17 Temmuz 2021 Cumartesi

Gidene anılarımızda yaşayacaksın demek gerek…

 Gidene anılarımızda yaşayacaksın demek gerek…

 

Eski yol arkadaşların yaşayanların bir bölümü de anılarda yaşamak için ağır ağır aramızdan ayrılıyor, gerçi ağır demek yersiz bir çoğu göz açıp kapayıncaya kadar aramızdan ayrılmış bile oluyor. Son bir defa daha görüşmek için bir araya gelmeyi düşünürken, haberi geliyor; “toprağı bol olsun!”,” ışıklar yoldaşı olsun!”, o son sanırım anılarda yan yana geldiğinde canlanacak birazda.

 

Her giden hakkında iyi şeyler söylenir, badem gözlü, direnmiş, yiğit bir arkadaşımızdı deriz, o kavganın sıcak zamanları anımsanır ama ondan sonra ki süreç genelde pek olmaz, zaten pek de güzel şeyler olmamıştır ama olmuş kabul ederiz, her birimiz kendi dünyamızda yaşarız, hayat kavgası işte der ve geçiştiririz... Bazılarımız övünmeyi, bazılarımız ise sessiz kalmayı seçeriz, konuşan da kendi yaşadığına bin katarak konuşur, çünkü zaman içinde anılarda doğum yapar ve yeni gerçeklik yaratırız sonuçta ve garip tarafı da ona inanırız... Bu yeni gerçekliğimiz içinde kaybolan geçmişin tanıkları bir bir ağır ağır aramızdan ayrılıyorlar.

 

Eskiden eskileri bir araya getiren geceler, yemekler filan olur, muhabbet edilir, öykümüze yeni katkılar yaparken hareketin liderlerini ya çekiştirir ya da överek kendimizi de hareketin bir yerine konumlandırırdık...

 

Dedikodusuz, bir birine taş atmadan hareket olmaz...

 

Liderlik kadrosunda yer alan hareket benim der, diğerleri sessizce izler, çünkü itiraz etse tek başına hiç bir insan hareketi temsil edemez, ancak bir aradayken hareket temsiliyeti ortaya çıkar diyemez... Geçmişin lider kadrosunda yer alan kafasına yeni hareket yaratır, kendisine bağlı gençlerden yeni bir örgüt kurar, eskiler abi bizi çağırsa da bir araya gelsek umudunu içinde yaşatır...

 

Kısaca geçmiş artık bittiğini kabul edemeyiz, “ne geçmiş tükendi ne de yarınlar” diyerek şairin sözünü tekrarlarız...

 

Sonuç mu, bir bir aramızdan ayrılan sıcak günlerin arkadaşğı, anıları, yoldaşğı, yaşanmış mutluluk ve acılar, faşistlere atılan bir taşın kırk yıl kalan hatırası...

 

Bizde ne yoldaşlık biter ne de anılar...

 

Ölenler artık aramızda değildir, anıları yaşatan da zaten yakında bir avuç insan kalacağız...

 

Eskilerin anılarını toplayıp bu işten ekmek çıkaran da bir güzel ekmek yemeye devam edecektir... Anılarımız bile birer metaya dönüştü, satılıyor, satılmayan anı kitapları ise sahaflarda okunmayı bekliyor, gerçi anı adı altında toplananların kaçı gerçeğin ne kadarını anlatmış olduğu muğlaktır, anlatan belki olduğu gibi anlattı da onu yeniden düzenleyen sakıncası var şuası diyerek kendi tarih anlayışını dayatmış olabilir ya da piyasada bunlar satmaz, satan bir kaç şey ekleyelim demiş yayın evi sahibi ya da editörü olmuş olabilir... O yüzden her çıkan anı kitabında kim editörlük yapmış diye bakıyorum ve onu yapan kendi doğrusunu dayatan biri olduğunu gördüğüm an, o kitaptan saklanan gerçekler hangi cümle altında diye okumaya çalışıyorum, çünkü sonuçta pazarlamak da belli kuralları içinde barındırır...

 

Gidene “anılarımızda yaşayacaksın” demek gerek…

 

İsmail Cem Özkan

10 Mayıs 2021 Pazartesi

Onuru ile yürüyenler, onurumuzdur…

Onuru ile yürüyenler, onurumuzdur…

 

Yıllardır resmi söylem içinde 12 Eylül öncesinden bahsedilirken sağ sol çatışması varmış gibi konuşulur, bu bilerek ve bilinç içinde yapılmış bir konuşma metnidir, çünkü resmi tarih yazıcıları öyle olmasını uygun görmüşlerdir.

 

12 Eylül ise sağ ve sol çatışmasını bitirmiş kaynaştırmıştır!

 

İlk kaynaştırma deneyi cezaevlerinde sağ ve sol davalardan yargılananların aynı hücreye ve koğuşa konması ile başlamış, sonra bir sağdan bir de soldan olmak üzere dengeli idam cezaları verilmiş ve infaz edilmiştir… Önce “sağ adım” atmak kutsallık içinde bir anlamı olduğu kabul edildiğinden olsa gerek sağcı birinin idamı için idam sehpaları kurulmuş, cellatlar sabaha karşı mesailerine başlamışlar. Sağcı asıldığında medyaya yansıyan onun ne kadar tepkili ve acınacak olduğu haberleri yansıtılmış, ideolojik nedenler değil de kullanıldığı için idama gitmiş bir mazlum fotoğrafının oluşması için haber bültenleri oluşturulmuştur… Arkasından solcu bir genç, suçu olmadığını bilinerek cuntanın bir kurbana ihtiyacı vardı ve o yüzden davası çok hızlı sonuçlandırılıp, kesinleşmiş karar hakimlerin ağzından çıkarılmış, kayıtlara hemen geçirilmiştir. Apar topar idam edilmesi gerekliydi, çünkü sağcıya karşı solcu idam edilmesi gerekliydi, edildi de… Cunta generallerin istediği oluyordu ve karşılığında bir toplumsal tepki olmuyordu, çünkü ölümden korkanlar idamları izlemeye razı edilmişti, halk değimi ile sıtmaya razı edilmişlerdi ve toplum sıtmaya tutulmuştu…

 

Antifaşist mücadele…

 

"12 Eylül öncesi sağ sol çatışması vardı" tezi aslında yanlış, sağ sol çatışması yoktu, faşist katliam vardı ve faşist saldırılara karşı devrimcilerin direnişi vardı ve biz ona "antifaşist" mücadele diyorduk. Ne yazık ki sivil faşistlere karşı direnişi gelen cunta ve faşist idareye karşı yapamadık, çünkü 12 Eylül öncesi devrimcileri öyle bir olayların içine çektiler ki, sivil faşist dışında bir saldırı olacağı akıla bile gelmiyordu...

