5 Mayıs 2012 Cumartesi


Geçmişi unutma!
Liberal basında ve AKP yandaş partiler ve örgütlerde ayrılıklar oluyormuş, olması da doğal, çünkü estirdikleri karalama kampanyasının boşa çıktığı ve hatta bu karalama kampanyasından kendileri de karaların içinde kalma durumu ortaya çıkınca; ayrılık kaçınılmaz oluyor, çünkü her karalama kampanyasından da bir sınırı olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. O sınırın çizgileri kişilerden kişilere göre değişir, fakat sonuç olarak ortada çamur attıkları insanlar ve olaylar olduğu yerde duruyor. (belki kendileri kişisel olarak çamur atmadılar ama çamur atanlar ile aynı ortamı paylaşmadan dolayı çamura ortak olmuşlardır.)
Kendileri bu karalama kampanyasında bugüne kadar taraf olduklarını unutup, sanki ak kaşıktan çıkmış gibi karalama yaptıkları çevrelere gülümsemeye çalışıyorlar, hatta geçmişte yaşanmış ilişkiler kullanılarak o çevrelerin içinde kendilerine yaşama alanı bulmaya çalışıyorlar.
Taraf Gazetesinde gönüllü yazarlık yapan biri, 1 Mayıs 77 olaylarını solun üzerine yıkmaya çalışan eski Aydınlık Gazetesi yazarlarına tepki olarak gazetesinden ayrılmış. Bu ayrılık elinin kirini temizlemez, sadece daha fazla kirlenmesini engeller, çünkü Taraf gazetesinde gönüllü olarak yazı yazanlar, bugüne kadar sola karşı yapılmış küfürlere ortak olmuş demektir, solu Ergenekoncu olarak göstermek için uydurulan hikayelere ortak olmuş demektir...
Sola küfreden ve solmuş gibi kendilerini gösterenler AKP destekledikleri unutulmasın, bugün yaşanan her olumsuzluluğun yandaşı olarak Taraf Gazetesi ve DSİP vb. içinde kümelenmiş liberal eski solculardır...
 Taraf gazetesinde gönüllü yazı yazanları unutmamak gereklidir, çünkü orada gönüllü yazanların olanak bulduklarında çıkarları ne gerektiriyorsa orada olabileceklerini bilmekte fayda vardır... Onlardan dost, omuzdaş olmayacağı, olamayacağını bilmek için bir kenarda not olarak durmasında fayda vardır...
Tarihimiz içinde yenilgilerimizin temelinde bu geçmişi unutmak yatmaktadır. Geçmişi unutmamak ve kişilerin sözlerine değil, davranışlarına ve geçmişine bakarak ilişki kurmakta yarar vardır. Kişilere geçmişinde yaptıklarına bakarak değer verilmesi gereklidir, bugün ne söylediği o kadar önemli değildir. Bazıları için süslü laflar, lüks kıyafetler içinde ağır abi rolü oynayanlar önemli olabilir, ünü, unvanı, kariyeri birilerinin gözünü boyayabilir ama gerçek her zaman ortadadır. Çünkü sola küfredenler, sola suç yükleyemeye çalışanlar; çıkarları gereği yapıyorlardır, bir yerden bir beklentisi vardır. O beklentileri karşılanmadığı zaman geçmişte içinde bulundukları çevre ile ilişki içine girmek için fırsat kullanırlar. Bizlerin için bu kişilerin çıkarları gereği yaptığı dönemi unutmamak gereklidir, çünkü onlar yine çıkarları gereği başka şeyler yapmayacağını kimse garanti edemez.
Çevremiz geçmişin kirleri ile kirlenmiş insanlardan tamamı ile temizleyemeyiz, steril ortam hazırlayamayız, zaten öyle bir çevrede yoktur, o halde kirler ile birlikte ama kirlere karşı dirençli bir ortam yaratarak birlikte yaşayabiliriz.  Elleri kirli insanlar ellerini ne kadar yıkasalar da yıkasınlar kirleri hep tırnaklarının arasında kalacağını unutmamak gereklidir. Etrafımızda tırnakları kirli (çamur atanlar, ispiyonlar, muhbirler, korucular, itirafçılar…) olacaktır, hatta onlardan olduğu halde bilmeden çevremize almış olabiliriz, hatta bu kirli insanlara çevremizde paye vermek isteyenler olabilir, yeni bir çıkar ilişkisi kurulabilinir, fakat unutmamak gereklidir, unutursak eğer, onların suçuna ortak oluruz.
Bugün AKP iktidarını kısa da olsa çıkarı gereği destekleyenler, onlar ile birlikte hareket edenler, kamuoyu oluşturanlar bilmelidir ki, okullarda dağıtılan bozuk süte de ortak olmuş olurlar. Çünkü onların desteği ile o özgüveni AKP kendisinde duymuştur ve sorumsuzca hareket etmeye devam ediyor. İktidarı desteklemek demek; dolaylı vergilere, HES adı altında doğanın yağmasına, B2 yasası ile orman arazilerin talanına, duble yollar ile bereketli toprakların tarımdan uzaklaştırılmasına, çocukların ucuz işçi olmasına, kadın cinayetlerine, rant için yeni güzergahların ve yapılaşmanın önünün açılmasına, sanatı AKP propagandası için kullanılmasına, devlet memurunun AKP memuru haline getirilmesine, sendikal mücadeleyi yandaş sendikalar içine hapsedilmesine, kıdem tazminatın yok edilmesine, güvencesiz iş yasasına ortak olmak demektir.
Geçmiş ile yüzleşmek adına geçmişin yeniden yazılmasına, katilleri masum hale getirilmesine, azınlıkların haklarını yurtdışında savunup, içeride azınlıkları yok sayılmasına, ibadet özgürlüğü savunulurken Alevilerin ibadetinin görmemezlikten gelinmesine, asimilasyon politikalarının en katı şekilde uygulanmasına, Kürt sorunu adının konulmuş olmasına rağmen, çözüm için adım atılmamasına, kendisine göre muhatap yaratılmasına ortak olmak demektir.
Bugüne kadar yaratılan toplumsal kirlilik, bilgi kirliliği, çamur atma ve izi kalması politikasını kararlı bir şekilde yürüten erk sahibine destek verenler; bu kirliğe ortak olmuş demektir, onların iktidarının güçlendirmek için propaganda aracı olanları unutmamak gereklidir. Unutmak demek, demokrasi yerine katiline aşık olmak demektir. Demokrasi için, özgür bir dünya için, bir arada yaşama kültürünü oluşturmak için geçmiş unutmamak gereklidir.
İsmail Cem Özkan

