Şarktan…
“Yalan Şark’ta ayıp değildir.” (Falih Rıfkı Atay) diye söze girer yazar, söz bazen insanı alır geçmişe yolcular, bazen ise geleceğe taşır. Sözdür, uçar gider, fakat yazı kalıcıdır. Çizgi hep var olur ve kalır. Evren içinde sonsuzluk içinde durur, orada çizgi için zaman durmuştur. Geçmişte yazılanlara bakarken, günümüze çağrışımlar yapmaması olmaz, her geçmiş, günümüze bir şeyler taşır.
Osmanlı son döneminde arabaya binen kandın erkeklerde evlilik belgesi istenirmiş, şimdiden o günleri düşündüğümüzde gülünç gelir, fakat o günün gerçekliği olduğunu sararmış yapraklar arasında buluruz. Geçenlerde ben Kadıköy’de bir otele gittim, orada şahit olduğum bir durum vardı, gelen kadın erkekten evlilik cüzdanı isteniyordu, yasalarda yoktu, fakat uygulamada vardı. Tutuculaşırken, namus önem mi kazanıyor? Boşanmak için evlilikler! En azından otelde sorunsuz kalmak için evlilik!
İnsanlar ilk isim verildiğinde candandır, bizden biri olarak algılanır, ilk isimi ile çağrılır, hatta önüne daha candan hissettirmek için sıfatlar takılır. Sıfatlar zaman içinde değişime uğrar ve bey ya da bayana dönüşür. Bazıları hanım ya da beyefendi der. Meslek aldıkça önüne bilmem kim derken, haa şu meslekten olan mı deriz. Meslek kişiyi belirlemeye başlar. Meslek ilk yıllarında kuralları olduğu gibi kabul eden ve ona göre davranırken, konuşmalara sınır konur, siz ile hitaplar başlar. Bir sınır çizmektir siz demek. Sınırlar zaman içinde kutsallaştırılır, birinden bahsederken, İncil’den, Tevrat’tan alınma kutsal bir ada benzer. Korku ile karışık bahsedilir. Dönüşüm yaşamın içinde vardır. O dönüşümün nerelere varacağını kimse tahmin edemez. Bugün Susurluk davasında ya da Ergenekon davasında yargılananlar çocukluklarında nasıl adlandırılıyorlardı, korku ve çekinerek bugünkü gibi bahsedilmezlerdi o yıllarda.
Yalan günümüzde sıradanlaşmıştır, normal karşılanır hale gelmiştir. Yüzüne karşı gülerken, arkanızdan hemen farkı sözlerin söylenmeyeceği anlamına gelmez. Yalan yaşamın gerçekliğidir, şark’ta belirleyicidir. Liberal aydınların yalanların duvarın tosladıklarında gerçekle ilk defa karşılaşıyormuş gibi isyan içinde olmalarına gülerek bakıyorum. Çünkü onlar o yalana inandıklarında kendilerine yalan söylediklerinin farkında değiller miydi? Elbette farkındaydılar, şimdi hayal kırıklığı nereden kaynaklanıyor dersiniz? Kendi hedefleri yönünde yönlendiremedikleri için kızgın olmasınlar? Özgürlük anlayışı beklentiler ve duruşa göre değişim taşımaktaydı. Öncelikler birileri için türban olurken, birileri fikir özgürlüğü ile sınırlıyordu! Özgürlük kavramını ortaya atan Fransız devrimi ve ilk komun deneyi neler anlatıyordu? Geçmişten kalan resimlere ve yazılara bakarak bugünden o güne doğru yolculuk yapılabilinir, fakat o gün idealleri için barikatlarda ölenler, bugüne bakabilme şansı olsaydı neler düşünürlerdi? Yaşam barikatta ölmeye değer miydi?
Korkular acaba yalan söylemeye iten önemli bir itici güç olabilir mi? Korkular mı Şark’ta yalanı ayıp olmaktan çıkarmaktadır? Yaşamın kendisi yalan diye algılayanlar için yalan söylemek normaldir, önemli olan öteki dünyadır! Tek tanrılı dinlerde öteki dünyaya giderken günahları affettirecek bir kutsal mekan hep var olmuştur. Günahsız ve yalansız olarak yollar açılır…
23 Şubat 2008 Cumartesi
20 Şubat 2008 Çarşamba
Gelmekte olanı anlamak…
Gelmekte olanı anlamak…
AnadoluÇıplakYalınayakKarnı açistediğiBir lokma ekmekBilmez tatlı yemezGirer patronun cebine emekBir yandaKadehler yanyanaŞampanyalarPatlarYalınayak çocuklarYok bir lokma ekmekKarınlarını doyurmaları gerekSuçlarıFakir olmakAğlamak istiyorumAğlamak.
Ulaş Bardakçı bu şiiri yazdığında ne düşünmüştü, neden bu şekilde seslenme ihtiyacı duydu, bugünden bakınca kendimizce yorum yapabiliriz, fakat onun yaşamı bir bütün olarak algılarsak duruşu hemen ortaya çıkar. 68 kuşağının devrimci kesiminin önderidir. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi içinde ön saflarda yer almış, düşündüğü yaşam için mücadele vermiş bir liderdir. Siyasi görüşleri o güne özgüdür, o günün koşulları içinde dünyayı yorumlamış ve tam bağımsız Türkiye mücadelesi vermiştir. Kendisinin hayatının sonlanmasına yol açan olaylar art arda gelir, düşünecek zamanı dahi yoktur. Hızlı bir koşudur onun yaşamı. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamına karşı direnişin içinde yer alır ve İstanbul’da 19 Şubat günü Arnavutköy’de öldürülür. Duygusaldır, duygularını yazdıklarını ve sohbetlerine saklar. Yaşam onun kavgasının devamı değil bir ara duraktır. Kavga süreklidir, kavganın içinde düşenler olacaktır. İlk düşenlerdendir, bir orman gibi kardeşlik mücadelesi içindedir. Adalı yoldaşının duygusallığı vardır üzerinde, dostluğun ve dayanışmanın en güzel örneklerini yaşamları içinde göstermiştir. Mahkeme salonun da Mahir Çayan ile karşılaşması gözler önündedir. O kucaklaşmada her şey anlatılır, her türlü engellemelere rağmen. Düşüncelerini savunurken gösterdikleri dik duruş ortadır. Taviz vermezler, dayanışma ve özgürlük mücadelesi içinde.
Bugünlerde yılların birikimi içinde Fidel aktif siyasetten çekildi, onun çekilmesini güle güle diyerek kutlayanların yanında, tarihin silinmeyecek sayfasına yazanlarda vardır. Kendi halkının özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi içinde önemli bir liderdir. Yol arkadaşının ölümünü nasıl selamladıysa, bugün bizde onun gidişini aynı duygular ile paylaşıyoruz. Özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi sömürünün olduğu her yerde devam edecektir, Fidel onun sembolüdür, kavganın sembolü CHE olması gibi. Giden ve gelmekte olana merhaba diyerek yerden göğe doğru selamlarımı gönderiyorum.
