27 Ağustos 2021 Cuma

Kırmızı koltuk…

Kırmızı koltuk…

 

Koltuk tiyatronun sembolü gibidir, eski büyük tiyatroların sahneye bakan kırmızı koltukları yan yana, arka arkaya sıralanmıştır. Oda tiyatrolarında ise seyircisi azdır, seyircisine göre sahne kullanım alanında diğer büyük tiyatrolara göre azdır, o yüzden kırmızı renge pek önem vermezler, önemli olan işlevi derler ama büyük ve eski tiyatrolar öyle mi; kırmızı perde ve kırmızı kaplı koltuklar...

 

Boş salonda kırmızı koltuklar bir anlam ifade etmez, sahneye boş boş bakar ama sahne öyle mi, sahnede uçuşan tozları sahneye vuran ışıktan hemen fark edersiniz, çünkü her toz zerresi daha önce yaşanmışlıkları taşır, seyircinin üzerine sahnenin birikimini ve tiyatronun o canlı halini taşır. Seyirci, sahnede olacaklara kendisini hazırlarken, kafasının içinden mutlaka bir şeyler geçirir ama neden orada olduğunu sorgulamaz, çünkü tiyatroya gitmek bir birikim ve kültür işidir. Tiyatrocu seyircisini bilir, o birikime uygun oyunu sahneye koyar… Seyirci ise “madem yolum düştü hadi biraz zaman geçireyim” diye bilet alıp salona girmez. Tiyatro seyircisi de, tiyatroda sahneye çıkanda neden orada olduğunun bilincindedir. İnsanlık tarihinin birikimini taşır oyuncu sahneden, seyirci kendi üzerine düşeni alır ve bilinçaltına işleyen birikimi kendi hayatına uygular.  Tiyatro sahnesi olan yerde, sahne üzerinden seyircinin üzerine doğru giden toz zerrecikleri insanlık tarihinin birikimini; dil, din, ırk, mezhep, coğrafya ayrımı yapmadan seyirci ile paylaşır, oyuncularda bundan nasiplenir.

 

Pınar Çekirge kırmızı koltuğa oturmuş, sahneye doğru bakmaktadır. Kırmızı perde kapalıdır, kırmızı perdenin arkasında önceden hazırlanmış sahne seyircisi ile buluşmak için geri sayım yaparken, gong sesi gelir. Salon uğultular ile dolar, seyirci henüz koltuğuna otururken göz ucu ile birbirini selamlamaktadır, boş salonda seyirci mi olur demeyin, her salonda seyirci vardır ama onu gören sahne perdesidir.

 

Ve perde;

 

“Perde açılmıştı. Birden irkildim. Orada tam karşımdaydı.”

 

Anılar içindedir Pınar Çekirge, önceden tuttuğu notlar arka arkaya bir film şeridi gibi okuyucusuna sayfa sayfa aktarmaktadır.

 

“Ve perde indi” Pınar Çekirge’nin yeni kitabı ile okuyucusuna merhaba demiş, sadece merhaba demekle kalmamış tiyatronun tozunu okuyucusunun üzerine serpmiş.  Pınar Çekirge özelinden belirtmek istersek eğer, “gönül borcu”nu kitap haline getirmiş üzerimize serpmektedir.

 

Sahneden seyircisine yansıyanları, tiyatroya emek verenleri ve aramızda olmayan o güzel insanların bir bölümünü okuyanlarına anımsatıyor ya da kısaca tanıyor diyebiliriz. Bir oyuncuyu elbette tanıtmak kolay değildir, çünkü yılların getirmiş olduğu birikim, sahnede bıraktığı alın teri ve o alın terini ortaya çıkaran ortamlar, siyasi ve sosyal değişimin oyuncuya yansıması gibi bir bütüncül bakış gereklidir ki, her oyuncu için ayrı ayrı bir araştırma kitabının oluşması anlamına gelir.

 

Pınar Çekirge, her oyuncu için derinlemesine araştırma yerine kendisine yansıyan yönlerini bir seyirci olarak kitabında yansıtmış. Duygusal bakış açısı, tiyatro aşığının gözünden sahnede olanları okurken bizi bir yerden bir yere alıp götürüyor. Elbette Pınar Çekirge gerçek bir tiyatro seyircisi olmak yanında, her oyuncuya hayran, her oyunu birden fazla izleyerek onların sahnede canlandırdığı rolün içine girip o pencereden bakacak kadar da burjuva kültüründen beslenmiş biridir.

 

Tiyatronun kendisine göre bir seyircisi vardır, elbette bu seyircinin de iyi bir alt yapısının olması anlamına gelir. Her izleyici seyirci değildir, seyirci olmak için birikiminin de olması gereklidir, çünkü tiyatro bir eğlence ve anın iyi değerlendirilmesi için yapılmaz, bir anlamda tarihsel birikimin seyirciye aktarılmasıdır.

