Emir emirdir…
Faili meçhul cinayetlerin muhatapları ortada olmasına rağmen, gözle görülmezler. Gazete sayfalarında, mahkeme tutanakları arasında mürekkep ile isimleri yazılı olması dışında çoğu kimse ilgilenmez bile. Çünkü bilinir ki onlar bir emir ile yok edildiler. Emir emirdir diyerek görevini yerine getirenler vicdan sorunu ile de baş başa kalmazlar, çünkü onlar verilmiş kutsal telkinler ve eğitim ile vicdanları rahattır, çünkü görevlerini yapmışlardır.
Emir; sorgulanamaz, yargılanamaz, ancak yerine getirilen bir sözdür. Peki, emir verene verilen bu hak nasıl oldu da verildi? Nasıl oldu da emirler tartışılmaz, sorgulanamaz, yargılanamaz oldu?
Bir şeye sahip olanlar; kendilerinde emir verme yetkisi olduğunu düşünürler, çünkü sahipse bir şeye; onu yönetme ve yönlendirme hakkını kendisinde görür ve hatta buna kutsal bir ifade ile taçlandırır, çünkü emir vermek kutsaldır, kutsal olan ise tartışılmaz!
Kutsallık verilerek emirler kesinlikle tartışılmaz, sorgulanamaz, yargılanamaz kılınır. O yüzden bugüne kadar faili meçhul cinayetleri, yasal olarak işlenen cinayetlerin hesapları, tarih önünde sorgulanmamış, yargılanamamış, sonuçlanamamış olduğunu görürüz, çünkü bir kere yargıladınız mı, kutsallık zırhı ortadan kalkar ve basit bir cinayetin parmak izi ortaya çıkar.
Emri sorgulamak demek, güce sahip olanların güçlerinin sorgulanması demektir…
Toplumun en küçük biriminden, en üst yönetimine kadar emir verenlere bakın; hep kendilerinin sahip, emri uygulayanların kapı kulu, emre muhatap olanların ise köle, kişiliksiz, suçlu olarak görüldüğünü görürsünüz. Bir kölenin yaşam hakkı, bir sahibin rahatından önemsizidir, o yüzden rahatsız olmamak için işledikleri suçlar hep gölgede kalmasına özen göstermişlerdir.
Korku; toplumu yönetmek için en önemli araçtır, korkuyu besleyen, büyüten ise emirdir. Emirler ile sorgusuz, kutsal iktidarlar devamlılığını korur, eğer emir sorgulanırsa kutsallık perdesi ortadan kalkacak ve köle ile sahip arasındaki eşitsizlik gün yüzüne çıkacaktır. Tarih boyunca verilen mücadeleye bir halka olmak kaçınılmaz olur. Emri verene karşı başkaldırının adı Spartacus olur, çünkü insanlar eşitsiz yaşadığı sürece mutsuz, yaşam kalitesi düşük, dengesiz, doğa ile kavgalı olarak tarih boyunca olduğu gibi yaşamaya devam edecektir.
Emir veren ile emre muhatap olanlar arasında kalanlar ise; emir uygulayanlar olarak kendi varlıklarını yaşatmaya devam edecektir. Devlet mekanizmasında ki adı bürokrasidir, uygulayanda bürokrat. Aile içinde en küçük kardeştir. Bürokratlar, toplumun içinde emri yerine getirenler olarak adlandırabilinir. Faili meçhul cinayeti işleyen bir memur ile elektrik faturasını tahsil edene arasında biçimsel olarak aslında büyük fark olmadığını yukarıdan bakarsanız daha çıplak olarak görürsünüz. Sonuçta her ikisi de verilen görevi; yani emri yerine getirmek ile mükelleftir, yaptıkları işe göre ödülleri de, aldıkları risklerde farklıdır doğal olarak.
Emir emirdir, sorgulama yap! Emir sorgulandın mı, tarihin çizgisinde sapma olabilir!
Emre itaatsizlik cezası büyüktür, çünkü emir verenin gücünün ortaya çıkmasına sebep olur. İtaatsiz olanlar toplum içinde sevilmezler, çünkü tarih çizgisinin değişmesine neden olurlar.
26 Eylül 2011 Pazartesi
18 Eylül 2011 Pazar
Zayıflar barış ister!
Zayıflar barış ister!
Eskiden krallar; krallar ile buluştuklarında, taçlarını çıkarır eşit koşullarda bir birlerine sarılarak selamlarlarmış birbirlerini… Ve tarih yazmak için komşu ülkenin toprağına yapacakları fetihleri aralarında konuşurlarmış. Eğer komşu barış istiyorsa zayıf demektir… Zayıfı yok etmek, tarihin bir gerekliğidir, tıpkı doğanın yasasını güçsüzlerin ayakta, güçsüzlerin yok olmasın da olduğu gibi… Savaş, başkalarının kanları tarih yazmayı marifet sayan kralların bir oyunu gibidir. Tarih kralları anımsar, askerleri değil… Fetih ettikleri topraklardaki zenginliği alıp halkı ile paylaşırken, gururları ve zenginliğin göstergesi olarak sarayları ve ibadet yerlerini daha da zenginleştirmekte, komşu ülkelerin halkalarını kıskanır hale getirmektedir. Güçlü olmanın simgesidir büyük binalar, büyük heykeller ve kendi tanrıları için yaptıkları sunaklar ve hediyeler…
Tarihin en kanlı savaşı ve belki de en uzunu olarak destanlaşan Truva savaşı bir aşkın gölgesinin Truva şehrinin duvarlarına gölgesinin vurması ile başlar. Paris, konuk olarak gittiği sarayın kraliçesini baştan çıkarmış, gizli olarak bindiği savaş gemisinin gölgesinde denize açılmıştır. Paris, kadınlara tutkundur, sunakların bakire rahiplerini baştan çıkarması ile meşhurdur. Helen ne bakiredir, ne de kendisini tanrısına adamış biridir, o evlidir. Spartalı Helen evini terk etmiştir. Sevmediği adam ile evli olan Helen tarihin içinde kaderine başkaldıran kadın rolünü üzerine almıştır. Başına geleceklerin ve gelmekte olan savaşın da habercisidir, çünkü krallar güçsüz değildir, o halde savaş kaçınılmazdır. Bir aşk; bir şehri kanlı ve hileli bir şekilde yok edecektir.
Günlük ticareti ile uğraşan bir Truvalı, kendi dışında gelişen bir aşkın sonucunda olan kanlı bir hesaplaşmanın kurbanı olacaktır… Fakat savaş rüzgarı duvarlarına yansımadığı sürece günlük yaşamına devam edecektir. Zeytinyağı üreten köylü ağaçlardan zeytin toplamaya, kadınlar çıkan yağ ile ciltlerini güzelleştirmeye devam edecektir. Savaş, var olan alışkanlıkların ve birikimlerin yok olması anlamına gelecektir. Savaş ateşi, şehrin duvarlarına gölgesi vurduğunda, kaçınılmaz bir sonuç tarihin yazarları dilinde destana dönüştürülecek, dram, trajedi tarih sayfalarına kan ile yazılacaktır.
Truvalı kral zayıf olduğunu göstermemek için gelen onbinlerce Spartalı ve Atinalı savaşçıya karşı duvarların önünde savaşı kabul edecektir, çünkü güçlü olmak demek; meydan okumaya aynı dil ve ses ile karşılık vermek demektir.
Şehir, bir kadındır ve kadını korur gibi savaşacaktır. Kadın imgesi kralların namusu anlamına gelmektedir. Kral kadını istediği gibi korur ve kullanırken, şehri ve insanları da birer hücre gibi görmektedir. Bir vücuttur şehir ve o vücut en güzeli içinde barındırır. Güzelliği dilerle destandır, görenlerin gözünün kaldığı bir kadındır şehir…
Truva uzun süre direnir, güzelliğini ateşlerin gölgesinde kaybetmiştir. Onu almak için gelenlerde duvarların etrafında aynı derecede yorgun düşmüştür. Ne fetih için gelen, ne de savunan barış isteyemez, çünkü barış demek zayıflık anlamına gelir… Doğanın yasasıdır, güçsüz; zayıftır ve yok olmaya mahkumdur. Bugün, toprakların altında güçsüzlerin vücutları yatmaktadır. Ama savaş kazanan da kaybedenin kaderini yaşayacaktır. Tarih içinde zaferler ile şehirlerini zenginleştirenler, bugün toprağın altında bir destanda bir kelime kadar yer kaplamaktadır.
