10 Eylül 2012 Pazartesi

barış için adım atıyorlar


barış için adım atıyorlar

İsmail Atay 3 Haziran 2012'de Köln Katedrali'nin önünden herkesin doğduğu yerde haysiyetiyle yaşama hakkı" sloganıyla köyüne, Antep-Saxarat'a yürümeye başladı.
Facebook sayfasından izleyebildiğim kadarı ile bugünlerde Edirne’den ülkemizin sınırları içine girecek. İsmail Akay kişisel tercihini barış yönünde yapmış ve bir arada yaşam kültürünün yeniden oluşması için, var olan savaşların sonlanması için bu kişisel girişiminde bulunmuştur.
Yılardan beri Almanya’da yaşayan İsmail bundan sonrası yaşamını kendi köyünde huzur içinde geçirmek için Haziran ayının başında verdiği karara bugüne kadar taviz vermeden sürdürmüş ve yolculuğun son kilometrelerine yaklaşırken, daha zorlu yola adımını atacaktır. Çünkü bu ülkede linç kültürünün en üst noktaya çıktığı, savaş çığlıklarının hükümet koltuklarından tüm ülkeye yayıldığı dönemde barış çığlığını sessizce ve adımlarının sesinden atan bir çağdaş Don Kişot vardır. O görünmeyen ama yakıcı olarak insanları etkileyen savaş rüzgarının döndürdüğü yel değirmenine karşı savaşıyor.
İsmail Atay https://www.facebook.com/losmaelo.saxarat sayfasından her adımını yansıtmaya çalışmış, küçük bir arkadaş çevresi ile birlikte zorlu yolculuğunu yansıtmıştır. İsmail Atay yürüyerek, yağmurun, sıcağın altında taviz vermeden Edirne sınır kapımıza ulaşmıştır. Artık o Türkiye toprakları içinde yine yürüyüşüne devam edecek ve köyüne ulaştığında uzun yürüyüşünü noktalayacaktır.
İsmail Atay yürüyüşün ters tarafından da bir başka Vicdani retçi Halil Savda, barış için Roboski'den başlattığı yürüyüşüne devam ediyor. Bir gün her ikisinin yürüyüşü bir yerde kesecektir mutalaka…
Barış için sessiz çığlık atan bu iki insanın haberlerini tüm kamuya yansıtmak ve onlara destek vermek zorundayız, çünkü barış için kanat çırpan kelebeğin fırtınası tüm dünyayı kuşatması için kanatlara daha çok hava, onların sesine daha çok ses katmalıyız ki, çocuklarımız, gençlerimiz, doğamız ölmesin…
İsmail Cem Özkan

