2 Şubat 2026 Pazartesi

Birinci Dünya Savaşı’ndan Bugüne: Cihat Söyleminin Gerçek Gücü

Birinci Dünya Savaşı’ndan Bugüne: Cihat Söyleminin Gerçek Gücü

İran’ın bugünkü görünümü bana Birinci Dünya Savaşı öncesi Osmanlı Hanedanlığı’nı, hatta devletçiğini hatırlatıyor. Devletçik diyorum; çünkü borç bataklığında, maliyesi bile kendi kontrolünde olmayan bir yapıdan söz ediyoruz. Kendi parasını kontrol edemeyen, tefecilerin elinde oyuncak olmuş; baskıdan, şiddetten, lider kaprislerinden, tarihin birikmiş öfkesinden, halkların özgürlük taleplerinden ve toprak kaybından başka hiçbir kazanımı olmayan bir yapıya devlet denir mi?

Hanedanın elinde tek koz kalmıştır: halifelik.

Halife, güya tüm İslam dünyasına hükmeder. Halife ne derse ona inananlar, kendilerini ateşe, silaha atar; düşmana karşı İslam cihadını başlatır. Halife kendisini çok büyük görür ama aslında bir cücedir.

Aynı zaman diliminde, diğer iki halifenin gücü karşısında da etkisizdir. Onu öne çıkaran tek unsur Nakşibendi tarikatının büyüklüğüdür. Nakşilerin merkezi Hindistan’dır ve kendisine destek oradan gelir. Afganistan, Pakistan ve İran’daki Sünni kesim, Nakşibendi tarikatının yönlendirmesiyle İstanbul’daki halifeye bağlıdır; fakat diğerlerinin umurunda bile değildir. Osmanlı Hanedanlığı zaten İslam dünyası için değersizdir.

Buna rağmen halifedir. “Kutsal” denilen birkaç emanet Mısır’dan alınarak İstanbul’a taşınmıştır. Taşıma usulüyle halifelik yüzlerce yıldır Osmanlı’nın elindedir; fakat halifelik gücüyle elde edilmiş somut bir başarı yoktur. Gerçi birkaç kandil günü, İslam dininin Osmanlı topraklarında bir gelenek hâline getirilmeye çalışılmıştır; ama Nakşilerin bir bölümü dışında bunu da önemseyen olmamıştır.

Kandil geceleri İstanbul için değerli olmuş; her yere kondurulan camilerle İstanbul’da ayaklanmaların önüne geçilmiştir. Kandil geceleri, Yeniçerilerin gücüne karşı kullanılan stratejik bir uygulamaya dönüşmüştür. Sonuçta Osmanlı ne Bektaşi’dir ne de başka bir mezhep. Nakşibendi tarikatının Hanefi Müslümanlığıdır; Şafileri de yanına almış bir Sünni İslam sentezidir.

Halifenin bir kurum olarak gücü ortadadır; fakat elindeki son kozu Birinci Dünya Savaşı’nda tehdit olarak kullanmıştır. Hindistan’ın efendisi olan İngiliz emperyalizmine karşı cihat silahını ortaya sürmüştür.

Peki İngilizler ne yapmıştır?

Çanakkale’ye çıkarma yapmışlardır; amaç, Rus Çarı’na yardım etmek ve onu iktidarda tutmaktır. Ancak geç kalınmıştır. Yardım hareketi Rusya’daki devrimi engelleyememiştir. Rusya, Almanya lehine savaştan çekilecektir. Yani Birinci Dünya Savaşı sürecinde Rus Devrimi’nin etkisi, halifenin cihat çağrısından çok daha belirleyici olmuştur.

Tarihte belirleyici olan çağrının büyüklüğü değil, çağrıyı taşıyacak maddi–siyasi zemindir.

Bugün Şii İran da cihat çağrısı yapma tehdidini kullanmaktadır.

Peki İran cihadının ateşi ne kadardır?

