Faşizm
derken…
Medeniyet
dünyada eşit zamanda ve ortamda gelişim göstermemiştir. Devlet kavramı
medeniyet ile ortaya çıkmış ve çıkarların sınırlarını ve güç alanlarını
belirlemiştir… Devlet hakim gücün çıkarını koruyan bir mekanizmadır.
Tarih
yazıcıları çatışmalar ve kazananların üzerine kurgulanmış ve insanlık
birikimine notlar bırakmıştır. Tarih, güçlülerin gözü ile güçsüzlerin
yenilgilerinin alayları ile doludur, güçlüler için destanlar yazılırken,
yenilmiş, ezilmiş, mazlumlar ise sözlü tarihte türkülerde, söylencelerde yerini
almıştır, çoğu da unutulup gitmiştir…
Medeniyet
dünyada eşit ve aynı zamanda gelişmediği içinde başlangıçta savaş teknolojisini
geliştiren toplumlar önce yakın çevrelerinde, zaman içinde göreceli olarak
dünya hakimi olmuş, ellerinde olan teknolojiyi geçen başka bir teknoloji
bulunana kadar iktidarlarını korumuşlar. Elbette sadece teknoloji değil, onu
kullanacak insan gücü. Hükmettikleri topraklarda kontrolü yapacak savaşçılarını
besleyebildiği sürece güçlerini korumuşlardır, savaşçısını beslemeyecek kadar
zayıf düştüklerinde elbette zayıflığın yarattığı boşluk hemen başka bir güç
tarafından doldurulacaktır.
Tarih bir
anlamda güçlülerin çöplüğüdür.
Tarih,
güçlü olanların istilaları ve yok ettikleri, önüne katıp sürdükleri halkların
hikayeleri ile doludur.
Bizim
tarihimiz Anadolu, Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinin çatışması üzerine
bereketli topraklar üzerinde gelişmiştir. Zaten medeniyet öncelikle bereketli
topraklar üzerinde oluşur ve yayılır…
Uzak
Asya’da medeniyet Çin ve Hindistan arasındaki çatışmalar ile gelişmiş ise de
bugün hakim olan ve bizim de içinde olduğumuz öğretilerde, anlayışta uzak
Asya’daki, Afrika’daki ve elbette ki Amerika kıtasındaki tarih yoktur, onun
yerini alan sömürge anlayışından bize miras kalan ve emperyalist anlayışa uygun
olarak biçimlenmiş anlayış ve düşünce yapısı içindeki medeniyet mevcuttur.
Bize eğitim
aracılığı ile verilen doğrular, tarihi bilgiler tamamı ile batının hakim olan
emperyalist düşünce yapısının şablonlarına uygundur. Onların oluşturmuş olduğu
kalıplar ve düşünce ve de yaşam biçimini istemsiz olarak kabul etmiş ve onların
oluşturmuş olduğu ortamda yaşamaya zorlanmış bireyleriz. Onların düşünce
biçimini kabul eden ve tüketen bireyler elbette o düşünce biçimi ve yöntemi
dışındaki tüm yeni olanlara kapalı ve diğer düşünce biçimlerine karşı saldırgan
ya da küçümseyerek bakandır…
Hakim olan
diğerlerini ötekileştirir ve kendi yaşam kalitesini ve düzenini bozacak düşman
olarak görür. Aynı bayrak altında yaşayan vatandaşların hakimi ve ötekinin
olması gibi medeniyetlerin eşitsiz gelişimi de bu öteki kavramını
geliştirmiştir…
Öteki,
sömürülen, ihtiyacı karşılayan, yer altı ve üstü zenginliklerini
emperyalistlerin paylaşımına açan ve kendi toprakları üzerinde emperyalist kavgada
kimse güçlü olan onun yanında saf tutan olarak algılanır. Onlar farklı
medeniyet ve “gelişmekte olan” denilen aslında “geri bıraktırılan” medeniyetin
bir parçası olarak kabul edilmez, çünkü ötekinin ne söz, ne de yaşama hakkı
vardır, onlar sadece emperyalistlerin ihtiyaç duyulanı karşılayandır…
Faşizm
kavramı kapitalist sistemin bir ürünüdür.