 

12 Eylül’e giden en son “test” operasyonlardan biri olan “Nokta Operasyonu” bile devletin saldırısı gibi gösterilmedi, sanki “sivil faşistler ispiyonluyor, devlet tutukluyor” olarak yansıtıldı... Orada direniş çizgisini koyamayanlar elbette 12 Eylül’de varlık göstermesi şaşırtıcı olurdu, beklenen oldu, kısa sürede "merkez komite" yakalanarak “direniş çizgisi” “direniş komiteleri” de birer “ütopya” olduğu ortaya çıktı, teoride iyi olan pratikte karşılığını bulamamıştı...

 

Antiemperyalist mücadele…

 

68 kuşağı ise daha farklı bir yol izlemişti, orada "antiemperyalist" çizgi daha belirgin ve küresel emperyalistler için karabasan olacak kadar korkunç sonuçları hesaplanmıştı. Henüz yolun başında, ilk adımlar atılırken 12 Mart muhtırası sol gibi gözüküp sağdan vurarak devrimcileri önceden hesaplayamadıkları bir noktada yakaladı, "madem kavgaya davet var, bizde bu daveti kabul ederiz" mantığı içinde kavganın içinde orantısız bir güç karşısında yenildiler...

 

68 kuşağı devlet ile hesaplaşmaya, köylüler ile birlikte emek mücadelesine, 15–16 Haziran’da işçiler ile barikatlara giden bir güçtü, devlet vardı karşılarında ve devlete karşı bir direniş...

 

Devrimciler ile devlet arasında görünürde suni denge vardı ama hesap edilemeyen ise dengeyi bozacak kadar güçlü bir devrimci örgütsel yapı henüz yoktu. Devrimci gençler gençlik mücadelesinden devlete karşı örgütlü bir siyasi güce dönüşürken yaşlarının getirmiş olduğu acelecilik ve kürsel olarak gelişen antiemperyalist mücadeleye eklenerek ülkemizde de kısa sürede başarıya ulaşacağı ütopyasını Küba’dan esinlemişlerdi… Her ne kadar “somut durumun somut tahlili” yapılmış olsa da pratikte oluşan ortamın yaratmış olduğu girdabın içine hızlı bir şekilde durup düşünecek zaman bırakmadan girmiş oldular…

 

Kontrgerilla “sürek avı” yapmak için siyasi ortam oluşturdu…

 

Devrimci mücadele ve onu yönlendiren siyasi örgütsel yapılar henüz filizlenirken, topraktan başlarını kaldıran bir filizin ucuyken onların üzerine devlet kontrgerilla gücü ve taktikleri ile bir “sürek avı” olduğunu görüyoruz... 12 Mart darbesinden sonra yapılan tüm operasyonlar merkezi olarak planlanmış ve canlı yakalamak yerine “öldürerek” bugünün dili ile söylersek “etkisiz hale” getirmek üzerine kurulmuştur… Yani öldürerek sisteme karşı “alternatif” olma ihtimali olan uyanışı yok etmişlerdir… Kontrgerillanın varlık sebebi; devlet tehlikedeyse onu tehlikeye sokanı “yok etmek” üzerine yer altından ve örtülü ödenekten beslenerek oluşturulmuş bir yapı değil miydi? NATO’ya girdiğimizden bu yana zaten bu amaçla oluşturulmuş bir gizli yapının görünür eylemleri düşmana korku, dosta bayram havası yaratmak için hayata geçirilmiştir… tarihinde en büyük ve kitlesel olarak kendisini kanıtlamak için fırsattı ve o fırsat bir “muhtıra” ile önlerine ödev olarak konmuştu…

 

Devrimciler henüz örgütlenemeden, örgüt ismini propaganda amaçlı ilan edip, çevre oluşturamadan bir sürek avının “avı” oldular...

 

Elbette 68 devrimcileri inanmıştı, yoldaşlarına çok güveniyorlardı, henüz yolun başında olmalarına rağmen yol ayrımı içinde tartışmalar ile uğraşırken, üzerilerine düşen görev çok ağırdı ve ağır yükü kaldırıp dik olarak yürümesini ve onurları ile bildikleri sona doğru gittiler...

 

Onların açtığı mücadele çizgisi ve birikimi 12 Eylül öncesi devrimcilere aktarıldı ama oluşan ortam içinde “antifaşist mücadele” daha ağır bastı... Devrimci yapılar dergilerinde yapmış oldukları tartışmalarında “somut durumun somut tahlilinde” üzerlerine “antifaşist mücadele” konduğunu ilan etmiş ve ona göre örgütlenme modeline uygun davranmışlardır. Onlarda ağır koşullar altında, mazlumların yanında faşist saldırıları durdurmak için canları ve başları ile çalıştılar, üstlerine düşen her görevi yerine getirdiler...

 

Devrimci yapılar ne yazık ki gerçek anlamda örgüt olamadan 12 Eylül karanlığında, zindanlarda direniş ve ölümler ile kendilerini korudular...

 

Elbette 12 Eylül darbesinden sonra devrimciler sadece cezaevlerinde direnmediler, yurtdışına sürgüne gidenler, yurtiçinde kalıp küçük çaplı direnişler koydular ve bu direnişlerde bir çok devrimci hayatını kaybetti, onların bir bölümünün anıları kitap ya da röportaj olarak yayınlandı…

 

Cezaevlerinde başlatılan “kaynaştırma” sivil siyasi yaşam içinde de karşılığını buldu, “24 Ocak Kararları” alan Turgut Özal’ın kurduğu parti bu kaynaştırmanın siyasi görünümü olarak karşılığını buldu… Uzun süre iktidarda kalan bu siyasi parti, 12 Eylül darbesinin amaçlarının bir bölümünü hayata geçirdi, geriye kalan amaçları ise “Ilımlı İslam” modeline uygun rejim değişikliği geçiş süreci ise gerçek anlamda bugünde halen iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi” ile hayat buldu. Liberalizm ülkemizde kendisine uygun söylemler ile toplumu illüzyon etmiş ve kullanılır olduğu süreç içinde toplumu değiştirmiş ve bu suret ile kullanılmış ve bir süre sonra tarihin çöplüğüne atılmıştır.

 

Bugün 68 kuşağı devrimcileri ve 78 kuşağı devrimcilerin birikimleri ve daha öncesi olan TKP tarihi birikimi ile daha deneyimli ve daha olgunlaşmıştır. Elbette tarihi birikim ile hareket edebilmenin ilk koşulu özeleştiri ile tarihe bakmak ve oradan ders çıkarılmasıdır…

 

Hayatını kaybeden tüm devrimciler onurumuzdur...

 

Onların anılarını, birikimlerini ileriye taşıyanlara bin selam!