Kavganın şehrinde tersanelerde ölümler birbirini izlemektedir. Ölümler saklanmakta, orada ilkel sömürü düzeni kendisini basının önünden saklamaya devam etmektedir. Orada ölüm demek, kan parası olarak ailelere verilen paradır. O paralar sayesinde ölümleri duyar olduk. İlkel koşullarda çalışmaya zorlanırken emekçimiz, dayanışmadan uzak, gözlerden ırak yerlerde her türlü baskının altındadır. Onlar için öncelik yaşama mücadelesidir. Sonra ekmektir. Ekmek olmadan özgürlük olmaz! Alın terlerini bu soğuk günlerde de dökmeye devam ederler, alın terleri buz kesede. Kışın soğuk koşullarının hüküm sürdüğü ülkemizde insanların bir bölümü sokaklarda donamam mücadelesi verirken, çelişkilerin gün geçtikçe derinleştiğine de şahit oluruz. Altıyüzbin insanımız bir dolar ücretle günlük yaşamını geçirmeye çalışırken, banka reklamlarında kredi verme yarışiı devam etmektedir. Borçsuz insan kalmamıştır bu kampanyalar sonunda. Borç yiğidin kamçısıdır derler, fakat artık kamçının da vermiş olduğu acının farkında değiliz. Ülke ekonomisi iflasın eşiğine doğru hızlı akarken, sokaklar günlük yaşamın koşturmacısı içindedir. Prof. Mehmet Altan, “Türkiye’de 12 milyon kişi günlük 1 dolarla yaşıyor. 600 bin kişi aç yatıyor.” demektedir bir röportajında, ülkenin aynası burada durmaktadır. Ulaş Bardakçı ve arkadaşları ne için mücadele ettikleri ortada değil midir? Fidel ve arkadaşları neden başardıkları ortada değil midir, eğer Fidel ve arkadaşları olmasaydı Küba bugün nerede duruyor olacaktı, yan komşusu Haiti’ye bakmakta fayda var.
Özgürlük anlayışını sadece türban ile sınırlayanlar, özgürlükten bahsedebilirler mi? 301 ortada dururken, vicdanı retçiler cezaevlerinde yatarken, özgürlükten bahsedilebilinir mi? Başbakanın açtığı davalara bakın, hep düşüncelerini açıklayanlara karşıdır. Onun özgürlük anlayışı ortadayken, yapacağı anayasanın ne kadar özgürlük ve demokrasiyi içselleştireceği ortada değil midir?
AnadoluÇıplakYalınayakKarnı açistediğiBir lokma ekmekBilmez tatlı yemezGirer patronun cebine emekBir yandaKadehler yanyanaŞampanyalarPatlarYalınayak çocuklarYok bir lokma ekmekKarınlarını doyurmaları gerekSuçlarıFakir olmakAğlamak istiyorumAğlamak.
Ulaş Bardakçı bu şiiri yazdığında ne düşünmüştü, neden bu şekilde seslenme ihtiyacı duydu, bugünden bakınca kendimizce yorum yapabiliriz, fakat onun yaşamı bir bütün olarak algılarsak duruşu hemen ortaya çıkar. 68 kuşağının devrimci kesiminin önderidir. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi içinde ön saflarda yer almış, düşündüğü yaşam için mücadele vermiş bir liderdir. Siyasi görüşleri o güne özgüdür, o günün koşulları içinde dünyayı yorumlamış ve tam bağımsız Türkiye mücadelesi vermiştir. Kendisinin hayatının sonlanmasına yol açan olaylar art arda gelir, düşünecek zamanı dahi yoktur. Hızlı bir koşudur onun yaşamı. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamına karşı direnişin içinde yer alır ve İstanbul’da 19 Şubat günü Arnavutköy’de öldürülür. Duygusaldır, duygularını yazdıklarını ve sohbetlerine saklar. Yaşam onun kavgasının devamı değil bir ara duraktır. Kavga süreklidir, kavganın içinde düşenler olacaktır. İlk düşenlerdendir, bir orman gibi kardeşlik mücadelesi içindedir. Adalı yoldaşının duygusallığı vardır üzerinde, dostluğun ve dayanışmanın en güzel örneklerini yaşamları içinde göstermiştir. Mahkeme salonun da Mahir Çayan ile karşılaşması gözler önündedir. O kucaklaşmada her şey anlatılır, her türlü engellemelere rağmen. Düşüncelerini savunurken gösterdikleri dik duruş ortadır. Taviz vermezler, dayanışma ve özgürlük mücadelesi içinde.
Bugünlerde yılların birikimi içinde Fidel aktif siyasetten çekildi, onun çekilmesini güle güle diyerek kutlayanların yanında, tarihin silinmeyecek sayfasına yazanlarda vardır. Kendi halkının özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi içinde önemli bir liderdir. Yol arkadaşının ölümünü nasıl selamladıysa, bugün bizde onun gidişini aynı duygular ile paylaşıyoruz. Özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi sömürünün olduğu her yerde devam edecektir, Fidel onun sembolüdür, kavganın sembolü CHE olması gibi. Giden ve gelmekte olana merhaba diyerek yerden göğe doğru selamlarımı gönderiyorum.
Kavganın şehrinde tersanelerde ölümler birbirini izlemektedir. Ölümler saklanmakta, orada ilkel sömürü düzeni kendisini basının önünden saklamaya devam etmektedir. Orada ölüm demek, kan parası olarak ailelere verilen paradır. O paralar sayesinde ölümleri duyar olduk. İlkel koşullarda çalışmaya zorlanırken emekçimiz, dayanışmadan uzak, gözlerden ırak yerlerde her türlü baskının altındadır. Onlar için öncelik yaşama mücadelesidir. Sonra ekmektir. Ekmek olmadan özgürlük olmaz! Alın terlerini bu soğuk günlerde de dökmeye devam ederler, alın terleri buz kesede. Kışın soğuk koşullarının hüküm sürdüğü ülkemizde insanların bir bölümü sokaklarda donamam mücadelesi verirken, çelişkilerin gün geçtikçe derinleştiğine de şahit oluruz. Altıyüzbin insanımız bir dolar ücretle günlük yaşamını geçirmeye çalışırken, banka reklamlarında kredi verme yarışiı devam etmektedir. Borçsuz insan kalmamıştır bu kampanyalar sonunda. Borç yiğidin kamçısıdır derler, fakat artık kamçının da vermiş olduğu acının farkında değiliz. Ülke ekonomisi iflasın eşiğine doğru hızlı akarken, sokaklar günlük yaşamın koşturmacısı içindedir. Prof. Mehmet Altan, “Türkiye’de 12 milyon kişi günlük 1 dolarla yaşıyor. 600 bin kişi aç yatıyor.” demektedir bir röportajında, ülkenin aynası burada durmaktadır. Ulaş Bardakçı ve arkadaşları ne için mücadele ettikleri ortada değil midir? Fidel ve arkadaşları neden başardıkları ortada değil midir, eğer Fidel ve arkadaşları olmasaydı Küba bugün nerede duruyor olacaktı, yan komşusu Haiti’ye bakmakta fayda var.
Özgürlük anlayışını sadece türban ile sınırlayanlar, özgürlükten bahsedebilirler mi? 301 ortada dururken, vicdanı retçiler cezaevlerinde yatarken, özgürlükten bahsedilebilinir mi? Başbakanın açtığı davalara bakın, hep düşüncelerini açıklayanlara karşıdır. Onun özgürlük anlayışı ortadayken, yapacağı anayasanın ne kadar özgürlük ve demokrasiyi içselleştireceği ortada değil midir?
