7 Eylül 2025 Pazar

Aynı Bombaların Altında Farklı Coğrafyada Ölenler

Aynı Bombaların Altında Farklı Coğrafyada Ölenler

Bazen bir haber başlığıyla başlar her şey.  

"Gazze yine bombalanıyor."

Uyku sersemi açtığın televizyonda gözlerin dalar fotoğraflara: yıkılmış binalar, enkaz altında bir çocuk kolu, çaresizce bakan bir kadın, yan yana dizilmiş ölü bedenler ama aynı anda, bir başka coğrafyada, Suriye’nin bir dağ köyünde sessizce toprağa verilen Alevîler ve Dürzîler vardır. Onlar ne kameraya yansır, ne slogan olur, ne gündemde yer alır; çünkü o topraklarda ölenler “bizden” sayılmaz.

Acının bile kimliklendirildiği bir çağdayız.

Ölüme bile aidiyet soruluyor artık: Sünnîysen ‘şehit’, Alevîysen ‘susturulan’ oluyorsun. Filistinliysen “direnişin sembolü”, Êzidîysen “görmezden gelinen kurban”, çünkü mezhebiniz, hangi acıyı görüp görmeyeceğinizi belirliyor. Gazze’de öldürülen siviller için meydanlar dolarken, Suriye’de Alevî köyleri basıldığında yalnızca sessizlik yankılanır.

Peki, neden böyle?

İnsanların öldürülmesini mümkün kılan sistem, zihniyet ve sessizlik yargılanmalı. Ancak biz orada duruyoruz. Suriye’de Alevîler katledildiğinde, mezhepsel bağlar nedeniyle bazıları susuyor ya da üstü kapalı hak veriyor: “Onlar da Esad’ı destekliyordu...” Tıpkı, Hamas’ın Gazze’yi siyasal İslam’ın kalesi haline getirip, halkı güç gösterisinin ortasında bırakmasını meşrulaştıranlar gibi.

Gazze’de bombalar yağarken hepimiz İsrail’in barbarlığını konuşuyoruz, ama kimse şunu sormuyor: Neden bu halk hep aynı ölüm sarmalının içinde?

Hamas gibi örgütler, katleden devletlerin sağcı iktidarlarına adeta can simidi oluyor ve bu denklemde kaybeden hep sivil mazlumlar oluyor.

Gazze için ağlayanlar, Suriye’de öldürülen Aleviler için sessizce izlemeyi tercih ediyor. Bir halk için ağlayıp diğerine sağır olmak, insani değil, ideolojiktir.

Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da Alevîler katledildi ama o dönemin sağ medyasında ve sağcı halk arasında “Ama onlar da kışkırttı” diyenler bulunuyordu ve onlar bugün Gazze için gözyaşı döküyor. Suriye’de Alevî / Ezidi kadınlara yapılanları görmeyip, Gazze için "insanlık suçu" diyenler, ne yazık ki bu acının sadece bir parçasını taşıyor.

Oysa insanlık, seçmeli ders değildir. Aynı anda hem Gazze’deki Filistinli hem de Suriye’deki Alevî olabilmeliyiz, fakat ne yazık ki bu coğrafyada “kim ölüyor” sorusu, “ne hissedeceğiz” sorusunun önüne geçmiş durumda.

Bazı Filistinli çocuklar, Hamas’ın ideolojik hesapları nedeniyle İsrail tarafından öldürülüyor. Bazı Alevî köyler, Sünnî cihatçılığın mezhepsel öfkesine kurban gidiyor. Ama siyasi sloganlar bu gerçeklerin üstünü örtüyor.

Tepkiler katliamın failine göre değişiyor.

Suriye’de Alevîleri katledenler, ideolojik olarak Gazze’de “direnişçi” kisvesiyle anılıyor.

İsrail'de sağcı iktidar, Gazze’ye saldırarak ülke içindeki muhalefeti bastırıyor. Ve tüm bu güç savaşlarının ortasında, çocuklar ölüyor, kadınlar köleleştiriliyor, hastaneler vuruluyor.

Ama insanlar hâlâ hangi ölüye ne kadar ağlayacaklarını hesaplıyor.

Ne Gazze ne Suriye, din temelli devletler sürdükçe huzura kavuşamaz.

İsrail-Filistin sorununu çözmenin tek yolu, iki halkın eşit haklara sahip olduğu laik ve demokratik bir devlet kurmaktır. Suriye’de barışı sağlayacak tek yol, hiçbir mezhebin diğerini ezmediği, Alevî, Dürzî, Sünnî, Hristiyan herkesin eşit yurttaş olduğu bir düzendir.

Suriye’deki katliamları görmezden gelip yalnızca İsrail’i protesto edenlerin tutumu, İslami bir bakış açısına dayanan ideolojik bir duruş olmaktan öteye geçmiyor. Bu yaklaşım, “Bize İslamcılar katliam yapmaz” anlayışının siyasi yansımasıdır.

Bu tür protestolar, Süleyman Demirel’in yıllar önce söylediği “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözünü andıran bir yaklaşımdan ibarettir. Diğer yandan, FETÖ’nün, IŞİD’in ve El Kaide gibi cinayet şebekelerinin işlediği suçlara karşı sessiz kalınması, bu duruşun aslında İslamcı örgütleri eleştirmeme tercihinden başka bir anlam taşımadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Laiklik, bu coğrafyada bir lüks değil, yaşamsal bir zorunluluktur.