 

Kitapta Pınar Çekirge, tiyatro için elinin tersi ile maddi zenginliği itekleyip, varını ve tüm birikimini tiyatroya/ sinemaya harcayan oyuncuların anısını topluyor bir anlamda…

 

Pınar Çekirge, yıllardır terk edemediği ve bir tutkuya dönüştürdüğü seyirci tarafından sahneye ve geçmişe doğru bakmış kitabında. Günümüzde iyi bir tiyatro seyircisi olmak burjuva kültürünü almak demektir, burjuvalar ve onun kültürü için tiyatro salonlarını şehrin en önemli ve gösterişli yerlerine oluşturulmuştur, halkın çoğunluğu ayağına gelmediği sürece tiyatroyu bilmez, tanımaz bile…

 

Tiyatro tarihimizde varoş olarak kabul edilen gecekondu semtlerinde de sahneler kurulmuş ve orada da seyircisini oluşturmuş tiyatro deneyimleri de vardır. Onların ömürleri ne yazık ki çok uzun olmamıştır, devlet ve şehir tiyatroları ise bir çok yere özel tiyatrolara göre daha avantajlı sahneyi taşımışlar ve bir çok şehirde ve bölgede oyun sahnelemişlerdir. Onlar ödenekli tiyatro oldukları için otosansüre ya da sansüre daha açık şekilde kalmışlar ve iktidarı (yerel ya da merkezi) rahatsız etmeyecek oyunları sahneye taşırken, tiyatro tarihinin çok önemli oyunları sahneye koyarak bir anlamda tiyatro seyircisine yeni pencereler açmıştır. Tiyatro tarihimizde sansüre ve otosansüre rağmen davalar açılmış, tutuklanmış, oyunu yasaklanmış tiyatrolar ve oyuncularda vardır. İşinden atılmış, tiyatro dışında başka işte çalışmak zorunda kalmış oyuncularda tarihimizin karanlık sayfasında yerini almıştır…

 

Geç kalınmış bir çığlıktır röportaj yapamadıkları arkasından, “keşke” demekte, “keşke birkaç soru sorma imkanım olsaydı” diyerek ‘hayıflanmaları’ da bulacaksınız kitabın içinde. Röportaj yaptıklarına ise; “Buğulu bir cama ilk ne yazarsınız?” diye soruyor her tanıdığı oyuncuya, her oyuncuda aşkını yazıyor kendi penceresinden…

 

Bugüne kadar sahneyi dolduran yıldızlaşmış ve yerleri hiç dolmayacak oyuncular aramızdan ayrıldı ve her şeye rağmen “Gösteri kesintisiz devam etti…”

 

“Gidenleri sadece özlüyorduk. Ama çok özlüyorduk.”

 

Pınar Çekirge’nin kitabını bitirdiğimde gözümün önünde canlandıramadım eski tiyatroları, çünkü çoğu yıkılmış, yerine başka binalar yapılmış, ne sahne kalmış, ne nefes, ne de ses, ortada toz kalmadı… Pınar Çekirge’nin kitabı aslında bir sahne, çünkü yok olan sahnelerin tozunu taşıyor.

 

 

İsmail Cem Özkan

 

Pınar Çekirge

Ve Perde İndi

Kanon Kitap

ISBN: 978-605-70606-6-2

19 Temmuz 2021 Pazartesi

Kuşak, kuşak azalırken…

 Kuşak, kuşak azalırken…

 

78 kuşağı üzerine çok laf edilmeli, onların özverileri, ütopyaları, hayalleri, yaşayamadıkları gençlikleri, verilen görevi layığı ile yerine getirme telaşı, kaybettiği arkadaşının arkasında onun anısını yaşatma mücadelesi...

 

Bir de bugünden onlara bakış...

 

“İşte efendim üniversite okurken girmiş içeri, okulu da bitirememiş biri…”, “Aslında iyi biri ama işte, geçmişte yaşadıkları kızgınlıkları ile yanımızda dahi bulunmuyorlar...”, “Mücadele kaçkını…”, “içeride konuşmuş biliyor musun, iyi sınav vermemiş…”… Kısaca her türlü olumlu olumsuz, olumlu her lafı duyarsınız onlar hakkında ama onların emeğine saygı pek göremezsiniz...

 

Onlar geçmişimiz, hataları ile onurumuz…

 

Onlar büyük çoğunluğu lider değil, orta düzeyde kadro olarak görenler, hala onların emeği üzerinden başarılı gibi kendilerini gösterme telaşı içinde olanlar...

 

Kavganın en ön safında yer alıp, söz söylenmesi gereken yerde hep geride duran, içlerine biriktirdikleri ile yaşayan kuşaktır 78 ve onları izleyen diğer kuşaklar...

 

Tarihi işine geldiği yerde başlatan liderler, hiç sorgulamaz kendi liderliğini, sanki tanrıdan verilmiş bir emir, sürekli lider, kendi yerine yetiştirdiği de kendisi gibi, lider doğmuş “karizmatik” biri...

 

Komünal bir dünya hayal edenler için liderlik kavramı olmaz, çünkü komünal yani ortak düşünüp ortak karar verelerin bir geleceği için mücadele edilir. Var olan kapitalist sistemde liderler olur, çünkü kapitalizmde çobanda vardır, sürüde ve sürü çobanın arkasından gitmesi gereken bir yığındır ve de çobanın gösterdiğini tüketmek ile yükümlü olan bir tüketici toplumdur, gerek olduğunda kurban verilir sürünün içinden birileri…  Kapitalist sisteminin bir anlamda eleştirisidir gelecekte kurulacak sistem. Var olanın eleştirisi liderlik kavramının ortadan kaldırılıp, "yarin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber" diyebilmektir. Bu bir ütopyadır ama gerçekçi bir istem olduğunu inanıyoruz ve bu uğurda mücadele etmeye devam ediyoruz. Kısaca solda lider olmaz, liderlik yapan ortak aklın seslendirildiği, yönlendirildiği devrimci parti olur, o da devrim gerçekleştiğinde kendisini sönümlendirmek ile yükümlüdür ve “somut durumun somut ihtiyacına göre” yeniden yapılandırılıp, devlet kavramını ortadan kaldırmak için adım atmak ile yükümlüdür…

 

Devlet, sadece baskı aracıdır ve sistemin ihtiyacına cevap veren ve kendisini korumaya yönelik organizasyonların bütünüdür, çok fazla anlamlar yüklenmeden en saf halini anlamak gereklidir.