Şehir devletlerden, imparatorluk yaratanların destanı ancak meraklıları tarih sayfalarını karıştırırken karşılaşırlar, kimse savaşın izini sürmez. Tarih eserler kaçakçıları hazinelerin peşinde toprağın altını son teknolojiler ile kazanmaya devam ediyorlar. Ne savaş önemlidir, ne de kahramanlar… onların kullandıkları şeyler para ediyorsa eğer, toprağın altından özen ile çıkarılmakta ve karanlık odalarda satışa sunulmaktadır. Talan ediliyor, yok ediliyor. Savaşan güçlü insanların izleri yok olmaktadır.
Bugün onların birikimlerini yaşatanlar, onlar gibi savaş çığlığı atanlar binlerce yıldır var olan kısır bir döngü içinde öldürmeye ve zayıfları yok etmek için mücadele vermeye devam ediyorlar.
Toplumları kanlar ile biçimlendirenler, tarihi kan ile yazmaya devam ediyorlar. Meydanlarda savaşanların yiğitlikleri bugün ozanların diline dahi düşmüyor. Bugün ne destan yazan vardır, ne de destanları dinleyenler. Kaç yıl olmuştu Irak işgali kim bilir, hangi ozanın dilinde destanlaşmıştır. Truva savaşı bugün dahi konuşulurken, son on yılda yaşanan savaştan kaç kişinin haberi vardır?
Tarih, bize barış isteyenlerin zayıflar olmadığını binlerce kere kanıtlamıştır. Savaş yok etmiş, talan etmiş, insanlığı binlerce yıl geriye götürmüştür. İnsanlığın yaratmış olduğu birikimlerin yok olması anlamına geldiğini tarih kayıt etmiş olmasına rağmen, başkalarının kanları ile tarih yazmayı marifet sayanlar, meydanlardan uzakta, başkaların kanları ile kısır döngünün içine masum binlerce insanı almaya devam ediyorlar.
Tarih kralları anımsar, askerleri değil…
Savaşlar kahramanları yaratırken, geçmişin kahramanların söylencesini, zenginliğini yok eder. Zafer ile sonuçlanmış savaşın izlerini başka bir savaş yok etmiştir. Savaş benliği yok eder, nefret, korku, açlık, ölümü toprağa eker…
Truva yoktur, Truva’da savaş kazananlarda yoktur. Onlarında içinde bulunduğu girdap bugünde yaşamaya devam ediyor… Geçmişte savaş çığlığı atanlar kadınları ile ölmüştür, bugün savaş çığlığı atanlar kim için ve ne için ölüyorlar?
Eğer bizler üretimden kaynaklanan gücümüzü kullanabilirsek, savaş girdabına bırakılmak istenen bireyler olarak bir arada olursak, başkaları için kanımız ile tarih yazmayı ret etmemiz daha kolay olur ve barış isteyen bizler güçsüz değil, gerçek gücü elinde bulunduran oluruz. Tarihin savaş girdabından çıkmak için, savaşa hayır diyebilmeliyiz. Artık bizim kanlarımız ile tarih yazmayın…
Güçlüler barış ister, güçsüzler, korkaklar, sorunlarını çözemeyenler savaş ister… İşte bize kahraman olarak tanıtılanlar aslında güçsüzdürler, onların güçlü imgelerini yok etmek için kral çıplak diye bağıralım… Kral çıplak olduğundan bizden farklı değildir… Üzerinde taşıdığı elbiseye, başındaki taca bakarak güçlü olduklarını düşünemeyelim, onlar bizsiz hiçtirler, güçsüzdürler… Savaş isteyenler üretemeyen asalaktırlar… Asalakları üzerimizden atalım, barış hemen şimdi diyelim.
İsmail Cem Özkan
Eskiden krallar; krallar ile buluştuklarında, taçlarını çıkarır eşit koşullarda bir birlerine sarılarak selamlarlarmış birbirlerini… Ve tarih yazmak için komşu ülkenin toprağına yapacakları fetihleri aralarında konuşurlarmış. Eğer komşu barış istiyorsa zayıf demektir… Zayıfı yok etmek, tarihin bir gerekliğidir, tıpkı doğanın yasasını güçsüzlerin ayakta, güçsüzlerin yok olmasın da olduğu gibi… Savaş, başkalarının kanları tarih yazmayı marifet sayan kralların bir oyunu gibidir. Tarih kralları anımsar, askerleri değil… Fetih ettikleri topraklardaki zenginliği alıp halkı ile paylaşırken, gururları ve zenginliğin göstergesi olarak sarayları ve ibadet yerlerini daha da zenginleştirmekte, komşu ülkelerin halkalarını kıskanır hale getirmektedir. Güçlü olmanın simgesidir büyük binalar, büyük heykeller ve kendi tanrıları için yaptıkları sunaklar ve hediyeler…
Tarihin en kanlı savaşı ve belki de en uzunu olarak destanlaşan Truva savaşı bir aşkın gölgesinin Truva şehrinin duvarlarına gölgesinin vurması ile başlar. Paris, konuk olarak gittiği sarayın kraliçesini baştan çıkarmış, gizli olarak bindiği savaş gemisinin gölgesinde denize açılmıştır. Paris, kadınlara tutkundur, sunakların bakire rahiplerini baştan çıkarması ile meşhurdur. Helen ne bakiredir, ne de kendisini tanrısına adamış biridir, o evlidir. Spartalı Helen evini terk etmiştir. Sevmediği adam ile evli olan Helen tarihin içinde kaderine başkaldıran kadın rolünü üzerine almıştır. Başına geleceklerin ve gelmekte olan savaşın da habercisidir, çünkü krallar güçsüz değildir, o halde savaş kaçınılmazdır. Bir aşk; bir şehri kanlı ve hileli bir şekilde yok edecektir.
Günlük ticareti ile uğraşan bir Truvalı, kendi dışında gelişen bir aşkın sonucunda olan kanlı bir hesaplaşmanın kurbanı olacaktır… Fakat savaş rüzgarı duvarlarına yansımadığı sürece günlük yaşamına devam edecektir. Zeytinyağı üreten köylü ağaçlardan zeytin toplamaya, kadınlar çıkan yağ ile ciltlerini güzelleştirmeye devam edecektir. Savaş, var olan alışkanlıkların ve birikimlerin yok olması anlamına gelecektir. Savaş ateşi, şehrin duvarlarına gölgesi vurduğunda, kaçınılmaz bir sonuç tarihin yazarları dilinde destana dönüştürülecek, dram, trajedi tarih sayfalarına kan ile yazılacaktır.
Truvalı kral zayıf olduğunu göstermemek için gelen onbinlerce Spartalı ve Atinalı savaşçıya karşı duvarların önünde savaşı kabul edecektir, çünkü güçlü olmak demek; meydan okumaya aynı dil ve ses ile karşılık vermek demektir.
Şehir, bir kadındır ve kadını korur gibi savaşacaktır. Kadın imgesi kralların namusu anlamına gelmektedir. Kral kadını istediği gibi korur ve kullanırken, şehri ve insanları da birer hücre gibi görmektedir. Bir vücuttur şehir ve o vücut en güzeli içinde barındırır. Güzelliği dilerle destandır, görenlerin gözünün kaldığı bir kadındır şehir…
Truva uzun süre direnir, güzelliğini ateşlerin gölgesinde kaybetmiştir. Onu almak için gelenlerde duvarların etrafında aynı derecede yorgun düşmüştür. Ne fetih için gelen, ne de savunan barış isteyemez, çünkü barış demek zayıflık anlamına gelir… Doğanın yasasıdır, güçsüz; zayıftır ve yok olmaya mahkumdur. Bugün, toprakların altında güçsüzlerin vücutları yatmaktadır. Ama savaş kazanan da kaybedenin kaderini yaşayacaktır. Tarih içinde zaferler ile şehirlerini zenginleştirenler, bugün toprağın altında bir destanda bir kelime kadar yer kaplamaktadır.