28 Nisan 2012 Cumartesi

Faşizme Karşı Omuz Omuza Bir Mayıs’a Bir Mayıs Meydanına…


Faşizme Karşı Omuz Omuza Bir Mayıs’a Bir Mayıs Meydanına…
DİSK Genel Sekreteri ve Birleşik Metal-İş Sendikası Genel başkanı Adnan Serdaroğlu ile yaklaşan 1 Mayıs öncesi sendikayı, sınıf mücadelesi bakış açısı ile günümüzü yorumlamasını istedik.
“Türkiye’nin bütün 1 Mayıs meydanlarında saat 14:00 de “faşizme karşı omuz omuza” sloganı ile dünyanın en büyük korosunu oluşturmaya çalışıyoruz. Bir dakikalık bütün meydanlarda, alanlarda bu sloganı atacaklar. Bunun ile toplumsal muhalefetin bütün baskılara karşı gücünün önemini gösteriyoruz, vurguluyoruz. Bunu hayata geçireceğiz.”
Bir mayıs yaklaşırken işçi sınıfının en önemli örgütü ve 15 16 Haziran mücadelesinin yarattığı DİSK Genel Sekreteri Adnan Serdaroğlu ile yaklaşan 1 Mayıs ve meydanların seslerini, mesajını konuştuk. Adnan Serdaroğlu sorularımıza toplantılar arasında ve Kazancı yokuşunda 77 katliamında öldürülen işçi yoldaşlarını andıktan sonra DİSK binası içinde yanıt aldık.

Bir Mayıs neden bu sene daha önemlidir?
Bir Mayıs bizim açımızdan her zaman olduğu gibi önemlidir. Ancak bu bir Mayıs’ın önemi biraz daha fazla, çünkü ortaya çıkan sorunlar toplumun büyük kesimini gün geçtikçe daha fazla rahatsız eden boyuta gelmiştir.  Biz, 1 Mayıs’ı toplumsal muhalefetinde güçlü bir şekilde kendisini ifade edebileceği şekilde kutlayacağız. Bunun için değerlendirmelerimizi yapıyoruz, eksikliklerimizi gidermek için çalışmalar yapmaktayız.
Yaşadığımız sorunlar ile ilgili toplumun farkındalığını yükseltmeye çalışıyoruz.

Son değişimler bu önemi artırıyor sanırım
Türkiye’de son on yıllık süreç içerisinde çok önemli değişiklikler yaşandı. Bunlar tabi bilinçli bir şekilde uygulanan politikaların sonucu olarak ortaya çıktı.
AKP iktidarı uluslararası bir takım planlamaların Türkiye üzerindeki uygulayıcısı noktasındadır. Toplumsal dönüşüm sürecinin son otuz yıl süreci içinde; son on yılı son derece hızlı bir şekilde hayatımızı değiştiren uygulamalar hayata geçmektedir.
Bu değişimler ile toplum kişiliksizleştirmeye ve muhalefet yok edilmeye çalışılıyor.
AKP, politikalarını rahat bir şekilde uygulayabilmek ve yeni bir düzen yaratabilmek için yasal düzenlemeler ile topluma biçim vermeye çalışıyor, sonuçta AKP sermayenin tüm istemleri karşılanmaya çalışıyor…

Bu değişim sadece AKP politikası mı?
Elbette değil, küresel dediğimiz sistem; finans kapitalin istemlerine uygun bir sistem yerleştirilmeye çalışılıyor. Bütün ülkelerdeki çalışmalar, yasal düzenlemeler bir birileri ile aynı, tıpkı karbon kağıdı ile çoğaltılmış gibi olduğunu görüyoruz. Yani tek noktadan çıkmış gibi, yasallaştırma müessesi varmış gibi bir şey dolaşıyor bugün.

Bu politikalara karşı…
Hem dünyada ki hem de Türkiye’deki gelişmeleri bir bütünsellik içinde değerlendirip uluslar arası saldırılara karşı, uluslararası mücadele verilemesi gerektiğini de son derece önemli görüyoruz.

Emek ve demokrasi cephesi açısından…
Hem emek cephesi açsından hem de demokrasi cephesi açsından çok büyük problemler yaşanıyor.

24 Ocak kararları askeri rejim ile…
Bu “değişim projesi” içerisinde; 30 yıllık süreçte, 12 Eylül ile ekonomik politikalar hayata geçirilebilindi ve bugün de onun sonuçlarını yeni yeni ağır bir şekilde hissediyoruz.
24 Ocak kararları ile birlikte liberal politikalar Türkiye’de askeri rejim ile hayata geçirildi, yaşadığımız günlerde en son aşaması olan neo liberal politikalar hayata geçirilmeye başlandı.
Bu gelişmelere baktığımızda emek cephesini direkt ilgilendiren çok önemli problemler ile de karşı karşıya kalıyoruz.

Küresel sermaye, küresel ekonomi neyi istiyor?
Şirketlerin çok rahatlıkla fabrika kurabileceği, işletme kurabileceği, rahatlıkla para kazanabileceği duruma getirebileceği düzen yaratılması isteniyor. AKP iktidarı da uluslararası sermayenin sözcüsü olarak neo liberal politikaları hayata geçirmeye çalışıyor. Sermayenin mali yapısının, mali yüklerinin hafifletilmesini istiyor. Seküler tazminatı kalksın diyor. Ücretler kontrol altına alınsın istiyor. Asgari ücret düşürülsün diyor, özel istihdam büroları ile işçiler tamamı ile işçi olduğu bilincinden çıkarılmaya çalışılıyor.

Emek cephesi zorlu dönemeçte
Bütün bunlara baktığımızda emek cephesinin çok zorlu bir dönemece girdiğimizi gösteriyor. Kıdem tazminatının elimizden gitmesi (ki 75 yıllık bir kazanım) işçilerin iş yerlerinden güvencesinin ortadan kalkması anlamına geliyor. İşçiler için gelecek için bir güvence olarak gördüğü bir sistemin ortadan kalkması anlamına geliyor. Buna yönelik biz, emek cephesinin en önemli sorunu olarak bunu gündeme getiriyoruz.
Kuralsız, güvencesiz çalışma tamamen sistemin yasallaştırılması, 4+4+4 eğitim bu uygulamaların bir parçası olarak görüyoruz.

Ucuz istihdam…
Özel istihdam büroları, asgari ücretin sistemleştirilmesi ucuz istihdam politikalarının bir parçası olduğunu düşünüyoruz. Bunlara karşı biz, 1 Mayısta çok güçlü bir ses hayata geçirmeye çalışıyoruz.
Emek cephesinin gündemi elbette bunlar ile sınırlı değil. 32 yıldır devam eden sendikaları ilgilendiren yasalar işçilerin ve örgütlenmenin önünü kesen konumundadır. Bu yasalar devam ettirilecek gibi gözüküyor, değiştiriliyormuş gibi yapılıp ama daha kötü koşullar hazırlanıyor.

Çocuklar ucuz işçi…
Çocuk işçiliği, hem asgari ücret yeniden belirlenmesi ve yaş sınırının 16 yaşından 18 yaşına çıkarılması, eğitim sisteminin buna uygun hale getirilmesi hem de teknik okuldan yeni çıkan öğrenciler piyasanın hizmetine ucuz işçi olarak sunulması tehlikesi var.