13 Şubat 2008 Çarşamba
Yaşam’dan…
Yaşam’dan…
Tersane işçilerinden biri bugün ölmüş, kaç kişi öldü? Ölümler peş peşe gelmekte ve bizler görmezden gelmeye devam mı edeceğiz, neler oluyor tersanelerde, neden ölümler gün geçtikçe artmaktadır?
Dolapdere’de patlayan havai fişekler bir gerçeğin daha üstünü açtı ama açılan yere kimse bakmak istememektedir, kaçak işyeri ve kaçak işçiler hangi koşullarda çalışmaya zorlanıyor?
Ülkemizde kaç kişi açlıktan ölmektedir?
Asgari ücretin altında çalışan emekçilerin sayısı belli mi?
Ülkemiz sorunlar içinde yuvarlanırken, yeni sorunlara kavuşuyor, bütün sorunlar iç içe geçerken, içinden çıkılmayan bir karmaşaya doğru hızlı bir şekilde yuvarlanıyoruz. Bu karmaşayı ortadan kaldıracak sihirli bir değnek yoktur, fakat sorunların çözülmeyeceği anlamına da gelmez. Sorunları yaratan koşullar ortadan kaldırılırsa, ki bu liberal ekonomi politika uygulandığı sürece kalkacak gibi gözükmüyor, bu durumda politikaları oluşturanların değişimi ile bu sorunların üzerine gitmek için yeni ve sosyal politikalar uygulayıcılara ihtiyaç vardır. Bugünkü parlamenter yapı içinde bunu yapabilecek bir parti ve anlayış maalesef yoktur, her kişi kendi sorununu merkeze alarak öncelik olarak ona vermektedir.
Ülkemizde öncelikli sorunu demokrasi ve özgürlüktür. İktidar partisi özgürlükten ve demokrasiden anlayışını ortaya koyarken, ana muhalefet partisi ise demokrasiden ne anladığını girdiği polemik ile ortaya sermiş durumdadır. Çözüm bu partilerin dışında olduğu ortadır.
Yaşam alanları içinde bizler günümüzü kurtarmaya çalışırken, günlerin çok hızlı geçtiğini hastalanıp yatağa düştüğümüzde anlar hale geldik. Fırsat dahi yok ki, neler yaşadığımızı düşünelim! Durmadan tüketen ve tükettirilen biz zaman dilimini yaşıyoruz. Bilinçli tüketici olmadığımız sürece, gelmekte olanı ve gitmekte olanın farkına dahi varamayacağız.
Dışarıda hafiften kar yağışı başladı, sokaklar sular altında kalmasına kaldı, da barajlar hala dolmadı, yaz ayı gelmeden susuz kalacağımızı bilemeyiz(!), ‘Allah nasıl olsa düşenin yanındadır ‘ inancı hakim olduğu sürece, düşmeye devam edeceğiz!
İstanbul’da yayın yapan Yaşam Radyo’da iş başı yaptım, çok kültürlü bir toplumun radyosu çok kültürlü ve bir arada yaşamı savunan anlayış ile yayın dünyasına karışmış durumdayım. Yaşam radyo İstanbul için 89,4’den dinlenirken, internet dünyasından www.yasamradyo.com.tr adresinden ulaşılabiliniyor. Şu anda sitemiz yapım aşamasında olmasına rağmen canlı dinleme olanağı vardır. Yayınlarımızda zaman zaman ses sorunu yaşamaktayız, fakat yakın bir zaman dilimi içinde yeni yerimize taşındığımızda bu gibi teknik sorunları aşmış olarak tüm dostlarımıza ulaşmış olacağız.
Yarın ilan edilmiş olan sevgililer günü adı altında tüketim gününde, sevgimizi tüketmeden ve çoğaltarak geçirmenizi dilerim…
13 Şubat 2008
Tersane işçilerinden biri bugün ölmüş, kaç kişi öldü? Ölümler peş peşe gelmekte ve bizler görmezden gelmeye devam mı edeceğiz, neler oluyor tersanelerde, neden ölümler gün geçtikçe artmaktadır?
Dolapdere’de patlayan havai fişekler bir gerçeğin daha üstünü açtı ama açılan yere kimse bakmak istememektedir, kaçak işyeri ve kaçak işçiler hangi koşullarda çalışmaya zorlanıyor?
Ülkemizde kaç kişi açlıktan ölmektedir?
Asgari ücretin altında çalışan emekçilerin sayısı belli mi?
Ülkemiz sorunlar içinde yuvarlanırken, yeni sorunlara kavuşuyor, bütün sorunlar iç içe geçerken, içinden çıkılmayan bir karmaşaya doğru hızlı bir şekilde yuvarlanıyoruz. Bu karmaşayı ortadan kaldıracak sihirli bir değnek yoktur, fakat sorunların çözülmeyeceği anlamına da gelmez. Sorunları yaratan koşullar ortadan kaldırılırsa, ki bu liberal ekonomi politika uygulandığı sürece kalkacak gibi gözükmüyor, bu durumda politikaları oluşturanların değişimi ile bu sorunların üzerine gitmek için yeni ve sosyal politikalar uygulayıcılara ihtiyaç vardır. Bugünkü parlamenter yapı içinde bunu yapabilecek bir parti ve anlayış maalesef yoktur, her kişi kendi sorununu merkeze alarak öncelik olarak ona vermektedir.
Ülkemizde öncelikli sorunu demokrasi ve özgürlüktür. İktidar partisi özgürlükten ve demokrasiden anlayışını ortaya koyarken, ana muhalefet partisi ise demokrasiden ne anladığını girdiği polemik ile ortaya sermiş durumdadır. Çözüm bu partilerin dışında olduğu ortadır.
Yaşam alanları içinde bizler günümüzü kurtarmaya çalışırken, günlerin çok hızlı geçtiğini hastalanıp yatağa düştüğümüzde anlar hale geldik. Fırsat dahi yok ki, neler yaşadığımızı düşünelim! Durmadan tüketen ve tükettirilen biz zaman dilimini yaşıyoruz. Bilinçli tüketici olmadığımız sürece, gelmekte olanı ve gitmekte olanın farkına dahi varamayacağız.
Dışarıda hafiften kar yağışı başladı, sokaklar sular altında kalmasına kaldı, da barajlar hala dolmadı, yaz ayı gelmeden susuz kalacağımızı bilemeyiz(!), ‘Allah nasıl olsa düşenin yanındadır ‘ inancı hakim olduğu sürece, düşmeye devam edeceğiz!
İstanbul’da yayın yapan Yaşam Radyo’da iş başı yaptım, çok kültürlü bir toplumun radyosu çok kültürlü ve bir arada yaşamı savunan anlayış ile yayın dünyasına karışmış durumdayım. Yaşam radyo İstanbul için 89,4’den dinlenirken, internet dünyasından www.yasamradyo.com.tr adresinden ulaşılabiliniyor. Şu anda sitemiz yapım aşamasında olmasına rağmen canlı dinleme olanağı vardır. Yayınlarımızda zaman zaman ses sorunu yaşamaktayız, fakat yakın bir zaman dilimi içinde yeni yerimize taşındığımızda bu gibi teknik sorunları aşmış olarak tüm dostlarımıza ulaşmış olacağız.