Hintli Müslümanların Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’ya karşı İngiliz askeri olarak savaşması kadar etkilidir. Tek etkisi, Nakşibendi tarikatının para toplayıp Osmanlı Hanedanı’nın devamcısı olan Kemalist devrime maddi yardım yapması olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı tecrübesiyle bakarsanız, İran’ın kâğıttan bir aslan olduğunu görürsünüz. Küçük bir dokunuşla içinde yalnızca küçük bir Pers devletçiği kalabilir. Yani onların Misak-ı Millî’si Pers toprakları kadardır.

Tarih birçok şeyi anlatır; ama ona bakmayı bilmeyenler, “güçlü İran’ın bölgeyi ateş topuna çevireceği” hayalini görür. Bizans ateşi denizi ne kadar yakmışsa, İran ateşi de Ortadoğu’yu o kadar yakar.

 

İsmail Cem Özkan

29 Ocak 2026 Perşembe

Köleler, Efendiler ve Bitmeyen Magazin

Köleler, Efendiler ve Bitmeyen Magazin

Ülkemin insanı sessizdir; konuşmaktan korkar ama dedikoduya bayılır. Bu yüzden ülkede magazin her şeydir; her olaya magazin penceresinden bakılır. Ölüm de magazindir, cinayet de… Ama tarihte hiç değişmeyen en büyük magazin konusu sağlıktır. Sağlık üzerine kulaktan dolma, sansasyonel bilgiler paylaşılır; sonuç ise hep aynıdır: şifa bulmayı umanların ölümü, sakat kalmaları ya da yaşamaları gereken ömrün erken bitmesi. Magazin sorunları çözmez; aksine ölümü ve çürümeyi hızlandırır.

Magazin yalnızca bir medya türü değildir; sorumluluktan kaçmanın estetik hâlidir. İnsanlar konuşmak istemez, çünkü konuşmak bedel ister. Taraf olmayı, risk almayı, sonuçlarına katlanmayı gerektirir. Magazin ise bedelsizdir: risk yoktur, taraf yoktur, sonuç yoktur. Bu yüzden en iyi köle ruhuyla anlaşır. Konuşulamayan gerçeklerin üzeri, küçük hikâyelerle örtülür; toplum kendi suskunluğunu eğlence sanır.

Sessizlik dedikoduyu doğurur, özgürlük eksikliği köleliği. Köleler sessizce konuşur; efendilerin kahramanlıklarını, güçlerini ve kudretlerini abartarak anlatır. Efendiler güçlü olduğu sürece susulur, yıkıldıklarında ise onların nasıl kâğıttan kaplan oldukları anlatılmaya başlanır. O zaman da kendi köleliklerine hayıflanılır; ama yine de sorumluluk üstlenilmez. Çünkü köle, efendiden önce özgürlükten korkar.

Bu yüzden hep bir kurtarıcı beklenir. Devrimciler bu beklentinin ürünüdür; fakat iktidarı gerçekten alacakları kesinleşene kadar onlardan uzak durulur. Buna rağmen sağlayacakları özgürlüğe muhtaç yaşanır. Beklemek, itiraz etmekten daha güvenlidir; umut etmek, sorumluluk almaktan daha kolaydır.

Her devrim eski efendiyi yok eder, yeni bir efendi doğurur. Yeni efendinin özgürlük sunması için halkın özgürlüğe sahip çıkması gerekir; ancak köle ruhlu, yoksul insanlar özgürlüğü savunmak yerine güç sahiplerini daha da büyütür ve onları otokrat hâline getirir. Böylece zincirler kırılmaz; sadece el değiştirir.