 

Solda lider olmaz ama var olan yapılarda liderlik kavramı sorgulanmasına bile müsaade edilmez, hatta liderlik kavramı ve lider sorgulanmaya başladığında hemen kalıp haline gelen bir cümle kurulur; “hareketimize küfretti”. Ve sonrası lider olarak kendisini gören kişi ya da kişiler konularını sorgulayanları hareket içinden dışlamak için ortam hazırlar. 

 

Kuşaklar arasında belirgin bir düşünce ve örgütlenme farkı vardır, gelişen koşullara uygun ve ihtiyaca cevap verilen ilişkiler ağı olmuştur. Her kuşağın kendisine özgü kültürü ve davranış ve düşünce biçimi vardır.

 

78 'li olmak başka bir kültürdür...

 

O kültürden olanları bugünden bakıp acımasızca eleştirenler, dışlayanlar ya da kucaklayanlar onların üzerine yüklenen tarihi sorumluluğu ve o döneme özgü gelişen antifaşist mücadele ve mücadelenin vermiş olduğu ödevleri de gözden geçirmek zorundadır. Onların tercihi ile olaylar olmamıştır, onlar olayların içinde birden cephe gerisinde bekleyen neferlere dönüştüğünü gözden kaçırmamak gereklidir. Darbe yapmak için ortam hazırlayanlar antifaşist mücadeleyi dayatmış ve o dayatılan kavgaya gönüllü katılmış bir kuşaktır… Onların hayalleri, yaşanmamış gençlikleri, bastırılan duyguları, cezaevi, işkence merkezleri, tek başına bırakıldıkları hücreleri ile devrim için kurdukları hayalleri ve liderlik yaptığına inandığı örgütlerin/ yapıların/ hareketlerin yeteri kadar devrime ve devrim düşüncesine uygun örgütlenmediklerini yaşayarak öğrendiler.

 

Bugün o dönemde liderlik yapan hareketlerin merkez komitesinde olanların geçmişe yönelik açıklamalarını okuyanlar, duyanlar ne düşünüyor? Acaba o açıklama yapanlar 11 Eylül 1980 günü bugün konuştuklarını konuşabilir ve açıklayabilirler miydi?

 

Kuşak, kuşak azalıyoruz, yeni bir tarihi kırılma sürecini yaşıyoruz ve geçmişin devrimcilerin pencerenden bakınca bugüne “acı” duymamak elde değil…

 

İsmail Cem Özkan

17 Temmuz 2021 Cumartesi

Gidene anılarımızda yaşayacaksın demek gerek…

 Gidene anılarımızda yaşayacaksın demek gerek…

 

Eski yol arkadaşların yaşayanların bir bölümü de anılarda yaşamak için ağır ağır aramızdan ayrılıyor, gerçi ağır demek yersiz bir çoğu göz açıp kapayıncaya kadar aramızdan ayrılmış bile oluyor. Son bir defa daha görüşmek için bir araya gelmeyi düşünürken, haberi geliyor; “toprağı bol olsun!”,” ışıklar yoldaşı olsun!”, o son sanırım anılarda yan yana geldiğinde canlanacak birazda.

 

Her giden hakkında iyi şeyler söylenir, badem gözlü, direnmiş, yiğit bir arkadaşımızdı deriz, o kavganın sıcak zamanları anımsanır ama ondan sonra ki süreç genelde pek olmaz, zaten pek de güzel şeyler olmamıştır ama olmuş kabul ederiz, her birimiz kendi dünyamızda yaşarız, hayat kavgası işte der ve geçiştiririz... Bazılarımız övünmeyi, bazılarımız ise sessiz kalmayı seçeriz, konuşan da kendi yaşadığına bin katarak konuşur, çünkü zaman içinde anılarda doğum yapar ve yeni gerçeklik yaratırız sonuçta ve garip tarafı da ona inanırız... Bu yeni gerçekliğimiz içinde kaybolan geçmişin tanıkları bir bir ağır ağır aramızdan ayrılıyorlar.

 

Eskiden eskileri bir araya getiren geceler, yemekler filan olur, muhabbet edilir, öykümüze yeni katkılar yaparken hareketin liderlerini ya çekiştirir ya da överek kendimizi de hareketin bir yerine konumlandırırdık...

 

Dedikodusuz, bir birine taş atmadan hareket olmaz...

 

Liderlik kadrosunda yer alan hareket benim der, diğerleri sessizce izler, çünkü itiraz etse tek başına hiç bir insan hareketi temsil edemez, ancak bir aradayken hareket temsiliyeti ortaya çıkar diyemez... Geçmişin lider kadrosunda yer alan kafasına yeni hareket yaratır, kendisine bağlı gençlerden yeni bir örgüt kurar, eskiler abi bizi çağırsa da bir araya gelsek umudunu içinde yaşatır...

 

Kısaca geçmiş artık bittiğini kabul edemeyiz, “ne geçmiş tükendi ne de yarınlar” diyerek şairin sözünü tekrarlarız...

 

Sonuç mu, bir bir aramızdan ayrılan sıcak günlerin arkadaşğı, anıları, yoldaşğı, yaşanmış mutluluk ve acılar, faşistlere atılan bir taşın kırk yıl kalan hatırası...

 

Bizde ne yoldaşlık biter ne de anılar...

 

Ölenler artık aramızda değildir, anıları yaşatan da zaten yakında bir avuç insan kalacağız...

