15 Aralık 2013 Pazar

Abidin Dino’da bir meta aracına mı dönüşüyor?

Abidin Dino’da bir meta aracına mı dönüşüyor?

Abidin Dino için portre karikatür sergisi yapılmaktaymış… Üstelik birkaç senedir bu devam ediyormuş… Kim adına, neden soruları sormak doğal bir soru, çünkü ananlar ile Abidin Dino’nun siyasi, ideolojik bir yakınlığı olmadığı gibi kan bağı da yok! Kan bağına inanmam, çünkü aynı soydan gelenlerin önemli bir bölümü daha çok kendi akrabalarını ticari ve piyasa malı yapmıştır, onun adından yararlanarak geçimini sağlamaktadır.  Abidin Dino'nun çizgisine, duruşuna ve siyasi tercihine uzaktan yakından ilişkisi olmayan ve bugün ki duruşları ile Abidin Dino vb.lerine küfür edenler onu anması ne kadar doğrudur? Sanırım anarken de küfür ediyorlardır ve bu sayede onun ismini ve duruşunu bozmaya ve yanlış imajlar vererek onu yok etmeye ve de altını boşaltmaya çalışıyorlar. Yoksa neden ansın? Türkçede bir söz var “eniştem bugün beni neden öptü” diye, onların anması bu sözü anımsatıyor bende…

Bu sergiyi organize edenler kimlerin olup olmadığını pek önemi yok, çünkü kişisel ve ben yaptım oldu anlayışını temsil ediyorlar, tipik günümüz liberal insanı (!) ama serginin seçici kurul içinde kendilerine Kemalist diyenden, liberal diyene kadar değişik kesimlerin temsilcileri bulunmaktadır. Çalıştıkları ve bulundukları ortam ile hem iktidarı eleştiren hem de iktidarı savunan konumunda olan insanların birliği.  Kısaca zıtların birliği diye okuyabiliriz. Bu ananların bazıları için şimdi sormak gerek, yahu kardeşim hem dinciler ile çıkarın gereği al külah ver külah yaşıyorsun, sonra kendini görmez gibi dincileri eleştiriyorsun... Namuslu ve dürüst olun..

Komünist ve tercihleri yüzünden bedel ödeyenleri ancak bedel ödemişler ve onu temsil eden kurumlar anabilir, bireylerin anması tercihtir ve kamu önünde bireysel duruşunu gösterebilir ama onu bir kurum gibi anmak, onu anması gerekenleri ötelemek, siz kim oluyorsunuz anlamına gelir... Abidin Dino’nun politik savunucuları olduğunu iddia edenlerin bunu bir kere daha düşünmeleri gerekir. Türk karikatürü içinde ne kadar Nazi vb olduğunu unutmayın. Türk karikatürü aydınlık yüzü kadar geçmişi pislikler ile örülüdür... Pisliklerin üzeri örtüle örtüle ve izleyicileri kandıra kandıra mizahı iktidarı savunan bir araç konuma getirildi, bu tutum artık sonlanmalı ve mizah olduğu konumuna geri dönmelidir.

Bu sergiyi yapanları kınıyorum, faşizme ve dincilere çanak çaldığınız ve devrimci komünist insanların altını boşalttığınız için... Onları birer rant haline getirip ünlü olma hevesleri ile adlarını kullananların bu istemleri boğazında kalmasını istiyorsanız, artık sahip çıkın değerlerinize…

İsmail Cem Özkan

Unuttum dünü, yarını görmeye çalışıyorum!


Unuttum dünü, yarını görmeye çalışıyorum!

