kopmaları ne anlama geliyor?

Kısaca göçmenler birer kurban konumuna gelirken neden kurban olmadıklarını gündeme taşıyamıyorlar?

Kur farkından kaynaklanan yaşam kalitesi ve algısı ile oynamak aslında sorunların üzerini örtmekten başka işlevi yok, sosyal yardımlar ile ülkemizde yaşamaya çalışanların durumları ya da kara para ile lüks yaşamaları karşısında özellikle son günlerde Alman hükümetinin ve eyaletlerin gündemine gelmektedir...

Göçmenlere karşı yapılan operasyonlar göçmenlerin gözü ile ne anlama gelmektedir?

Kısaca sorunlarını görmezden gelinenler neden sorunları yokmuş gibi yaşamaya devam ederler? Küçük başarılarını abartarak anlatmaları, paraları karşılığından hayallerini satın almalarını bir türlü anlam veremiyorum... Aslında fakir ama zengin rolünü yapan donanımsız, dışlanmışlar her konuşmalarını nokta koyarak yapamaya devam ederler...

Yurtdışında yaşayan dostlarımın paylaşımlarını, tatillerini görüyorum bir de gündemlerine bakıyorum, orada vücutları dışında yaşamıyorlar sanki...

Göçmenler yarattıkları gerçekleri gerçek sanıyorlar ve o sandıkları gerçeklerin ideal bakışı içinde kendilerine rota çiziyorlar… Bir “kiosk” içinde hayata bakan göçmen habersiz gelen bir faşistin namlusuna hedef olabilmektedir. O faşistin ise devletin içinden yetişme ve yönlendirme olduğu ise yaşanan bir mahkeme sürecinde öğreniyoruz. Halk ve toplum bu yaşanan davada gerçek ile yüzleştiler mi?

Faşizm ile gerçek anlamda yüzleşemeyen toplumlarda göçmen düşmanlığı artmaya ve nefret söylemleri beslenmeye devam etmektedir…

İsmail Cem Özkan


16 Ağustos 2018 Perşembe

Şiddet!


Şiddet!

Sağlıkta şiddet,
eğitimde şiddet,
güvenlikte şiddet,
devlet dairesinde şiddet...
Şiddetin olmadığı alan yok gibi…
İçinde bulunduğumuz yaşamın çizgisini belirleyen şey şiddettir, çünkü diyalog yerini "benim kim olduğumu biliyor musun?" aldı. Yani “önce bana, sonra başkalarına”…
Bir hasta yakını hastanenin acil servisine gidiyor ve diyor ki; “yatan hastalardan önce benim hastama bakacaksınız, diğerlerini acilden çıkarın!”
Bu gücü, bu sözü nereden alıyor dersiniz?
Çağımızın bulaşıcı bir hastalığı, şiddet!
Şiddeti şiddetli besleyen şey ise gücü olan her daim haklıdır.
Güç kimde?
Çoğunlukta!
Çoğunluğun hakkını savunan, çoğunluğun çıkarını savunan zaten popülist iktidar!
Çoğunluk kim, ekonomik gücü elinde bulunduran!
Şiddet bir sarmaldır, çünkü azınlık haklarının olmadığı, önemsenmediği, görmezden gelindiği yerde şiddet haktır.
Yaşamın her alanında, çalışma dünyasının her kademesinde şiddet kaba ya da ince bir şekilde sarmalar bizi…
“Dayak cennetten çıkmadır” sözünün hakim olduğu yerde erkek egemenliği vardır. Çünkü erkek gücü temsil eder.
Gücü temsil eden her şey erkek olması tesadüfi değildir.
Erkeğin cinsel organı ile elinde tuttuğu sopanın benzer olması tesadüf değildir. İkisi de aynı işlevi “gerek olduğunda” yerine getirecektir.
Kadına şiddet, çocuğa şiddet, fakire şiddet, sokak hayvanına şiddet, çünkü o hakkı kendinde görenler bu ülkenin ve bize benzeyen ülkelerin iktidarıdır.
İktidar şiddeti besliyor ve büyütüyor, o yüzden ne hastanede, ne okulda, ne güvelik birimlerinde, ne kadına karşı, ne çocuğa karşı, ne mazluma karşı şiddet bitmez...
Bitmesinin tek bir yolu vardır, o da mazluma, azınlığa, zayıfa karşı yapılacak “pozitif ayrımcılık”tır.
Çoğunluk karşısında azınlığı koruyan yasalar olmalı ve o yasaları denetleyen kurumalar olduğu zaman doktora da, hemşireye de, öğretmene de, çocuğa da, kadına da, sokak hayvanına da… şiddet bir anlamda durur...