2 Eylül 2012 Pazar

Şehir ve insan ilişkisi…


Şehir ve insan ilişkisi…
Şehirler mi orada yaşayanları biçimlendirir, şehirde yaşayanlar mı şehri biçimlendirir? Sorusu aklınıza gelmiş olabilir, tarihin izdüşümüne bakarak yanıtlaması basit bir soru gibi durur, fakat günümüzde bu sorunun yanıtı iç içe geçmiştir. Karşılıklı etkileşimin olduğu ve yaşayan kültürü belirlediği konusunda ortak bir noktada buluşulabilinir. Günümüzün çağdaş şehir planlamacıları siyasi iradenin istekleri yönünde şehre yön vermekte gözükmesine rağmen, metropol şehirler artık kontrol edilemeyecek boyutta yatay olarak gelişimine devam ederken, dikey olarak kontrollü olarak ve bir birinden farklı mimari özellikleri olan birer anıt yapıtlarına kavuşuyor. Şehirler biçim değiştiriyor, değişim yeni insanı da biçimlendiriyor. Çağdaş insan doğadan kopuk, doğa özlemi içinde saksı içinde yetişen bir bitki gibi ya bodur kalmakta ya da şehrin betonlarına saran sarmaşık özelliğini göstermektedir.
Ülkemizin dışında çok başarılı şehir yapılaşması gösteren şehirler vardır, o şehirlerde insanlar daha özgür ve kişilikli yapısını korumaktadır. O şehre gittiğinizde hangi şehre geldiğinizi ilk bakışta binalara bakarak söyleyebiliyorsunuz, fakat bazı şehirler var ki, isim tabelası olmadığı sürece hangi şehirde, hangi semtinde olduğunu anlayamazsınız. Kişiliksiz, karaktersiz ve birbirine benzeyen binaların çirkin görünümü tüm şehre yansımıştır.
Batum şehri en son gördüğüm ildir, o şehrin yapısını ve dokusunu belirleyen binalar şehrin en önemli noktalarına konumlanmış ve o şehre girerken sizi nasıl bir şehrin karşılayacağı konusunda ilk izlenimlerini belirtmektedir. Sovyet döneminden kalan kişiliksiz, ihtiyacı karşılayan binaların karşıladığı şehir, merkeze doğru yol aldıkça modern dünyanın son anıt heykel gibi binalar ile karşılaşırsınız. Modern yüzün hemen yanında geçmiş dönemin kültürünü ve oradan geçen kültürlerin izlerini taşıyan inançların ibadet yerleri ve yaşam alanı olarak görülen evler ile karşılaşırsınız. Binalara bakarak bile tarihin izdüşümünü izleyebilirsiniz. Şehir birikimleri ile kendisini diğer şehirlerden hemen ayırmakta ve özgün kültürünü ve insanını öne çıkarmaktadır. Çok kültürlü, çok inançlı, bir arada yaşama kültürünün yaşayan nüvesi olarak karşımızda durmaktadır. Yağmalayan, çadırda oturan insanlar yoktur, yağma modern heykel olarak kabul edilen kumarhaneleri içinde barındıran büyük otel binalar ile karşılaşırsınız. O binaların girişlerinde bile o şehrin geçmiş izlerinin parmak izlerini bulabilirsiniz. Kendisine özgü alfabesi ola Gürcistan, kendisine ait bir eyaletinin içinde ayrı bir kültür ve mozaik olan botum, yapıları ile şehre gelen konuklarına kendisini fısıldar. Karakterli, kişilikli ve gelecekten ne beklediği ortada olan bir şehir kendi içinde yaşayan insanını da belirlemekte ve özgür ve bir Karadeniz sahilinde Akdeniz havasında şehir ile karşılaşırsınız.
Sarp kapısından Türkiye içlerine doğru adım attığımızda Karadeniz kültürünün yansıması ola köyler ile karşılaşırsınız, köylerden kasabalara doğru yol aldığınızda tabelalar önem kazanır, çünkü kasabaları bir birinden ayıran sadece tabelalardır. Bir birine benzeyen ve hangi kasabadan geçtiğinizi anlayamadığınız bir binalar sizin üzerinize üzerinize gelmektedir. Denizden koparılmış kasabalar, otoban yanında yaşayan ve denizden kazanılan düzlüklere yapılmış yüksek katlı binalarda yaşayan bir kültürü yaratmış. Geçmişe doğru iz düşümü sadece Türkçe konuşulan şivede kalmış, o yörenin konuşulan dilleri yok olmak üzere olduğunu tabelalara yansıyandan anlayabiliyorsunuz. Geçmiş ile bağı kalamamış binalar, içinde insanı da her hangi bir şehirde göreceğiniz insana benzetmiş. İstanbul’un bir semtinde oturan ile Kemalpaşa’da apartmanda oturan arasında ayrılık yok gibidir. Yerleşim birimleri ve binalar benzer insanları yaratmıştır. Kimlik, şehre özgü karekter ortadan kalkmıştır. Çadır yerleşim yerlerini bir birine benzeyen çirkin beton arme çok katlı binalar almıştır. Bir birine benzeyen mağazalar, bir birinin taklidi olan markalar, bir birini anımsatan sokakalr, bir birinden arılamayan şehirler yol boyunca dizilmiş, sanki tüm ülke mantar görünümü kazanmış gibidir. Bugün eski yerleşim yerleri olanlar dışında hangi şehre giderseniz gidin bir birinin taklidi olan binalar ile karşılaşırsınız, aynı kıyafetler içinde gençler, kadınlar ve şehir insanı ile karşılaşırsınız. Hangi şehre geldiğinizi çok iyi tanımıyorsanız sadece tabeladan fark edersiniz. Şehirleri belirleyen coğrafi özellileri bile yok eden yeni yerleşim birimleri, bir birinin kopyası binalar ile doldurulmuş, topraktan ağaç yerine beton fışkırmış gibidir.
En başta sorduğumuz soruya yeniden dönelim, bugün şehir mi insanı yaratır, biçimlendirir, insan mı şehri yaratır?
Bir birinin benzeri kıyafetler ile sokakları dolduran kadınlar, erkekler, siyasi tercihler size nasıl bir çağrışım yaptırır, bu soru!?
İsmail Cem Özkan

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Değişimin olduğu günlerde yaşıyoruz…