 

İsmail Cem Özkan

8 Nisan 2021 Perşembe

Tarihe dip notu olarak bırakılan görseller üzerine kısa değerlendirme…

Tarihe dip notu olarak bırakılan görseller üzerine kısa değerlendirme…

 

Uzun zamandır ölen / öldürülen devrimcilerin portrelerini çizdim, doğum tarihleri ve ölüm tarihlerini araştırdım ve bir şeyin farkına vardım; ailesi biraz orta düzeyde geliri varsa, bürokratsa, iyi eğitim almışsa onların doğum tarihleri ve ölüm tarihleri belliyken, ingilizce "noname" denilen, fakir ailenin çocukları, inanmış, hayatını ortaya koymuş ya da tesadüfen orada olan ve bir kaza ya da hedef gözetilerek öldürülen insanlar/ devrimciler... Onlar hakkında bilgi bulmak için ince eleyip sık dokumama rağmen haklarında hiç bir iz yok ama yere düşmüş bir beden, kavgaya bırakılmış son nefeslerini hissettim...

 

Devrimci hareketler belki illegalite adı altında kayıt tutmadılar, belki var olan arşivleri polisin eline geçti falan filan bahaneler olsa da bu "isimsiz" devrimcilerin anıları ne yazık ki yok...

 

Hani sahneye çıkan ve sahne tozuna sesini bırakan oyuncular gibi, baş rolde değilse, tiyatro sahibi değilse, sürekli amatör ruhla profesyonel oyuncu olarak sahnede yer almışların isimleri öldükleri ya da sahnede yer alamayacak kadar yaşlandıkları durumda unutulmaları gibi...

 

Sahne unutmaz derler ama insanlar unutuyor...

 

Devrimciler de "anıları mücadelemizin yolunu aydınlatıyor" dedikleri hakkında bilgi yok, isim, ölüm tarihleri bile tartışmalı bir çok devrimci var... Hadi fotoğrafları yok kabul edelim ama ölüm tarihi belli olmaması nasıl bir durum, doğum tarihi bilinmeyen devrimciler devrim yolunda hangi kaldırım taşının üzerinde yerlerini alıyor?

 

Her insanın hayatı var, eğer bu dünyada doğmuşlarsa, her birinin kişisel tarihi var ama o tarih birikim yapacak kadar değerli gözükmediği için sanırım unutulmuşlar...

 

"Unutulmadığı" söylenen ama yanlış bilgiler ile anılanlar, kullanılan fotoğraf, kullanılan bilgiler, yaşanan olayların çelişkileri içinde o kişinin gerçek yaşamı nerede duruyor?

 

Yanlış bilgi ile nasıl bir birikim sağlanır?

 

Portreler altına iki rakam arasında çizgiyi siz bulun, araştırın diye tarih için dip notu oluştururken rakamları dahi olmayan bir çok portre sayfamda (https://www.facebook.com/galatagazete34/photos_albums) yerlerini korumaya devam ediyor...

 

Tarih unutmayacak denir ama insan unutursa tarih ne yapsın?

 

Tarih ile yüzleşilecek denir ama öz eleştiri için birikimlerin olduğu hayatlar flu olunca nasıl yüzleşilecek, nasıl ders çıkarılacak?

 

"Unutursak kalbimiz kurusun" sözü çok söylendi, bakalım kaç kalp kurumuş bu dünyada?

 

Tarihte öyle olaylar var ki, örneğin bir olay olmuş, birden fazla devrimci katledilmiş... Orada orta düzeyde eğitimi olan, ilişkileri olan ailenin çocuğu sürekli değişik yerlerde adı öne çıkarılıp anılırken, aynı olayda toprağa düşmüşler hakkında hiç bir bilgi olmaması nasıl açıklanır?

 

Sadece liderler mi anılacak?

 

Bir katliamdan geriye isimler kalır, bazen isim de kalmaz tartışmalı rakamlar kalır. Bir çok katliam yaşadı bu ülkede insanlarımız, rakamlar bile tartışmalı katliamlar ile dolu tarihimiz.

 

Tartışmalı rakam nasıl olur?

 

Kayıt tutulmazsa, sağlıklı bir veri akışı olmazsa, sadece duygusal sözler dışında bir şey bırakılmazsa geleceğe aktarılan ne kalır? En yakın katliamın rakamları bile tartışmalıdır, bırakın biraz uzak olan katliamları...

 

Katilleri arıyoruz, katliamda ölenleri de arıyoruz anmak için...

 

Acaba o olayda öldüğü söylenenlerin kaçının mezarını, geçmişini, hikayesini biliyoruz?

 

Sanırım bizler günü kurtaran, ihtiyaç olan bir kaç "markalaşmış" isim dışında olanları görmezden geliyoruz, çünkü ihtiyaç olursa anımsanacaklar hanesinde ekliyoruz...

 

Umarım tarihimiz gerçek veriler üzerine oturur bir gün, belki o zaman geleceğe daha umut ile bakma fırsatımız olur...

 

Görsel tarihin oluşumunda büyük katkıları olan ve hiçbir çıkar gözetmeden gönüllü katılan arkadaşlarımız Uğur Yıldız, Gazi Çağdaş benim porte çizimlerime en büyük katkıyı sağladılar ve sağlamaya da devam ediyorlar, özellikle Uğur Yıldız, araştırıyor, buluyor ve bulduklarını renklendirip, görünür kılıyor… Elbette “unutulmasın diye” oluşturulan sayfalar, kişisel tarihinden kendi arkadaşını, yoldaşını paylaşanların katıkları önemlidir, her biri sol tarihin görsel oluşumuna katkı sundular… Anı kitabı çıkaranlar, 68 ve 78 sürecin örgütlü yapıları ve ardından gelen hareketlerin sayfaları, albümleri büyük katkı sundu. Onların kattıkları ile uzun bir çalışma ortaya koydum, iyi ki varlar ama yeterli mi bütün bunlar, sanırım yeterli olsaydı bu notu yazmazdım…

 

Bu yazıyı sadece görsel tarih dip notu için yazdığım unutulmasın, çünkü öyle belgeler ile çok ince ve titiz çalışan çok arkadaşımız/ vakıflar/ yayınevleri var ki, onların emekleri asla unutulmamalıdır…

 

İsmail Cem Özkan


23 Mart 2021 Salı

Newroz aydınlatıyor!

 Newroz aydınlatıyor!

 

Her 21 Mart’ta Newroz kutlamaları var, başta Kürt halkı olmak üzere, Ortadoğu ve Asya’da Nevruz kutlayanlar ailecek orada, kadın, çocuk, erkek ve kendisini cinsiyetsiz olarak tanımlayanlar, yani aile içinde kim varsa meydanda oluyor...

 

Newroz kutlamalarından öğreneceğimiz çok şey var, çünkü Newroz bir halkın yeni günü değil, değişimi ve dönüşümü anlamına da gelir...

 

Yaşadığımız ülkede uzun yıllardır devrimciler neden görünür değil, bir iki cinayet/ katliam ile gündeme gelmeleri dışında...

 

1 Mayıs mitingine ailesi ile katıldığı zaman devrimciler bu ülkede söz hakkına sahip olur, evde eşini bırakıp kendisi mitinge geliyorsa orada göstermelik bir şeylerin olduğu anlamına gelir.

