Abidin Dino’da bir meta aracına mı dönüşüyor?
Abidin Dino için portre karikatür sergisi yapılmaktaymış… Üstelik birkaç senedir bu devam ediyormuş… Kim adına, neden soruları sormak doğal bir soru, çünkü ananlar ile Abidin Dino’nun siyasi, ideolojik bir yakınlığı olmadığı gibi kan bağı da yok! Kan bağına inanmam, çünkü aynı soydan gelenlerin önemli bir bölümü daha çok kendi akrabalarını ticari ve piyasa malı yapmıştır, onun adından yararlanarak geçimini sağlamaktadır. Abidin Dino'nun çizgisine, duruşuna ve siyasi tercihine uzaktan yakından ilişkisi olmayan ve bugün ki duruşları ile Abidin Dino vb.lerine küfür edenler onu anması ne kadar doğrudur? Sanırım anarken de küfür ediyorlardır ve bu sayede onun ismini ve duruşunu bozmaya ve yanlış imajlar vererek onu yok etmeye ve de altını boşaltmaya çalışıyorlar. Yoksa neden ansın? Türkçede bir söz var “eniştem bugün beni neden öptü” diye, onların anması bu sözü anımsatıyor bende…
Bu sergiyi organize edenler kimlerin olup olmadığını pek önemi yok, çünkü kişisel ve ben yaptım oldu anlayışını temsil ediyorlar, tipik günümüz liberal insanı (!) ama serginin seçici kurul içinde kendilerine Kemalist diyenden, liberal diyene kadar değişik kesimlerin temsilcileri bulunmaktadır. Çalıştıkları ve bulundukları ortam ile hem iktidarı eleştiren hem de iktidarı savunan konumunda olan insanların birliği. Kısaca zıtların birliği diye okuyabiliriz. Bu ananların bazıları için şimdi sormak gerek, yahu kardeşim hem dinciler ile çıkarın gereği al külah ver külah yaşıyorsun, sonra kendini görmez gibi dincileri eleştiriyorsun... Namuslu ve dürüst olun..
Komünist ve tercihleri yüzünden bedel ödeyenleri ancak bedel ödemişler ve onu temsil eden kurumlar anabilir, bireylerin anması tercihtir ve kamu önünde bireysel duruşunu gösterebilir ama onu bir kurum gibi anmak, onu anması gerekenleri ötelemek, siz kim oluyorsunuz anlamına gelir... Abidin Dino’nun politik savunucuları olduğunu iddia edenlerin bunu bir kere daha düşünmeleri gerekir. Türk karikatürü içinde ne kadar Nazi vb olduğunu unutmayın. Türk karikatürü aydınlık yüzü kadar geçmişi pislikler ile örülüdür... Pisliklerin üzeri örtüle örtüle ve izleyicileri kandıra kandıra mizahı iktidarı savunan bir araç konuma getirildi, bu tutum artık sonlanmalı ve mizah olduğu konumuna geri dönmelidir.
Bu sergiyi yapanları kınıyorum, faşizme ve dincilere çanak çaldığınız ve devrimci komünist insanların altını boşalttığınız için... Onları birer rant haline getirip ünlü olma hevesleri ile adlarını kullananların bu istemleri boğazında kalmasını istiyorsanız, artık sahip çıkın değerlerinize…
İsmail Cem Özkan
15 Aralık 2013 Pazar
Unuttum dünü, yarını görmeye çalışıyorum!
Unuttum dünü, yarını görmeye çalışıyorum!
Yazı yazma serüveni sürekli geriye doğru dönüp bakmayı
getirir. İlerisini yazmak için dahi olsa geri dönmek gereklidir, geri olmayınca
ileri zaten olamıyor. Yaşantımızın içinde tarih defterine bıraktığımız o kadar
çok anı ve unuttuğumuz şeyler vardır ki, hiçbir kelime, cümle ve öfke ile
yazılan satırlar onları bugün aynı heyecan ve öfke ile karşılamamızı getirmez. Üzerine
tozlar serpilmiş, serpilen tozların altında öfkelerimiz birer anı haline
dönüşmüş, dudaklarımızda sadece acı gülümseme bırakan duygular halinde bugüne
yansıtabiliyoruz. Bugün geçmişin acıları ile alnımıza ve yüzümüze çizilen
çizgilerin hesabını ve neden çizildiğini hiç birimiz bilemeyiz. Bizler tarih
içinde kendi tanrısını yaratmış tek canlıyız, bugün o tanrıyı içimizde
öldürmeye çalışsak da bir şekilde korkularımız ve bilinmezlikler içinde
yaşamaya devam eder. Ne zaman bir bilinmezlik ile karşılaşsak o tanrı kafasını çıkarır
ve bize gülümser. Çünkü bilir ki o, bilinmezlikler içinde yaşadığını. Bilinmezlik
korkudur. Korkuyu büyüten, geliştiren ise tarihimizdir. Tarih iyi
okunmadığında, korkuyu besler. Korku ise bizim cesaret ile adım atmamızı
engeller, hatta bir hücrede yaşamaya zorlar.
Eskiden matbaada basılan dergiler için yazı yazardım,
matbaada basılan yazılar içinde öfkeme mürekkebin kokusunu ve kelimelerin hıncını
eklerdim. Bugün mürekkebin kokusu artık yok, ekrandan yansıyan ışığın oklarını gönderebilirim
ancak ama ne yazık ki içimde ne öfke ve de hınç vardır, üzerilerine tarihin
tozları serpilmiş, daha sakin bir şekilde yazılarımı yazıyor, kafamda ki
düşünceleri otosansürleyerek ekrana aktarıyorum. Yaşadığımız çağın ruhu her
şeyin fiyatını bilen ama değerini bilmeyenlerin hoyratça konuştuğu bir
dilimdir. Parası olan istediği düşüncesini bir başkasına aktarıp, o aktardığı
kişinin kaleme aldığı ve sonra bir başkası tarafından düzeltilen (redekte
edilen) ve yayınevinin çıkarlarına uygun basılan dijital ve normal kitap olarak
karşımıza çıktığı çağdır. Araştırma yerine, kulaktan dolma, yanlış kaynaklardan
yanlış sonuçlar çıkarılarak elde edilen bir balon düşünceler eşliğinde
gerçeklikten uzaklaşan bir kuşağın içinde kendimizi buluyoruz. Üretmeyen ve
üretilenin altına imza atan bir çağın içindeyiz.