Değişimin olduğu günlerde yaşıyoruz…
Geçiş dönemlerinde semboller sürekli değişir. Yaşadığımız çağı ileride nasıl anlatacaklar bilinmez. Kışla sesinin yok olduğu yerini cami gölgesi ve ezan sesinin aldığı bir dönemi yaşıyoruz.
Eskiden istiklal marşı çalındığında, duyduğumuzda hemen hazır ol duruma geçer, kıpırdamadan marşın bitmesini beklerdik. Nerede olursak olalım, yeter ki bir marş sesi duyalım, şapkası olan elini asker selamı gibi yapar, şapkanın ucuna doğru götürür, şapkası olmayan sıradan bir er gibi hemen ellerini yan tarafa doğru uzatır, kımıldamadan beklerdi.
Her okul açılışı ve kapanışında marş söylenir, her sabah ant içilirdi. Her gün bir başka kişi çıkar, hep bir ağızdan ant tekrarlandı…
Okulda, eğitim ant içtikten sonra başlanırdı. Siyah önlükler içinde beyaz yakalı çocuklar olarak tek tip kıyafet içinde gülmeden ve her adımı ve sözü çok ciddiye alarak yapardık. Sınıflara bile marş marş emri ile gider, ayaklar uygun şekilde sınıftaki sıramıza ulaşırdık.
Askeri disiplin yaşamın her alanındaydı. Çocukluktan çıkıp büyüdüğümüzde bile, her hangi bir devlet dairesine girerken bile önümüzü ilikler öyle girdik. Kapılar çalar ve içeriden gir sesini duymadığımız sürece kapı önünde bekler, sabır içinde çağrılacağımız anı beklerdik. Devleti temsil eden masanın arkasındaki kişiye oldukça alçak ses ile derdimizi anlatır ve onun vereceğe karara saygı duymak zorunluydu. İtiraz etmek demek anarşist gözü ile bakılmak anlamına gelirdi.
Yıllar içinde askeri disipline alışmış bizler, her nüfus sayımında evinde oturan, sokağa çıkmadan sayım yapanların geleceği ve forumları dolduracağı saati evde beklerdik. Bir ülke nüfus sayımı için bir günde olsa ikinci bir emre kadar evde bekletilirdi.
Darbe olur, evde radyodan marşlar ile öğrenirdik, marşı duyduğumuzda hazır ola geçer, bize dokunmadan bu karanlık günlerin geçmesini beklerdik, evde olası bir kitap hemen sobaya atılır, ateş içinde kalması izlenirdi.
Her darbe günleri kitapların küle döndüğü günlerdir.
Kitaplar ezberlenme ve onun doğru olduğuna inanılarak eğitildik, tek doğru vardı, tek ulusun olduğu ülkede, tek dilin konuşulduğu topraklarda yaşadığımıza inandırıldık. Başka dil konuşanların çocukları yatılı eğitime alınır, orada bu ulusa sadık, ulus için canını feda edecek ve annesinin konuştuğu dili küçümseyen hayırlı evlatlar yetiştirdik, yetiştirdik.
Dünya her gün yeniden kuruluyor, her yeni kurulan günde değişiyoruz.
Bir gün marşlar ile uyandık ve marşlardan sonra elinde kuranı kerim ile meydanlara çıkan bir general, ülkenin kaderini ve ekonomisini istenilen değişime uyduracaktı. Biz Avrupa ülkesi olmaktan uzaklaşacak ve orta doğunun karanlık sokaklarına doğru kayacaktık, kayarken itiraz edenler, alışamam diyenler alışacaktı, çünkü yeni liberal ekonomi kendisine ait insanı yaratıyordu, tüketiyordu, tükettikçe daha çok tüketiyordu.
Dünyaya açılıyorduk, tek doğruların yerini tek yol tüketim olduğu çağa giriyorduk, tüketirken düşünmüyorduk, düşünmek içinde neden yoktu, tüket demişlerdi, yastık altında birikimleri harca denmişti, harcıyorduk.
Hızla tüketmek için Amerikan dizi filmleri ile örnek insanlar ve ideal tipler yaratılıyordu. Bir anda tüm Türkiye basketbol oynar oldu, bir anda futbol başarıları ve sonuçları sokak eğlencesine dönüştürüldü. Spor artık para için takip edilen, amatör ruhun yerini profesyonel bakış açısının aldığı döneme girdik.
Değişim o kadar hızlı oldu ki, alışamadık diyenler alıştı. Cami gölgesi kışla gölgesini alan bir dönem başlıyordu. Bu başlangıca sızıntı diyordu cami gölgesinde duran vatandaş.
Yaşamın akışı değişmişti, sokaklar eskisi gibi marş çalındığında hayatın durduğu bir durum olmaktan çıktı, ezan sesi yerini alıyordu. Siyasi amaçlı propaganda konuşmalar ezan saatine göre ayarlanır oldu, ezan sesi geldiğinde tüm kalabalık susup ezanın kutsallığını düşünür olduk. Ezan aslında bir çağrı olmasına rağmen, onun çağrısına kulak kabartmak değil, içimizde bıraktığı manevi tada yönelmiştik. Kalabalık ezan biter bitmez nerede kaldık der gibi ezan öncesi coşkuya ve heyecana hemen dönmekte, hatip kaldığı noktadan konuşmasına devam etmektedir.
Değişimin yönünü elinde kuran ile meydanlarda konuşan asker vermişti, kutsal topraklardan altın ve faizsiz bankacılık adı altına para akışına olanak tanımıştı. Para vardı, ortam vardı eee dediler, bir de ılımlı biri gerek istenen düzene geçiş için… Çok aranmadan bir metropolden bulunmuştu. Heyecanlıydı, hırslıydı, amacı için her türlü özveriye hazır biri, danışmanın dediği gibi iş bitince delikten aşağıya atılacak biri…
Değişim kaçınılmaz olarak toplumu değiştirirken alışkanlıklarda değişiyordu.
Marş yerini ezan alıyordu. Düğünde çalan müzik bile ezan sesine göre ayarlanır oldu.
Ezan sesi marşın yerini almıştı, daha liberal gibi gözüken ama sıkma başlı kadınların her yeri kuşattığı bir döneme geçiş yaptık. Sıkma baş denilen şey başörtüsünün altına başka bir örtünün örtülmesi ve saçın hava akışını hepten ortadan kaldıran bir Ortadoğu sembolü. Şii kadınlar diğer kadınlardan kendilerini ayırmak için geliştirdikleri kıyafeti suniler sahipleniyordu.  
Ülkemizin İslam geleneği, genelde Şii geleneklerine uygun olması tesadüfi değildir. Şii kıyafetler ve görenekler ile Suni bir yaşam tercih edilmişti.
Geçiş dönemi yaşıyoruz, bazıları için bahar olan günlerdeyiz.
Bu bahara günlerinden kimler en kazançlı çıktı? Liberal ekonomi ve uluslar arası ilişkiler çıkara göre belirlenir. Kimin çıkarı bu yaşananlardan daha verimli çıkmıştı?
Kışla sesinin yok olduğu yerini cami gölgesi ve ezan sesinin aldığı bir dönemi yaşıyoruz. Gelecekte bu iki sesin yerini ne alacak? Bugünden yarını görmek kolay değil ama kışla ve cami sesinin ortak bir tınısı vardı, o tınıyı yakalayabildiniz mi? Çünkü her iki seste ortak bir sesin olduğu ve her iki sesin içinde iktidar ile iyi geçinen bir sermaye grubundan bahsedebiliriz. Bizim sanayimiz ve ticari yaşamımız dışa bağımlıdır, bu bağımlılık ilişkisi içinde öznelerden bazıları silinmiş olsa da sonuçta pek bir şeyin değişmediğimi söyleyebilir miyiz?
İsmail Cem Özkan