 

Yakın tarihimize baktığımızda devrimciler gerçekten devrim için mücadele etti mi sorusu ortaya çıktığında, ben etmediği konusunda fikir beyan edenlerdenim...

 

Devrim için yola çıkan bazı hareketler “antifaşist mücadele”yi devrimci mücadelenin “merkezine” koydular. Devlet, yanına sivil faşist güçleri almadan devrim için mücadele eden hareketlere karşı operasyona başladığında, antifaşist mücadele yapan hareketlerde bir belirsizlik ortaya çıktı ve o anı en iyi değerlendiren devlet, devrimci hareketleri toplumdan izole ederek etkisiz hale getirdi. Bu sürecin özeleştirisi yapmak yerine devrimci hareketler “devlet karşısında yeterli gücümüz yoktu” dediler ve sanki bir şey yokmuş gibi yeni bir antifaşist mücadele yapılacak ortamın oluşması beklenmeye başlandı.

 

Antifaşist mücadele, devrime giden yolda sadece bir mücadele alanı olduğu, asıl hedefin iktidarı devirmek değil, nihai hedef olan işçi devletin oluşturması kavramı mücadelenin merkezine muğlak olarak konulduğunda; antifaşist mücadele sonunda olur ya kazanılırsa “tesadüfen” oluşacağı gibi söz edilmeyen ve anlatılmayan absürt bir mantık var olduğunu düşünüyorum…

 

Antifaşist mücadele rejim değiştirmez, sonuç itibarı ile var olan içinde kazanılırsa “demokratik haklar” için bir gelişme söz konusu olur, yani reformdan başka bir sonuç doğurmaz.

 

Elbette “somut durumun somut tahlilinde” yakıcı olan antifaşist mücadele bir zamanlar “tesadüfen” ortaya çıkmamış, devrimcilerin önüne konmuş bir gündemdir/ görevlendirmedir. Sivil faşist saldırılar (kontrgerillanın denetiminde ve gözetiminde) ülke sathına yayılmamış olmasaydı, belki de devrimci hareketler merkezine antifaşist mücadeleyi değil, işçi devletini koyacak ve ona göre örgütlenebilecekti. Kısaca burada anlatmak istediğim, devlet bilerek kendi amacı ve hedefi için ortam hazırlamış ve de o ortam içine devrimcilerin üzerine görev yükleyerek olayların içine çekmiştir.

 

Devrimcilerin doğal refleksinde zaten olması gerekendir, mazlumun ve masumun yanında yer almak ve onlar ile birlikte mücadele etmek. Devlet, elbette kendi denetiminde olan kargaşadan beslenecektir, ülkede her işlenen cinayetten, dökülen her kandan beslenmiş ve nihai ulus devletin dönüşümü için ortam oluşturmuştur. 24 Ocak kararları değişim zamanın geldiğinin ilanıdır, darbenin geleceğini o dönemde meydanlarda, alanlarda olan tüm devrimci yapılar tarafından da tespit edilmiştir…

 

Devrimci yapılar oluşturulan bu ortamda devletin belirlediği kuralları içinde kavgayı kabul etmiş ve dahil oldukları mücadelede, binlerce birbirinden değerli yetişmiş devrimcilerin toprağa düşmesi ile 12 Eylül sürecinde bir anlamda noktalanmıştır.

 

Elbette devrim olacağına inanıp hayatını ortaya koyan devrimciler bu genelleme içine alınmaz, onlar onurumuz ve tarihimizdir, hiç biri unutulmasın, onların mücadelesi sayesinde bir aradayız. Onların hayatları ülkemizde devrimci yolun tarihidir, onların mücadelesinden elbette devrim gibi bir sorunumuz varsa çok şey öğrenmek zorundayız…

 

Yenilgi sürecinde mahkemede yapılan savunmada; “Siz bizi örgütlendiğimiz için yargılıyorsunuz ama gelecek nesiller daha iyi örgütlenemediğimiz için yargılayacaklar.” denmiştir.

 

Kadınlar, devrimci örgütlerin içinde söz sahibi olması dışında yetki ve karar sahibi olduğunda o yapı devrimci bir yapıya dönüşmüş demektir, sadece erkeklerin merkez komitesi olduğu örgütler erkek örgütü olur ve erkekçe mücadele eder, o yapılar içinde kadın erkek çelişkisinde kadın görünmez olur ve genelde yaşadıkları ne yazık ki yok sayılır...

 

Türkiye'de devrim olacaksa eğer, Newroz kutlamalarından öğreneceğimiz çok şey var. Bir mücadeleye birey olarak katkı sunmamız, aile olarak katkı sunamızdan çok büyük fark vardır. birey olarak katkı sunmuş ama eşi tarafından ihbar edilerek devrimci mücadelenin en zayıf halkası olmak bu bireysel tercihin sonucu olduğunu yaşayarak öğrendik. Mücadele birlik ve bütünlük içinde verildiğinde bir anlam ifade eder, eğer bir greve işçi ailesi ile katılmazsa o işçi kısa sürede grev kırıcılığı yapmak ile karşı karşıya kalabilir, ailelerin isteklerin bireyin isteğinden farklı ve aciliyet gösterebilir. Bir çok grev kırıcısı olanların hayalarına bakın, ailesine götürmesi gereken acil bir şeyleri ya da ödemesi gereken borçları olduğunu görürsünüz, ailenin en zayıf noktasını oluşturan beklentiler, arzular ve zorunda olduğu tüketim için harcamalardır.  

 

Newroz ateşini yakmaya tüm aile katılmakta ve en güzel kıyafetleri ile meydanlarda olanlar elbette bir çok şeyin farkındadır. Her türlü olasılığı göz önüne alarak her yıl o ateşi yakmaya devam ediyorlar… Newroz ateşi sadece dünü değil, bugünü değil, geleceği de yakarak aydınlatıyor...

 

İsmail Cem Özkan

21 Mart 2021 Pazar

Oyun içinde oyun mu var?

Oyun içinde oyun mu var?

 

Ulusalcılar ya da başka değim ile klasik Kemalistler neden bugün ki rejimin olabileceğini düşünemediler, nasıl oldu da saç üzerine düşüp, alttan alta kısık alev ile sacın ısındığının yani rejim değişikliğinin farkına varamadılar?

 

Aslında oyun 24 Ocak kararları ile başlamıştı, ülkenin bekası için “Nokta Operasyonu, Maraş Katliamı, Çorum Olayları ve Kemal Türkler cinayeti…”, bir de gelmekte olanın adil olduğunu göstermek adına sağcıların öldürülmesini de onaylamış olmasını ve onların ölümüne yol açacak ortam oluşturmasını kimse o sıcak günlerde belki düşünecek konumda değildi. Gelmekte olan belliydi; sağda solda, muhalefette bulunan Ecevit bile anlamıştı; oyun oynanıyordu ve seyircileri “sahaya” çağırıyordu ama artık bir şeyler için geç kalınmıştı.