Yazı yazma serüveni sürekli geriye doğru dönüp bakmayı getirir. İlerisini yazmak için dahi olsa geri dönmek gereklidir, geri olmayınca ileri zaten olamıyor. Yaşantımızın içinde tarih defterine bıraktığımız o kadar çok anı ve unuttuğumuz şeyler vardır ki, hiçbir kelime, cümle ve öfke ile yazılan satırlar onları bugün aynı heyecan ve öfke ile karşılamamızı getirmez. Üzerine tozlar serpilmiş, serpilen tozların altında öfkelerimiz birer anı haline dönüşmüş, dudaklarımızda sadece acı gülümseme bırakan duygular halinde bugüne yansıtabiliyoruz. Bugün geçmişin acıları ile alnımıza ve yüzümüze çizilen çizgilerin hesabını ve neden çizildiğini hiç birimiz bilemeyiz. Bizler tarih içinde kendi tanrısını yaratmış tek canlıyız, bugün o tanrıyı içimizde öldürmeye çalışsak da bir şekilde korkularımız ve bilinmezlikler içinde yaşamaya devam eder. Ne zaman bir bilinmezlik ile karşılaşsak o tanrı kafasını çıkarır ve bize gülümser. Çünkü bilir ki o, bilinmezlikler içinde yaşadığını. Bilinmezlik korkudur. Korkuyu büyüten, geliştiren ise tarihimizdir. Tarih iyi okunmadığında, korkuyu besler. Korku ise bizim cesaret ile adım atmamızı engeller, hatta bir hücrede yaşamaya zorlar.
Eskiden matbaada basılan dergiler için yazı yazardım, matbaada basılan yazılar içinde öfkeme mürekkebin kokusunu ve kelimelerin hıncını eklerdim. Bugün mürekkebin kokusu artık yok, ekrandan yansıyan ışığın oklarını gönderebilirim ancak ama ne yazık ki içimde ne öfke ve de hınç vardır, üzerilerine tarihin tozları serpilmiş, daha sakin bir şekilde yazılarımı yazıyor, kafamda ki düşünceleri otosansürleyerek ekrana aktarıyorum. Yaşadığımız çağın ruhu her şeyin fiyatını bilen ama değerini bilmeyenlerin hoyratça konuştuğu bir dilimdir. Parası olan istediği düşüncesini bir başkasına aktarıp, o aktardığı kişinin kaleme aldığı ve sonra bir başkası tarafından düzeltilen (redekte edilen) ve yayınevinin çıkarlarına uygun basılan dijital ve normal kitap olarak karşımıza çıktığı çağdır. Araştırma yerine, kulaktan dolma, yanlış kaynaklardan yanlış sonuçlar çıkarılarak elde edilen bir balon düşünceler eşliğinde gerçeklikten uzaklaşan bir kuşağın içinde kendimizi buluyoruz. Üretmeyen ve üretilenin altına imza atan bir çağın içindeyiz.
Tarihte kırılma noktaları eski zaman diliminde uzun zamanları kapsardı. Kuşaklar sonucunda kırılmalar yaşanır ve yeni bir çağa adım atılırdı, son yüzyıl içinde ise kırılma artçıları daha kısa aralıklar ile olmaya başladı. Bir kuşak birden fazla kırılmaya şahitlik ederken, artık kırılmaların ne olduğunu dahi anlayamadan başka kırılmaların içinde kendisini bulan ama henüz o geçmiş kırılmanın sonuçları tam ortaya çıkmadan yeni kırılmanın yaratmış olduğu fırtına içinde girdaplaşan havada kendisini rüzgarın gücüne bırakanları olduğu bir zaman diliminde ne tarih, ne gelecek ne de bugün vardır. O an içinde, o anının ruhiyesini yaşamaya çalışan ve sadece kendisini düşünen bireylerin oluşturmuş olduğu topluluklar ortaya çıktı. Binlerce yılda oluşan medeniyet, birikim, kültürel diller birer birer iç içe geçerek yok olmakta ve her yiyeceğin içine katılan şeker gibi tatlı bir hayalin içinde görüntülerini dünyaya yansıtan ama kısa zamanda yok olan yaşamların, olmayan mezarlıklarında dolanır olduk. Her kültür bir başka kültürü anlıyormuş gibi yapıp, ortak bir yaşam yaratma telaşına kapılmadan olduğu gibi yaşamaya eksik cümleler ve işaret dili ile anlaşır kılmaya çalışıyorlar geçen günlerini. Emekliliğini bekleyen bir işçi gibi görevini yapan ve istikrarı bozulmadığı sürece hiçbir konuda görüş belirtmeyen tepkisiz bireylere döndük.
Arkadaşlarımız ile daha çok vakit geçirmeye başladık, ellerimizde son teknoloji ürünler ile. Bir birimizi dinlemeden fotoğraf çektirip, ne kadar mutlu olduğumuzu bizi izleyenlere göstermeye başladık. Evde bir biri ile konuşmayanlar, topluluk içinde en iyi sanatçıya taş çıkaracak kadar rollerini oynayıp, rollerine uygun kıyafetler içinde mutluluk fotoğraflarını paylaşırken, ne yediğini, ne içtiğini tüm dostlarına göstermekten geri durmayanların olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Bugün bizlere doğal gelen bu davranışlar, kıyafetlerimiz bir on yıl sonra acaba nasıl gözükecektir.
İlişkilerimiz, düşünce yapımız, tercihlerimiz evrensel yiyecek dükkanlarında satılan tatlar gibi oldu. Hazır ve reçetesi belli yiyecekleri tüketirken, bizlerin de bir birimize benzerlik oranımız arttı, hangi dili, hangi şehirde yaşadığımızın artık önemi yok, hiç kimse hiçbir yerde yabancı değil, her kişi yaşadığı yeri ve dili tanımıyor haldedir.
Kelimelerimin öfkesi artık yok, çünkü cümleler kurmak için hangi dili konuşacağımı ve hangi dili bildiğimi bilmiyorum. Hepsinden birer parça, hepsinden bir sembol biliyorum. Artık bütün insanlar bir birleri ile araya tercüman almadan anlaşabiliyor. Belirli cümle yapısını bilmek artık yeterli. Evlere alınan romanlar, öykülerin yeri artık boş. Şimdi onların yerini 140 kelime her duygusunu anlatmaya çalışanlar var.
İçimde öfke birikmiş, kelimeler öfkemi anlatmıyor, çünkü unuttum öfkemi anlatacak kelimeleri!
Unuttum dünü, yarını görmeye çalışıyorum, anı yaşamaktayım!
İsmail Cem Özkan