Şehir devletlerden, imparatorluk yaratanların destanı ancak meraklıları tarih sayfalarını karıştırırken karşılaşırlar, kimse savaşın izini sürmez. Tarih eserler kaçakçıları hazinelerin peşinde toprağın altını son teknolojiler ile kazanmaya devam ediyorlar. Ne savaş önemlidir, ne de kahramanlar… onların kullandıkları şeyler para ediyorsa eğer, toprağın altından özen ile çıkarılmakta ve karanlık odalarda satışa sunulmaktadır. Talan ediliyor, yok ediliyor. Savaşan güçlü insanların izleri yok olmaktadır.
Bugün onların birikimlerini yaşatanlar, onlar gibi savaş çığlığı atanlar binlerce yıldır var olan kısır bir döngü içinde öldürmeye ve zayıfları yok etmek için mücadele vermeye devam ediyorlar.
Toplumları kanlar ile biçimlendirenler, tarihi kan ile yazmaya devam ediyorlar. Meydanlarda savaşanların yiğitlikleri bugün ozanların diline dahi düşmüyor. Bugün ne destan yazan vardır, ne de destanları dinleyenler. Kaç yıl olmuştu Irak işgali kim bilir, hangi ozanın dilinde destanlaşmıştır. Truva savaşı bugün dahi konuşulurken, son on yılda yaşanan savaştan kaç kişinin haberi vardır?
Tarih, bize barış isteyenlerin zayıflar olmadığını binlerce kere kanıtlamıştır. Savaş yok etmiş, talan etmiş, insanlığı binlerce yıl geriye götürmüştür. İnsanlığın yaratmış olduğu birikimlerin yok olması anlamına geldiğini tarih kayıt etmiş olmasına rağmen, başkalarının kanları ile tarih yazmayı marifet sayanlar, meydanlardan uzakta, başkaların kanları ile kısır döngünün içine masum binlerce insanı almaya devam ediyorlar.
Tarih kralları anımsar, askerleri değil…
Savaşlar kahramanları yaratırken, geçmişin kahramanların söylencesini, zenginliğini yok eder. Zafer ile sonuçlanmış savaşın izlerini başka bir savaş yok etmiştir. Savaş benliği yok eder, nefret, korku, açlık, ölümü toprağa eker…
Truva yoktur, Truva’da savaş kazananlarda yoktur. Onlarında içinde bulunduğu girdap bugünde yaşamaya devam ediyor… Geçmişte savaş çığlığı atanlar kadınları ile ölmüştür, bugün savaş çığlığı atanlar kim için ve ne için ölüyorlar?
Eğer bizler üretimden kaynaklanan gücümüzü kullanabilirsek, savaş girdabına bırakılmak istenen bireyler olarak bir arada olursak, başkaları için kanımız ile tarih yazmayı ret etmemiz daha kolay olur ve barış isteyen bizler güçsüz değil, gerçek gücü elinde bulunduran oluruz. Tarihin savaş girdabından çıkmak için, savaşa hayır diyebilmeliyiz. Artık bizim kanlarımız ile tarih yazmayın…
Güçlüler barış ister, güçsüzler, korkaklar, sorunlarını çözemeyenler savaş ister… İşte bize kahraman olarak tanıtılanlar aslında güçsüzdürler, onların güçlü imgelerini yok etmek için kral çıplak diye bağıralım… Kral çıplak olduğundan bizden farklı değildir… Üzerinde taşıdığı elbiseye, başındaki taca bakarak güçlü olduklarını düşünemeyelim, onlar bizsiz hiçtirler, güçsüzdürler… Savaş isteyenler üretemeyen asalaktırlar… Asalakları üzerimizden atalım, barış hemen şimdi diyelim.
İsmail Cem Özkan
Savaşın çocukları ile hiç arkadaş oldunuz mu?

Savaşın çocukları ile hiç arkadaş oldunuz mu?
Sessizlik hakimdi yeryüzüne, gökyüzüne ise nefret duyguları… Normal zamanlarda insanlar ölülerin yanından dahi geçmezdi, çünkü korkarlardı. Şimdi korkuyu unutmuşlardı, korku yeryüzünü terk etmişti. Nefret duygusu gökyüzünde asılı kalmıştı. Nefret duygusunun gök kubbesi altında yaşayanlar; neden ve niçin nefret duygusu içinde olduğunu sorgulayamıyordu! Sessizliğe gökyüzüne doğru yükselen dumanlar eşlik ediyordu, bir de ölülerin kanıksanan ve hissedilmeyen kokuları.
Nefret gökyüzüne asılıydı. İçlerinde ne nefret, ne korku, ne de koku alma duyguları kalmıştı. Hepsi silinmişti, insanlığa ait olanlar yoktu. Birileri tarafından belirlenen hedefe doğru gidiyorlardı. İçlerinden biri bağırdığı an hep bir ağızdan bağırmaya eşlik ediyorlar, akis görevi görüyorlardı. Dağların doruklarında akisler, tek sese karşın tek ses olarak döner ama bu sessizliğin ortasında bir ses, binlerce ses olarak geri dönüyordu.
Sessizlik hakimdi yeryüzüne, gökyüzünde nefret duygusu asılı kalmıştı, sahipsizdi.
Ölüler sessizce görevlerini yerine getirirken, doğada görevini ölülere eşlik ediyordu. Toprağın altına düşmeyenler etrafa tarifi olmayan koku yayıyordu. Ne leş yiyiciler vardı yeryüzünde, ne de gökyüzünde. Doğa da unutmuş, görmezden geliyordu bu yaşananları.
Şehirler, yaşayan birer iskelete dönüşmüştü, içindekileri de iskeletten canlılar topluluğu gibiydi. Gözlerindeki umut silinmiş, kaderlerinin çizgisi içinde kimin yazdığı belli olmayan oyunu oynar gibiydiler. Neden aç ve susuz kalmışlardı? İyi kötü alt yapıları ve konforları da artık yoktu. Onlarca yılda emek harcayarak biriktirdikleri ile bir göz oda sahip olanların, ne odası kalmıştı ne de geleceği. Yok olmuştu yarınları.
Savaş yarını yok eder, anı yaşamayı zorunlu kılardı. Kimse, yarın çocuğum okuyacak mühendis olacak diye düşünemez, tek içgüdüsel hareket kalır, yaşamak…
Bingazi şehrini kaç kişi görmüştür?
Bingazi…
Oradan gelen ve ajansların bültenlerine düşen fotoğraflar medyada yayınlanmakta, uzakta olanlar sessizce yaşananları izlemektedir, bir anlam vermeden…
Evlerinin konforları içinde, uzaktan kumanda ile açıp, 3D / HD kalitesi ile yaşananın içindeymiş gibi seyredilen görüntüler. Ağlayanlar, burnunu çeken ve aylarca yıkanmamış gibi duran çocuklar, anneler, babalar…. Babalar gerçekten var mı? Gerçekten gençler fotoğrafların içinde varlar mı?
Evet! Evet duvarda resimleri asılıydı, ama ne ağlayan bir çocuğun yanında baba vardı, ne de ağabey… Duvarlar fotoğraflar ile kaplanmıştı, bir de yeni rejimin bayrakları.
Bayrakların içinde Bingazi olmuştu Milyongazi! Gerçi ölülere gazi denmez ama resimdekilerin kaçı gerçekten öldüğü, kaçının gazi olduğu belli değildi… Kayıptı hepsi, yakınları bir umut içinde duvara fotoğrafını asmıştı. Hangi cepheye gittiği ve kimler ile birlikte ya da karşılıklı savaştığını bilmeden kaybını arıyor, önüne gelene soruyordu.
Gördün mü bu fotoğraftakini? Gördün mü???
Bir umut içinde bekleyenlerin şehri olmuştu…
Ölüler konuşamaz, gaziler ölülerin kimliklerini taşıyordu.