Yarın ilan edilmiş olan sevgililer günü adı altında tüketim gününde, sevgimizi tüketmeden ve çoğaltarak geçirmenizi dilerim…
13 Şubat 2008
8 Şubat 2008 Cuma
301 değişirken…
301 değişirken…
Ceza yasamız nedense hep faşist yasalardan etkilenir, insana yakışan yasaların oluşması içinde binlerce canın yanması gerekir. Biz ulus devleti çok ciddiye alıp, içimizdeki ötekileri bize benzetmek için her türlü yöntemi kullanırız. Bunların başında ceza yasası vardır. Bizden olmayanların yeri dört duvardır.
Ceza yasaları hep tartışılmıştır, ceza yasası olduktan sonra. Haksız yere idam edilenler, haksız yere mahkum olanlar, haksız yere işkence görüp sakat kalanlar hep bu yasanın etkileri olarak günlük yaşantımıza katkılarıdır. Ceza vermek devletin görevidir. Biz devleti hep ceza verir olarak tanırız. Sosyal devlet olamadık ama ceza devleti olmayı hep koruduk.
Ceza yasasının en son müthiş koruması olan 301. Maddede değişime uğrayacak. AB istediği için bu yasayı değiştireceğiz, bizde yasalar iç dinamiklerin gücü ile değil, dış güçlerin etkisi ile olmaktadır. İç dinamikleri hep yok sayan bir devlet anlayışında içten değişim elbette olmaz. Biz yöneten gibi düşünmek zorunda olan bireyleriz. Onun gibi düşünmeyenlerin bu topraklarda işi yoktur, ya sev, ya terk et! Terk etmek isteyene de garip garip bakılır, verdiğim ekmek boğazına dursun denir!
Ceza yasası var olan düzenin devamı için gerekli düzenlemeler yer alır. Yöneten gibi düşünen bireylerin oluşması için yasa uygulanır. Sadece düşünmek değil, yaşam biçimi de bu yasa ile belirlenir. Düşünmek yaşama biçimini belirler, yaşama biçimi düşünmeyi. İç içe geçmiş bir durumdur, birbirinden bağımsız düşünülemez. Bu ülkede Türk gibi düşünmek kavramı vardır ve onun içindir her zaman tek doğrular vardır, başka doğruların varlığı dahi kabul edilmez. Tek yol vardır, o yolun dışına çıkmak dahi tahammül edilemez. Yasalarımız bize nasıl olmamız gerektiğini buyurur, biz zavallı bireylerde onlara uyum göstermek zorundayız.
301. madde değişime uğrayacak, Türklük konusunda hassasiyet gösteren bu yasa ile bir ermeni yazar hayatını kaybetti, diğeri Nobel ödülü almış olmasına rağmen ülke topraklarından uzakta yaşamak zorunda bırakıldı, yüzlerce aydına karşı dava açıldı, ceza alanlar dahi oldu. Ceza almadan devlet adına hüküm verenler bile oldu, onların hükümleri Türklük adına uygulandı. 301. Madde günlük yaşantımıza yansımasını birlikte yaşadık. Fakat günümüzdeki değişime uygun olarak bu maddede değişecek, çünkü 301. Maddede öne sürülen koşullar değişime uğramıştır, Türk kelimesi çıkarılıp yerine İslam kelimesi konduğunda bu yasa büyük değişikliğe uğramış olacaktır. Bu yasada değişimi düşünenler sadece bu bölümü değiştirmeyi düşündüklerini düşünüyorum. Günümüzde kutsallaştırılan terimler yer değiştirmektedir. Çağdaş laik bir devlet içinde İslam kuralları gibi yaşamak isteyenler güvence altına alınmak istenecektir. İslam eleştirisi hepten yok sayılacaktır. Bu topraklarda Darwin’in evrim teorisi sadece küfür olarak algılanacaktır. Evrim demek İslam eleştirisi olarak algılanacaktır. Darwin beki mahkeme salonlarında 301. Madde’den yargılanacaktır. Neyse ki, Darwin kendisi mahkemeye gelip, saldırıya birebir maruz kalmayacaktır.
Ülkemizde ölenler hep suçludur anlayışı devam edecektir, öldürenler ise kahraman olmaya devam edecektir. Sivas katliamında yer alanlar milletvekili olmayı sürdürecektir, çünkü haklımız öyle istediği için milletvekili seçilecektir. Çoğunluk ve yöneten gibi düşünenler hep haklı olmayı sürdürecektir. Onlar ellerindeki ceza yasaları ile öldürmeyi kutsamayı sürdürmeye devam edeceklerdir. Öldürme özgürlüğü için imza kampanyaları sürecek, orada toplanan imzalar özgürlük savaşçıları olarak kendilerini tüm dünyaya duyuracaktır. Türban’a özgürlük adı altında geçmişte yapılan katliamların ödüllendirilmesi olarak algılandığının farkına dahi varmayacaklar, o katliamların birinci sorumluları bu ceza yasası içinde cezayı getirecek herhangi suçları yoktur. Yasada yazılı olmayan suç, suç değildir. Özgürlük her bireye lazımdır, öncelikle katiller için vardır! Tesadüfen olarak tutuklananlar içinde bir af çıkar ve özgürlüklerine kavuşurlar.
8 Şubat 2008
Ceza yasamız nedense hep faşist yasalardan etkilenir, insana yakışan yasaların oluşması içinde binlerce canın yanması gerekir. Biz ulus devleti çok ciddiye alıp, içimizdeki ötekileri bize benzetmek için her türlü yöntemi kullanırız. Bunların başında ceza yasası vardır. Bizden olmayanların yeri dört duvardır.
Ceza yasaları hep tartışılmıştır, ceza yasası olduktan sonra. Haksız yere idam edilenler, haksız yere mahkum olanlar, haksız yere işkence görüp sakat kalanlar hep bu yasanın etkileri olarak günlük yaşantımıza katkılarıdır. Ceza vermek devletin görevidir. Biz devleti hep ceza verir olarak tanırız. Sosyal devlet olamadık ama ceza devleti olmayı hep koruduk.
Ceza yasasının en son müthiş koruması olan 301. Maddede değişime uğrayacak. AB istediği için bu yasayı değiştireceğiz, bizde yasalar iç dinamiklerin gücü ile değil, dış güçlerin etkisi ile olmaktadır. İç dinamikleri hep yok sayan bir devlet anlayışında içten değişim elbette olmaz. Biz yöneten gibi düşünmek zorunda olan bireyleriz. Onun gibi düşünmeyenlerin bu topraklarda işi yoktur, ya sev, ya terk et! Terk etmek isteyene de garip garip bakılır, verdiğim ekmek boğazına dursun denir!
Ceza yasası var olan düzenin devamı için gerekli düzenlemeler yer alır. Yöneten gibi düşünen bireylerin oluşması için yasa uygulanır. Sadece düşünmek değil, yaşam biçimi de bu yasa ile belirlenir. Düşünmek yaşama biçimini belirler, yaşama biçimi düşünmeyi. İç içe geçmiş bir durumdur, birbirinden bağımsız düşünülemez. Bu ülkede Türk gibi düşünmek kavramı vardır ve onun içindir her zaman tek doğrular vardır, başka doğruların varlığı dahi kabul edilmez. Tek yol vardır, o yolun dışına çıkmak dahi tahammül edilemez. Yasalarımız bize nasıl olmamız gerektiğini buyurur, biz zavallı bireylerde onlara uyum göstermek zorundayız.