Tarihte kırılma noktaları eski zaman diliminde uzun
zamanları kapsardı. Kuşaklar sonucunda kırılmalar yaşanır ve yeni bir çağa adım
atılırdı, son yüzyıl içinde ise kırılma artçıları daha kısa aralıklar ile
olmaya başladı. Bir kuşak birden fazla kırılmaya şahitlik ederken, artık kırılmaların
ne olduğunu dahi anlayamadan başka kırılmaların içinde kendisini bulan ama
henüz o geçmiş kırılmanın sonuçları tam ortaya çıkmadan yeni kırılmanın
yaratmış olduğu fırtına içinde girdaplaşan havada kendisini rüzgarın gücüne
bırakanları olduğu bir zaman diliminde ne tarih, ne gelecek ne de bugün vardır.
O an içinde, o anının ruhiyesini yaşamaya çalışan ve sadece kendisini düşünen
bireylerin oluşturmuş olduğu topluluklar ortaya çıktı. Binlerce yılda oluşan
medeniyet, birikim, kültürel diller birer birer iç içe geçerek yok olmakta ve
her yiyeceğin içine katılan şeker gibi tatlı bir hayalin içinde görüntülerini
dünyaya yansıtan ama kısa zamanda yok olan yaşamların, olmayan mezarlıklarında
dolanır olduk. Her kültür bir başka kültürü anlıyormuş gibi yapıp, ortak bir
yaşam yaratma telaşına kapılmadan olduğu gibi yaşamaya eksik cümleler ve işaret
dili ile anlaşır kılmaya çalışıyorlar geçen günlerini. Emekliliğini bekleyen
bir işçi gibi görevini yapan ve istikrarı bozulmadığı sürece hiçbir konuda
görüş belirtmeyen tepkisiz bireylere döndük.
Arkadaşlarımız ile daha çok vakit geçirmeye başladık,
ellerimizde son teknoloji ürünler ile. Bir birimizi dinlemeden fotoğraf
çektirip, ne kadar mutlu olduğumuzu bizi izleyenlere göstermeye başladık. Evde bir
biri ile konuşmayanlar, topluluk içinde en iyi sanatçıya taş çıkaracak kadar
rollerini oynayıp, rollerine uygun kıyafetler içinde mutluluk fotoğraflarını
paylaşırken, ne yediğini, ne içtiğini tüm dostlarına göstermekten geri
durmayanların olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Bugün bizlere doğal gelen
bu davranışlar, kıyafetlerimiz bir on yıl sonra acaba nasıl gözükecektir.
İlişkilerimiz, düşünce yapımız, tercihlerimiz evrensel yiyecek
dükkanlarında satılan tatlar gibi oldu. Hazır ve reçetesi belli yiyecekleri
tüketirken, bizlerin de bir birimize benzerlik oranımız arttı, hangi dili,
hangi şehirde yaşadığımızın artık önemi yok, hiç kimse hiçbir yerde yabancı
değil, her kişi yaşadığı yeri ve dili tanımıyor haldedir.
Kelimelerimin öfkesi artık yok, çünkü cümleler kurmak için
hangi dili konuşacağımı ve hangi dili bildiğimi bilmiyorum. Hepsinden birer
parça, hepsinden bir sembol biliyorum. Artık bütün insanlar bir birleri ile
araya tercüman almadan anlaşabiliyor. Belirli cümle yapısını bilmek artık
yeterli. Evlere alınan romanlar, öykülerin yeri artık boş. Şimdi onların yerini
140 kelime her duygusunu anlatmaya çalışanlar var.
İçimde öfke birikmiş, kelimeler öfkemi anlatmıyor, çünkü
unuttum öfkemi anlatacak kelimeleri!
Unuttum dünü, yarını görmeye çalışıyorum, anı yaşamaktayım!
İsmail Cem Özkan
13 Aralık 2013 Cuma
Çehov, Üç Kız Kardeş
Çehov, Üç Kız Kardeş
General Prozorov öleli bir yıl olmuştur, ölüm yıl dönümü
aslında en küçük kızının vaftiz günüdür. Evde artık hüzün değil, mutluluk ve
unut havası hakimdir. İrina neşe içinde evin içinde sürekli hareket halindedir,
eskisi gibi olmazsa da küçük bir parti ile evin içine neşe saçılacaktır. Umut
aynı zamanda Moskova’ya dönüş hayalidir. Babasının mesleği gereği geldikleri
şehirden artık ayrılma zamanı geldiğine inanır üç kız kardeş. Üç kız kardeşin
yanında bir de erkek kardeşleri (Andrey Sergeyeviç Prozorov) vardır ve erkek
kardeşleri aşıktır. Bilim insanı olmak istemiş ama meclis üyeliğini tercih
etmiştir. O Moskova hayali kurmadan kendi dünyasındadır. Andrey babsının
beklentisini yerine getirmemiştir, iyi bir eğitim almış olmasına rağmen yaşadıkları
yerde yaşamaktan mutludur. Natalya İvanovna’ya aşıktır. Karşılıklı bir aşk
içinde olduğunu düşünmekteyiz. Fakat işin aslının öyle olmadığını evlilik
sonrasında göreceğiz. Natalya kendi yaşamından kurtulup seçkin bir ailenin
içinde olma hayalindedir ve bu hayali evlilik ile gerçekleşecektir. Egosunun
dış dünya ile (çevresi) çatışması ve aşağılamasına şahitlik edeceğiz.
Oyunun ana teması mutlu olmaktır. Mutlu olmak için çaba sarf
edenler, dış dünyada yaşanan gelişmelerin etkisi ile bir o yandan bu yana doğru
savrulmaktadır. Tarihin kırılma noktalarına göz atarsanız, her kırılma sosyal
ve aile yapısını da kökten etkilemiştir. Alışkanlıklar, düşünce yapısı ve
geleneksel ilişkilerde değişim kaçınılmazdır.
Üç kız kardeş oyununda karakterler yaşamdan cımbız ile
seçilmiş ve sözler felsefi derinliği olan ama yüzeysel sözlermiş gibi algılanan
diyaloglardan oluşmaktadır. Her sözün, her hareketin bir sonraki söze ve
davranışa bir davetiyeyi içinde barındırır. Diyalektik bir bakış açısı ile Rus
toplumunun kırılmasına üç duvarlı olan sahnede şahitlik ederiz.