17 Ağustos 2012 Cuma

Kaderin ortaklaşması… Kader kavramını pek irdelemedim fakat ben kader kavramını halkın kullandığı anlamda kullanacağım, ortak gelecek ve geçmiş… Bir uçağa, otobüse, metroya, metrobüse, dolmuşa, trene, vapura bindiğiniz an o an için o yolcular ile kader ortaklığı kurmuş oluyorsunuz. Hatta bir caddede kalabalık içinde olduğunuz an, hiç tanımadığınız ve hayatınızda o an dışında belki hiç görmeyeceğiniz insanlar ile kader ortaklığı kurmuş oluyorsunuz. Bir an, bir olay olduğunda, sonucunda hastaneye, başka yere gitmek zorunda olduğunuz insanlar ile o anlık için bir kader ortaklığınız oluyor. O olaydan yaralanmamış iseniz ve tanık olmayacaksanız o anlık travmadan hemen çıkabilirsiniz, hatta akşam haberleri seyrederken ben oradaydım diyebilirsiniz. Olayın yaşadığı an kader denen kavram ortaya gelir ve oturur. Her yolculuk bende bu kavramı yeniden canlandırır, hangi araç ile gidersem gideyim yolculuk boyunca o araç içindekiler kader ortağı olmuş olurlar. Uçak yolculuğundan o yüzden hazmedemem, çünkü kader ortaklığının sonucunda yolcuların büyük bölümünün kaderi yaşamın noktalanması aynıdır. Hangi geçmişten, hangi umutlar içinde olursanız olun, hatta bir birinize zıt düşünceden, yaşam biçiminden insanların olduğu o araç sizi ortak bir kadere yolculuk boyunca bağlıyor. Kazasız, sorunsuz bitirdiğiniz her yolculuk bir kader ortaklığınız bozar… Hiçbir şekilde yan yana gelemeyeceğim insanlar ile yolculukta aynı havayı paylaşmak bende karmaşık duygular yaşatır her yolculuk sonunda bu karmaşık duygular buhar olur uçar. Fakat daha uzun bir yolculuk var ki, o da hayatımızın büyük bölümünü geçirdiğimiz, atarımızın ve bizim ülkemiz. Bir ülkenin kader çizgisi içinde yaşaya insanların ortak kadaeri o ülkenin içinde olduğu sorunlar ve savaşlardır. Hiç beklemediğiniz bir anda bir ülke savaşa girmesi, terör olayları ile kan ile yıkanması bir çok insanın kaderinin ortaklaştırıyor. Hiç alakanız olmayan bir çok toplumsal olay sizin de sırtınıza kambur olarak yapışır ve her gittiğiniz toplum içinde o kambur sürekli anımsatılacaktır. İşte bizim ortak kaderimiz içinde o kamburlardan biri Ermeni Tehcir olayıdır. Ne yazık ki kaderimiz bizi yaşamadığımız, tasvip etmediğimiz bir olayın ortak kaderi yapmıştır. Yakın tarihimiz içinde Şemdinli, Sivas, Antep, Dink… cinayetleri toplumumuzun üzerine kambur olarak yapışmıştır, üstelik hiç birimiz o olayı tasvip etmediğimiz gibi, karşı olmamıza rağmen sorumluluk ortaktır. Kader ağlarını öğle örer ki, bir anda hem kurban hem de katili yapabilir… İsmail Cem Özkan


