20 Kasım 2025 Perşembe

Doğadan Kopan İnsan ve Zehirle Kurulan Yeni Dünya

Doğadan Kopan İnsan ve Zehirle Kurulan Yeni Dünya

Alüminyum fosfat bir aileyi ortadan kaldırdı… İnsan, kendi dışında canlıların aynı ortamda yaşamasını kendisine tehdit olarak görmüş ve onları yok etmek için her türlü aracı, silahı ve zehri geliştirmiştir.

İnsan, kendisini doğadan koparırken, doğada var olanların kendi yaşam alanında bulunmasını bir biyolojik silah gibi algılıyor; onlara karşı düşmanca bir hukuk, daha doğrusu hukuksuzluk, işletiyor: “Olanı imha et, bir daha bulunmasın” diyerek bir tür soykırıma girişiyor.

Doğadan kopuş yalnızca fiziki değil; insanın kendisini bütün canlılardan üstün gören zihinsel bir evrilişidir. Bu zihinsel kopuş, sonraki tüm şiddetin temelini oluşturur.

İnsanların böcekler, fareler, akreplerle savaşı yeni değildir. Orta Çağ’ın büyük salgınlarının hayvanlardan bulaştığına inanılan dönemlerinde, vebalılar için adalar oluşturulmuş; toplumdan dışlanan bu insanlar için ayrı mezarlıklar yapılmıştır. Ölüme terk edilen bu kitleler, savaş zamanlarında karşı tarafın kale surlarını aşmak için bile kullanılmış; su kaynaklarına atılarak vebanın korunaklı şehir içine yayılması amaçlanmıştır.

Böcekler ve hastalıklar hem korku hem de savaş aracı olarak kullanıla gelmiştir.

Tarih boyunca korku, çoğu zaman bilginin yerine geçti; hastalıkların kaynağı anlaşılmadıkça her canlı potansiyel düşman sayıldı.

Bugün laboratuvarlarda biyolojik silah çeşitliliği artmakta; barış zamanında bile bu silahların toplum içinde ne kadar sürede, ne kadar alanı etkilediği üzerine testler yapılmaktadır. Bir anda, hiç bağlantısı olmayan bir coğrafyada ölümler artabiliyor. Ölümlerin Allah’tan geldiğine inananlar için tek çare dua etmek gibi görünürken, bu ölümleri silah olarak kullananlar için her ölüm bir veri, bir ölçüm, bir deney niteliği taşıyor.

Böcekler bir anlamda silahtır; çünkü doğadan kopan insan, kendi ölümünü yine doğadan kopararak yok ettiği canlılardan devşirdiği yöntemlerle hazırlamaktadır.

Modern dünyada ölüm bile rastlantı olmaktan çıktı; hesaplanan, ölçülen, izlenen bir olguya dönüştü. Bu da insanı yalnızca kurban değil, aynı zamanda veri hâline getiriyor.

Büyük şehirlerde böceklerden kurtulmak için kontrolsüz bir savaş yürütülüyor. Geçmişte ülkemizde satışı serbest olan, ancak Amerika’da yasaklanan fare zehirleri uzun süre yaygın biçimde kullanıldı. Bu kullanımın ardından Alzheimer hastalığının ülkemizde belirgin biçimde arttığını bugün yaşayarak görüyoruz. Söz konusu zehirlerin ciddi yan etkileri vardı; ancak yakın zamana kadar evlerin salonlarına, odalarına, mutfaklarına, kilerlerine bırakılarak solunması kaçınılmaz hâle getirildi. Hepimiz farkında olmadan o gazların kurbanı olduk.

İnsan, kendisini koruduğunu sandığı her müdahalede aslında görünmez bir bedel ödüyor; bu bedelin ne olduğunu ise çoğu zaman yıllar sonra fark ediyor.

Yaz aylarında bizi sinir eden sivrisinek vızıltısı, birçok salgın hastalığın da habercisi olabilir. Steril ortamda üretilmiş sivrisineklerin barış zamanında bile insanları öldürmek için kullanılabildiği bilinirken, sivrisineği yok etmek için üretilen ilaçlar devasa bir pazar oluşturmaktadır. İlaç firmaları ürettikleri zehirleri “etkisiz hâle getirmek” bahanesiyle oda spreyi ya da vücut spreyi şeklinde tüketiciye sunmaya devam ediyor.

Piyasa, tehdidi yok etmeye değil; tehdidi sürekli kılarak kârı büyütmeye odaklanır. Sorun çözülmez, yalnızca satın alınabilir hâle getirilir.

