23 Ocak 2022 Pazar

Kısaca düne baktım…

Kısaca düne baktım…

 

Bugünlerde hepimizin bildiği ama kısaca kıyısından konuştuğumuz konular etrafında ülkenin gündemi yeniden düzenleniyor, modern söylem ile dizayn ediliyor...

 

Açılım, açılım…

Ülkemiz hiç beklenilmedik anda açılımlar ile karşılaştı. Açılım yapanlar ilk başlarda söz ile açılım yapıp, yapması gerekenleri yapmadı, bir beklemeye aldılar, fakat o açılımın devamı elbette gelecekti, yıllar sonra tek başına iktidar olan Erdoğan bu açılım fırsatını beklenmedik zamanda değerlendirdi. Tarihe ismini “Kürt sorunu çözdü” diye yazdırması gerekenler, işi o kadar sulandırdılar ki, sonunda masayı devirip işin içinden sıyrıldılar…

 

Bu günlerde erk sahibi olanlar o dönemde yaşananları konusunda özeleştiri yapacağına ismi geçen ya da geçmeyen bireyleri sorgulattırıyor…

 

Kürt açılımı bu ülkede ilk defa Süleyman Demirel, Erdal İnönü iktidarı döneminde atıldı. Biri başbakan, diğeri cumhurbaşkanıydı. “Devlet” açılım konusunda anlaşmış olduğu Diyarbakır’da yapılan bir resmi açıklamayla ortaya çıkmıştı...

 

Taraflar belliydi ve tarafların sosyal demokrat tarafı Kürt siyasi hareketin kurucu özelliğini üstlerine görev alarak yasal zeminde partileşti. O günden bu güne Kürt nüfusu içinde CHP varlık gösteremedi, çünkü Kürt seçmen tercihini yasal zeminde kendisi temsil ettiğine inandığı ulusal kurtuluş mücadelesine destek veren partisi tarafında yapmıştı. Sağ seçmen ise değişik arayışlara gitti, uzun bir zaman sonra “enişte”lerinin partisinde çoğunluk olarak üç eğilim olarak birleşti, fakat bu üç eğilimin en garip olanı milliyetçi Türk olduğunu iddia eden Kürtler... İslamcılar ağırlıkta AKP tabanını oluşturdu... Bugün oy dağılımlara bakın çıplak olarak geçmişteki eğilim ve tercihleri konusu önümüzde durmaktadır...

İlk açılım ve sonrası uzun süren bir belirsizlik ve bekleme yer aldı, bu arada mecliste milletvekilleri tutuklandı, o gün mecliste olmayanlardan kaçabilenler yurt dışında mülteci oldu...

 

Kürt sorunu eskiden olduğu gibi “güvenlik” konusu olmaya devam etti ama uzun bir sessizliği Erdoğan ani bir karar ile değiştirdi...

 

Neden bu değişime gerek duyduğunu elbette etrafımızda gelişen siyasi olaylar ve etkilerinden bulabilirsiniz, ölen Kürtler ve ölen asker sayısı bunda etkisi olmadığını hepimiz bugün daha iyi anlıyoruz.

 

Ele güne karşı yapılan ve istekle başlanan ama kişisel hırs, kibir karışımı oluşan yeni dünya liberal düzeni bu açılımında masasını devirdi ama geriye bugün HDP adını alan Kürt sorununda çözüm isteyen dört siyasi eğimi de kucaklayan o günlerde oluşturulmuş olan bir siyasi parti yerini aldı.

 

HDP, sol bir parti değildir, kuruluş ideali ve ideolojik duruşu ile geçmiş Kürt siyasi partilerinden farklıdır, her ne kadar geçmiş Kürt siyasi partilerinin seçmeni ana gövdeyi ve temeli oluşturmuş olsa da farklılığı vardır... HDP, sosyalist kelimesinin telaffuz edilmediği ama içinde sosyalist ismini taşıyan partilerinde olduğu bir ittifak partisidir... (Bir başka açıdan evet – hayır referandumunda dolayı ya da direk evet diyen (boykot da dahi) kesimlerin bir çatı altında toplandığı şemsiye partisi gibi bir izlenim veriyor.) Bundan dolayı ittifak arayışı içinde olamaz... Fakat tarihin cilvesi ki egemen basın ya da yandaş ve candaş medya HDP hep ittifak arayışında gösterme telaşı vardır, sanki açıkta kalan sol unsurları ve sistem ile entegre olmamış İslami kesim ile ittifak yapacakmış gibi bir ortam yaratmaya özen gösteriyorlar... İktidar ve muhalefetin etkin medyası bu konuda söz birliği etmiş gibidir, düzen dışı kalanların, bir çatı altında birleştirip, ötekileştirip, ihtiyaç dışına düşmüş siyasi partinin etkinliğini azaltmak ve onu hedef tahtasına oturtmak, çünkü HDP kuruluş aşamasında ve gelişen olaylarda beklenene net yanıt vermemiş, hatta aksi bir tutum takınmıştır. “Seni başkan yaptırmayacağız!” başlığı ile girilen seçimde masanın diğer tarafı kazanmış ve hırs ve kibir ile ötekileştirilmiştir...

 

Devlet Kürt açımlı yapmış ama bir türlü sona gidecek yolu açamamıştır… Devlet, muhatabın elini zayıflatıp, gerek gördüğü zaman masaya çağırarak masadan en fazla kazançlı çıkma yolunu aramaktadır.

 

Seçimden seçime…

 

Kürtler yeni seçim sisteminde kritik konuma gelmiş olması “Kürt sorunu” açılımı için fırsattır, o fırsat o güne kadar biçimlenmiş kafaların yeniden biçimlenmesi ile mümkündür ve o biçimlenme her seçim döneminde Kürtlere verilecek haklar ile yeni yolların açılması için fırsatlar sunacaktır.

 

Yeni seçim sürecine girdik, her seçim döneminde olduğu gibi Kürt seçmen en kritik konumda bulunmaktadır, iktidarı ve muhalefetin meclis içinde sandalye sayısını belirleyecek konuma olduğu içinde tartışmaların tam ortasında yer almaktadır… Bu seçim yeni sistemin ilk imtihanı olma özelliğini de taşıyor; ya bu otokrasiyi yaratan bir anlamda padişah’tan daha fazla yetkisi olan bir cumhurbaşkanlığı rejimi ile devam etmek, (Kürt sorunu ve başka sorunların çözümü bir dudak arasına sıkıştırmak) ya da kontrolü mümkün olabilecek olan bir meclis aritmetiği içinde oluşacak yeni sistem ve tablo... Çoğunluk iktidarı kurulmak isteniyorsa eğer, Kürtler kucaklamak ve onların sorunlarına çareler bulunması gereklidir, taviz vermeyi düşünmeyenler bile matematik kuralları içinde istemeye istemeye tavizler vermek zorunda kalacaklardır, bu tavizi de seçmenine açıklamadan zamanla alıştıracaklar…

 

Kürt tarafın bu sistemde iktidara gelmesi ve iktidardan yararlanılması toplum içinde değişimin önünde en büyük engel olarak görülmektedir. Çünkü Kürtler iktidarda olduğunda ister istemez toplum içinde var olan cepheleşmenin derinleşmesi ve oluşmuş olan kuralı olmayan karşılıklı özverili durum ve koşulun ortadan kalması anlamına gelir. Kayyumlar karşısında Kürt seçmeni temsil eden vekillerin mecliste sessiz kalması ya da ses çıkarıyor gibi yapıp yapılan hukuksuzluk karşısında direnç göstermemeleri bu kuralı olmayan bir sözleşmenin ifade bulmuş halidir.