Bu döngü kırılmadıkça ne magazin susar ne dedikodu biter ne de efendiler eksik olur. Sessiz kalan, sorumluluğu başkasına devreden, özgürlüğü talep etmek yerine bekleyen toplumlar kendi zincirlerini kendileri üretir. Kurtarıcı beklemek köleliği sona erdirmez; onu kalıcı hâle getirir. Gerçek özgürlük devrimle değil, bilinçle başlar. Konuşmaktan korkmayan, bilgiyi magazinden ayıran, gücü kutsamak yerine sorgulayan bir halk olmadan her değişim yalnızca efendi değişimidir. Bu topraklarda ihtiyaç olan şey yeni kahramanlar değil, özgürlüğün yükünü taşımayı göze alan insanlardır.

İsmail Cem Özkan

28 Ocak 2026 Çarşamba

Hatırlamak Bir Sorumluluktur

Hatırlamak Bir Sorumluluktur

Devrimci siyasi hareketleri emekleri ve hayatlarıyla yükseltenler ne yazık ki artık aramızda değiller. Onlar, yalnızca bir davaya inandıkları için değil, o davayı yaşadıkları ve bedelini ödedikleri için devrim yolunda düştüler. Anıları bugün hâlâ yanımızda; fakat bu anılar yalnızca saygıyla anılacak bir geçmiş değil, aynı zamanda bugüne dair bir sorumluluk çağrısıdır.

Tarihin her döneminde devrimci hareketler yenilgilerle, baskılarla ve geri çekilmelerle yüz yüze gelmiştir. Bu durum bir istisna değil, devrimci mücadelenin yapısal gerçekliğidir. Asıl belirleyici olan, bu kırılma anlarında nasıl bir siyasal tutum alındığıdır. Çünkü yenilgi, her zaman bir son değil; kimi zaman bir yüzleşme, kimi zaman da yeniden kuruluş imkânıdır.

Bugün ise o hareketleri yükseltenlerin yanında, hâlâ söz, yetki ve karar süreçlerinde bulunan; fakat geçmişle yüzleşmek yerine sanki hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam eden bir kesim de vardır. Geçmişte de bugün de etkili konumlarda bulunan bu anlayış, devrimci mücadeleyi “yenilgiden” sonra daha ileri taşımak yerine, elde kalanla yetinmeyi ve var olanı korumayı siyaset hâline getirmiştir. Bu tutum çoğu zaman “gerçekçilik” ya da “koşulların zorunluluğu” olarak meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.

Oysa zorluklar, baskılar ve kayıplar devrimci siyasetin bahanesi değil, sınavıdır. Mücadeleyi büyütmek yerine daraltmak, yüzleşmek yerine suskunluğu tercih etmek; kolektif hafıza yerine seçici bir unutmayı kurumsallaştırmak zorunluluk değil, bilinçli bir tercihtir. Bu tercih, devrimci mirası yaşayan bir mücadele hattı olmaktan çıkarıp, güvenli bir hatıra alanına hapsetmektedir.

Bugün sıkça dile getirilen “katılalım, büyüyelim” çağrılarının, aynı anda sürdürülen “küçük olsun, bizim olsun” pratiğiyle çelişmesi de bu yüzden şaşırtıcı değildir. Büyüme, yalnızca niceliksel bir çağrı değildir; siyasal cesaret, etik tutarlılık ve tarihsel sorumluluk gerektirir. Geçmişin yüküyle yüzleşmeden yapılan büyüme çağrıları, inandırıcılığını daha baştan yitirir.

Daha da önemlisi, geçmişte birlikte yol alınanların bugün dışlanması, sorumluluğun başkalarına yıkılması ve yaşanan çöküşlerin tek taraflı anlatılarla açıklanmasıdır. Eleştiriye yöneltilen “bölücülük” suçlaması, bu noktada gerçeği tersine çevirir. Birliği zedeleyen eleştiri değil; eleştiriden kaçan, hesap vermekten imtina eden ve farklı sesleri tasfiye eden anlayıştır. Gerçek birlik, suskunlukla değil; açıklıkla, yüzleşmeyle ve ortak sorumlulukla kurulabilir.