İsmail Cem Özkan

11 Ağustos 2018 Cumartesi

Sorular hala yerinde duruyor…


Sorular hala yerinde duruyor…

Ülkemiz en karanlık dönemini yaşadı. Gündüz gözüne (alışkanlıklar dışında) darbe girişiminde bulunuldu ve sanıklarının önemli bir bölümü cezasını aldı, firari ve henüz ulaşılamayanlar ise davanın kapanmayacağını ve onların ifadeleri alınıp, ceza alacağı güne kadar da açık kalacağı anlamına gelmektedir.

Karanlık zamanların kargaşası ve kaosu bilgilerin ortalığa serilmesi ile anlaşılır ve daha görünür olur… Zaman içinde bilgilere ulaşmak ve sorgulamak önemlidir, çünkü ders çıkarılması gereken dersler ile doludur. Her kaos ve kargaşadan ders alamayanlar olasılık içinde olan kargaşa ve kaoslara açık anlamına gelir, çünkü ders alınmayan toplum içinde ki karanlık noktaları başkaları ders alarak -çok rahat kullanarak- hedeflerine rahatlıkla ulaşabilirler. Toplumları ilerleye taşıyan şey; her olaydan çıkarılan dersler ve önlemlerdir.

Darbe girişimi ve öncesi süreç yazılmış bir senaryonun hayata geçirilmesi olarak hayatımızın içine girdi. Her senaryoya uygun operasyonlar yapıldı ve algılar ile oynandı. Kamuoyu oluşturmak için medya ve onun yanında devlet kurumları olabildiğince ve açıkça kullanıldı… Devletin kurumları bir cemaatin çıkarları yönünde “toplumun iyiliği için” birer araca ve silaha döndürülmüş olması elimizde ki bilgiler ile bir kanıya varabiliyoruz. Bugünlerde medyaya düşen itiraflar ile; cemaat içinde emir komuta zinciri içinde her bir bireyin (üyenin) birer silaha dönüştürülmüş olması veya ortam hazırlamak için “suçlu gibi” gösterilmiş “mazlum” rolüne büründürülmüş... Kişiler bilerek ya da bilmeyerek bir amaç için hazırlanan senaryoda üzerlerine düşen rolü yazıldığı gibi oynamış ya da oynamaya zorunlu bırakılmıştır. Cemaatin denetiminde olan gazeteciler, basın toplantılarında hazırlıklı gelmiş ve kışkırtıcı ve algılar ile oynanan ve beklenen cevapları alacak şekilde sorular sorarak politikacılar ve kamuoyu yönlendirilmiştir. Gerçeklik yaratılmış ve gerçek ortadan olmasına rağmen görünmez kılınmıştır. (Embedded medya ve sonuçları Irak işgali ile önemli dersler ortaya çıkarmış ve ondan bir çok yapı faydalanmıştır) Medya, uzun bir sürecin silahı ve yönlendiricisi olarak kullanılırken, mahkemeler medyanın hazırlamış olduğu ortamın sonuç alınan mekanlarına dönüştürülmüştür. Kim, ne için suçlandığını bilmeden belirli bir süre ile görev yaptığı yerden uzaklaştırılmış olması bile senaryoda oluşmuş olan ya da oluşmasına olasılık olan pürüzler baştan ortadan kaldırılmıştır. Devletin istihbaratı ve devletin olanakları ile cemaat her türlü etkinliğini kendi gücü gibi kullanmış ve devletten onların bu pervasız hareketlerine karşı gelecek güç kalmayacak şekilde senaryolar hayata geçirilmiştir. Açılmış ve tüm dünyada yankısını bulan bir çok toplu davalar ile devlet içinde geçmişten gelen devletin sibobu olacak kritik noktalarda olan “eski eğitim”den geçmiş olanlar bertaraf edilerek, yeni ve istenilen devlet için yetiştirilmiş ve cemaat okullarının müfredatından geçmiş, “biat ve inanç” üzerine eğitilmiş bireylerin yerlerini doldurması ile devlette ki dönüşüm için önemli adımlar atılmış ve adımların sonucunda oluşan iktidar mücadelesi bir darbe girişimi ile sonlanmıştır.

