2 Nisan 2019 Salı

Seçim bitti…


Seçim bitti…

Seçim üzerine son görüşlerim, bir daha yazar mıyım bilmem… CHP, AKP korkusunu iyi kullanarak bir çok yerde “odun” olarak atadığı (koyduğu) adayları kazandı. CHP hem faşisti hem de devrimci geleneği temsil ettiğini iddia edenleri aday yaptı. Kısaca aynı potada eriterek (12 Eylül askerlerin değimi ile kaynaştırarak)  kongre hesaplarını yapan bir lider başarılı oldu...

Alper Taş örneği, aslında başarılıymış gibi yazılar yazdım, inanmadığım ama satır aralarında uyarılarımı yaptığım yazılardı, seçim sonrası bu inanmadığımı doğruladı. Nihai hedef açsından başarılı olamamıştır, başkan seçilememiştir, Kılıçdaroğlu için sadece kongrede kullanacağı kelime oldu. Onun yerine CHP başkanı başka bir adayı koysaydı aynı sonucu alırdı. Maltepe örneğinde olduğu gibi başarısız bir başkanı sırf hemşehrilik uğruna yeniden aday yaptı, tepkilere rağmen AKP korkusu onu yeniden başkan yaptı. Kadıköy başarılı bir başkanı aldı yerine eski il başkanını aday yaptı, onaylattı.

Korku ikili parti sistemin vazgeçilmezdir. Ve algoritmalarda ona göre planlanmıştır. Bu algoritmayı karşı olmak demek bize zor ile dayatılanı değil, kendi tercihim ile kendi başkanımı seçmektir.

CHP bugün sistemi temsil eden AKP gibi bir partidir ve aralarında küçük farlılıklar dışında hiç bir fark yoktur. Seçimi kazanan da kaybeden de aynı anlayıştır. O yüzden ne CHP ne de AKP dedim. Her ikisi siyaset sahnesinde olduğu sürece sistem geri adım atmayacaktır...

Bugün Erdoğan’dan şikayet edenler yarın başkasından şikayet edecektir.

Kılıçdaroğlu kibri ile Erdoğan kibri arasında çok büyük fark yoktur...

Bu yüzden seçimde senin tahminin tutmadı demek hiçbir şeyi anlamamış at gözlüğü takmak demektir. Elbette ben de biliyorum korkunun kimleri başkan yaptığını, hiç değer vermediğin adayların bugün mecliste vekil maaşı alıyor olmasını...

At gözlüğü takanların elbette fazla bir şey algılama şansı yok, çünkü onun eğitimi ona o kadar bakmaya izin verir.

At gözlüğü kullananlara bir şey anlatılamaz...

Bu arada hiç mi yanılmadım, yanıldım. Şişli’de Sarıgül biraz daha fazla oy alabilir diyordum, DSP Truva atı bazı bölgelerde başarılı olabilir diye düşündüm, yanıldım… Alper Taş bu kadar fazla oy alacağını hiç düşünmedim, çünkü Kürtler sandığa gidip göstermelik oy kullanacaklarını hesapladım ama HDP’de temsil edilen Kürt seçmenin lideri bu seçimde artık tartışmaz ilan edildi, cezaevinde yatan Demirtaş.

Kürtleri çoğu zaman anlayamam, çünkü kavga etmesi gereken hedefleri bazen şaşırıyorlar. Dersim’e odaklanmışlar ama öte taraftan başka illerde sorunlar var… Siyasi parti adına Dersim’de kaybeden de yok, kazanan da, Dersim’in kazancı var ortada, şoven söylemler pirim yapmamıştır. Seçim öncesi estirilen şoven söylemlerin hepsinin boş olduğu ortaya çıktı.

Seçim bitti, yorum bitti, son hileler yapılacak ve sonuç kabul edilecek.

Sistem değişmemiştir, ikili parti seçeneği bir anlamda oturmuştur. Kimse başkanlıktan filan şikayetçi değildir.

Liderleri değiştirme kavgası yaşanmıştır, bir lider her şeyi yapan ve bilen olmayı istemiştir, yanılmıştır ve başarısızlığına imza atmıştır.

Bir daha ki seçime kadar seçim artık rafa kaldırılıp, ülkenin yakıcı sorunu ekonomiye odaklanmak gereklidir, fakirleşen ülkede her birey fakirleşir, ben kendimi kurtarırım, yurt dışına kaçarım, ben gitmezsem de çocuğumu gönderirim hayalleri de artık suya düşmektedir.

Yurtdışında gelişen bir yabancı düşmanlığı var ve o düşmanlığın hedefinde bizler varız.

Yurtdışında yaşayanların sorunları burada yaşayanların sorunlarından az değildir. Bir iki kariyeri parlak örnek ile bütün yaşayanları homojenleştirmeyin, gerçekten orada yaşam zordur ve o zor yaşamı ancak ülkesinde insanlara hava atarak kendini rahatlatmaya ihtiyaç duyan insanlar topluluğu görürsünüz.

Bugün yurtdışında yaşayanlar benden fazla ülkedeki gelişmeleri izliyor ve burada beyinsel olarak yaşıyorlar, bu demektir ki orada mutlu değillerdir, sadece kendilerini kandırıp ölümü hava atarak bekliyorlar…

Bazı şeyleri abartarak anlatmamak gereklidir, mücadele alanı beyniniz nerede yaşıyorsa vücudunuzu oraya taşıyın ve kavganızı yapın.

İsmail Cem Özkan




31 Mart 2019 Pazar

Kızıl bayrak yere düşmesin!


Kızıl bayrak yere düşmesin!

İşçi sınıfının bayrağı Amerika’da ki işçi sınıfı mücadelesi sırasında ortaya çıkmıştır, Sovyetler de o bayrağı almış ve işçi sınıfının devletinin bayrağı yapmıştır. Kızıl bayrak işçi sınıfının bayrağıdır ve tüm ulusal bayraklardan daha yukarıdadır.

İşçi sınıfı bayrağını taşımak çağını anlamış ve baş çelişkinin ne olduğunu bilmek anlamındandır, çünkü yaşadığımız çağın mücadele alanını sınıf çıkarları belirlemektedir.

Burjuvazinin tek ve gerçek düşmanı işçi sınıfıdır ve onu yaratanda burjuvazinin kendisindir.

Burjuvazi işçi sınıfını parçalamak ve bir arada mücadelesini engellemek için ulusal kimlikleri ve işçi sınıfını ayrıştıracak her türlü bahaneyi kullanır. Onların görevidir ve onlar bu sayede iktidarlarını uzun süre ayakta tutacaklarını bilir. Şimdi ezilen haklar sınıf çelişkisi yerine kendi kısa vadeli çıkarlarını öne alarak mücadele ederlerse, ancak burjuvazinin izin verdiği alan kadar başarılı olabilirler. Onun dışında yenilgi kaçınılmazdır, ezilmek mutlaktır... İşçi sınıfı devletinde uluslar kendi kimliklerini geliştirmişler ve yaşatmışlardır, örneği mevcuttur. Ulus devletinde ise var olan tüm kültürler ya yok edilmiş ya da asimilasyona uğratılmıştır. Entegrasyon adı verdikleri şey de asimilasyona elbise giydirilmiş halidir. Entegrasyona uğramış kültürler, başka toplum içinde yaşarken sadece ellerinde dansları kalmış ama şarkıları devletin resmi dilinde söylenmektedir.

Burjuvazinin yani kapitalizm bayrağı, dili, dini, coğrafyası olmaz.

Burjuvazi yaşam ve düşünme biçimi küreseledir. Son yıllarda çokça duyduğumuz ‘küreselleşme’ kavramı da burjuvazinin nihai hedefidir. Sermayenin önünde ulus devletten kalan engellerin kaldırılmasıdır.

Burjuvazi henüz ulus devletini yıkalı yarım asır geçmemişken, henüz küresel sistemlerinin hukuki düzenini kuramadılar. Buna rağmen bir çok alanda başarılı oldular. Her türlü ulus devleti alışkanlıklarını ve davranış biçimlerini yıktılar.