301. madde değişime uğrayacak, Türklük konusunda hassasiyet gösteren bu yasa ile bir ermeni yazar hayatını kaybetti, diğeri Nobel ödülü almış olmasına rağmen ülke topraklarından uzakta yaşamak zorunda bırakıldı, yüzlerce aydına karşı dava açıldı, ceza alanlar dahi oldu. Ceza almadan devlet adına hüküm verenler bile oldu, onların hükümleri Türklük adına uygulandı. 301. Madde günlük yaşantımıza yansımasını birlikte yaşadık. Fakat günümüzdeki değişime uygun olarak bu maddede değişecek, çünkü 301. Maddede öne sürülen koşullar değişime uğramıştır, Türk kelimesi çıkarılıp yerine İslam kelimesi konduğunda bu yasa büyük değişikliğe uğramış olacaktır. Bu yasada değişimi düşünenler sadece bu bölümü değiştirmeyi düşündüklerini düşünüyorum. Günümüzde kutsallaştırılan terimler yer değiştirmektedir. Çağdaş laik bir devlet içinde İslam kuralları gibi yaşamak isteyenler güvence altına alınmak istenecektir. İslam eleştirisi hepten yok sayılacaktır. Bu topraklarda Darwin’in evrim teorisi sadece küfür olarak algılanacaktır. Evrim demek İslam eleştirisi olarak algılanacaktır. Darwin beki mahkeme salonlarında 301. Madde’den yargılanacaktır. Neyse ki, Darwin kendisi mahkemeye gelip, saldırıya birebir maruz kalmayacaktır.
Ülkemizde ölenler hep suçludur anlayışı devam edecektir, öldürenler ise kahraman olmaya devam edecektir. Sivas katliamında yer alanlar milletvekili olmayı sürdürecektir, çünkü haklımız öyle istediği için milletvekili seçilecektir. Çoğunluk ve yöneten gibi düşünenler hep haklı olmayı sürdürecektir. Onlar ellerindeki ceza yasaları ile öldürmeyi kutsamayı sürdürmeye devam edeceklerdir. Öldürme özgürlüğü için imza kampanyaları sürecek, orada toplanan imzalar özgürlük savaşçıları olarak kendilerini tüm dünyaya duyuracaktır. Türban’a özgürlük adı altında geçmişte yapılan katliamların ödüllendirilmesi olarak algılandığının farkına dahi varmayacaklar, o katliamların birinci sorumluları bu ceza yasası içinde cezayı getirecek herhangi suçları yoktur. Yasada yazılı olmayan suç, suç değildir. Özgürlük her bireye lazımdır, öncelikle katiller için vardır! Tesadüfen olarak tutuklananlar içinde bir af çıkar ve özgürlüklerine kavuşurlar.
8 Şubat 2008
2 Şubat 2008 Cumartesi
Birbirimize baka baka uyum sağlıyoruz!
Birbirimize baka baka uyum sağlıyoruz!
Son tartışmaları izlediğimde bir anda ülkemizin İslam ülkesine döndüğünü düşündüm, sonra sakin olarak düşündüğümde zaten biz İslam ülkesiyiz, yani değişen nedir dedim kendi kendime. Sorunun cevabını düşündüğümde aklıma bir ışık demeti düştü. Evet, bizler İslam ülkesinde yaşıyoruz, fakat anayasa ile belirlenmiş bir cumhuriyet rejimi altındayız. Cumhuriyet rejimi tartışması hiç yapılmıyor, çünkü dünyamızda değişik cumhuriyet ülkeleri var. Örneğin İran bir cumhuriyettir. Demek ki cumhuriyetten dönüş olmayacak! Cumhuriyeti tartışmıyoruz, laiklik kavramını tartışmaktayız. Peki, ülkemiz laik mi?
Ülkemiz laik değil, laikleşme sürecinde hiç olmadı. O yüzden tartışılan konu laiklikte değil. Osmanlı sonrası kurulan cumhuriyetimizin temel taşlarından biri olan kendimize özgü olan laiklik tartışılıyor. Dünyanın hiçbir yerinde bizdeki gibi bir uygulama yok, devlet dini kontrol etmek amacıyla bir başkanlık kurmuş, o başkanlık günün sorunlarına cevap vermediği gibi sorun üretmeye de devam ediyor. Alevi inancı ve diğer inançları yok sayan anlayış, bütün ülkede tek tip inanç biçimi oluşturmak amacıyla yıllardır çalışmaktadır, fakat gelenekler bu çalışmayı boşa çıkarmıştır. Boşa çıkarmayla kalmamış, oranın olanaklarını kullanarak başka örgütlenmeler de oluşmuştur. Süleymancılık ve Fethullah hareketi bu yapıdan destek alarak gelişmiştir. Günümüzde önemli bir sermaye birikimi yapmış durumdalar, ülkenin kaderini belirler konuma gelmiştir.
Ülkemiz kaderi bugünlerde yapılan tartışmalar ile yeni bir rotaya girecek gibi gözüküyor. Eskiden beri giden anlayışı savunan bir yapı artık yoktur ortada. İlerici olarak görülen Diyanet İşleri Başkanı bile türbanı İslam’ın kurallarından biri olarak görmektedir. İslam kuralları çağdaş görünüme uygun olarak biçimlenirken, yeni yaşam biçimi de devlet eli ile dayatılmaktadır. Zor yoktur, yol göstermek vardır. Yol ekonomi ile göstermektedir. Ekonominin sahipleri ile medyanın sahipleri aynılaşmaktadır. Medya haberleri süzerek ve kendi inançlarına uygun olanları yaymaktadır. Bu sayede gündem daha kolay belirlenmekte ve unutturulmak istenenler ve görülmemesi gerekenler görülmemektedir kamuoyunda. İstenilen kamuoyu rahat biçimlenmektedir. Muhtaç bireylerden muhtaç topluma döndürme işlemi hızlı bir şekilde yapılmaktadır. İftar çadırlarının önünde kuyruklar her sene katlanarak uzamaktadır. Kamuoyu çadır önünde kuyrukta bekleyendir! Kamuoyu araştırmaları oralarda yapılarak toplum beklentisi biçimlendirilir.
Son zamanlarda yapılan tartışmalara bakıyorum, gerçekten biz hangi konuda görüşümüzü açıklıyorduk? Açıkladığımız düşünceyi kim okuyor ya da dinliyor? Magazin konusunda konuşmuş olsam, çevremi güzel yüzleri ile dolduran bir dinleyici kitlesi bulmam çok kolay olur. Magazin günümüz sorunlarını unutturma aracı oldu. Bilmem kimin poposu ve yırtmacı ülkemizde ki gelişmelerden daha önemlidir, o konuda daha fazla gazete sayfası doldurulur, ekranlar onlar ile dolar taşar, bir de tekrarları devam eder! Bütün kanallarda magazin programları tek elden çıkma gibidir, her ekranda aynı sanatçıları görürüz, onları konuşuruz, fakat değişimi kimse konuşmaz. Ramazan ayında iftar çadırı önünde beklemek daha onurlu olur, ortak iftar açmanın keyfi başka olur! Benzeşen insanlarız, birbirimize baka baka uyum sağlıyoruz!