13 Aralık 2013 Cuma

Çehov, Üç Kız Kardeş


Çehov, Üç Kız Kardeş

General Prozorov öleli bir yıl olmuştur, ölüm yıl dönümü aslında en küçük kızının vaftiz günüdür. Evde artık hüzün değil, mutluluk ve unut havası hakimdir. İrina neşe içinde evin içinde sürekli hareket halindedir, eskisi gibi olmazsa da küçük bir parti ile evin içine neşe saçılacaktır. Umut aynı zamanda Moskova’ya dönüş hayalidir. Babasının mesleği gereği geldikleri şehirden artık ayrılma zamanı geldiğine inanır üç kız kardeş. Üç kız kardeşin yanında bir de erkek kardeşleri (Andrey Sergeyeviç Prozorov) vardır ve erkek kardeşleri aşıktır. Bilim insanı olmak istemiş ama meclis üyeliğini tercih etmiştir. O Moskova hayali kurmadan kendi dünyasındadır. Andrey babsının beklentisini yerine getirmemiştir, iyi bir eğitim almış olmasına rağmen yaşadıkları yerde yaşamaktan mutludur. Natalya İvanovna’ya aşıktır. Karşılıklı bir aşk içinde olduğunu düşünmekteyiz. Fakat işin aslının öyle olmadığını evlilik sonrasında göreceğiz. Natalya kendi yaşamından kurtulup seçkin bir ailenin içinde olma hayalindedir ve bu hayali evlilik ile gerçekleşecektir. Egosunun dış dünya ile (çevresi) çatışması ve aşağılamasına şahitlik edeceğiz.
Oyunun ana teması mutlu olmaktır. Mutlu olmak için çaba sarf edenler, dış dünyada yaşanan gelişmelerin etkisi ile bir o yandan bu yana doğru savrulmaktadır. Tarihin kırılma noktalarına göz atarsanız, her kırılma sosyal ve aile yapısını da kökten etkilemiştir. Alışkanlıklar, düşünce yapısı ve geleneksel ilişkilerde değişim kaçınılmazdır.
Üç kız kardeş oyununda karakterler yaşamdan cımbız ile seçilmiş ve sözler felsefi derinliği olan ama yüzeysel sözlermiş gibi algılanan diyaloglardan oluşmaktadır. Her sözün, her hareketin bir sonraki söze ve davranışa bir davetiyeyi içinde barındırır. Diyalektik bir bakış açısı ile Rus toplumunun kırılmasına üç duvarlı olan sahnede şahitlik ederiz.
İvan Romanoviç Çebutıkin kareketeri bir anlamda Çehov kendisini sahneye taşır, “Allah topunun belasını versin! Benim hala doktor olduğumu sanıyorlar. Bütün hastalıkları iyileştirmesini bilirmişim. Oysa benim kesinlikle bir şey bildiğim yok. Bütün bildiklerimi unuttum. (...) Çarşamba günü ölümüne sebep olduğum şu kadın geldi aklıma. Daha bunun gibi bir sürü şeyi anımsadım. Kendimden tiksindim, iğrendim… Gittim güzelce çektim kafayı.” diyecek kadar içtendir. Bir düello öncesi içini saklamadan ortaya serer. Yola çıkacaktır, belki geri dönmeyecektir ama yapması gereken bir iş vardır, bir düelloda şahit ve doktorluk yapacaktır. Kendisini bir silüyet olarak görür, “aslında bizler burada değiliz, bir görüntüyüz, gerçek olduğumuzu kim biliyor” der. Baron Nikolay Lvoviç Tuzenbah düelledo hayatını kaybeder, ölüm haberini doktor getirir.
Toplumun dışında, toplumun içinde yaşayan bir ailedir. Kendilerini yaşadıkları toplumundan ayrı görme eğiliminde olan en az üç dil bilen kardeşler, o yaşadıkları yere göre çok lükstür ama bilgi geleceğe aktarılan en önemli şeydir. Kullanmadıkları bilginin aslında geleceğe bırakacağı bir şeyi yoktur. Yarım yamalak dil bilgisi ile yaşadıkları yerin yerlilerinden olan Andrey’in eşi Natalya (Nataşa) onlara hükmetmeye ve hatta küçümsemeye başlamıştır. Bilgilerini bir silah olarak kullanamayan ve alçakgönüllü olan kız kardeşler, sessizce olayı izlerken, içten içe bir isyanında ateşini beslemektedir. Hayal kırıklıkları ve yaşamın dayatmaları karşısında boyun eğiş.
Maşa ortanca kardeştir, Kuligin ile evlidir. Kuligin öğretmendir, Latince dilini iyi bilmekte ve onlara göre soylu bir aileden gelmemektedir. Onların yanında kendisini aşağıda görür ve her daim onların yanında sesi daha aşağıdadır. Maşa bu durumdan şikayetçidir ama eşine bu şikayetini belirtmez, o kafasında canlandırdığı adam ile evli değildir ve mutsuzdur. Bir gün babasının arkadaşı onları İrana’nın vaftiz gününde davetsiz gelmesi ile Maşa’nın yaşamında değişimler olmaya başlamıştır. Chanan Andre Nikolas onların yaşadığı yere atanmıştır ve bir zamanlar aşık Andre olarak anıldığını anımsar kız kardeşler. Geçmişten gelen bir umuttur, çünkü o Moskova’yı temsil etmektedir. Onların doğduğu ve çocukluklarını yaşadıkları yerdir. Andre kısa zamanda evliliğinin sorunlu olduğu ve mutsuz olduğunu Maşa ile paylaşır ve onun ile bir gönül serüvenine yelken açarlar. Maşa eşini aldatmaktadır, umudunu, mutluluğu Andre kollarında bulduğunu düşünür. Bu durumdan haberi yokmuş gibi davranan öğretmen Kuligin artık müfettiş olmuştur ama eşini sonsuz bir bağlılıkla ve olduğu gibi sevmektedir. Bu arada özgüveni gelmiştir, artık kendisini müfettiş olarak ispat etmiştir.
Üç kız kardeşin en büyüğü öğretmendir, mesleğinden haz etmemesine rağmen işini yapar. Okul müdürü olduktan sonra daha fazla çalışmak zorunda kalır. Küçük kardeşine analık görevini ve hayatın gerçeklerini anlatır. Aşk ile evlilik yoktur, kadın görevini yapar evlilikte ve kadınalr görevlerini yapmak için evlenir der. İrina, aşk olmadan Baron Nikolay ile evliği kabul eder. Baron daha çok para kazanmak ve çalışmak için askerlik mesleğini bırakır ve bir madende çalışmak için sivil yaşama geçiş yapar. Vasili Vasiliç Solyoniy ile arlarında bir sürtüşme olur ve düello kararı alırlar. Evlilik hayali kuran çiftler birleşemeden bu düello ola hayatları ayrılır. En küçük kız kardeş, Moskova ve mutlu evlilik hayalide artık hayatta yerini kaybetmiştir. Üç kız kardeş bir birine daha sıkı sarılmak zorundadır. Toplumsal dönüşüm şehirde bir isyan için ortam hazırlamış ve şehirde çıkan yangın ile bir çok mahalle ateş içinde kalmıştır. Prozorov ailesinin kaldığı evde yangın yeridir. Değişim, hiçbir şeyin dün gibi olmayacağını haykırmaktadır. Askerler şehirden ayrılır ve şehir artık eskisi gibi dışarından gelenlere açık değildir, tren garı şehrin son geçici yerleşen askerini de yolcular.
Üç kız kardeş bir birini bir bankın üzerinde sonbahar yaprakarının üzerinde kucaklarken gülümserler ama neşe yoktur gülüşlerinde ama hayatın acımasız saçmalarının farkına varmışlardır.
Oyunun genel kurgusunu aslında oyunun başında söylediği sözde saklı tutar, günümüz bakış açısı içinde pek anlamsız gelebilir hatta kadın düşmanlığı bile algılanabilir ama Çehov oyun içinde başka bir kahramanına bunu da söyletir. Zaman olur, bugün yaşadıklarımız ahlak dışı hatta küfür bile algılanabilir der. “erkekler konuşursa felsefe, kadınlar konuşursa dedikodu olur “ der… bütün oyun boyunca erkeklerin sözlerinde felsefe ve ince ironi hep saklıdır ve erkekler arlarında konuşacak söz bulmadıklarında “hadi der felsefe yapalım!”
Oyunun içeriği konusunda yazı yazınca elbette tiyatro eseri bitmiş olmaz, tiyatro eseri bir bütündür, bir parçası öne alınarak onu yargılamak doğru değildir. Üç duvarlı sahnede gerçekleşen oyunu oyun yapan, ışık, müzik, dekor, yan rollerde oynayan oyuncuların ana oyuncuların oyununu öne çıkaran davranışlarıdır. Bütün bunların sistemli, düzenli ve bir bütün olarak hareket etmesini sağlayan yönetmendir.
Mehmet Birkiye büyük bir birikimin sahibidir, bu kadar ağır ve uzun bir oyunu sahneye koyarken elbette birikimleri ve çağdaş tiyatronun olanaklarını en sonuna kadar kullanmıştır. Seyirciyi elde tutmak için, uzun konuşmaların ve hareketin az olduğu alanlarda ışıklar ve müzik ile seyirciye mesaj vermeyi unutmamıştır. Mehmet Birkiye denilince aklıma Kenter Tiyatrosu gelir. Usta sanatçılarının yetiştirdiği öğrenciler ve o tiyatro anlayışının daha da gelişerek bizlere sunumu gelir. Mehmet Birkiye nedense benim kafamda Kenter’leri canlandırır. Sahnede bir anda Yıldız Kenter bize bakıyor hissine kapılırım. Şükran Güngör’ün babacan tavrını bir anda Doktor rolü içinde olabileceğini kafamın içinde görüntüye bırakırım. Müşfik Kenter’i bir aşık! Mehmet Birkiye birikimlerini bizim ile bu oyun aracılığı ile paylaştığı için teşekkür ederim. Oyuncular şanslı, onun gibi bir birikim ile çalıştıkları için, biz şanslıyız, Mehmet Birkiye ile birlikte çalışan bir birinden değerli Tiyatro çalışanları ve oyuncularını bizim ile buluşturduğu için…
Sahne düzenlemesi ve sahne içinde objelerin hareketi oyuncuları ve bizi rahatsız etmeden sahne değişimi yapması büyük bir başarı olarak düşünüyorum. Gökyüzünde asılı olan leylekler yerine acaba V şeklinde hareket eden ördekler olabilir miydi demeden kendimi alamadım, çünkü diyaloglar arasında leylek yok!
Müzik konusuna gelince, söylenen parçaların hangi dile ait olduğu konusunda kafamda hala sorular var, acaba hangi dilden söylendi? Ben İspanyolca olduğunu düşünüyorum ama Rusça çok iyi direniş parçaları olduğunu düşünmekteyim… ama bu beni rahatsız etmedi, muhteşem ve çok uyumlu bir müzik ile oyunun ritmini elinde tuttuğunu düşünüyorum…
Emeği geçen tüm çalışanlara teşekkür ederim…
İsmail Cem Özkan