Burjuvazin başaramadığı tek şey küresel hukuk sistemidir, adımlarını atmış, kurumlarını oluşturmaya çalışmaktadır… Ulus devletten kalan tortular var olan dünyamızda yaşanan kaosun da temelini oluşturan sürece bakarak diyebiliriz ki, ulus devleti içinde kalmış ve kendisini savunan devleti koruyan, küreselleşme fikrine sadık ama henüz bu konuda adım atmak yerine tepkisel olarak var olanı korumayı seçti…

Burjuvazi ve onun sistemi kapitalizm ulus devlet ile doğdu ve gelişti. İlk adımlarını atarken dahi küreselleşme adına adımlar da attı, henüz küçük adımlar atarken liberalizm doğdu. Liberalizmin temel dayanağı ulus devletinin yaratmış olduğu korumacı ekonomiyi ortadan kaldırmak ve sermayenin yayılmasının önünde ki engelleri yok etmektir. (Emperyalizm doğuşu da bu fikrin içinden ortaya çıkmıştır.)

Demir perdenin ortadan kalması ile liberalizm iktidara geldi. Fakat ütopyasında olanları hayata geçirirken, piyasa koşulları içinde her şeyin düzenli ve ileriye doğru akacağı teorileri tutmadı, geçmişte kalan ulus devleti anlayışının ve eğitiminin o ana yönelik direnişleri ile karşılaştılar.

Yıkılan ulus devleti ayaktaymış gibi gösteren devletler iktidarlarını ve sınırlarını korurken, işçi sınıfının tüm kazanımlarını ve direniş noktalarını ya yok ettiler ya da çok zayıflattılar. İktidar için alternatifsiz kalan burjuvazi her türlü deneme yanılma ve algı yöntemini ulus devleti varmış gibi göstererek fütursuzca kullandı.

Bugün ülkemizde yaşanan dört eğilimin bir siyasi parti çatısı altında buluşma fikri o dönemin doğal sonucu olarak ortaya çıktı… Bugün iktidarda muhalefette aynı düşünce ve hedefleri aynı olan partilerden oluşmaktadır. Tek farkları liderlerin üsluplardır…

İşçi sınıfı kendi özgücüne ve örgütlü yapısına kavuşmadığı sürece bu yeni düzeni oluşturma süreci ne yazık ki ezilenlerin, mazlumların rakamının artması ve burjuvazinin daha fazla kara kavuşup küresel firmaların içinde (entegrasyon) kendilerine yaşam alanları bulması yönünde olacaktır…

Elbette bir değişim dönüşüm bir adımda olmaz ama küreselleşme eğer hukuk düzenin oluşturursa işçi sınıfı yeni dünya sistemi içinde kendisine özgü mücadele araçlarını da yaratacaktır, çünkü yeni sistem içinde ulus kavramının ve bugün yaşadığımız bir çok çelişkinin hiçbir önemi kalmayacaktır…

Eğer küreselleşme başarılı olursa işçi sınıfını bugün parçalayan bir çok araç ortadan kalkacaktır…

Bugün sol başarısız ise, kendisini tanımlayamadığı ve nerede duracağını bilemediği içindir. Ulus devleti mantığı ve birikimi ile küresel firmalar ve onların oluşturmak istediği sistem ile kavga edilmez…

Devrim ve devrimci durum var olana müdahale ise, devrimciler dört eğilimlerin birleştiği partiler içinde kendilerine yaşam alanı yaratmak değil, sistem ile kavga etmek ve işçi sınıfının önünde birleşmesine engel olanları temizletmekten geçer…

Devrimci diyen her hangi bir yapı dört eğilim içinde devrim yapamayacağı ve aksine o dört eğilimi içinde “Stockholm Sendromu” yaşayacağını söylemek abartı olmasa gerek, çünkü parti lideri geçmişte devrimcileri öldüren katilini, işkencecisini aday gösterir ve başka alternatif yok diyerek seçtirebilir…

Sonuç olarak sol ve devrimci yapıların toplum içinde var olan kendilerine karşı geçmişten kalan güveni de bu sayede yok etmesi ve küçük bir cemaat kulübü olarak kalmaları anlamına gelir…

Bugün işçi sınıfının elinde kızıl bayrak vardır. ulus bayrağını kızıl bayrak yerine ikame etme anlayışı bir anlamda ulus devlet bakış açısından başka bir şey değildir. Ulus bayrağı işçi sınıfını birleştirici değil, ayrıştırıcıdır. İşçi sınıfı her türlü kültürel farklıklara rağmen, kendi içinde her türlü ayrı duruşu koruyarak, entegrasyon ve asimilasyon olmadan, olduğu gibi kabul edilerek, çok kültürlü, çok dilli, çok dinli bir şekilde asıl düşmanı ile mücadele edebilir ve mücadelesini evrensel boyuta taşıyabilecek güçte ve birikimdedir...

“Bütün ülkelerin işçileri birleşin!” sözü boşuna söylenmiş söz değildir… O ülkede ki (ulus devletinin yok etmek istediği) her türlü ayrı düşünceyi, yaşam biçimini, dil zenginliği sınıfın zenginliği gibi görür ve onlar kendi kültürlerini geliştirmeleri için olanak yaratacak bir sınıf örgütlenmesidir…

Kızıl bayrak yere düşmesin, işçi sınıfının ve insanlığın kurtuluşu bu sınıf savaşına bağlıdır. Kapitalist sistem var oldukça, sınıflar yaşadıkça ister istemez savaşlar, toplu katliamlar, laboratuvarlardan çıkmış salgın hastalıklar, göçmenlik hep var olacaktır…

“Yok edin insanın insana kulluğunu!” onun için sınıf bayrağını daha yukarı taşımaktan ve o bilinç ile hayata bakmaktan geçer…

İsmail Cem Özkan


30 Mart 2019 Cumartesi

Onlar yaşıyor…


Onlar yaşıyor…

Her lider kendi yanında emirlerine biat edecek ve sorgulamadan yapacak asker arar, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya ve o dönemin liderleri ise omuz omuza yürümeyi seçti... Onlar “kurtuluşa kadar kavga” şiarını ölümleri ile hayata geçirdiler...

Onların kişisel çıkar ve beklentileri yoktu, onlar özgür ve bağımsız bir ülke için mücadele ettiler, sömürünün yok olduğu, insanın insana kulluğunun kalktığı bir ülke. Onların ütopyasında ne liderli, ne de sınıfların olduğu bir ülke vardı. İnandılar, güvendiler.

Onlar her biri adalardan bir ütopya yarattılar ve her biri adalının şiiri içine kahramanca isimlerini yazdılar. Onlar adalıdır, her biri inandıkları gibi yaşadılar ve öldürüldüler...

Onların şiarıdır “Kurtuluşa Kadar Savaş”… Bugün yaşıyorsa isimleri, mücadele henüz bitmediği içindir... Onlar örnek oldular, nasıl bir ülke istemişlerse ilişkilerini de ona göre biçimlendirdiler... Geleceğin nüvelerini yarattıkları örgütsel yapıda hayata geçirdiler. Elbette bilirlerdi onlarda bir kenara çekilip, yurtdışına kaçıp yaşamayı, onlarda bilirdi dönüşü olmayan yola girmeden kıvırtmasını ama tercihleri o yönde olmadı...

Onlar bugün varsa inandıkları gibi yaşayıp inandıkları gibi dostluğu, yoldaşlığı hayata geçirdikleri içindir...

Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edilmesin diye yoldaşları, arkadaşları ile Kızıldere’ye dayanışmanın, yoldaşlığın, inanmışlığın nasıl olması gerektiğini yaşayarak bize göstermiştir.

Umutsuz da olsa, sonun ne olacağını bile bile onların tercih ettiği yol, yenilgiden sonra ardı sıra gelen daha kitlesel örgütlenmeleri yaratmıştır.

Onların destanı bugün da yaşıyor, bugün de kavgada, şiirde, örnek gösterilecek yoldaşlık ilişkilerinde varlıklarını koruyorlar.