c

Kader kavramını pek irdelemedim fakat ben kader kavramını halkın kullandığı anlamda kullanacağım, ortak gelecek ve geçmiş…
Bir uçağa, otobüse, metroya, metrobüse, dolmuşa, trene, vapura bindiğiniz an o an için o yolcular ile kader ortaklığı kurmuş oluyorsunuz. Hatta bir caddede kalabalık içinde olduğunuz an, hiç tanımadığınız ve hayatınızda o an dışında belki hiç görmeyeceğiniz insanlar ile kader ortaklığı kurmuş oluyorsunuz. Bir an, bir olay olduğunda, sonucunda hastaneye, başka yere gitmek zorunda olduğunuz insanlar ile o anlık için bir kader ortaklığınız oluyor. O olaydan yaralanmamış iseniz ve tanık olmayacaksanız o anlık travmadan hemen çıkabilirsiniz, hatta akşam haberleri seyrederken ben oradaydım diyebilirsiniz. Olayın yaşadığı an kader denen kavram ortaya gelir ve oturur.
Her yolculuk bende bu kavramı yeniden canlandırır, hangi araç ile gidersem gideyim yolculuk boyunca o araç içindekiler kader ortağı olmuş olurlar. Uçak yolculuğundan o yüzden hazmedemem, çünkü kader ortaklığının sonucunda yolcuların büyük bölümünün kaderi yaşamın noktalanması aynıdır. Hangi geçmişten, hangi umutlar içinde olursanız olun, hatta bir birinize zıt düşünceden, yaşam biçiminden insanların olduğu o araç sizi ortak bir kadere yolculuk boyunca bağlıyor. Kazasız, sorunsuz bitirdiğiniz her yolculuk bir kader ortaklığınız bozar…
Hiçbir şekilde yan yana gelemeyeceğim insanlar ile yolculukta aynı havayı paylaşmak bende karmaşık duygular yaşatır her yolculuk sonunda bu karmaşık duygular buhar olur uçar. Fakat daha uzun bir yolculuk var ki, o da hayatımızın büyük bölümünü geçirdiğimiz, atarımızın ve bizim ülkemiz. Bir ülkenin kader çizgisi içinde yaşaya insanların ortak kadaeri o ülkenin içinde olduğu sorunlar ve savaşlardır. Hiç beklemediğiniz bir anda bir ülke savaşa girmesi, terör olayları ile kan ile yıkanması bir çok insanın kaderinin ortaklaştırıyor. Hiç alakanız olmayan bir çok toplumsal olay sizin de sırtınıza kambur olarak yapışır ve her gittiğiniz toplum içinde o kambur sürekli anımsatılacaktır. İşte bizim ortak kaderimiz içinde o kamburlardan biri Ermeni Tehcir olayıdır. Ne yazık ki kaderimiz bizi yaşamadığımız, tasvip etmediğimiz bir olayın ortak kaderi yapmıştır.
Yakın tarihimiz içinde Şemdinli, Sivas, Antep, Dink… cinayetleri toplumumuzun üzerine kambur olarak yapışmıştır, üstelik hiç birimiz o olayı tasvip etmediğimiz gibi, karşı olmamıza rağmen sorumluluk ortaktır. Kader ağlarını öğle örer ki, bir anda hem kurban hem de katili yapabilir…
İsmail Cem Özkan