İvan Romanoviç Çebutıkin kareketeri bir anlamda Çehov
kendisini sahneye taşır, “Allah topunun belasını versin! Benim hala doktor
olduğumu sanıyorlar. Bütün hastalıkları iyileştirmesini bilirmişim. Oysa benim
kesinlikle bir şey bildiğim yok. Bütün bildiklerimi unuttum. (...) Çarşamba
günü ölümüne sebep olduğum şu kadın geldi aklıma. Daha bunun gibi bir sürü şeyi
anımsadım. Kendimden tiksindim, iğrendim… Gittim güzelce çektim kafayı.”
diyecek kadar içtendir. Bir düello öncesi içini saklamadan ortaya serer. Yola
çıkacaktır, belki geri dönmeyecektir ama yapması gereken bir iş vardır, bir
düelloda şahit ve doktorluk yapacaktır. Kendisini bir silüyet olarak görür,
“aslında bizler burada değiliz, bir görüntüyüz, gerçek olduğumuzu kim biliyor”
der. Baron Nikolay Lvoviç Tuzenbah düelledo hayatını kaybeder, ölüm
haberini doktor getirir.
Toplumun dışında, toplumun içinde yaşayan bir ailedir.
Kendilerini yaşadıkları toplumundan ayrı görme eğiliminde olan en az üç dil
bilen kardeşler, o yaşadıkları yere göre çok lükstür ama bilgi geleceğe
aktarılan en önemli şeydir. Kullanmadıkları bilginin aslında geleceğe
bırakacağı bir şeyi yoktur. Yarım yamalak dil bilgisi ile yaşadıkları yerin
yerlilerinden olan Andrey’in eşi Natalya (Nataşa) onlara hükmetmeye ve hatta
küçümsemeye başlamıştır. Bilgilerini bir silah olarak kullanamayan ve
alçakgönüllü olan kız kardeşler, sessizce olayı izlerken, içten içe bir
isyanında ateşini beslemektedir. Hayal kırıklıkları ve yaşamın dayatmaları karşısında
boyun eğiş.
Maşa ortanca kardeştir, Kuligin ile evlidir. Kuligin
öğretmendir, Latince dilini iyi bilmekte ve onlara göre soylu bir aileden
gelmemektedir. Onların yanında kendisini aşağıda görür ve her daim onların
yanında sesi daha aşağıdadır. Maşa bu durumdan şikayetçidir ama eşine bu
şikayetini belirtmez, o kafasında canlandırdığı adam ile evli değildir ve
mutsuzdur. Bir gün babasının arkadaşı onları İrana’nın vaftiz gününde davetsiz
gelmesi ile Maşa’nın yaşamında değişimler olmaya başlamıştır. Chanan Andre
Nikolas onların yaşadığı yere atanmıştır ve bir zamanlar aşık Andre olarak
anıldığını anımsar kız kardeşler. Geçmişten gelen bir umuttur, çünkü o
Moskova’yı temsil etmektedir. Onların doğduğu ve çocukluklarını yaşadıkları
yerdir. Andre kısa zamanda evliliğinin sorunlu olduğu ve mutsuz olduğunu Maşa
ile paylaşır ve onun ile bir gönül serüvenine yelken açarlar. Maşa eşini
aldatmaktadır, umudunu, mutluluğu Andre kollarında bulduğunu düşünür. Bu
durumdan haberi yokmuş gibi davranan öğretmen Kuligin artık müfettiş olmuştur
ama eşini sonsuz bir bağlılıkla ve olduğu gibi sevmektedir. Bu arada özgüveni
gelmiştir, artık kendisini müfettiş olarak ispat etmiştir.
Üç kız kardeşin en büyüğü öğretmendir, mesleğinden haz
etmemesine rağmen işini yapar. Okul müdürü olduktan sonra daha fazla çalışmak
zorunda kalır. Küçük kardeşine analık görevini ve hayatın gerçeklerini anlatır.
Aşk ile evlilik yoktur, kadın görevini yapar evlilikte ve kadınalr görevlerini
yapmak için evlenir der. İrina, aşk olmadan Baron Nikolay ile evliği kabul
eder. Baron daha çok para kazanmak ve çalışmak için askerlik mesleğini bırakır
ve bir madende çalışmak için sivil yaşama geçiş yapar. Vasili Vasiliç
Solyoniy ile arlarında bir sürtüşme olur ve düello kararı alırlar. Evlilik
hayali kuran çiftler birleşemeden bu düello ola hayatları ayrılır. En küçük kız
kardeş, Moskova ve mutlu evlilik hayalide artık hayatta yerini kaybetmiştir. Üç
kız kardeş bir birine daha sıkı sarılmak zorundadır. Toplumsal dönüşüm şehirde
bir isyan için ortam hazırlamış ve şehirde çıkan yangın ile bir çok mahalle
ateş içinde kalmıştır. Prozorov ailesinin kaldığı evde yangın yeridir. Değişim,
hiçbir şeyin dün gibi olmayacağını haykırmaktadır. Askerler şehirden ayrılır ve
şehir artık eskisi gibi dışarından gelenlere açık değildir, tren garı şehrin
son geçici yerleşen askerini de yolcular.
Üç kız kardeş bir birini bir bankın üzerinde sonbahar
yaprakarının üzerinde kucaklarken gülümserler ama neşe yoktur gülüşlerinde ama
hayatın acımasız saçmalarının farkına varmışlardır.
Oyunun genel kurgusunu aslında oyunun başında söylediği
sözde saklı tutar, günümüz bakış açısı içinde pek anlamsız gelebilir hatta
kadın düşmanlığı bile algılanabilir ama Çehov oyun içinde başka bir kahramanına
bunu da söyletir. Zaman olur, bugün yaşadıklarımız ahlak dışı hatta küfür bile
algılanabilir der. “erkekler konuşursa felsefe, kadınlar konuşursa dedikodu
olur “ der… bütün oyun boyunca erkeklerin sözlerinde felsefe ve ince ironi
hep saklıdır ve erkekler arlarında konuşacak söz bulmadıklarında “hadi der
felsefe yapalım!”