“Mahir, Deniz, İbo Kurtuluşa Kadar Savaş!” sesi duyuluyorsa bir yerlerde onların liderlik vasıfları ve yaşam biçimlerinin henüz aşılmamış bugün ki ilişkilere bakarak saf ve temiz olduğunu kanıtlar…

Onların hepsi yirmili yaşlardaydı, hayalleri vardı içinde yaşadıkları toplum ve halk için…

Onların hayallerinde kişisel kurtuluş yoktu, onların hayallerinde kendisine biat edecek ve emirlerini sorgusuz yapacak arkadaşları da yoktu…

Onlar büyük bir miras bıraktılar, teslim olmadan, karanlığın içinde seslerini bırakarak…

Onlar hayallerini satmadılar…

Onlar attıkları ve yarattıkları sloganların arkasında durdular…

En uzun koşuysa elbet
Türkiye’de de devrim
o, onun en güzel yüz metresini koştu
en sekmez luverin namlusundan fırlayarak …
en hızlısıydı hepimizin,
en önce göğüsledi ipi…
acıyorsam sana anam avradım olsun
ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun…

Can Yücel

Şairlerin dizlerinde kaldılar, meydanların sesi içinde yaşıyorlar…

Bugünden o günlere bakınca onları çıkmaz yola doğru sürüklendiklerini görürsünüz, olaylar o kadar hızlı gelişti ki, henüz örgüt bile olmadan öğütlerini savunmak zorunda kaldılar… zaman bazen o kadar hızlı akar ki, işte o hızlı aktığı dönem bu liderlerin yaşadığı ana düştü…

Onların ölümleri ile sonuçlanan süreç belki bir provaydı, henüz oluşturulmakta olan Gladio’nun.

Kirli bir savaşın masum ve temiz duyguları olan çocuklarıydı. En ağır işkenceden geçtiler, en yakın arkadaşlarını gözleri önünde öldürdüler. En dayanılmaz acıyı yaşattılar, henüz 68 rüzgarı ülkemiz üzerinde eserken…

Onlar karanlık bir dönemin en aydınlık gençleriydi. Onların ütopyası vardı, insanlığa ve geleceğe dair…

Türkiye devrim ve sol tarihin en önemli kilometre taşı oldular, arkalarında büyük bir miras ve deneyim bıraktılar… Ne mutlu onların mirasını yaşatanlar, selam olsun adalı olanlar…

Her 30 Mart’ta 12 Mart darbesi ile yüzleşilmesi gereklidir. 12 Mart bir kurmacaydı, uzaktan bakınca bir öç alma kurmacası. Mecliste idam edilmeleri için kalkan eller ve kayıtsız kalanlar hepsi bu sürecin birer ortağı olmuştur…

Öç alındı, canlar toprak ile buluştu. Gladio kendisini ispatladı. Ama bir şeyi iyi hesaplayamadılar, bir ölür bin geldiler… 12 Eylül’e giden süreç de onların ölümü üzerine başladı…


İsmail Cem Özkan


17 Mart 2019 Pazar

Korku geleceği teslim aldı.


Korku geleceği teslim aldı.

Korku, geçmişte yaşanmış bir travmanın ileriye taşınmasıdır. Geçmişte yaşanmış ya da anlatılmış korku dolu öykülerin kişi üzerine bıraktığı etkinin toplumsal boyuta sıçramış halini yaşamaktayız. Bizim mirasımızdır korku. O kadar içselleştirmişsiz ki, neden korktuğumuzu bile bilmeden korkuyu tetikleyen her türlü uyarıcıya karşı bilinç dışı tepki vermekteyiz. Korkumuzu tetikleyen her olay bizim zayıf karnımızdır, çünkü ulus devleti adına verilen eğitim ile hepimizin en küçük hücremize işlenmiştir.

Eğitim, sistem adına insanın biçimlendirilmesidir. Ulus devleti ile ortaya çıkmıştır, homojen toplum yaratmak adına bireyleri sistemin istemlerine uygun standartlaştırılması işidir. Eğitim, bir anlamda copsuz güvenlik gücüdür.

Eğitim ile bizim içinde yaşadığımız ülkenin bir beka sorunu var olduğunu ve bu beka sorunun da temelini jeopolitik/ stratejik konumu özelliğinden kaynaklandığını vurgularlar… Kısaca korkun derler. Korku eğitimin temelidir. Korkumuz yüzünden bizim ülkenin insanı başka dil öğrenirken var olanı kaybedeceği korkusu yüzünden başka dili zor öğrenir. Korku o kadar içselleştirilmiştir ki, açık olarak konuşmaya gerek bile yoktur, çünkü hepimiz hissetmekteyiz. Korku ile yüzleşmediğimiz içinde zaten hiç birimiz neden korktuğumuzu dahi bilmeden içgüdü ile yani duygularımız ile tepki veririz. Eğitim bize duygusal olmayı içselleştirdi, aklı tatile çıkardı. Akıl yani mantık bizim çocukluğumuzda bir matematik sayısı gibi öğretildi, sonra hepten vazgeçtiler. Çünkü ulus devleti yıkılması için var olanın bozulması ve çökertilmesi gerekliydi. Ulus devlet ulus için üretici olmayı teşvik ederken, küreselleşme yani liberal ekonomi ve siyaset ise tüketici olmayı ve daha ucuza satın alınabileceği bilinçaltına işledi… Tüketicinin mantığa ve ulus devlet içgüdüsüne ihtiyacı yoktu, küresel markaların tüketilmesi ve küresel firmaların ülkemizde şube açması daha öncelikliydi.

Öncelikler her zaman sistemin omurgasını ve duruşunu belirler…

Ulus devleti yıktık demek ile geçmişin tüm bilinci ve eğitimin getirmiş olduğu güdüleme hemen ortadan kalkmıyor, onun izleri birkaç kuşak o coğrafyada yaşayan insanların üzerinde devam edecektir. ulus devleti küreselleşeme karşısında bir kağıttan kaplan gibi savruldu ve yıkıldı, yerini küreselleşme bir sistem oturtamadı. Sanki sistem varmış gibi devam eden işleyiş var ama hukuki temeli eksik. Hukuk olmayan yerde ise her türlü savrulma ve otoriteye yani gücü olan istediğini yapma hakkına sahip olduğunu hissediyor. Bu durumda popülist politikanın küresel olarak hakimiyetini ortaya çıkardı. Popülizm faşizmin biçim değiştirerek yeniden güçlenmesi anlamına gelmektedir…

Popülizm ulus devletten aldığı korkuyu biçim değiştirmiş de olsa kullanır, çünkü elinde kazır bir silah vardır. ‘Verimlilik’  ilkesi zaten liberal ekonomisinin ana damarı değil miydi? Ulus devletinden işine geldiğini alan, işine geldiği ile güya yüzleşmiş gibi yok sayan ya da mahkum eden bir duruş göstererek, o güne kadar ulus devleti altında ezilmişleri de çevresine toplayarak yeni bir beka sorunu yaratır. Popülist politika omurgası olmayan, paradigması ne ise ona göre davranandır. Dün dündür ve bugün ki işine geldiğini yapandır…

Bugün ülkemizde sürekli çatışma ve cepheleşme üzerine politika uygulanıyor, tıpkı diğer popülist iktidarların yaptığı gibi. Karşılarında gerçek anlamda bir güç görmeyenler, cepheleşme yolu ile ülke sınırları içinde yapay cepheler oluşturmakta ve kendi iktidarını daha uzun süre devam ettirmek için elinde ki tüm olanakları kullanıyor. Fakat küreselleşmenin yani tüketici toplumun gölgesi gün geçtikçe büyümekte ve tüketim toplumu ister istemez sistemin kendisinden kaynaklı krizler içinde oluşan girdaplar ile boğulmaktadır. Cepheleşme bir anlamda yaşanan krizin görünen bir tarafıdır ve güçlü gözükmek için bir yöntemdir. İktidar arkasında yıkılan devletin güçlü tarafını göstermektedir, aynı zamanda kendi çevresinden beslenen bir toplumun sivil gücünden faydalanmaktadır. O kemikleşmiş çevre ile muhalefeti istediği gibi biçimlendirirken olası muhalefet hareketlerini de denetim altına tutmaya çalışmaktadır…

Her seçim dönemi, bir beka sorundur, çünkü beka korku demektir.

Korkuyu yaymak mı istiyorsunuz, beka sorunu var deyin yeterli, her korkan mesajı alır...