Dinsel aidiyetle değil, insani sorumlulukla hareket eden bir dayanışma hattı kurulmadıkça; ne Gazze’nin bombaları durur ne Suriye’deki katliamlar biter.

 

İsmail Cem Özkan

5 Eylül 2025 Cuma

Kemalizm ve Sosyalist Mücadele: Yan Yana Durabilir mi?

Kemalizm ve Sosyalist Mücadele: Yan Yana Durabilir mi?

Sosyalizm mücadelesi verdiğini söyleyen birinin tipik bir Kemalist olduğunu gördüğümde, sessizce aralarından çekiliyorum. Çünkü bu, en basit sosyalizm tanımının bile bilinmediğini gösteriyor. Sınıf bilinci taşıyan ve işçi sınıfını savunan birinden Kemalist olabilir mi? Kemalizm hangi sınıfın temsilcisidir? Bunu bile ayırt edemeyenler, sadece Erdoğan karşıtlığı üzerinden, ne olduğu çok net olan bir ideolojiyi —yani Kemalizmi— savunur hâle geliyorlar. Oysa Kemalizm, ulus-devlet mantığına uygun olarak homojen bir toplum yaratmak için farklı olanı dışlayan ve yok eden bir ideolojidir.

Kemalizm; “tek bayrak, tek dil, tek vatan, tek mezhep, tek sınıf” anlayışıyla mutlak bir egemenlik kurmayı hedeflemiştir. Sovyetler Birliği'nin kurucusu Lenin’in, güney sınırlarını güvence altına almak adına Türkiye’deki komünistleri “bağımsız devrimciler” değil, kendi kontrolünde birer lobi unsuru olarak görmesi, Kemalist devleti bu yüzden desteklemesine neden olmuştur.

Lenin kendi çıkarları açısından belki haklıydı. Ama bu ülkenin komünistleri açısından bakıldığında tablo bambaşkadır. Onlar, “tek ülkede sosyalizm” uğruna kurban edildiler. Sovyet çıkarlarına karşı gelen komünistler, bizzat Sovyet elçiliği aracılığıyla Sansaryan Han’da “ağırlanmış”, ardından toplu davalarla yargılanmıştır. Yargılananlara, Sovyetler sadece göstermelik olarak sahip çıkmış; esasen kendi politik ajandasının dışında kalanları gözden çıkarmıştır.

Bu ülkede komünistleri devrimci mücadeleden alıkoyan Sovyet politikaları, ancak 1968 gençlik hareketiyle kırılabildi. O tarihten sonra Türkiye’ye özgü devrimci bir hat oluştu. 68 sonrası kurulan örgütler, bağımsız ve yerli bir devrimci çizginin temellerini attılar. Çünkü Sovyetler, kendi kontrolü dışında anti-emperyalist mücadele yürüten liderlerin infazlarına sessiz kalmış, hatta onları “anarşist” olarak niteleyerek dışlamıştır.

Mahirlerin, Denizlerin, İboların ölümünde Sovyetlerin resmi tepkilerine bakın; kelimelerin altına gizlenmiş sinsice bir gülümseme görürsünüz. Çünkü onların mücadelesi, Sovyet çıkarlarıyla çelişiyordu.

Unutulmamalı ki: Kemalist devrim, Sovyet devrimi değildir. Komünizmle hiçbir ilgisi yoktur. Kemalistler, daha ilk günden itibaren komünistleri, Kürtleri ve Alevileri “tehlike” olarak görmüş, bu gruplara karşı her fırsatta baskı ve yok etme politikaları uygulamıştır. Bu tutumlarından da hiçbir zaman taviz vermemişlerdir.

Bunca tarihsel gerçek biliniyorken, hâlâ bazı sosyalist ve komünistlerin Kemalizmi savunması, bıçağa kendi kellesini gönüllü teslim etmeye benziyor. Anlaşılır gibi değil. Ancak tarihte bir kez yanlış adım atılmışsa, o yanlış hep sürüp gidecek diye bir kural yok. Kemalizmle bağını koparamayan solcuların “devrim” söylemleri hep sözde kalmaya mahkûmdur. Onların özgürlük anlayışı, düşmanın bıçağına boynunu uzatıp ardından “güçlü olmadığımız için yenildik” bahanesine sığınmaktan ibarettir.

Kemalistlerle komünistlerin ortaklaştığı tek nokta, köken olarak İttihat ve Terakki'den gelmeleridir. Aynı siyasi iklimde yetişmiş olmaları, zamanla bazı ortak refleksler geliştirmelerine neden olmuştur. Bu tarihsel bağ, onları duygusal anlamda birbirine yakınlaştırmış olabilir. Ancak farklı sınıf temelleri üzerine inşa edilmiş örgütlenmeler, er ya da geç birbirinden ayrılır ve hatta rakip hâline gelir.

Kemalist kimlik taşıyanlarla “komünist” etiketi altında dolaşan bazı isimlerin iktidar mücadelesi, bu etiketlerin bazen sadece kişisel çıkarlar için kullanıldığını da ortaya koyuyor. Bugünkü kafa karışıklıklarının kökeni tam da burada yatıyor.