Oyunun içeriği konusunda yazı yazınca elbette tiyatro eseri
bitmiş olmaz, tiyatro eseri bir bütündür, bir parçası öne alınarak onu
yargılamak doğru değildir. Üç duvarlı sahnede gerçekleşen oyunu oyun yapan,
ışık, müzik, dekor, yan rollerde oynayan oyuncuların ana oyuncuların oyununu
öne çıkaran davranışlarıdır. Bütün bunların sistemli, düzenli ve bir bütün
olarak hareket etmesini sağlayan yönetmendir.
Mehmet Birkiye büyük bir birikimin sahibidir, bu kadar ağır
ve uzun bir oyunu sahneye koyarken elbette birikimleri ve çağdaş tiyatronun
olanaklarını en sonuna kadar kullanmıştır. Seyirciyi elde tutmak için, uzun
konuşmaların ve hareketin az olduğu alanlarda ışıklar ve müzik ile seyirciye
mesaj vermeyi unutmamıştır. Mehmet Birkiye denilince aklıma Kenter Tiyatrosu
gelir. Usta sanatçılarının yetiştirdiği öğrenciler ve o tiyatro anlayışının
daha da gelişerek bizlere sunumu gelir. Mehmet Birkiye nedense benim kafamda
Kenter’leri canlandırır. Sahnede bir anda Yıldız Kenter bize bakıyor hissine kapılırım.
Şükran Güngör’ün babacan tavrını bir anda Doktor rolü içinde olabileceğini
kafamın içinde görüntüye bırakırım. Müşfik Kenter’i bir aşık! Mehmet Birkiye
birikimlerini bizim ile bu oyun aracılığı ile paylaştığı için teşekkür ederim.
Oyuncular şanslı, onun gibi bir birikim ile çalıştıkları için, biz şanslıyız,
Mehmet Birkiye ile birlikte çalışan bir birinden değerli Tiyatro çalışanları ve
oyuncularını bizim ile buluşturduğu için…
Sahne düzenlemesi ve sahne içinde objelerin hareketi
oyuncuları ve bizi rahatsız etmeden sahne değişimi yapması büyük bir başarı
olarak düşünüyorum. Gökyüzünde asılı olan leylekler yerine acaba V şeklinde
hareket eden ördekler olabilir miydi demeden kendimi alamadım, çünkü diyaloglar
arasında leylek yok!
Müzik konusuna gelince, söylenen parçaların hangi dile ait
olduğu konusunda kafamda hala sorular var, acaba hangi dilden söylendi? Ben
İspanyolca olduğunu düşünüyorum ama Rusça çok iyi direniş parçaları olduğunu
düşünmekteyim… ama bu beni rahatsız etmedi, muhteşem ve çok uyumlu bir müzik
ile oyunun ritmini elinde tuttuğunu düşünüyorum…
Emeği geçen tüm çalışanlara teşekkür ederim…
İsmail Cem Özkan
http://www.galatagazete.com/o/index.php/sanat/tyatro/8008-cehov-uec-kz-karde.html
ÜÇ KIZ KARDEŞ
Yazan : ANTON
ÇEHOV
Çeviren : ATAOL
BEHRAMOĞLU |
Yöneten : MEHMET
BİRKİYE
DEKOR TASARIMI: BEHLÜLDANE
TOR
GİYSİ TASARIMI: ŞİRİN
DAĞTEKİN YENEN
IŞIK TASARIMI: İ.
ÖNDER ARIK
BESTECİ: ÇAĞRI
BEKLEN
KOREOGRAF: ALPASLAN
KARADUMAN
DRAMATURG: M.MELİH
KORUKÇU
YÖNETMEN YARDIMCISI: KUBİLAY
KARSLIOĞLU
ASİSTANLAR:TUĞÇE
ŞARTEKİN KARASU, ZUHAL ACAR
SAHNE AMİRİ: OKTAY
UÇAR
KONDÜVİT: EMRAH
TİRSİ
IŞIK KUMANDA: SEDA
ÖZYURT
SUFLÖZ: ŞEYDA
PEKTOK
OYUNCULAR
AYŞE LEBRİZ BERKEM
VEDA YURTSEVER İPEK
İMER ÖZGÜN
KUBİLAY KARSLIOĞLU
GÜRAY GÖRKEM
ONUR DİKMEN
KAYA AKARSU
SEVAL GÖKÇE
KÜRŞAT ALNIAÇIK
OKDAY KORUNAN
TURAN GÜNAY
GÜMEÇ ALPAY ASLAN
HÜSEYİN SEVİMLİ
HASAN DEMİRCİ
KORO
ZUHAL ACAR
MELEK CEYLAN
OĞUZ İŞÇİ
KÜRŞAT KARAMAN
TUĞÇE AYDIN
AYÇA GENÇ
GÖZDE KISA
SERCAN ŞANLI
SİMGE KONRAT
MERVE KAYAALP
HAKAN YENİ
MÜZİSYENLER
AYÇA SANCAKZADE
ARİ ARİS
6 Aralık 2013 Cuma
Zulmeden ile yüzleşebilen bir lider…
Zulmeden ile yüzleşebilen bir lider…
Özgürlük mücadelesi yok olmaz, halkaların kalbinde yaşamaya
devam eder. Mücadeleyi başaran liderler de mücadele devam ettiği sürece her
mücadele eden gerillanın kalbinde bir umut olarak yaşamaya devam edecektir.
Efendisine boyun eğdiren devrimci, gerilla lideri Nelson
Mandela yaşamdan ayrıldı. O şanslı bir insandı, hayata devrimci olarak
başlayan, tutuklu olarak uzun süre işkencehanelerde, hücrelerde yaşama
mücadelesi veren ve sonunda kavgasını kazanıp ırk ayrımı gözetmeyen
halkalarının lideri olan insandı.
Mandela, örgütlü olarak ve inancından, doğrularından
vazgeçmeden, tavizsiz mücadelenin sonucunu başarı olarak hayat geçiren bir
liderdir.
O zulmedenine karşı kavgayı kazanmış, zulmedenin zulmünü
sorgulamış ve onu tarih önünde mahkum etmiş bir liderdir. Zulmedenin önünde
boyun eğmemiş ve her an mücadele ile yaşamını biçimlendirmiştir.