İş sağlığı ve güvencesi
İş sağlığı ve güvencesi konusunda son dönemlerde yaşanan can alıcı sorunlar var, son yıllarda insanlar değişik yerlerde hayatını kaybediyor. Bütün bunlar tesadüfi değildir. İş güvenliği yerine daha çok kar amaçlı, uzun süre çalıştırma, sağlıksız ve önlem alınmadan oluşturulmuş iş sahaları can alıcı olmaya devam ediyor.

İş Sağlığı Ve İş Güvenliği Yasası
İş Sağlığı Ve İş Güvenliği Yasası; şirketleri şirketlere denetlendiren, tamamen taşeronlaşmayı önünü açan, işveren açısından hiçbir cezayı yaptırımı uygulatmayan bir modeli yaratmaya çalışıyorlar.
Neoliberal politikalar, işverenlerin karşılaştıkları sorunları en aza indiren ve onarlın daha fazla kar elde edebilecekleri uygun ortam hazırlamak, tamamen işverenlerin istediği doğrultusunda cezai müideleri ortadan kaldıracak ya da yokmuş gibi hale getirecek düzenlemeleri bu “İş Kanunu” dedikleri sistemle yerleştirmeye çalışıyorlar.

Demokrasi ile ilgili sorunlar var
Demokrasi ile ilgili sorunlar var. En önemlisi muhalefeti sindiremeyen bir zihniyet var. Kafasını kaldıranı içeriye tıkan, bir zihniyet var. Mağdurluktan gelip, tamamen zorba bir sistem kurulmuş durumda. Zorla düzende tabi toplumu tamamı ile sindiriyor. Kurumları birer AKP uydusu haline dönüştürüyor. Kendisine muhalefet edenleri “burnunu” olabildiğince sürtüyor, direkt onu teslim almaya çalışıyor. Her türlü baskıcı sistemi kendisine muhalefetlik yapanlara karşı hayata geçiriyor. Özel güvenlik mahkemelerin devamı olan mahkemeler, kısaca her türlü yasal düzenlemeyi kendilerine muhalefetlik edebileceklere karşı meclisten geçiriyorlar.
Sistem içinde her türlü yasal düzenleme içinde muhalif olanları kontrol altına almış oluyorlar.
Yasama, yürütme ve yargı tamamı ile tek kişinin, tek bir yapının eline geçmiş durumda, bu da post modern diktatörlüğün ibaresini de öne çıkarmış durumdadır.
Demokrasi açısından, yeni anayasa tartışmaları ile ileride olabilecek kendileri için olumsuzlukları ortadan kaldırabilecek sistemi de yavaş yavaş kurmaya çalışıyorlar.
Ekonomik anlamda uluslar arası sermayenin hizmetine sunan olanakları, dini argümanları da kullanarak yeni bir sistem yaratmak istiyorlar. Toplumu tamamı ile  zapt-u rap altına almaya çalışıyorlar.

Post Modern Diktatörlüğün İbaresine Karşı…
1 Mayıs bu açıdan önemli. Verilecek mesaj önemli, çıkış önemli, sloganlar önemli.

Saat 14:00’de “Faşizme Karşı Omuz Omuza” Sloganı Atılacak!
Bizler şunu yapmaya çalışıyoruz; Türkiye’nin bütün 1 Mayıs kutlama meydanlarında saat 14:00 de “faşizme karşı omuz omuza” sloganı ile dünyanın en büyük korosunu oluşturmaya çalışıyoruz. Bir dakika boyunca bütün meydanlarda, alanlarda bu sloganı meydanda bulunanlar atacaklar.
Bunun ile toplumsal muhalefetin bütün baskılara karşı gücünün önemini gösteriyoruz, vurguluyoruz. Bunu hayata geçireceğiz. Bu şekilde kulakları ile duymak istemeyenlere bu sloganlar ile duyuracağız. Görmek istemeyen gözlere göstereceğiz.

1 Mayıs Alanı Taksim Alandır
1 Mayısın içeriğinin, görselliğinin çok dolu olmasını önemsiyoruz. Zaten Türk-iş, Hak-iş, Kamu Sen yönetimi ile olan ayrılığımız içerik konusunda olmaktadır. Bizim duruş noktamız, bakış açımız ile onların ile duruş noktaları farklıdır. İçerikli bir Mayıs’a karşı bir tahammülsüzlük var, adresini şaşıranlara bir kez daha söylemek istiyoruz, 1 Mayıs alanı Taksim alandır ve burada kutlanmalıdır.
Ayrışmanın temellerinden biride bu kutlamanın içinin boşaltılmasını getiren taleplerin ret edilmesinden kaynaklanıyor.

Sorunlar Ortaya Konacak Ve Onlara Karşı Çözüm Yollarını Konuşacağız
Türkiye’de çok önemli sorunlar var; işsizlik, yoksulluk ve Kürt sorunu. Bunları çözmeden ileri adım atamayız, her daim bu sorunlar zaman zaman değişik biçimlerde karşımıza çıkacaktır. Bunların dile getirilmemesi onları yok etmez, o açıdan bunları dile getirerek, çözüm yollarını ortaya koyarak konuşulması gerekiyor.

İşçi Sendikaları Farklı Alanlarda 1 Mayıs’ı Kutlayacak
Bizler ne yazık ki bu dönem bu içerikten dolayı ayrışım yaşayacağız. Ama Türk-İş’e bağlı güç birliği içinde yer sendika ve sendikalı arkadaşlarımız ile Taksim Meydanında yan yana yürüyeceğiz. Bu içeriğini boşaltmak isteyenlere karşı mesaj vermiş olacağız.

İçerik Kadar Görsellikte Çok Önemlidir
İçerik kadar görsellikte çok önemli, biz o yüzden bu bir Mayıs’ta meydanda görsel olarak da yeni renkleri, içerikleri sunmaya ve hazırlamaya devam ediyoruz. Üst üste toplantılar yapıyoruz, fikirler alıyoruz,

Mücadele Etmek İsteyenlerin Meydanıdır, 1 Mayıs Meydanı
Türkiye’nin her kesiminden insanlar oraya katılacak, her renginden, her dilinden, her kültüründen insanlar orada yani meydanda olacaklar. Yani belirli bir kitlenin katıldığı ve kendisini ifade ettiği bir eylem değil, her kesimin, haksızlığa uğrayan, dayanışma içerisinde olmasını hisseden, birlikte hareket etmesini gerektiğini düşünen bütün insanların, mücadele etmek isteyen insanların bulunması gereken bir alandır orası.
Haksızlığa karşı mücadele toplumun büyük bir kesiminin ihtiyacıdır. Eğer sizler bir Mayıs alanlarında haksızlığa karşı mücadeleyi sağlayamıyorsanız, başka hiçbir yerde sağlayamazsınız. Günün önemine uygun bir dayanışma olacaktır.