Gizli iktidar kavgasının meydan kavgasına dönüşmesi ve meydan kavgasında da masum ve gerçeklerden habersiz bireylerin kullanılması ile yeni bir savaş ve mücadele yönteminin mikro düzeyde hayat bulmasından başka bir şey değildir. ‘Arap Baharı’ adı verilen değişimler ve çatışmalarda kullanılan milis güçlerin kullanımı ve savaştırılmasına ‘Hibrit savaş’lar denemesinin bir anlamı olduğunu yaşanan iç savaş (darbe girişimi bölgesel ve zamanın kısıtlı olması ile bir çatışma gibi algılanabilir ama geniş anlamda açık bir iç savaş provası ya da iç savaş olarak adlandırılabilinir.) kısa sürede sonucu belli bir dar alanda çatışmaya dönüşmüş ve sönmüştür. Savaşı kaybettiği belli olanların meclise füze ile saldırmaları ve vermek istedikleri mesajları bugün dahi gizemini korumaktadır.

Darbe sonrası devlet mekanizmasından uzaklaşan, devlet mekanizması içinde görev yaparken cemaat operasyonu yapan ve tutuklamalar yapanların; yine aynı davanın savcısı ve hakimi olmaktan mahkumu olması şaşırtıcıdır. Kendilerini gizlemek adına yenen gibi gözükürken aslında kavganın bir tarafı olmuş ve o taraf içinde görevini yapmış bireylerin kendilerini gizlemek adına kendi arkadaşlarına operasyon yapmaları şaşırtıcıdır. Elbette burada bir çok soru hala varlığını korumaktadır, yapılan operasyonların ve onların tutukladığı insanların kaçı gerçek anlamda cemaat üyesi ve suç teşkilatı içinde kalmaktadır? Hedef saptırma ve geniş bir kesime yaymakta olayların ve faillerin üstünü örtme değil midir? Açılan davaların ve mahkemelerin sanık sayısını artırarak gerçek yöneticilerin gözden kaçırılması anlamına da gelebilmektedir, tıpkı daha önce yaptıkları algı operasyonları ve gerçek yaratarak gerçeklerin üstünü örtmeleri gibi… Denenmiş ve başarıya ulaşmış yöntem bu sefer de tersten kendi üzerlerine uyguladılar… Hakim, savcı, polis müdürü veya kritik noktalarda görevlilerin mahkum olması ve yargılanmış olması olayların üstünü açması gerekirken, hala üstlerin açıldığı konusunda ve her şeyin şeffaf ve anlaşılır olduğu konusunda bilgi eksikliği hepimizde mevcuttur…

Devleti ele geçirebilecek düzeyde örgütlenmiş bir örgüt, yenildiğini hemen kabullenemez, direnmesi gereklidir. (Mantık ve geçmiş toplumsal olaylara baktığımda bu sonucu çıkarıyorum.) Birden ne örgüt olunur ne de birden yok olunur… “Tamam, yenildik artık siyaset sahnesinden çıktık ve üyelerimizi devlet mekanizmasından çektik” diye de hiçbir açıklama bugüne kadar okumadım. Cemaat kendisini dağıtmamıştır, hala varlığını korumaktadır, bugün dahi cemaat üyelerine yönelik operasyonlar sürmektedir… Devletin içinde sızmış olan bireyler hala devletin içinde ve hala siyaset yönü tartışmalı olarak Türk siyasi tartışma ortamında ortada durmaktadır…

Küreselleşme ülkemizde ulus devletini ortadan kaldırırken, yerine seçilmişi koydu. Seçilmişin tercihleri ise içinde kırılmaları ve kaosu da barındırmaktadır. Muhalefetin olmadığı tek bilenin hakim olduğu toplumlarda toplum homojenleştirmek ve sessiz bireyler topluluğu yaratmak için korku her şekilde topluma empoze edilir. Liderin içinde olmasa dahi zaman içinde onu tek bilen ve karar veren yapacak bir siyasi yapımız var. Eleştiri artık rejim düşmanlığı gibi algılanmakta, iş bitirici kararlar aniden ve hemen yapılması için denetimi ortadan kaldırıldığında ister istemez; denetimsiz kalan kim olursa olsun sonuç değişmeyecektir. Kişilere bağlı olmayan bir süreçtir ve kim koltuğa oturursa otursun ortak hareket ve düşünce yapısına kısa zamanda ulaşacaktır…