İttihatçı Serteller’in zamanla “komünist” Serteller’e dönüşmesi, onları geçmişteki siyasal sorumluluklardan azade kılmaz. Elbette tarih içinde pozisyonlar değişebilir, insanlar dönüşebilir. Ama bu, geçmişin yükünü görmezden gelmek anlamına gelmez. Geçmişle hesaplaşmadan bugünü anlamak ve sağlıklı bir gelecek kurmak mümkün değildir.

İsmail Cem Özkan


2 Eylül 2025 Salı

Sorgu Odasındaki Sol: Devlet Arşivinde Kalan Bir Tarih

Sorgu Odasındaki Sol: Devlet Arşivinde Kalan Bir Tarih

Polis ve MİT dosyalarında, bugün faal olan ya da artık tarih sahnesinden çekilmiş tüm yasal ve yasadışı örgütlerin kayıtları yer alır. Zaman zaman bu konuda çeşitli yayınlar çıkıyor. Eskiden "anarşist", şimdilerde "terörist örgütler" başlığını taşıyan birçok kitabı ve PDF halini internet ortamında bulabiliyoruz.

Tarihe olan merakım nedeniyle buna benzer bir şey bulduğumda alıp okurum. Her okuyuşumda şaşırıyorum; çünkü tek tek açıklanırken, kimler tarafından kurulduğu, hangi eylemlerde bulunduğu, nasıl sönümlendiği, kim kimden ayrıldı, kim kimle birleşti gibi bilgilerle — alfabedeki tüm harflerin kullanıldığı bir sol tarihle karşılaşıyoruz. Kısacası, sol tarihini soldan daha iyi tutulmuş sorgu ifadeleri ve bu sorguları yapan birimlerin özenle aldıkları notlarla görüyoruz.

Bu belgelerde yer alan bilgiler sadece devletin bakış açısını değil, aynı zamanda solun içsel dinamiklerini ve çelişkilerini de ortaya koyar.

Sol içinde elbette itirafçılar, itirafçı olmasa dahi öyleymiş gibi ifade verenler; gönüllü ifade sunanlar ve polis olmamakla birlikte, polisten daha fazla gözaltında ifade veren kişiler olması kadar doğal bir şey yoktur. Her insan direnecek, her insan çelikten yapılmış değildir. Zaten bu yola gönüllü ya da şartların dayatmasıyla girmiş bireylerden oluşan bir sol mevcuttur.

Solcular kendi tercihleriyle solcu olur; ancak her solcu Marksist değildir. Bu, Marksizmi bildiği ya da o çizgide düşündüğü anlamına da gelmez. Birçok kişi Marksist olduğunu söyler ama olaylara en temel düşünme yöntemiyle değil, daha çok duygusal yaklaşır. Daha fazla feodal ilişkiler geliştirir; hatta çoğu, hemşericilik ya da aynı inançtan gelenlerin birliği şeklinde topluluklar oluşturur.

Bu duygusal yön, kimi zaman solun içine farklı sosyal bağlar taşıyan bireylerin de girmesine yol açar. Etkilenme, kendine rol model alma ya da devletin ötekileştirdiği ve kendisini ifade etme olanağı bulamayan bireylerin sol içinde yer bulması olağandır.

Solcular genelde daha duygusaldır. Akıllarını ve fikirlerini daha özgürce ifade edebileceklerine inanırlar. Aydınların genelde soldan çıkmış olması da bu fikri pekiştirir; çünkü onlar, olmayan bir özgürlüğü arayan, daha özgürlükçü bireyler olarak öne çıkarlar.

Geleneksel sağ çevre içinde yer alıp da sonradan solcu, hatta sorumlu kadrolar haline gelen kişiler de sol tarih içinde önemli bir yer tutar.

Bir insan neden sağdan sola ya da soldan sağa hızla kayar, bunu bilmem; ama bu geçişler tarih boyunca hep olmuştur. Ancak bana en ilginç gelen şey, bir bireyin yer aldığı siyasi parti ya da dergi çevresinden diğerine geçişinin çok nadir olmasıdır. Çoğu zaman inadına kendi çizgisini korumaya çalışır; hatta bu uğurda aynı cenahtan sayılan diğer yapılarla silahlı çatışmayı bile göze alabilir.

Toplumun tüm kesimlerine hoşgörü çağrısı yapılırken, sol içinde yer alan yapılara karşı hoşgörünün yerini çoğu zaman düşmanlık alır. Bu durum, solun kendi içinde var olan çatışmacı ve katı hiyerarşik yapının da bir yansımasıdır.

Solda birey önemli değildir; önemli olan toplumun kurtuluşudur! “Toplum ortak karar alır” gibi bir düşünce de çok geçerli değildir; çünkü o toplumun bir lideri ya da lider konumundaki partisi vardır. Her şey, bu üstten bakışla alta dikte edilir. Tartışılacak metinler gönderilir; fakat çoğu zaman tartışılmadan, tartışılmış gibi kabul edilerek benimsenir. O metin, artık o topluluğun yol haritası oluverir.