 

Eskilerin anılarını toplayıp bu işten ekmek çıkaran da bir güzel ekmek yemeye devam edecektir... Anılarımız bile birer metaya dönüştü, satılıyor, satılmayan anı kitapları ise sahaflarda okunmayı bekliyor, gerçi anı adı altında toplananların kaçı gerçeğin ne kadarını anlatmış olduğu muğlaktır, anlatan belki olduğu gibi anlattı da onu yeniden düzenleyen sakıncası var şuası diyerek kendi tarih anlayışını dayatmış olabilir ya da piyasada bunlar satmaz, satan bir kaç şey ekleyelim demiş yayın evi sahibi ya da editörü olmuş olabilir... O yüzden her çıkan anı kitabında kim editörlük yapmış diye bakıyorum ve onu yapan kendi doğrusunu dayatan biri olduğunu gördüğüm an, o kitaptan saklanan gerçekler hangi cümle altında diye okumaya çalışıyorum, çünkü sonuçta pazarlamak da belli kuralları içinde barındırır...

 

Gidene “anılarımızda yaşayacaksın” demek gerek…

 

İsmail Cem Özkan

10 Mayıs 2021 Pazartesi

Onuru ile yürüyenler, onurumuzdur…

Onuru ile yürüyenler, onurumuzdur…

 

Yıllardır resmi söylem içinde 12 Eylül öncesinden bahsedilirken sağ sol çatışması varmış gibi konuşulur, bu bilerek ve bilinç içinde yapılmış bir konuşma metnidir, çünkü resmi tarih yazıcıları öyle olmasını uygun görmüşlerdir.

 

12 Eylül ise sağ ve sol çatışmasını bitirmiş kaynaştırmıştır!

 

İlk kaynaştırma deneyi cezaevlerinde sağ ve sol davalardan yargılananların aynı hücreye ve koğuşa konması ile başlamış, sonra bir sağdan bir de soldan olmak üzere dengeli idam cezaları verilmiş ve infaz edilmiştir… Önce “sağ adım” atmak kutsallık içinde bir anlamı olduğu kabul edildiğinden olsa gerek sağcı birinin idamı için idam sehpaları kurulmuş, cellatlar sabaha karşı mesailerine başlamışlar. Sağcı asıldığında medyaya yansıyan onun ne kadar tepkili ve acınacak olduğu haberleri yansıtılmış, ideolojik nedenler değil de kullanıldığı için idama gitmiş bir mazlum fotoğrafının oluşması için haber bültenleri oluşturulmuştur… Arkasından solcu bir genç, suçu olmadığını bilinerek cuntanın bir kurbana ihtiyacı vardı ve o yüzden davası çok hızlı sonuçlandırılıp, kesinleşmiş karar hakimlerin ağzından çıkarılmış, kayıtlara hemen geçirilmiştir. Apar topar idam edilmesi gerekliydi, çünkü sağcıya karşı solcu idam edilmesi gerekliydi, edildi de… Cunta generallerin istediği oluyordu ve karşılığında bir toplumsal tepki olmuyordu, çünkü ölümden korkanlar idamları izlemeye razı edilmişti, halk değimi ile sıtmaya razı edilmişlerdi ve toplum sıtmaya tutulmuştu…

 

Antifaşist mücadele…

 

"12 Eylül öncesi sağ sol çatışması vardı" tezi aslında yanlış, sağ sol çatışması yoktu, faşist katliam vardı ve faşist saldırılara karşı devrimcilerin direnişi vardı ve biz ona "antifaşist" mücadele diyorduk. Ne yazık ki sivil faşistlere karşı direnişi gelen cunta ve faşist idareye karşı yapamadık, çünkü 12 Eylül öncesi devrimcileri öyle bir olayların içine çektiler ki, sivil faşist dışında bir saldırı olacağı akıla bile gelmiyordu...

 

12 Eylül’e giden en son “test” operasyonlardan biri olan “Nokta Operasyonu” bile devletin saldırısı gibi gösterilmedi, sanki “sivil faşistler ispiyonluyor, devlet tutukluyor” olarak yansıtıldı... Orada direniş çizgisini koyamayanlar elbette 12 Eylül’de varlık göstermesi şaşırtıcı olurdu, beklenen oldu, kısa sürede "merkez komite" yakalanarak “direniş çizgisi” “direniş komiteleri” de birer “ütopya” olduğu ortaya çıktı, teoride iyi olan pratikte karşılığını bulamamıştı...

 

Antiemperyalist mücadele…

 

68 kuşağı ise daha farklı bir yol izlemişti, orada "antiemperyalist" çizgi daha belirgin ve küresel emperyalistler için karabasan olacak kadar korkunç sonuçları hesaplanmıştı. Henüz yolun başında, ilk adımlar atılırken 12 Mart muhtırası sol gibi gözüküp sağdan vurarak devrimcileri önceden hesaplayamadıkları bir noktada yakaladı, "madem kavgaya davet var, bizde bu daveti kabul ederiz" mantığı içinde kavganın içinde orantısız bir güç karşısında yenildiler...

 

68 kuşağı devlet ile hesaplaşmaya, köylüler ile birlikte emek mücadelesine, 15–16 Haziran’da işçiler ile barikatlara giden bir güçtü, devlet vardı karşılarında ve devlete karşı bir direniş...