Darbe öncesinin “popülist savcısı” toplu dava açmadan önce hocasını arayıp bilgi alması ve kimler ile bu operasyonu yapacağını ondan aldığı direktifler ile yaptığını medyaya düşen notlardan öğreniyoruz. Yani lidere bağımlılık ve ona güven ve onun bilgisi dışında adım atmaması onun kişilik ve aldığı eğitimini ortaya sermektedir. Ulus devletin kadroları her şeyin üstünde ulus devletini koyarken, yeni küreselleşmenin ürünü olarak ortaya çıkan anlayışta devletten önce cemaat ve liderine bağımlılık yani genel söylem ile popülizmi ortaya çıkarmıştır.

Bugün yenilmiş olduğunu kabul ettiğimiz ve kadrolarının önemli bölümü yurt dışında yaşayan bir cemaat vardır… Bu cemaatin ülke içinde hala devlet kurumları içinde uyutulmuş bireyleri olduğunu düşünüyorum, çünkü operasyon yapan, tutuklayan ama sonra o davanın birer bireyi olanları göz önüne aldığımızda kendisini saklamak için her renge girebileceğini ve her şekilde olabileceği gerçekliğini görmekteyiz… Yani kendileri gizlemek ve saklamak için var olan ortamı iyi tahlil eden ve bilgi ile donanımlı bireyler topluluğudur. Gerçek kadrolu üyeler çatışmaya girmek yerine kendilerini görünmez kılmıştır… Kaybettikleri hakları için bile mücadele etmeyen, “başımıza gelen kaderimiz ve çile çekmek gerekiyorsa çile çekerim” anlayışında olanların isyanı söz konusu değildir ama devletin kritik noktalarında olduğunda her şeyi göze alıp açıkça cemaat çıkarı yönünde kararlar alındığı gerçekliğini de unutmamak gereklidir… Örgütleri parçalanırken, ellerinde olanakları olanlar yenilgi sürecinde olanaklarını cemaat için kullanmamış, devlet lehine kullanmıştır… Neden böyle bir tercih de bulundular, devlet lehine kullanırken kendilerinin de en yakın zamanda ortaya çıkacağını (teşhir olacağını) bilmemeleri imkan dışıdır… Operasyon yapan, operasyonun parçası olacağını elbette biliyordur, aptal değiller, çok zeki insanlar ve onlar için “her şey cemaat liderlerinin istekleri ve onun çıkarı”nın üzerinedir… Bugün cevaplandırılması gerek soru; neden direnmediler? Onlar sadece güç ellerinde olduğu zaman mı eylem yapacak kabiliyete sahipler? Devlet içinde varlıklarını açıkça kullanırken, devletin olanakları ile her türlü strateji, silahlı ve lojistik eğitim almışlardır ve devletin hemen hemen tüm gizemli ve sıradan vatandaşın uçlaşamayacağı bilgi ile donanımlıydılar. Neden bu bilgi ve tecrübelerini verimli bir şekilde kullanamadılar?

Cemaat ilişkileri bugün dahi gizemini korumaktalar, çünkü ekonomik olarak güçlü olan yapılar çevrelerinde her daim kendilerini savunacak her yapıdan ve görüşten insanı beslemiştir ve kapı kulu yaratmıştır. Bugün o kapı kulları (geçmişte onların medyasında ya da kurumunda çalışmış olan bireyler) medyada gündem olabilmekte ve tartışmalı konularda provoke kokan açıklamalar yapmaktalar… Kapı kulları kendilerince çıkış yaparak  cesareti gösterirken, yurt dışında olan üyelerin sessizlik içinde olmalarını da anlamakta güçlük çekiyorum…  Bizim bilmediğimiz ve hala gizli (artık açık) amaçlarına yönelik beklentileri mi var, o beklentileri karşılayacak örgütlü yapıları hala devlet içinde var mı? Soruları sormaya başlayınca ne kadar bilgi eksikliği içinde olduğumuz ortaya çıkmaktadır… Elbette sizlerin de açıkça sormadığınız ama kafanızda birikmiş binlerce soru vardır, umarım bu soruların önemli bölümü bilgilerin kamuya açıklanması ile ortadan kalkar…

Bilgi eksikliği, korkuları besler… Toplumsal paranoyalar ve onlara karşı geliştirilen her türlü savunma aracı özgürlükleri ve demokrasiyi (ne kadar var olduğunu tartışmadan) ortadan kaldırır… Aslına bakarsanız darbe günü kafalarda oluşan soruların önemli bölümü hala yerinde durmaktadır ve henüz yanıt alınamamıştır…