Sol, çatıştığı kesimin kimi zaman bir yansıması gibidir. Çünkü sağ ile solun biçimsel yapılarında zaman zaman iç içe geçmiş unsurlara rastlanır. Kimin hangi eylemi yapacağına, kimin öleceğine, kimin kendisini bir silaha dönüştüreceğine karar veren; bu karara uymayanı cezaevinde bile infaz eden bir sol geçmişte mevcuttu. Bu gerçekle ise hiçbir zaman tam anlamıyla yüzleşilememiştir. Biçimsel cenaze törenleri ve anmalar dışında; bu ölümlerden çıkarılan ciddi bir ders yoktur. Ölen, hâlâ liderliğe bağlıysa “şehit”, değilse “unut gitsin” ya da “hain” olarak anılır.

Sol, gerçekten geçmişine eleştirel olarak bakabiliyor mu? Yoksa “Şimdi çatışma ortamı var, henüz başarıya ulaşılmış değil; sonra geçmişe bakarız.” mı deniliyor?

Bu noktada, geçmişle hesaplaşmanın hem solun hem devletin ortak sorumluluğu olduğu ortaya çıkar. Bu bağlamda MİT ve polis arşivlerinin erişime açılması, tarihsel yüzleşmenin ilk adımı olabilir.

MİT ve polis, en azından Avrupa'da olduğu gibi, dosyalarını iletişime açıp sol tarih yazıcıları için bir kaynak yaratmalıdır diye düşünüyorum. Sol tarih, sadece söylem düzeyinden ve ulaşılabilen dergilerden çıkartılmamalı; gerçek veriler ışığında, devletin bu konudaki bakış açısı da değerlendirilmelidir. Çünkü devlet her şeyi not eder: bu, devlet olmanın bir gereğidir. Ancak bu notlar hep gizli kalmamalı; tarihsel yüzleşme ve sağlıklı bir toplumsal hafıza için paylaşılmalıdır.

Sol, kendi kaynağına bakarken oluşturduğu tarih bilinciyle resmi sol tarihini yaratır. Ancak daha bağımsız bir bakış açısı geliştirebilmek için, karşılaştırmalı tarih yazıcılığına ihtiyaç vardır. Bu noktada, karşı cephedeki bilgilerin de tarih yazımı açısından önemi büyüktür.

Devlet (özellikle Türkiye bağlamında), solu her zaman düşman olarak görmüş; yok edilmesi ya da en azından kontrol altında tutulması gereken bir unsur olarak değerlendirmiştir. Bu nedenle çok katı önlemler almış, en küçük bir örgütlenmeyi ya da girişimi zor yoluyla bastırmak için her türlü araca başvurmaktan çekinmemiştir. Her olayın faili bulunabilsin diye, zaman zaman açık ya da gizli biçimde işkenceyi meşru görmüş; “düşman” olarak kabul ettiği kişilerin insan hakları ve savunma haklarını yok saymıştır.

Polis kaynaklarının tümünü doğru kabul edemeyiz. Çünkü çoğu zaman, suçun failleri bulunamadığında bir suçlu yaratılmış; işkencede alınan ifadelere dayanarak cezalar verilmiş, idamlar gerçekleştirilmiş, hatta idam edilen kişilerin cesetleri ailelerine teslim edilmeyerek tamamen yok edilmiştir. İdam edilmiş ve hâlâ mezarı olmayan birçok solcu, tarihimizin bir parçası olarak yer almaktadır. Cumartesi Anneleri ise hâlâ kaybettikleri evlatlarını aramaya devam etmektedir. Hakikatle yüzleşilmesi için annelerin sesi, hâlâ meydanlarda adalet arayışını sürdürmektedir.

Tüm arşivler halka açık ve herkesin ulaşabileceği bir hâle getirilmelidir. Ancak arşivler, resmi tarihi oluşturmak adına çoğu zaman ya gizlenir ya da laf kalabalığı ve belge yığını içinde görünmez hâle getirilir. Çünkü arşive kimin, hangi pencereden baktığı önemlidir. Her açıklanan belge, tarihi doğru biçimde yansıtmıyor olabilir. Tarihçiler, bu belge kalabalığı içinde kendi yollarını bulacak ve kendi tarihlerini yazacaklardır.

İsmail Cem Özkan

28 Ağustos 2025 Perşembe

Ulusal Çıkar Vatanı İnşa Eder

Ulusal Çıkar Vatanı İnşa Eder

Siyaset, çıkar çatışmasıdır. Menfaatlere uymayanlarla uzlaşmak mümkün değildir; çünkü çıkar, burjuva kültüründe her şeyden önceliklidir. Kapitalizm, doğası gereği menfaat temellidir. Maddi kazanç belirleyicidir. Savaşlar da bu menfaat ilişkilerinin doğurduğu paylaşım mücadeleleridir.

Bu yüzden, sistemin dışında kalanlar er ya da geç dışlanır. Uzlaşamayanlar birbirini öldürür ya da hapishanelerde çürütülür; zindana atılamayanlar ise sürgüne gönderilir. Ülkemizin geçmişi, bir bakıma sürgün edilenlerin ve dışlananların tarihidir. Ölümler ise ya açıktadır ya da devlet deresine bırakılmıştır; kemikler hâlâ o derelerde bulunmayı bekler...

Ancak geçmiş, sadece yaşanmış bir zaman dilimi değil, bugünkü sessizliğin de kaynağıdır. Güçlü olanlar iktidarda kaldığı sürece, kendi kararlarının sonucu olan kayıpların tanıklık etmesine izin vermezler. Köpeklerini havlatır, kurtlarını ulutururlar, korkuyu yaymaya devam ederler. Ağızlarından akan salyada yitirdiklerinin kanı vardır; fakat kimse bu salyaya bakarak kimin kanı olduğunu ayırt edemez...