Seçilmiş bir Devlet Başkanı olarak yeni bir anayasa
oluşturdu ve toprak reformu, yoksullukla mücadele ve sağlığın iyileştirilmesi
gibi politikaları uygularken Doğruluk ve Uzlaşma Komisyonu'nu geçmişte
yaşanan insan hakları ihlalini araştırması için oluşturdu. Tam olarak geçmiş
ile yüzleşilememiş olsa da tarih önünde önemli adım atmıştır. O zulmedenlerin
zulümleri yanında kalmayacağı ve bir zaman gelecek zulüm görenlerin de iktidara
gelebileceğini göstermiş ve kanıtlamıştır.
Mandela hayatı üç kelime ile özetlendirse, gerilla, mahkum
ve liderdir.
Mandela’nın yaşadığı zaman diliminde de ülkemizde de
devrimci mücadeleye sahne olmuştur. Mücadele sürecinde diğer ülkelerde olduğu
gibi devrimciler idam edilmiş, katledilmiştir…
Mandela ile yola çıkmış ama mücadele süreci içinde
efendisine boyun eğmiş eski devrimci insanların olması kadar doğal bir şey
yoktur, tarih o boyun eğenleri yazmaz. Onlar, bireysel kurtuluşu önemseyenler,
belki daha rahat ve sorunsuz bir yaşamı ömürleri boyunca yaşamış olabilirler
ama hiç kimse ne onları ne de onların geçmişte yaptıklarını anımsamaz, tarihi
başarıya ulaşanları yazar ve tarihte başarıya ulaşmışları öne çıkarır.
Tarihimizin bir zamanında onurumuz olmuş ama onlardan
beklenen direnişi gösteremeyenlerin elbette tarihte yerlerini alması kadar
doğal bir şey yoktur, onlar hala tarihte ki yerlerini aldıklarının farkında
olmadan mücadeleye etki yapmaya devam etmeleri, onların suçu değil, devrimci
mücadelenin zaafı olarak tarih sayfasında dip notu olarak yazılmaya devam
etmektedir.
Bu ülkenin topraklarında nice Mahir, Deniz, İbrahim… Castro,
Mandela… yetişecektir, çünkü direnişin çocukları, bu ülkenin ve geleceğinin onuru
olmaya devam etmektedir.
Başaran ve son sözünü söyleyen özgürlük mücadelesi ve
mücadele insanı, halkların kalbinde yaşamaya devam edecektir.
İsmail Cem Özkan
4 Aralık 2013 Çarşamba
19. Yüzyılda Alman Şarkiyatçıların Bektaşîlik Serüveni
19. Yüzyılda Alman Şarkiyatçıların Bektaşîlik Serüveni
Bektaşiler, Tahtacılar, Kızılbaşlar
Alman kaynaklarında Alevilik, Bektaşilik konusunda bir
araştırma yapılmış diye meraklı bir arşivci olan İlhami Yazgan, kendi kendisine
soru sormuş ve arşivlerin tozlu raflarında bulunan ve bugüne kadar Alevilik konusunda
ciddi araştırma yapanların el sürmediği yere dokunmuş ve akıcı bir dil ile
bizlere bu dokunduğu yerde bulunan belgelere ve kendi yorumu ile kitap olarak
sunmuş.
Almanlar doğu kültürlerine olan ilgileri ve bu ilgilerini
sadece turistlik amaçlı yapmadıkları bilinen bir gerçektir. Almanlar bir yandan
kendi siyasi hedefleri yönünde doğunun karanlığına bakarken, bir yandan da
sözlü edebiyatı yazılı hale getirerek insanlık tarihi için önemli bir arşiv çalışması
yapmışlardır. Bugün bizde olan arşivlerden daha çok arşivi alman arşivlerinde
bulabileceğimizi arşivcilerin yapmış olduğu çalışmalardan öğreniyoruz. Almanlar bir konuya ilgi duyduklarında o konu
ile ilgili kürsüler kurmuş, ödenekler çıkarmış, öğrenciler yetiştirmiştir. Alevilik
ve Bektaşilik konusunda ilk sayılacak çalışmaları Yazgan, arşivin
derinliklerinden tutmuş ve gün ışığına kavuşturmakla kalmamış, Türkçeye tercime
etmiş ve La Yayınlarından
kitap olarak bir derleme olarak bize sunmuştur. Sunarken Alevilik konusunda
araştırma yapacaklar içinde bir dizi kaynakçayı sunmuş ve demiş ki, işte kaynak
orada gidin çıkarın ve bu konuda yapacağınız araştırmalar için elinizi
güçlendirin. Elbette bizde araştırmadan daha çok bir birini kopyalamak ve yazar
ismini değiştirilip kendi ismini yazma daha öncelikli olduğu için bu
önermesinin hayat bulacağı konusunda umudum çok azdır.
“Dr. Georg Jakob’un 1908 yılında yayımladığı “Bektaşîlik
Öğretisi Üzerine Denemeler” adlı çalışması Almanya’da önemli yapıtlar arasında
sayılmaktadır. 120 yıl önce Dr. Edmund Naumann’ın Hacı Bektaş’a yapmış olduğu
ziyaret ve bu ziyaret sebebiyle yazdığı makalesi Hacı Bektaş türbesindeki
gözlemlerini kapsamaktadır. Yine Dr. Felix von Luschan’ın 1890 yılında
yayımlanan “Tahtacılar” adlı makalesini içeren bölümde ise 1890’lı yıllarda Likya
Bölgesi’nde yaşayan Tahtacılar, Bektaşîler, Yunanlılar, Ermeniler ve diğer
halklardır.” Tanıtım yazısında bu kısa cümle ile kitabı özetlemiş olmalarına rağmen,
eksik kalan nokta ise; o dönemin bakışı içinde, bir yabancı gözü ile,
yasaklanmış, yok sayılmış ve görmezden gelen bir öteki kültür üzerinde doğal
gözlemler ile yaklaşımın getirmiş olduğu bir bakış açısının ve duruş noktasının
ne kadar yanlış sonuçlara ulaşabildiğini de kanıtlamaktadır. Bugün ki, bilgilerimiz ile Alevilik ve Bektaşilik
konusunda daha çok şey bilmekte ve eskiden anlatılan söylencelerin ne kadar
yanlış olarak devlete ve devletin çoğunluk ahalisine yansıdığına da bu
gözlemlerin derlemesi olan kitaplarda da rastlıyoruz. Kitabı okurken bize bir
çok şeyi fısıldadığının şahitliğini yapmaktayız. Aleviler ve Bektaşiler İslam içinde
öyle bir yansıtılmış ki o konuda araştırma yapanlarda o yanlışlığa ve bakış
açısına sahip olabiliyorlar. Gerçekler ve aktarılanlar arasında uçurum
araştırma yapıldıkça, kaynaklar çoğaldıkça azalacaktır.