11 Ağustos 2012 Cumartesi

Görmemişin bi madalyonu olmuş…


Görmemişin bi madalyonu olmuş…

Görmemişin bir madalyası olmuş, tutmuş bayrağını vücuduna sarmış... Faşizmin yaşandığı ülkede sporcu olmak duruş ister, eğer duruşunuz yoksa faşizmin bir propaganda aracına dönüşürsünüz ve faşizmin propaganda bakanlığı istediği gibi kullanacak ve zamanı geldiğinde çöpe atacaktır.
Nazi döneminde başlayan bu gelenek bugünde devam ediyor. Faşist ülkelerin sporcuları madalya kokladığı an bir anda ünlü oluyor ve bayrak şovu yapıyorlar...
Nazilerin dünya şampiyonu boksörünü anımsayan var mı? Nazi Almanya’sında gazetelerde çıkan boy boy haberlerden ve görüntülerden haberi olan var mı? Hadi o kadar uzağa gitmeyeli, bizim atom karıncamız, haltercimiz adını anımsayan var mı? Haltercimiz altın madalya alırken cezaevlerinden çıkan işkence seslerini dışarıdaki sevinç çığlıkları bastırıyordu...
Atatürkçülük yıllardır savunulur durulur ama Atatürkçülük denilen şeyi 12 Eylül rejimi mezara koydu, şimdi savunulan anladığım kadarı ile sanırım karikatür olanı... Benim gördüğüm ve bildiğim tüm Atatürkçüler liberal ekonomiyi savunuyor. Planlı programlı bir ekonomi onlara ucube geliyor...
Çevremizde görmüşsüzdür, her önüne gelen bugün yaşananları sola yükleme telaşı içindedirler, vur abalıya demiş atalarımız, her şeyi solun üzerine yıkarak vicdan rahatlatmayı seçenler, suçladıkları soldan da bir haberlerdir. Bu ülkenin bu şekle gelmesinde hiç bir suçu yoktur, çünkü iktidar erkini hiç alamadılar... İktidar kimin elindeyse o bu hale getirdi... İktidar da ülkemizde her zaman Amerika’nın dediği oldu, o yüzden bu ülkenin bu hale gelmesi ne sağın ne de solun işidir, Amerikan politikasının ürünüdür...
Atatürkçülük yok, hiç olmadı da... Olduğunu söyleyenler hep tarih bilgisini saptırarak verdiler... Yeni bir ideoloji yaratmaya çalıştılar... Arada tampon olarak... Ama olamadı, çünkü liberal ekonomi savunuculuğu her şeyi kullanıp çöpe attı... Liberal ekonominin sonunda omurgasız, biçimsiz, moda değim ile ucube bir şey ortaya çıktı. Sistemin yarattığı sorunları çözme yerine kolaj yapmaya ya da estetik yapmaya gidildi... O durumda birileri de gelir, senin devletini biçimlendirir...
Çok kültürlü, çok dilli, çok dinli bir ülkeden tek bir doğrunun olduğu ülke yaratılmaya kalkıldı...
Atatürkçülük adına ılımlı İslam gerçekleştiren Amerikan ordusunun neferleridir(!), onlarda şimdi yargılanmamak için hastaneden rapor alma telaşındalar, çünkü işleri bitmiş, Amerika’nın kullanıp attığı çöplükteler... Bugün ki iktidarda yakında onların yanına gidecektir, Amerika kullanır atar, attıklarının hali nasıldır diye bakmaz...
Sol bağımsız, özgür bir Türkiye ütopyasına sahiptir.... Bu arada sol dediğimin içinde CHP yer almaz, CHP AKP'nin karikatürü gibidir, durduğu yeri bilemez konumda ve AKP gündeminin peşinden koşar... O yüzden Erdoğan’ın dalgası içinde kendisini savunmaya çalışır...
Ben; tek doğruların yaşadığı, tek dilin, tek dinin, tek ulusun yaşadığı bir ülke istemedim. Bir arada yaşama kültürünün geliştiği, insan haklarına saygılı, doğa ile barışık bir ülke hayal ettim... İktidar olanlardan her daim uzak durdum, çünkü iktidar olmak demek (var olan çağda ) işlenen cinayetlere ortak olmak demektir... Ben daha başka şey istiyorum, Sait Faik duyarlılığında, Yaşar Kemal dilinde, Orhan Veli sadeliğinde, Aziz Nesin çalışkanlığında bir yaşam istedim... O yüzden sol düşünceyi savundum, savunuyorum... Bir arada yaşamak için kendi duruşumu belirledim... ABD’nin ülkemizdeki politikalarına ancak solcular izin vermez, o yüzden ABD emperyalist düşüncesine karşı olduğu için solcu oldum... ABD politikasına doğru diyen herkesi karşıma aldım, arkadaş dahi yapmadım kendime, biliyorum ki, ABD düşüncesini savunmak demek, çıkar için ilişki kurmak anlamına gelir...
Görmemişin bi madalyonu olmuş, Türkiyem Türkiyem şarkısı söyleyen sanatçı gibi bayrağı vücuduna sarmış, olayı izleyenlerden de ondan gurur duymuş...
Sanal dünyada bayrağa sarılı sporcunun resmini /fotoğrafını paylaşmış...
İsmail Cem Özkan

2 Ağustos 2012 Perşembe

Dereler yok olmuş, yatakları artık boş.