Bu nedenle dile getirilen eleştiriler kişisel değil politiktir; yıkıcı değil kurucudur. Amaç geçmişi yargılamak ya da bugünü küçültmek değil, devrimci iddiayı yeniden ayağa kaldırmaktır. Bedel ödeyenlerin hatırasına sadakat, onları yalnızca anmakla değil; cesaretlerini, tutarlılıklarını ve yüzleşme iradelerini bugüne taşımakla mümkündür.

Hatırlamak, bu yüzden bir nostalji değil; tarihsel ve siyasal bir sorumluluktur.

İsmail Cem Özkan

26 Ocak 2026 Pazartesi

Geçmiş daima konuşur…

Geçmiş daima konuşur…

Tanrı’nın öyküsü yazıldığında her zaman bir öykü tadı vardır; öykünün masal hâlidir. Biri Tanrı’dan bahsettiğinde o masalın tadı zihinlerde kalır, öykünün ince dokunuşları ders olarak insana sunulur… Metafiziğin yasasında materyalistin öykünün bir karşılığı yoktur. Bundan dolayıdır ki masallar, gerçekliğin sadece bir tarafını taşırken, en önemlisi yaratılmış gerçekliği gerçek gibi sürer. Okuyan da bilir: O yaratılmıştır, tıpkı insanın yaratılması gibi. İnsanın yaratıldığına inanan elbette yaratılan gerçeklere de inanacaktır…

Her bir söz kutsal değildir ama her kutsal metin bir kelam ile başlar. Söz vardı, yazı daha sonra oluştu; yazı Sina Dağı’nda ellere verildi ama o da ihanet karşısında parçalandı, yok oldu. Parçalara bölünmüş her kelimeden başka bir öykü doğdu. Ondandır ki kutsal metinler bin yıllar boyunca yeniden yeniden yaratılır ve yorumlanır. Her yorum yeniden bir yaratımdır.

Tanrı, 2026 yılı öncesinde insanlarla daha sıkı fıkıymış; hatta onlardan bir çocuk bile yapmış. Ondan sonra insanlarla olan muhabbetini azaltmış; bazı inançlara göre en son kitabı indirdikten sonra insanları baş başa bırakmış. Bugünlerde büyük çoğunluk hep bir kurtarıcı bekler olmuş; hatta yüksek dağlara bakıp, sular geldiğinde orada yaşamak için çoban çadırlarına göz atar olmuşlar.

Bazı insanlar kendilerini peygamber ilan eder olmuş; beyazlar giyinip her İsa’nın doğum gününde müritleriyle pasta kesip kutlama yapar olmuşlar. Tanrı “öldü” demiş biri; öteki ise hayır demiş:
“Yaşıyor, çünkü her nefes Tanrı’nındır!”

Meryem hamile kaldığında kaç yaşındaydı? Tanrı da çocuk gelinlerden mi hoşlanıyordu? Çocukların evliliği o toplumda normaldi de neden Tanrı, insanlara örnek olup kız çocuklarının büyümesini beklemedi? Neden bu aceleydi? Meryem hamile kalınca başına olmadık şeyler gelir, babasını kaybeder; Tanrı neden bir babanın sağ kalmasını istemez, onu kollayıp korumaz? Sonuçta babası Meryem’i kollayacak, koruyacaktı. Bu kadar acılı hikâyeyi onların kader çizgisine neden yazdı?

Tüm topluma ilan edilmiş bir Mesih vardır ama Mesih’i taşıyan anneye doğum için bir ev bile bulunmaz!

Sonuçta Tanrı artık insanlarla sıkı fıkı bir ilişki içinde değildir; gelip konuşmaz olmuştur; ne Sina Dağı’nda ne de eteklerinde yaşanan insanlık dramına bakarak. Evleri yıkılan, ocaklarındaki ateşi sönenlerin çadırını üstelik sel basmıştır. Bu durumda o seli, o çadırda yaşayanları nasıl görmeli? Kurban mı; seçilmiş ama Tanrı’nın isteklerini yapmadıkları için mi cezalandırılmışlar? Sonuçta zalim de mazlum da Tanrı’nın çocuklarıdır ve her ikisinin kitabı da aynı kökten, farklı cümlelerle oluşmuştur.