 

Devrimciler ile devlet arasında görünürde suni denge vardı ama hesap edilemeyen ise dengeyi bozacak kadar güçlü bir devrimci örgütsel yapı henüz yoktu. Devrimci gençler gençlik mücadelesinden devlete karşı örgütlü bir siyasi güce dönüşürken yaşlarının getirmiş olduğu acelecilik ve kürsel olarak gelişen antiemperyalist mücadeleye eklenerek ülkemizde de kısa sürede başarıya ulaşacağı ütopyasını Küba’dan esinlemişlerdi… Her ne kadar “somut durumun somut tahlili” yapılmış olsa da pratikte oluşan ortamın yaratmış olduğu girdabın içine hızlı bir şekilde durup düşünecek zaman bırakmadan girmiş oldular…

 

Kontrgerilla “sürek avı” yapmak için siyasi ortam oluşturdu…

 

Devrimci mücadele ve onu yönlendiren siyasi örgütsel yapılar henüz filizlenirken, topraktan başlarını kaldıran bir filizin ucuyken onların üzerine devlet kontrgerilla gücü ve taktikleri ile bir “sürek avı” olduğunu görüyoruz... 12 Mart darbesinden sonra yapılan tüm operasyonlar merkezi olarak planlanmış ve canlı yakalamak yerine “öldürerek” bugünün dili ile söylersek “etkisiz hale” getirmek üzerine kurulmuştur… Yani öldürerek sisteme karşı “alternatif” olma ihtimali olan uyanışı yok etmişlerdir… Kontrgerillanın varlık sebebi; devlet tehlikedeyse onu tehlikeye sokanı “yok etmek” üzerine yer altından ve örtülü ödenekten beslenerek oluşturulmuş bir yapı değil miydi? NATO’ya girdiğimizden bu yana zaten bu amaçla oluşturulmuş bir gizli yapının görünür eylemleri düşmana korku, dosta bayram havası yaratmak için hayata geçirilmiştir… tarihinde en büyük ve kitlesel olarak kendisini kanıtlamak için fırsattı ve o fırsat bir “muhtıra” ile önlerine ödev olarak konmuştu…

 

Devrimciler henüz örgütlenemeden, örgüt ismini propaganda amaçlı ilan edip, çevre oluşturamadan bir sürek avının “avı” oldular...

 

Elbette 68 devrimcileri inanmıştı, yoldaşlarına çok güveniyorlardı, henüz yolun başında olmalarına rağmen yol ayrımı içinde tartışmalar ile uğraşırken, üzerilerine düşen görev çok ağırdı ve ağır yükü kaldırıp dik olarak yürümesini ve onurları ile bildikleri sona doğru gittiler...

 

Onların açtığı mücadele çizgisi ve birikimi 12 Eylül öncesi devrimcilere aktarıldı ama oluşan ortam içinde “antifaşist mücadele” daha ağır bastı... Devrimci yapılar dergilerinde yapmış oldukları tartışmalarında “somut durumun somut tahlilinde” üzerlerine “antifaşist mücadele” konduğunu ilan etmiş ve ona göre örgütlenme modeline uygun davranmışlardır. Onlarda ağır koşullar altında, mazlumların yanında faşist saldırıları durdurmak için canları ve başları ile çalıştılar, üstlerine düşen her görevi yerine getirdiler...

 

Devrimci yapılar ne yazık ki gerçek anlamda örgüt olamadan 12 Eylül karanlığında, zindanlarda direniş ve ölümler ile kendilerini korudular...

 

Elbette 12 Eylül darbesinden sonra devrimciler sadece cezaevlerinde direnmediler, yurtdışına sürgüne gidenler, yurtiçinde kalıp küçük çaplı direnişler koydular ve bu direnişlerde bir çok devrimci hayatını kaybetti, onların bir bölümünün anıları kitap ya da röportaj olarak yayınlandı…

 

Cezaevlerinde başlatılan “kaynaştırma” sivil siyasi yaşam içinde de karşılığını buldu, “24 Ocak Kararları” alan Turgut Özal’ın kurduğu parti bu kaynaştırmanın siyasi görünümü olarak karşılığını buldu… Uzun süre iktidarda kalan bu siyasi parti, 12 Eylül darbesinin amaçlarının bir bölümünü hayata geçirdi, geriye kalan amaçları ise “Ilımlı İslam” modeline uygun rejim değişikliği geçiş süreci ise gerçek anlamda bugünde halen iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi” ile hayat buldu. Liberalizm ülkemizde kendisine uygun söylemler ile toplumu illüzyon etmiş ve kullanılır olduğu süreç içinde toplumu değiştirmiş ve bu suret ile kullanılmış ve bir süre sonra tarihin çöplüğüne atılmıştır.

 

Bugün 68 kuşağı devrimcileri ve 78 kuşağı devrimcilerin birikimleri ve daha öncesi olan TKP tarihi birikimi ile daha deneyimli ve daha olgunlaşmıştır. Elbette tarihi birikim ile hareket edebilmenin ilk koşulu özeleştiri ile tarihe bakmak ve oradan ders çıkarılmasıdır…

 

Hayatını kaybeden tüm devrimciler onurumuzdur...

 

Onların anılarını, birikimlerini ileriye taşıyanlara bin selam!

 

İsmail Cem Özkan

8 Nisan 2021 Perşembe

Tarihe dip notu olarak bırakılan görseller üzerine kısa değerlendirme…

Tarihe dip notu olarak bırakılan görseller üzerine kısa değerlendirme…

 

Uzun zamandır ölen / öldürülen devrimcilerin portrelerini çizdim, doğum tarihleri ve ölüm tarihlerini araştırdım ve bir şeyin farkına vardım; ailesi biraz orta düzeyde geliri varsa, bürokratsa, iyi eğitim almışsa onların doğum tarihleri ve ölüm tarihleri belliyken, ingilizce "noname" denilen, fakir ailenin çocukları, inanmış, hayatını ortaya koymuş ya da tesadüfen orada olan ve bir kaza ya da hedef gözetilerek öldürülen insanlar/ devrimciler... Onlar hakkında bilgi bulmak için ince eleyip sık dokumama rağmen haklarında hiç bir iz yok ama yere düşmüş bir beden, kavgaya bırakılmış son nefeslerini hissettim...

 

Devrimci hareketler belki illegalite adı altında kayıt tutmadılar, belki var olan arşivleri polisin eline geçti falan filan bahaneler olsa da bu "isimsiz" devrimcilerin anıları ne yazık ki yok...