1 Mayıs’ı Bir Mücadele Alanıdır
Elbette burada konuşmadığımız daha spesifik sorunlar var, çok ayrıntıya girmek istemiyorum. İş güvenliği sorunu çalışma alanının en önemli sorunuysa, yüzlerce insan çok kısa zaman içinde canını veriyorsa ve bunların yanında mevsimlik işçiler de kendi içerisinde sorunlar yaşıyor. Genel olarak kapitalizmin ortaya çıkardığı sorunları her aşamasında farklı farklı değerlendirmeler yerine, önümüzdeki sorunların temelinde kapitalizmden kaynaklandığını bilmemiz gerekiyor, bu doğrultuda bir Mayıs meydanlarında her kesim kendi öznel sorunlarını ifade edebileceği bir alan olarak; 1 Mayıs’ı bir mücadele alanına dönüştürmek istiyoruz. 

Bizlere zaman ayırdığınız ve görüşlerinizi bizim ile paylaştığınız için teşekkür ederiz…
İsmail Cem Özkan


Adnan Serdaroğlu, İşçilik yaşamına Sapanca Segman Fabrikası’nda başladı. 1987 yılında işten atıldı ve daha sonra bir yıl süre ile DDY’nda çalıştı. 1988 yılında Çolakoğlu Metalurji’de işbaşı yaptı ve 3 yıl temsilcilik görevini sürdürdü. 1991 yılında Gebze Şube Mali Sekreterliği’ne seçildi ve yapılan görev değişimi sonucunda Şube Sekreterliğine seçildi. 3 yıl bu görevi sürdürdükten sonra 1994 yılında tekrar aynı göreve seçildi. 1997 yılı Genel Kurul sonrası aynı görevine devam etti. 2000 yılında yapılan kongrede yine aynı göreve seçildikten sonra yeniden görev dağılımı sonucu Şube Başkanlığı’na seçildi. 16. Merkez Genel Kurulu’nda Genel Başkan seçildi. Aralık 2007 tarihinde yapılan 17. Merkez Genel Kurulunda ikinci dönem tekrar Genel Başkanlığa seçildi. Son DİSK Genel Kurulunda yönetime seçildi, halen DİSK Genel Sekreteri olarak görevinin başındadır. 

20 Nisan 2012 Cuma

Aptal arama, savaşan ve saldıranlara bak görürsün!

Aptal arama, savaşan ve saldıranlara bak görürsün!

Savaşın kendisi aptallıktır. Aptal olduğu için savaşan toplumlar geçmişten o ana kadar oluşturdukları tüm birikimlerini bir savaş sırasında yok eder.
Savaş, aynı zamanda yenilenin güçsüz olduğunu gösterdiği bir tarihi gerçektir.
Troya savaşında kazanan aslında yoktur, çünkü her iki tarafta yenildi.
Savaşta güçlü olan Troykalılardır, çünkü yıllar boyu dayanabilmiştir, savaş sırasında ticari hayatını devam ettirebilmiştir ama savaşı Yunanlılar kazandı. Yunanlılar zafer çığlığı dahi atamadan başlarına felaket geldi ve yüzlerce yıl Yunan halkı karanlık çağını yaşadı. Savaşanların hiç biri ülkesine nankörlük etmedi. hiç biri ihanet etmedi, fakat ortada ne Troya kaldı ne de Paris'in aşkı. Onlara methiye dizen dizelerde yok oldu.
Şehirler, devletler doğar ve ticari yaşamını yok ettiğinde yok olurlar. Savaş, işte bu ticari yaşamı yok eder. Ticari yaşamı yok olan devletin veya şehrin yaşama şansı yoktur.
Osmanlı devleti birinci dünya savaşında yok olmadı, sadece savaş; yok oluşun resmi ilanı oldu. Borç bataklığına battığında zaten devlet yok olmaya başlamıştı.
Ticari yaşam zayıflamaya ve yok olmaya başladığında, toplumlar yeni arayışlara girmiş ve yeni arayışı ulus devleti fikrine uygun olarak çok kültürlü toplumların yerini homojen bir kültür birliğinde olduğunu düşünen anlayışın hakim olması ile tarihte yaşanmış en büyük acılar ve soykırımlar hoşnut olmayan toplulukların değişiminde yaşanmıştır. Bu değişim göçler, soykırımlar, kitlesel katliamlar, karşılıklı muayedeler ile toplumlar homojenleştirilmiş ve ulusa sermeye birikimi oluşturulmuştur. Yeni sermeye birikimi yok olan ve zayıflayan ticari hayatın yerini almış ve yeni bir yaşam tarzı hakim kılınmıştır. Bu büyük değişim, Osmanlı İmparatorluğunu içinden yeni ulus devletlerin doğması ile sonlanmıştır.
Bulgar halkı Bulgaristan’ı kurdu ve orada yeni ticari yaşam kurdu. Savaş (iç savaş) orada ticareti öldürdüğü için yendi devletin doğumuna izin verildi.
O savaşta ne hain vardır ne de kahraman.
Hiç okudunuz mu hain Bulgar hikayelerini? Ama kahramanları bol olan Bulgar hikayeleri vardır. Çünkü kahramanlık yeni ticaret için gereklidir. Kahramanlar yaratılır. Kahramanın olduğu yerde ise hep bir düşman ve kötü taraf vardır. Kahraman gelir o kötü olanı yok eder ve bugün yaşadığımız refah için onun emeği karşısında eğilmemiz devlet resmi ideolojisi içinde istenir. Ticaretin sınırları o kahramanların hüküm sürdüğü alanlar içinde olsun diye.
Bütçe açığı ve cari açık kavramları devletlerin yaşam ya da ölüm tarihini belirleyen değerlendirmelerdir. Cari açığın fazla olan ülkelerin yaşama şansı pek yoktur ve acil serviste oksijen çadırında yaşarlar. Oksijen çadırında yaşayan bir devlette ticaret canlı değildir, ticaretin canlı olmadığı yerde ise rahatsızlık ve toplumsal çatışma kaçınılmazdır.
Ticari yaşam istikrar ister, istikrar nerdeyse toplum o yöne doğru hareket eder. İstikrar olmayan yerde sıradan vatandaşın aklına hain, vatan satan, ülkesini sevmeyen gibi altı boş olan ama kişilerin ulusalcı bakış açısı içinde anlamlar yüklenen kelimeler uydurulur ve bu kelimeler düşmanlığı ve nefreti besler. Çatışma için taraf gereklidir, işte bu durumda kendisini taraf hissedenler çatışır, ölür ama ölen de öldürende kaybeder, çünkü kazanan istikrarını sağlayan pazardır, ekonomidir. Ölenler, çatışanlar, nefret edenler... ise tarih çizgisi içinde “aptal” olur. Çünkü onlar kazanamaz, onların ölümleri üzerinden yeni bir pazar kurulur ve başkaları kazanır...
Vatan haini, arkadan bıçaklayanlar, düşman ile işbirliği yapanlar gibi kavramlar her savaş öncesi ve savaş sırasında gündeme gelir. Bir çok öykü ve romanın içinde karhanlar bu bakış açısı içinde okuyucuyu yönlendirir. Bütün bu kavramlar yeni oluşmakta olan pazar için zemin hazırlama aracı ya da iflas etmiş olan pazar için, o pazardan pay alanların direnme aracıdır. Değişim isteyenler, değişime karşı gelenlerde aynı kavramları kullanarak yandaşlarını biçimlendirmeye bu kavramları kullanarak nefreti besleyerek çatışma için koşulları hazırlar ve o koşullar içinde zorunlu ya da gönüllü olarak bireyleri çatıştırırlar. Var olan krizin tek çıkış kapısı vardır, o kapıda savaştan geçer. Çünkü var olan devletlerin bütçelerinin en önemli payı alan savaş sektörüdür ve o sektör (üretim ve export)canlı ise o toplum refahını ve istikrarını koruyor anlamına gelir. Savaş sektörünü kontrolleri altında tutanlar çatışacak aptallar arar ve çok hızlı bir şekilde bulurlar, çünkü savaş insanları aptallaştırır.
İsmail Cem Özkan