Beka sorunu, ülkemiz öznelinde Sevr anlaşması ile yüreklere korku olarak işlenmiştir. Sevr yenilmiş devletin yok olması anlamına gelmektedir. Ulus devlet olmak isteyen bir milletin bir daha başını kaldırmaması ama en önemlisi de yakın zamanda işlenmiş bir kitlesel katliamının da hesabının sorulması ve elinde tuttuğu topraklarının kayıbı anlamına gelmektedir… Balkanları yakın zamanda kaybetmiştir, Avrupa ile artık bir nehir sınır olmuştur, doğu sorunu ‘Tehcir’ ile güya çözülmüş gibidir ama kazandığı zaferinin keyfini süremeden kaybetmesi anlamına gelmektedir. Bu yaratılmış büyük bir travmadır. Kaybetme korkusu ve güvendiği halklar tarafından arkasından hançerlenme yani ‘güvensizlik’. Dram trajediye dönmüştür, zafer yenilgidir ve yenilginin en olduğunu öğrenmişlerdir. Öğrenilmiş bir korku ulus devleti içinde beslenecektir, çünkü o ‘Tehcir’i yaratanlar ulus devletin temelini oluşturmuş, her birinin cenazesi ülkemize devlet töreni ile gelmiş ve devlet töreni ile kabristana konmuştur. Yani yeni ulus devlet, imparatorluktan aldığı mirası sorgulamadan olduğu gibi kabul etmiş ve savunmaya geçmiştir. Devleti bu korku üzerine kurmuştur.

Ulus devletin refleksi bellidir. İşgal edilen savaş ganimeti toprakların kayıbı demektir beka sorunu. Beka demek ganimet topraklara ve şehirlere yerleşenlerin kalbinde daha anlamlıdır...

Bir gün gelirde ölülerin akrabaları toprakları almak isterse, ölümlerin hesabını sorarsa? Bu korku öyle bir korku ki, millet kavramını oluşturacak boyutta olan bir korku.

Korkuyu duyanın etnik kimliği artık önemli değildir, korkanlar her şeye rağmen, her türlü ayrıştırıcı özelliğe rağmen yan yana iç içe dururlar, ya bir gün gelirler ve hesap sorarlarsa, hesap sormaları önemli değil de ellerinde ki toprak ve servet giderse?

Korku aslında gelecek korkusudur, geçmişten kalan mirasın geleceğe taşınmasıdır beka sorunu...

Cepheleştirmek istediniz mi ülke içinde insanınızı beka deyin yeterlidir, çünkü ülkenin çoğunluğunun bir ‘beka’ sorunu vardır.

İsmail Cem Özkan

18 Şubat 2019 Pazartesi

O Gece


Suçlu Gerçekten Kim? : “O Gece”…

“O Gece” oyununu izlemek için koltuğuma oturuyorum… Sahne dekoru içinde çerçeveler var. Çerçevelerin arka tarafında ayna… Platform büyük ve ortada çerçevenin alanını belirliyor… Tavan bölümünden aşağıya doğru sarkan avize… Seyircilerin büyük bölümü ellerinde ki cep telefonları ile sahnenin görüntüsü alıp, anında sosyal medyadan paylaşımlarda bulunuyorlar… Anımızı bizi izlediğini sandığımız geniş bir arkadaş ya da sosyal medya arkadaşlarına paylaşılıyor. Anında selfiler çekiliyor, selfiler ortak arkadaşlara gönderiliyor…

Oyun başlama anonsu duyulduktan sonra hemen başlayan bir müzik. Sahneye sağdan soldan gelen oyuncular. İki ayrı bölüm ayrı dünyaları sembolize ediyor diye içimden geçiriyorum. İki ayrı dünyanın birbiri ile ilişkisi oyunun akışı içinde kafamızda oluşan soruların giderilmesi ile açığa çıkacaktır…

Zengin bir çift evlilik için gün saymaktadır, evlilik için verilecek yemekte kimlerin hangi masaya oturacağına kadar her şey planlanmaktadır. Elit bir çevre, elit çevrenin elit konukları… Ahu ve Erdem çiftinin ilişkisini etkileyen bir pürüz vardır ve o pürüz oyunun sonunda ortadan kalkacaktır… Oyunun kurgusunda işlenmiş ve merak uyandıran bir sorun. Sorun yumakları ve sorunun çözümü oyunun kurgusunu ve omurgasını oluşturuyor…
İkinci ailede ise sorunları vardır, hem ekonomik hem de yaşama bakışları ile ilişkilidir. Mutsuz bir çift: Sıla ve Ulaş… Ulaş hiçbir işte dikiş tutturamamış, sorunlarını evine taşıyan ama aynı zamanda ekonomik olarak evin düzenini bozan konumdadır. Sıla bu işi sonlandırmak istemektedir ve kafasında çözdüğü evliliği artık bitirecek resmi bir başvuru yapması kalmıştır… Onların sorunların çözüm yolları oyunun içinde bir gizem olarak durmaktadır.

Sorunlu ilişkilerinden kaçarak bir araya gelen Sıla ve Erdem, umudu birbirlerinde ararlar. Ancak acemice geçirdikleri ilk gece de olanlar olur. Sıla’nın nefesi kesilir, olduğu yere yığılır, kalır. Ölüm ve ölüm karşısında çözüm yolları arayışı içinde Erdem, ölüm anını yeniden kurgular ve o kurgusunu mahkeme önünde de savunur. Kendisine yardım eden ortağı ile hikayenin değiştirildiğini seyirciye gösterir… Bütün bu işlerden habersiz olan Sıla’nın eşi çaresiz bir şekilde bu çözüm karşısında boyun eğecek ve başta yaratılan sorunların çözümü ekonomik gücü elinde bulunduranların arzuları yönünde ve onların çıkarlarına uygun çözülecektir…

Oyunun genel konusu ve akışı bu şekildedir, şimdi bunu okuyanlar oyuna gitmeyeyim, nasıl olsa konuyu anladım diyebilir. Ama tiyatroya sadece oyunun konusunu anlamak için mi gidilir? O zaman oyucular sadece anlatıcı konumda olur. Sahneye biri çıkar o kadar oyuncuya gerek olmadan öyküyü anlatır ve anladınız artık salonu terk edin diyebilir. Bu suretle tiyatroya sadece oyunu konusunu anlamak için gidenler için sorun zaten baştan çözülmüş olur! Ama tiyatro sadece konu değildir, o andan alınan ve size ulaşan duygulardır… Oyuncuların performansı, onların ustalıkları… Bu ustaları yönlendiren yönetmen, ışık, dekor, sahne tasarımı, kostüm… Kısaca tiyatro sadece konu değildir, konu öyküdür ve öyküyü kitap okuyarak da ulaşabilirsiniz, her tiyatro eserinin kitabı ya da teksti bulunur, onu alıp okuyarak tiyatroya gitmeden oyun hakkında hayal gücünüzün size verdiği olanaklar içinde anlamaya çalışırsınız… Ama tiyatroya bir seyirci dekoru görmek için de gidebilir, onun yanında seçilen müzik, seçilen ışık ve kurguya uygun kostüm, hepsinin önünde oyuncu seçimini ve oyuncuların birbiriyle etkileşimini deneyimlemek için de. Örneğin, yönetmenin oyunu sahneye koyarken tercihleri nelerdir? Acaba oyuncu tercihlerini yönetmen kendi özgür iradesi ile mi yapmıştır  yoksa sahneye koyan  prodüksiyon firması mı? Evet, işin bir ticari boyutu vardır ve her ticari işletmenin hedefi para kazanmaktır… Profesyonel bir tiyatro sahneye terini, yorumunu bırakır ve seyircinin hoşlanacağı ve reklamını yapacağı bir seyirlik sahnelemeye çalışırken varlığını sürüdürecek bir gelir elde etmeyi de planlar elbette. Ve nihayet bütün bu bileşenler üzerinden her tiyatro kendi seyircisini yaratır…