Dereler yok olmuş, yatakları artık boş.

Hep kıskanmışımdır isim söyleyince onun hakkında bir şeyler anlatmak, şarkıcının ismini söyle hemen şarkısını söylemek. Şehir isimleri, insan isimleri, doğada yaşanan her hangi bir şeyin ismi. Ben de isim tutma yeteneğim yok, dil öğrenirken de bu zorluğu çok çektim, isimler bende çağrışım yapmaz, benim hafızam fotoğraf hafızasıdır, bir şeyi göreyim fotoğraflarım, o fotoğraf sürekli beynimin bir yerinde durur, o fotoğrafı çağrıştıran bir şey olduğunda gözümün önüne o fotoğraf gelir.
Çok yer gördüm çok yer gezdim, binlerce insan ile tanıştım, milyonlarca insanın yarattığı eserler ile göz göze geldim. İnsan doğayı biçimlendirirken, doğada insanı biçimlendiriyor. Ta ki bugünlerde yaşadıklarım doğanın insanı biçimlendirdiği kavramına inancım azalana kadar. İnsan kendi yarattığı doğanın kurbanı oldu, insanın yarattığı doğa insanı biçimlendiriyor, aptallaştırıyor.
Bugünlerde bir çok dere, ırmak gördüm. Yataklarında sürüklenmiş binlerce, milyonlarca taş görüm. Dere yataklarında bir zamanlar derelerin gerçek hakimi suların taşıdığı taşlar yeri yerinde duruyordu. Sular buhar olmuş, taşlar için zaman durmuş gibidir. ne taş hareket ediyor, ne de yatak. Dere yataklarını yeşillikler istila ediyor, kayaların taşların arasından yeşil fidelerini uzatmışlar.
Derlerin kuruması eskiden doğal bir olayın sonucunda olduğunu düşünürdük, fakat insanın daha çok para kazanma hırsı, daha fazla enerjiyi toprağa atmak için derelerin yataklarına hidroelektrik santraller yapılmasını öngörmüş, doğayı kendisinin kölesi olarak gören insan tarafından.  Derelerin fotoğrafını fotoğraf makinem ile çekemedim, içimden ölü bir yatağın fotoğrafını çekmek gelmedi. Kayaların, taşların zamanını ve hareketini yok eden insanın bu son eserinin fotoğrafını çekemedim. O derelerin kenarında, içinde yaşayan canlıların yok olmasını ve sessizliğinin fotoğrafını çekemdim. Kısaca elim fotoğraf makinesine gitmedi ama beynimin bir kenarına o fotoğraf işlendi.
“Cenazem ben hariç herkes orada” dediğini duyar gibiyim…
Doğa bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama kaç kişi bunu duyuyor dersiniz?
İsmail Cem Özkan

31 Temmuz 2012 Salı

Boyları benzer ama sonuçları benzemez umarım!