İsmail Cem Özkan


29 Temmuz 2018 Pazar

Denetim ortadan kalktı, güvenlik ortaya düştü…


Denetim ortadan kalktı, güvenlik ortaya düştü…


Hiçbir iktidar denetlenmek ve hesap vermek istemez, çünkü yaptığının doğru ve yasal olduğunu düşünür, elinde olanak varsa denetim mekanizmalarını tek tek yok eder ki, hesap vermediğinden yargılanmayacağını hesaplar, çünkü suç kavramını teşkil eden ortada değilse suç ortada yoktur…

Ve her iktidar icraatının hızlı ve amacına uygun olmasını arzular, çünkü denetim işi daha yavaş olmasına ve çoğu zamanda gereğinden fazla uzayan denetimler yüzünden yapılması gereken şey zamanında yapılmadığı için anlamını ve değerini yitirmiş olur.

Ulus devleti anlayışı içinde hızlı davranmak ve denetimden uzak kalmak için yapılan her türlü hileli yol, düşündüğü geleceği değil düşünmediği sonucunu yaşardı.

İnsanlık tarih çizgisi tek bir çizgi üzerinden gitmemektedir, üstelik haksız rekabet koşulları içinde ulusların gelişimi ve düşünce yapısı da farklı olmuştur. Bizim gibi ulusallaşma adımların ilk atan ülkeler döneminde dünyanın bir çok ülkesinde emperyalist aşamaya geçmiş ulus devletlerin varlığını işaret eder ki, bizim gibilerin kaderi sadece savaşlarda cephe görevi görmek ve taktik savaşlarda zaferler kazanmak ya da kaybetmektir, savaşın sonucu belirleyen değil, sonuca katlanan ulus devlet olduk. Bizler geleceğimiz için gerçek alada kendi ulusal sınırlar içinde söz sahibi olan değil, dayatılanı uygulamak ile yükümlü olduk. Çöplüğe giden teknolojileri yeni gibi kullanıp, bol bol ilaç sektörü için hasta çıkaran ve deneklerin olduğu ülke konumunda yerimizi aldık. Emperyalist ülkelerin çatışma alanında rekabet ettiği geçiş ülkesiydik. Onların çıkarları ve uzlaşmaları ile ülkemizde demokrasi ve özgürlük kavramını yarım yamalak yaşadık ve anlamlar yükledik…

Uluslararası hukuk maddeleri ulusal maddelerin üstündedir ve öncelik sahibidir. Biz bu maddeyi kabul ederek küresel dünyanın bir parçası olduk. Ülke içinde liderler ve iktidarlar her türlü kendi çıkarları için yasal düzenleme yaparken bu imza attığımız kuralarla da uymayı peşinen kabul etmişti.  Uzun süredir de bu maddeler her ne kadar özgürlük ve demokrasi alanında genişleme getirmemiş olsa da gerilme anlamında da önleyici olmuştur, fakat küreselleşme ile bu uluslar arası maddeleri uygulayacak ve denetleyecek kurumlarında çökmesi ya da işlevsiz kalması ülke içinde siyasi düşünce yapısının da değişmesine sebep olmuştur. Her ne kadar bakla savaşlarında olduğu gibi daha sonra uluslararası mahkeme de birkaç kişi yargılamış olması denetim mekanizmasının gerektiğinde uygulanır olduğunu göstermiş oldu…

Yargılanmak sadece küresel siyasetin hakim olduğu düzlemde ulusal olmayacaktır. Ulus devletinin yıkılması ve yerine henüz bir siyasi sitem oturtulmamış olması olmayacağı anlamına gelmez… Elbette insanlık inişleri ve çıkışları ile bir istikrar dönemini kısa olsa da yakalayacaktır. Bu kapitalist sistem içinde olur ya da kapitalist sistem dışında işçi sınıfının hakim olduğu sistem içinde ama her iki sistemde hedefi ortaktır, küreselleşme ve küresel boyutta varlığını korumaktır. Bugün ki kırılma sürecinde işçi sınıfı tarih önünde henüz sahnede gözükmüyor olması onun yok olduğu ve işlevsiz olduğu anlamına gelmez, tarih beklenmeyenlerin beklenmeyen zamanlarda olmasını yazar, onu yönlendirecek sınıfın çıkarları belirleyici olacaktır…