Faşizm
ancak emperyalist bölüşüm için oluşturulan ortamın yan ürünü olarak ortaya
çıkar ve tamamı ile savaş üzerine kendisini konumlandırır. Kapitalist sistemin
geliştirmiş olduğu tüm “demokrasi” kazanımların yok sayılıp otokrasi bir
yönetimin oluşturulması ve öteki olarak kabul edilen yurtiçi ve dışı düşmanları
yok edip homojen devlet kurmayı hedefleyen bir düşünce ve yaşam biçimidir…
Faşist rejimlerde söz, yetki, karar tek liderindir, diğerleri onun istemlerini
yerine getirmek ile yükümlüdür. Faşizmde güçlü muhalefet kavramı yoktur, var
olanlar zor ile hiçbir kurala uymadan yok edilebilinir, muhalefetin tek hakkı
vardır, oda ezilme hakkı!
Faşizm,
feodal sistemde olmaz, çünkü zaten ülkenin tek lideri vardır, o da tanrının
yeryüzündeki gölgesidir. Sınırsız gibi gözüken hakları vardır ama onun gücünü
sınırlayan elbette bir kast sistemi mevcuttur ve bu da ağır mücadeleler ile
elde edilmiş kan ile yazılmış bir tarihin kazanımıdır.
Feodal
düzende öteki olarak kabul edeceği bir ulusu yoktur, çünkü ulus kavramı
kapitalist sistemin bir kavramı olarak ortaya çıkmış ve sermaye oluşturmak için
oluşturulmuş ırkçı bir kavramının üstüne geçirilmiş söylemidir…
Irkçı
söylem açık ve net olarak kendisini ifade etmeye başladığı an faşizm kavramı
ortaya çıkar. Ulus, kapitalist sistemin için başlangıçta olmazsa olmazıdır,
çünkü ulus devletin sermaye birikimi ancak belirli coğrafyada devlet eli ile
desteklenen ve korunan sermayenin güçlenmesi için var olmak zorundadır.
İnsanlara özgürlük, demokrasi gibi kavramlar içinde yeni dünya düzeninde maaş
alan ama köle olduklarını kabul etmeyen özgür bireylerleri bir arada tutacağı
bir kavramlar birliği olarak ortaya çıkar ve bireyin hakkı sözde yasalar ile
korunur ama sermayenin çıkarı o hakları gerek gördüğünde genişletir ve gerek
gördüğünde yok sayar, çünkü ulus devletin varlık sebebi sermaye biriktirmek,
sermayesini korumak, sermayesini büyütmektir…
Kapitalist
sistem her yerde aynı düzlemde ve eşit şartlarda ortaya çıkmadı.
Sanayileşme
ve sanayinin ortaya çıkardığı sermaye ve sermayeye sahip olan kesimin çıkarları
kapitalist sitemin nüvelerini oluştururken, feodal sistem ve onun yaratmış
olduğu tüm birikimler yeni ve oluşmakta olan sisteme uygun parçalanmakta ve
parçalanırken, değişime uğrayıp, yeni düzene uygun konumlanması ve
kavramlarının değişimidir…
Kısaca
feodal sistemde faşizm kavramı yoktur, olamaz…
Osmanlı
devleti ölürken bile kapitalist değildi, kendisine özgü bir gelişim izliyordu
tarih çizgisinde. Teknoloji üretemeyen, sömüren ama kendisini geliştirmeyen,
borçlanan ama üretmeyen, kulları olan ama devletine teknolojik katkısı olmayan
bireyler topluluğudur.
Devletin
hakimi olan aile, dipten gelen Fransız rüzgarı ile sarsılan bir koltukta
oturmaktadır…
Abdülhamit
en uzun süre koltuğunda oturdu ama kullarına özgürlük yerine korku, sevgi
yerine nefret tohumu ekip, kendisine bağlı alaylar oluşturmuş olmasına rağmen,
sürgüne gidecek ortamı da kendisi yaratmıştır. Kullarına vereceği özgürlük onun
düşünce yapısı ve korkularını ortadan kaldırmadı, aksine besledi, çünkü o da
batıdan gelen bir eğitimden yetişmişti. Güvensizdi, tüketiciydi. Üretmeden,
geliştirmeden ülkesini düzlüğe çıkaracağını umduğu “kullarının iyiliğini”
düşünen bir siyasi anlayış geliştirdi, “iyilik” eğitilmiş kullarını isyan
ettirdi.