Cami parfümü ile kışla parfümü arasında hangi parfümü kullanacağımızı düşünüyoruz. O an hangisi işimize gelirse ondan olacak gibi ortada durmaktayız. Başka alternatifler düşünmeyiz, düşünmeyi unuttuk. Olaylara göre çıkarımıza uygun tavır alırız, çıkarlar her şeyin üstündedir! Ülkemiz hangi rotaya dönderildiğini düşünmek bile istemeyiz, neleri kaybetmekte olduğumuzu ve gelenin ne olduğu önemli değildir.
2 Şubat 2008
Son tartışmaları izlediğimde bir anda ülkemizin İslam ülkesine döndüğünü düşündüm, sonra sakin olarak düşündüğümde zaten biz İslam ülkesiyiz, yani değişen nedir dedim kendi kendime. Sorunun cevabını düşündüğümde aklıma bir ışık demeti düştü. Evet, bizler İslam ülkesinde yaşıyoruz, fakat anayasa ile belirlenmiş bir cumhuriyet rejimi altındayız. Cumhuriyet rejimi tartışması hiç yapılmıyor, çünkü dünyamızda değişik cumhuriyet ülkeleri var. Örneğin İran bir cumhuriyettir. Demek ki cumhuriyetten dönüş olmayacak! Cumhuriyeti tartışmıyoruz, laiklik kavramını tartışmaktayız. Peki, ülkemiz laik mi?
Ülkemiz laik değil, laikleşme sürecinde hiç olmadı. O yüzden tartışılan konu laiklikte değil. Osmanlı sonrası kurulan cumhuriyetimizin temel taşlarından biri olan kendimize özgü olan laiklik tartışılıyor. Dünyanın hiçbir yerinde bizdeki gibi bir uygulama yok, devlet dini kontrol etmek amacıyla bir başkanlık kurmuş, o başkanlık günün sorunlarına cevap vermediği gibi sorun üretmeye de devam ediyor. Alevi inancı ve diğer inançları yok sayan anlayış, bütün ülkede tek tip inanç biçimi oluşturmak amacıyla yıllardır çalışmaktadır, fakat gelenekler bu çalışmayı boşa çıkarmıştır. Boşa çıkarmayla kalmamış, oranın olanaklarını kullanarak başka örgütlenmeler de oluşmuştur. Süleymancılık ve Fethullah hareketi bu yapıdan destek alarak gelişmiştir. Günümüzde önemli bir sermaye birikimi yapmış durumdalar, ülkenin kaderini belirler konuma gelmiştir.
Ülkemiz kaderi bugünlerde yapılan tartışmalar ile yeni bir rotaya girecek gibi gözüküyor. Eskiden beri giden anlayışı savunan bir yapı artık yoktur ortada. İlerici olarak görülen Diyanet İşleri Başkanı bile türbanı İslam’ın kurallarından biri olarak görmektedir. İslam kuralları çağdaş görünüme uygun olarak biçimlenirken, yeni yaşam biçimi de devlet eli ile dayatılmaktadır. Zor yoktur, yol göstermek vardır. Yol ekonomi ile göstermektedir. Ekonominin sahipleri ile medyanın sahipleri aynılaşmaktadır. Medya haberleri süzerek ve kendi inançlarına uygun olanları yaymaktadır. Bu sayede gündem daha kolay belirlenmekte ve unutturulmak istenenler ve görülmemesi gerekenler görülmemektedir kamuoyunda. İstenilen kamuoyu rahat biçimlenmektedir. Muhtaç bireylerden muhtaç topluma döndürme işlemi hızlı bir şekilde yapılmaktadır. İftar çadırlarının önünde kuyruklar her sene katlanarak uzamaktadır. Kamuoyu çadır önünde kuyrukta bekleyendir! Kamuoyu araştırmaları oralarda yapılarak toplum beklentisi biçimlendirilir.
Son zamanlarda yapılan tartışmalara bakıyorum, gerçekten biz hangi konuda görüşümüzü açıklıyorduk? Açıkladığımız düşünceyi kim okuyor ya da dinliyor? Magazin konusunda konuşmuş olsam, çevremi güzel yüzleri ile dolduran bir dinleyici kitlesi bulmam çok kolay olur. Magazin günümüz sorunlarını unutturma aracı oldu. Bilmem kimin poposu ve yırtmacı ülkemizde ki gelişmelerden daha önemlidir, o konuda daha fazla gazete sayfası doldurulur, ekranlar onlar ile dolar taşar, bir de tekrarları devam eder! Bütün kanallarda magazin programları tek elden çıkma gibidir, her ekranda aynı sanatçıları görürüz, onları konuşuruz, fakat değişimi kimse konuşmaz. Ramazan ayında iftar çadırı önünde beklemek daha onurlu olur, ortak iftar açmanın keyfi başka olur! Benzeşen insanlarız, birbirimize baka baka uyum sağlıyoruz!
Cami parfümü ile kışla parfümü arasında hangi parfümü kullanacağımızı düşünüyoruz. O an hangisi işimize gelirse ondan olacak gibi ortada durmaktayız. Başka alternatifler düşünmeyiz, düşünmeyi unuttuk. Olaylara göre çıkarımıza uygun tavır alırız, çıkarlar her şeyin üstündedir! Ülkemiz hangi rotaya dönderildiğini düşünmek bile istemeyiz, neleri kaybetmekte olduğumuzu ve gelenin ne olduğu önemli değildir.
2 Şubat 2008
1 Şubat 2008 Cuma
Havai fişeklere bakarken ölümü kucakladılar!
Havai fişeklere bakarken ölümü kucakladılar!
İstanbul şehrinin orta yeri neresidir deseler ne dersiniz? Her yaşayana göre değişik yanıt alırsınız İstanbul’da. Yaşadığınız yere göre değişir, nereyi tanırsınız, nerede yaşarsanız oraya göre belirlersiniz. Ucu bucağı olmayan büyük bir metropoldür. Büyük metropolün içinde her bir alan merkez kabul edilebilinir. Merkezlerin birçokları birbirine benzer. Nereye geldiğinizi orada yaşamıyorsanız bilemezsiniz. Yolları bozuk, planı olmayan bir gecekondu mahallesinden özel duvarlar ile örülmüş siteler ile karşılaşabilirsiniz.
İstanbul’un her yerinde üretim yapılır. Kimsenin haberi olmayan ama içinde onlarca emekçi çalıştıran işletmeler vardır. Bunlar genellikle aile şirketleridir. Burada insanlar birbirine güvenmediklerinden genelde aile şirketi olarak büyümeye çalışırlar. Çalışma koşullarının kuralları yoktur. Patron istediği saate kadar emekçisini çalıştırır. İyi bir sipariş almış ise, çalışanın uyku saatini bile çalmaktan geri durmaz. Aynı ücrete günlerce hiçbir kaygı duymadan çalıştırır, önemli olan kasaya paranın girmesidir. Para için yapılmayacak şey yoktur.