18 Nisan 2012 Çarşamba

Cinayeti gördüm, katilin gölgesi vardı üzerinde…

Cinayeti gördüm, katilin gölgesi vardı üzerinde…

Son yıllarda doktorları hastanelerde öldürme olayında bir artış olduğunu basını izleyen her vatandaş görebilir. Geçmişte bırakın cinayeti, doktora saygıdan dolayı onları kutsal iş yapan bireyler olarak görünürdü. Ne oldu da cinayette bir taraf oldular?
Doktorlara karşı şiddetin artmasının en önemli nedeni (bana göre) yetersiz eğitim, işlerinde yapmış oldukları yanlışlıkların artması. Yanlış tedavi, teşhis sonucunda cinayetlerin gözle görünür boyutta yükselmesi ile birlikte doktora olan güvenin sonlanması. İkincisi doktorlar hastalarını hasta olarak görmekten çıkarıp, onları bir müşteri olarak görmeleri ile birlikte sağlık için tedavi yerini para için hastalandırma veya hastalığı uzatarak daha çok ilaç ve muayene ücreti almak için yöntem geliştirmiş olmaları. Bunu da ilaç satan firmaların vermiş olduğu teşvikler ve özel hastanelerin sunduğu olanakların etkili olduğunu düşünüyorum. Doktorlar artık iş yapmak yerine daha çok ekranda gözükmek ve popüler olmak adına mesleğin tüm ilkelerini ayak altına alıp, işlerini şovun bir aracına dönüştürmeleri sonucunda mesleğin o gizemin ortadan kalkmasına da neden oldular.
Hasta, geçmişte olduğu gibi hasta ve tedavi görmek istiyor, hastalarda bir değişim olmadı, sanayileşen toplumun yarattığı yeni hastalıklar oraya çıktı, bazı hasalıkların görünme oranı birden arttı. Nasıl oldu da bazı hastalıkların görünme oranı birden çok arttı?
Bu sorunun cevabı çok yönlüdür. Sanayinin getirmiş olduğu çevre faktörü, gıda ürünlerin genetiği ile oynanması, beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi, radyasyonun evrende daha hızlı hareket etmesi ve sürekli radyasyon yağmurlarının altında kalınması… vb diye uzatarak gidebiliriz. Fakat işin başka bir boyutu da var, doğada olmayan bir şeyi insan daha çok para için yarattı.
Ölüm korkudur. Korku en fazla kar getirecek araçlardan bir tanesidir. Korkan insan, güvenliği için her türlü yatırımı yapar. Para kazanmak istiyorsanız korkuları besleyin, bir anda beklemediğiniz kadar para sahibi olabilirsiniz. İlaç firmaları da korkuları yönetiyorlar ve yönlendiriyorlar.
İlaç firmalarının ya da tıbbı malzeme üreten firmaların korkuları ve hastalıkları yönetmesi sonucu bir çok tedavi için kullanılan araçların da tüketimin artmasını doktorlara verilen teşviklerin de göz ile görünür şekilde artmasını beraberinde getirmiştir. Artık Hipokrat mezara gönderilmesi gereken sözden ibaret bir şey olmuştur. Doktorlar ilk cinayetlerini Hipokrat geleneğini yok ederek başlamışlardır. Cinayet para için işlenmekte ve karşılığında ceza yerine ödül alır konuma geldiler.
Kanser tedavisi, organ nakli… gibi konularda son yıllarda göz ile görülür artışa sahip olduk. Sigorta firmaları bu hastalıkların bazılarını karşılama veya karşılamama üzerine bütçelerinde görüşmeler yapmaktadır. Maliyet artmıştır, ameliyat sayısında patlama yaşanmıştır. Hastaneye giden her hangi bir hasta röntgen aracının içinden geçer hale gelmiştir. Röntgen aletlerin olduğu yer, tek yönlü otoban gibidir, sürekli birileri röntgen çekilmekte, sırada beklemedir. Ameliyat sırası, ameliyat öncesi ve sonrası hastanelerde yatak sorunu hat safhaya ulaşmıştır. Ameliyat için hastalar aylarca beklemesi artık doğal karşılanır olmuş, parası olan parası kadar tedavi alma hakkına sahip olmuştur.
Cinayet gözle görünmez şekilde de işlenir hale gelmiştir. Tedavi sırasını beklerken ölümler doğal karşılanır olmuştur.
Sağlık sektörü öyle büyük bir ekonomi çarkı içindedir ki, sınır yoktur. Hiçbir konuda sınır tanımaz. Silah üreten firmaların aynı zamanda sağlık sektörü içinde yatırım yapmış olmaları ve değişik adlar ile bu piyasada yer almaları tesadüfi değildir. Ortada çok büyük yaratılmış pazar vardır ve bu pazarda müthiş bir rekabet söz konusudur.
Rekabet cinayeti sıradanlaştırmış, her cinayetten para kazanacak yan sektörü de yaratmıştır.
Morg yakınlarında mezarlık malzemelerin satışı tesadüfi değildir. Müşteri yaratılmış, müşterinin ihtiyacına uygun malzeme üretilmiş, o yorulmasın diye ayağına yakın yerde mağaza açılmış ve hadi tüketin diye reklam afişlerini asmış. Doktorlarda bu piyasada önemli işlevleri oran çarklardan biri olmuş. Onlar yaptıkları içi kutsal göstererek, (sanki geçmişte yaşanıyormuş gibi) cinayetlerin üzerini kendi birlikleri içinde kapatmayı uygun görmüşler. Yanlış tedavi ve teşhis koyan doktorlar bugün hala birlik üyesidir ve çalışma hayatı içinde olmaktadırlar. Onları kontrol edebilecek bağımsız kuruluşlar olmadığı için cinayet Orient Ekspres cinayetinde olduğu gibi küçük cemaat içinde, her kes katili bilerek yaşamaya devam etmektedirler.
Son yıllarda bu cinayetlere isyan edenler cinayetten sorunlu gördüklerine karşı saldırı yapmaya başladılar.
Doktor ölümlerinde ve saldırıların artışında yeni yaratılmış global sağlık sektörünün parmak izinin olduğunu düşünüyorum. Sıradan vatandaş göz ile gördüğüne, canını yakana saldırır. Onu yaratan canavarı göremez.
Sağlık sektörü günümüzde cinayet işlemeye ve işletmeye devam ediyor. Öyle büyük bir organizasyon ki, insan beyninin kabul edemeyeceği veya sınırlarını zorlayan yöntemler ile hastalardan, hastalıklardan para kazanmaya devam ediyorlar ve üstelik en risksiz alan bu alan olduğunu söylemeye gerek var mıdır, çünkü onları denetleyebilecek bağımsız denetim kurumları ve mahkemeleri de yoktur.
Cinayet işlenir ama cinayetin yasada yeri olmadığı için cinayet olarak kabul edilmez.
Cinayeti gördüm, katilin gölgesi vardı üzerinde…