Boyları benzer ama sonuçları benzemez umarım!
Osmanlı son süreci ile bugün yaşananlar arasında bir paralellik var mıdır? Paralellik yok gibi gözükse de çağrışım yapan bir çok şey ile karşı karşıyayız.
Osmanlı yıkım sürecinde en önemli rolü oynayan bir damattır. Damat ufak boyludur ve kaprislidir. Kaprisi o kadar büyüktür ki, kendisine gelen her eleştiriyi küfür olarak algılamakta ve kendi ağzına bakmadan karşısındakini küfürbaz olarak ilan etmektedir.
Osmanlı son döneminde o zamanki dil ile istibdat vardır. Onlar aslında özgürlük için o dönemin dili ile hürriyet için istibdada karşı mücadele vermiş, ordunun, devletin başını sembolik düzeye indirmiş, yerine bir konsey (parti) geçmiştir. Parti merkezi, yürütmesi bir anda iktidar ile kucaklaşmış ve iktidarı kaybetme korkusu yüzünden, iktidar koltuğuna oturur oturmaz müthiş bir mücadele vermiş, mücadelesi sonucunda hapishaneler gereğinden fazla dolmuş, karanlık sokaklarda ölüm kol gezmiş.
İktidarın gücünü ve getirmiş olduğu ayrıcalıkları yaşayan sarayın damadı; yaklaşmakta olan savaşın kokusunu kendisine göre almış ve safını belirlemiştir. Gerçi bu saf kendi arzusu yönünde değil, İngiltere ve Fransa’nın istekleri yönünde Almanya kucağına oturmuştur, çünkü İngiltere ve Fransa kendi yanlarına alırsa o muhteşem petrol yataklarının üzerine oturması daha uzun sürecektir. O dönemde henüz yeni tip emperyalizm yoktur, asker ile gir, yağmala, kukla devlet kur ve kaynaklar ülkeye aksın şeklindeydi. Ufak tefek boylu damat savaş bakanlığı diye bir bakanlık icat edip, genelkurmay başkanını da Alman atadıktan sonra küçülen devleti büyütme aşkı içinde savaşa doğru yelkenini doldurmuştur.
Savaş ve sonrasını hep birlikte yaşadık, özgürlük diye yola çıkanlar büyük bir sürgün (tehcir = zorunlu göç = soykırım) kavramlarını gelecek kuşağa aktararak tarihin sayfaları arasında yok oldu. Bir de kazanılmamış zaferlerin bayramları, unutturulan toplu cinayetlerin izdüşümleri bugün dahi bu ülkenin toprakları içinde kor halinde bulunmaktadır.
Günümüzde de bir damat vardır, damat olduğu işletme sayesinde bir üniversite yönetim kurulu başkanlığına bir de dışişleri bakanlığı koltuğuna sahiptir. Elbette sadece damat olduğu için gelmedi bugünkü koltuğuna, kendisini yetiştirmiş, idealleri olan biridir. İnatçıdır, inadı nerede nasıl adım atacağını ona söyler, o da ona göre adımını atar, sonucunu düşünmez, çünkü o idealleri için sonucuna katlanacağı işlere imzasını atar.
Padişahın damadı gibi karikatürleri çizilir, boyu ufak olarak ama padişah damadı gibi ön sırada değildir, çünkü onun önünde bir de baş bakanı vardır. Başbakanın gölgesi altında ama kendi idealleri içinde ikna ettiği sürece gölgenin en önünde bulunmaya özen göstermektedir.  Sıfır problem diyerek geldiği koltuğa, sıfır komşu bıraktı, her komşu ile ya savaş konumunda ya da savaş çığırtkanlığı gibi sohbet halindeyiz. Komşularımızın arkasındaki devletler ile daha samimi fotoğraflar çekilmekte, fakat bu hamburger misali yapılan ilişkilerde önce hamburger ekmeği yenilebileceği hiç akıllarına gelmemektedir. Hamburger belki çizburger olabilir!
Ülke içinde huzursuzluk, çatışma gün geçmiyor ki değişik şehirlerinde ve birbirinden bağımsız ama içeriği aynı şekilde olmaya devam ediyor. İktidar kendisi için cepheler yaratarak daha fazla iktidarda kalma yollarını aramaktadır, çünkü cepheleşen toplumda mantık, akıl rafa kaldırılır ve duygular ile karar verilir. Duygular ile karar verildiğinde ise sonuçları gelecek kuşağa aktarılan bir kara leke olarak tarih sayfalarında yerini alır.
Bu iktidar döneminde kara lekeler tarih sayfasında yerlerini aldı. Katillerin teker teker affedilmesi şeklinde yasal düzenlemeler yapılmış, Uludere’de yaşanan katliam ve sonrası Kürtlerin gösteri yapma hakları yasa dışı ilan edilmiştir ve bütün bu yaşananlar ülkede yürürlükte olan yasalara uygundur.
Suriye’de yaşananlar ve sonrası alınan kararlar tarihin bir dönemi ile paralellik kurmadım ama çağrışım yaptığını düşünüyorum. Umarım tarih çağrışım yaptığımız döneme benzer sonuçları bize yaşatmasın.
Savaşa karşı barış sesini yükseltelim. Duygularımız ile değil, akıl ile karar verelim. Duyguları ile hareket edenler, boynunda asılı olan muskaya güvenerek kendisini güvende hissedenlerin aldığı kararlara ortak olmayalım.
Muskanın gücü ile savaş diyenlere kulağımızı kapatalım, çünkü muskalar ile hayatını düzetmeye çalışanlar, oradan aldığı güç ile en güçlü benim diyenler bilmelidir ki, muskayı yazanlar bu dünyada en büyük ve güçlü değildir, eğer muska gücü ile bir yere gelen olsaydı, önce muska yazanlar bu ülkenin en üst noktasına gelirdi. Üstelik İslam dini muska takanları ve muskaya inanları İslam dinin dışına itekler, kısaca Müslüman değildir. Allahın gücüne ve isteklerine eşit koşmak anlamına gelir. İslam dini içinde bununda karşılığı şirk koşmaktır.
Barış hemen şimdi! diyerek sözümüzü tamamlayalım, tüm komşularımız ile gerçek anlamda sıfır problem ile yaşamak umuduyla…
İsmail Cem Özkan