İstibdat
dipten gelen dalganın yönünü değiştiremedi, tarih akması gerektiği gibi aktı,
batının ötekisi, onların deyimi ile “hasta adamı” Osmanlı son nefesini vereceği
günle doğru hızlı bir şekilde sürükleniyordu. Yine batıda yetişmiş kadrolar
tarafından padişah sürgüne gönderilirken, onun yerine özgürlük getireceğiz
diyenler daha fazla baskıyı, daha fazla emperyalist devletlerin isteklerini
taviz vererek koltukta kalmaya çalıştı.
Koltuk bir
kere hareket etmişti, üzerinde oturanın artık unvanın bir önemi yoktu, sona
doğru uçurumdan aşağıya bırakılmıştı, liderler bir çalı parçasına tutunarak
düşmeyi engellemeye çalışmıştı ama düşme hızını değiştirmedi ama düştüğü
zeminin yerini değiştirdi küçük bir kayma şeklinde…
İstibdat,
feodal düzenin kullandığı bir yöntemdi, ona faşizm denilemez, çünkü üretim
ilişkisi kapitalist olmadığı gibi feodal olarak da tanımlanamıyor, kendisine
özgü bir gelişime tabiydi.
Evet,
imparatorluk tarihi içinde işlenen tüm suçlar, tarih önünde yargılanmadı,
yüzleşilemedi, o yüzden oradan kalan suç mirası bugün Osmanlı’nın devamı olarak
cumhuriyetimizin en zayıf noktasını oluşturmaya devam ediyor…
Çanakkale
savaşından sonra Rusya’da oluşan sosyalist sistem kuruluşunda “yeni ekonomi
programı” kapitalistleşme programından başka bir şey değildir,
çünkü sosyalist sistem kapitalist sistem üzerinden oluşacak ve gelişecektir.
Sanayileşmek için büyük bir mücadele verilmiş ama tarih onları beklemeden
akmaya ve yeni paylaşım savaşında ortamını hazırlıyordu.
1 dünya
savaşından yenilgi ve umduğunu bulamayan İtalya’da faşizm iktidar koltuğuna
otururken Türkiye ve Rusya’da kapitalizmin eşitsiz gelişimden kurtulmak için
alt yapısına devlet eli ile yatırım yapıyordu.
Sanayileşmek,
üretmek…
Sanayileşmek,
feodal düzenden kapitalist sisteme geç kalmış toplumların önündeki en büyük
hedefti, yeni iktidar koltuğuna oturmuş, devlet yapısını ve sistemini
değiştiren her iki devlettin liderleri de bunun farkındaydılar.
Liderlerin
siyasi tercihleri de eşitsizlik yaratmıştı… Biri kapitalist sistemi kabul
etmiş, öteki ise sosyalist.
Faşizmin
düşmanı elbette kapitalist sistem değildi, kapitalist sistemin içinden doğan
sosyalizmdi. Bunu dönemin tüm liderleri biliyordu, yeni bir dünya kurulmuştu, o
dünyada devletler kendi konumlarını belirliyordu…
Sömürgeciliğin
yerini emperyalizm almıştı, daha saldırgan, daha acımasız, teknolojik gücüde
arkasına alan emperyalist devletler dünyayı yağmalıyorlardı. “Tüm dünyanın
zenginliği kendi sermayem için” sloganı belirlenmişti. Ulus devleti içinde
sıkışan sermaye birikimi yapmış şirketler kendi bunalımlarını savaş ortamın
yaratacağı olanaklardan faydalanıp çıkmak ve büyümek istiyorlardı. Bir anlamda
ulus devletini aşan ama korunan, kollanan yeni bir devlet anlayışı ortaya
çıkmıştı. Güçlü emperyalist devlet kendi sermayesini küreselleşme yolundaki
engelleri ortadan kaldıracak yeni alanlar açacaktı. Emperyalist devletler
arasında ki rekabet elbette savaş için ortam yaratacaktı.
Ulus
devleti içinde gelişen sermeye küreselleşemek ve emperyalist olanaklardan
yararlanmak istiyordu. O istemleri için de çok beklemelerine gerek olmadı, 1.
dünya savaşının eksik kalmış hesaplaşması Sovyetlerin oluşumunun getirmiş
olduğu korku ile birlikte en kısa zamanda sıcak savaşa dönecekti. Döndü de!