http://www.galatagazete.com/o/index.php/sanat/tyatro/8008-cehov-uec-kz-karde.html

ÜÇ KIZ KARDEŞ 
Yazan : ANTON ÇEHOV 
Çeviren : ATAOL BEHRAMOĞLU |
Yöneten : MEHMET BİRKİYE
DEKOR TASARIMI: BEHLÜLDANE TOR
GİYSİ TASARIMI: ŞİRİN DAĞTEKİN YENEN
IŞIK TASARIMI: İ. ÖNDER ARIK
BESTECİ: ÇAĞRI BEKLEN
KOREOGRAF: ALPASLAN KARADUMAN
DRAMATURG: M.MELİH KORUKÇU
YÖNETMEN YARDIMCISI: KUBİLAY KARSLIOĞLU
ASİSTANLAR:TUĞÇE ŞARTEKİN KARASU, ZUHAL ACAR
SAHNE AMİRİ: OKTAY UÇAR
KONDÜVİT: EMRAH TİRSİ
IŞIK KUMANDA: SEDA ÖZYURT
SUFLÖZ: ŞEYDA PEKTOK
OYUNCULAR
AYŞE LEBRİZ BERKEM
VEDA YURTSEVER İPEK
İMER ÖZGÜN
KUBİLAY KARSLIOĞLU
GÜRAY GÖRKEM
ONUR DİKMEN
KAYA AKARSU
SEVAL GÖKÇE
KÜRŞAT ALNIAÇIK
OKDAY KORUNAN
TURAN GÜNAY
GÜMEÇ ALPAY ASLAN
HÜSEYİN SEVİMLİ
HASAN DEMİRCİ
KORO
ZUHAL ACAR
MELEK CEYLAN
OĞUZ İŞÇİ
KÜRŞAT KARAMAN
TUĞÇE AYDIN
AYÇA GENÇ
GÖZDE KISA
SERCAN ŞANLI
SİMGE KONRAT
MERVE KAYAALP
HAKAN YENİ
MÜZİSYENLER
AYÇA SANCAKZADE
ARİ ARİS