Kapitalist dünyada hayvanlara ya da insanın hoşuna gitmeyen diğer canlılara karşı kullanılan her araç bir piyasa ürünüdür. Bu rahatsızlıklar, birilerinin kasasını dolduran bir ürüne, bir pazarlama stratejisine ve bir PR çalışmasına dönüşüyor.

Doğadan kopan insan, doğanın canlılarını kendisinden uzaklaştırırken; onların yokluğuyla şekillenen yeni ekosistemde, yine o canlılara karşı geliştirilen ürünlerle yeni bir tüketici kitlesi yaratıyor. Bu kitleyi sürekli ve istikrarlı biçimde hasta ederek yeni ilaçlara ihtiyaç duyar hâle getiriyor; depolardaki üretilmiş ilaçlar tükenene kadar da insanların çaresizliğini izleyerek para kazanmaya devam ediyorlar.

Böylece insan, hem av hem avcı, hem üretici hem tüketilen hâline gelir; modern düzenin en büyük ironisi budur.

Alüminyum fosfat, Nazi rejimi döneminde insanların duş odalarına alınıp suyla karıştırılarak Yahudileri, Çingeneleri, komünistleri ve ötekileştirilen tüm grupları boğmak için kullanıldı. Duş yaptığını sanan insanlar, bu karışım nedeniyle nefessiz kalarak hayatlarını kaybettiler. Bugün Naziler yok belki, ama onların mirasını devralanlar hâlâ görev başında.

Bir insanın ya da bir böceğin ölmesi arasında onlar için fark yok; sonuçta öldürmek amacıyla üretilmiş bir zehir işlevini yerine getiriyor. Bizler ise ya ölerek ya da muhtaç hâle getirilip sağlık sistemine bağımlı bırakılarak, sahip olduğumuz tüm birikimlerin elimizden alınmasını gözyaşlarıyla izliyoruz.

Belki de en acı soru şudur: İnsan kendi yarattığı zehirden kaçabileceğine gerçekten inanıyor mu?

İsmail Cem Özkan

Karanlık Bir Aynaya Bakmak: Epstein Dosyası ve Düzenin Görünmeyen Yüzü

Karanlık Bir Aynaya Bakmak: Epstein Dosyası ve Düzenin Görünmeyen Yüzü

Bugünlerde Epstein dosyası yeniden gündemde. Trump’tan Putin’e uzanan bağlantılardan, çeşitli karanlık yapılardan ve bu ilişkiler ağına dahil olduğu iddia edilen güçlü isimlerden söz ediliyor. Skandalın büyüklüğü, yalnızca adları geçen kişilerden değil, bu kişilerin temsil ettiği güç merkezlerinden kaynaklanıyor.

“Epstein” soyadının kökenine baktığımda ilginç bir detayla karşılaştım. Almanya’nın Hessen eyaletinde yaşayan Yahudilere zamanında “Epp” denirmiş; yani “Hessen kökenli Yahudi.” Yahudi Soykırımı Müzesi’nde Hessen’de yaşanan soykırım dönemine, gettolara ve Nazi öncesi tarihsel sürece dair anlatıları okuduğumda, bölgenin tarihinin ne kadar katmanlı olduğunu görmüştüm. Fırsatını bulan birçok Yahudi’nin yeni dünyaya göç etmesi de bu tarihsel arka planın bir parçası. Hessen, Almanya’nın en zengin bölgelerinden biridir; finansın kalbi olarak bilinen Frankfurt da hem ekonomik hem teknolojik açıdan Avrupa’nın en önemli merkezlerinden biridir.

Amerika’ya göç eden Almanya kökenlilerin yıllar içinde bir buluşma ve dayanışma kültürü geliştirmesi şaşırtıcı değildir; sonuçta gurbet, insanları birbirine yaklaştırır. Zamanla ekonomik güç arttıkça kaygılar azalır, zevkler ve tüketim ön plana çıkar. Bu tüketim çılgınlığı kimileri için bir kariyer, kimileri için bir kazanç kapısıdır. Ancak büyük para akışlarının devletten tamamen bağımsız olması beklenemez; devletler, eğer varlıklarını korumak istiyorlarsa, kara para ve organize suç ilişkilerini izlemek zorundadır.

Epstein dosyası da tam bu noktada karşımıza çıkar. İddialara göre, soruşturmanın işaret ettiği karanlık ağın içinde devlet kurumlarının ve istihbarat yapılanmalarının kesiştiği alanlar bulunuyor. Amerika’da etkili olmak isteyenlerin önce lobicilerle temas kurması gerektiği söylenir; işte tam bu temas noktaları, güç ilişkilerinin en çok tartışıldığı yerlerdir.