Böylesi bir iklimde, toplumsal hafıza bastırılırken, güncel krizler de görmezden gelinir. Bugün, ülkemiz siyasal ve ekonomik bir bunalımın içindedir. Bu krizi yönetemeyen, ama kriz yokmuş gibi davranan bir siyasi anlayışın hâkimiyeti altındayız.

Ne var ki bastırılan gerçekler, kendini başka yüzlerle sokağa taşır. Umarım bu çatışma, caddelerde dolaşan, motosikletli ve 18 yaş altındaki çocuklardan oluşan çetelerin silahlarıyla çok can almaz, çok fazla yağma yaşanmaz. Zira bu çocuklar yalnızca piyon konumundadır. Sonuçta, tetiğe birilerinin parmağı basacaktır.

Bu durum, toplumsal güveni değil; bireysel savunma güdüsünü pekiştiriyor. Silahlı eylemler, bireysel silahlanmayı teşvik ediyor. Yasal ya da kaçak olması fark etmiyor; silaha sahip olan, bir noktada onu kullanabilir. Siyaset, meseleleri sokak çatışmasına evirdiğinde, birilerinin çocukları gün gelir yönetime el koyar.

Böylesi bir kırılmada, eski düzenin sahipleri de yeni duruma ayak uydurmak zorunda kalır. Çıkar peşinde olanlar, bu yeni iktidar altında ya tüm varlıklarını yitirir ya da gizli hesapların bulunduğu ülkelere kendi isteğiyle sığınır.

Peki, bu tablonun ortasında temel soru şudur: Siyasetçiler ülkelerini gerçekten sever mi? Genellikle sevmezler. Sevseler, bu kadar kötülüğü yapabilirler miydi? Toplumun büyük kısmı yoksullaşırken, küçük bir zümre zenginleşiyorsa, siyasetin kimi gözettiği çok açıktır.

Bu noktada, ülke kavramının kime ait olduğu da sorgulanmalıdır. Ülke, aslında yoksullarındır. Ancak zenginlerin servetini koruma görevi yine yoksullara düşer. Onların kazancını, imtiyazını muhafaza etmek için sınır ötesi operasyonlara gönderilirler. Çünkü “vatan” dedikleri şeyin toprak olmadığını hiç sorgulamazlar.

İnsanlar, eğitim yoluyla sistemin maddi gerçekliğinden çok duygusal yönlerine odaklanmaya yönlendirilir. “Bir-iki sermayedarın çıkarı topraktan daha önemlidir” denemez; bunu söyleyen hemen vatan haini ilan edilir. “Vatan bir bütündür, parçalanamaz” denir. Oysa zamanla parçalanmayan topraklardan da kayıplar yaşanır. Fakat bu kayıplar, genellikle büyük meseleler hâline getirilmeden unutturulur. Kaybedilen ya da kazanılan topraklar ara ara siyasal gündeme gelir; ama kısa sürede gözden düşer. Çünkü ulus-devlet, sermaye üretmek ve bu serveti korumak üzere kurulmuş; burjuvazinin yeşermesi için gerekli zemini hazırlamıştır. Serveti biriktiren ulus-devlet, zaman içinde yük haline gelir. Oluşturulan sermaye, küresel sermaye ile el ele verir ve bu devleti, liberal ekonomik anlayışla yıkar. Yıkılan devletin yerine yeni bir yapı henüz kurulmamıştır. Ancak baskı aracı olarak eski devletin yapısı korunur. Bu yapı sayesinde, doğada yağmalanmamış bir avuç yer bile kalmaz.

Bu düzen, kaçınılmaz olarak kurbanlar yaratır. Bu sistemde mağdurların ismi yoktur. Yalnızca çıkarlar geçerlidir. Kemikler sessizdir, ama unutmaz. İktidar sustukça, bu kemikler konuşamaz. Konuşmalarına da izin verilmez.

Ama toprak, er ya da geç dile gelir. Kan, sonunda kime ait olduğunu açık eder.

İsmail Cem Özkan

 

26 Ağustos 2025 Salı

Bu Düzen Bize Her Gün Tecavüz Ediyor

Bu Düzen Bize Her Gün Tecavüz Ediyor

Kamunun elinde 119 bin araç varmış.

Şimdi, biz bu araçların bakımını, benzin ücretini, şoförlerin maaşını hep birlikte ödüyoruz.

Geçmediğimiz köprünün gişe ücretini ödeyen, yakmadığımız elektriğin parasını veren, ÖTV adı altında sürekli bizden kırpanların olduğu bir düzende; bir kesim insan hâlâ “kim kime tecavüz etmiş, kim kimi kuytuda sıkıştırmış” tartışması yapıyor.

Oysa açıkça oluşturulmuş bir düzende, bize her an, her saniye; ekranlar aracılığıyla, verilerle tecavüz eden bir rejim var.

TÜİK’in açıkladığı her rakamın, bizi biraz daha soyduğu gerçeği var.

Elini bile dokundurmadan fakirleştiren bir sistemde… Bu sistemde, kim 'sistemin tacizine uğramadım' diyebilir?