 

Devrimci örgütler antifaşist mücadele derken devleti göz ardı etmişler, devlet eli ile işlenen cinayetleri ise faşistlerin devlet içinde örgütlü yapıları olduğu fikri ağır basıyordu, direkt hedefte devlet yoktu, çünkü onun yerine koyacağı işçi devleti için hazırlıklarının yok olduğunu düşünüyorlardı, sol söylem ile nüve vardı ama henüz nüve vücut bulmamıştı...

 

Kısaca ülke rejimi sacın üzerindeydi, halk bu değişime gönüllü katılacaktı...

 

Anayasa oylaması ile bu gönüllü tavır topluma dayatılmış, hayırlar diyenlerin gözüktüğü bir seçim ile korkunun ve gönüllü işbirliğinin iç içe geçtiği bir süreç yaşanmıştı. Popüler kitle parti liderleri cezaevlerinde konuk edilirken, sol muhalefet ise devleti yok etme bahanesi ile her türlü işkenceye tabi tutuluyor ve derin devletin suçları onların üzerine faili belliymiş gibi yıkılıyordu.

 

Gelmekte olan ılımı İslam rejim adı Rabıta ile hayatımızın bir parçası oluyor, "satarım, sattırmam" söylemleri içinde liberalizmin sağ yüzü hedeflenen değişimin zemini oluşturuyor ve sac üzerinde olanlar her şey doğal ve normalmiş gibi değişime katılıyordu.

 

Önce itiraz et, sonra sessizce kabullen...

 

En son itirazlar “Cumhuriyet Mitingleri” ve “Başörtüsü Yasakları” ve ona karşı yapılan eylemler meşrutiyet kazanıyor ve meşru yollardan değişim sessizce gerçekleşiyor...

 

Bugün tek parti, tek başkan, tek politika, tek bilen sistemi artık adı konulmadan hayat buldu.

 

Peki, nasıl oldu da klasik ulusalcılar bu değişime karşı koyamadılar ve sessizce iktidarın dilini kabullendiler?

 

İktidar istediği dili, kelimeyi muhalefete kabul ettiriyor ve kendi mantığı ile olayları yönlendiriyor. Cepheleşme, ak ile kara seçenekleri ile Hacivat Karagöz gölge oyunu bir anlamda politikanın ve değişen rejimin yöntemi oldu.

 

Ulusalcılar ulus devletinin ordusuna ve istihbaratına çok güvendiler ve devlet kendi önlemini alacağını düşündüler ve hiç bir riske girmeden devletlerinin yanında yer aldılar. Bugün, örneğin yurt dışından Erdoğan iktidarına karşı bir eleştiri gelse devlet mantığı içinde tek vücut olarak devletinin yanında yer alabiliyor, yurt dışına asker gönderilmesi oylamasında tek vücut karar alabiliyor ve devletin çıkarı ne gerektiriyorsa onu yapmaya devam ediyor...

 

Kısaca istihbaratı kim veriyor ve yönlendiriyorsa o toplumu da biçimlendiriyor...

 

Erdoğan bugün bana göre hata (göreceli bir kavramdır hata ya da doğru kavramı, bana göre hata olan başkasına göre strateji olabiliyor) yapıyor ve bol bol hataları ile gündeme geliyorken ve de her aldığı önlem başka hataları doğruyor… Peki, bu hatalara yol açan zincir neden son yıllarda fazlalaştı? Daha önce yaptığı hatalar neden görünmez oluyordu ve birden gündem değişince unutulurken, şimdi neden gündemde kalmaya devam ediyor?

 

Sanırım sac üzerinde olan sadece bizler değiliz…

 

Değişim kaçınılmaz sanırım...

 

Önümüzdeki günlerde neler yaşayacağız ama sanırım en çok kaybeden ekonomik olarak zayıf olanlar olacak gibi...

 

Cumhurbaşkanlığı sistemi zengini daha zengin, fakiri daha fakir yaparken, fakirler arası dengelerde de eşitlemeye doğru gidiliyor gibi...

 

İsmail Cem Özkan

28 Şubat 2021 Pazar

Savaşmak isteyenlere düşman yaratılır!

 Savaşmak isteyenlere düşman yaratılır!

 

İran tarihi Ortadoğu tarihi ile doğrudan bağlantılıdır, çünkü emperyalist ülkeler birçok toplumsal olayları yön verecek denemeleri bu ülke topraklarında yapmıştır. 19 Ağustos 1953 darbesi Amerika’nın Ortadoğu’da ilk defa CIA eli ile gerçekleştirdiği askeri operasyondur. CIA denetiminde yapılan darbe ile Şah ülke yönetimine el koymuş ve ulusallaştırılan petrol işletmesini (Anglo-İran Petrol Şirketi daha sonra BP oldu) yeniden İngilizlerin denetimine / kullanımına kısıtlı olsa da açmıştır. CIA ile Ortadoğu’ya adım atan Amerika İngilizlerin arka bahçesinde kendi hegomanyasını ve siyasetinin de ilk adımını atmış olmaktadır…

 

Emperyalist devletler tarafından çizilen sınırlar, emperyalist devletlerin rekabet alanı olmuştu. Korku sınırları çizilen devletler için birer araçtı. İşgal edilmek, var olan gücün paylaşılması ya da başka sınırı çizilen devlet tarafından işgale uğraması… Kısaca piyonlar arası rekabet karşılıklı nefret söylemleri ve korku ile biçimleniyordu.

 

Ortadoğu ülkelerinde darbe emperyalist devletlerin çıkarına ters gelen bir iktidarı uzaklaştırmak için kullanılan birer araç haline gelmiştir.

 

Darbe emperyalist devletlerin çıkarına hizmet eder, darbe olan ülkede yaşayanlar genelde otokrasi, monarşi, diktatörlük kelimelerin kullanıldığı seçeneklerden birine sahip olur… Darbe öncesi hep kötüdür, darbe sonrası hep halkın iyiliği için yapıldığı için güzeldir ama her darbenin amacı emperyalist devletlerin çıkarına hizmet etmek, küreselleşen firmaların önüne engel olan ne varsa o var olanların törpülenmesidir. Pürüz varsa pürüz darbeler ile tıraşlanır ve küresel olanın hizmetine sunulur…

 

Şah iktidarını bir darbe ile güçlendirmiştir ve ülkede tek adam rejimi ile emperyalist devletlere başta hizmet ederken, zaman içinde şah emperyalist devletlerden istekleri rahatsızlık yaratmış ve ülke içinde şahın gücünü zayıflatacak toplumsal bir dalganın da yaratılması kaçınılmaz olmuştur. Şah darbe ile yok edilemeyecektir ama şahı ortadan kaldıracak bir emperyalist devletlerin çıkarına uygun yeni bir devlet kurulması için ortam yaratılacaktır… Amerika’da insan hakları kuruluşları yayınladıkları raporlar ile şah rejiminin ve onun gizli servisinin yaptığı insanlık suçları teşhir edilmeye ve ülke içinde daha görünür kılınmaya başlamıştır… Elbette ortam hazırlanmıştır ama kuzeyde yer alan Sovyet tehdidi de göz ardı edilmemesi gereklidir, Sovyet rejiminin İran içinde de temsil eden bir güç odağı vardır ve o 1953 darbesinden bu yana gücünü geliştirmiştir… İran’da gerçekleştirilecek her hangi bir rejim değişikliği cumhuriyeti getirecektir ama hangi cumhuriyet? İşçi ya da İslam sorusu şah gidene kadar İran üzerine kafa yoranların önünde soru olarak kalmıştır.