Bu nedenle dosya, dini, dili veya rengi ne olursa olsun kapitalizmin sert yüzünü görmek isteyenler için çarpıcı bir örnek sunuyor. Gücün, paranın ve nüfuzun birleştiği kapalı ortamlarda insanlık dışı suçların nasıl zemin bulabildiğini gösteriyor. Nitekim güç, para ve kapalı ağlar bir araya geldiğinde adalet mekanizmalarının zayıfladığı tarih boyunca defalarca görülmüştür.

Epstein, yalnızca ABD’ye özgü bir mesele değildir; dünyanın dört bir yanında görülen bir yapısal sorunun adıdır. Elit ağları, lobicilik düzenleri, finans-siyaset ilişkileri ve cezasızlık kültürü… Kapitalizmin denetimsizliğe sürüklendiğinde parayı yücelttiği ve bunun ahlaki çürümeyi kaçınılmaz kıldığı bu dosyada çıplak bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

Tüm bu tablo, aslında tekil bir skandaldan çok daha fazlasını işaret eder: Dünyanın üzerinde döndüğü düzenin, vitrinde sunulanla gerçekte işleyen arasındaki uçurumu. Epstein dosyası çoğu zaman bir “istisna” gibi anlatılsa da, güç yapılarını yakından inceleyenler için son derece tanıdık bir manzaradır. Bu olay, devletlerin, finans çevrelerinin ve elit ilişkilerinin bir noktada nasıl iç içe geçtiğini, hukukun ise çoğu zaman kapı eşiğinde bırakıldığını gözler önüne seriyor.

Bu nedenle mesele, yalnızca kimlerin adının geçtiği değildir. Asıl mesele, gücün denetlenmediğinde nasıl bir karanlık üretebildiğidir. Tarih boyunca farklı rejimlerde, farklı coğrafyalarda değişmeyen tek şey şudur: Gücü paylaşanların kurduğu kapalı dünyalar, en sonunda toplumun en savunmasız kesimlerini hedef alır ve en derin yaraları da onlara açar.

Epstein dosyasının önemi de buradadır. Bir dönemin değil, bir zihniyetin; bir kişinin değil, bir düzenin aynasıdır. Kapitalizmin, devlet mekanizmalarının ve elit ilişkilerinin karanlıkta buluştuğu bu zemin, yalnızca Amerika’nın değil, tüm modern dünyanın yüzleşmesi gereken bir gerçektir.

Sonuçta ışığın değeri, karanlığı ne kadar aydınlattığıyla ölçülür. Epstein dosyası da karanlığın nerede biriktiğini gösteren ender anlardan biridir. Onu anlamak, sadece bir skandalı değil, bütün bir sistemi okumak için bir fırsattır.

İsmail Cem Özkan

18 Kasım 2025 Salı

Kiralanan Dünya: Geleceği Bile Kiraya Veren Sistem

Kiralanan Dünya: Geleceği Bile Kiraya Veren Sistem

“Mülksüzleştirme” kavramını da kapitalistler, tıpkı birçok başka kavram gibi, sosyalistlerin elinden alıp kendi çıkarlarına uygun biçimde yeniden tanımlamayı başardılar. Bir zamanlar mülk sahibi olanların ellerindeki varlıklar çeşitli mekanizmalarla geri alınırken, bireyler giderek kiracı konumuna indirgeniyor; kirasını ödeyemeyenler ise icralık hâle sürükleniyor.

Geçmişte bir bilgisayar satın aldığınızda, yazılımların kullanım hakkını bir kez alır ve neredeyse “ömre yayılan” bir süre boyunca özgürce kullanabilirdiniz. Yeni versiyonlar çıktığında bunlar bir seçenekti; mülkiyetin kendisi ise tartışmasız biçimde satın alan bireye aitti. Ancak zamanla bu düzen değişti. Yazılımlar artık “sahip olunacak ürünler” olmaktan çıkıp “süreli kullanım” hakkına dönüştürüldü. Abonelik modeli, mülkiyetin yerini tamamen aldı; kalıcı kullanım hakkının yerini “kiralanmış işlevsellik” aldı.

Bu dönüşüm yalnızca dijital ürünlerde kalmadı. Ulaşım sektöründe bile aynı mantığın işletilmeye başladığını gördük. Eskiden uçak biletlerinde “last minute” vardı; son dakikada en ucuza uçma imkânı. Bugün ise tam tersine, en son biletini alan en pahalı uçan yolcudur. Havayolu şirketleri, kendilerine ihtiyaç duyan yolcunun yerine, uçmak zorunda olan yolcuya yöneldi. Uçuş boyunca koltuğu size kiralıyorlar; seyahat bittiği an o koltuk artık bir başkasının oluyor.