6 Aralık 2013 Cuma

Zulmeden ile yüzleşebilen bir lider…


Zulmeden ile yüzleşebilen bir lider…

Özgürlük mücadelesi yok olmaz, halkaların kalbinde yaşamaya devam eder. Mücadeleyi başaran liderler de mücadele devam ettiği sürece her mücadele eden gerillanın kalbinde bir umut olarak yaşamaya devam edecektir.
Efendisine boyun eğdiren devrimci, gerilla lideri Nelson Mandela yaşamdan ayrıldı. O şanslı bir insandı, hayata devrimci olarak başlayan, tutuklu olarak uzun süre işkencehanelerde, hücrelerde yaşama mücadelesi veren ve sonunda kavgasını kazanıp ırk ayrımı gözetmeyen halkalarının lideri olan insandı.
Mandela, örgütlü olarak ve inancından, doğrularından vazgeçmeden, tavizsiz mücadelenin sonucunu başarı olarak hayat geçiren bir liderdir.
O zulmedenine karşı kavgayı kazanmış, zulmedenin zulmünü sorgulamış ve onu tarih önünde mahkum etmiş bir liderdir. Zulmedenin önünde boyun eğmemiş ve her an mücadele ile yaşamını biçimlendirmiştir.
Seçilmiş bir Devlet Başkanı olarak yeni bir anayasa oluşturdu ve toprak reformu, yoksullukla mücadele ve sağlığın iyileştirilmesi gibi politikaları uygularken Doğruluk ve Uzlaşma Komisyonu'nu geçmişte yaşanan insan hakları ihlalini araştırması için oluşturdu. Tam olarak geçmiş ile yüzleşilememiş olsa da tarih önünde önemli adım atmıştır. O zulmedenlerin zulümleri yanında kalmayacağı ve bir zaman gelecek zulüm görenlerin de iktidara gelebileceğini göstermiş ve kanıtlamıştır.
Mandela hayatı üç kelime ile özetlendirse, gerilla, mahkum ve liderdir.
Mandela’nın yaşadığı zaman diliminde de ülkemizde de devrimci mücadeleye sahne olmuştur. Mücadele sürecinde diğer ülkelerde olduğu gibi devrimciler idam edilmiş, katledilmiştir…
Mandela ile yola çıkmış ama mücadele süreci içinde efendisine boyun eğmiş eski devrimci insanların olması kadar doğal bir şey yoktur, tarih o boyun eğenleri yazmaz. Onlar, bireysel kurtuluşu önemseyenler, belki daha rahat ve sorunsuz bir yaşamı ömürleri boyunca yaşamış olabilirler ama hiç kimse ne onları ne de onların geçmişte yaptıklarını anımsamaz, tarihi başarıya ulaşanları yazar ve tarihte başarıya ulaşmışları öne çıkarır.
Tarihimizin bir zamanında onurumuz olmuş ama onlardan beklenen direnişi gösteremeyenlerin elbette tarihte yerlerini alması kadar doğal bir şey yoktur, onlar hala tarihte ki yerlerini aldıklarının farkında olmadan mücadeleye etki yapmaya devam etmeleri, onların suçu değil, devrimci mücadelenin zaafı olarak tarih sayfasında dip notu olarak yazılmaya devam etmektedir.
Bu ülkenin topraklarında nice Mahir, Deniz, İbrahim… Castro, Mandela… yetişecektir, çünkü direnişin çocukları, bu ülkenin ve geleceğinin onuru olmaya devam etmektedir.
Başaran ve son sözünü söyleyen özgürlük mücadelesi ve mücadele insanı, halkların kalbinde yaşamaya devam edecektir.
İsmail Cem Özkan

4 Aralık 2013 Çarşamba

19. Yüzyılda Alman Şarkiyatçıların Bektaşîlik Serüveni


19. Yüzyılda Alman Şarkiyatçıların Bektaşîlik Serüveni
Bektaşiler, Tahtacılar, Kızılbaşlar

Alman kaynaklarında Alevilik, Bektaşilik konusunda bir araştırma yapılmış diye meraklı bir arşivci olan İlhami Yazgan, kendi kendisine soru sormuş ve arşivlerin tozlu raflarında bulunan ve bugüne kadar Alevilik konusunda ciddi araştırma yapanların el sürmediği yere dokunmuş ve akıcı bir dil ile bizlere bu dokunduğu yerde bulunan belgelere ve kendi yorumu ile kitap olarak sunmuş.
Almanlar doğu kültürlerine olan ilgileri ve bu ilgilerini sadece turistlik amaçlı yapmadıkları bilinen bir gerçektir. Almanlar bir yandan kendi siyasi hedefleri yönünde doğunun karanlığına bakarken, bir yandan da sözlü edebiyatı yazılı hale getirerek insanlık tarihi için önemli bir arşiv çalışması yapmışlardır. Bugün bizde olan arşivlerden daha çok arşivi alman arşivlerinde bulabileceğimizi arşivcilerin yapmış olduğu çalışmalardan öğreniyoruz.  Almanlar bir konuya ilgi duyduklarında o konu ile ilgili kürsüler kurmuş, ödenekler çıkarmış, öğrenciler yetiştirmiştir. Alevilik ve Bektaşilik konusunda ilk sayılacak çalışmaları Yazgan, arşivin derinliklerinden tutmuş ve gün ışığına kavuşturmakla kalmamış, Türkçeye tercime etmiş ve La Yayınlarından kitap olarak bir derleme olarak bize sunmuştur. Sunarken Alevilik konusunda araştırma yapacaklar içinde bir dizi kaynakçayı sunmuş ve demiş ki, işte kaynak orada gidin çıkarın ve bu konuda yapacağınız araştırmalar için elinizi güçlendirin. Elbette bizde araştırmadan daha çok bir birini kopyalamak ve yazar ismini değiştirilip kendi ismini yazma daha öncelikli olduğu için bu önermesinin hayat bulacağı konusunda umudum çok azdır.
“Dr. Georg Jakob’un 1908 yılında yayımladığı “Bektaşîlik Öğretisi Üzerine Denemeler” adlı çalışması Almanya’da önemli yapıtlar arasında sayılmaktadır. 120 yıl önce Dr. Edmund Naumann’ın Hacı Bektaş’a yapmış olduğu ziyaret ve bu ziyaret sebebiyle yazdığı makalesi Hacı Bektaş türbesindeki gözlemlerini kapsamaktadır. Yine Dr. Felix von Luschan’ın 1890 yılında yayımlanan “Tahtacılar” adlı makalesini içeren bölümde ise 1890’lı yıllarda Likya Bölgesi’nde yaşayan Tahtacılar, Bektaşîler, Yunanlılar, Ermeniler ve diğer halklardır.” Tanıtım yazısında bu kısa cümle ile kitabı özetlemiş olmalarına rağmen, eksik kalan nokta ise; o dönemin bakışı içinde, bir yabancı gözü ile, yasaklanmış, yok sayılmış ve görmezden gelen bir öteki kültür üzerinde doğal gözlemler ile yaklaşımın getirmiş olduğu bir bakış açısının ve duruş noktasının ne kadar yanlış sonuçlara ulaşabildiğini de kanıtlamaktadır. Bugün ki,  bilgilerimiz ile Alevilik ve Bektaşilik konusunda daha çok şey bilmekte ve eskiden anlatılan söylencelerin ne kadar yanlış olarak devlete ve devletin çoğunluk ahalisine yansıdığına da bu gözlemlerin derlemesi olan kitaplarda da rastlıyoruz. Kitabı okurken bize bir çok şeyi fısıldadığının şahitliğini yapmaktayız. Aleviler ve Bektaşiler İslam içinde öyle bir yansıtılmış ki o konuda araştırma yapanlarda o yanlışlığa ve bakış açısına sahip olabiliyorlar. Gerçekler ve aktarılanlar arasında uçurum araştırma yapıldıkça, kaynaklar çoğaldıkça azalacaktır.
Alevilik ve Bektaşilik konusunda araştırma yapmak isteyenler, Almanların bir zamanlar Alevilere ve Bektaşilere bakış açısı ne olduğunu öğrenmek isteyenler için güzel bir kaynak, akıcı bir dil ile sunulan bu kitaptan olabildiğince yararlanmanızı öneririm.
İsmail Cem Özkan
19. Yüzyılda Alman Şarkiyatçıların Bektaşîlik Serüveni
Bektaşiler, Tahtacılar, Kızılbaşlar
Dr. Georg Jakob, Dr. Felix von Luschan, Dr. Edmund Naumann
Çeviren ve yayına hazırlayan: İlhami Yazgan
La Kitap Yayınları
Çeviren ve Yayına Hazırlayan: İlhami Yazgan
Ankara 2013, 1. Baskı
ISBN 978-605-64294-0-8