Tanrı neden kadınlar arasında kutsanan bir kadından yeni bir çocuk yapmaz? O çocuk gelse—gerçi şimdi çarmıh yok—ama bir şekilde sembolünü bulsa ve içindeki ihanet eden tarafından ölüme gönderilse; hayır, sonra onun dinini kursa ve sonsuza kadar ölüme gönderdiğini kutsal diyerek inananlara anlatsa…

2026 yılı öncesi, bugünkü zalimden daha hafif mi zalimler, yoksa daha mı fazla zulmederler mazlumlara? Daha fazla kan döküldüğü kesin; çünkü savaş denen çılgınlık teknolojiktir ve ölüm kusma gücü bir oktan, bir bıçaktan, bir kılıçtan çok daha fazladır.

Her şey gelip geçicidir; sonuçta insan başlangıca dönecektir. Kovulduğu yere tekrar alacak mı Tanrı? Şeytanla anlaşıp o cenneti insanlara sunacak mı?

Metafizik elbette masallar doğuracaktır; çünkü masallar gerçeği, metaforlarla üzerini örterek görünmez kılar. Romantizm, bir çocuğu anne; doğan çocuğu bir kurtarıcı yapacak ve en yakınında ona ihanet edeni azizleştirecektir. Her şey bir masalla mı başladı, yoksa bir ışığın içinde masalları mı taşır; gerçeklerden ayrı olarak?

İsmail Cem Özkan

 

22 Ocak 2026 Perşembe

Bu ülke sadece parası olanların mı?

Bu ülke sadece parası olanların mı?

Bu ülkede Kürt düşmanlığı birden yükseliyor; sonra sanki hiç yaşanmamış gibi bir anda Kürt dostluğuna dönüşüyor. Ardından, işine gelmeyince yeniden başlıyor.

Bu iniş çıkışlar tesadüf değil. Her seferinde aynı sahne kuruluyor: Balkonlara ve pencerelere asılan bayraklar. Sosyal medyada milliyetçilik dalgalanıyor.

Bir anda yurtsever, vatansever olunuyor. Kürtler vatan haini ilan edilirken aslında yalnızca Kürtler değil; “öteki” olarak görülen herkes hedef hâline geliyor. Düşmanlık bayrakla kutsallaştırılıyor, sorgulamak ihanetle eş tutuluyor.

Vatanını çok sevdiğini söyleyenlere sormak gerekiyor: Aynı vatanın içinde yaşayan emekliye hakkını vermeyenlere ne denir?

Bir gün “bayrak indirme” hikâyeleriyle insanları Kürt düşmanlığına sürükleyenler, ertesi gün “çok ileri gittik” diyerek dostluk masalları anlatıyor. Düşmanlık da barış da bu siyaset için sadece birer araç.

Bu dilin farkında olmadan tetikçisi olan bir kitle yaratılıyor.

Tetikçiler postal giyiyor, “vatanı savunuyor”, gidip ölüyor. Ama vatanın nimetlerinden yararlananlar değişmiyor: Her zaman küçük bir ayrıcalıklı kesim.

İnsanlar öldürülüyor, insanlar öldürüyor ve sonra geriye şu soru kalıyor: Biz kimiz?

Bu topraklarda Lazlar var, Çerkesler var, Arnavutlar, Abhazlar, Gürcüler, Hemşinliler var. Farklı diller, kültürler, kimlikler var. Bunları yok sayarak kurulan her “tek millet” söylemi, yeni düşmanlıkların zeminini hazırlıyor.

Bugün Kürt düşmanlığı biter; yarın başka bir halk, başka bir kimlik hedef olur. Bu ülkede siyaseten düşman ilan edilecek o kadar çok farklılık var ki… Düşmanlık sürdükçe herkes biraz daha asimile ediliyor, biraz daha kendini inkâr etmeye zorlanıyor.