 

Eski sistem artık devrilmiş ve tarihteki yerini almıştır, tıpkı ulus devletinin yıkılması gibi, ama tarih bize göstermiştir ki ulus devleti ortadan kalktı ama yerine bir küresel ekonomiye uygun yeni bir devlet oluşamamıştır, sorunları vardır ve hukuksuzluk/ kuralsızlık içinde serbest piyasa koşulları dedikleri ama tröstleşmenin yaşandığı korkunç bir süreç yaşamaktayız. Küreselleşmek adına her türlü küresel oyun oynanırken, ulus devletin yıkıntıları üzerine oturan devletlerin elinden yetkileri almak için yapılan her türlü “hibrit” savaş, küresel biyolojik savaş deneyimleri hala ulus devletten kalan anlayışı ve düşünce biçimini ortadan kaldıramamıştır…  

 

Bugün var olan devletler ulus devleti ile yüzleşememiş, hesaplaşamamıştır…

 

Küreselleşme lafı herkesi kucakladığı günlerde, liberallerin hesaplayamadıkları yüzleşme lafının arkasında; “tarih ile hesaplaşma”, “tarihimiz ile barışmak için yüzleşme” adını verdikleri geçmişin karanlıkta kalan, ulus devleti tarihinde öğretilen “yalanlar ile yüzleşip yeni tarih yazalım” söylemleri yıkılan ulus devleti kırpıntıları arsında nefes alamamış, sanal olarak oluşturulan güçleri kısa sürede sönmüştür. Ulus devleti yıkıntıları arasında otokrasi eğilimi liderlerin oluşturduğu siyasi yapılanmalar bu yeni dünya düzeninden kendi çıkarlarına uygun yararlanmışlar, etraflarında oluşturdukları sabun köpüğü çember içinde kendi düzenlerini ve hedeflerini gerçekleştirmişlerdir…

 

Liberallerin kısa süre içinde “aldatıldık, aldandık” söylemleri saman alevi gibi oluşmuş ortamın külleri etrafında uçuştu… Fakat yeni oluşan devlet aygıtı içinde partileşen, lidere bağlı devlet yapısı ve organizasyonu, var olan tüm birikimleri ters düz yaparken, çıkara ve kısa vadeli çıkarlara göre belirlenen kurallar sürekli değişirken, elbette tarih önünde ne yüzleşme gerçekleşecekti ne de açılım...

 

Kriz; krizi besleyerek, yeni krizler için ortam hazırladı.

 

Ülkemiz yeni bir seçim sürecine girdi. İktidar erki, ekonomiye çeki düzen vereyim derken, krizi başka bir kriz ile yönetmeye kalkınca kriz daha da derinleşmiş ve başka krizlerin de doğmasına sebep olmuştur…

 

Küreselleşeme için ulus devletlere çeki düzen vermeye çalışan şirketler pandemi koşulları içinde daha fazla sermeye birikimi yapmış, ulus devletlerinde oluşan küreselleşme karşıtı bir çok unsuru törpüleme ve yasal düzenleme yaptırarak kendileri için daha serbest hareket alanları yaratmıştır, fakat hala küreselleşmenin küresel hukuk alt yapısı ortada yoktur, bir çok kurum olmasına rağmen (örneğin dünya ticaret örgütü gibi) tüm devletleri kucaklayan bir hukuk alt yapısı yoktur, kontrol dışı hareket eden sermaye, kendi kontrolleri dışında hareket etmeye çalışan sermayeyi kontrol altına alacak bir düzenleme henüz söz konusu değildir… Kara para kontrol dışı gibi gösterilen otokrat liderlerin gizli hesaplarında varlığını korumakta ve yaşanan hibrit savaşlarda bu birikmiş kara paranın kullanımı söz konusudur…

 

Yaşadığımız zaman diliminde yalanlar hayaller üzerine kuruludur ve halka bu yalanlar gerçek gibi sunulur.

 

Siyasi çıkarlar ancak bazı toplum içinde lider olarak görülen cemaat ya da siyasi parti liderlerini seçim zamanı öne çıkarır, seçim bitince ve amacına ulaşılınca o vaatler bir bir unutulur, çünkü siyaset yapmak yalan ve vaatler üzerine kurulmuştur.

 

İktidar, iktidar koltuğunu korumak adına her şeyi mubah gördüğü bir süreç içindeyiz. Ekonomik krizi başka krizler ile üstünü örtmeye çalışması, başka krizlerinde kapısını aralamaktadır...

 

Ezilen ancak ezildiğini gördüğü ve hissettiği an ezilenler ile birlikte hareket ediyor, devlet aklı ve birikimi ezdiğini ezildiğini hissetmeyecek yöntemler bulmuş, kendisi açıktan ezmek yerine hep ezilenlerden oluşturduğu bir sopa kullanmıştır. Ortadan sopa kalkarsa, o zaman ülkemizde değişim kaçınılmaz olur.

 

İsmail Cem Özkan

 

20 Ocak 2022 Perşembe

Çölden gelir hava…

Çölden gelir hava…

 

Dedelerinin savaş kahramanı olduğu için onur duyanların torunları madalya sahiplerinin birer can aldıklarını hiç düşündüler mi? Her dönemin katili ve kahramanı olur; fakat kahramanlar başka coğrafyalarda katil olarak da anlatılır... Ölen de öldürende bugünden o güne baktıklarına ellerinde hiçbir şeyin kalmadığını görürler, sadece kan ve utançtan başka… Bizler utancı ile yüzleşmeyen ama sürekli ağzımızdan eksik etmediğimiz hesaplaşmadan başka sözümüz kaldı mı? Elbette değişimi kendi içinde/ toplumunda gerçekleştirenler için vardır ama gelenekselleştirilmiş söylemleri hala geçerli sayanlar için yoktur.

 

Tabularımız bizim şablonlarımızdır.

 

Berlin'de bir caddenin orta yeri diyeceğim bir noktasında, bir el uzanır ve omzuna dokunur... Bir eli omzunda hisseden döner, merak içinde, bilemezdi onun son nefesi olacağını... Vuran da vurulan da son bir kere nefesini tutmuştur... o an sanki nefesler karışmasın istenmiş gibidir...

 

Bir ses, bir acı, bir duraksama…

 

Yıllardır hesaplanan, düşünülen andır, o anı bekleyendir vurulan ve vuran için... Beklediği an gelmiştir, yüzleşmiştir geçmiş ile bir kurşun sesiyle...

 

Ses, son ve başlangıçtır.

 

Berlin'de biri kaldırımına düşerken, diğeri kaçmaktadır... Silah yere düşerken, bıraktığı son sestir belki o ana ait...

 

Dere yatakları kemikleri saklar...

 

Katliamın olduğu tüm derelerde saklı bir tarih yatar, kimsenin yüzleşemediği, konuşmaktan korktuğu tarih...

 

Acaba katil babaların torunları dedelerinin cinayetlerinden haberi var mı?