İsmail Cem Özkan

16 Nisan 2012 Pazartesi

Hedef Tiyatro ve kadınların başarısı

Hedef Tiyatro ve kadınların başarısı

Amatör bir tiyatro üzerine yazı yazmanın ne kadar güç bir şey olduğunu bu satırları kaleme alınca fark ettim, çünkü tiyatro eserini sahnede izleyip yorumlamak için tiyatroyu oluşturan bütün parçaları göz önüne almak ile mümkündür. Işık, ses, dekor… yani devlet tiyatrolarının tanıtım kartlarına yer alan uzun listesinde yer alanların hepsine bakılarak yorum yazılabilinir, fakat amatör tiyatrolarda olanakların kıt olması, bazı şeyleri göz ardı etmek gerektiriyor. Kıtlıklar elbette bir tiyatro eserinin sahnede canlandırılmasında eksikliklerinin nedeni olamaz, izleyici oyunun arka boyotunu bilmez, ona verileni en iyi şekilde algılamaya çalışır.
Hedef Tiyatro, henüz çok yeni bir tiyatro. İzmir’de kurulmuş ve çoğunluğunu kadınların kurduğu bir tiyatro.
İlk çalışanlarını 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle sahnede canlandırmışlar. İkinci ve üçüncü sahne deneyimlerini izleme şansına erdim. Tiyatro emekçileri ile Taksav İzmir çatısı altında görüşme imkanına erdim. Onlardan elde ettiğim bilgiler ve izlemlerimden oluşan bir yazı kaleme alayım istedim, çünkü verilen emeğe saygı gereği; tiyatro üzerine üç yıldır yazı yazan biri için artık bir görev olmuştu.
Hedef Tiyatro bağımsız olarak kurulmuş ve ilk derlenme ve çalışmaları bir dernek altında oluşturmuş. Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat için Vakfı (TAKSAV) İzmir şubesinin açılması ile birlikte TAKSAV çatısı altında ama bağımsız olma özelliğini koruyarak, Taksav İzmir binasında oluşturulmuş olan tiyatro salonunda çalışmalarını sürdürmeye başlamışlar. Dünya Sanat Günü nedeniyle Pazar günü (15 Nisan) ikinci oyunlarını Taksav tiyatro salonunda izleyici ile buluştu, daha sonraki gün olan pazartesi akşamı ve her pazartesi akşamı Konak Sineması salonunda izleyici ile buluşacak olan Hedef Tiyatro, ilk oyunlarını Dario Fo'nun eseri olan ÇIĞLIK olarak seçmişler. Oyuna elbette kendi yorumlarını katmışlar.
Çığlık dört bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Alice; kaybolmuş Alice, harikalar diyarında değildir. Alice artık çıplaktır, her tarafı görülür. Çıplaklığın verdiği utangaçlığı vardır. Alice masum değildir, çünkü o ‘harikalar diyarında’ değildir. İkinci bölüm; Schubert’tin bir dörtlüğünden etkilenen; bir daha duymak ve anımsamak istemediği anılarını canlandıran o iletiye karşı duyarlı olan bir kadındır. Radyoda ya da gittiği konserde o dörtlüğü duyduğu an kendisini kaybeden ve geçmişi ile yüzleşen kadındır. Üçüncü bölüm ise üç ayrı kadın ama aslında üçü de bir olan kadın vardır sahnede. İşkence hücresinde ve idama giden bir kadın canlandırılır. Tek vücudun üç ayrı parçaya bölünmesi ve sesler ve iç konuşmaları ile yüzleşmesine şahitlik ederiz. Dördüncü bölüm ise Alman devrimci bir kadına doğru yönlendirir bizi. Hücresinde ölü olarak bulunan ve Alman devrimci tarihi için önemli bir isimdir Ulrike Meinhof. Meinhof ölüdür ama ölmeden önce Almanya, toplum ve kadınlar üzerine düşüncelerini paylaşır ve nasıl öldürüldüğünü resmeder. Oyun dört kadın çığlığını izleyiciye ulaştırır. Çığlık kadınların, ezilmiş kadın, devrimci kadın, masallardaki kadının sesini sahneye taşır, sahneden izleyiciye ulaştırır.
Seyircilerin arasındadır oyuncular, seyirciler sahnede. Çığlık oyun oynandığı salonu doldurur. 40 dakika süren bir çığlık bizi geçmişte yaşanmış ve yaşanmakta olan çığlığa kulak kabartmamızı ister. Ve bunu kadınlar yani Heder Tiyatrosunun emekçileri başarmıştır.
Amatör tiyatronun elbette eksiklikleri olacak ama bu eksiklikleri amatör ruh ile ortadan kaldırmak için büyük mücadele veriyorlar, her oyun, her sahne bir eksikliği ortaya çıkarıyor ve pratik düşünerek o eksikliği ortadan kaldırıyorlar… Zaman içinde oyun profosyonel tiyatrolara taş çıkacak boyuta ulaşacaktır. Başlangıç için, henüz üçüncü oyunda olan Hedef Tiyatro yolu açık olacaktır, yeter ki o gönüllerindeki tiyatro aşkını ve amatör ruhlarını kaybetmesinler…
İsmail Cem Özkan

11 Nisan 2012 Çarşamba

Savaş çıkaran acı duymaz!