Denetim yapan yerel yönetimler öyle karmaşık bir denetim yapar ki, denetim yapma demek gibi bir şeydir. Bir işyeri düşünün, iş yerinin bir bölümü yerel belediye tarafından denetlensin, bir bölümü büyük şehir belediyesi tarafından, bu durumda orası denetlenebilir mi? Yetki sorunu ortada durur. Birçok işletme bu orta alanda aklına gelen her şeyi hiçbir kurala tabi kalmadan üretir. Üretim süreci karışıktır, hangisi sağlıklı üretilmiş hangisi sağlıksızdır belli olmaz. Üretilenleri bazen büyük mağazaların vitrinlerinde görürsünüz, nasıl üretildiğini ve kimler tarafından üretildiğini bilmeden. Tüketici sadece tüketir, nasıl üretildiği onun için önemli değildir, ucuz olsun ve de kaliteli olsun yeterli!
Son yıllarda her eğlenceye havai fişek atar olduk, havai fişekler yeni silahlar gibidir. Maganda kurşunu yerine havai fişek ile yaralanmalar aldı. Bugüne kadar tehlikenin boyutu tam olarak anlaşılamamıştı ki son patlayan havai fişeklerin toplu infilakına kadar. Orada atılanlar istem dışıdır, bir küçük ihmalde olabilir. Üretilen yerde ki çalışma koşullarını bilmiyoruz, fakat duyduklarımız daha çok para, daha çok üretim için sağlıksız koşullarda barut ile yaşam, ölüm arasında giden zaman dilimi bu sefer ölüm tarafının galip gelmesi ile sonuçlanmış. Beklenen sonuçtur, çünkü bu koşullarda bir gün patlama olacağı beklenmekteymiş, ertelenmiş bir durumun gündeme düşmesidir. Fakat gündemi belirleyenler orayı sorgulamazlar, sadece izlediğim kadarı ile duygu sömürüsü içinde arabesk yorumlar yapılmaktadır. Bir daha olmaması için ne yapılması gerektiği konuşulmaz, ekonomimizin sıcak paraya ihtiyacı vardır! Denetim altına alınması demek, birçok işletmenin maliyetinin yükseltilmesi anlamına gelir. Gözü para hırsı ile dönmüş küçük aile şirketleri için bu durum ölüm anlamına gelir, çünkü en düşük ücrete iş yapmaktalar. Sömürü çarkının sadece küçük bir halkasıdır. Ezilen, başkasını ezmeye devam eder!
Patlamada ölenlerin birçoğu sadece izleyici olduğunu duyduğunuzda ne dersiniz? Emekçiler kaçmak için fırsat bulamadan, kötü koşulların kurbanı olmuştur. Onları orada çalışmaya itekleyenler suçludur. Bu itekleyenler sadece o işletmenin patronu mudur? Ölenlerin katili gerçekten kimdir?
Yaşam insana kötü sürprizleri taşır, ne zaman bu sürprizlerin sizi bulacağınızı bilemezsiniz. Kavganın şehrinde kavga sürüyor, bu kavga emek ile sermaye arasında diyerek basite indirgenecek kadar düz bir çizgide değildir. Karmaşanın boyutları o kadar karmaşıktır ki, türbana takılan tavır ile ortaya çıkmaktadır, gerçekten siz bu tartışmanın neresindesiniz? Özgürlük olarak sunanlar, aslında bir köleliği savunuyor mu sizce? Bu şehirde kimler köle konumda?
Havai fişeklerin patlamasını yakından izlemek isteyenler ölümü kucakladırlar, onların katili bana göre bellidir, size göre katil kim?
1 Şubat 2008
İstanbul şehrinin orta yeri neresidir deseler ne dersiniz? Her yaşayana göre değişik yanıt alırsınız İstanbul’da. Yaşadığınız yere göre değişir, nereyi tanırsınız, nerede yaşarsanız oraya göre belirlersiniz. Ucu bucağı olmayan büyük bir metropoldür. Büyük metropolün içinde her bir alan merkez kabul edilebilinir. Merkezlerin birçokları birbirine benzer. Nereye geldiğinizi orada yaşamıyorsanız bilemezsiniz. Yolları bozuk, planı olmayan bir gecekondu mahallesinden özel duvarlar ile örülmüş siteler ile karşılaşabilirsiniz.
İstanbul’un her yerinde üretim yapılır. Kimsenin haberi olmayan ama içinde onlarca emekçi çalıştıran işletmeler vardır. Bunlar genellikle aile şirketleridir. Burada insanlar birbirine güvenmediklerinden genelde aile şirketi olarak büyümeye çalışırlar. Çalışma koşullarının kuralları yoktur. Patron istediği saate kadar emekçisini çalıştırır. İyi bir sipariş almış ise, çalışanın uyku saatini bile çalmaktan geri durmaz. Aynı ücrete günlerce hiçbir kaygı duymadan çalıştırır, önemli olan kasaya paranın girmesidir. Para için yapılmayacak şey yoktur.
Denetim yapan yerel yönetimler öyle karmaşık bir denetim yapar ki, denetim yapma demek gibi bir şeydir. Bir işyeri düşünün, iş yerinin bir bölümü yerel belediye tarafından denetlensin, bir bölümü büyük şehir belediyesi tarafından, bu durumda orası denetlenebilir mi? Yetki sorunu ortada durur. Birçok işletme bu orta alanda aklına gelen her şeyi hiçbir kurala tabi kalmadan üretir. Üretim süreci karışıktır, hangisi sağlıklı üretilmiş hangisi sağlıksızdır belli olmaz. Üretilenleri bazen büyük mağazaların vitrinlerinde görürsünüz, nasıl üretildiğini ve kimler tarafından üretildiğini bilmeden. Tüketici sadece tüketir, nasıl üretildiği onun için önemli değildir, ucuz olsun ve de kaliteli olsun yeterli!
Son yıllarda her eğlenceye havai fişek atar olduk, havai fişekler yeni silahlar gibidir. Maganda kurşunu yerine havai fişek ile yaralanmalar aldı. Bugüne kadar tehlikenin boyutu tam olarak anlaşılamamıştı ki son patlayan havai fişeklerin toplu infilakına kadar. Orada atılanlar istem dışıdır, bir küçük ihmalde olabilir. Üretilen yerde ki çalışma koşullarını bilmiyoruz, fakat duyduklarımız daha çok para, daha çok üretim için sağlıksız koşullarda barut ile yaşam, ölüm arasında giden zaman dilimi bu sefer ölüm tarafının galip gelmesi ile sonuçlanmış. Beklenen sonuçtur, çünkü bu koşullarda bir gün patlama olacağı beklenmekteymiş, ertelenmiş bir durumun gündeme düşmesidir. Fakat gündemi belirleyenler orayı sorgulamazlar, sadece izlediğim kadarı ile duygu sömürüsü içinde arabesk yorumlar yapılmaktadır. Bir daha olmaması için ne yapılması gerektiği konuşulmaz, ekonomimizin sıcak paraya ihtiyacı vardır! Denetim altına alınması demek, birçok işletmenin maliyetinin yükseltilmesi anlamına gelir. Gözü para hırsı ile dönmüş küçük aile şirketleri için bu durum ölüm anlamına gelir, çünkü en düşük ücrete iş yapmaktalar. Sömürü çarkının sadece küçük bir halkasıdır. Ezilen, başkasını ezmeye devam eder!
Patlamada ölenlerin birçoğu sadece izleyici olduğunu duyduğunuzda ne dersiniz? Emekçiler kaçmak için fırsat bulamadan, kötü koşulların kurbanı olmuştur. Onları orada çalışmaya itekleyenler suçludur. Bu itekleyenler sadece o işletmenin patronu mudur? Ölenlerin katili gerçekten kimdir?