 

Olmasın diye “tarih” diye verilen eğitim dersleri ile beyinler biçimlendirilir. Kapalı toplumlarda beyinler daha rahat biçimlendirilir, “vatan, millet, vatan…” , “Sakarya’da başlamıştır kurtuluşumuz” denilerek “Vatan, Millet, Sakarya” söylemi dile yapışıp kalmıştır. Torunlar sadece kahramanlık hikayelerini bilir, zayıflıklarını, yenilgileri, katliamları, katledildiklerini, göçleri, tehcirleri bilmez, sadece ara sıra bir dizide kulağa çarpan kelimeler olur. Eğitim sadece okulda değildir, hayatın her alanında eğitilir toplumda yer alan bireyler… Tüketime alıştırılan beyinler için kalıcı bilgi olmaz, para getiriyorsa o bilginin bir değeri vardır, yoksa boşuna beyinde bilgiler yer kaplar, unutmak ve unutturmaktır çağımızın geçerli tercihi…

 

Saklananlar çıkar bir gün ortaya…

 

Gerçek isimlerimizin üzerini örttük, sakladık kimliklerimizi, uydurduk kendimize yeni bir hayat, her şeyi yeni baştan oluşturduk ama gerçek bir yerde saklı duruyor, yok olmuyor, örtü kalkacak bir gün ve gerçek kimliklerimiz ortaya serilecek...

 

Çölden geldi bir kum taneciği…

 

Binlerce kilometre ötede bir çölde havalanan bir kum taneciği geldi gözüme girdi. Çölde yaşanmış acıların, sürgünlerin, çocuk çığlıklarını duydum. Bir deve haykırıyor, etrafında yaşanan acıya bakarak, birazdan aç olanlar onu da kesecekler, çölde daha uzun bir yol var; deve mi, açlık mı? Açlık ağır basacak, devenin kanı sulayacak çöl kumunu... Tepeler var önümüzde, tepeler, çöl tepeleri dediğiniz kum yığını, bir rüzgarda dağılır yok olur diyorsunuz, aksine daha da büyüyor çölde tepeler... Çölde oluşan bir fırtınadan koptu da geldi, binlerce kilometre ötede bulunan benim gözüme. Acıdan başka bir şey getirmedi bir kum taneciği...

 

 Acı bazen başka şekillerde gelir bulur bizleri…

 

İstanbul'da bir caddenin orta yeri diyeceğim bir noktasında... Bir el uzanır ve omzuna dokunur... Bir eli omzunda hisseden döner, merak içinde, bilemezdi onun son nefesi olacağını.. Vuran da vurulan da son bir kere nefesini tutmuştur... Sanki nefesler karışmasın istenmiş gibidir... Bir ses, bir acı, bir duraksama...

 

Birileri için yıllardır hesaplanan, düşünülen andır. o anı bekleyendir vurulan ve vuran için... Beklediği an gelmiştir, bireyler olarak belki de yüzleşmiştir geçmişin karanlık yüzü ile...

 

İstanbul'da bir caddenin ortasında yer alan kaldırımına düşerken, diğeri ara sokaklara doğru kaçmaktadır, kendisini izleyen ağabeylerinin gözleri önünde oldu her şey... Cinayet işlenmişti, o artık birileri için kahramandı, bayrak önünde çekilmesi gerekliydi fotoğrafları. Ne suçlu gibi gözükecekti ne de katil… o cinayetin senaryosunu yazanlar yüz yıl önce Berlin’de işlenen cinayetin bire bir kopyasını hazırlamışlardı, bu sefer tetiği çeken ile kaldırıma düşenin kimlikleri ve temsil ettikleri haklar değişmişti.

 

Katil ve tetiği çektirenler bir mesaj vermektedir...

 

Yüz yıl önce yaşanmışlığın bir kopyasıdır bugünlerde yaşanmış olan... Tarih sanki tekerrür ediyor gibi ama sanki roller değişmiş gibi bir his oluşturmayı istiyorlar gibi… Güçlü olan hep güçlü ama ezilen hep ezildiği halde onu güçlü gösterme çalışmaları var, algılar ile oynuyorlardı, nasıl olsa kimse tarihi ve gerçeği bilmiyordu.

 

Hrant düştüğü gün, içimdeki acı benim de bir Ermeni olduğum gerçeğini ortaya çıkardı... Çöllerden gelen bir kum taneciği saplandı o gün göz pınarıma, gözyaşı yerine kum döktüm! Acım sessizdi, ne unuturum ne de affedeceğim o acıyı yaşatanları... Kişisel duygular tarihin akışı içinde hiçbir önemi yoktu oysa…

 

Yem yiyen güvercinler taksim meydanında... Bir çocuk kollarını açıp onlara doğru koşuyor, sanki kaçan güvercinleri yakalayacakmış gibi... Güvercinler insan yüzüne çarpacak gibi kanatlanıyor, hepsi kanatlanıp hava ile buluşuyor...

 

Bugünlerde kanatlanmış dostlarımızı düşündüm, hepsinde kanat vardı, hepsi maviliklerin içinde kayboluyordu...

 

Devrimci yol mücadelesinde göğe karışmış devrimciler geldi aklıma... Hepsi bizim yaralı güvercinimizdi...

 

İsmail Cem Özkan 

28 Aralık 2021 Salı

Kader dedikleri kanser…

Kader dedikleri kanser…

 

Karadeniz, Çernobil ile artan bir kanser sarmalı içinde, Çernobil yarasını sardı ama Karadeniz insanına kader gibi yapışan ama “kader” olmadığını bildiğimiz kanser kendisini her geçen zamanda biraz daha anımsatıyor…

 

Acının halayı olmaz…

 

Geçen zamana dönüp baktığımda her sene bir yakınımız kanser hastalığından öldüğüne şahitlik etmiş olduğumu, her sene kanser yüzünden toprağa karışan bir canımızın arkasından ağıtlar yaktığımıza şahitlik ettim, ağıtlar yerini ne zaman horona bırakacak, ne zaman horon için çalınan tulum ya da kemençe sesine bırakacak diye merak eder oldum.

 

Toprak, ölüm kusuyor…

 

Toprak o kadar çok radyasyona doymuş ki, durmadan üzeninden radyasyonu atıyor, attığı o radyasyon nefes olarak bize geri dönüyor.. Ekolojik tarım, organik üretim kavramlarının çok sık kullanıldığı Karadeniz’de üretimde tüketimde radyasyonun etkisi içinde ve bu sarmalın içinde sürekli kıvranıp duruyor.

 

Yok olan insanlık belki de yok olan Laz ve Hemşin kültürüdür.

 

Kanser aynı zamanda bu iki kültürü yaşayan ve bilen neslin de hızla aramızdan ayrılması anlamına gelmektedir. Kültürlerini çocuğuna aktaracak zamanı bulamayanlar, biraz emekli olayım nefes alayım derken kanser hastalığının pençesinde hastana hastane dolaşırken, ortada can mı nefes mi kavgası başlıyor bireysel olarak. Evet, kanser sadece sevdiklerimizi değil, kültürümüzün devamını sağlayan dilimizi de alıp götürüyor... Bana “kanser hastalığı en önemli asimilasyon silahı olacak”tı demiş olsalardı, gerçekten hiç inanmazdım…

 

Kanser bize kader olarak sunuldu ama hepimiz biliyoruz ki kader değil, hayat çizgimiz içinde en az rastlamamız gereken hastalığa en sık karşılaşan ve yaşayan insan gurubu içinde olduk…

 

“Bir çay bardağı” Kazım Koyuncu’yu aramızdan aldı.