Savaş çıkaran acı duymaz!
Doğal olmayan ölümlere karşı olmak bir insanlık görevidir, çünkü insan doğal olmayanı yok etmek ile yükümlüdür, onun için bilim dünyası ölümleri daha azaltmak için var gücü ile ilerlemeye çalışmaktadır. Bugün bilim ölüme karşı girişilmiş savaşta taraftır ve o alanda çalışmalarını yürütür. Fakat bilim aynı zamanda toplu ölümler içinde olanaklar hazırlar ve bunu savaş sanayi içinde kullanır.
Savaş bir ölüm ticaretidir. Savaşların olduğu yerde ticari hayat canlıdır, karaborsa canlıdır ve olabildiği gibi para 24 saat günlük yaşam içinde kullanımdadır. Kısaca savaşın olduğu yerde ölüm ticareti yapılır.
Irak işgali sınırımıza en yakın savaş alanıdır. Irak işgali sırasında milyonlarca insanın ölümünden savaş sanayisinden beslenen firmalar, ülkeler karlarına kar kattılar. Sağlık sektörü alıcısı bulduğu ülkeye böbrek, ciğer… Kısaca insan uzuvlarını sattı. Tıp fakültelerine kadavra adı altında sahipsiz ölüleri sattılar. Ölümün her anından para kazanıldı. Ölüm yaratan kurşunlar, bombalar, kimyasal, biyolojik silahlar gerçek savaş ortamında denendi ve başarılarına göre fiyatlandırıldı. Bu fiyatlar uluslar arası silah sektörü içinde kullanılmaya devam ediyor. Ölüm ve ölümü yaratan her şey bir işgal ve sonrası gelişen işgallerde, yerel çatışmalarda da kullanıldı. Ölümün üzerinden kimler karlı çıktı diye baktığımızda tüm gerçekler ile ne yazık ki çıplak göz ile görebileceğimiz netlik ile karşılaşmıyoruz. Çünkü savaş bulutları o kadar çok gökyüzünü gri yapmış ki, görünen ile gerçek arasında uçurumun oluşmasına da ortam hazırlamış.
Çıplak göz ile gördüklerimiz istatistiklere yansıyan ve bizim elimize geçmesinde sakınca görülmeyen bilgilerdir. Bunlar Fransa’nın Amerika’nın, Almanya’nın vb gibi ülkelerin silah sektöründe kar oranlarını istatistiki olarak yasal zeminde görebildiklerimizdir. Bir de göremediğimiz gerçekler vardır. Silah üretmeyen ama silah ticareti konusunda önemli gelişmeler kayıt eden gelişmekte ya da geri bıraktırılmış ülkeler vardır ki, bu ülkeler o ülkelerden aldıkları silahları el altından ya da yasal olarak satmakta ve bütçe açıklarına yama olarak kullanabilmektedirler. Eldeki istatistiki verilere göre daha düşük hayat standardı olması gereken ülkeler gerçek yaşamda beklenenin üzerinde yaşam kalitesini yakalandığını görebilmekteyiz. Bu çelişki işte o gri ortamın ürünüdür. Kısaca kara para kontrollü ya da kontrolsüz şekilde insan yaşamı üzerinde etkisini göstermektedir.
Ölüm eğer doğal değilse karşı olmak gereklidir, fakat günümüzde ölüm ticari bir şeydir. Sanayisi vardır.
Ölüm üzerinden bir çok kişi ekmeğini yiyor, yok sayamayız.
Savaşta toplu ölümdür ve toplu ölümden uluslar üstü firmaların büyük pay aldığı alandır.
Bu para öyle bir şeydir ki, milyon insan ölümü bile onlar için para olur.
Yok olan doğa, tarih, insanlık bile onlar için basit kayıp olur.
Savaş çığırtkanlığı yapmaları için bu firmalar; toplumunu ve ülkesini yönlendirebilecek politik güçteki insanlara der ki, “senin ulusunun çıkarları ‘A’ düşmanı yok etmektir, önünde ticari yol açılacak, sana paye kazandıracaktır.” işte politikacının egosu bu yalanı yutar, çünkü tarihten ders almaz.
Kıbrıs fatihi Ecevit o sözü yutmuştur, Türkiye o savaşta kaç yıl geriye gittiği ortadadır...
Şimdi tarih bilinci olmayan politikacılar var yaşadığımız ülkenin topraklarında. O da sözlerinden anlaşıldığına göre bu “büyük yalanı” yutmuştur.
Bu ülkenin geleceği üzerine ipotek koyacak olan savaş çığlıkları ve savaşlar aslında ülkenin çıkarı ile alakası yoktur, bu büyük bir yalandır ve bu yalanın ucunda misina vardır, misinanın ucunda ise bir el, o el kendi krizini yok etmek için savaşa ihtiyaç duymaktadır. Oluşacak savaşta onlar karlı çıkacak, kuşaklar boyut bu ülkenin insanının yaşam kalitesini geriye götüreceksin. Yalnız geriye götürmekle kalmayacak onların ölümleri üzerinden birileri kar elde edecektir.
Savaş, seni yok edecek, yok olurken bizleri ve bizlerin çocuğunu yok etme...
Eğer illa acı yaşamak istiyorsan; başkalarının çocukları ölmelerinden acı yaşama, önce senin çocuğun ölsün ki savaşa hayır demeyi öğren, acı öğreticidir...
Milyonlarca insan ölmemesi için önce savaş diyenin çocuğu ölsün diyorum... Kim savaş istiyor, kim savaşa körükle gidiyor, önce onların çocuğu ölsün, (çocuklarını demiyorum, tek bir çocuğu ölümü bile milyonlarcasına eşittir) savaş çıkmasın.
Bu önermeme karşı şu tezi ortaya atacaksınız; “babalarının suçlarını çocuklar ödemesin, onlar ölmesin!” doğru gibi duran bir itiraz olarak duruyor, fakat doğru değildir, çünkü babalar evlatlarına miras bırakıyorsa eğer, mirastan çocuklar faydalanıyorsa bu acıdan da faydalanmalıdırlar. Savaş tanrısına çocuğunu kurban veren baba benim gözümde değerlidir, çocuğuna savaştan elde ettiği ganimeti bırakan ise gözümde değersizdir. O yüzden tarih içinde çocuklarına savaş ganimetlerini bırakanlar gözüme naletli gözükür.
Savaş çığlığı atanlar başkalarının çocuklarının ölümü üzerine atıyorsa değersizdir, kendi çocuğu ve kendisi savaş cephesinde en öndeyse bir anlam vardır.
Savaş çıkaran acı duymaz, zafer sarhoşluğu içinde olur, savaşta yaşanan acılar onun için değersizdir, onun için tek şey vardır kazanmak ve zafer kazanıldın mı, kimlerin gözyaşları üzerinde oturduğuna bakılmaz, kahraman destanları yazılır. Savaş kahramanlarının çocukları yaşar ve bu kahramanlığın ganimetlerini yaşamlarında faydalanırlar. Bir tek acı savaş çığlığı atanın dikkatini çeker, o da çocuğunun acısıdır. O yüzden bu acıyı yaşamasını isterim, ki milyonlarca insan acı yaşamaması için.
Acı öğreticidir, savaş en son çözüm yolu olduğunu yaşayarak öğrenir.
Savaş çıkaran zaten tarih önünde ölecektir, ama acıyı öğrenemeyecektir. Acı ancak en yakını öldüğünde öğrenilir...
Savaşta ülkenin çıkarı yoktur, birlerinin ekonomik krizinin yönetilmesinin çıkarı vardır. Birleri krizden kurtulması için bizim çocuklarımız ölmesin, ölümler olmasın…

İsmail Cem Özkan

5 Nisan 2012 Perşembe

Seyirci Michelangelo eserini yaptığı Şapel içindedir

Seyirci Michelangelo eserini yaptığı Şapel içindedir

Michelangelo Rönesans döneminin başlangıcına imza atmış önemli bir heykeltıraş ve ressam. Başka bir değiş ile döneminin dehası ve aynı dönemde yaşamış diğer dehalardan biridir.