“O Gece” oyununun bana yansıyan boyutu; oyuncu, kostüm, sahne dekoru, ışık, müzik bütünlüğü oldu… Tiyatro eleştirisini genelde emeğe saygı çerçevesi içinde yaparım, beğenmediğim oyunlar hakkında yazmam, çünkü benim sübjektif bakışım ve seyrettiğim oyunun o günkü temsilinin kötü olmasını rastlantısal olayların bana yansıması olarak algılarım. Böyle durumlarda, fırsatım olursa oyunu tekrar  izlerim ama yine de yazmam, çünkü oyunla ilk karşılaşma bende negatif bu önyargı oluşturmuştur… Biliyoruz ki önyargılar bir şeyi olduğu gibi görmemiz engeller…
Öncelikle oyunun yönetmeninden başlamak isterim, ince ince oyunu öyküsüne uygun olarak kurgulamış, emek vermiştir… Eline aldığı öyküyü en iyi bir şekilde sahneye taşımaya çabalamıştır… İşi çok zordur, elbette araştırarak, soruşturarak kendisine sunulan aday oyunculardan oyuna uygun oyuncu seçecektir. Oyuncuların birbirleriyle uyumlu olmasını gözetecektir.  Rejisörlük tecrübeleri ışığında, oyuncuların performanslarını daha önce görmüş olmak zorunda olduğunun bilincindedir… Katalogdan oyuncu seçemez… Sahneleme esnasında oyuncular arasındaki denge ve uyumu yakalamaya çalışacaktır. Örneğin, ses uyumu çok önemlidir, bir oyuncunun çok sesi yüksek çıkarken, diğerinin sesi çok kısık olduğunda oyunu arka koltukta seyreden seyirci bir oyuncunun sesini rahat algılarken, diğerini sadece fısıltı olarak duyacaktır ve seyircinin algısı üzerine bir baskı oluşturacak, hatta belik onu oyunda koparacaktır… Sahneye oyuncular sorunsuz çıkmak zorundadır, birbirlerinin oyunlarını güçlendiren ve destekleyen konumda olmalıdırlar; çünkü sahnede bireysel başarı yoktur, bireysel gibi görünen başarı da aslında ortak başarının bir yansımasıdır. Örneğin arabesk ses sanatçılarının başrol yapıldıkları filmlerin yan rol oyuncuları genelde usta oyunculardan seçilir ki, usta oyuncunun performansı ve ustalığı başrolde oynayan deneyimsiz arabesk sanatçısını görünür kılsın… Ama sinemadan farklı olarak, tiyatro canlı bir sanattır ve sahnede her türlü aksilik yaşanabilir…  Usta oyuncular, sahnede seyirci karşısında oynarken sadece kendi rolleri ile ilgilenmez, arkadaşlarının performanlarını ve seyirciye giden duygu yoğunluğunu da güçlendirirler. Çünkü, tiyatro yapısı gereği komünaldır, ortak emek üzerine başarı elde edilir…

Öte yandan, sahnedeki dekor oyuncuya rahat hareket etme alanı bırakmalı, mümkün olan en az eşya ile en çok vurgu yapacak şekilde düzenlenmeli, metni beslemeli, soyutlanmış ama somut olmalıdır… “O Gece”de dekor verimli kullanılmış, bölümler arası geçiş, sahnede zaman kaybettirmeden, yani işlevsel olması açısından başarılı tasarlanmış. Işık dekoru desteklerken, oyuncuların mimiklerini ve hareketlerini öne çıkarmış ve öyküye uygun olarak seyirciyi yönlendirmesi açısından da başarılı olmuş. Işık tasarımı ve avizenin renk değişimi bana göre iyi düşünülmüş…

Oyunun konusunu öğrenen seyirciler, kendileri ya da çevrelerinde yaşanmış olaylarla oyun arasında bir köprü kurabilirler. Belki de magazin dünyasına düşmüş ve üstü kapatılan bir cinayetle ya da magazincilerin çok hoşlandığı çok konuşulan olaylardan biri ile bağlantı kurabilirler, ucu açıktır… Sonuç bölümlerinde, ürettiği soruları kendisi yanıtlamayı tercih eden ve  seyirciye kendi sorularını yanıtlama şansı bırakmayan bir oyun olarak gördüm. Oyun belki de ölüm sahnesinden sonraki mahkeme sahnesi ile sonlanabilir ve oyunun sonunda seyirci kendi soru ve cevapları ile başbaşa kalabilirdi… Suçlu gerçekten kim?

Hoş vakit geçirebileceğiniz bir oyun izledim, emeği geçenlere teşekkür ederim…

İsmail Cem Özkan


Oyunu Künyesi: 
Yazan: Özlem Saraç
Yöneten: Bilge Emin
Sahne-Işık Tasarımı: M. Nurullah Tuncer
Kostüm Tasarımı: Senem Gelgi
Dramaturg: Günay Ertekin
Koreograf: Aslı Öztürk
Yönetmen Yardımcısı: Ekin Deniz Görk
Cast: Gülden Avşaroğlu
Oynayanlar:
Şencan Güleryüz
Begüm Birgören
Tolga Güleç
Gözde Çığacı
Cahit Gök


14 Şubat 2019 Perşembe

Pencere


Pencere

Tiyatro salonuna ilk girdiğimizde perde kapalıydı, henüz oyunun başlama anonsu yapılmamıştı. Koltuklarımıza doğru yürüdük Metin Boran ile birlikte. Oturduk, oyunun başlamasını bekledik kapalı perdenin önünde… Günlük olayların kısa yorumları henüz bitmemişti, bir söz bitiyor, öteki başlıyor, atlayarak konuşulan konular, konular arasında bağlantı kurmadan yeni konular konuşmanın seyrini salonda ışığın kararıp, perdenin açımına kadar sürecekti… Perde kapalıydı ve bizler perdenin önünde usta oyuncuların performansını ve oyunun seyrini dört göz ile bekliyoruz. İçimizde oluşan merak, kısa bir heyecana dönüşüyor, çünkü usta oyuncuları sahnede görmek, onların oyunun içine seyirci olarak da katılmak bir ayrıcalıktır. O ayrıcalıktan seyirciler oyunu dördüncü sezonda da doldurmuş, bilet bulmak şans işi, biraz da çaba işidir…

Ve ışıklar ağır ağır kararırken geçiş müziği olarak kullanılan müzik kulaklarımıza doğru hafiften ilk cümlelerini nota olarak kuruyordu…

Londra banliyölerinde yaşam zordur, o yaşamın yoksulluğu yüzüme çarpıyor, perde açılır açılmaz. Şofben yanıyor mutfağın salona bakan tarafında, pencere salona bakan duvarda, pencerenin dışında karşı binaların silueti gözüküyor.

Londra, yoksul mahallerinden birinde yaşayan bir kadın. Tek kişinin yaşaması için inşaat edilmiş evler. İşçi evleri… Eski, çünkü kalorifer sistemi yok… Bir oda, odanın içinde mutfak, yemek odası, salon, kısaca banyo ve yatak odası dışında küçük bir yaşam alanı.

Tiyatro’da seyirciye ilk sözü dekor söyler… Sonra müzik, ışık ve sonunda da oyuncular. Oyuncular ellerinde ki öyküye ve kahramanlara hayat verirken yönetmenin vermek istediği ve yazarından ödünç aldığı duyguları yansıtır. Bir tiyatro eseri üzerine yorum yazarken olaya bereden baktığınız da önemlidir. Eğer elinizde teksti yorumluyorsanız orada ilk cümledir sizi kucaklayan ya da itekleyen… Ama seyirci koltuğundan ve yaratılmış bir çalışamaya bakacaksanız o zaman oturduğunuz koltuktan gördükleriniz ve size yansıyanlardan bahsetmeye başlanmalıdır. Tiyatro tüm sanat dallarının harmanlaştırıldığı ve sınırlarının sürekli geliştiren, sabit olmayan yaşayan bir organizmadır, o yüzden sahne her daim sıcak ve yaşayan olarak varlığını korur.