Son Tango


Son Tango

1970’li yıllar, hemen hemen üçüncü dünya ülkelerinde bir birine benzer, sanki karbon kağıdı ile yazılmış bir senaryonun uygulandığı zaman dilimidir. Dünyayı kuşatan bir sol dalgaya karşı Amerika kendi çıkarlarına uygun olarak askeri seçenekleri sahneye uyarlamış ve her darbe olan ülkede işkence, kayıplar, ölümler sıradan bir olay haline gelmiştir. Acının, sindirilmişliğin, direnişin, kavganın iç içe geçtiği ve hüzün ile, açlık, nefret ile sevgi ve para için her şeyini satanların yan yana yaşamak zorunda olduğu günlerdir.
Özcan Özer o yılların bir zaman dilimini kendi ülkesinden çok uzakta Arjantin liman şehrinde bir barda yakalamıştır. Olaylar;  liman işçilerinin ve müdavimlerinin olduğu bir Arjantin barıda geçmektedir. Sahne, barın içi ve liman iskelesidir. Oyuna adını veren sahne ilk olarak bizi karşılar. Son tango adını sevgililerin hayallere ulaşmadıkları bu dünyada göçmeden (intihar etmeden) önce yaptıkları son beden dili, kısaca isyandır.
İki genç aşık, tutku ile son bir kere barda tango oynarlar ve iskeleden kendilerini denize bırakırlar. Sessiz ve isyanın bedende dile gelişidir. Bütün salon bardır, bizler aynanın arkasından salona bakarken, aynı zamanda kendi tarihimize göz atıyor gibiyiz. Önümüzde duran ayna iki yüzlüdür, bir yüzünde Arjantin’de yaşanan bir isyan ve direniş sesleri, öte yüzünde bizim sessizliğimiz. O yıllar içinde yok olan acı yıllarımız…
Kader dansı seven aynı zamanda geçinmek için vücutlarını satmak zorunda kalan insanları bir limanda buluşturmuştur. Toplumun en alt tabanını oluşturan bu emekçi insanların o günlere ait yaşanmışlıkları bir söylem içinde, tangonun ritmi eşliğinde bize sunulmaktadır. Aşk ve çaresizlik. Seçme şansı bile olmayan kaderin çizdiği çizgiyi yaşamak zorunda olan bir grup insan. Parası olanın her şeyi satın aldığı, tükettiği ve üretimin olmadığı bir liman barında, zaman tükenirken, insanlarda ekonomik baskının altında ezilirken, buna neden askeri darbenin sert dalgaları barın duvarlarına vurmaktadır. İşçi hareketi ile ilgilenen bir sendika örgütçüsü olan Pedro, karşılığını gördüğü bir aşk içindedir ama zaman onların romantik zaman geçirmesini değil, ayrılmak zorunda oldukları ve birbirlerine çok yakın ama aynı zamanda çok uzak durmak zorunda oldukları günlerdir. Pedro’nun sevgilisi ve barın en güzel ve bar sahibesinin kızı olan Maria, başı dik ve yaşama dirençli bir şekilde bakmaktadır. Ne yazık ki onun kaderini en yakın arkadaşı değiştirecektir, çünkü en yakın arkadaşının hazırladığı ortam ile Amerikan şirketleri ile ortak iş yapan Jose, parasının gücü ile Maria’yı bir seçime zorunlu bırakır ve evlenir. Jose gerdek gecesi yeni karısını aynı anda iki adama satmıştır. Jose yeni insan tipini temsil etmektedir, her şeyi para ile ölçen, para ile gören bizim dünya bakışımıza göre namusunu da satmaktadır. Her şey para içindir, her şey para ile değiş tokuş edilir. Yaşadığımız çağın tipik liberal düşüncesine çok yakındır. Maria elini kana bulamıştır, polis tarafından aranmaktadır. Tek bildiği ve kendisini güvende hissettiği limana geri döner. Barda yeni bir cinayetinde ortamını hazırlar. Pedro, Jose ile kavgaya tutuşur ve Jose ölür. O kargaşada bar içinde yaşayanlar bir anlamda kendi güçsüzlüklerini diş bilediklerinin üzerine kaba baskı olarak gösterir ama cinayet ve koruma içgüdüsü ağır basmıştır. Pedro kaçar. Pedro hem işçiler örgütlemeye çalıştığı için hem de cinayet için aranır ve kısa sürede yakalanır.
İşkence sahneleri ve bildik ifadeye zorlamalar. Duvarlar yeni sesleri içine hapseder. Göz kapalıdır ve işkence gören onurlu bir duruş sergiler. Yurtsever, devlet görevliler ile yüzleşir. Yüzleştirir bizleri. Devlet görevlisi devleti savunur ve devletin tercihi Amerikan çıkarlarını korumaktır. Şimdi soru şu, kimin çıkarı daha önemlidir, devletin mi, halkın mı? Öldürülen Jose, yer altını temsil etmektedir ve devlet görevlileri (işkenceci polisler) bile kurtulduklarına sevinmektedir ama gözleri açık olmasına rağmen gözleri kapalı ve işlerini yapmaktadır.
Pedro içeride yatar ve çıkar. Değişen bir şey yoktur. Devlet Amerikan çıkarlarını korurken, baskı, zulüm altında halkını tutmaya devam etmektedir. Halkın hayal gücü (barda yaşayanlar) para ile sınırlıdır. Para olunca tercih yapma hakkının olduğunu düşünmeye devam etmekteler. Pedro döner ama fazla yaşayamaz, vurulur. Ölür. Bunun üzerine Maria limana gider ve kendisini denizin dalgaları arasına bırakır. Tıpkı son tangosunu oynayan aşıklar gibi. Sevdiği ile atlayamaz, çünkü sevdiği kendisinden önce bu dünyadan uzaklaşmıştır.
Oyun kısaca böyle öyküleşir. Aynanın arkasından bara bakarız.
Oyunun tüm oyuncuları kendilerine verilen görevi en iyi bir şekilde yapmışlar. Muhteşem yüz ifadelerini aynanın öteki tarafına yani bizlere ulaştırdılar. Müzik, dans ve sözler bir biri ile uyumlu, bir anda Arjantin’de yaşanan bir barın içinde kendinizi bulabilirsiniz.
Işık seçimi karakterlerin o anlık ruh hallerine uygundur, ışık ve seslerin zaman zaman azalıp, aydınlanması ile seyircide ki, yani bizlerdeki dikkatimizin dağılmasını engellemiştir. Her birimiz duvara asılı olan ama gerçekte olmayan sahneyi kaplayan aynadan salona bakarken, yaşanan trajedinin ve dansın yaratmış olduğu tutkuyu sanki daha önceden yaşanmışlık hissi içinde, yabancısı olmadığımızın öykünün içinde çok başarılı bir sahne düzenlemesi ile karşı karşıyayız. Her bir hareket ince ince hesaplanmış, planlanmış ve o ince ayarlar ile göndermeler ile her bir oyuncu verilen görevi en iyi şekilde yerine getirirken, doğaçlama hissi veren doğallık ile bize ulaştırmışlardır.
Yazan Özcan Özer yerinde olsaydım belki son sahneyi biraz daha değiştirir, belki de yönetmenin yerinde olup küçük bir dokunuş ile başlangıç (giriş sahnesinde olduğu gibi) aynı olabilir miydi? Oyunu yazan ve yöneten elbette tecrübeli iki insan, onlar benden daha iyi bilecekler ama son sahnede başlangıç sahnesini gözüm aradı ve o intihar sahnesinin başka bir şekilde verilebilinir miydi?
Eğlenceli, muhteşem bir müzikal izlerken, aynı zamanda tarihin bir dönemi ile yüzleşmek isteyenlerin kaçırmaması gereken bir oyun, sahnelerde olmaya devam edecek… Fırsatı olanların kaçırmaması gerektiği bir tiyatro ile buluşma ihtimali sahnelerde yerini almaya devam ediyor. Sahne tozuna yazılan bu şöleni görün derim…
İsmail Cem Özkan
http://www.galatagazete.com/o/index.php/sanat/tyatro/7972-son-tango.html