İnsanlık değerler yaratmıştır ve o değerler ulusların üstündedir…

Ülkemiz düzleminde denetimin hepten yok edildiği başka bir siyasi erk dönemi bugün yaşandığı gibi hiç yaşanmamıştı. Geçmiş dönemlerde uluslararası rüşvet dosyaları ülke bazında üstünü kapandı, tüm dünyada bir biri arkasına açılan davalarda sadece Türkiye bölümü sessizliğini korudu, çünkü erk ve onun karşısında olması gereken muhalefet bu konuda ortak çıkarı sessiz kalmayı doğru bulmuş oldu sanırım. Çünkü küresel firmaların üst yönetimi itiraf etmiş olmasına rağmen, ülkemizde açılmış hiç uluslararası rüşvet davası ve onun siyasi ayağı açıklanmamıştır, sadece hissettiklerimiz ve geçmiş gazete kupürleri ortada durmaktadır…

Siyasi erk öncelik olarak kendi siyasi yapısı ve çevresinin çıkarını öncelik almış olması ‘ülke’nin kaybetmesi anlamındadır. Ülke kurgulanırken ve çok partili rejim bütün siyasi yapılara ‘önce ülke’ desturu verilmiştir, “ülkenin çıkarı her şeyin üstündedir”. Fakat ulus devletin ortada kaldırılması ile bu desturun sadece kağıt üzerine ya da belleklerde kalmasını sağlamıştır. Küreselleşme, ulusal değerlerin yok edilmesi ve öncelikli olan küresel kapitalist firmaların çıkarı ulus kavramının yerini almıştır. Yeni çıkar kavramında ulusal sınırlar içinde yer alan siyasilerin birinci hedefi küreselleşmiş firmaların önünde yer alan gümrük duvarların ortadan kaldırılması ve finansal kurumların yeni dünya düzenine uygun şekilde çalışmasını sağlamaktır. Biriktirilmiş ne kadar ulusal değer varsa ‘özelleştirme’ adı altında küresel çıkarların içinde eritilmesi siyasilerin öncelikli hedefleri olurken, öncelikle kendi çıkarları için parlamentolarda parmak karlıdır hale gelmiştir. Öyle ki haklı nedenler ile soru önergeleri bile yok sayılmış ve ‘çoğunluk hakları’ korunması esasına göre; çoğunluk “görme” diyorsa “görmeyeceksin”, “üstünü ört diyorsa üstünü ört” dönemine girmiş bulunuyoruz. Ulusal parlamentoların işleri tek tek ortadan kalkarken henüz uluslararası hukuk düzenin olmaması kafa karışıklıkları yanında arada istenmeyen bir çok kanlı çıkar çatışmaların savaşlarını da hibrit savaşları adı altında bölgesel veya küresel boylamda yaşıyor konumundayız…

Savaş, küresel firmaların çıkarlarının açıkça çatışma alanıdır…

Bir ülkede denetimin ortadan kaldırılması demek güvenlik kavramının da ortadan kalkması anlamına gelir. İş kazalarının artması, yolların birer kan deryasına dönüşmesi, maden kazalarında ölümlerin daha da kitlesel boyutlarda olması, açılan tünellerin çökmesi hiç biri tesadüfi değildir. Demiryollarının güveliği özel güvenlik firmalarına devredilmesi demek, kazaların yaratılası anlamına gelir. Çünkü kazalarda ve önlemleri de küresel firmalar için sadece bir para kazanma birimidir ve o alada yapılacak her yatırım meşru zemin içinde daha fazla vicdanların kanatılması ve kazanç sağlanmasını sağlayacaktır…  Paradigma her şeyden pazar kazanmak, para kazanç getirmeyen her alan yok sayılacaktır, çünkü insan yaşamı ve doğa ile savaş sadece firmaların çıkarları olduğu sürece, yok edilmek üzerine kuruldur ve eğer bir yerde yok etmeye karşı bir direnç geliyorsa başka bir sermayenin o işten çıkarı olduğu için direniş vardır…

 Zehir de panzehir de çıkar kavramı içinde kapitalistler tarafından değerlendirilmektedir…