Kapıdan bir kadın giriyor, acele içinde… Eşyalarını sandalyenin üzerine bırakıp doğru banyo olarak algılayacağımız tarafa doğru gidiyor… Kapı henüz tam kapanmamıştır… Londra kenar mahallesinde hala komşulara güven vardır, kapının açık olması sorun teşkil etmiyordur… Arkasından genç bir delikanlı giriyor… Kapı açıktır, çekinerek içeridedir artık. Zil sesini duyan kadın salona geldiğinde şaşkındır…

Şaşkınlık, beklenmeye durumdur. Beklenmeye girmiştir geçmişin izlerini üzerinde taşıyan ama ürkek. Kanadı kırılmış bir güvercindir belki, belki de avına sinsice yakalaşan. Oyuncu bu duyguları hem mimikleri, hem vücut dili hem de o an tiyatro salonunda önceden hazırlanmış ışık ve müziğin yaratmış olduğu atmosfer içinde seyirciye sessizce bir şeyler anlatır ama henüz cümle ağızdan çıkmamıştır… Tiyatronun büyüsü işte böyledir. Böyle başlar büyü ve gizem. O gizemin içinde seyirci oyunun sonuna kadar ilgi ile olayları izlerken, kişilere kendisi bir çok anlam yükleyecek ve her yükseldiği zaman içinde parçalanıp yenileri yüklenecektir, çünkü her şey baştan açık verildiğinde artık o öykünün sonunu kimse merak etmeyecektir… Bir sihirdir belki ilk adım, ilk cümle, bizi yani seyirciyi etkisine alan ve dışarıda yaşanmışlıkları bir an öteleyendir. Salona, oyuna davettir.

Londra’da yaşayan otuz yaşlarında öğretmen Kyra Hollis’in evinde bir gece boyunca yaşananların, genç Edward Sergeant’in gelmesiyle başlayan, peşinden Edward’ın babası Tom Sergeant’ın gelişiyle devam eden olayların öyküsü. Eğer kısaca anlatılsa öykü böyledir.. ama o uzun bir gecenin ve sabahın içinde yaşananlar, geçmiş ile yüzleşilme, söylenmeyen sözlerin söylendiği, yeniden yeniden sorgulandığı, savcının, hakimin, suçlunun küçük bir salon içinde canlanırken jüri üyeleri olan seyircinin tepkisi…

Salonda trajedi yaşanırken, salondan kahkahalar eksik olmadı. Birilerin dramı ötekilerin eğlencesi oldu.

Bir adam evlidir, evlilik yaşarken yanlarında çalışmaya gelen tutkulu ve güzel bir kadına aşık olur ve onun ile birlikte yaşamaya başlar ama yaşadığı ev kendi evidir. Çocuğu vardır ve de eşi… Aynı ortamda uzun süre gizli yaşarlar ilişkilerini. Bir gün Kyra Hollis tatildeyken yazmış olduğu tutkulu aşk mektubu onların sonların başlangıcı olacağını hiç bilmez. O mektup Tom’a yazılmıştır ama eşinin eline geçmemesi gereklidir. Ve bir gün Tom bilerek ya da bilmeyerek mektubu mutfak masasının üzerine unutur ya da unutmuş gibi yapar ve mektup ele geçer ve Tom’un eşi aynı evde yaşanan ikili bir ilişkiden haberi olur, ki Tom’un eşi eski bir mankendir… Tom ona tutulmuştur ve o dönemde açmış olduğu restaurantlar yüzünden de popülerdir. Soyu öyle köklü, zengin ve unvanı olan bir aile mensubu değildir. Ona rağmen beni satın almazsın diyen manken kadın ile evlenir. Kyra ilişkisi ortaya çıkar çıkmaz evi aniden tek eder… Tom’un kendisi ve eşi ile baş başa kalır. Üç yıl içinde de eşini kaybeder. Eşi için şehir dışında ev alır ve ona en güzel günlerini yaşaması için elinden geleni yapar ama artık ne eski güzellik vardır ne de aşk… Kırmızı güller gönderir evine ama aşksız kırmızı gülün de anlamı yoktur… Eşini kaybeden Tom, yıllar sonra Kyra’nın evine gelir ve o geçmiş salonda yüzleşilmesidir.

Kyra, evden kaçmış ve yeni yaşam kurmuştur. Babası ölmüştür ve tüm zenginliği artık yoktur. O yeni bir zenginlik yaratmıştır hayatında. Londra dış mahallerinde yaşamakta ve orada toplum dışına düşmüş gençler ile çalışmaktadır… Kısaca çürümüş toplumun kokmaya yüz tutmuş sorunlarına elini atmış ve orada her türlü zorluğa karşın çalışmakta ve o gençleri topluma kazandırmaya uğraşmaktadır. Aristokrat bir geçmişten yoksulluğun içinde yaratmış olduğu zenginlik içindedir… Odası o zenginliğin bir yansımasıdır sanki sefalet içinde zengin bir yaşam!

Esra Bezen Bilgin’in Kyra’sı naif, kırılgan aynı zamanda ilkeleri var olan biri. O kadar ilkelerine bağlıdır ki, Tom’a sevgisi açığa çıkınca hiç kimseye haber vermeden evden gidecek ve iş yerini terk edecek kadar onurludur. Rahat bir yaşamı ret etmiştir, aşkın saflığına ve kutsallığına inanıyordur belki ama Tom onun gözünde sevgili olması yanında babası konumundadır. O babasına karşı tutkusu Tom’da aşka dönüşmüştür… Zaman zaman içindeki öfkeyi dışarıya kusmaktan da çekinmiyor, zaman zaman göz yaşlarını içine akıtma yerine dışarıya akıtmaktan da çekinmiyor. Zayıflık olarak görmüyor göz yaşlarını, samimi ve temiz duygunun ifadesidir.  Haluk Bilginer’de Kyra’nın duygusal geçişine Tom olarak giyinmiş olduğu rolü gereği göz yaşlarını tutmaması gereken yerde göz yaşını akıtırken, alaycı, yukarıdan, küçümseyen ve de kıskanç tarafını üstü kapalı, gerektiğinde açık olarak göstermektedir… Esra Bezen Bilgin’in atışlarını ustaca karşılayarak sahneyi daha da yükseltiyor. Açılış ve kapanış sahnelerinde Esra Bezen Bilgin’e eşlik eden Kürşat Demir de keyifli bir performans ortaya koydu. Özellikle ilk sahnede göstermiş olduğu performans ve babası ile  kavgasını, okulu terk etmiş olmasını ve babasının eski sevgilisi ile yüzleşmesi sahnelerinde muhteşemdi…

Dekor oyunun atmosferini yaratmaktadır ve önemini bu oyunda bir kere daha ortaya çıktı, yerleşik sahnede oyun oynamak ve oyunu sahnelemek çok önemli olduğunu bir daha gördüm. Seyirci ve oyuncuyu da öykünün içine alan ve yönlendiren konumundadır. Penceren yansıyan kar yağması, kardan yolların kapanması sahnesinde dekorun ve eşyaların yerleşimi bir kere daha önemini anlıyoruz. Elbette dekora eşlik eden ışık… Muhteşem uyum içindeydi hepsi… Abartıya kaçmadan gerekli alanın ışıklandırılması ile oyuncuyu yönlendirirken seyirciye de buraya odaklan demektedir… Trajedini ve dramın akışı seyircide kahkaha dönüşürken ışığın taşıyıcılığını bir kere daha gördüm…

Tiyatro bir bütündür demiştik, işte o bütünü sahneye taşıyan da yönetmendir. Oyuncuları, dekoru, ışığı ve de müziği yönlendiren ve bir sahnede buluşturandır. Oyunun başarısı yönetmenindir ama o başarı hepsinin emeği ile olmaktadır. Emeği geçen kapıda bilet satandan, yer gösterene kadar, oyuncusundan, teknik sorunları ortadan kaldıranlara kadar kimin emeği geçmişse hepsine teşekkür ediyorum, muhteşem bir oyuna beni dahil edip ağırladıkları için… Onlar sayesinde yeniden bir kere daha işte tiyatro bu deme fırsatını yakaladım...

“Sen ki, şu anda haklı olarak içinde yaşadığın ortamda olup bitenleri çözümlemek ve yargılamak peşindesin, hiç kendine o pencerelerden bakabildin mi? Kendinle hesaplaşmalarında dürüst olabildin mi?” 
Sorunun ucu açık, benim de yazımın sonunda elbette bu soruya yanıt verecek konumda değilim ama yine de fısıldamadan edemedim, evet kendime karşı dürüstüm, en azından kendime dair yaratılan gerçeği ben yarattım!