 

İran şahtan kurtulup Humeyni darbesi ile ülkenin yönetim biçimi İslam (Şubat 1979) olunca, yeni cumhuriyet kendi iktidarını kurmak için zamana ihtiyacı vardır. Şeriat mahkemeleri ile önce şah taraftarları idama mahkum edilip hemen uygulanmış arkasından rejim değişikliği için güç birliği yaptığı TUDEH (İran Komünist Partisi) ve diğer sol güçlerin taraftarlarını idam ederek ülkede İslam cumhuriyeti tüm dünyaya ilan edilmiştir. yeni rejim ülke sathında değil, dünya sathında kendisine muhalif olanları öldürmekten çekinmemiştir. İslam cumhuriyeti elbette göreceli olarak batıya karşı gibi gözükmüş olsa da aslında Sovyet bloğuna dahil olmadığı için batının korkusu olan işçi devleti tehdidini ortadan kaldırmıştır. Rejimin yerleşmesi için ülkede hakları bir arada tutacak bir düşmana ihtiyaç vardı, o da 22 Eylül 1980 günü batıdan gelecekti. Saddam Hüseyin İran’a savaş açarak Humeyni’nin istediği ortam için muhteşem bir olanak sunacaktı. Yurtsever İran halkı iç mücadele yerine düşman ile savaşmak için cepheye gidecekti. Üstelik İran silah dengesi olarak ıraktan daha zayıf ama insan gücü olarak ondan fazlaydı… Irak yurtdışından her istediği silahı elde edecek gücü ve olanağı varken, İran bu açık silah pazarından teçhizatı el atından almak zorundaydı… Çünkü ambargo altındaydı ve ambargoya neden olan duruşuydu. Ambargo uygulayanlar hem ırak’a hem de silah satarak bu işten kar elde etmelerinin yanında ucuz petrol alıp pahalı olarak petrol fakiri olan ülkelere satarak savaşın yeteri kadar uzaması için olanak yaratmıştır…

 

İran’da rejimin değişimi, rejimin ülke sathında yerleşmesi elbette dışarıdan bakanlar için çok fazla anlaşılır gibi değildir, çünkü emperyalist devletlerin çıkarına gibi durmamaktadır. İran İslam cumhuriyeti bir siyasi dalga yaratacak ve diğer ülkeleri de etkileyecekti…

 

Ilımlı İslam modeli ve ihraç edilen İran devlet anlayışı…

 

Gerçi İran’dan önce tüm Arap devletleri İslam devletleriydi ama İran İslam modeli farklı bir sıçrayışında habercisi olmuştu… İran’ın komşusu ülkemiz 24 Ocak kararları ile başlayan liberalizm dalgası ve onun uygulanması için yapılan askeri darbe ılımlı İslam modelinin İslam devletleri içinde batıya yüzünü dönmüş devletin İslam devletleri ya da başka deyiş ile Ortadoğu devletleri modeline dönüşü anlamına geliyordu. O güne kadar Suudi sermayesi Türkiye topraklarında yokken, birden Türkiye pazarı Arap sermayesi ile tanışacak ve özelleştirme adı altında birçok işletmede ve bankacılık sektöründe Arap sermayesi ülkenin vazgeçilmez bir parçası olacaktı. İslam modeli olarak sunulan tüm kapitalist ilişkilerde yeni bir örtü örtülüyordu İslam dünyasının üzerine…

 

İran İslam cumhuriyeti oluşmasının en somut sonucu Filistin Kurtuluş Örgütünün parçalanması ve Yaser Arafat’ın liderliği sembolik hale dönüşmesidir. İsrail için tehdit eden örgüt işlevsileştirilmiş ve barış yolu açılmıştır… İsrail’in “Filistin açılımı” ya da “Arap açılımı” İran rejim değişimi ile doğrudan ilgili olduğu bugünden o güne bakarak daha iyi anlamlandırabiliriz…

 

İran’daki değişim sadece ülkemizde değişim anlamına gelmiyordu, Afganistan İslam’ın yeni yorumu ve mücadele biçimi ile de tanışacaktı, Taliban ülke yönetiminde söz sahibi olması elbette komşu ülkelerde mezhep çatışmalarını da körükleyecekti. Dinler ve mezhepler arası savaş İslam dünyasının yeni normali olmaya başladı ve kanıksatıldı. Batı dünyasında arzu edilen İslamofobi başlatıldı, batının yeni düşmanı İslam olarak gösterilirken, kendisini yeniden konumlandırıyordu.

 

Küreselleşme yeni nefret söylemleri ile kendisini tüm ülkelere dayatıyordu…

 

“Projeler”, “baharlar” adı atlında İslam dünyası yeniden hizaya sokulurken, günümüzde yeni bir yol ayrımına geldiğini görüyoruz. Çünkü İran rejim değişiminin yerleşmesine olanak veren Saddam Hüseyin artık tarih sahnesinde yerini almıştır. Körfez ülkeleri Amerikan üssü olmuş, Suudi Arabistan topraklarında Amerikan askerlerin yaşadığı kasabaların oluşmasına izin vermiştir. Bugünlerde Suudi prensesi İstanbul başkonsolosluğunda öldürülmesi üzerine yapılan soruşturmada katil olduğu ilan edilmiş, Yemen’de yaşanan iç savaşta dostlar ve düşmanlar tanımında emperyalist çıkarına uygun olarak değişim yaşanmaktadır.

 

Peki, ülkemizdeki ılımlı İslam’a verilen rolde değişim olacak mı?

 

İran İslam devletinin varlığı bugün hangi emperyalist çıkarlara hizmet etmeye devam ediyor? Eğer emperyalist devletlerin çıkarına uygun olmasaydı bugüne kadar yaşaması İran tarihine bakarak imkansız olduğunu görebiliriz. 

 

Darbeler bir rejim yaşaması için yapılabilir ya da o rejim liderlerinin yerine daha çok emperyalist çıkarlara hizmet etmek için yeni liderler ile değiştirilmesi anlamındadır… Darbeler “ülkenin iyiliği için” yapılan dıştan planlanan ve uygulanan bir yöntemdir…

 

Ülkemiz darbelere yabancı değildir, her darbe bizi nereye savurduğu ortadadır. Gerek olduğunda iktidarı değiştirmiş, gerek olduğunda var olan iktidara daha fazla güç vermiş ve ülke yeni bir rotaya sokulmuştur. Kısaca darbeler ya iktidara yeni olanaklar yaratmış ya da yerine yeni iktidar güç getirmiştir ama her darbe iktidarda kim olursa olsun daha fazla yetki ve güç vermiş, insan hakları alanı daha da daraltılmıştır. 