 

Henüz Laz türkülerini yeni yeni ve yeniden yorumlayıp, yeni ürünler verirken, en üretken çağında, en coşkulu anında aramızdan aldı götürdü… Onun toprağa düşmesi belki bir kansere karşı hareket başlatır dedik, devletin en üst makamı “kanser yok” demek için ‘bardak bardak çay içip’ ekranlardan şov yapma telaşı içindeydi. “Bir bardak çay” ile kanserin üzerini örteceğini düşündüler. Şov yapanlarda kanserden öldü. Kanser üzeri kapatılacak bir şey olmadığını her sene kaybettiğimiz canlardan öğreniyoruz…

 

Canımız yanıyor, kanseri “kader” olarak görmüyoruz…

 

Canımızdan bir daha toprağa düştü, her sene bizden birini toprağa verirken, toprağın halen radyasyon atması devam ediyor…

 

Gübre ile geldi zenginlik!

 

Toprak sadece radyasyon değil, toprağı çay üretiyoruz diyerek bilinçsizce, bilinçle gübre ile öldürdük. Devlet politikası olarak gübre çiftçilere sunuldu. Amerikan, Alman, İsrail gübresi artık bizdendi. Onların gübresi toprağa düştü, birken üretilen on oldu, vazgeçilmezimiz oldu gübre.

 

Gübresiz üretim, gübresiz kazanç olmazdı.

 

O kadar çok bağlandık ki gübreye, gübrenin maliyeti satılan üretilen malın fiyatını belirler oldu… Gübre toprağa serpildikçe, toprak üretiyor gibi sanal bir algı oluşturuldu… Ürün fazlaydı, fakirliğin çemberinden kurtuluşu gibi yansıdı çitçiye... Gübresiz ata üretim tarzı birden yok oldu, atadan kalan ne tohum kalmıştı ne de yaşam biçimi ne de eskiden vazgeçilmezlerimiz olan tarım ürünleri, yerlerini dışarıdan gelen ürünler aldı. Gübre hayatı ve orada ki yaşam standardını o kadar belirler oldu ki, tarlasında çalışan çalışmaz oldu, göçmen işçilerin yurdu oldu. Mevsimlik göçmen işçiler onlar için çalışıyor, onlar için gübreyi toprağa veriyor, onlar için emek toprak ile buluşuyordu.

 

Gel zaman git zaman Çernobil’de patlama sonrası kanser ile karşılaşıyordu. Aslında kanser sarmalına daha önceden bulaşmışlardı ama kimse bu kanserin artışını bilmiyordu. Gübrenin zararı gizleniyordu, zenginlik ve biraz değişen hayat standardı içinde…

 

Yaşayarak öğreneceklerdi…

 

Kanser öyle sinsi sinsi yaklaştı ki Karadeniz’e, farkına varıldığında artık çok geçti. Guatr hastalığı tedavisi için kurulan hastanelerin yanında kanser hastalığı için bölümler açılıyordu… Hastanelerde hasta sayısı artarken göreceli artmış olan yaşam kalitesinin sonucu “para ile tedavi” olacağı doktor arayışı anlamına geldi… Sağlık kavramı da değişmişti, “herkese eşit, ücretisiz” kavramının yerini, “parpası olana ve parası kadar tedavi ve parasına göre ilaç” devri açılmıştı… Parası olan parası ile tedavi olurken, parası olamayan hastanede sıra bekleyecek, belki öldükten sonra çekilecek MR için sırası gelecekti…

 

Gübre para getirmişti ama kazanılan parayı da sağlık sektörü ellerinden alıyor ve çaresiz bırakıyordu… Bir sarmalın içine bırakıldı Karadeniz insanı, o sarmal içinden çıkmak o kadar kolay bir şey değildi, çünkü toprak gübreye bağımlı hale gelmişti. Toprak, gübresiz bırakın yaşamayı nefes alamıyor, nefes yerine radyasyon kusuyordu. İnsanı da bu sarmalın içinde yeşilin, mavinin her tonu içinde her dilden sese karışıyordu…

 

Acının feryadı olmuştu Karadeniz…

 

Kanser sadece insanlarımızı aramızdan almıyor, kültürümüzü de elimizden almaya devam ediyor… Bir yandan gübreye dayalı tarım, diğer yandan Çernobil’in bitmeyen etkisi, diğer yandan para hırsı ile gözü dönmüş iş sahipleri, HES yapmak için geldikleri dereleri betona döndürdüler… Sadece dereleri mi, yaylarlıda “yeşil yol” diyerek ulaşma açanlar, orada küçük küçük yeni uydu köyler/ kasabalar kuruyor, cafeler, lokantalar, eğlence merkezleri yanında bir de maden sahası oluşturuyorlar... Sahili, “sahil yolu” diyerek denizden insanını ayıranlar, bu sefer yayaları da “yeşil yol” diyerek insanını dağlardan da uzaklaştırıyor. Dağlarda oluşmuş olan yayla kültürü, göçerlilikten kaynaklı olan hayvancılığında sonunu getiriyorlar…

 

Dağlar eskiden bizimdi, şimdi şirketlerin maden arama sahası oldu, o sahanın içinde utanmasalar gökdelenler yapacaklar…

 

Dağdan esen soğuk ve temiz havanın yerini madenden çıkan tozun, kullanılan siyanürlerin sızıntıları aldı. Yaylarda yeni yeni yapay göller oluşmakta, o göllerde de siyanürler yaşamaya, yaşama izin vermiyor. Evet, fotoğrafçılar için ileride mükemmel görüntü sunacak olan bu göller, aslında büyük bir kıyımın habercisidir.

 

Madenler, toprağın altındaki “değeri” çıkarıyor ama yukarıda yer alan değerleri, birikimleri yok ediyor… Orada yaşayanlar soruyor, yer altı mı daha değerli yer üstü mü?

 

Direniyorlar...

 

Devletin tüm gücünü arkasına almış, çirkef, para hırsı ile gözü dönmüş, projeler ile halkına yalan söyleyen işbirlikçiler ile Karadeniz başka açıdan da yağmalanıyor…

 

Karadeniz insanına “kader” diye dayatıyorlar, “fıtratında bu var” diyorlar, okullardan daha çok her mahalleye cami, caminin ulaşamadığı yere hoparlör bağlayarak sela seslerinin ulaşması için her türlü alt yapıyı kuran devlet, “direnmeyin kaderinize boyun eğin” demektedir… Boyunları eğenlerin kaderinde “ölüm” var, “her canlı bir gün ölümü tadacak” diye yazıyorlar camilerin kapsında dijital panoya…

 

Onlara ölüm kader ve kaderiniz sonuçtur, nedeni araştırmayın, yaşayın gidin demekteler… Kısaca sebep sonuç bağlantısını kurmadan sarmalın içinde savrulan, kalan sağlar bizimdir diyecekler…

 

Yağmalanmış, yok edilmiş bir çevre kültür, arkasında ne bırakır?

 

İsmail Cem Özkan

26 Aralık 2021 Pazar

İnanlar unutulmasın!

İnanlar unutulmasın!