Alevilik ve Bektaşilik konusunda araştırma yapmak
isteyenler, Almanların bir zamanlar Alevilere ve Bektaşilere bakış açısı ne
olduğunu öğrenmek isteyenler için güzel bir kaynak, akıcı bir dil ile sunulan
bu kitaptan olabildiğince yararlanmanızı öneririm.
İsmail Cem Özkan
19. Yüzyılda Alman
Şarkiyatçıların Bektaşîlik Serüveni
Bektaşiler,
Tahtacılar, Kızılbaşlar
Dr. Georg Jakob, Dr. Felix von Luschan, Dr. Edmund Naumann
Çeviren ve yayına hazırlayan: İlhami Yazgan
Çeviren ve Yayına Hazırlayan: İlhami Yazgan
Ankara 2013, 1. Baskı
ISBN 978-605-64294-0-8
Son Tango
Son Tango
1970’li yıllar, hemen hemen üçüncü dünya ülkelerinde bir
birine benzer, sanki karbon kağıdı ile yazılmış bir senaryonun uygulandığı
zaman dilimidir. Dünyayı kuşatan bir sol dalgaya karşı Amerika kendi
çıkarlarına uygun olarak askeri seçenekleri sahneye uyarlamış ve her darbe olan
ülkede işkence, kayıplar, ölümler sıradan bir olay haline gelmiştir. Acının,
sindirilmişliğin, direnişin, kavganın iç içe geçtiği ve hüzün ile, açlık,
nefret ile sevgi ve para için her şeyini satanların yan yana yaşamak zorunda
olduğu günlerdir.
Özcan Özer o yılların bir zaman dilimini kendi ülkesinden
çok uzakta Arjantin liman şehrinde bir barda yakalamıştır. Olaylar; liman işçilerinin ve müdavimlerinin olduğu
bir Arjantin barıda geçmektedir. Sahne, barın içi ve liman iskelesidir. Oyuna
adını veren sahne ilk olarak bizi karşılar. Son tango adını sevgililerin
hayallere ulaşmadıkları bu dünyada göçmeden (intihar etmeden) önce yaptıkları
son beden dili, kısaca isyandır.
İki genç aşık, tutku ile son bir kere barda tango oynarlar
ve iskeleden kendilerini denize bırakırlar. Sessiz ve isyanın bedende dile
gelişidir. Bütün salon bardır, bizler aynanın arkasından salona bakarken, aynı
zamanda kendi tarihimize göz atıyor gibiyiz. Önümüzde duran ayna iki yüzlüdür,
bir yüzünde Arjantin’de yaşanan bir isyan ve direniş sesleri, öte yüzünde bizim
sessizliğimiz. O yıllar içinde yok olan acı yıllarımız…
Kader dansı seven aynı zamanda geçinmek için vücutlarını
satmak zorunda kalan insanları bir limanda buluşturmuştur. Toplumun en alt tabanını
oluşturan bu emekçi insanların o günlere ait yaşanmışlıkları bir söylem içinde,
tangonun ritmi eşliğinde bize sunulmaktadır. Aşk ve çaresizlik. Seçme şansı
bile olmayan kaderin çizdiği çizgiyi yaşamak zorunda olan bir grup insan.
Parası olanın her şeyi satın aldığı, tükettiği ve üretimin olmadığı bir liman
barında, zaman tükenirken, insanlarda ekonomik baskının altında ezilirken, buna
neden askeri darbenin sert dalgaları barın duvarlarına vurmaktadır. İşçi
hareketi ile ilgilenen bir sendika örgütçüsü olan Pedro, karşılığını gördüğü
bir aşk içindedir ama zaman onların romantik zaman geçirmesini değil, ayrılmak
zorunda oldukları ve birbirlerine çok yakın ama aynı zamanda çok uzak durmak
zorunda oldukları günlerdir. Pedro’nun sevgilisi ve barın en güzel ve bar
sahibesinin kızı olan Maria, başı dik ve yaşama dirençli bir şekilde
bakmaktadır. Ne yazık ki onun kaderini en yakın arkadaşı değiştirecektir, çünkü
en yakın arkadaşının hazırladığı ortam ile Amerikan şirketleri ile ortak iş
yapan Jose, parasının gücü ile Maria’yı bir seçime zorunlu bırakır ve evlenir.
Jose gerdek gecesi yeni karısını aynı anda iki adama satmıştır. Jose yeni insan
tipini temsil etmektedir, her şeyi para ile ölçen, para ile gören bizim dünya
bakışımıza göre namusunu da satmaktadır. Her şey para içindir, her şey para ile
değiş tokuş edilir. Yaşadığımız çağın tipik liberal düşüncesine çok yakındır.
Maria elini kana bulamıştır, polis tarafından aranmaktadır. Tek bildiği ve
kendisini güvende hissettiği limana geri döner. Barda yeni bir cinayetinde
ortamını hazırlar. Pedro, Jose ile kavgaya tutuşur ve Jose ölür. O kargaşada
bar içinde yaşayanlar bir anlamda kendi güçsüzlüklerini diş bilediklerinin
üzerine kaba baskı olarak gösterir ama cinayet ve koruma içgüdüsü ağır
basmıştır. Pedro kaçar. Pedro hem işçiler örgütlemeye çalıştığı için hem de
cinayet için aranır ve kısa sürede yakalanır.
İşkence sahneleri ve bildik ifadeye zorlamalar. Duvarlar
yeni sesleri içine hapseder. Göz kapalıdır ve işkence gören onurlu bir duruş
sergiler. Yurtsever, devlet görevliler ile yüzleşir. Yüzleştirir bizleri.
Devlet görevlisi devleti savunur ve devletin tercihi Amerikan çıkarlarını
korumaktır. Şimdi soru şu, kimin çıkarı daha önemlidir, devletin mi, halkın mı?
Öldürülen Jose, yer altını temsil etmektedir ve devlet görevlileri (işkenceci
polisler) bile kurtulduklarına sevinmektedir ama gözleri açık olmasına rağmen
gözleri kapalı ve işlerini yapmaktadır.