 

Hani sahneye çıkan ve sahne tozuna sesini bırakan oyuncular gibi, baş rolde değilse, tiyatro sahibi değilse, sürekli amatör ruhla profesyonel oyuncu olarak sahnede yer almışların isimleri öldükleri ya da sahnede yer alamayacak kadar yaşlandıkları durumda unutulmaları gibi...

 

Sahne unutmaz derler ama insanlar unutuyor...

 

Devrimciler de "anıları mücadelemizin yolunu aydınlatıyor" dedikleri hakkında bilgi yok, isim, ölüm tarihleri bile tartışmalı bir çok devrimci var... Hadi fotoğrafları yok kabul edelim ama ölüm tarihi belli olmaması nasıl bir durum, doğum tarihi bilinmeyen devrimciler devrim yolunda hangi kaldırım taşının üzerinde yerlerini alıyor?

 

Her insanın hayatı var, eğer bu dünyada doğmuşlarsa, her birinin kişisel tarihi var ama o tarih birikim yapacak kadar değerli gözükmediği için sanırım unutulmuşlar...

 

"Unutulmadığı" söylenen ama yanlış bilgiler ile anılanlar, kullanılan fotoğraf, kullanılan bilgiler, yaşanan olayların çelişkileri içinde o kişinin gerçek yaşamı nerede duruyor?

 

Yanlış bilgi ile nasıl bir birikim sağlanır?

 

Portreler altına iki rakam arasında çizgiyi siz bulun, araştırın diye tarih için dip notu oluştururken rakamları dahi olmayan bir çok portre sayfamda (https://www.facebook.com/galatagazete34/photos_albums) yerlerini korumaya devam ediyor...

 

Tarih unutmayacak denir ama insan unutursa tarih ne yapsın?

 

Tarih ile yüzleşilecek denir ama öz eleştiri için birikimlerin olduğu hayatlar flu olunca nasıl yüzleşilecek, nasıl ders çıkarılacak?

 

"Unutursak kalbimiz kurusun" sözü çok söylendi, bakalım kaç kalp kurumuş bu dünyada?

 

Tarihte öyle olaylar var ki, örneğin bir olay olmuş, birden fazla devrimci katledilmiş... Orada orta düzeyde eğitimi olan, ilişkileri olan ailenin çocuğu sürekli değişik yerlerde adı öne çıkarılıp anılırken, aynı olayda toprağa düşmüşler hakkında hiç bir bilgi olmaması nasıl açıklanır?

 

Sadece liderler mi anılacak?

 

Bir katliamdan geriye isimler kalır, bazen isim de kalmaz tartışmalı rakamlar kalır. Bir çok katliam yaşadı bu ülkede insanlarımız, rakamlar bile tartışmalı katliamlar ile dolu tarihimiz.

 

Tartışmalı rakam nasıl olur?

 

Kayıt tutulmazsa, sağlıklı bir veri akışı olmazsa, sadece duygusal sözler dışında bir şey bırakılmazsa geleceğe aktarılan ne kalır? En yakın katliamın rakamları bile tartışmalıdır, bırakın biraz uzak olan katliamları...

 

Katilleri arıyoruz, katliamda ölenleri de arıyoruz anmak için...

 

Acaba o olayda öldüğü söylenenlerin kaçının mezarını, geçmişini, hikayesini biliyoruz?

 

Sanırım bizler günü kurtaran, ihtiyaç olan bir kaç "markalaşmış" isim dışında olanları görmezden geliyoruz, çünkü ihtiyaç olursa anımsanacaklar hanesinde ekliyoruz...

 

Umarım tarihimiz gerçek veriler üzerine oturur bir gün, belki o zaman geleceğe daha umut ile bakma fırsatımız olur...

 

Görsel tarihin oluşumunda büyük katkıları olan ve hiçbir çıkar gözetmeden gönüllü katılan arkadaşlarımız Uğur Yıldız, Gazi Çağdaş benim porte çizimlerime en büyük katkıyı sağladılar ve sağlamaya da devam ediyorlar, özellikle Uğur Yıldız, araştırıyor, buluyor ve bulduklarını renklendirip, görünür kılıyor… Elbette “unutulmasın diye” oluşturulan sayfalar, kişisel tarihinden kendi arkadaşını, yoldaşını paylaşanların katıkları önemlidir, her biri sol tarihin görsel oluşumuna katkı sundular… Anı kitabı çıkaranlar, 68 ve 78 sürecin örgütlü yapıları ve ardından gelen hareketlerin sayfaları, albümleri büyük katkı sundu. Onların kattıkları ile uzun bir çalışma ortaya koydum, iyi ki varlar ama yeterli mi bütün bunlar, sanırım yeterli olsaydı bu notu yazmazdım…

 

Bu yazıyı sadece görsel tarih dip notu için yazdığım unutulmasın, çünkü öyle belgeler ile çok ince ve titiz çalışan çok arkadaşımız/ vakıflar/ yayınevleri var ki, onların emekleri asla unutulmamalıdır…

 

İsmail Cem Özkan


23 Mart 2021 Salı

Newroz aydınlatıyor!

 Newroz aydınlatıyor!

 

Her 21 Mart’ta Newroz kutlamaları var, başta Kürt halkı olmak üzere, Ortadoğu ve Asya’da Nevruz kutlayanlar ailecek orada, kadın, çocuk, erkek ve kendisini cinsiyetsiz olarak tanımlayanlar, yani aile içinde kim varsa meydanda oluyor...

 

Newroz kutlamalarından öğreneceğimiz çok şey var, çünkü Newroz bir halkın yeni günü değil, değişimi ve dönüşümü anlamına da gelir...