“Aslını inkâr eden benden değildir.”

Evet, değildir.

Balkonuna, penceresine, dükkânına bayrak asarak düşmanlığını ilan edenler şunu bilmelidir: Nefret söylemi faşizmin tabandaki en güçlü ayağıdır. Katliamlara gözünü kapatıp “her şey vatan” diyerek meşrulaştıranlar, bu düzenin suç ortağı hâline gelir.

Halklar arasında düşmanlık olduğu sürece bu ülkede ne barış olur ne huzur. Barış ve huzur olmadığında bedeli hep aynı insanlar öder: Daha da yoksullaşanlar, daha da çaresizleşenler.

Aç bir insanın vatanseverliği bir kurşun gibidir:

Ya öldürür ya da öldürürken ölür.

Bayrak sallarken kim olduğumuzu unutmamak gerekir. Bayrak bazen bir selamdır, bazen bir örtüdür. Tarikat şeyhi de pencereden müridini selamlarken bayrak asar; çünkü o selamın maddi bir karşılığı vardır.

Her bayrak sallayan vatansever değildir.

Her sallanan bayrak da masum değildir.

Bu ülkede dağda taşta, her yerde bayrak sallanıyorsa, bu ya bir şeylerin üstünün örtüldüğünü ya da yönetenlerin kendi vatandaşına güvenmediğini gösterir. Biz hangi ülkede yaşadığımızı direklere asılan bayraklara bakarak anlamak zorunda değiliz.

Bu ülke; eşit yurttaşlıkla, bir arada yaşamayla, halklarıyla vardır.

Nefret söyleminin suç sayıldığı, düşmanlığın normalleşmediği bir ülke hayal değildir. Bu, bize dayatılan siyasi düşmanlıkları reddetmekle başlar.

Bu ülkeyi bir çiçek bahçesine çevirmek elimizdedir.

Hangi ülkede yaşadığımızı bayrakların gölgesinde değil, birbirimizin yüzüne bakarak anlayabiliriz.

Bu ülke bizim.

İsmail Cem Özkan

Postallar Ortadan Kalkmadıkça Zulüm Devam Eder

Postallar Ortadan Kalkmadıkça Zulüm Devam Eder

İkinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul, Alman postalları altında ezilmemişti; fakat Alman siyasetinin ve savaşın sert rüzgârının ağırlığını iliklerine kadar hissediyordu. Fakirlik sokakları kuşatmıştı. Ekmeğin karneyle satıldığı, doğru dürüst bir yemeğin hayal olduğu günlerde, küçük bir azınlık Alman propagandası yapmanın karşılığında lüks içinde yaşıyordu. Sokaklarda gaz lambaları yanmazken, onların evlerini ampuller aydınlatıyordu.

Devletin merkezi Ankara’ydı; ama İstanbul görünmez bir merkez olmayı sürdürüyordu. Karartma gecelerinin hüküm sürdüğü o karanlık zamanlarda, karanlıktan para kazananlar vardı. Hayatlarını kurtarmak için son sığınaklara gizlenmiş Yahudilerin korularına, kanlı harflerle Alman ideolojisini yücelten yazılar yazılıyordu. Korkuyu büyüten her harf, ezilmişlerin omzundaki yükü biraz daha ağırlaştırıyordu.

Ulus-devlet ideolojisi, Osmanlı’dan devralınan süreci kesintisiz biçimde devam ettiriyordu. Ari ırk adına getirilen yasaklar, el konulan mülkler ve servetler yeni ellere geçiyor; bu yeni sahipler, sermaye üzerine inşa edilen devletin nimetlerinden faydalanıyordu. Savaş, romantize edilen kızıllığın ve kanlı manzaraların ardında, aslında sermayenin el değiştirmesinden ya da belirli ellerde toplanmasından başka bir anlam taşımıyordu.