Böylece dünyaya gelen her birey, kapitalist sistem açısından muhtaç, sürekli borçlandırılabilir ve kiraya mahkûm bir müşteri hâline getiriliyor. Mülk edinmek yerine kiralamak dayatılıyor; ömrünüz sona erdiğinde de “sahip olduğunuz” şeyleri yakınlarınıza devretme imkânınız giderek azalıyor. Bu sürecin doğal sonucu, miras kavramının aşınması—hatta uzun vadede tamamen ortadan kalkması—olacaktır.

Çocukluğumda oynadığım “Monopoly” oyununu hatırlıyorum. Bu oyunda en avantajlı olan, aslında en çok parası olan değil; kontrol edebildiği alanlar üzerinden kullanım hakkı için bedel talep edebilen oyuncuydu. Oyunun sonunda mutlaka biri kazanır ve o kişi oyunun “tröstü” hâline gelirdi. Tröst her şeyi belirler, hâkimiyet kurar; parası bitip kirayı ödeyemeyen oyuncu oyundan çekilmek zorunda kalırdı. Geriye kalanlarla oyun devam ederdi. En çok parası ve mülkü olan, yani tröstleşmiş oyuncu, oyunun mutlak hâkimi olurdu. Kapitalizm ise bugün, küreselleşme adı altında tam anlamıyla tröstleşme sürecine girmiş durumdadır. Sonuçta, oyundan çıkan için mülkiyet fiilen ortadan kalkar.

Kapitalist düzenin bugünkü biçimi, mülksüzleştirmeyi yeni bir seviyeye taşıdı. En zengin olanın toprağını, alanını, sahip olduğu imkânları ancak parası yetenlerin kullanabildiği bir düzende; mülksüzlerin sığınacağı son yer çöplükler olacaktır. En sonunda nefes alıp verenlerin ekmeklerini kazanabileceği tek alan, sistemin dışına itilmişlerin birbirine tutunduğu o çöplükler kalacaktır. Kapitalizm, sadece mülkü değil, geleceği dahi kiralanabilir bir hizmete dönüştürmektedir.

Ancak tarih bize gösterir ki her tröst, her sermaye birikimi, bir noktadan sonra kendi çelişkilerinin altında ezilir. Kapitalizm, mülkiyeti tekelleştirdikçe; mülksüzlerin sayısını, öfkesini ve örgütlü gücünü de büyütür. Bugün çöplüklere itilmiş gibi görünenler, aslında yarının yeni dünyanın kurucu sınıfıdır. Çünkü üretimin gerçek taşıyıcısı mülksüzlerdir; mülkiyet tröstlerin elinde birikir, fakat yaratılan değer onların değil, çalışan milyonların emeğinin ürünüdür.

Ve bir gün, kiralanmış hayatların zincirine vurduğu bu kitleler, kendi ortak çıkarlarının bilincine vardığında, tröstlerin üstüne kurduğu iktidarı süpürüp atacak güce sahip olacaktır. Kapitalizmin sonunu hazırlayacak olan şey, işte bu büyüyen çelişkidir: Bir yanda her şeyi kontrol ettiğini sanan azınlık, diğer yanda her şeyi üreten ama hiçbir şeye sahip olmayan çoğunluk.

Sonunda o çöplükler, sistemin dışına atılanların değil; sistemin kendisinin çürüme alanı hâline gelecektir. Mülksüzler, bir kez ayağa kalktığında, kiraya mahkûm edilmiş bir dünyayı değil; ortak emeğin ortak mülkiyetini temel alan yeni bir toplumu kuracaktır. Ve gerçek gelecek, işte o gün kiralanmaktan çıkıp yeniden halka ait olacaktır.

 

İsmail Cem Özkan

15 Kasım 2025 Cumartesi

Tüketilen Bir Kuşağın Sessiz Çığlığı

Tüketilen Bir Kuşağın Sessiz Çığlığı


Haberlere bakıyorum; yandaş, candaş, muhalif ya da değil… Hepsinin ana teması belli: Yolsuzluk, rüşvet, adam kayırmacılık ve ekonomideki krizin neden olduğu, sonuçları ölüme kadar varan bir saldırganlık. Kendini ifade edemeyen erkeğin kadını öldürmesi, kendi ayakları üzerinde duran kadına yönelik şiddet sarmalı… Tüm bunlar, sistemin yaşadığı çöküşün aileye ve bireye kadar inmiş hali.

Solcu geçmişe sahip ailelerin çocuklarının çetelere karışması, uyuşturucuya yönelmesi ya da torbacılık yapması… Bunların hiçbiri tesadüf değil; hepsi, gerçeğin üzerini Instagram filtresiyle örter gibi parlatılmış haber bültenlerinin gölgesinde büyüyor. Bir yandan “Sokağa çıkmayın, çete gelir vurur” korkusu pompalanıyor, diğer yandan yağmur gibi yağan zamlarla alım gücü eriyor. İnsanlar mücadele etmek yerine “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” kolaycılığına teslim ediliyor. Bütün bunların “ülkenin bekası” adına yapıldığı söyleniyor. Devletin çıkarı varsa gerisi teferruat!