 

Yaşadığımız ülkede uzun yıllardır devrimciler neden görünür değil, bir iki cinayet/ katliam ile gündeme gelmeleri dışında...

 

1 Mayıs mitingine ailesi ile katıldığı zaman devrimciler bu ülkede söz hakkına sahip olur, evde eşini bırakıp kendisi mitinge geliyorsa orada göstermelik bir şeylerin olduğu anlamına gelir.

 

Yakın tarihimize baktığımızda devrimciler gerçekten devrim için mücadele etti mi sorusu ortaya çıktığında, ben etmediği konusunda fikir beyan edenlerdenim...

 

Devrim için yola çıkan bazı hareketler “antifaşist mücadele”yi devrimci mücadelenin “merkezine” koydular. Devlet, yanına sivil faşist güçleri almadan devrim için mücadele eden hareketlere karşı operasyona başladığında, antifaşist mücadele yapan hareketlerde bir belirsizlik ortaya çıktı ve o anı en iyi değerlendiren devlet, devrimci hareketleri toplumdan izole ederek etkisiz hale getirdi. Bu sürecin özeleştirisi yapmak yerine devrimci hareketler “devlet karşısında yeterli gücümüz yoktu” dediler ve sanki bir şey yokmuş gibi yeni bir antifaşist mücadele yapılacak ortamın oluşması beklenmeye başlandı.

 

Antifaşist mücadele, devrime giden yolda sadece bir mücadele alanı olduğu, asıl hedefin iktidarı devirmek değil, nihai hedef olan işçi devletin oluşturması kavramı mücadelenin merkezine muğlak olarak konulduğunda; antifaşist mücadele sonunda olur ya kazanılırsa “tesadüfen” oluşacağı gibi söz edilmeyen ve anlatılmayan absürt bir mantık var olduğunu düşünüyorum…

 

Antifaşist mücadele rejim değiştirmez, sonuç itibarı ile var olan içinde kazanılırsa “demokratik haklar” için bir gelişme söz konusu olur, yani reformdan başka bir sonuç doğurmaz.

 

Elbette “somut durumun somut tahlilinde” yakıcı olan antifaşist mücadele bir zamanlar “tesadüfen” ortaya çıkmamış, devrimcilerin önüne konmuş bir gündemdir/ görevlendirmedir. Sivil faşist saldırılar (kontrgerillanın denetiminde ve gözetiminde) ülke sathına yayılmamış olmasaydı, belki de devrimci hareketler merkezine antifaşist mücadeleyi değil, işçi devletini koyacak ve ona göre örgütlenebilecekti. Kısaca burada anlatmak istediğim, devlet bilerek kendi amacı ve hedefi için ortam hazırlamış ve de o ortam içine devrimcilerin üzerine görev yükleyerek olayların içine çekmiştir.

 

Devrimcilerin doğal refleksinde zaten olması gerekendir, mazlumun ve masumun yanında yer almak ve onlar ile birlikte mücadele etmek. Devlet, elbette kendi denetiminde olan kargaşadan beslenecektir, ülkede her işlenen cinayetten, dökülen her kandan beslenmiş ve nihai ulus devletin dönüşümü için ortam oluşturmuştur. 24 Ocak kararları değişim zamanın geldiğinin ilanıdır, darbenin geleceğini o dönemde meydanlarda, alanlarda olan tüm devrimci yapılar tarafından da tespit edilmiştir…

 

Devrimci yapılar oluşturulan bu ortamda devletin belirlediği kuralları içinde kavgayı kabul etmiş ve dahil oldukları mücadelede, binlerce birbirinden değerli yetişmiş devrimcilerin toprağa düşmesi ile 12 Eylül sürecinde bir anlamda noktalanmıştır.

 

Elbette devrim olacağına inanıp hayatını ortaya koyan devrimciler bu genelleme içine alınmaz, onlar onurumuz ve tarihimizdir, hiç biri unutulmasın, onların mücadelesi sayesinde bir aradayız. Onların hayatları ülkemizde devrimci yolun tarihidir, onların mücadelesinden elbette devrim gibi bir sorunumuz varsa çok şey öğrenmek zorundayız…

 

Yenilgi sürecinde mahkemede yapılan savunmada; “Siz bizi örgütlendiğimiz için yargılıyorsunuz ama gelecek nesiller daha iyi örgütlenemediğimiz için yargılayacaklar.” denmiştir.

 

Kadınlar, devrimci örgütlerin içinde söz sahibi olması dışında yetki ve karar sahibi olduğunda o yapı devrimci bir yapıya dönüşmüş demektir, sadece erkeklerin merkez komitesi olduğu örgütler erkek örgütü olur ve erkekçe mücadele eder, o yapılar içinde kadın erkek çelişkisinde kadın görünmez olur ve genelde yaşadıkları ne yazık ki yok sayılır...

 

Türkiye'de devrim olacaksa eğer, Newroz kutlamalarından öğreneceğimiz çok şey var. Bir mücadeleye birey olarak katkı sunmamız, aile olarak katkı sunamızdan çok büyük fark vardır. birey olarak katkı sunmuş ama eşi tarafından ihbar edilerek devrimci mücadelenin en zayıf halkası olmak bu bireysel tercihin sonucu olduğunu yaşayarak öğrendik. Mücadele birlik ve bütünlük içinde verildiğinde bir anlam ifade eder, eğer bir greve işçi ailesi ile katılmazsa o işçi kısa sürede grev kırıcılığı yapmak ile karşı karşıya kalabilir, ailelerin isteklerin bireyin isteğinden farklı ve aciliyet gösterebilir. Bir çok grev kırıcısı olanların hayalarına bakın, ailesine götürmesi gereken acil bir şeyleri ya da ödemesi gereken borçları olduğunu görürsünüz, ailenin en zayıf noktasını oluşturan beklentiler, arzular ve zorunda olduğu tüketim için harcamalardır.  