İşçi sınıfına yatırım, robotlara yatırımdan daha pahalıdır, o yüzden küresel firmalar insana yatırım yerine robotlara yatırım yaparken kendisini yok edecek tek sınıfın da zayıflaması ve alternatifsiz sistemin tek hakimi olmayı hedeflemektedir. Bugün yaratılan atmosferden sanki bu konuda başarı göstermiş gibi bir havayı medya ve sosyal medya aracılığı ile pompalanmaktalar ama robotları yönetenlerin de insan olduğu gözden uzak tutuluyor gibidir, o yüzden insanı tamamı ile üretim aşamasından çıkarmak amaçlı yapay hafıza gelişimine yönelmiş bulunmaktalar. Taksiler artık şoförsüz hizmet sektörüne yer alması için her türlü araştırmalar yapılmaktadır, kazalara karşı da sigorta firmaları şimdiden poliçeler geliştirmektedir. Kapitalist sitemde paran kadar güvenlik, paran kadar sağlık, paran kadar eğitim kısaca cebinde ya da bankadan verilecek kredi kadar yaşayacaksın. Bu durumda işçi sınıfının işyerine sahip çıkma eylemlerinin de sadece nostaljik bir anıya dönüşmektedir. Küresel firmalar gerek gördüklerinde bu geçiş sürecinde misafir işçiyi her ülkeden devşirmekte ve istediği ülkede istediği fabrikasında ya da üretim alanında çalıştırmaktadır. Bir yandan küresel iletişimin önü açılırken diğer ya da hiç güneş görmeden çalışan işçi sayısı artmaktadır… küreselleşme bütün vahşeti ile kuralsız olarak dünyaya yeni biçim vermektedir, o da ulus devletler artıkları olan devletlerde popüler siyasetin kapısını aralamaktadır…

Kapitalizm tekstil sanayisinin gelişimi ile kendisini ortaya koymuştur, tekstil sanayisi tüm dünyada hazır üretilmiş kıyafetleri giydirdi, o kıyafetler ile birlikte düşünce yapısını da yaydı. Henüz geleneksel ustaların hakim olduğu ülkelerde ise moda dergileri ile tekstil kalıplarını ücretsiz dağıttırarak batı dünyasının modasının yaygınlaşmasını ve tek tip hazır kıyafet  üretiminin tüketicilerini yarattı… Kapitalizm adına düşünen ve onun gelişimi için çalışan düşünce kulüpleri işçi alımlarını ve hizmet sektöründe standartlaşmaya giderek kendi sistemini sorunsuz ve kalıplar içinde var olma yolunu tercih etmiştir. Kalıplara uymayanları ise ya zor ile ya da eğitim ile kalıplara uyması sağlanmıştır ‘rehabilitasyon’ kelimesi bir dönem modaydı, bugünlerde kimse bu kelimeyi duymaz oldu, çünkü artık sorunlu düşünce yapıları tek tip ama kimse tek tip olduğunu düşünmediği kıyafetlerin içinde kanıksadı ve benimsedi. Farklı düşünmek bile artık imkansız gibi oldu… Güvenlik kelimesi de diğer kelimeler gibi zaman için yok olacak ya da anlamı değiştirilecektir, çünkü denetim ortadan kaldırılmaktadır… Denetimin olmadığı yerde güvenlik sadece formalitedendir ve zafiyet olduğunda ya yok sayılacak ya da bu işin kaderinde vardır denilecektir… Bugün gökdelenler her yerde mantar gibi olmaktadır, peki kaç işinin hayatını kaybettiğini yayınlayacak ve denetleyecek ortada bir kurum kaldı mı? Bakanlıkları denetleyecek, başkanların harcamalarını satır satır yayınlayacak ve denetleyecek bir kurum var mı? Ulus devleti döneminde oluşturulan tüm kurumlar ya kapanmıştır ya da tabela kurum olması sağlanmıştır… Ama rakip olarak gördükleri karşısında denetin erk elinde bir silaha da dönüşebilmektedir, çünkü ulus devletinden kalkan unutulmuş bir çok hukuki madde hala varlığını korumaktadır…

İsmail Cem Özkan

27 Temmuz 2018 Cuma

Bir imecedir yaşam...