Toplumsal şiddet, aile içi mesele gibi sunuluyor; medya gerçekliği uyuşturuyor. Sosyal medyaya sığınan gençler ise yaşadıklarını değil hayallerini sergiliyor; görünürlük için yarışırken algoritmanın kölesi hâline geliyorlar. “Kaç kişi beğendi, hangi açı daha seksi, hangi saat daha çok izlenir” gibi sorular hayatlarının merkezine yerleşiyor.

Ey hayattan kopmuş birey… Birinci vazifen tüketmek. İkinci vazifen yok. Korkuyu büyütmek için erkeksin silah, kadınsan bedenin üzerinden değer biçiyorlar. Sana sunulan düzen, hayallerin yerine bedenini satmanı öneriyor; başka sermaye bırakmadıkları için…

Ama yetmiyor. Sana bir de başkasının gemisinin güvertesinde seksi poz vermeni söylüyorlar. Çünkü seni asıl beğenecek olanlar o gemilerin sahipleri; parası, gücü, medya araçları elinde olanlar… Sokakta çöp toplayan, atölyede sabahlayan, plazalarda getir-götür yapan milyonlar beğense ne olacak? Sana ulaşmaları mümkün değil; çünkü kendini onlara değil, zenginliğin ışığında poz veren efendilere sunman isteniyor.

Dünyanın her yerinde servet elitleri, şöhreti ve güzelliği bir yatırım aracı gibi görür. Zamanında gençliklerini sömürenler de, bugün sosyal medya üzerinden aynı düzeni yeniden üretiyor. Gücü elinde tutanların iştahının, genç bedenler üzerinde nasıl bir pazar yarattığını anlamak için komplo aramaya gerek yok; ortada işleyen dev bir endüstri var.

Ey parası olmayan milyonlar…
Ey çocuklarına anne babalık yapamayan, yapmasına izin verilmeyen ebeveynler…
Eskiden evlatlarınızı “vatan için” ölmeye gönderirdiniz; şimdi “gelecek kurmak için” yurtdışına gönderiyorsunuz.

Ama hiç düşündünüz mü?
Hangi sorundan kaçırırsanız kaçırın, onları daha büyük bir kaosun içine attığınız anlar da olabilir. Gittiği yerde yalnızlaşan, kimliksizleşen, köksüzleşen bir genç… Bu da başka bir kırılma, başka bir kayboluş değil midir?

Bugün toplumun yaşadığı çürüme, bireyin ahlaki kusuru değil; sistemin ürettiği bir sonuçtur. Gençler bozulduğu için düzen çökmüyor; düzen çöktüğü için gençler savruluyor. Ve biz, ışıkları parlayan ekranlarda sunulan hayallerin içinde kaybolurken, gerçeklik en sessiz yerlerde kanamaya devam ediyor.

Ama yine de…
Her çürümenin içinde bir filiz saklıdır. Toplumu ayakta tutan şey, ekranlarda parlayan sahte hayatlar değil; görünmezce süren küçük direnişlerdir. Bir genç kendi bedenini değil, aklını ve emeğini değerli kıldığında; bir anne korkuya teslim olmayıp çocuğuna adalet duygusunu aşıladığında; bir baba susmak yerine gerçeği söylediğinde; bir öğretmen, bir işçi, bir öğrenci “ben böyle yaşamak zorunda değilim” dediğinde sistemin çarkı bir kez daha tökezler.

İnsanı çürüten de sistemdir, iyileştiren de insanın kendisidir.
Ve insan, umudu en derin karanlıklarda bile üretebilen tek varlıktır.

Belki bir gün, tüketilen bu kuşak kendi sesini geri alacak;
belki bir gün sahte parıltılar yerine gerçeğin ışığı değer kazanacak;
belki de değişim, hiç beklemediğimiz bir yerden filizlenecek.

Çünkü umut, en çok çaresiz görünenlerde büyür.
Ve bugün “sessiz çığlık” dediğimiz şey, yarın bir toplumun uyanışına dönüşebilir.

12 Kasım 2025 Çarşamba

Sessizliğin Tarihi: İtaat ve Korku

Sessizliğin Tarihi: İtaat ve Korku

“Kelebeklerin Dili” (La lengua de las mariposas) adlı filmi izledim.