İsmail Cem Özkan


Pencere
Orijinal Adı: Skylight
Yazan: David Hare
Çeviren: Haluk Bilginer
Yöneten: Birkan Uz
Sahne Tasarımı: Gamze Kuş
Müzik: Çağrı Beklen
Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan
Afiş Tasarımı: Ethem Onur Bilgiç
Oynayanlar
Kyra: Esra Bezen Bilgin
Tom: Haluk Bilginer
Edward: Kürşat Demir
Yönetmen Asistanı: Melih Pamukçu
Yönetmen Asistanı: Aynur Güçlü
Sahne Tasarımı Asistanı: Efe Soykaraman
Oyun Fotoğrafları: Emre Mollaoğlu
Oyun Fotoğrafları: Ali Karatuna
Oyun Fotoğrafları: Banu Kaplancalı

11 Şubat 2019 Pazartesi

Konuşulmayan geçmişimiz!


Konuşulmayan geçmişimiz!

Koçgiri olmasaydı Dersim olmayacaktı, arada İzmir belki hiç yanmayacaktı...

Yeni cumhuriyet aslında yeni olmadığını Ankara’da açtığı meclis ilan ediyordu, çünkü eski meclisi yeni yerine taşımıştı. İstanbul'da ki son meclis kaldığı yerden Ankara’da devam ediyordu.

Peki bu ne anlama geliyordu?

Çünkü devam ediyordu, Osmanlı hanedanından yetkileri alan Birinci Meşrutiyet'i sembolize ediyordu. O gün yetki, yürütme hanedan yani Osmanlı ailesinden alınmış halka verilmiştir. O gün ülkemizde bağımsızlık bayramı olarak kutlanıyordu ve meclis (Meclis-i Mebusan) bağımsızlığımızın sembolüydü.

Batının verdiği ismi benimsedik yeni cumhuriyete.

Osmanlı ismi siliniyor ve yerine batının bize yıllardır dediği ismi benimsiyorduk. Türkiye ismi batının vermiş olduğu isimdi, bize kalsa belki Yeni Türkistan ismini kullanırdık, belki başka bir şey ama batı bize ne demişse biz onu kabul ettik ve resmileştirdik, çünkü Osmanlı hanedanı henüz ortadan kalmadığı halde Türkiye ismi batıda resmi yazışmaların birçoğunda kullanır olmuştur.

Resmi yazışmalarda Osmanlı ama sözlü sohbetlerde Türkiye...

Yeni devlet homojen toplumu savunuyordu, ulus devleti kuruyordu.

Ötekilerin ayrıştığı ama azınlık kavramı içinde kalanların yaşadığı bir homojen devlet!

Azınlık ve çoğunluk kavramını batı bize dikte etmişti, biz de kabul ettik.

Batı bize demişti ki; ötekilerinizi yok edebilirsiniz, ulus devletinin hakkı ama biz azınlık olarak gördüğümüzü koruyun! İşte bu bakış açısı içinde bizim ötekilerimiz Koçgiri'de ayaklanmadan sonra bastırılmış, Koçgiri halkı ateşler içinde bırakılarak ya göçe zorlanmış ya da öldürülmüştür...

Bir katliam, dersim katliamının ya da soykırımının ayak izi olacaktı. Öteki olan Kürt, Alevi, Süryani kısaca batının azınlık gördükleri dışında kalanların hepsi yeni devlet anlayışı içinde tehlikeli görülüyor ve onlar devlet terörü tehlikesi altındaydı...

Devletin varlığı ve devamlılığı için potansiyel olanların yeni devlet düzenine uyum sağlaması ve içinde erimesi gerekiyordu. O katı bakış açısı içinde öteki görülenlerin üzerinde baskı artmış ve yer yer küçük, orta ölçekli ayaklanmaların da nedeni olmuştu. Batı bize önerdiğini saklamadan ve bağıra bağıra ilan etmişti ve o ilanı sadece devlet okumuyordu, öteki olanlarda okumuş ve duymuştu. Gelmekte olanın karşısında geçmişte Balkanlarda olduğu gibi bağımsızlık ateşi yakılmalıydı. Yakıldı da, ağrı dağının zirvesinde. Doğu sınırımızı değiştiren bir ayaklanmada, toprak işgal edilmeden satın alınarak isyanın ateşi söndürülmüştür. Her isyan başka isyanın da ateşini yakacaktı, çünkü homojen devlet anlayışı isyan için zaten zemin hazırlıyordu. Ulus devleti kendi Sibiryasını yaratmıştır, sürgün diyarı. Sürgün diyarına medeniyetin batıya uzanan ellerinin kesilmesi anlamına geliyordu. Atının kürek mahkumlarına uyguladığı yöntem biz sürgün diyarlarımıza da uyguladık. Her sürgün yerinde olduğu gibi otorite sadece dipçik ile olacaktır, dipçik olan yerde isyan kaçınılmazdır, çünkü ekmekten, özgürlükten ve her türlü teknolojik gelişmeden yoksun bırakılanların eline silahı vermektir ve devlet kendi Sibiryasında buna olanak sundu. Batıda gelişmesi muhtemel her türlü özgürlük, daha fazla açıklık, daha fazla demokrasi istemi bu oluşturulan Sibirya’da ki uygulamalar ve ayaklanmalar bahane edilerek batı yeniden oluşturulmuştur. Kürdün ezilmesi homojen devletin batıda yerleşmesi için kullanılan bir araca döndürülmüştü. Dersim soykırımı/katliamı olarak kabul edilen uygulama, önce öldür, sonra sürgün dönemin tüm medyasında başlığa çekilerek, gerçek olmayan öyküler varmış gibi yazdırılarak halk içinde bir korku yayılmıştır. Bölgesine gelen sürgün Dersimliler, onlar Alevi ve Kürt olmaları yüzünden batı toplumu içine kaynaşmaları engellenmiştir. Sürgündekilerin evlere dönüş izni artık yeteri kadar batıdakiler korktuğuna inanıldığı zaman kaldırılmış ve geri dönüşler yaşanmıştır ama geri dönenlerin hakları bugüne kadar tam verilmemiştir, sürgünden dönenlerin hala arazi sorunu varlığı koruyordu… Dersim olayında bir ilk yaşanmış, ilk defa sürgünler batıya yapılmıştır, bugün bile sürgünler hala doğuya yapılır…

Homojen devlet için devletin hakimi olan parti devamlılık sağlamış, sadece lider kadrosunda bazı isimler değiştirilmiştir, çünkü yeni devlet eskisinin devamıydı, bütün borçlar da o yüzden yeni devlet üstlenmişti. Kadro hareketiydi ve kadrolar ancak devlet içinde yetişmiş bir ideolojinin etrafında ki insanlardan oluşuyordu. İmparatorluktan cumhuriyete geçiş savaş sırasında ve sonrasında anlaşmalar ile batı tarafından bize sunulan bir ortamdı. Batı istediği ortamı yaratmıştı, bırakacağı alanı, yeni devletin hakimiyet alanını masa başında belirlemişti.

Her şey masa başında planlandığı gibi olmaz, toplumların gelişimi tek bir merkezin çıkarı üzerine oturmaz. Yeni bir devlet kuruluyordu ve o devlet savaşı kazanan devletin çıkarları ile örtüşmesi gerekliydi. Stratejik kavramı bu devletin üzerine çıkarlar ile oluşturulmuş bir kavramdır. Stratejik önem kim için önemliydi? Elbette o dönem sermayenin yayılma ihtiyacı karşılayacak bir kavram içinde yer alıyordu.

Ülkemizin kuzeyinde savaşı kaybeden Almanya'nın çıkarına uygun yeni bir devlet doğmuştu ama ideolojisi batının en çok korktuğu işçi sınıfı iktidarına dayanıyordu. Belirsizlik hakimdi, kuzeyde kurulan devletin güneye açılması önlenmeliydi, çünkü güney o dönem ve bugün dahi geçerliliğini koruyan enerji yatağıydı. Türkiye işte bu çıkar çatışması sonucunda kuzeyde kurulan yeni devlet ve güç ile emperyalist kapitalist devletlerin çıkar çatışmasının ortasında kuruluyordu. Çıkar çatışması yeni devletin hakimlerinin önüne Fırsatlar yarattı ve o fırsatlar yeni ulus devleti adına değerlendirildi. Şansları vardı, her birinin tecrübesi vardı. Her bir yetişmiş kadro bu fırsatı Türk ulusu adına değerlendirdi ve bu geçiş bölgesinde bağımsız bir devlet kurdu ama bağımsızlığı çok kısa sürdü, çünkü kuzey ülkesine karşı tutumunu İzmir’de toplanan iktisat kongresinde ilan ederek yeni ulus devletinin nerede duracağı ilan edilmiş oldu. 