TV ekranlarını karartan, belgesel yayınlarına ceza kesen, kanallara para cezası veren kurumun; hukuk kurallarını keyfi ve ideolojik bakışına göre uygulaması, bizim beynimize —bizim kanal tercihlerimize— yapılan bir tür taciz değil midir?

Biz, bireylerden önce bu düzeni teşhir etmeli; ardından, bu düzenin ürettiği bireylerin anlık zevkleriyle kadınlara yaşattıkları travmaları gündeme getirmeliyiz.

Gerçi yaşadığımız her an bir travma daha ekleniyor bize.

Sürekli trajedi, sürekli dramlar, sistemli işlenen cinayetler...

Ortaokul düzeyine kadar inmiş uyuşturucu satışı ve kullanımı, bireysel silahlanma, reşit olmayan çocukların motorla çeteleşmesi, küresel mafyanın AVM’lerde piyasa paylaşım çatışmaları...

Mafya liderlerinin kurtarıcı gibi gösterilmesi, onların ifşalarının bile hiçbir işe yaramaması…

Umarım kadınların ifşaları bir işe yarar.

Mevki sahibi kişilerin, altında çalışanlara uyguladığı tacizler, mobbingler, tecavüzler...

Otoparkta stajyer genç kızları sıkıştıran bölüm şefleri, müdürler...

Özel güvenlik görevlilerini sadece güvenlik için değil, her işte kullananlar; onları birer "joker" gibi görenler...

Kapıcının işini de, valenin işini de özel güvenliğe yaptıranlar...

Gökdelenden düşen genç kızlar ve onların yarım kalmış hayalleri...
O cinayetlere ve katliamlara sessiz kalan bir hukuk sistemi...
Kravat taktığı için suçluyu “kurban” gibi gören bir anlayış...

Tüm bunların olduğu bir yerde, kadınların ifşalarının en azından onlara bir adım da olsa özgürlük alanı açmasını isterim.

Belki de en büyük ifşa, bu düzenin kendisine karşı yapılmalıdır. Çünkü o her gün, hepimizi aynı kararlılıkla soymaya devam ediyor, fakirler rakamsal olarak artarken, aynı hızda zenginlerin kasasında dolarların rakamları artmaya devam ediyor.

 

İsmail Cem Özkan

25 Ağustos 2025 Pazartesi

Füzelerle Susturulan Halk: Yemen’in Acı Gerçeği

Füzelerle Susturulan Halk: Yemen’in Acı Gerçeği

Yemen denen bir ülke var diyeceğim de, Yemen’de devlet yapısı kaotik, ülke işlevsiz, bundan dolayı çağdaş bir "ülke" demek için bin şahit gerek. Çünkü halkı mezhep kavgası içinde; teknoloji dedikleri şey, İran’ın verdiği füzelerden ibaret. Uyuşturucu kullanımı yüksek, okuma oranı düşük. Okuyan insanın orada ne işi var? Çünkü “biat et, itaat et” diyen iki mezhebin arasında okuyana gerek yok. Çölleşmiş topraklarda, belinde bıçakla gezenlerin ülkesi...

Yemen, bizde bir türkü; acıyı, kavuşamayanı anlatır. Ama orada yaşayanlar için Yemen, muhtemelen başka anlamlar içeriyordur.

Yemen, son yıllarda füzelerle ve Körfez’den geçen gemilere karşı yapılan saldırılarla gündeme geliyor. Daha öncesinde ise iç savaşta taraf olan Suudi Arabistan’ın saldırıları, İran’ı arkasına alan başka bir mezhebin iktidar kavgası vardı. Mezhepler kavgası, devletlerin hibrit savaşıdır. Savaşan devletlerin kendi vatandaşları ölmez ama o sınırlar içinde yaşayan, karşı mezhepten insanlar Allah adına ölür ve öldürülür. Mezheplerde kazananlar hep din adamları ve din adına fetva verenlerdir. Ölenler ise, cennete giden yolun ölümden geçtiğine inanarak, o zaman diliminde dünyada ne yaşandığından habersiz bir şekilde ölür ve öldürür.

Yemen, İsrail’e zaman zaman füze atar. Peki, füze atar da halkına neden biraz refah, medeniyet, teknoloji sunamaz? Çünkü halkını o füzelerle uyutur. “Bak,” der, “biz İsrail’e baş tutan tek Müslüman ülkeyiz. Gururlanın, onurlanın!”

Radikal, cihatçı İslam anlayışında, gâvura atılan her şey Allah’ın yolunda, Allah’ın emirlerinin yayılması için yapılır. Gâvurun kim olduğu ya da kimleri kapsadığı önemli değildir. Çünkü her adım, sevap hanesine yazılır. İslam iç savaşından çıkmış ve henüz iktidarını kuramamış bir mezhebin dış düşmana, yani bir gâvura saldırması, iç kargaşanın üzerini örten bir örtüdür. Çünkü vatan, mezheplerden önce gelir! Halk, bu saldırılar sırasında gurur duyar, midelerini unutur; sevap işleyen liderlerinin selameti için dua eder...

Halkın kursağından yemek geçmez. Kuru bir somun ekmek bulan kendini mutlu sayar. Zengini zengin, fakiri ise tam fakirdir. Ölmeye ve öldürmeye hazır bir devletin insanları...