 

İslam dünyasında savaşmak isteyenlere düşman yaratılmıştır.

 

Emperyalist devletler tarafından yaratılan güçler, emperyalist devletlerin çıkarına dokunduğu an panzehiri yine o topraklar üzerinde yaşayan başka güçler yaratılarak oluşturulmuştur. Saddam Hüseyin yıkıldıktan sonra Irak topraklarında oluşturulan güçlerin kökeni Afganistan’da, İran’da olması tesadüfi değildir, modeller önceden oluşturulmuş ve daha kanlı, daha vahşi yapılar oluşturularak batı dünyasında oluşan İslamofobi için kaynak oluşturulmuştur.

 

IŞİD oluşturulması bir Sünni ittifak olarak çevre ülkelerin maddi, manevi desteği ile oluşturulurken, emperyalistler tarafından oluşturulan siyasi sınırlar içinde savaş literatürüne “hibrit” kavramı da girmiştir. Göreceli olarak sınırlar ortadan kalmış ama sonuçta sınırlar içinde savaş devam etmiştir.

 

Korku hem batı dünyasında beslenmiş hem de İslam devletleri içinde körüklenmiştir. Korku ile emperyalistler istediklerini almış ve savaş olan coğrafyalarda insanlığın tüm birikimleri yok edilmiş, yağmalanmış ve ölü toprak yaratılarak emperyalistlerin aleyhine olabilecek her türlü girişimin baştan önlemi alınmıştır. Emperyalist devletlerin satranç tahtasında İslami liderler birer piyon olarak yerlerini almış ve çıkarlara uygun şekilde konumlandırılmaya devam ediliyor, gerek görüldüğünde piyon (Saddam Hüseyin, Kaddafi, Mursi… gibi liderler) oyun dışına bırakılıp yerine yeni liderler almasına olanak verilmektedir. Ortadoğu’da liderlerin hiç biri kalıcı değildir, onlar emperyalist devletlere hizmet ettiği sürece koltuğunda oturup, kişisel şatafatlı yaşamı yaşayabilirler. İstedikleri yere saraylar yapıp, istediklerini işe alıp çıkarabilir, kendi hükümdarlığı altında ki yaşayanlara her türlü eziyeti ve kötü yaşamı dayatabilir ama emperyalist devletlerin çıkarı ile çatıştığı an elinin altında tuttuğu tüm serveti onu koltukta oturmasına yetmez… 

 

Emperyalist devletler Ortadoğu’da istikrar istemez, çünkü çıkarları çatışmalar üzerine oturmaktadır. İran’da 1953 darbesi ile başlayan sınırlar değişmeden, sınırlar içinde yeni çatışma alanları yaratılarak ve gerek görüldüğünde sınırları aşan ama sınırların değişimini gerektirmeyen çatışmalar teşvik edilmiş ve çatışan taraflara el altından ya da açıktan destek verilerek istikrarsız ortam istikrarlı bir şekilde devam etmesi sağlanmaktadır.

 

İsmail Cem Özkan

30 Ocak 2021 Cumartesi

Patent halk sağlığını tehdit ediyor…

 Patent halk sağlığını tehdit ediyor…

 

Aşı konusunda yazı yazarken çok araştırıp, ince ince bilgileri süzdükten sonra yazmaya özen gösterdim, çünkü her kelimeyi yanlış anlayıp akıl vermeye kalkan günümüzde ne yazık ki çok oluyor. Dünyaya ben merkezinden bakan ve her şeyi bildiğine inanların çok olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz ve bu zamanın ruhunda akıl verenler karşısındaki kim olursa olsun kendi bildiğini bilmiyormuş gibi davranır… Her şeyi bilen karşısındakini bilgisi ile tokatlamak ister, fakat fizik yasası gereği o tokadı kendisi yediğinin farkında değildir… Medyada okudukları ve gözüne çarpanları doğru kabul eder ve sorgulamaz bile, kendi yaşam deneyimi ile birleştirip bir sentez oluşturup, doğru ve gerçeğe hemen erişir… O konuda kendisi yazı yazmaz ama yazılmış bir yazının üzerine fikrini dikte edercesine çatışma dilini kullanarak ilan eder… Çünkü yazıyı yazan bilmiyordur, yanlış yazmıştır, en doğrusu kendi yazdığıdır, tartışma dahi götürmez…

 

Medyada popüler olan yaygınlaşan bilgiler magazin bilgileridir ve o bilgileri doğru olarak paylaşır, çünkü haber işlenmiş ve yeniden yaratılmıştır..  .

 

Liberalizm ile birlikte gazetecilik bitti, kurgusal medya yaratıldı.

 

Medya patronları iş insanı olması ile birlikte gazetecilik bitmiş yerini kurgulanmış magazin almıştır. Çünkü medya patronları haberi çıkarı için yeniden kurgulayarak editöryal olarak değiştirip okuyucuna aktarmaya başlamıştır… Kısaca haber muhabirin elinden çıktıktan sonra sayfaları kontrol etmesi için görevlendirilmiş editörlere ulaşır, editör sayfasına uygun olarak genel kabul görmüş biçimine uygun olarak haberin uzunluğuna ve içeriğinin düzenlenmesine karar verir ve gazetenin genelinden sorumlu olan yönetmenlere sayfasını bitirdikten sonra en son kontrol için sunum yapar. Genel yayın yönetmeni ise haberin kendi kontrolündeki medyada yayınlanmasına patron çıkarını gözeterek karar verir. Çünkü parayı veren “düdüğü” çalar.

 

Parayı verenin çıkarı, sahip olduğu medyada istediği notadan “düdük” çaldırır…

 

İş adamı medyaya neden sahip olur, cevabı açıkça basittir, çıkarı için. Haber çıkar için kullanıldığında ya da maaş ile satın alınan “sorumlu” gazete çalışanları ihale için karar verecilerin koridorunda dolaşırken orada habercilik beklemez, magazin işler beklenir... Kısaca gazetecilik günümüzde editörlerin işin içine girmesi ile birlikte magazin boyundadır, haberin içeriğinden daha çok nasıl yazılması ve patronun çıkarı ile ilgileniyorlar...