Pedro içeride yatar ve çıkar. Değişen bir şey yoktur. Devlet
Amerikan çıkarlarını korurken, baskı, zulüm altında halkını tutmaya devam
etmektedir. Halkın hayal gücü (barda yaşayanlar) para ile sınırlıdır. Para
olunca tercih yapma hakkının olduğunu düşünmeye devam etmekteler. Pedro döner
ama fazla yaşayamaz, vurulur. Ölür. Bunun üzerine Maria limana gider ve
kendisini denizin dalgaları arasına bırakır. Tıpkı son tangosunu oynayan
aşıklar gibi. Sevdiği ile atlayamaz, çünkü sevdiği kendisinden önce bu dünyadan
uzaklaşmıştır.
Oyun kısaca böyle öyküleşir. Aynanın arkasından bara
bakarız.
Oyunun tüm oyuncuları kendilerine verilen görevi en iyi bir
şekilde yapmışlar. Muhteşem yüz ifadelerini aynanın öteki tarafına yani bizlere
ulaştırdılar. Müzik, dans ve sözler bir biri ile uyumlu, bir anda Arjantin’de
yaşanan bir barın içinde kendinizi bulabilirsiniz.
Işık seçimi karakterlerin o anlık ruh hallerine uygundur,
ışık ve seslerin zaman zaman azalıp, aydınlanması ile seyircide ki, yani bizlerdeki
dikkatimizin dağılmasını engellemiştir. Her birimiz duvara asılı olan ama
gerçekte olmayan sahneyi kaplayan aynadan salona bakarken, yaşanan trajedinin ve
dansın yaratmış olduğu tutkuyu sanki daha önceden yaşanmışlık hissi içinde,
yabancısı olmadığımızın öykünün içinde çok başarılı bir sahne düzenlemesi ile
karşı karşıyayız. Her bir hareket ince ince hesaplanmış, planlanmış ve o ince
ayarlar ile göndermeler ile her bir oyuncu verilen görevi en iyi şekilde yerine
getirirken, doğaçlama hissi veren doğallık ile bize ulaştırmışlardır.
Yazan Özcan Özer yerinde olsaydım belki son sahneyi biraz
daha değiştirir, belki de yönetmenin yerinde olup küçük bir dokunuş ile başlangıç
(giriş sahnesinde olduğu gibi) aynı olabilir miydi? Oyunu yazan ve yöneten
elbette tecrübeli iki insan, onlar benden daha iyi bilecekler ama son sahnede
başlangıç sahnesini gözüm aradı ve o intihar sahnesinin başka bir şekilde
verilebilinir miydi?
Eğlenceli, muhteşem bir müzikal izlerken, aynı zamanda
tarihin bir dönemi ile yüzleşmek isteyenlerin kaçırmaması gereken bir oyun,
sahnelerde olmaya devam edecek… Fırsatı olanların kaçırmaması gerektiği bir
tiyatro ile buluşma ihtimali sahnelerde yerini almaya devam ediyor. Sahne tozuna
yazılan bu şöleni görün derim…
İsmail Cem Özkan
http://www.galatagazete.com/o/index.php/sanat/tyatro/7972-son-tango.html
SON TANGO | İSTANBUL
DT
2 perde | 2 saat 10 dakika
Yazan : ÖZCAN ÖZER
Yöneten : MURAT SARI
DEKOR TASARIMI: MURAT GÜLMEZ
GİYSİ TASARIMI : AKIN TEZER TUNALI
IŞIK TASARIMI: AYHAN GÜLDAĞLARI
BESTECİ : CEM İDİZ
DANS DÜZENİ: TANJU YILDIRIM
MÜZİK DİREKTÖRÜ:MELİKCAN ZAMAN
KOREOGRAF: TANJU YILDIRIM
YÖNETMEN YARDIMCILARI : PINAR DAMCIOĞLU, MERT SEZGİN
ASİSTAN:GÜZİDE ARSLAN
SAHNE AMİRİ: ŞAFAK DOĞAN YALÇIN
KONDÜVİT: ONUR KAAN ÇELEBİ
IŞIK KUMANDA: GÖKHAN GÜLÇEBİ
DEKOR SORUMLUSU: DURSUN ÖZALP
AKSESUAR SORUMLUSU: TANER ŞAVŞAT
ERKEK TERZİ: KADİR METİN
KADIN TERZİ: BURCU SARI
PERUKACI: BELKIS BALABAN
OYUNCULAR
SELİN TEKMAN
BARIŞ BAĞCI
ENGİN DELİCE
MURAT KAPU
ARİF BURAK YILMAZ
METİN BEYEN
MERT SEZGİN
ALİ ÇELİK
HAZAL ERDAL
ZELİHA GÜNEY
SEDAT SAVTAK
HİLAL KUVVET
KERİM ALTINBAŞAK
AYŞE GÜNYÜZ
KÖKSAL ÜNAL
ASLI İKTU
GÜZİDE ARSLAN
TUĞBA ÖZOĞLU
LALİZER KEMALOĞLU
NİHAL USANMAZ
DEVRİM SARICA
ONUR ERTAMAN
HANDE GENÇÖRNEK
SENCER ÇAKAL
ALPER AKSOY
GÖRKEM KOYUNCU
BÜŞRA GÜNİ
EDA ŞAHİN
TANER ŞAVŞAT
ORKESTRA
MÜGE ÖZNALCI
HANDE GENÇÖRNEK
EDWARD ARİS
GÖRKEM KOYUNCU
ONUR ERTAMAN
HANDE GENÇÖRNEK
MURAT SARI
HAZAL ERDAL
28 Kasım 2013 Perşembe
Pedofili ya da çocuk sapkınlığı?
Pedofili ya da çocuk sapkınlığı?
Ülkemizde kavram kargaşası devam ediyor, en son örneği
pedofili ile çocuk tacizi, tecavüzü ve evliliği konusunda oluyor. Son olarak
başlatılan kampanyada her türlü çocuğa karşı yapılan davranışlar bu başlık
altına alınmıştır, fakat gerçekler öyle demiyor. Pedofili bir hastalıktır ve
hastalığın belirtileri, sonuçları ve yöntemleri bilimsel olarak kategorize
edilmiş ve bilimsel yayınlarda yayınlanmıştır. Ülkemizde ise pedofili
hastalarının yapmış olduğu davranışlar dışında, pedofili hastası olmayan ama
aynı veya benzer davranışları çocuklara karşı gösterenler var. Onlar ile
hastaları birbirinden ayırmak gerek ama o sanıldığı kadar basit değildir. Uzman
kişilerin ve uzman kurumların yapabileceği bir çalışmadır.