 

12 Eylül öncesi devrimcileri gerçekten devrim olacağına inanıyordu, inandığı için hayatını ortaya koymuş, bulunduğu mahallelerin dışına gidip, dayanışmayı canıyla ortaya koyardı. Sabahlara kadar yazılan kuşlamalar, belirlenen meydanlarda havaya atılır ya da otobüsün havalandırılmasına bırakılır, otobüs hareket edince durak ve yol kuşlama kağıdı ile dolardı. Mesaj halka verilmiş olurdu bu suretle. Bugün ki gibi teknoloji ilerlememişti, elde kalem, okunaklı ve büyük harfler ile yazılırdı… Keçeli kalemi olan şanslıydı, daha rahat yazıyı yazar bitirdi… Duvar yazıları gecenin karanlığında oluşurdu, güvenlik en önemli şeydi, gece sokağa çıkılması aslında bir anlamda eğitim sayılırdı, sokakların sessizliği pusuya müsaitti, her an bir pusunun ortasında kalıp, kurşun seslerinin içinde kalabilirdiniz…

 

Bizim medyamız 12 Eylül öncesi sokaklardı, duvarlardı, yollardı…

 

İnanmış insanların önemli bir bölümü 12 Eylül yenilgisi öncesinden de mücadelenin karmaşık zamanında da unutmaya başlamıştık. Bir kaç liderin ölüm tarihleri asla unutulmaz, bir kaç katliam artık gelenekselleşmiş anma günleri ya da korsan gösterilerin tarihi olmuştu... Yere düşen için cenaze töreni ve sonrasında bir pankartın üzerinde adı ve resmi çizilirdi. Sonrası ne oldu o afişlere? Hepsi unutulmaya bırakılmıştı sanki, bir çoğuna polis el koymuş ama sakladığına dair hiç bir kanıt mahkemelerde de çıkmamıştı, kısaca imha ediliyordu büyük olasılıkla... İmha edilenler devrimcilerin adları, anıları, mücadelesiydi bir anlamda. Unutuluyordu. Unutulmasın diye dergilere ilan veriliyordu ama onlarında yetersizliği bugün o dergilere bakınca daha net ortaya çıkıyor, çünkü ilanlarda doğum ve yere düştüğü tarihlerde de çelişkiler söz konusuydu.

 

Unutulmanın en acısı 12 Eylül sonrası yaşanan tarihsel bir kopmadan kaynaklandığına inandık, fakat o karanlık günlerinde yapılmayan arşiv çalışması mahkemelerde siyasi savunma adı altında derlenip toplanabilirdi, kaybettiğimiz arkadaşlarımızı bir rakam değil, gerçek kimlikleri ile ortaya koyabilecek ortam da yaratılabilinirdi, olmadı... Cezaevi koşulları ileri sürülebilir, kaynaklar kıttı, fakat yaşayanlar oradaydı, bir arada, birlikte olanlar geçmişin bir çalışmasını yapamadılar, koşullar yoktu belki de… Yurtdışında yaşanan aslında 12 Eylül öncesi ve sonrası üzerine bir gerçek anlamda çalışma yapılamadığının kanıtıydı, el yordamı ile olaylara bakılmış ve acil çözümler aranmıştı, belki bu yüzden ülkede panzer altında kalan solun dağılma süreci yurtdışında ki olayların iteklemesi ile oldu… Derleme toparlanma yerine dağılma, dağılmayı da birlik yaparak gerçekleştirmişlerdi…

 

Unutmak, acı bir gerçeği ortaya çıkardı; 90'lı yıllarda da tekrarlanan kaybedilenler, faili meçhul cinayetler bu unutulmanın eseri olarak karşımıza çıkacaktı...

 

Devrimci yapıların arşivi olmayınca, devrimcileri düşman görenlerin elinde büyük bir güç olmuş oldu, denenmiş ve başarılı olmuş uygulamalar tekrar tekrar denendi... Sonuç; acılar bıraktı anaların yüreğine…

 

Mücadele bilgi birikimi demektir, bilgi iyi kullananlar başarıya ulaşır, bilgiyi önemsiz görüp, yaşadığı ana çözüm arayanların başarısı tamamı ile tesadüflere kalır ve illüzyon arayışı içinde olur...

 

Toplumsal olaylarda tesadüfler olabilir ama o tesadüf gibi gözükenlerin de arkasında yer alan tarih ve birikim incelenirse tesadüf olmadığını görürüz...

 

Tarihi birikimi, geçmişi olmayan hiç bir hareket başarıya ulaşamaz...

 

Toprağa her düşen arkadaşımız boşuna düşmedi, onların kanları ile büyük bir birikim yaratıldı ama o birikimi doğru ve amacına uygun kullanıldığında bir anlamı vardır, toprağı düşenleri bir kaç göstermelik anmalar ile onurlandıramayız, onları eğer mücadele alanında yaşatırsak, onlar aramızda olur ve onların eksik bıraktığını tamamlayarak adımlar atabiliriz...

 

Solun arşivi konusunda birikim sağlayan anı kitapları yayınlandı, fakat büyük bir çoğunluğu ne yazık ki piyasa koşullarına göre yeniden düzenlenmiş ve sübjektif olan anıların daha da fluğlaşmasına ve inandırıcılığının ortadan kalmasına neden olmaktadır... Önemli işlevi olan anılarda bu koşullar altında ne yazık ki amacına hizmet etmekten uzaklaşmaktadır...

 

Bugün yaşadığımız sorun geçmişin destanı yazılması değil, önemli olan gerçeğe en yakın olanın resmi tarih söylemin dışında geleceğe bir şeyler bırakan anıların kitap haline gelmesidir... Büyük olduğunu kanıtlamak için büyük olayların sahibi olmak ne yazanı büyütür ne de hareketine katkı sunar, çünkü gözlerde büyütülen ne varsa gerçek ile çatıştığında yaratacağı hayal kırıklığı daha keskin ve daha derinden bir travma yaratacaktır...

 

Devrimcilerin geçmişindeki o saf, inançlı günleri hiç bir zaman gelmeyecek, bugün farklı bir dünya ve kültür var. Bugünü kucaklayamayan her söylem sadece nostaljik bir araya gelmelerin dışında fazla bir günlük hayata katkı bırakmayacaktır...

 

İsmail Cem Özkan

 

10 Kasım 2021 Çarşamba

Hayata nereden bakıyoruz?

Hayata nereden bakıyoruz?

 

“Denize düşen yılana sarılır” sözü vardır, bizim solun hali de sanırım öyle gibi. Sol, solcu olmayan ve fırsat bulduğunda solu ezen bir ideolojiye solcuymuş gibi sahip çıkması tarihin cilvesi midir ya da solcuların ahmaklığı mıdır diye düşünmeden edemiyorum. Ezilmiş olmanın, azınlığın azınlığı olmanın getirmiş olduğu bir katiline hayran olma durumunun sosyolojik olarak yansıması olarak mı okunmalıdır bir türlü karar veremiyorum.

 

İktidarı almanın yolu ittifaklardan geçer diye düşünenler, ittifak olarak gördükleri ideoloji ve onu temsil edenler ile iyi ilişki kurmanın getirmiş olduğu sadece özveriyi kendilerinin yapmış olduğu bir ilişki mi söz konusudur?

 

Kemalizm / Atatürkçülük adı verilen devletin de resmi olarak kabul ettiği düşünce yapısı içinde ne ararsanız bulacağınız her türlü uygulama söz konusudur. Eğer isterseniz Kemalizm’i faşist/ Nazi ideoloji ile bağını bulup, tarihi uygulamalar ile örnekleyebilirsiniz, eğer isterseniz ortanın solu diyerek, aslında temelde sol olmayan ama iktidara muhalefet yıllarında solmuş gibi ama sosyal demokrasi gibi olan davranışları da bulabilirsiniz...