 

Newroz ateşini yakmaya tüm aile katılmakta ve en güzel kıyafetleri ile meydanlarda olanlar elbette bir çok şeyin farkındadır. Her türlü olasılığı göz önüne alarak her yıl o ateşi yakmaya devam ediyorlar… Newroz ateşi sadece dünü değil, bugünü değil, geleceği de yakarak aydınlatıyor...

 

İsmail Cem Özkan

21 Mart 2021 Pazar

Oyun içinde oyun mu var?

Oyun içinde oyun mu var?

 

Ulusalcılar ya da başka değim ile klasik Kemalistler neden bugün ki rejimin olabileceğini düşünemediler, nasıl oldu da saç üzerine düşüp, alttan alta kısık alev ile sacın ısındığının yani rejim değişikliğinin farkına varamadılar?

 

Aslında oyun 24 Ocak kararları ile başlamıştı, ülkenin bekası için “Nokta Operasyonu, Maraş Katliamı, Çorum Olayları ve Kemal Türkler cinayeti…”, bir de gelmekte olanın adil olduğunu göstermek adına sağcıların öldürülmesini de onaylamış olmasını ve onların ölümüne yol açacak ortam oluşturmasını kimse o sıcak günlerde belki düşünecek konumda değildi. Gelmekte olan belliydi; sağda solda, muhalefette bulunan Ecevit bile anlamıştı; oyun oynanıyordu ve seyircileri “sahaya” çağırıyordu ama artık bir şeyler için geç kalınmıştı.

 

Devrimci örgütler antifaşist mücadele derken devleti göz ardı etmişler, devlet eli ile işlenen cinayetleri ise faşistlerin devlet içinde örgütlü yapıları olduğu fikri ağır basıyordu, direkt hedefte devlet yoktu, çünkü onun yerine koyacağı işçi devleti için hazırlıklarının yok olduğunu düşünüyorlardı, sol söylem ile nüve vardı ama henüz nüve vücut bulmamıştı...

 

Kısaca ülke rejimi sacın üzerindeydi, halk bu değişime gönüllü katılacaktı...

 

Anayasa oylaması ile bu gönüllü tavır topluma dayatılmış, hayırlar diyenlerin gözüktüğü bir seçim ile korkunun ve gönüllü işbirliğinin iç içe geçtiği bir süreç yaşanmıştı. Popüler kitle parti liderleri cezaevlerinde konuk edilirken, sol muhalefet ise devleti yok etme bahanesi ile her türlü işkenceye tabi tutuluyor ve derin devletin suçları onların üzerine faili belliymiş gibi yıkılıyordu.

 

Gelmekte olan ılımı İslam rejim adı Rabıta ile hayatımızın bir parçası oluyor, "satarım, sattırmam" söylemleri içinde liberalizmin sağ yüzü hedeflenen değişimin zemini oluşturuyor ve sac üzerinde olanlar her şey doğal ve normalmiş gibi değişime katılıyordu.

 

Önce itiraz et, sonra sessizce kabullen...

 

En son itirazlar “Cumhuriyet Mitingleri” ve “Başörtüsü Yasakları” ve ona karşı yapılan eylemler meşrutiyet kazanıyor ve meşru yollardan değişim sessizce gerçekleşiyor...

 

Bugün tek parti, tek başkan, tek politika, tek bilen sistemi artık adı konulmadan hayat buldu.

 

Peki, nasıl oldu da klasik ulusalcılar bu değişime karşı koyamadılar ve sessizce iktidarın dilini kabullendiler?

 

İktidar istediği dili, kelimeyi muhalefete kabul ettiriyor ve kendi mantığı ile olayları yönlendiriyor. Cepheleşme, ak ile kara seçenekleri ile Hacivat Karagöz gölge oyunu bir anlamda politikanın ve değişen rejimin yöntemi oldu.

 

Ulusalcılar ulus devletinin ordusuna ve istihbaratına çok güvendiler ve devlet kendi önlemini alacağını düşündüler ve hiç bir riske girmeden devletlerinin yanında yer aldılar. Bugün, örneğin yurt dışından Erdoğan iktidarına karşı bir eleştiri gelse devlet mantığı içinde tek vücut olarak devletinin yanında yer alabiliyor, yurt dışına asker gönderilmesi oylamasında tek vücut karar alabiliyor ve devletin çıkarı ne gerektiriyorsa onu yapmaya devam ediyor...

 

Kısaca istihbaratı kim veriyor ve yönlendiriyorsa o toplumu da biçimlendiriyor...

 

Erdoğan bugün bana göre hata (göreceli bir kavramdır hata ya da doğru kavramı, bana göre hata olan başkasına göre strateji olabiliyor) yapıyor ve bol bol hataları ile gündeme geliyorken ve de her aldığı önlem başka hataları doğruyor… Peki, bu hatalara yol açan zincir neden son yıllarda fazlalaştı? Daha önce yaptığı hatalar neden görünmez oluyordu ve birden gündem değişince unutulurken, şimdi neden gündemde kalmaya devam ediyor?

 

Sanırım sac üzerinde olan sadece bizler değiliz…

 

Değişim kaçınılmaz sanırım...

 

Önümüzdeki günlerde neler yaşayacağız ama sanırım en çok kaybeden ekonomik olarak zayıf olanlar olacak gibi...

 

Cumhurbaşkanlığı sistemi zengini daha zengin, fakiri daha fakir yaparken, fakirler arası dengelerde de eşitlemeye doğru gidiliyor gibi...

 

İsmail Cem Özkan