 

Medyada sağlık konuları her zaman geniş yer bulur, çünkü hiç eksilmeyen en popüler şeydir sağlık… Pandemi ile birlikte insanların eve kapandığı süreçte en rağbet gören konuların başında yerini almıştır. Pandeminin yaratmış olduğu çaresizlik ister istemez kişileri sağlık ve aşı konusunda ki haberlere yönlendirmiş ve bunu da haber yapma sıkıntısı yaşayan medya patronları için bir fırsata dönüştürmüştür. Bu sayede sayfaları iktidarı rahatsız edecek haberlerin üzerini örtecek kadar geniş bir olanak sunmuştur. Fakat her ne kadar saklanmaya çalışılırsa çalışılsın yaşam içinde çelişkiler bir şekilde sırıtmaya devam etmektedir. Medya patronlarının büyük gayretlerine rağmen rejimin aksayan yönleri bir şekilde medyada yerini almaya devam etmektedir…

 

Magazin boyutu ile sürekli işlenen aşı konusuna gelince; aşının patenti üretimi ve şirketlerin tekelinde olmasını ilk aşının ortaya çıkması ile gündeme gelmesi, aşıyı bulanların kökeni ile ilgili haberler ülkemiz medyasında yerini aldı. Aşıyı bulan bilim insanlarından daha önemliydi ırkları ve kökleri. En azından aşıyı biz bulamadık ama bizim ırkımızdan yurtdışına gitmiş ailelerin çocukları yani “bizden” birileri bulmuştu. Onlar yurtdışında yaşayan hemşerilerimize karşı geliştirilen önyargıları parçalayıcı bir durumu söz konusuydu, bir alman bulmamış, alman eğitimi almış ve uyum sağlamış bilim insanları bulmuştu. Ne kadar gurur duyulsa azdı, çünkü gelişen ırkçılık karşısında aşı bir duvar görevini görmüştür. Medya bunu istediği biçimde gündemde tutacak ve sürekli işleyecekti... ırkçılık yükselen değerdi ve ülkemizde ki ırkçılık zaten genetikti, yükselmesi söz konusu bile değildi… 

 

Gözlerden saklanan bir gerçek vardı; patentli olan işler…

 

Aşı konusunda yapılan buluşlar şirketlerin tekeline bırakıldığında halkın sağlığı değil, şirketin en kadar para kazanacağı önemlidir... Şirket kendi arzını yaratacak, ona göre kendi tekelinde üretim yaparak parası olmayanları dışlayacaktır, çünkü öncelik paradır, sağlık değildir...

 

Pandemilerde genel kural, en kısa sürede pandemiye neden olan ne ise onu çevrelemek ve yayılım alanını kısıtlamaktır... Yayılma hızını düşürüp, bir alanda sıkıştırıp, ondan sonra ona neden olan ile artık ne ise mücadele etmektir... Aşı gündeme gelmesinin birincil nedeni yayılma hızı ile ilgilidir, çünkü aşı pandemiye neden olanın bulaşma alanı daraltıp, tedavi için yapılacak ilaç gibi çalışmalar için zaman kazandırmaktır... Aşı bir şeyi yok etmez, sınırlar, bulaşma riskini en alt düzeye indirmektir. Bulaşma sonrası ise hastalığın en hafif şekilde atlatmasına yardım etmesidir, kısaca vücut direnci ve vücudu o şeye karşı uyarmak ve güçlendirmektir...

 

Peki, şirketlerin tekelinde olunca aşı ya da ilaç ne oluyor?

 

Bugün yaşadığımız sorun! Aşı taksit taksit geliyor, taksit taksit gelme yerine yerinde üretim olsa nasıl olacaktı? Dünyanın her ülkesinde bulunan aşılar kar gözetmeden halk sağlığı için üretilseydi? Zaten aşı araştırmaları için devletler yüklü olarak o alanda çalışan bilim insanlarına yatırım yapmış, bilimsel mekanlar kurmuştu, var olan şirketlere proje adı altında önemli miktarda maddi yardım yapılıyor... Peki şirketler (bilim adına araştırma yapan şirketler) aldıkları proje parasına rağmen bulduklarına patent alıp üretmesi ve kendi tekelinde üretmesi nasıl bir mantık ürünü?

 

Magazin boyutunda aşının ilk duyurulması sonrası “ne güzel işte insanlık için büyük bir şey” diye nara atanlar, neden bugün sesleri çıkmıyor?

 

O aşılar için zaten bizim vergilerimizden oluşan kasadan onlara para gitmişti, onlar yeteri kadar ekonomik olarak desteklenmişti... Devlet güvenceli şirket işleri...

 

Aşılar gibi insanlık için önemli olan şeylerin üretimi şirketlerin tekelinde ve patent ile sınırlandırılmaması gereklidir... Sınırlı olunca (yaşadığımız gibi) ne zamanında müdahale oluyor ne de pandemiyi sonlandırıyor...

 

Bugüne kadar vurulan aşılar belki de boşa vurulmuş olacak, çünkü en kısa zamanda vurulması gereken nüfusa aşı vurulamadığı için virüs aşıya uygun şekilde mutasyona uğruyor...

 

Virüsün yayılma hızı düşeceğine daha da artmıştır, bu artıştan birinci derecede sorulu olan aşı üreten firmaların patent politikaları ve doymayan para hırslarıdır...

 

Aşılar üzerinde patentler kaldırılmalı ve üreten bilen her ülkede aşılar üretilmeli ve ücretsiz olarak aşılar vurulacağı mekanlara ulaştırılıp kitlesel olarak en kısa sürede aşılar vurulmalıdır...

 

Elbette pandemi sadece aşı ile çözülmeyecektir, aşı sadece zaman kazandırır, esas önemli olan tedavi edecek ilacın geliştirmesidir... O konuda da önemli gelişmeler olmaktadır...

 

Halkın sağlığı şirketlerin çıkarından önemlidir… Şirketlerden alınan aşılar ne yazık ki sorunu ortadan kaldırmamış, sorunu daha da çetrefilli ve daha da karmaşık yapmıştır. Dünyamız bir atmosfer içindedir ve virüsler için siyasi sınır yoktur, ırkı, dili, inancı ayrım yapmaz, virüs küresel bir sorun olduğu için pandemi ilan edilmiş ve pandemi koşullarına uygun olarak çarelere şirketlerin çıkarı üzerinden alınmalı ve halkın yararı ne ise o şekilde kullanılmalıdır. Bir kıtada virüsün kontrol edilmesi pandemiyi yok etmediğini Yeni Zelanda örneğinde gördük. Orada yayılma hızı sıfırlanmış olmasına rağmen, en ufak bir gevşemede virüs yeniden ortaya çıkmış ve yayılmaya başlamıştır. Atmosferimizi toraklarda ki gibi siyasi sınırlar ile ayırmayalım, doğa için, insanlık için aşılar üzerinde ki patentleri kaldırıp, her kıtada her insana yetecek kadar üretip en kısa zamanda onlara aşı vurulması için olanaklar yaratılmalıdır…

 

Şirketler için insan sağlığı önemli değildir, paradır… Eğer ilaç firmaları insan sağlığını önemsemiş olsalardı sattıkları ilacın fiyatına göre ilaçların içeriği ile oynayıp, fakir ülkelerde yan etkisi fazla ve daha etkisiz ilaç üretip ülkeye göre ilaç üretmezdi…

 

İsmail Cem Özkan