Alman
faşizmini sadece Alman sermayesi desteklememişti, tarih sahnesine sonradan
çıkan Amerika merkezli bir çok küresel şirketlerde olanaklarını Hitler’in
ihtiyacına uygun olarak lojistik, maddi, teknolojik destek veriyorlardı…
Hitler
kapitalist sitemin ihtiyacına cevap verecek bir savaş stratejisini izleyecekti.
Yakın
tarihimizin en kanlı sürecini faşist liderlerin hakim olduğu devletler ve
onarlın oluşturmuş olduğu ateş çemberi içinde olacaktı…
İkinci
dünya savaşının sonunda Japonya, İtalya, Almanya tarihin en büyük can kaybının
sorumlusu olarak hesap vermeden tarihin karanlık dehlizlerinde yerini aldı…
Faşizm
bugün yeniden dünyanın gündemine gelmiş konumda…
Yeni
sloganlar yeni semboller ile faşizm kapitalist sistemin içinde büyümekte, ona
karşın bugün ne yazık ki sol yeteri kadar güçlü olmadığı için gelişmeleri
sadece teoride tartışan konuma gelmiştir…
Sosyal
demokrasi tarihi rolüne yeniden dönmüş ve faşizmin gelişimi için her türlü
yasal ve siyasi olarak ortam hazırlamaktadır…
Faşizm
üzerine bugüne kadar çok şey yazılmış, teoride bir çok adımı tartışılmış,
analiz edilmiş. Aslında faşizm üzerine bilmediğimiz ve karanlıkta kalan çok şey
yok. Biz tarihin yeniden kırılması sürecindeyiz, yeni dünya ve yeni paylaşımın
içindeyiz. Yıkılmış ulus devlet yerini alacak yeni bir devlet anlayışı
oluşurken, yeni devlet oluşumu sermaye için gereklidir, sermaye koruma ve
şemsiye olmadan kendisini güvende ve istikrar içinde olmayacağını düşünür, o
yüzden sermaye için serbest piyasa konusu sadece sözde kalan bir şey olarak
kalacaktır… Küresel şirketlerin çıkarına uygun devletler oluşacaktır, ulus
devlet kürselleşmenin önündeki en büyük engel konumuna gelmiştir, liberal
politikalar ulus devletini çökertmiş ama yerine yeni devlet oluşturamamıştır.
Yeni devlet acımasız şekilde ulus devlet ile yüzleşmesi anlamına gelir ama
buna haklar henüz hazır değildir.
Ukrayna
işgali ve beklenenin üzerinde bir direniş ya da Rus ordusunun abartılmış
gücünün aslında sadece balon olduğu gerçeği ile karşılaştık. Rusya sözde faşizm
ile mücadele için ülkeyi işgal ederken, emperyalist devletler bu savaştan
önemli çıkarımlar yaptığı ve dersler çıkardığını görüyoruz… sol, teoride
tartışmalara katılırken, hayatın içinde sadece izleyici konumuna düşmüş
durumda, anti emperyalist ve savaş karşıtı protestolara katılırken siyaset
içinde henüz belirleyici olacak kadar kitleselleşememiştir…
Her kırılma
aslında bir ok olanak yaratır, Rus devrimi ve sosyalist değişim birinci dünya
savaşının kırılma noktasında gerçekleşmiştir. Sübjektif koşullar her zaman
vardır, önemli olan somut değişimi gerçekleştirecek örgütlü yapının olmasıdır…
Solun önündeki en büyük görev; örgütlenmek ve fırsatını bulduğu an iktidarı
sermayenin elinden alıp halka sunmaktır…
Kavramlar o
kadar çok oynanıyor ki, bugün kimin ne konuştuğunu anlamak için kavramların
altında ne anlatmak istediğine bakmak zorunda kalıyoruz, çoğu insan tarihi
bilmeden sadece kafa karışıklı yaratan yorumlar ve kendi doğrularını dayatıyor…
Zaten yetersiz bilgi ile bir çok şeyi anlamaya çalışırken, bir de içimizde
kavramları yanlış kullananlar yüzünden ortak bir bakış açısı oluşturamıyoruz.
Bu yazının
amacı faşizm kavramını feodal döneme uyarlayıp, tarihi kendisine göre yazmaya
çalışanlara bir not olarak sunmaktı, fakat faşizm diye başlayan süreç en yazık
ki devam ediyor ve bugüne de uzanmak zorunda kaldım. Uzun yazıdan dolayı kusura
bakmayın, umarım sabır ile okunur yazı…
İsmail Cem
Özkan