Gaziler de evlerinden uzak, sessizliğin ortasında, tüten dumanların arasında, nefretin gökyüzüne asılı olduğu yerde kaderlerinin çizgisini yaşıyorlardı… Neden ve niçin savaştıklarını bilemeden yaşıyorlardı.
Savaşı uzaktan seyredenler, savaşın sonucundan kazanç sağlayanlar, bu fotoğrafları görmemişlerdi bile. Onlar, birer fatih gibi ölümün, nefretin, korkunun yeryüzünden silindiği noktaya gelip, coşkulu bir kalabalığın içinde poz verme peşindeydiler… Kanlar üzerinden birileri kahraman, birileri de kahramanların dostluklarından siyasi çıkar elde etme talaşındaydılar…
Yeşil kitabın hakim olduğu yerde, yeşil kitabı okuyanlar kitabı yırtmış, yakmış... Yırtılan kitabın yerini en kısa zamanda başkası alacaktı ama henüz yazılmamıştı, çünkü yazmaya dahi fırsat olmadan yok etmişlerdi. Kimse düşünmüyordu, neyi yok ettiğini ve yerine neyin aldığını, nasıl olsa kervanların olduğu yerde, kervan yolda dizilecekti, ya da düzülecekti... Gerçekten hangisi olmuştu?
Nefretin gökyüzüne hakim olduğu bu topraklara; ateş kusan, ölümü çoğaltan araçları verenler ve bu araçları almaları için para verenler, kazananın belli olmasından sonra, güven içinde zaferlerinin tadını almak için hemen o alanlara coşku ile katılmıştır. Etrafında yaşananları bir tarih olarak algılayanlar, ölülerin üzerinden bir şey elde etmek için pozlar vermişler… Bayraklar, yeni oluşturulan bayrakların eşliğinde bir sahne şovuna dönüştürülmüştü.
Bir anlık içinde olsa yaşadıklarını unutmaya çalışanlar, bir umut içinde alanları doldurmuş, silahların gölgesinde umut arar konumda gözlerini parıldatmışlardı. Kısa süreli olan bu anlar, büyük konuklar gider gitmez, duvarların kendilerine yansıttığı gerçeklik ile baş başa kalıyorlardı.
Duvarlarda kayıpların fotoğrafları asılı… Değişen ne olmuştu?
Kısa süre öncesine kadar ülkenin babası olarak görünen gitmiş, babanın yerini yardımcısı almıştı. Artık, çocukları kendi okudukları yeşil kitabı okumayacaktı, gerçekten okumayacak mıydı? Henüz bir kişi dahi söylememişti ama çığlıklar ve yaşanan boğazlama onun için olmamış mıydı?
Savaş alanında kaybeden ve kazanan olması kadar doğal bir şey yok… En önemlisi kaybolanların kimliklerinin yok olması kadar daha doğal ne olabilirdi?
Savaşı yaşamayanlar, savaşı ekranlardan izlemeye alıştılar…
Kendi ekonomik krizlerini savaş aletleri satarak aşmaya çalışanlar, ekranlarına getirdikleri görüntüler ile hangi aletin kendi fabrikalarından çıktığını, belki bir birine gösteriyorlardır. Savaş sırasında; hangi makine ne kadar ölümü çoğaltmıştı?
Ölümü sıradanlaştıranın fiyatı daha da artmıştır. (Çok insan öldüğünde, orada artık insan yoktur, istatistik ve ekonomik terimler hakim olur)
Talep, ölüm kusan makinelere!
Talep, ölüm üzerine… Ölüm üzerinden kahramanlar yaratmaya.
Başkalarının kanları ile tarih yazanlar, dökülen kan üzerinden çıkar elde etmeyi daha önemli ve istatistiki bilgi olarak görürler…
Başkalarının yaşadıkları, şimdilik fotoğraf karelerinde satılmayı bekleyen birer meta görünümü içinde, değerinin artmasını beklemektedir… Her fotoğrafın altında © işareti yerini almıştır. O fotoğrafı kullanan, birilerine maddi katkı sunmaya devam edecektir. Fotoğrafı çeken bu işten az bir para kazanırken, esas kazanan bu fotoğrafı pazarlayan ajans olacaktır. Ölüm üzerinden kimse bilemez, kaç kişi ekmek yediğini…
Savaşı krizden kurtulmak için bir çıkış aracı olarak kullananlar, daha çok savaş çıkaracaklar, daha çok insan; birbirini tanımadan birbirine karşı nefret duygusunu büyütecek ve boğazlayacaktır… her ölüm birleri için geçim kaynağı olmaya devam edecektir, ölenler birer istatistikte rakam olurken, birileri için değerli kağıtta rakam olacaktır…
Bingazi’de kayıpların fotoğraflarının asılı olduğu o binanın nerede durduğunu ve daha önce hangi amaçla kullanıldığını bilen var mı?
Savaş gerçekten kötü ama kimin için?
Kim, savaşı ellerini okşayarak bekler?
Ölenlere kim anlatacak, neden öldüklerini?
Babasını kaybeden çocuğa; kim söyleyecek, babasının gerçekten neden öldüğünü?
Çocuklar ölen babalarını birer kahraman olarak görecekler kendi dünyalarında ama global dünya ölen babayı rakam dışında görecek mi?
Ölümlerin olduğu yerde sessizlik hakim yeryüzüne, gökyüzüne ise nefret!
Korku, o alandan kendisini tamamen silmiş, sevgi geçmişte yaşanan ama anımsanmayan bir duygu olarak kalmıştır. Savaş sırasında doğan çocuklar ve savaştan sonra doğan çocuklar sevgi çocuğu değil, savaş çocuğu olarak hayatta tutunmaya çalışacaktır.
Savaşın çocukları ile hiç arkadaş oldunuz mu?
İsmail Cem Özkan
9 Eylül 2011 Cuma
Kanlarımız ile tarih yazmayın.

Kanlarımız ile tarih yazmayın.
“Barış hemen şimdi!” sözünü klasik bir propaganda afişinde yeniden yorumladım...
Savaş çığlıkları ve bir başka ülkenin iç sorunlarını kendi iç sorunu gibi gören emperyalist ve kapitalist bakış açısı, var olan ve gelmekte olan krizden tek çıkış yolunun savaş olduğunu varsayarak yeni cepheler açmaktan çekinmiyor.
Hes'ler ile akarsuların, derelerin yanında yaşayan halka karşı bir cephe açılmış durumdadır. Şirketlerin çıkarı için kuşların binlerce yıldır kullandığı yollarının yok olması ve doğal olarak kuşlar sayesinde doğanın daha da yeşillenmesine sebep olan ekolojik dengenin çöl yönünde değişmesine sebep olacak büyük tahribata, sırf on yıl kasalarına para girsin hırsı ile cepheler açılmakta ve halk ile devletin güvenlik güçlerini karşı karşıya getirecek yasal düzenlemeler yapılamaktan da geri durulmuyor...
Savaş çığlıkları sürekli yeni cephelerin açılmasına sebep olmaktadır...
Beyoğlu öznelinde yaşanan belediye esnaf cephesi bir aydan fazla sürmektedir. Bu cepheden kimlerin karlı çıkacağı ortada değil midir?
Emek Sinemasının yerine kurulacak AVM için ortam hazırlanması değil midir? Soruları binlerce kere çoğaltabiliriz, sonuçta kimin kaybettiği, kimin kazandığı kasalara girecek para belirleyecektir.
Kaybeden geçmişin birikimi, esnaf ve Beyoğlu sakinleri olacağını şimdiden söylesek çok mu abartmış oluyoruz?
Elbette değişim kaçınılmaz, liberal ekonomi ve globalizm bu sonuçları yaratacaktı. Geçmişin tüm değerlerinin global kültür ve tüketim kültürü karşısında eriyeceği ve yok olacağını, liberalizm savunulduğu an peşinen kabul etmek olduğu biliniyordu.
Globalizm tusunami dalgası gibi bütün kültürleri tekleştirirken, insanlarını tüketim çılgınlığının içinde obez yapmaya devam etmektedir.