SON TANGO | İSTANBUL DT
2 perde | 2 saat 10 dakika
Yazan : ÖZCAN ÖZER 
Yöneten : MURAT SARI
DEKOR TASARIMI: MURAT GÜLMEZ
GİYSİ TASARIMI : AKIN TEZER TUNALI
IŞIK TASARIMI: AYHAN GÜLDAĞLARI
BESTECİ : CEM İDİZ
DANS DÜZENİ: TANJU YILDIRIM
MÜZİK DİREKTÖRÜ:MELİKCAN ZAMAN
KOREOGRAF: TANJU YILDIRIM
YÖNETMEN YARDIMCILARI : PINAR DAMCIOĞLU, MERT SEZGİN
ASİSTAN:GÜZİDE ARSLAN
SAHNE AMİRİ: ŞAFAK DOĞAN YALÇIN
KONDÜVİT: ONUR KAAN ÇELEBİ
IŞIK KUMANDA: GÖKHAN GÜLÇEBİ
DEKOR SORUMLUSU: DURSUN ÖZALP
AKSESUAR SORUMLUSU: TANER ŞAVŞAT
ERKEK TERZİ: KADİR METİN
KADIN TERZİ: BURCU SARI
PERUKACI: BELKIS BALABAN
OYUNCULAR
SELİN TEKMAN
BARIŞ BAĞCI
ENGİN DELİCE
MURAT KAPU
ARİF BURAK YILMAZ
METİN BEYEN
MERT SEZGİN
ALİ ÇELİK
HAZAL ERDAL
ZELİHA GÜNEY
SEDAT SAVTAK
HİLAL KUVVET
KERİM ALTINBAŞAK
AYŞE GÜNYÜZ
KÖKSAL ÜNAL
ASLI İKTU
GÜZİDE ARSLAN
TUĞBA ÖZOĞLU
LALİZER KEMALOĞLU
NİHAL USANMAZ
DEVRİM SARICA
ONUR ERTAMAN
HANDE GENÇÖRNEK
SENCER ÇAKAL
ALPER AKSOY
GÖRKEM KOYUNCU
BÜŞRA GÜNİ
EDA ŞAHİN
TANER ŞAVŞAT
ORKESTRA
MÜGE ÖZNALCI
HANDE GENÇÖRNEK
EDWARD ARİS
GÖRKEM KOYUNCU
ONUR ERTAMAN
HANDE GENÇÖRNEK
MURAT SARI
HAZAL ERDAL

28 Kasım 2013 Perşembe

Pedofili ya da çocuk sapkınlığı?


Pedofili ya da çocuk sapkınlığı?