Dehalar genelde aynı çağda yaşar, çünkü dahileri diğer dahilerin kışkırtması ortaya çıkarır. Büyük usta Leonardo da Vinci olmasaydı belki Michelangelo olmayacaktı, çünkü onun açmış olduğu yenilik başka bir biçimde Michelangelo eserlerinde hayat bulmuştur. Aynı zamanda kıyasıya bir rekabet, mücadele içindedir.

Michelangelo bir köylü çocuğudur, bir ressamın yanında usta çırak ilişkisi içinde çizgi ile tanışmış, çizgiyi heykele ve duvara yansıtmıştır. Dönemin büyük ustasıdır, onun ustalığına gölge düşürülmeye çalışılmasına karşın, dimdik ayakta durmuş, sevgi ve ilgiye muhtaç bir insandır. Elbette bu ilgi sanatından daha çok kişiliğine yönelik olmasını bekler ama kişiliğinin önündedir yaptıkları. Çalışırken hırçındır, hırçınlığı ile bir şeyleri anlatır.

Rönesans bir kırılma noktasıdır Avrupa ve İtalya için. Karanlık çağın o kasvetli ve her şeyi bilen liderlerin sultasından Avrupa uyanışa geçmiş, bilim ve sanat yeni bir ufku yaratır. O ufukun etkisini bugün dahi hissederiz, o gün üretilenlere baktığımızda hala bir şeyleri kendimize yakın hissederiz. Kırılma noktasında yaşamıştır büyük dahiler ve onları dahi yapan farklı bir bakış açısının da olabileceğini o gün yaşayanlara göstermiş olmasıdır.

İtalya daha doğrusu Avrupa o dönemde hastalıktan kırılmaktadır, toplumu ayakta tutan üretim ve ticaret bu hastalık yüzünden sekteye uğramış ve değişim kaçınılmaz olarak kapıyı çalmaktadır. Parası olan toprak ağaları daha fazla yetki için kendilerini papa seçtirip, kilisenin mal varlığını ve gösterişini artırırken, halk salgın hastalıkların pençesinde sürekli bir yakını kaybetmektedir ve kayıplar o kadar doğal algılanmış ki, ölümler bile şaşırtıcı değildir. Her ortamda yaşayan farklı yaşam düzeyleri vardır. Halkın fakirleşmesi, ölüm ile yatar olması bir üst sınıf olan ruhban sınıfının onların çaresizliklerine çare olmak yerine, kendi zenginliklerini, geleceğe isimlerini bırakma telaşı içinde daha çok büyük katedraller yapma derdindedir. Acılara çare inançtadır. O inanç içinde her türlü yatırım yapılması doğal karşılanmaktadır ve halkta bu yatırımları sorgulamadan kabul etmiştir. İnanç gözleri kör, kulakları sağır yapmıştır. O güzellikleri yaratan sanatçıların yaşamı da göreceli olarak halktan daha iyidir, sanat yaparken en iyi yemekleri yemesine izin verilmekte, onlara olanaklar sunulmaktadır. Sanatçı olmak o dönem için bir ayrıcalıktır, yeter ki sipariş verenlerin ilgisini çek.

Sanat o dönemde de bugünde sipariş üzerine eser üretmeye devam etmektedir, çünkü profesyonel olmanın başka bir anlatımıdır. Odasına, bürosuna, işyerinin duvarlarına farklı bir şey yaptırmak isteyen para sahipleri, adı öne çıkmış bir sanatçıya istediklerini yaptırmaya devam ediyorlar. Sanatçı parası olduğu ve ürettiği sürece ayrıcalıklıdır, ayrıcalığı her an elinden alınabilir. Michelangelo’da ayrıcalığını kaybetmemek için her türlü eziyete, ayak oyunlarına karşı direnmiş ve üretmiştir.

Bir tiyatro eseri olarak karşıma çıktığında sevindim, çünkü kırılma noktasını ve o noktada insanın davranışını, duygusunu ve yaşamın izlerini görürüm diye gittim. Fakat tiyatro tanımında olduğu gibi seyirlik bölümü daha öne çıkmış bir eser izledim. Seyirciyi mutlu eden, resimler ve heykel fotoğrafları ile salonun içinde seyirciyi kucaklayan seyirlik bir oyun. Seyirci Michelangelo eserini yaptığı Şapel içindedir, oyuncular ile birlikte. Oyun bu hava ile sona erir. Oyundan geriye damakta güzel bir tat kalır, ana fikir nedir diye sorarsanız, bu konu net olarak kafamda bir şey kalmadı açıkçası. Muğlak görüntüler var bana eşlik eden.

Oyun sürekli iki zaman arasında gidiş gelişler üzerine kurgulanmış, bölümler kısa tutularak seyirci ilginin uyanık olmasına sağlanmış. Oyun kadrosunun çok kalabalık olması aslında oyunu boğmamış, oyuncuları sahne içinde başka işler içinde kullanımını sağlamış.

Tiyatroyu Bir öyküyü, sahne olarak ayrılmış bir yerde, oyuncuların söz ve hareketleriyle canlandırma sanatı olarak anlarsak, başarılı bir çalışma olarak görebiliriz.

Emeği geçen ve bize bu olanağı sunan tiyatro gönül vermiş profosyonel insanlarına teşekkür ederim.

İsmail Cem Özkan

Michelangelo

Yazan: Irmak Bahçeci
Yöneten: Saydam Yeniay

Dekor Tasarımı: Behlüldane Tor
Giysi Tasarımı: Medine Yavuz
Işık Tasarımı: Ayhan Güldağları
Müzik: Çağrı Beklen
Koreografi: Cihan Yöntem
Dramaturg: Sündüz Haşar
Yardımcı Yönetmen: Atilla Şendil
Asistan: Senem Cevher

Oyuncular:
Michelangelo: Atilla Şendil
Brimante: Mahmut Gökgöz
Ghirlandio: Cemal Ünlü
Gözcü: Ozan Uçar
Soderini: Tevfik Tarhal
Timoteo: Kemal Topal
Julius, Leonardo: Nurettin Özşuca
Guido: Çetin Demir
Luigi: Onur Serimer
Rosinha: İpek Gülbir
Silvia: Tuğba Karabey
Raphael: Arda Baykal
Kardinal: Utku Çorbacı
Delfi Bilicisi: Merve İleri
Lidya Bilicisi: Merve Bağdatlı
Yardımcı: Gökay Müftüoğlu
Delikanlılar: Arda Tunaseli, Çetin Demir, Samed Silme, Mehmet Konu
Genç Michelangelo: Halil İbrahim Irklı