Hikâye, sıradan bir İspanyol kasabasında geçiyor; okul çağındaki çocukların ilk gün heyecanı, bir terzinin en küçük oğlunun gözünden anlatılıyor. O küçük çocuğun dayak korkusu vardır, ancak okulda bunun tam tersiyle karşılaşır: Öğretmeninin ilgisi ve sabrı sayesinde, ilk günün heyecanı kısa sürede alışkanlığa dönüşür.

Ailenin iç yapısı da ayrı bir çatışmayı yansıtır: Annesi koyu Katolik, babası Cumhuriyetçidir. Küçük kasabalarda herkes birbirini tanır; parası olan öndedir, sesi daha çok çıkar. Burjuva kültürünü içselleştirmemiş, ama parayla bir sınıfa yaklaşmış insanlar vardır. Zaman, faşizmin ayak seslerinin duyulduğu dönemdir.

İspanya henüz iç savaşa girmemiştir; ancak cepheler ayrılmaya başlamış, farklı düşüncelere sahip olanlar örgütlenmiştir. Öğretmen Don Gregorio, Köy Enstitüsü veya öğretmen okulu mezunu idealistlerimizi hatırlatan bir figürdür. Dayağa karşıdır, bilimin ışığında öğrencilerine yaklaşır.

Kasabanın meyhanesi, siyasi tartışmaların ve radyodan gelen haberlerin merkezi halindedir. Gelmekte olan büyük çatışmanın izlenebildiği bir süreçtir bu. Cumhuriyetçiler darbeyi izler; ancak engel olabilecek bir konumda değildirler. Halk, Cumhuriyetçi olsa da, faşistlerin güç karşısında sessizce taraf değiştirir. Darbe günü ve sonrasındaki gecelerde insanlar evlerinden alınır, işkencelerden geçirilir.

Düşman bellidir: Cumhuriyetçiler. Monarşi, İspanya’da yeniden iktidardadır ve bu darbe, ülkenin en uzun sürecek diktatörlüğünü başlatacaktır. Ancak darbeci lider öldükten sonra Cumhuriyet yeniden kurulacak, mezarı devlet mezarlığından çıkarılacaktır.

Küçük kasabada, öğretmeninin tutuklanması sırasında ailesi çocuktan aleyhine bağırmasını ister. Bağırırsa “özgürce” yaşayacaktır. Kitaplar yakılmış, niyetler değişmiş, Cumhuriyet’i savunan hiçbir şey kalmamıştır. Düzenin insanı gibi görünen ama gönlü başka, çıkarı başka olanların oluşturduğu bir kasaba…

Toplumlar çoğu zaman faşizmi yalnızca politik bir olay sanır; oysa faşizm, gündelik hayata ve bireysel vicdanlara kadar sızan bir korku rejimidir. Bir çocuk bile, korkuyla doğru bildiğinden vazgeçebilir.

Film, İspanya’nın iç savaşına giden süreci anlatırken hikâyesi evrenseldir; çünkü faşizm yalnızca bir yönetim biçimi değil, insanın ruhuna işleyen bir korkudur. Türkiye’de de benzer kasabalar, öğretmenler ve korkular yaşandı.

12 Eylül öncesinde pek çok yerde insanlar kendi küçük “cumhuriyetlerini” kurmuştu: okullarda, derneklerde, köylerde, mahallelerde. Devrimciler, idealistler, öğretmenler halkla iç içeydi. Ancak darbe ve darbe öncesi “Nokta Operasyon” geldiğinde bu umut bir gecede susturuldu. Dün “halkın öğretmeni” olarak sahip çıkılan insanlar, ertesi gün “sakıncalı” oldu. Evler basıldı, kitaplar yakıldı, kelimeler bile suç sayıldı. Tıpkı İspanya’da olduğu gibi, okunmuş kitaplar sakıncalı diye yakıldı. Kitapların yanması, sessizce korkuya teslim olmanın bir göstergesiydi.

İspanya’da küçük bir çocuk öğretmenine bağırarak kurtulmaya çalıştıysa, Türkiye’de de birçok insan susarak hayatta kalmaya çalıştı. Korku, her ülkede farklı biçimlerde aynı sonucu doğurdu: İtaat edenler “özgür” sayıldı.

Filmin en büyük başarısı, ideolojiyi değil insanı anlatmasıdır: bir öğretmenin vicdanı, bir çocuğun masumiyeti, bir toplumun sessizliği… Film, yalnızca İspanya’nın tarihine değil, baskı görmüş tüm toplumların kalbine dokunur. Faşizm, savaş meydanlarında değil, insanların içinde başlar. Ve o sessizlik, bir kez yerleştiğinde kuşaklar boyunca sürer. İnsanlar “özgürce” yaşarlar — ancak yalnızca itaat ettikleri sürece.