Postalların egemen olduğu her yerde direniş yeraltında filizlenir. Özgürlüğün neredeyse yok edildiği koşullarda bile, yeraltı örgütlenmeleri özgürlüğün nüvelerini içinde taşır. Dışarıdan bakıldığında kuralları katı ve kırılmaz görünür; ama özünde arzulanan tek şey özgürlüktür. Özgürlük, nüveleşmeden, kardelen gibi toplumun yüzüne çıkamaz.

Postalların hüküm sürdüğü yerde, postalı kimin giydiğinin önemi yoktur. Postal, gücün zayıfı ezdiği, köleleştirdiği bir zamanı temsil eder. O düzenin yarattığı suç kavramında, kimin kim olduğu belirleyici değildir. Güç “suçlusun” dediğinde suçlusundur; ister işkencede bunu kanıtlasınlar, ister mahkeme salonunda önceden verilmiş kararı yüzüne okusunlar.

Her postal dönemi karanlıktır. Postalı kimin giydiği değil, postalın kendisi belirleyicidir. Çünkü postal, içine aldığı ayakları dönüştürür; geriye yalnızca emir alanlar ve emir verenlerin keskin cümleleri kalır. Onlar için ak karadır, kara daima karadır. Tartışılmaz, sorgulanmaz. Postal zamanlarında tek bir doğru vardır: Güçlünün ağzından çıkan her söz, tanrısal bir hüküm gibi algılanır ve ona biat edilir.

Dünyaya eşkıyalar hükmeder mi? Zaman zaman ederler; ama bu uzun sürmez. Çünkü eşkıya da postal giyer ve giydiği postal kısa sürede aklına hükmeder. Postal kafalıların ömrü, uzatılmak istense bile kısadır. Özgürlük ise direnişle, yerin altından yerin üstüne doğru yayılır.

Yeraltında örgütlenen direniş, toplumun çaresizlik içindeki sessizliğinden bir anda patlayarak doğar ve eninde sonunda postallı ayakları postalsız bırakır. Ancak postalları yok edenler, boşluğu doldurmak için yeniden postal giyerse, kısır bir döngü başlar: Güç el değiştirir, ama sistem yerinde kalır.

İsmail Cem Özkan

19 Ocak 2026 Pazartesi

Eşit Yurttaşlık Olmadan Devlet Olur mu?

Eşit Yurttaşlık Olmadan Devlet Olur mu?

Suriye’deki son gelişmeler, ılımlaştırılmış bir İslam devleti biçiminde yeni bir Arap devletinin inşa edildiğini göstermektedir. Bu düzende Kürtlerin elde ettiği kazanımlar, büyük ölçüde vatandaşlık numarası verilmesi ve Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulmasıyla sınırlı kalmıştır. Ancak bu haklardan yalnızca Kürtler değil, bölgede yaşayan Türkler de yararlanacaktır. Peki ya diğer azınlıklar? Suriye çöllerine sürülmüş, tüm yok etme politikalarına rağmen yaşam mücadelesini kazanmış Ermeniler ve Süryaniler bu yeni denklemde kendilerine bir yer bulamamıştır.

Suriye’nin kaderinde belirleyici olan başlıca güçlerden biri İran’dır. İran’da mollaların daha sınırlı bir çizgiye çekilmesi ve İsrail’le varılan uzlaşmalar sonucunda rejim, kendi iktidarını ve imtiyazlarını koruyarak yoluna devam etmiştir. Tüm inatlaşmalara ve direnişlere rağmen, son ayaklanmaların ve kamuoyunda “12 gün savaşları” olarak anılan sürecin etkisiyle emperyalist güçlerin taleplerine daha uyumlu, ılımlaştırılmış bir İslam devleti kimliğine bürünmüş ama resmen henüz mollalar kabul etmemiş görünüyor. Bu süreçte İran’da baş gösteren ayaklanmaların yarattığı devrim beklentisi başka bir bahara ertelenmiştir. Çünkü yeni bir devlet, yeni sorunlar demektir; hasta ve bakıma muhtaç rejimler ise her zaman emperyalist devletlerin işine gelir.