 

Kemalizm / Atatürkçülük sol olmadığı ve hayata işçi sınıfı temelinden bakmadığı ortadır...

 

Peki, Kemalizm hayata nereden bakar?

 

Küçük sermaye çıkarından mı? İzmir konferansı ile aslında nereden baktığını, İş Bankası kuruluşu ile kimin çıkarının temelinden baktığını ilan etmiş olmasına rağmen, tarih içinde Demokrat Parti ile giriştiği iktidar mücadelesi ile zorunlu bir taraf seçmesi, sağın içinde mücadele göreceli olarak sola kaydırmıştır. Ecevit ile ortanın solu kavramı ile CHP gibi bir sağ parti sol görünümlü bir muhalefet partisi olmuştur. Hem kurucu parti hem de içinde sendika başkanlarını vekil olarak bulunduran parti... Her ne kadar sosyal demokrasiye yanaşmış gibi olsa da Ecevit iktidarında en çok sol yapılara karşı saldırılar olmuş, solu kontrol etmek için her türlü tedbiri almayı da kendinde hak olarak görmüştür, önemli olan devlettir ve devletin bekası için sol kontrol edilmeli ve kontrol altında tutulmalıydı...

 

Gerek görürse yasal TKP kurmak da devletin kurucularının göreviydi...

 

CHP'nin solunda bir parti olan SHP ise fazla solcu kalamamış, Deniz Baykal CHP'si içinde eriyecek ve sözde kurucu parti olma söylemi içinde kalacaktır...

 

Bu topraklarda sanki sol olmazmış, solcu yokmuş gibi bir algı oluşturulmuş ve solcu partilerde kendilerini göstermek için tek taraflı bir özveride bulunarak solmuş gibi muhalefet partisinin zorunlu destekçileri olmuştur...

 

Bugün Erdoğan’dan kurutulmak için önümüze tek bir seçenek sunulmaktadır, Kılıçdaroğlu'nu söylemi ile “itiraz etseler de biz ne karar verirsek o karamızı "tıpış tıpış" destekleyecekler” öz güveni ile sola karşı sağ söylemler ile siyaset sahnesinde yerini almış ve orada kendisini korumaya çalışmaktadır...

 

Bugün ülkemizde iktidar mücadelesi sağın sağ ile mücadelesidir.

 

Sol bu süreçte daha da yok olmaya ve binde bir oy oranı ile gözden çıkarılacak konumda olmaya devam etmektedir. Sol, Kemalizm söylemi ile ne kendisini anlatabilir ne de kitlesel boyutta bir yapılanmak için adım atabilir... Sol ve solcular Kemalizm ile yüzleşip, işçi sınıfının hakları için örgütlenmeli ve işçi sınıfı ideolojisine uygun bir arada yaşamanın koşulları için özgün politikalar üretmek ile yükümlüdür.

 

Bugün kurucu devletin partisi yoktur, kurucular artık tarihte yerini almıştır.

 

12 Eylül faşist darbesi ile kurucu olarak tarihi bağı olan parti kapatılmış, içinde yaşanan tartışmalar ve liderlik kavgası ve hizip mücadelesi sonlanmıştır. Son genel başkanı bile kurucu başkanlığı için mücadele etmek yerine yeni parti kurarak iktidara gelmiştir.

 

Osmanlı’dan sonra kurulan Ankara merkezli devlet, miras aldığı tüm sorunlar bugün de çözüm beklemektedir ve Kemalizm söylemleri ile ne bu sorunlar çözülüyor ne de bir arada yaşamanın ortamı yaratılıyor... AKP iktidarının “çözüm süreci” adı verdiği süreç toplum içinde değişik tepkilerin oluşmasına sebep olmuştur, fakat onun öncesi olan süreç12 Eylül ile birlikte ulus devleti istikrarlı yapı bozulmuş ve yerini alacak kadar yeni bir devlet anlayışı hala oturtulamamıştır. Her ne kadar liberal ekonomi politika toplumun en küçük birimine kadar parçalanması ve alışkanlıklarını terk ediyor gibi gözükmüş olsa da karanlık noktalarda hesap vermeyen, hesap sorulamayan bir çok karanlık işler eskisi gibi devam ettiğini de yaşanan sonuçlara bakarak anlıyoruz.

 

Bugün hukuk sistemimiz tartışmalıdır, her ne kadar uluslar üstü hukuk iç hukukumuzun üstünde olduğuna dair imzalar atılmış olsa da iç içtihata bugüne kadar pozitif anlamında pek yansımamıştır, yansıyan boyutu sadece tazminat ödemeler şeklinde olmuştur. Hukuk sistemimizde yaşanan kaos varlığını bugünde korumasına rağmen, bayrak, marş söylemleri ile evlere çekilen bayraklar, her ulusal bayramda belediyelerin dağıttığı bayrak ve Atatürk birleşiminden oluşan flamalar, dini bayramlarda camilerden yapılan canlı yayınlar ve olduk olmadık zamanlarda merkezi olarak alınan kararlar ile camilerden okunan selalar ile ses/görsel üzerinden bir mücadele olduğunu görmekteyiz.

 

Eski ile yeni düzenin kavgası gibi sunulan bu mücadele yöntemi aslında iki kutup arasında üçüncü bir yolun kapanması anlamına gelmekte ve toplum seçeneksiz ve taraf olmaya zorlanmasıdır… Bugün sol adına Türk bayrağı ile mücadele etmek, CHP desteklemek adına hiçbir fark yoktur, sonuçta kime karşı ne sallandığını hepimiz bilinçaltına oluşturulmuş doğrular ile anlamaktayız, seçeneksiz, “tıpış tıpış” desteklemek…

 

Sol, bu ikilem karşısında seçeneği vardır ve o seçenek sonsuz olanak sunmaktadır. Solun önünde en önemli siyasi tercih, bir arada yaşamak, birlikte mücadele ederek kapitalist sitemin yaratmış odluğu tüm olumsuzluklardan kurtuluşun yolunu görmektedir. Solun görmesi onun o yönde kitlesel politika geliştirdiği anlamına gelmiyor, çünkü ulus devleti anlayışından kalan hala bir çok çağ dışı kalmış düşünce kalıpları içinde olaylara tepki vermeye devam etmektedir…

 

İşçi sınıfının marşı ve bayrağı vardır ve onlar ulusal olanın üstündedir...

 

İsmail Cem Özkan

12 Eylül 2021 Pazar

Tekrarlanan travma…

Tekrarlanan travma…

 

Bir daha geliyor 12 Eylül... Sürekli tekrarlanan travma günüdür, kayıplar, yasaklar, idam eldenler, göz altına alınanlar, işkence altında tutulanların istatistikleri tekrar tekrar yayınlanır... Geçmiştir ama aslında geçen sadece takvim yaprağıdır, acı ve yenilgi hala yerli yerinde durmakta, o dönemin delikanlıları bugünün dedesi ebesi oldu ama acılar daha dün gibidir. Acılar yaşlanmıyor, sevinçler, umutlu gözler üzerine yılların birikimi bindi yok etti ama acılar üzerine zerre kadar toz konmadı.

 

Yüzleşilemedi, acılar söylenemedi, gerçekler haykırılamadığı için 12 Eylül yaşıyor, devam ediyor.