İsmail Cem Özkan

 

Film Bilgileri

Orijinal Adı: La lengua de las mariposas

Ülke: İspanya

Yapım Yılı: 1999

Yönetmen: José Luis Cuerda

Senaryo: Rafael Azcona, José Luis Cuerda (Manuel Rivas’ın öyküsünden uyarlanmıştır)

Oyuncular: Fernando Fernán Gómez, Manuel Lozano, Uxía Blanco, Gonzalo Martín Uriarte, Alexis de los Santos

 

10 Kasım 2025 Pazartesi

Hilafetten Komünizme: Devlet, Karşıtlık ve Tarihsel İzler

Hilafetten Komünizme: Devlet, Karşıtlık ve Tarihsel İzler

Türkiye’nin modernleşme süreci, çoğu zaman karşıtlıklar üzerinden şekillenmiş bir tarihsel yapıyı yansıtır. Kemalizm, kendini tanımlarken “karşıt”ları referans noktası olarak belirlemiş; bu karşıtlıklar hem devletin sınırlarını hem de güvenlik reflekslerini şekillendirmiştir. Devletin bu yaklaşımı, yalnızca siyasi bir strateji değil, aynı zamanda toplumsal düzeni ve kimlik sınırlarını belirleme çabasıdır.

Hilafetin yeniden canlanması korkusu, modern ulus-devletin kurumsal temellerini güvence altına alma stratejisinin bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması, dinin toplumsal bir fenomen olmaktan çıkarılarak devlet mekanizmasının bir parçası hâline getirilmesini sağlamış ve dini toplumsal etkilerden bağımsız biçimde denetim altına almayı amaçlamıştır. Ancak uzun vadede bu strateji, bağımsız dini-siyasal odakların güçlenmesine ve günümüzde süregelen laik–anti laik gerilimlerin oluşmasına zemin hazırlamıştır.

Hilafetin tarihsel deneyimi, günümüz çağrılarını anlamak açısından kritik bir gösterge sunar. Geçmişte güç mücadeleleri, mezhep ayrılıkları ve baskıcı yönetimler sıradan uygulamalardı. Bugün bazı kesimlerde dile getirilen hilafet çağrıları, sadece tarihsel bilgisizlik değil; Ortadoğu’da hâlâ yaşanan baskıcı yönetimler, mezhep çatışmaları ve toplumsal karanlık, hilafetin bugünkü en korkunç senaryosunu oluşturmaktadır. IŞİD ve El Kaide örnekleri, bu tehdidin somut sonuçlarını göstermektedir. Böylece hilafet çağrıları, tarihsel bir merak değil, modern dünyada hâlâ ciddi sonuçlar doğurabilecek bir tehlike olarak okunmalıdır.

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devlet, bir diğer karşıtlık ekseni olarak komünizmi hedef aldı. 1920’lerde bile komünizm “rejim için tehlikeli fikir” olarak tanımlanmıştı. Devlet, bu tehdidi yalnızca siyasal düzlemde değil, toplumsal yapının ideolojik biçimlenişinde de kontrol altına almak istedi. Bu noktada dini çevreler ve tarikatlar, komünizme karşı stratejik araçlar olarak devreye sokuldu. Komünizm, özellikle tarikatların etkili olduğu bölgelerde dini bir sadakat göstergesi hâline getirildi; çoğu zaman içeriği anlaşılmasa da, “dine ve millete düşmanlık” biçiminde temsil edildi. Bu süreç, tarihsel olarak var olan kimlik temelli önyargıların – özellikle Kürt ve Alevi topluluklarına yönelik mesafelerin – yeniden üretilmesine olanak sağladı.

Hilafet ve komünizm karşıtlığı, aslında devletin kendini tanımlama ve toplum üzerinde kontrol kurma stratejisinin iki boyutu olarak görülebilir. Modern ulus-devletlerin kimlik inşası genellikle “Biz kimiz?” sorusuna cevap ararken “Biz kim değiliz?” sorusunu merkeze alır. Kemalizm’in bu iki karşıtlık üzerinden kendini konumlandırması, hem ideolojik sınırlarını belirlemiş hem de toplumda sürekli bir “öteki” üretme ihtiyacını doğurmuştur. Devlet, ideolojik tehditleri dengelemek için dini çevreleri kontrollü biçimde kullanmış olsa da, bu stratejinin uzun vadeli etkisi kalıcı toplumsal kutuplaşmalar yaratmıştır.