Savaşsız geçen zamanı yok gibidir; devlet kurulduğundan bu yana. Saldırılara zaman zaman dış güçler, zaman zaman içte yer alan mezheplerin alan savaşları damga vurur. İç savaşa taraf olan komşu Suudi Arabistan, zaman zaman füzeleri ve uçaklarıyla saldırır. Şimdilerde ise İsrail uçakları vuruyor. Tokat oğlana dönmüş Yemen; arada bir füze atar, halkının üzerine bomba yağar ama halk yine de gururlanır, onurlanır!

Yemen gibi ülkeler Ortadoğu’da çoktur. Onların mezhep kavgasına benzer kavgalar açık ya da gizli hep olur. Hepsi, İsrail düşmanlığında birleşmiştir. Suudiler elbette hariç; onlar Yahudilerin sadık dostlarıdır. Çünkü İslam, Yahudilik ve Hristiyanlıkla ortak kökenlere sahip, aynı semavi gelenek içinde yer alan bir dindir. Benzer töreleri, benzer dil yapıları olan kültürlerdir. Gelenekler, dinlerin emri gibi kabul edilir; sorgulanmadan uygulanır.

Peki, şimdi düşmanlık sinagog ile cami arasında mı? Elbette değil!

Bu, bir paylaşım kavgası. Kim nerede ve kendisini nasıl konumlandırıyorsa, dostluklar da düşmanlıklar da buna göre şekillenir.

Suudi Arabistan silahlanıyor. Kime karşı? Elbette İran’a ve Şii mezhebine karşı. Çünkü petrol kokan topraklarda Şiiler yaşar. Bu yüzden fırsatını bulduğu an bir iki Şii, Suudi kılıcı altında can verir. Can verilmezse Şiiler ayaklanır, Suudi toprakları parçalanır! Vatanın birliği, bütünlüğü ve bekası için zaman zaman Şii idam edilmelidir!

Ortadoğu’da siyaset, çıkarlar ve enerji üzerine kuruludur. Enerji kaynağı olmayan Yemen ise, kendi iç siyasetinde birlik ve dirlik sağlamak için zaman zaman füze atar. Sarayı vurulmuş? Sorun değil! Fakir halk, yeni saray inşa eder...

Söz dolaşır, gelir din devletlerine... Hangi din devleti olursa olsun – ister İsrail, ister İran, ister Pakistan olsun – hepsinin ortak özelliği, iç düşmana karşı girişilen savaş ve dış güçlere karşı geliştirilen nefret söylemi içinde yerini bulur. İstikrar, bu düşmanlara karşı sürdürülen savaş ve içte onların ajanlarına karşı yapılan bir cadı avı şeklinde devam eder. Bu düşmanlar var olduğu sürece de demokrasi ve özgürlük, kendi halkı için sadece sözde kalan, ulaşılması ideal olan kavramlar olarak yerini alır...

İsmail Cem Özkan

22 Ağustos 2025 Cuma

Kelimelerimi havaya attım, yere külü düştü...

Kelimelerimi havaya attım, yere külü düştü...

Tarihte hep güçlü olanların ve unvan sahibi kişilerin hayatını okuyor, onların tecrübelerinden yararlanıyoruz. Aynı dönemde yaşamış bir köylünün, nal yapan bir ustanın ya da taş ustalarının nasıl yaşadığını ise bilemeyiz. Onlar, emeğini satan, savaşta ölümün üzerine giden bireylerdir. Aslında tarihi yazan ve oluşturan da onlardır. Bugün ve yarın yazılanlarda bizler değil; yönetenler ve onların zulmü anlatılacaktır. Tarih, emekçileri yazdığı gün insanlık tarihi gerçekten var olmaya başlayacaktır.

Yok sayılanların hikâyesi, resmî platformlarda yoktur.

Bugün yaşadığımız zamanın ruhunda; adalet sisteminde, etnik ya da mezhepsel ayrımcılıkta, uluslararası krizlerin çarpık yorumlanmasında kendini tekrar eden bir “yok sayılma” hâli devam etmektedir.

Adalet sistemi, tutarsızlık, yaygın cezasızlık, keyfî yargılamalar, siyasî iktidarın niyetlerine uygun cezaların verilmesi ya da cezaların tutukluluk sürecinde fiilen infaz edilmesi gibi taraflı uygulamalarla şekillenmektedir.

Barış hep sözde mi kalacak?

Adalet sistemindeki yapısal sorunlar giderilmeden, toplumsal barış ve güvenin sürdürülebilir olması mümkün değildir. Bugün sistemden güç devşirenler, yapısal çarpıklıklardan yararlanırken uygulamalarıyla yeni sorunlar yumağı yaratarak güçlerine güç katmaya devam etmektedir. Sorunların yoğun/birikmiş olduğu yerde, adalet sisteminde de yapısal sorunlar kaçınılmazdır; çünkü adalet kavramı yaşamdan alır tanımını...

Ülkemizin kuruluşundan kaynaklanan yapısal sorunları vardır; çünkü çok kültürlü, çok inançlı bir toplumdan homojen bir topluma geçiş, elbette zayıf olanın ve devletin yok saydığının üzerine baskının sistemleşmesi ve onları tamamıyla yok etmesiyle mümkündür. Osmanlı Devleti her ne kadar çok kültürlü, çok inançlı olarak kabul edilmiş olsa da, o devletin sistemli olarak baskı altına aldığı Alevî inancı bugünkünden çok farklı değildi. Bundan dolayı Alevîlik, şehirlilerin değil; dağda, kuytuda yaşamaya zorlananların inanç sistemidir. Osmanlı Devleti, Alevî ozanları fırsat bulduğunda derisini yüzüp halka teşhir etmekten çekinmemiştir.