Bugün hangi şehre giderseniz gidin, aynı markaları, aynı tip camekanları, aynı tip tüketen insan ile karşılaşabilirsiniz. Geçmişin izlerini taşıyan yerler para getiren ticari yer olma özelliğini kaybetmişse eğer, yıkılmakta ve yerlerini büyük AVM, gökdelenler almaktadır.
Para geçmişten daha önemlidir, o yüzden para “her şeyin” yerini almıştır, hatta tanrının bile yerini aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz, bu görüşümüzü doğrulatmak için dini bayramlarda yaşanan çılgınlıklara bakmak yeterlidir. Dinin savurganlığı, gösterişi yasakladığı bilinmesine rağmen, dini bayramlarda belediye başkanları kendi posterleri altında toplu yemekler vermekte, hatta dini ibadetin en masum hali bile toplu seslendirilebilmektedir... Dini bayramlarda dikkat edin her belediye başkanı kendi resmi ile bayram kutlaması yapmaktadır, eğer resmini koymamışsa eğer, ismini mutlaka eklemiştir kutlama afişlerine, bilbordlarına. Din artık kasaya girecek para için bir araç konumuna dönüştürülmüş durumdadır. (paraya dönüşmeyecekse eğer, oy olarak dönüşür, sonuçta her şey iktidar için, iktidarda para içindir.)
Dini kitaplar satılmaktadır. Din kitabı satılamaz, hediye edilir, çünkü satılan şey meta olmuştur. Din metalaştıran anlayış bugün liberalizm içinde doğal karşılanır olmuştur.
Hangi din olursa olsun, yaşanan global çağda bütün dini motif, gelenekler birer meta konumundadır, bir birleri aynılaştırılmıştır. Dini törenler, dini ibadetler lüks lokantalarda, otellerde sahne sanatına dönüştürülmüş konumdadır. Halk içinde ekranlar aracılığı ile bir “show” görünümü içinde sunulmaktadır.
Savaş çığlıkları; metalaştırılan ama her şeyin meta haline dönüşüldüğü günlerde daha fazla hissedilir oldu.
Ülkelerde rejimler değişmektedir. Elbette değişecektir, hiç bir rejim ve devlet sonsuz değildir, fakat bu değişimler halkların kendi kaderi yerine, başka yerden belirleniyor ve biçimlendiriliyorsa orada sermayenin, global isteklerinin “liberal” şekilde söz söylemesidir. Liberal bakış açısında ölen her insan istatistiktir sadece, insanı yaşamı önemli değildir. Son yıllarda işgal edilen ülkelerde kaç insan öldü, hemen istatistiki bilgi elinize ulaşır. Peki, neden öldükleri ve kimler tarafından ne amaçla öldürüldükleri, orada yaşanan hikayeden kaç kişinin haberi var?
Savaş cinayettir.
Savaş insanlık suçudur.
Savaş istemek insanlık suçu işlemek demektir.
Savaş isteyenler, kan ile toprağı sulamak isteyenlerdir.
Artık yeter diyelim, savaş isteyenleri, liberal söylemler ile insanları sadece tüketici konuma düşüren sosyal ilişkiye dur diyelim derim…
Savaşa karşı olmak demek, insan haklarına, doğaya saygı duymak demektir.
Hiç bir para, insan yaşamından değerli değildir.
Paraya verilen anlamlar ve yüklenen ifadeleri bir tarafa bırakın, para sadece matbaada basılan kağıttır... Kağıt için hayatınızı sonlandırmayın, hayatları sonlandırmayın... Bir arada yaşamak için, birlikte halaya durmak için savaşa hayır diyelim...
Cepheler açarak, çatışarak elde edilen tüm şeyler bir gün yok olacaktır... Çünkü hiç bir şey sonsuz değildir...
Bugün kimse anımsamaz büyük İskender’in topraklarını ve iktidarını...
Kimse bilmez Roma İmparatorluğunu...
Kimse düşünmez Osmanlı toprağında yaşadığını...
Gerçi küçük bir azınlık hala yaşadığına inanır ama artık etse de gerçekler ile bağdaşmaz... Ne Roma, ne İskender’in Makedonya’sı, ne de Osmanlı vardır...
Bir karış toprak için, biraz para için savaşmayalım, sonuçta hepimizin bir karış toprağı olacak, vücudumuz toprakla birleşirken...
Cepheleri açanları, cephelerden medet umanları artık desteklemeyelim, bizler yaşamak istiyoruz, bizlerin kanı ile artık tarih yazmaktan vazgeçin...
Artık yeter...
Barış hemen şimdi!
İsmail Cem Özkan
25 Ağustos 2011 Perşembe
Bana göre ceket ne anlam ifade eder?
Bana göre ceket ne anlam ifade eder?
Ne zaman bir damat ve gelin görsem, üzerindeki kıyafetlere gözüm ilişir. Onların kıyafetleri bir şey anlatır ama ne anlattığı üzerine bugüne kadar hiç kafa yormamıştım, bugün ceket konusunda bir deneme yazısı yazayım dedim, kafamdakileri beyaz sayfa üzerine siyah harfler ile dökeyim. Bakalım siz bu görüşüme katılacak mısınız?
Ceketin tarihi tam olarak ne zaman başladı, ceketin altına gömlek ve kravat ne zaman eklendi bilmiyorum. Fakat öngörülerim ve tahminlerim elbette bu konuda da var, çünkü ceket toplum içinde katmanların bir birinden ayrılması için bir sembol olduğunu düşünmekteyim. Avrupalı serfler köylülerden ayrı gözükmek ve onların dışında farklı yaşama çok önem veriyorlardı. Bu da anlaşılır bir durum, çünkü serfler, köklü aileleri ve toprak zenginliğini sembolize ediyorlardı, eğer yönettikleri katmanlar gibi yaşarlarsa toplum içinde itibarları olmayacaktı. Yönettiklerini kendilerine bağlı tutmak için onların dışında, imrenecek bir hayat sürmeleri gerekliydi ki, tarım işçileri de onlara kul, köle olarak çalışsınlar. Üstün olmanın bir göstergesidir kıyafetler ve yaşadıkları yerler. Şatoların bu kadar büyük ve yaşam alanından uzak olması tesadüfi değildir. Ebette serfler köylü ile kendileri arasında bir çizgi çizmek ihtiyacı duymuşlardır, bu ihtiyacın ürünü olarak ceketin yaşamda karşılık bulduğunu düşünmekteyim, çünkü bugün dahi köylüler günlük hayat içinde ceket giymezler. Geleneksel kıyafetler içinde ceket yoktur, hiç gördünüz mü ceket ile geleneksel dans eden adamlar? Bugün dahi Avrupa’da kullanılan bayrak renklerinin serflerin giydiği ceketlerin renklerinden alması bir tesadüfi olmaması gerek.
Geçmişin fotoğraflarına ve resimlerine bakarken belki dikkatinizi çekmiştir, askerlerin kıyafetlerinde bugünkü cekete benzer kıyafetlere benzer. Ceket bir nizam ve düzeni temsil etmektedir. Amerikan bağımsızlık savaşında “kırmızı ceketliler” İngiliz resmi güçlerini temsil etmesi ve savaşta İngilizler ile Amerikan bağımsızlık savaşı yapanları ayrımında kullanıldığına şahitlik ediyoruz. Buradan şu sonuca doğru yol alabiliriz, emperyalist Avrupa devletleri, sömürge devletlerde kendi vatandaşlarını ayırmak için ceket önemli bir sembol olarak kendisini hissettirmektedir. Çünkü ceket giyenler, sömürge ülkelerinde sömüreni temsil etmektedir. Askeri bir düzen yanında bir de “temsil” etme özelliği vardır. Ceketlerin kesimleri ve renkleri giyenin hangi katmana dahil olduğunu göstermektedir. Ve dikkat edilirse eğer, geleneksel kıyafetler içinde ceket giyen hiçbir toplum yoktur. Ceket modern zamanları temsil etmektedir. Hazır giyim sanayisinin en önemli üretim aracının ceket olması tesadüfi olmaması gereklidir.