 

İktidarda kim varsa onun ile birlikte devam ediyor demekteyiz, demekte de haklıyız, çünkü iktidar 12 Eylül karanlığından beslenmeye, oradan aldığı güç ile baskı mekanizmasını kendi lehine kullanmaya devam ediyor… Eğer bir iktidar 12 Eylül rejimi ile yüzleşirse o zaman o devamlılık sona ermiş demektir ama bunu yapacak bir lider ve onun yaratmış olduğu siyasi bir hareketten henüz söz edemeyiz. 12 Eylül rejiminde baskı gören muhataplar, muhatap olduğunu söylemek ile yetiniyor, onun için siyasi bir harekete ve kadroyu henüz kurmuş değildir.

 

12 Eylül günlerini bilgilerimizi ve acılarımız tazeleme günü olarak geçiriyoruz.

 

Yeniden bir yıl dönümü geliyor, her sene olduğu gibi bir daha yaşayacağız ya da kanıksadığımız için yaşadığımız 12 Eylül’ü anlamadan geçireceğiz, eğer anlamış olsaydık, zaten onun ile yüzleşmiş, hesaplaşmış bir hareketin varlığından haberimiz olurdu.

 

Sözde değil, yaşayarak anladık…

 

12 Eylül öncesi sanki yarın devrim olacakmış gibi bir balonun içinde yaşadığımızı darbe ile yüzleştiğimiz gün anladık. Yarın devrim olmadı ama gerçekler ile karşılaştığımız işkence merkezleri ve cezaevleri ülke sathında yayıldığını yaşayarak anladık. Sıkıyönetimden açık faşizme geçiş ve açık faşizmin ne olduğunu yenilgimiz ile gördük.

 

“Bak işte yaklaşıyor fırtına”

 

12 Eylül öncesi darbenin geldiğini dergilerde yazanlar, o yazdıklarına uygun bir davranış değişikliğine gitmeden kazandıkları “kurtarılmış bölgede” iktidarlarını korumayı seçmişlerdi. Küçük alanları çok abartıldığını ve devlet gücü ile oraya girip hepimizi bir bir aldıklarında geride bir duvar yazısı kaldı, o da kısa sürede silinecekti.

 

Fırtınanın içinde kalmıştık ve yalnızdık.

 

Sol geleceğini bile bile bekledi bir şey yapmadan, "hele bir gelsin, bak nasıl bir direneceğiz" dediler, geldi direneceğini söyleyenler merkezi olarak dal'da sallanıyordu, her türlü işkence yönteminden geçtiler.

 

Bir çok devrimci işkencehanelere bıraktı bir çok son nefesini, bir bölümü dar ağacında, yenildik...

 

Bir arada olamadan, tek tek yendiler bizi...

 

Eğer bir arada olabilseydik, birlikte davranabilseydik, bir olup geleceği birlikte oluşturabilseydik 12 Eylül bugün yaşıyor olamayacaktık...

 

“Yıllardan sonra, yollardan sonra
Şarkılar söylüyor çocuklar”

 

Yüzleşmek gereklidir, özeleştiri yapması gerekenler yapması beklenirdi ama onun içinde bir siyasi atmosferin oluşması şarttı, olmadı. İşler teorilerde ve beklentilerde olduğu gibi gelişmiyor. Tüm ülkeye seslenen haber bültenleri özgür ve bağımsız olduklarını göstermek adına 12 Eylül günlerinde işkencelerde son nefesini vermiş devrimci hareketlerin liderlerini ekrana çıkarıp onların görüşlerini alıyorlardı bir zamanlar, “açılım günleri” denilen günlerde. O günlerde ülkede bir hava estirilmiş, yüzleşme kaçınılmaz diyerek alkış tutanlar, iktidarın birer yan değneği olurken, ekranlardan seslenen eski liderler vardı. Elbette doğru şeyler söylüyorlardı, elbette “12 Eylül devam ediyor” derken haklılardı. Zaman içinde o liderler iktidarın beklentisini karşılamadığı an, ekranlar ve mikrofonlar onlara uzanmamaya başladı ve onların adına konuşacak yeni figürler buldular ve tartışma programlarının kadrolu konuşmacısı oldular…

 

Zaman bizim acımızı yok etmemişti ama bakışımızı değiştiriyordu.

 

12 Eylül darbecilerin başarısının göstergesiydi iktidarın ezilmişler üzerinde ki baskısı olan devlet. 12 Eylül’e bakışlarda bir sorun vardı, “yenilgi” vurgusu yapanlar esas sorumluların sorumluluğu gözden kaçırılıyor ya da üstü örtülüyor gibi bir his oluştu yıllar içinde bende. Sanki biz “güçlüydük, haklıydık ama gücümüz yetmedi, onlar devlet olanakları ile üzerimize gelirken tam hazırlanamadığımız için ya da ona uygun hareketimizi yönlendirecek kadar idare edemediğimiz için yenildik” vurgusu kulağımızın arkasına üfleniyor gibiydi. Bol bol cezaevinde çekilmiş fotoğraflar paylaşılıyor, orada açık görüş ya da havalandırmada pijaması, eşofmanı ile “habersiz çek kardeşim” pozları sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar olmuştu 12 Eylül.

 

“Ne geçmiş tükendi ne yarınlar
Hayat yeniler bizleri”

 

Bir de olaya başka açıdan bakalım; 12 Eylül geleceğini gören ama ona göre örgütlenmeyen devrimciler yüzünden başarılı oldu, askerler çok başarılı oldukları için iktidarda kalmadılar… Eğer geçmişi gerçek anlamda tanımlayabilseydik, yaşadıklarımızı romantik bakış dışında maddi koşulları ve “öyle olması gerektiği için öyle oldu” demek dışında bir açıdan bakarak değerlendirmiş olsaydık, belki bugün başka yerde olurduk.

 

Bugünden geçmişe doğru baktığımda, 12 Eylül üzeriden yıllar geçmiş olmasına rağmen, bir çok iktidar değişmiş, bir çok siyasetçiyi öğütmüş bir sistemde etki - tepki yasasına uygun bir toplumsal olaylardan hareket çıkarma umudu içinde olanlar geçmişi anlayabildiklerini düşünmüyorum.

 

İsmail Cem Özkan

7 Eylül 2021 Salı

Ötekinin ötekine propagandası…

Ötekinin ötekine propagandası…

 

“Aleviydi babam, belki sadece alevi olduğu için öldürüldü ya da işçi sınıfı mücadelesinde sanayi bölgesinde çıraklar daha iyi hayatları olsun diye… O bir solcuydu, solcu olmasını belki de kendisi seçmedi, dini inancı dolayısı ile ötekileştirildiği için solcu oldu.” Diye içini çekiştirdi bugün yaşadıklarına bakarken babasını düşündüğü zamanlarda.

 

Babası bir sanayide öldürülmüş ve katili bulunamamıştı. Bulunması da zaten şaşırtıcı olurdu, devlet için öldürenlerin olduğu yerde katiller her zaman korunacaktı.

 

"Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de...!" diyecekti ülkemizin ilk kadın ve sanırım son kadın başbakan olacaktı.

 

Babası solcu oldu, solun işçi sınıfı ile bağlantısı olduğunu öğrendi, çünkü Alevi olmak bile başlı başına var olan cumhuriyette öteki olmak anlamına geliyor ve yok sayılanların yok edilmek istendiği bir ulus devleti düzeni kurulmuştu.

 

Devlet eli ile katliamlar oluyor, devlet eli ile asimilasyon.