Her ne kadar sorunlar Osmanlı Devleti’nden alınmış olsa da bugün de devam etmektedir. Yıkılan devletten ödünç alınan, sadece devlet anlayışı değil; o devletin yaratmış olduğu ve borçları da yeni devletin kuruluş hamuruna karışmıştır.

Kardeşlik projesi hep niyet olarak mı kalmak zorunda?

“Bizler et ve tırnak misali ayrılmayız” söylemi altında tırnak hep kesilip atılırken, et kendisini korumuştur. Kürt sorununa yaklaşımda, bugünkü devlete biçim verenlerin sözde olan niyetlerinin bir türlü gerçek niyete dönüşmediğine, yaşadığımız zaman diliminde sürekli şahitlik etmekteyiz. Devlet ideolojisi içinde, var olanı yok etme yaklaşımı sadece sözde değil, özde de sürdürülmüştür.

Bugün demokrasi, özgürlük gibi kavramlarda açılımdan söz ederken, gün be gün daha fazla baskıcı, daha keyfî kararların alındığı bir zamana daha yoğun şekilde yönlendirilmekteyiz...

Adalet terazisi, iktidarın niyetine göre ağırlığını tartmaktadır.

Kürt ve Alevî sorunlarının çözümü için gerçekten bir niyet varsa, öncelikle adalet sistemi üzerinde reformlara gidilmeli ve uluslararası yasaların ülkemizde uygulanması keyfîlikten çıkarılarak zorunlu hâle getirilmelidir.

Evrensel hukuk, yerel hukukun üzerindedir ve insan haklarına saygılı bir şekilde uygulanması için derhâl adım atılmalıdır.

Dil, aynı zamanda düşüncenin sınırını da çizer.

Bugünlerde Alevîler/Kürtler arasında, Maraş Katliamı’nı yapanlarla aynı dili konuşan, aynı selamlaşmayı kullananları gördükçe kahroluyorum. Çünkü onlara baktıkça, katilinin bıçağının altına gönüllü yatmış bir kurban görmekteyim. Katil, hiçbir zaman yaptığından ne pişman olmuştur ne de özür dilemiştir. Tam tersine, devletin bekası için yaptıklarından onur duyan; ceza alan katillerle gurur duymaya ve onları baş tacı etmeye devam etmektedirler.

Geçmiş ile hesaplaşılmadığı ya da yüzleşilemediği için, katilleri koruyanlar bu korumanın doğal ve olması gereken bir şey olduğu algısını sürekli canlı ve sorgusuz tutmaktadır. Katilleri ve mafyayı koruyan birine ‘demokrat’ demek mümkün değildir. Özgürlük gibi kavramlarla ilişkilendirilmesi gerçek dışıdır. Bugün katillerin koruyucusunun, özgürlük ve eşitlik gibi kavramlarla birlikte anılması sadece siyasîdir. Gerçek ise her zaman Maraş, Çorum, Sivas katliamlarında alınan rollerden tek bir adım geri atılmadığının ispatıdır. Katilleri hâlâ “şehitlerimiz” diye anarak onları onurlandıranlar; mazlumların, katliamda hedef olanların hiçbir zaman ne dostu ne de yanında yer alacaktır.

Barış için kurulan meclis komisyonunun dili, devletin diliyle aynıdır; çok kültürlü bir düşünceden çok uzaktır.

Bir Kürt, Kürtçe dışında her dili bilebilir ama yalnızca Kürtçe bilme hakkı bile yok. Bir Kürt’ün “Ben senin dilini bilmiyorum.” deme hakkı ne zaman elinden alındı?
Kürt sorununu çözme komisyonunda, Kürtçe konuşan bir anaya uyarı yapılmış ve o da Türkçe konuşmak zorunda kalmıştır. Oysa Türkçe konuşması yerine, bir tercüman aracılığıyla söylediklerinin Türkçeye çevrilmesi sağlansaydı, daha anlamlı bir yaklaşım sergilenmiş olurdu.

Meclisin, Kürt sorununu çözme gibi bir niyeti olmadığı; Kürt bir ananın, Kürt sorunu konusunda duyarlı olduğu iddia edilen komisyonda Kürtçe konuşmasına izin verilmemesiyle açıkça ortaya çıkmaktadır.

Orada, o ananın Kürtçe konuşmasına itiraz edildiğinde, o salonda bulunan tüm üyelerin bu suça ortak olduklarını düşünüyorum. Anadilde konuşan birinin, sorununu anadilinde anlatma özgürlüğü olmalıdır. Sorun ancak bu şekilde, adım adım çözülebilir.

Yoksa “Sen Türkçe konuş, Türkçe pazarlık yap.” diyerek, Kürt sorunu masaya yatırılmış olmaz.

“Kimin hayatı değerli sayılıyor? Kimin hikâyesi anlatılmaya değer?”

Ve bu soruya samimiyetle cevap verilmediği sürece, kelimelerimiz hep havada kalacak, yere düşen hep kül olacak.

İsmail Cem Özkan