Ceket bazı mekanlara giriş için anahtar olarak görülmesi sanırım sanayi devrimi ile ortaya çıkar, çünkü ceket geçmişin izlerini taşırken, sıradan insanlar ile parası olanları ayırmak içinde bir araç görevini görür. İmparatorluk zamanında soylu ailelerin kıyafetlerine, sanayi devrimi ile burjuvaların yani “sonradan görme zenginlerin” katılması ile birlikte, taban ile arasına “görselde” olsa çizgi çekilmesi için ceket, toplum içinde statünün göstergesi olması sosyolojik evrimin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Ceket giyilen mekanlara sıradan halkın girmemesi kuralı bugün dahi geçerliliğini korumaktadır. Ülkelerin meclislerine hala erkekler ceket giymeye devam ederken, ceketin tek tipliğini kadınların kıyafetleri yok etmektedir.
Ceket giyilen mekanlarda müzik aleti çalanlarında ceket giymesi zorunludur. Onların kıyafetleri elbette orada konuk olanlardan farklı olacaktır. Bu fark ceketin arkasındaki uzunluk ile ortaya çıkmaktadır. Buna frank denilecektir. Bu ceket türü ise başka bir sanayinin doğmasına sebep olacaktır. Kiralık ceket kiralama dükkanların ortaya çıkması, sıradan halkın üyesi olan ve geliri düşük olan sanatçıların o mekanlara girmek için kiralaması ile ortaya çıkmıştır. Bu konuda bir kayıt vardır. 1897 yılında İngiltere’de bir vokalist ceket giyilen mekanda iş bulması ile bu ilk adım atılır. Vokalist ceket satın alacak parası yoktur ve ceket satan dükkandan bir ceketi kiralaması ile dükkan sahibi alfred moss bu işin karlı olduğunu görerek bu işi büyütür.
Bir disiplini ve düzeni sembol eden ceket, askeriyedeki adı üniforma olarak adlandırılırken, sivil hayattaki karşılığını bulmuştur. Yurt dışı görevi yapan ve sömürge ülkenin temsilcilerinin ülke dışında giydiklerini kıyafetlerini ülke içinde de giymesi ile birlikte yeni bir moda başlamış, hatta bu moda öyle bir gelenek halini almıştır ki, bugün düğünlerin damatlarının vazgeçilmez kıyafeti dahi olmuştur. Bugün düğün fotoğraflarında gördüğümüz ceket, aslında bir sınıfı temsil etmektedir. Bir günlükte olsa sıradan insanlarda yönetenleri taklit ederler. Ceket giyen her insan içgüdüsel olarak yönetici sınıfı taklit etmekte ona öykünmektedir. Her gelin damat gördüğümde ben, çekirdek ailenin karnavalı olarak algılıyorum. Gelin ve damat ve yakınları bir günde olsa kendilerine hükmedenlerin yerine kendilerini koyuyorlar ve onlar gibi yaşıyorlar. Düğünler modern şehir yaşamında bir anlamda küçük karnaval işlevini görmektedir. Köylerde ve geleneksel düğünlerde gelin ve damadın kıyafeti içinde ceket yoktur, sonradan eklenmiştir. Tıpkı çayın bizim ulusal içeceğimiz, kurufasülye ulusal yemeğimiz destanın kabul görmesi gibidir. Okullarda ceket giyilmesi, devlet dairelerinde ceketin zorunlu yapılması askeri disiplinin yaşama yansıması olarak algılıyorum. Bugün ceketi zorunlu görenlerin zihinlerinde askeri disiplin eğitimin parçası olduğunu düşünmekteyim.
İsmail Cem Özkan
Ne zaman bir damat ve gelin görsem, üzerindeki kıyafetlere gözüm ilişir. Onların kıyafetleri bir şey anlatır ama ne anlattığı üzerine bugüne kadar hiç kafa yormamıştım, bugün ceket konusunda bir deneme yazısı yazayım dedim, kafamdakileri beyaz sayfa üzerine siyah harfler ile dökeyim. Bakalım siz bu görüşüme katılacak mısınız?
Ceketin tarihi tam olarak ne zaman başladı, ceketin altına gömlek ve kravat ne zaman eklendi bilmiyorum. Fakat öngörülerim ve tahminlerim elbette bu konuda da var, çünkü ceket toplum içinde katmanların bir birinden ayrılması için bir sembol olduğunu düşünmekteyim. Avrupalı serfler köylülerden ayrı gözükmek ve onların dışında farklı yaşama çok önem veriyorlardı. Bu da anlaşılır bir durum, çünkü serfler, köklü aileleri ve toprak zenginliğini sembolize ediyorlardı, eğer yönettikleri katmanlar gibi yaşarlarsa toplum içinde itibarları olmayacaktı. Yönettiklerini kendilerine bağlı tutmak için onların dışında, imrenecek bir hayat sürmeleri gerekliydi ki, tarım işçileri de onlara kul, köle olarak çalışsınlar. Üstün olmanın bir göstergesidir kıyafetler ve yaşadıkları yerler. Şatoların bu kadar büyük ve yaşam alanından uzak olması tesadüfi değildir. Ebette serfler köylü ile kendileri arasında bir çizgi çizmek ihtiyacı duymuşlardır, bu ihtiyacın ürünü olarak ceketin yaşamda karşılık bulduğunu düşünmekteyim, çünkü bugün dahi köylüler günlük hayat içinde ceket giymezler. Geleneksel kıyafetler içinde ceket yoktur, hiç gördünüz mü ceket ile geleneksel dans eden adamlar? Bugün dahi Avrupa’da kullanılan bayrak renklerinin serflerin giydiği ceketlerin renklerinden alması bir tesadüfi olmaması gerek.
Geçmişin fotoğraflarına ve resimlerine bakarken belki dikkatinizi çekmiştir, askerlerin kıyafetlerinde bugünkü cekete benzer kıyafetlere benzer. Ceket bir nizam ve düzeni temsil etmektedir. Amerikan bağımsızlık savaşında “kırmızı ceketliler” İngiliz resmi güçlerini temsil etmesi ve savaşta İngilizler ile Amerikan bağımsızlık savaşı yapanları ayrımında kullanıldığına şahitlik ediyoruz. Buradan şu sonuca doğru yol alabiliriz, emperyalist Avrupa devletleri, sömürge devletlerde kendi vatandaşlarını ayırmak için ceket önemli bir sembol olarak kendisini hissettirmektedir. Çünkü ceket giyenler, sömürge ülkelerinde sömüreni temsil etmektedir. Askeri bir düzen yanında bir de “temsil” etme özelliği vardır. Ceketlerin kesimleri ve renkleri giyenin hangi katmana dahil olduğunu göstermektedir. Ve dikkat edilirse eğer, geleneksel kıyafetler içinde ceket giyen hiçbir toplum yoktur. Ceket modern zamanları temsil etmektedir. Hazır giyim sanayisinin en önemli üretim aracının ceket olması tesadüfi olmaması gereklidir.
Ceket bazı mekanlara giriş için anahtar olarak görülmesi sanırım sanayi devrimi ile ortaya çıkar, çünkü ceket geçmişin izlerini taşırken, sıradan insanlar ile parası olanları ayırmak içinde bir araç görevini görür. İmparatorluk zamanında soylu ailelerin kıyafetlerine, sanayi devrimi ile burjuvaların yani “sonradan görme zenginlerin” katılması ile birlikte, taban ile arasına “görselde” olsa çizgi çekilmesi için ceket, toplum içinde statünün göstergesi olması sosyolojik evrimin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Ceket giyilen mekanlara sıradan halkın girmemesi kuralı bugün dahi geçerliliğini korumaktadır. Ülkelerin meclislerine hala erkekler ceket giymeye devam ederken, ceketin tek tipliğini kadınların kıyafetleri yok etmektedir.