 

Yatılı okullar zaten Alevi, Kürt çocuklarını alıp Türkleştirme merkeziydi, adına da medeniyete ve devlete bağlı nesil yetiştirmek. Bir katliamdı yatılı okul ama öyle süslü cümleler ile anlatılıyordu ki, güya adam olmak için olmayan köyde, çünkü Alevi’nin köyü yoktu, o olmayan köyde yaşayan çocuklar okusun adam olsun diye devletin hizmeti olarak sunulmuştu. Olmayan inancın çocukları olan bir inancın ve mezhebe sahip, devletine bağlı bir çarklının dişisine dönüşüyordu. Ezilmişlikten, yok sayılmaktan kurtuluşu olarak yatılı olular ve öğretmen okulları oluşturulmuştu, ezileni ancak onlar gibi gözüken ama artık eğitilmiş bireylerin silah kullandırılması ile çözülecektir…

 

Ezilmişlik, yok sayılmak ve adam yerine konmak. Muhatap olmak bile başlı başına ötekileştirilmişler için önemliydi.

 

Öldürülüyorduk ama muhataptık!

 

 Solcuyduk, işçi sınıfının içindeydik, zaten bize başka yer de bırakılmamıştı, “işçisin, işçi kal” denmişti, hizmet sektörünün dilsiz ve her denileni yapan ve yüzünden gülücük eksik olmayan bir gecekondu insanları olmuştuk. Cezaevleri de bizim oradaydı, devletin sürgünler için oluşturduğu varoş okullarda. Müfredat, talim terbiye...

 

Terbiye ediyorlardı cezaevi ve okullar ile…

 

Hizmet sektörüne yetişmiş elemana ihtiyaç vardı, yetişmenin birincil kuralı; itaat / biat et… Etmezsen zaten işten atılıp, açlık ile sizi terbiye edeceklerdi, oluşturulan şehrin kenar mahallesinde. Bize kenar mahaller kalmıştı ne yolu ne de alt yapısı olan yerler. Bir gecede oluşturulan evler ile oluşturulan mahallerin çocukları olmamız bize verilmiş yaşam alanıydı ve orada şehirde yaşayanlara her türlü hizmeti verecek halde kalmamıza izin verilmişti. Bu sayede ülkenin değişiminde bizim katkımız dolaylı olarak olmuştu, kas gücü ile çalışan ve şehirdekilere göre sürekli doğum yapan yabaniler! Çingene’ydik, Alevi’ydik, Kürt’tük…

 

Ötekilerde homojen değildi ama şehirde yaşayanların sadece onlara hizmet edenler bilirdi, polisi bilirdi, askeri bilirdi homojen olmadığımızı ve aramızdaki çelişkileri kullanıp, ezilmişi ezilmişe karşı düşman kılmak ve bir arada olmamaları için ayrı ayrı mahaller oluşumuna izin verildi. Çingene Mahallesi, Alevi, Kürt… Hem Alevi hem de Kürt olanlar için ise artık kim nerede kendisini yanılmıyorsa, Kürtler de mezhep ayrımı keskindi, bir birinin sanki kanlısı gibiydiler, geçmişte yaşanmış ulusal direnişin ulusal olan yenilginin travması mezhep ayrımı ile ortaya çıkmıştı… Ulus devletinin efendileri biliyordu hepsini ama ulus devletin tebaası bilmiyordu gecekondu mahallesinde yaşananları, zaten oraya yakın geçen yoldan geçerken burunlarını kapatır, bir pislik gibi bakarlardı o yaşanan bölgelere, dağın, tepenin üzerine oturmuş gecekondular… Evlerinin penceresi o tepelere bakacağına Çankaya’ya bakar halde inşaat edilmişti!…

 

Gecekondular bir gün şehri kuşatacak ve o şehri zapt edecekler ama tarih öyle akmadı…

 

Gecekondular şehrin etrafında varoşlara dönerken, hakim din ve mezhebi de bu gecekondu mahallerini varoşlara dönüşürken kuşatmıştı, gecekonduda yaşayanlar bunun farkına dahi varmadan, ev sahibi olduğunu düşünürken tüm mahalleleri de ellerinden alındı ve hakim mezhebin birer arka sokağında oturan ötekiler olmuşlardı… Ötekilerin mahallesi, öteki olarak görülen resmi ideolojiye aykırı ama iktidardan hiçbir zaman uzaklaşmayan iktidarın gizli ortaklarının açıkça iktidara geldiği süreç varoşlaşma sürecidir.

 

Gecekonduda yaşayanlar için lüküs hayat başka şey ifade ediyordu. Derme çatma, her yerinden rüzgar geçen evler birden rantın ortasında kalmış, apartman yapılmaya başlamıştı…

 

“Hey
Lüküs hayat lüküs hayat
Bak keyfine yan gel de yat
Ne ömür şey
Oh ne rahat
Yoktur eşin lüküs hayat”

 

Lüküs hayatı çalışırken gördükleri apartmanda yaşananlar olarak algılamışlardı, şimdi onlara da fırsat doğmuş, devlet arazisi olmuş özel mülk, özel mülk yeniden daire sahiplerinin parası ile oluşan ortak yaşam… Ortak yaşamda bu sefer onu komşuyu tanımaz olmuştu, ne kapı açılıyor ne de kapı kapanıyordu. Başlarda bir birine gidenler birbirine gitmez olmuş, sürekli değişen kiracılardan oluşan bir kısır döngünün parçası olmuşlardı…

 

Şehir kuşatılmıştı ve kuşatılan şehir mutlaka bir gün teslim olacaktı, çemberi yırtıp gidenler ise yeni kurdukları deniz kenarında şehre yerleşmişler, oranın ne kadar pahalı olduğu propagandası yapılır olmuştu. Bir lahmacun kuşatılan şehirde birkaç lirayken oralarda çift sıfırlı rakamlar ile ifade ediliyordu. Yeni hayat, yeni insan diye sunulan aslında türban giydirilmiş eskinin modernize ederken yeni bir başka hayatı dayatıyorlardı. Hakim din ve mezhep kontrollü olarak kendisini iktidar olarak sunmuş ve bu sunulan yeni yaşamda bazı açılımlar söz konusu olacaktı ama o açılımlarda çıkarlara dokunulduğu an potinin yerini takunya, askeri kıyafetin yerini dini kıyafet alacak ama sadece elbise değişiminden başka şey ifade etmeyecekti ezilenler için. Kurucular modern batı yaşantısı yerini Ortadoğu’nun yaşam ve bakış açısı alınca baskı daha kanlı olarak kendisini hissettirdi.

 

Canlı bombalar hep ötekini öldürdü… Devlet zaten hep ötekini öldürerek homojen ulus devlet yapmaya çalıştı, ulus devlet oldu ümmet devlet ama ötekiler hala hep öteki olarak kaldı, hiç biri iktidardan faydalanamadı, faydalanan ötekilerden devşirilmiş birkaç insan…

 

Devşirilenler hep daha fazla ötekine eziyet etmiş, işkence yaparken en acımasız olmuş… Öteki hep aynı nakaratı binlerce yıldır söylemekte;

 

Yürü bire Hızır Paşa 

Senin de çarkın kırılır 

Güvendiğin padişahın 

O da bir gün devrilir.

 

Yaşananlara bakıyoruz devirler yıkılıyor ama hükmedenler “Osmanlı’da bitmeyen oyun” gibi onlar hep yıkılan koltuktan başka koltuğun üzerine yıkılıyor, domino taşı başka domino taşın üzerine yol alır…

 

İsmail Cem Özkan