Tarih boyunca devlet-toplum ilişkisi çoğu zaman “denetim” ve “korku” üzerine inşa edilmiştir. Bugün hilafet çağrıları, komünizm karşıtlığı veya dini-siyasal kutuplaşmalar yalnızca bireysel hatalar ya da belirli grupların tepkisi olarak açıklanamaz; bunlar, uzun tarihsel süreçlerin ve stratejik planlamaların güncel tezahürleridir. Geçmişi doğru okumak, bugünün toplumsal ve bölgesel dinamiklerini anlamak için hâlâ en güvenilir yoldur. Ve belki de en önemlisi, tarih bize gösteriyor ki bir toplum kendi kimliğini sürekli karşıtlar üzerinden tanımladığında, ötekinin varlığı her zaman bir gölge gibi peşinden gelir.

İsmail Cem Özakn

6 Kasım 2025 Perşembe

Emekliler de İnsandır ve Hakları Vardır

Emekliler de İnsandır ve Hakları Vardır

Emeklilerin tek patronu var; tek tip, fakir ve mağdur bir emekli kitlesi yaratılıyor.

Ömürlerinin sonuna gelmiş insanlara devlet eliyle adeta işkence yapılıyor; tüm birikimleri ellerinden alınıyor.

Bir ekmeğe muhtaç hale getirilen insan, insan haklarının hiçbirinden yararlanamaz.

Bugün herkes biliyor ki emekliler, yıllarca çalışıp ülkesine değer katmış insanlar olmalarına rağmen, yaşamlarının sonunda açlık sınırının bile altında bir maaşla hayatta kalmaya çalışıyor.

Onlar, “üretimden gelen güçlerini” çoktan devlete teslim etmiş; buna rağmen insanca yaşam talep etmekten bile yoksun bırakılmış bir kesim.

Ancak bu tablo karşısında en büyük sessizlik, ne yazık ki emeklilerin adına kurulmuş yapılardan geliyor.
Kaç sendika, dernek ya da vakıf gerçekten emekliler için mücadele ediyor?

Kâğıt üzerinde var olan, tabelasında “emekli” yazan ama meydanda görünmeyen onlarca örgüt mevcut. Bazıları yalnızca tabelada vardır; mücadele alanında, sokakta, kürsüde, yargıda yoktur. Bugün emeklileri temsil ettiğini iddia edenlerin büyük çoğunluğu da bu durumdadır.

Eğer gerçekten var olsalardı, yıllardır süren bu kötü gidişe bir “dur” denmiş, en azından küçük de olsa bir kazanım elde edilmiş olurdu. Ama olmadı. Çünkü emekli mücadelesi, parçalı yapılar arasında etkisizleştirildi.

Emekliler diktatörlere karşıdır; çünkü bilirler ki kendilerinden kesilen paralar, diktatörlerin güvenliği ve refahı için harcanır.
Emeklinin alın teri, sarayların ışıltısına, koruma ordularının maaşına, yandaşların konforuna dönüşür.
Bu yüzden emekli adalet ister, hakkını ister — çünkü emeğini çalan düzeni herkesten iyi tanır.

Tüm emekliler, kendilerini temsil ettiğini iddia eden örgütlere aidat ödemeyi bıraksın; o zaman gerçek mücadele başlar.

Emekli sorunuyla ilgileniyor gibi görünüp, emeklilerin mağduriyetinden kendine gelir kapısı açanları teşhir edin; belki o zaman anlamsız yürüyüşler, boş stant açmalar ve “Asıl temsilci biziz.” kavgaları sona erer.

Emekliler aslında akıllı insanlardır.

Bu çok sendikalı ama etkisiz mücadelenin ne kadar boş olduğunu en iyi onlar bilir.
Birleşik, kararlı ve doğrudan emekli sorununa odaklı bir mücadele olmadığı sürece, TÜİK’in uydurduğu rakamlara, dudaktan çıkan keyfi zamlara mahkûm yaşamaya devam edecekler.

Onların sorunlarının ertelenmesi demek, ölüm demektir.

Ama ölüm sadece toprağa karışmak değildir; yalnızlaşmaktır.

Yalnız ve çaresiz kalan insanların oluşturduğu karanlık bir zamanın içindeyiz.

Bugün belirli bir yaşa gelmiş emekliye bankalar kredi bile vermez. Sigorta şirketleri astronomik fiyatlar talep eder ki sisteme dahil olamasın. Hastaneye düştüğünde, varsa son kuruşunu alırlar; yoksa ölüme terk edilir.

Oysa emekliler ölümü bekleyen insanlar değildir.

Onlar, ömür boyu emek vermiş; toplumun bilgi, deneyim ve birikimini taşıyan insanlardır.
Rahat, huzurlu ve onurlu bir yaşam sürmek onların en doğal hakkıdır.

Unutmayalım: Emekliler de insandır ve hakları vardır.

Bu haklar için mücadele etmek, yalnızca emeklilerin değil, onurlu bir toplumda yaşamak isteyen herkesin görevidir.

İsmail Cem Özkan