Ceket giyilen mekanlarda müzik aleti çalanlarında ceket giymesi zorunludur. Onların kıyafetleri elbette orada konuk olanlardan farklı olacaktır. Bu fark ceketin arkasındaki uzunluk ile ortaya çıkmaktadır. Buna frank denilecektir. Bu ceket türü ise başka bir sanayinin doğmasına sebep olacaktır. Kiralık ceket kiralama dükkanların ortaya çıkması, sıradan halkın üyesi olan ve geliri düşük olan sanatçıların o mekanlara girmek için kiralaması ile ortaya çıkmıştır. Bu konuda bir kayıt vardır. 1897 yılında İngiltere’de bir vokalist ceket giyilen mekanda iş bulması ile bu ilk adım atılır. Vokalist ceket satın alacak parası yoktur ve ceket satan dükkandan bir ceketi kiralaması ile dükkan sahibi alfred moss bu işin karlı olduğunu görerek bu işi büyütür.
Bir disiplini ve düzeni sembol eden ceket, askeriyedeki adı üniforma olarak adlandırılırken, sivil hayattaki karşılığını bulmuştur. Yurt dışı görevi yapan ve sömürge ülkenin temsilcilerinin ülke dışında giydiklerini kıyafetlerini ülke içinde de giymesi ile birlikte yeni bir moda başlamış, hatta bu moda öyle bir gelenek halini almıştır ki, bugün düğünlerin damatlarının vazgeçilmez kıyafeti dahi olmuştur. Bugün düğün fotoğraflarında gördüğümüz ceket, aslında bir sınıfı temsil etmektedir. Bir günlükte olsa sıradan insanlarda yönetenleri taklit ederler. Ceket giyen her insan içgüdüsel olarak yönetici sınıfı taklit etmekte ona öykünmektedir. Her gelin damat gördüğümde ben, çekirdek ailenin karnavalı olarak algılıyorum. Gelin ve damat ve yakınları bir günde olsa kendilerine hükmedenlerin yerine kendilerini koyuyorlar ve onlar gibi yaşıyorlar. Düğünler modern şehir yaşamında bir anlamda küçük karnaval işlevini görmektedir. Köylerde ve geleneksel düğünlerde gelin ve damadın kıyafeti içinde ceket yoktur, sonradan eklenmiştir. Tıpkı çayın bizim ulusal içeceğimiz, kurufasülye ulusal yemeğimiz destanın kabul görmesi gibidir. Okullarda ceket giyilmesi, devlet dairelerinde ceketin zorunlu yapılması askeri disiplinin yaşama yansıması olarak algılıyorum. Bugün ceketi zorunlu görenlerin zihinlerinde askeri disiplin eğitimin parçası olduğunu düşünmekteyim.
İsmail Cem Özkan
23 Ağustos 2011 Salı
Akıl verenler genelde kapı kulludur!
Akıl verenler genelde kapı kulludur!
Bazı kavramlara göreceli özellik verenler, günümüzde de konuşmaya ve akıl vermeye devam ediyor. Göreceli kavramlar üzerine söz söylemek çok kolaydır, çünkü ona göre her zaman savunma mekanizması da vardır. Kişinin ne anlattığı tam olarak bilinmez ama dinleyen ya da okuyan kendisine göre yorum yapar. Bu yorumlar yazının ya da sözün yeniden üretilmesi anlamına gelir. Sözü söyleyen ya da yazanın amacı ortada yoktur, ne anlaşıldığı ortadadır. Anlayanın duruş noktasına göre anlam değişir.
Sol kavramı da bu insanların (acaba insan demek doğru bilmiyorum, başka şey bulmak gerek bu kelimenin yerine, her konuşan ve düşündüğünü sanan insan mı oluyor, kapı kullarına ne denmeli? Çünkü kapı kulu efendisinin sözünü söyler, onun niyetini hayata geçirmek için kendisini parçalayan şeydir. Kapı kulu benim evimde bir köpek vardı, onun izni olmadan kimse evin kapısını dahi çalamazdı.) dilinde göreceli olan kavramlardan biridir. Kapı kullarına unvan bol bol dağıtılır, bu unvanlar kapı kulları arasında derecelendirmedir. En iyi olana profesör bile denebilinir, denmiyor diyemem açıkçası. Kapitalistin kollarında para kazanmak için kurulmuş bir üniversitede öğrencilerine ders verirken, tarih bilgisi de kuşkuyla karşıladığım (ülkemizde tarih üzerine yazan ve konuşan tüm akademik unvanları hep kuşku ile karşılamışımdır. Akademi dünyamızın evrensel bilim dünyasına yapmış olduğu katkı, futbolun katkısı kadar bile olmadığını söylesem çok mu küçük görmüş olurum acaba?) kendi gerçekliğim için de hep olağan gelmiştir.
Tarih bilgisi tartışmalı ve tarihe bakışı ve tarih yazıcılığı taraf olan birinin kavramları kullanırken ve kavramları yorumlarken de kolajladığını düşünürüm. Kurgular sadece kafa karıştırmaktan, zamanın doğruları içinde oynaktan başka şey ifade etmez.
Sol bunların kolajları içinde göreceli kavramlardan biri olduğunu yukarıda belirtmiştim, nasıl oluyor da sol kavramı göreceli olur diye kafanızda soru oluşmuştur. Zaman kavramı ile oynarsanız kavramın nasıl göreceli ve anlam kayması taşıdığına şahit olabilirsiniz. Fransız devrimi sırasında J.J. Rousseau dönemine göre sol olarak kabul edilmiş, onun Toplum Sözleşmesi eseri bir dönem sol akımlar için vazgeçilmez kaynak olma özelliğini göstermiştir. Fakat bugün aynı esere baktığımızda sol diyebilir miyiz? Aynı şekilde yaşan çağımızdan örnekler verelim; İran elimizdeki en güzel laboratuvar özelliğini gösterir. İran devriminde İslamcıların darbesi öncesi ve sonrası solun tanımlarına bir bakalım isterseniz. İran’ın en büyük sol partisi olan İran Komünist Partisi (TUDEH), devrim için ittifak kurduğu İslamcılar tarafından “darbe” ile yok edildi. TUDEH parti önderlerinin ve kadrolarının önemli kesimi idam sehpalarında, vinçlerde asılarak öldürülmüştür. TUDEH İran sol hareketiydi, sol olarak o dönemde Sovyetler Birliğinin politikasının kayıtsız şartsız “doğru” olduğunu düşünüyordu. Zamanına göre bizim ülkemizden de bakıldığında sol olarak algılanırdı. TUDEH’i yok eden İran İslamcıları, devrim sonrasında devletin adını ve rejimini de “idamlar” ile ilan etmişlerdir. TUDEH artık yoktur, İran öznelinde sol biçim değiştirmiştir. Devlet rejimi içinde sol bugünlerde liberal ve reform isteyen İslamcılar olmuştur. TUDEH ve komünist düşünce artık ülke toprakları içinde hayat şansı bulamazken, sol İslamcı olan bir görüştür. Ve İran’da solun İslam ile barışması ve İslamcıları hoş görmesi gibi kavram tartışılmaz bir boyuttadır.
Ülkemiz içinde “kendisine göre” solu İslam ile barıştırmaya ve ortak hareket etmesini salık vermektedir. Geçmişte sol ve solcuların adreslerini dergi ve gazete sayfalarında yayınlayarak kime hizmet ettikleri unutulmayan bu görüş sahiplerinin yeni misyonu; “İslamcı gömleğini sol üzerine giydirmek” olarak biçmiş gibi. Bu sayede solu kitleselleştirme derdinde olduklarını düşünebilirsiniz, fakat sanki birisi ona o görevi vermiş gibidir. Profesyonel bir çalışandır, görevini layıkı ile yerine getirmeye çalışmaktadır, görevini yapıyor diyebilirsiniz. Ben de haklısınız derim, neden onu anlatıyorum ki!
Bazı insanlar para karşılığında yapar, bazıları gönüllü yapar. Para karşılığında işini yapana profesyonel denir, gönüllü yapana ve bir başkasının çıkarı ve ideolojisini hayata geçirene ise eskilerin deyimi ile “kapı kulu” denir. Kapı kulları para karşılığında değil, gönüllü olarak efendisinin kapısını bekler, efendisi adına konuşur ve işini ve niyetlerini hayata geçirmeye çalışır. Ülkemiz içinde birilerine akıl verenler işte bunlar olmaktadır.