Bir imecedir yaşam...
"Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
 Ne yapacağımı da yazmışın önceden.
 Demek günah işleten de sensin bana:
Öyleyse nedir o cennet cehennem?"
Hayyam, rubaileri ile bilir olduk, aslında o çağının en ileri boyutunda çağını aşan bir gerçek kendisini yetiştirmiş insandı. O hiçbir gücün gölgesine sığınmadı, anlaşılır, sıradan insanın da anlayacağı bir dil ile kendisini anlattı, gördüklerini yazdığı rubailerin içine nakşetti. Onun için en önemli ölçü sağduyu ve akıldır. Görüneni değil, görünenin arkasında ki gerçeği aradı, çünkü görünen aldatıcıdır, aldatıcı olan her şey sizi yanlış yola sürükleyebilirdi. Döneminin biriktirmiş olduğu tüm alanlara ilgi gösterdi, kendisini geliştirdi. Matematik, astroloji gibi alanlar dışında dini konular hakkında da görüşlerini ortaya koydu. Hiçbir güçlünün gölgesine sığınmadı, güçlü olan ile dostluk ilişkisi içinde oldu ama onun hizmetinde olmadı. Yazdığı rubailer ile yaşadığı zamanın ruhunu, sorunlarını halkın anlayacağı dil ile ifade etti ve bugünlere kadar kaldı dizeleri…
Bugün hala Hayyam bizlere bir şeyler söylemektedir, sesi çağın zamanını aşmış bugünün zamanın ruhu içinde de sesi hala yankılanmaktadır… Onun sesini müzik taşıdı, zaman zaman aşıklar dillerinde ondan aldığı ödünç cümleleri kullandı, bilim insanları onun yapmış olduğu bilimsel çalışmalara göz gezdirdi, matematikçiler onun binom açılımında ki katsayıları kullandı. İnce bir dil ile eleştiri yapmak isteyenler onun akının ışıltısından ödünç aldı, zamanın idarecilerine göndermeler yaptı…
Hayyam’ın şiir akıcıdır, akılcıdır, anlaşılır. Onun kelimelerini bugünlerde bir tiyatro eserinde gördüm. Belki binlerce kez sahnede bir oyuncu seslendirmiştir dizelerini, rubailerini, belki bir o zaman içinde bulunduğu cemaate okumuştur onun rubailer içine gizlenmiş isyanını… Sonuçta gelmiştir bugüne ve bugün İzmir Karşıyaka’da bulunun Karşıyaka Kültür Sanat Derneği bünyesinde olan Çatlak Tiyatro’nın oda tiyatrosunda hayat bulmuştur… Bir imece anlayışı ile ilk defa dışarından hiçbir ödünç cümle dahi almadan kendi içinde bir oda tiyatrosu oluşturmuşlar. Yani yazarı aynı zamanda oyuncusu, ışıkçısı, ses, müzik teknik kadrodan sahnede yer alanların hepsi çatlak tiyatro içinde pişenlerden oluşmaktadır… Karşıyaka’da merkezinde yer alan bir derneğin salonu her aynın son perşembesi ayrı bir heyecan ile insanların ve tiyatro sevenlerin buluşma anına dönüşüyor, orada bir şölen ve kaynaşma içinde bir ay içinde üretilmiş bir oyun sahneleniyor. Giriş ücreti ise o şenliğe karışanların oyun sonrası bir pasta olarak hediyesi olarak dönüyor… Kısaca kendi yağı ile kavuruyorlar kendi yemeklerini…
Tiyatro bir halı dokumak gibidir, her renk ipliğin bir hikayesi dokunurken oluşturulur, anlamlar yüklenir. Usta dokuyucu onu öyle bir şekilde halı tezgahında şekillendirir ki, her renk ipliği öyle bir şekilde iplerin arasında karşı tarafa taşır ki o iplik bile anlamaz neyi taşıdığını hangi anlamları sırtına yük yaptığını… Usta bir halı dokuyucusu her ilmeğinde bir öyküyü taşır… Seda Yelbuğa işte bu Çatlak Tiyatro’da halı dokur gibi tiyatroyu amatör ruhlara taşıyor, her birine görev veriyor ve o görevin sonucunu alıyor…
Sultan Demiralp yazmış, Kenan Özcan Hayyam’ı canlandırmış. Sahnede elbette ikisi yoktu, sahnenin içinde Hayyam’ın iç sesi, hocası, hayalinde ki kadını, yoldaşları da vardı… Bülent İldeş Cihan, Aysel Önal, Abdullah Özbağcı, Verda Çetin, Barış Tülü… Kısaca tüm Çatlak Tiyatro orada bir görev almış ve üstlerine düşeni yerine getirirken benim gibi izleyiciler de seyirci olarak görevini yerine getirdik…
Yüreklerine sağlık demek düşer bize…
İsmail Cem Özkan