Bu süreçle birlikte bölgede, radikal uçları törpülenmiş ve denetlenebilir İslam devletleri ortaya çıkmıştır. Taliban’ın Pakistan açısından bir tehdit olmaktan çıkarılması, yayılmacı örgütlerin kontrol altına alınması ve IŞİD başta olmak üzere cihatçı yapıların lider kadrolarının emperyalist devletlere teslim edilmesi bu politikanın somut örnekleridir. Sonuç olarak, emperyalist güçlerin denetiminde, halklara gerçek anlamda özgürlük tanımayan ılımlaştırılmış İslam devletleri inşa edilmiştir.

Suriye topraklarında yaşayan Aleviler de bu tablonun önemli bir parçasıdır. Tüm katliamlara rağmen varlıklarını korumayı başarmışlardır. Yeniden kurgulanan Arap İslam devleti içerisinde Aleviler, varlıklarını kendi yaşam alanları içinde korumaya devam edeceklerdir; ancak bu durum, inançlarının özgünlüğünün fiilen inkârı anlamına gelmektedir.

Türkiye ise bu ılımlaştırılmış İslam ülkeleri arasında en çağdaş görünümlü; en azından biçimsel olarak kadın haklarının var olduğu bir ülke konumundadır. Türkiye’nin çevresindeki İslam ülkelerine benzememesi için Alevilerin haklarının, uluslararası hukukun kabul ettiği düzeyde güvence altına alınması hayati önemdedir. Çünkü Aleviler, Türkiye’nin sahip olduğu çağdaş görünümün görünmez ama en sağlam dayanaklarından biridir. Bu haklar, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana izlenen politikalarla yok sayılmaya devam edilirse, Türkiye’nin de benzer bir kaderle karşılaşması ihtimali göz ardı edilemez.

Ötekileştirilen Alevilerin hakları, Diyanet İşleri Başkanlığı kadar güçlü; devlet ve hukuk düzleminde işlevsel bir Alevi kurumunun oluşturulmasından geçmektedir. Sünni inancıyla eşit haklara sahip, anayasal güvenceye kavuşmuş bir yapılanmanın tesis edilmesi zorunludur. Aksi hâlde Alevi inancının siyasi irade tarafından İslam şemsiyesi altında bir mezhep olarak tanımlanması, Türkiye’yi ilerleyen yıllarda büyük olasılıkla Suriye benzeri bir sürece sürükleyecektir. Tarih, eşit yurttaşlık üretemeyen devletlerin kriz anlarında çözüldüğünü defalarca göstermiştir.

Elbette siyasette bugün olanın yarın tersine dönme ihtimali vardır; ancak emperyalist güçler tarafından masa başında çizilen sınırlarla kurulan devletlerin kaderi kısa sürede değişmemektedir. Halklara rağmen oluşturulan suni sınırlar ve bu sınırlar içinde yaşanan katliamlar, yer yer soykırıma varan boyutlarda sürmektedir.

Ortadoğu’da bir Kürt devletinin oluşumu her zaman ihtimal dâhilindedir. Ancak bugünkü koşullarda bu durum, büyük ölçüde emperyalist devletler arasındaki çıkar çatışmalarına bağlı görünmektedir. Kürtlerin mücadelesi, insanlık tarihine öğretici bir deneyim olarak geçmiştir ve bu mücadele hâlen sürmektedir. Yoktan var oluşları, dünya kamuoyu nezdinde görünür hâle gelmeleri ve uluslararası dayanışmanın bir parçası olmaları son derece değerlidir. Elde ettikleri kazanımlar sayesinde artık yok sayılmaları mümkün değildir. Bu mücadele, geçmişten bugüne insanlık tarihine altın harflerle yazılmıştır ve yazılmaya devam etmektedir.

İsmail Cem Özkan