Sol, onların aklına ihtiyacı varmış gibi akıl vermeyi hiç eksik etmezler, kapı kulluğu yaptığı kapıdan kovulma ve atılma tehlikesini ortadan kaldırmaya çalışmaktadır.
Bugün gönüllü olarak yazdıkları sayfalar, İslam sermeyenin gölgesi altında çıkmaktadır. İslami sermeyenin desteklediği sayfalardan sola akıl verirken, kime veya kimlere hizmet ettikleri ortadadır.
Ülkemizde sol, İran solu gibi değildir, sol durduğu yeri ve mücadele alanını kapı kullarından öğrenecek konumda değildir. Sol tarihin birikiminde ders alan, ona göre biçimlenmeye devam etmektedir. Solun üzerinden 12 Eylül faşist askeri darbesi yanında, dünyada gelişen değişimlerde geçmiştir. İnandırıcılığını “kitlesel anlamda” kaybetmiş gibi gözükmesine rağmen, sol varlığını koruduğu için iktidar erki hala soldan çok korkmaktadır. Korkunun en basit göstergesi, bugün sola akıl vermeye çalışan kesimdir. Eskiden kendilerine “sol” diyen ama solcuların adreslerini gazete sayfalarında yayınlayan “vatansever” çevrenin içinde kapı kullarının İslam sermeyenin reklamlarının yayınladığı sayfalardan görüşlerini sergilemeleri şaşırtıcı değildir ve onlar geçmişte olduğu gibi, zemin değiştirmiş olmalarına rağmen yeni sahiplerinin kapıları önünde “kapı kulluğu” görevlerini profesyonelce ya da gönüllü olarak yapmaya devam ediyorlar.
İsmail Cem Özkan
21 Ağustos 2011 Pazar
Savaş kelimesini zihnimizden silmeliyiz!
Savaş kelimesini zihnimizden silmeliyiz!
Savaş çığlıkları, aslında politikasızlığın ilanından başka bir şey değildir. Politik çözümler bir taraf için tıkandığında, “güçlüyüm, o halde vururum!” iç konuşmasının dışa yansımasından başka bir anlam ifade etmez. Savaşı çoğu zaman güçlü olduğuna inan taraf ilan eder, öteki taraf ise savunma düşer ama güç ve güçlü kavramı görecelidir, savaşta kimin güçlü ve güçsüz olduğunu, tarih; savaşın sonunda yazacaktır.
Savaş ilan edenler genellikle tarih içinde yenilmişlerdir. Savaş çığlığı atıp yeryüzünü kan gölüne döndürenler, genellikle kendi kanlarını dökmezler, kendilerinin kapı kulu olarak gördüklerini, yasal ve ahlaki olarak uydurdukları kurallar içinde olaylardan hiç haberi olmayan insanların kanları üzerine güç gösterisi yaparlar ve onların kanları üzerine tarihi yazarlar.
Savaş, masa başında ve kendi kanı dökülmeyecek olanlar tarafından çıkarılır, çünkü artık cephe yoktur, cephe önünde askerlerine önder olacak ne padişah ne de kral mevcuttur, çünkü meydan savaşı modern savaş tekniklerinin ilerlemesi ile yok olmuştur. Savaş, liderlerin savaş alanını terk etmesi ile daha kolay ve daha kanlı olarak yapıldığı zaman dilimi kapitalizm çağı içinde olmuştur. Savaş ilan edenlerin ellerine kan bulaşmaz ama kanların tüm sorumluluğu onların üzerinedir, eğer zafer ile çıkarlarsa ellerine kan bulaşmamış ama tarih içinde ellerindeki kandan kurtulmayan “kahraman” oluverirler. Kahramanların devri geçer geçmez ise, onları kahraman değil, katil olarak anımsar gelecek kuşaklar.
Tarih, modern zamanlarda savaş meydanında vuruşanları kahraman olarak kayıt etmez, tarih masa başında plan yapan ve planlarını uygulatanları kahraman yapar.
Riski en az olan şey günümüzde savaş ilan etmektir, eğer kendisine ve gücüne güveniyorsa. Cepheler üzerine politika yürütenler, ister istemez sıcak bir savaşın içinde figür olurlar. Savaş çığlıkları ancak ve ancak cepheler üzerine politika yapanların döneminde en üst seviyeye çıkar.
Paranın akış yönü ve enerjinin kontrol edilebilir olması için, tüm kaynakları kendi denetiminde olmasını isteyen dünya imparatoru olduğuna inanan devletler ve onların başkanları, kralları, imparatorları ve Sezarları savaşın balatsını ellerinden bırakmazlar. Yaptıkları hataları başkaları kanları ile öderler. Onlar hatalarını başkalarına ödeten, başkalarının kanları üzerine tarih yazan birer kan emici konumunda olanlardır.
Günümüzde para için, kapitalin yeniden biçimlendirilmesi için; savaşın, sıcak çatışmanın ve cephelerin yaratmış olduğu olanakları en iyi değerlendirenlerdir. Erki elinde bulunduranlar bilirler ki, kapitali elinde bulunduranlar en güçlü olandır ve eline kan bulaşmazsa da ellere kan bulaştırmaktan çekinmeyenlerdir.
Global politika ve nimetlerinden yararlanmak isteyenler, global olarak yürütülen savaşta taraftır. Güçlü olduğuna inan tarafın yanında, güçsüz olarak gördüğüne karşı kahramanlık yapanlar, yanlış kararlar almakta hiç tereddüt etmezler, çünkü onların bakış açısı güçlünün politikasına paralel olmak zorundadır, kendi ülke ve gerçekliğini göz ardı etmekte sakınca görmezler.
Bugün yaşanan savaş çığlıkları bu güçsüzlüğün bir yansımasıdır. “Bıçak kemiğe dayandı” söylemleri, politikasızlığın, hedefsizliğin, kararsızlığın, çaresizliğin bir yansımasından başka şey değildir. Bu çaresizlik, politikasızlık ise başkalarının kanları üzerine kahramanlık yapmaktan başka anlama gelmez.
Savaş, sorunları çözmez, sorunların çözümünü bir süreliğine ertelemekten başka bir anlama gelmediğini tarih sayfalarına bakarak görebiliriz. Ülkemiz öznel durumunda savaş; ne Kürt sorunu, ne de Alevi sorunu çözmedi, çözemedi. Binlerce yıldır uygulanan görmezden gelme, asimilasyon ve açık savaş yöntemleri sorunları ortadan kaldırmadığı gibi daha da karmaşıklaştırmaktan ve halklar arası, inançlar arası güvensizliği, düşmanlığı geliştirmekten başka şey ifade etmemiştir.
Bir arada yaşamak için, savaş kelimesini ve savaş çığlıklarını ortadan kaldırmak gereklidir. Bir arada yaşamak en zayıf ile güçlü olduğundan inanılanın eşit düzeyde, güçsüz yönünde pozitif ayrımcılığın yapıldığı yasal düzenlemelerin yapıldığı bir anlayışın hakim olmasından geçer. Güçlü ile güçsüz, çoğunluk ile azınlık yasalar nezdinde eşit anlamda düzenleme getirildiğinde, o ülke topraklarında barış kendisini korkmadan ifade eder ve bir arada yaşama kültürü geliştirilebilinir. Bir arada yaşamak için savaş çığlığı atanların güçlerini ellerinden alacak politikalar geliştirilmelidir. Ancak o zaman savaş çığlıkları atılmaz. Bugün savaş çığlığı atanlar, bıçak kemiğe dayandı açıklaması yapanlar, ellerine geçirdikleri gücün dışa yansımasıdır. Güç kendilerine güveni getirir, fakat bu kendine aşırı güven yenilginin ve haklar arası uzun yıllar sürecek olan düşmanlığın tohumlarını ekmekten başka şeye hizmet etmez. Bizler ve çocuklarımızın çağdaş ve halkların, inançların bir arada yaşadığı bir ülkede, boyunlarının bükük olmadan yaşaması için; savaşa ve savaş çığlıklarına hayır demeliyiz.
İsmail Cem Özkan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)