Gerek görülürse komünist partiyi biz kurarız!

Kuzeyden gelen yardımları ve teknoloji transferini sekteye uğratmamak adına gerek görülen her adım atılırken, gerçekten sosyalizm mücadelesi yapanların öldürüldüğü bir süreç yaşadık. Bir yandan yasaklanan ama öte yandan resmi olarak adlarının kullanılmasına izin verilen bir süreç. Bu süreçte bir çok insan hayatını kaybedecektir. Ve ülkemizin sol muhalefet çizgisi bu çatışmanın ortasında kuruldu. Muhalefet kuruluşundan itibaren yer altına iteklenmiş, öteki görülenler ise ülkenin Sibiryası olarak kabul edilen yerde unutulmaya bırakılmıştır, bir daha ki ayaklanmaya kadar.

Kurucu babalar, gerek gördüklerinde ötekileri kucaklamışlar, en güzel yerde ağırlamışlar, fotoğraf çektirmişler ama zamanı gelince üç ayak üstüne asılan ipte de asmayı ihmal etmemişler. Aleviler, Kürtler ve diğer ötekiler yeni devletin içinde erimesi gereken ‘çıban başları’ydı ve çıban başlarına zaman zaman ‘neşter’ vuruldu ve ‘irin’ akıtılarak güya “sağlıklı toplum” yaratıldı. O kadar sağlıklı toplum yaratıldı ki, tüm tarih uydurma ve yaratılan yeni gerçekler üzerine oturdu. Yeni devletin tarihi geçmişe ihtiyacı vardı ve o geçmiş bayramlar ve kutlamalar ile yaratılarak tüm topluma inandırıldı.

Eğitim bu yeni devletin silahsız ama en önemli savunma arcı oldu. Eğitimden geçen bireyler yaratılan gerçekler üzerinden geleceklerini ve geçmişlerini yorumlamaya çalıştılar. Bireylerin ve toplumun elinden bilgi alındı ve verilen bilgiler ile karşılaştırmasız ve tek doğrunun hakim olduğu bir yeni toplum düzeni kuruldu. Karşılaştırmalı tarih öğrenmeyelim diye, başka dil eğitimi veriliyormuş gibi yapılıp bireylerin dil öğrenme becerilerini geniş toplum üzerinde imkansız hale getirdiler. Ölü dil eğitimi sayesinde dil öğrenmiş gibi yapılan bir kesim oluştu, elbette özel kolejlerde eğitim görenler devlet için yetiştirildikleri için onlara dil eğitimi verilmiş ve yurt dışında ülkemizi layığı ile temsil etmişlerdir. O küçük azınlık içinde olan gençler 68 kuşağının nüveleri olacaktı. Onlarında bilgi hazineleri çok geniş değildi, onlara verilen bilgi kadar ülkemizi yorumladılar ve teoriler ürettiler. Sol legal zeminde geniş kesimlere yayılması bu dönemde olmuştur.

Sürekli yer altında kendisine yaşam alanı arayanların rahat nefes aldığı süreç bir askeri darbe sonrasında gerçekleşiyordu.

27 Mayıs darbesi, Nato’nun ülkemize resmi olarak müdahalesidir ve bu müdahale kuzey komşumuzun bilgisi ve onayı ile yapılmıştır.  Kuzey ülkemizin çıkarları kuruluş aşamasında zaten anlaşmalar ile belirlenmiştir. Her ne kadar demir perde, soğuk savaş koşulları olsa da ülkemizde solun gelişimi ve solun kendisini ifade etmesinde müdahil olmuşlardır. Onların onayı olmadan sol adım atamaz konumdayken, 27 Mayıs sonrası oluşan atmosferde 68 rüzgarının ülkemizde farklı esmesi sayesinde kuzeyden gelen denetimin dışına çıkmış bir sol yaratıldı. O sol ezilmeliydi ve ezildi de. 12 Mart ve sonra yok elden liderler bu sürecin devamıydı.

Kontrol dışı solun kontrol altına alınması ancak 12 Eylül ile gerçekleşecekti. Panzerler altına kalan sol, dışarıya çıktıklarında projelerin parçası haline getirilerek onları pasifsize edildi. Üstelik sol bu işe gönüllü katıldı diyebiliriz. Projeler, inisiyatifler ve arayışlar solun bugün ki krizin içinde etkisiz halde durmasın kapısını açtı.

Ülkemizin kuruluşundan bugüne kadar görmezden gelinen sorunları artık halı altına süpürülecek boyuttan çıkmıştır. Ulus devleti bakış açısı iflas etmiş ve yerine liberal düşünce hakim kılınmış ama yeni devlet küresel boyutta olduğu gibi kurulamamıştır. Şu anda geçmekte olduğumuz zaman dilimi kırılma ve yeniden oluma sürecidir.

Zeminin hareket ettiği yerde ayakta durmak bile maharet işidir.

Ulus devleti artık yoktur, yerini alan liberal anlayış geçmiş ile yüzleşme adına karşılaştırmalı tarih ve 12 Eylül sürgünün yaratmış olduğu ortamda başka dillerin öğrenilmesi ve kaynakların bizim dilimize aktarılması ile bugüne kadar eğitimin dayattığı resmi tarih çökmüştür… çöküntü bir çok gerçek ile karşılaşmamızı sağladı. Sol bugün dahi geniş bölümü ulus devlet anlayışı ile olayları yorumlamaya çalışıyor ve elinde ki bilgiler ile bunu da başaramıyor, çünkü eline verilen bilgiler yaratılmış yeni bilgilerdir.

Devletin çarkından uzaklaştırılanlar devleti ancak eline geçirdiği bilgiler ile yorumlar ve değişimi için fikir üretebilir…

Solun elinden bir çok şey alınmıştır. En önemlisi değiştirme fikriyatı (devrim) ortadan kalkmış, sadece yorumlamak ile kalmıştır. Her ne kadar geçmişin nostaljik söylemlerinde devrim kelimesi geçmiş olsa da ona göre örgütsel bir güç değildir. Öncelikler ve dayanışma kavramı içinde devrim başka bir ortama kadar ertelenmiştir…

Bugünü geçmişin ideolojik kırpıntıları ile yorumlanamaz, bugün artık dün değildir. Değişim kaçınılmazdır ve değişimi uygun yeni görüşler ve örgütlenme modeli çıkarılmalıdır. Solun elinde durağan ve değişmeyen teorileri yoktur, olmazda çünkü sol değişim üzerine somut durumun somut tahlili üzerine kendisini var eder ve ona göre değişim için mücadele edecek yapıları oluşturur.

Liberalizmin yaratmış olduğu ortamın tahribatı kaçınılmazdı, hem ulus devleti çökertti hem de bugüne kadar yaratılan sol birikimin yeni zemin üzerine oluşması için ortam hazırladı.

Sol, kısa tarih ile yeniden yüzleşmelidir. Kürt sorunu, Alevi sorunu, azınlıklar ve ötekiler kabul edilen tüm sorunlar üzerine yeni bilgiler ışığı altında kendisini konumlamalıdır.

Söylemiş gibi yapmak yerine söylemeli…

Dersim, Ermeni soykırımı/tehciri geçmişin kanayan yarasıdır, katliamlar faili meçhul cinayetler, devlet çıkarı için sol içinde öldürmeler ve solun devlete benzer yönleri yeniden yeniden eleştirel göz ile gözden geçirilmelidir.

Biz yıkıntılar içinde kalmış ve sıkışmış konumdayız.

Bize sunulan tüm algoritmaları elimizin tersi ile iteleyip, yeni bir sistem ve devletin oluşması için düşünce üretmekle kalmamız gereklidir…

İsmail Cem Özkan