Ülkemizde kültür olarak çocuklara yönelik cinsel bir arzu
olduğunu düşünüyorum. Bu konuda en iyi örnek şu andaki cumhurbaşkanıdır. Evlendiği
yaşlara bakarsanız daha iyi anlarsınız. Şimdi o tercih Sayın Abdullah Gül ya da
eşinin tercihi değildir, töreler ve kültür o dönemde onu söylüyordu ve
evlendiler. Şimdi kimse bize Sayın Abdullah Gül pedofili diyemez, çünkü sonra
ki yaşamında bir devamlılığı yok. pedofili bir hastalıktır ve devamlılığı olan
bir durumdur. Tedavisi yapılması zorunludur.
Ülkemizde çocuk tecavüzleri büyük bir bölümü hastalık değil,
çağdaş yaşam düzeyinden bakınca bir sapkınlık ve doğal olmayan davranış biçimi
olarak karşımıza çıkıyor ve cezalandırılması gerektiğini düşünüyorum, çünkü bir
anlık olarak yapılan bu davranış biçimi süreklilik göstermiyor ve bir anlık
durum ile kendisini göstermekte. Suçlu yakalandığı an cezasını çekiyor, hayatında
başka bir tecavüz, taciz olayına rastlamıyoruz. Bu durumda
olan kişiler hakkında mahkemelerde iyi hal vs gibi şeyler ile cezasının indirilmesine
karşıyım. Töreleri ve gelenekleri kendi çıkarı ve kötü amacı için kullananlar
mutlaka kamuoyu önünde teşhir edilmeli ve sonunda bu davranışın bir muayedesi
olmalıdır...
Çocuk tacizleri, tecavüzleri genelde yakın akraba ilişkileri
içinde ve ev denen o beton arma duvarlar arasında oluyor. Ve genelde buna
benzer sapkın davranış biçimleri sanıldığı gibi çoğunlukta en alt ekonomik
düzeyde olan insanların evinde olmuyor, daha çok okumuş, kariyer sahibi insanların
evlerinde daha yaygın ve daha sık gözüküyor. Bu konuda yapılmış bir çok bilimsel
çalışma eğer istenirse bulunabilinir, çünkü tecavüz ve taciz konusunda batı
dünyası daha çok ilgilenmesinin arkasında bu sık görülen yerler ile alakalı
olduğunu düşünürüm.
Üçüncü sayfa haberler içinde gün geçmiyor ki, çocuklar üzerine
uygulanan cinsel saldırlar hakkında haberler çıkmasın. Gün geçtikçe daha
görünür olan bu davranış biçimi aslında ülkemizde tabu konuların başında yer
alıyordu. Bir bölgede uygulanan berdel vb gibi uygulamalar ailelerin rızası ile
yapılan bir uygulama olarak bile karşımıza çıkarken, bazı bölgelerde erkek
çocuklar oğlancılık kurbanı olduğuna şahitlik edebiliyoruz. Bunar törelerin ve
kültürün şimdiki duruşumuza doğru vuran yansımalarıdır.
Kültür ve yaşama bakış açımız zaman içinde değişir, bir
zamanlar normal olarak kabul ettiklerimiz zaman içinde normal dışı hatta
sapkınlık olarak karşımıza çıkabilir. Bizlerden önceki kuşakların dünyaya
bakışı ile bizim dünyaya bakış açımız artık çok farklı, önceliklerimiz, düşünce
biçimimiz, yaşam kalitemiz ve sosyal çevremiz çok değişmiş konumda. Yalnızlaşan
insan, beton arasında ezilen ve sosyal çevrenin olmaması ile kendisini
sapkılığa kadar verecek şekilde hastalaştıran bir düzenin içinde; hastalık
nerede başlıyor, sapkınlık nerede mihenk taşını buluyor belli değil ve her şey
iç içe geçtiği için kim hasta kim sapkın eğimli bilinmiyor…
Kavramların karışması ve kime nasıl bakacağımız bu kargaşa
içinde kişiler çıkarlarına geldiği gibi seslendirmekte ve yorumlamaktadır.
Konumuza son vurgu yaparak noktalayalım, pedofili çağdaş
yaşamın daha da yaygınlaştırdığı bir hastalıktır. Bu hastalığın tedavisi
yapılmalı ve suçlular cezaevi yerine özel kliniklerde tedavi altına
alınmalıdır, çünkü cezaevinden çıktıktan sonrada aynı davranışı göstermekteler.
Sapıklar ise daha farklıdır ve aralarında çok ince bir çizgi vardır. Sapıklar genelde
çocuğun çevresinde yer alır ve genelde aile içinde bu sapkınlıklar ele güne
karşı kapatılır. Aileler çocukları için bu üstünü kapatma yerine açığa vurmalı
ve suçlu kim olursa olsun cezasını çekmesi için mahkemelere taşınmalıdır. Çünkü
tacize veya tecavüze uğramış çocuk ömür boyu bu yükün ve acının kısaca
travmanın içinde yaşayacaktır. O çocuk tedavi edilmeli, acısı olabildiğince
azaltılıp yaşama ve sosyal çevre içine normal bir vatandaş olarak katılması
sağlanmalıdır.
Pedofili hastalığı ile ilgili kampanyalarda eli kirli erkek
eli kullanılmaktadır ama yazımızdan da anlaşılacağı üzerine el kirliliği işçi
eli olmadığı, o el daha çok çocuk kanı / gözyaşı ile kirlenmiş eldir. Grafik çalışması
yapanlar önyargıları ile olaya bakmaktalar ama önyargılarımızı bir yana bırakıp
gerçekler ile yüzleşmemiz gereklidir. Pedofili hastalığı kırsal kesimden daha
çok şehirlerde ve modern yaşam dediğimiz alanlarda gözükme olasılığı daha
fazladır. Pedofili hastalığında yüzde yüzüne yakın kız çocuklarına karşı suç
işlenir, sapkınlıkta ise oran erkek kız farkı gözetmeden çocuğa karşı suç
işlenir.
İsmail Cem Özkan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)