Yaşam insana kötü sürprizleri taşır, ne zaman bu sürprizlerin sizi bulacağınızı bilemezsiniz. Kavganın şehrinde kavga sürüyor, bu kavga emek ile sermaye arasında diyerek basite indirgenecek kadar düz bir çizgide değildir. Karmaşanın boyutları o kadar karmaşıktır ki, türbana takılan tavır ile ortaya çıkmaktadır, gerçekten siz bu tartışmanın neresindesiniz? Özgürlük olarak sunanlar, aslında bir köleliği savunuyor mu sizce? Bu şehirde kimler köle konumda?
Havai fişeklerin patlamasını yakından izlemek isteyenler ölümü kucakladırlar, onların katili bana göre bellidir, size göre katil kim?
1 Şubat 2008
31 Ocak 2008 Perşembe
Fes takanlara özgürlük!
Fes takanlara özgürlük!
Türban tartışmaları bir yandan hızlı bir şekilde devam ederken, benim dilimde başka bir şeyler dolandı, durmadan söyler buldum kendimi. Madem kılık kıyafette geriye doğru devrim yapıyoruz, o durumda bende başıma fes isterim!
Dilimde bir Nizip türküsü var, gözümün önünde gazete sayfaları.’Başım ağrıyor başım ağrıyorBaşına kurban olayımSabah pazara varayımBaşına bir fes alayımFes başına fes başınaBurnum ağrıyor burnum ağrıyorBurnuna kurban olayımSabah pazara varayımBurnuna hızma alayımHızma burnuna hızma burnunaSürme gözüne hıdat kaşınaFes başınaPüskülü ben olayım’
Başımıza bir şeyler geliyor, fakat bizler bunun yaşam içinde yer edinebilmesi için her birimizin burnuna bir hızma takılması gerek, sonra ucuna bir ip ve bir meydana çıkarıp, ‘hamamda karılar nasıl bayılır bi göster’ diyen elinde tefli biri olduğunda anlayacağız. Yaşadıklarımız ileriye doğru gidiş mi, geriye doğru mu? Osmanlı gibiyiz kardeşim, iki adım ileri attık, şimdi geriye doğru adım atıyoruz, geriye doğru attığımızda adımlarımızı, acaba zaman durup kalabilir mi orada?
‘Başım ağrıyor, başım ağrıyooor!’
Başımın ağrıdığından değil de, başıma yakında takacağım fesin ağırlığı geldi gibi. Fesli günlerimizi yakalayacağız yeniden ve bir güzel nostaljik olarak takıldığımız ramazan geceleri artık uzun uzuuuun yaşarız. Bir kere çok istendin mi, gerçekleşiyormuş, ahhh nerede o eski ramazan geceleri, direkler arasındaki ortaoyunları. Orta oyuncumuz elinde küçük bir mendil ile bize hangi hikayeleri anlatacak? Çocuklarımıza eskiden bizler başımızda fes olmadan özgürce geziyorduk diye nostaljik takılacağız! Türban takma ile fes takma arasında bir benzerlik yok, çağrıştırmıyor da, İstanbul ana caddelerinde dolanan kalpaklı uzun elbiseli, bıyıkları dikkatlice alınmış sakallı ve dik yürüyenler gibi değiliz. 31 Mart vakasında ki olaylar sanki yeniden yaşanacak gibi bir his oluşmaya başladı, okullularla, alaylılar arasındaki kavgada bu sefer kim galip gelecek dersiniz?
Ben kamu alanlarında fes takma özgürlüğü mücadelesi mi yapacağım şimdi? Türban orada özgür olur da, fes neden özgür olmasın? Madem türban nasıl takılacağı kanunlarla belirleniyor, fesi nasıl takacağımızı, püskülün nasıl duracağı ve uzunluğu konusunda da bir kanun çıkarırlar mı? Fes takanların çoğalması için hadi fes takma kapmayası başlatalım ve 'biz kaç kişiyiz girişimi' başlatalım! Ne dersiniz, bugün baş ağrımın nedeni acaba bu fes takma özlemimden mi oluşuyor?
30 Ocak 2008
Türban tartışmaları bir yandan hızlı bir şekilde devam ederken, benim dilimde başka bir şeyler dolandı, durmadan söyler buldum kendimi. Madem kılık kıyafette geriye doğru devrim yapıyoruz, o durumda bende başıma fes isterim!
Dilimde bir Nizip türküsü var, gözümün önünde gazete sayfaları.’Başım ağrıyor başım ağrıyorBaşına kurban olayımSabah pazara varayımBaşına bir fes alayımFes başına fes başınaBurnum ağrıyor burnum ağrıyorBurnuna kurban olayımSabah pazara varayımBurnuna hızma alayımHızma burnuna hızma burnunaSürme gözüne hıdat kaşınaFes başınaPüskülü ben olayım’
Başımıza bir şeyler geliyor, fakat bizler bunun yaşam içinde yer edinebilmesi için her birimizin burnuna bir hızma takılması gerek, sonra ucuna bir ip ve bir meydana çıkarıp, ‘hamamda karılar nasıl bayılır bi göster’ diyen elinde tefli biri olduğunda anlayacağız. Yaşadıklarımız ileriye doğru gidiş mi, geriye doğru mu? Osmanlı gibiyiz kardeşim, iki adım ileri attık, şimdi geriye doğru adım atıyoruz, geriye doğru attığımızda adımlarımızı, acaba zaman durup kalabilir mi orada?
‘Başım ağrıyor, başım ağrıyooor!’
Başımın ağrıdığından değil de, başıma yakında takacağım fesin ağırlığı geldi gibi. Fesli günlerimizi yakalayacağız yeniden ve bir güzel nostaljik olarak takıldığımız ramazan geceleri artık uzun uzuuuun yaşarız. Bir kere çok istendin mi, gerçekleşiyormuş, ahhh nerede o eski ramazan geceleri, direkler arasındaki ortaoyunları. Orta oyuncumuz elinde küçük bir mendil ile bize hangi hikayeleri anlatacak? Çocuklarımıza eskiden bizler başımızda fes olmadan özgürce geziyorduk diye nostaljik takılacağız! Türban takma ile fes takma arasında bir benzerlik yok, çağrıştırmıyor da, İstanbul ana caddelerinde dolanan kalpaklı uzun elbiseli, bıyıkları dikkatlice alınmış sakallı ve dik yürüyenler gibi değiliz. 31 Mart vakasında ki olaylar sanki yeniden yaşanacak gibi bir his oluşmaya başladı, okullularla, alaylılar arasındaki kavgada bu sefer kim galip gelecek dersiniz?
Ben kamu alanlarında fes takma özgürlüğü mücadelesi mi yapacağım şimdi? Türban orada özgür olur da, fes neden özgür olmasın? Madem türban nasıl takılacağı kanunlarla belirleniyor, fesi nasıl takacağımızı, püskülün nasıl duracağı ve uzunluğu konusunda da bir kanun çıkarırlar mı? Fes takanların çoğalması için hadi fes takma kapmayası başlatalım ve 'biz kaç kişiyiz girişimi' başlatalım! Ne dersiniz, bugün baş ağrımın nedeni acaba bu fes takma özlemimden mi oluşuyor?
30 Ocak 2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)