Ülkemizde kavram kargaşası devam ediyor, en son örneği pedofili ile çocuk tacizi, tecavüzü ve evliliği konusunda oluyor. Son olarak başlatılan kampanyada her türlü çocuğa karşı yapılan davranışlar bu başlık altına alınmıştır, fakat gerçekler öyle demiyor. Pedofili bir hastalıktır ve hastalığın belirtileri, sonuçları ve yöntemleri bilimsel olarak kategorize edilmiş ve bilimsel yayınlarda yayınlanmıştır. Ülkemizde ise pedofili hastalarının yapmış olduğu davranışlar dışında, pedofili hastası olmayan ama aynı veya benzer davranışları çocuklara karşı gösterenler var. Onlar ile hastaları birbirinden ayırmak gerek ama o sanıldığı kadar basit değildir. Uzman kişilerin ve uzman kurumların yapabileceği bir çalışmadır.
Ülkemizde kültür olarak çocuklara yönelik cinsel bir arzu olduğunu düşünüyorum. Bu konuda en iyi örnek şu andaki cumhurbaşkanıdır. Evlendiği yaşlara bakarsanız daha iyi anlarsınız. Şimdi o tercih Sayın Abdullah Gül ya da eşinin tercihi değildir, töreler ve kültür o dönemde onu söylüyordu ve evlendiler. Şimdi kimse bize Sayın Abdullah Gül pedofili diyemez, çünkü sonra ki yaşamında bir devamlılığı yok. pedofili bir hastalıktır ve devamlılığı olan bir durumdur. Tedavisi yapılması zorunludur.
Ülkemizde çocuk tecavüzleri büyük bir bölümü hastalık değil, çağdaş yaşam düzeyinden bakınca bir sapkınlık ve doğal olmayan davranış biçimi olarak karşımıza çıkıyor ve cezalandırılması gerektiğini düşünüyorum, çünkü bir anlık olarak yapılan bu davranış biçimi süreklilik göstermiyor ve bir anlık durum ile kendisini göstermekte. Suçlu yakalandığı an cezasını çekiyor, hayatında başka bir tecavüz, taciz olayına rastlamıyoruz.   Bu durumda olan kişiler hakkında mahkemelerde iyi hal vs gibi şeyler ile cezasının indirilmesine karşıyım. Töreleri ve gelenekleri kendi çıkarı ve kötü amacı için kullananlar mutlaka kamuoyu önünde teşhir edilmeli ve sonunda bu davranışın bir muayedesi olmalıdır...
Çocuk tacizleri, tecavüzleri genelde yakın akraba ilişkileri içinde ve ev denen o beton arma duvarlar arasında oluyor. Ve genelde buna benzer sapkın davranış biçimleri sanıldığı gibi çoğunlukta en alt ekonomik düzeyde olan insanların evinde olmuyor, daha çok okumuş, kariyer sahibi insanların evlerinde daha yaygın ve daha sık gözüküyor. Bu konuda yapılmış bir çok bilimsel çalışma eğer istenirse bulunabilinir, çünkü tecavüz ve taciz konusunda batı dünyası daha çok ilgilenmesinin arkasında bu sık görülen yerler ile alakalı olduğunu düşünürüm.
Üçüncü sayfa haberler içinde gün geçmiyor ki, çocuklar üzerine uygulanan cinsel saldırlar hakkında haberler çıkmasın. Gün geçtikçe daha görünür olan bu davranış biçimi aslında ülkemizde tabu konuların başında yer alıyordu. Bir bölgede uygulanan berdel vb gibi uygulamalar ailelerin rızası ile yapılan bir uygulama olarak bile karşımıza çıkarken, bazı bölgelerde erkek çocuklar oğlancılık kurbanı olduğuna şahitlik edebiliyoruz. Bunar törelerin ve kültürün şimdiki duruşumuza doğru vuran yansımalarıdır.
Kültür ve yaşama bakış açımız zaman içinde değişir, bir zamanlar normal olarak kabul ettiklerimiz zaman içinde normal dışı hatta sapkınlık olarak karşımıza çıkabilir. Bizlerden önceki kuşakların dünyaya bakışı ile bizim dünyaya bakış açımız artık çok farklı, önceliklerimiz, düşünce biçimimiz, yaşam kalitemiz ve sosyal çevremiz çok değişmiş konumda. Yalnızlaşan insan, beton arasında ezilen ve sosyal çevrenin olmaması ile kendisini sapkılığa kadar verecek şekilde hastalaştıran bir düzenin içinde; hastalık nerede başlıyor, sapkınlık nerede mihenk taşını buluyor belli değil ve her şey iç içe geçtiği için kim hasta kim sapkın eğimli bilinmiyor…
Kavramların karışması ve kime nasıl bakacağımız bu kargaşa içinde kişiler çıkarlarına geldiği gibi seslendirmekte ve yorumlamaktadır.
Konumuza son vurgu yaparak noktalayalım, pedofili çağdaş yaşamın daha da yaygınlaştırdığı bir hastalıktır. Bu hastalığın tedavisi yapılmalı ve suçlular cezaevi yerine özel kliniklerde tedavi altına alınmalıdır, çünkü cezaevinden çıktıktan sonrada aynı davranışı göstermekteler. Sapıklar ise daha farklıdır ve aralarında çok ince bir çizgi vardır. Sapıklar genelde çocuğun çevresinde yer alır ve genelde aile içinde bu sapkınlıklar ele güne karşı kapatılır. Aileler çocukları için bu üstünü kapatma yerine açığa vurmalı ve suçlu kim olursa olsun cezasını çekmesi için mahkemelere taşınmalıdır. Çünkü tacize veya tecavüze uğramış çocuk ömür boyu bu yükün ve acının kısaca travmanın içinde yaşayacaktır. O çocuk tedavi edilmeli, acısı olabildiğince azaltılıp yaşama ve sosyal çevre içine normal bir vatandaş olarak katılması sağlanmalıdır.
Pedofili hastalığı ile ilgili kampanyalarda eli kirli erkek eli kullanılmaktadır ama yazımızdan da anlaşılacağı üzerine el kirliliği işçi eli olmadığı, o el daha çok çocuk kanı / gözyaşı ile kirlenmiş eldir. Grafik çalışması yapanlar önyargıları ile olaya bakmaktalar ama önyargılarımızı bir yana bırakıp gerçekler ile yüzleşmemiz gereklidir. Pedofili hastalığı kırsal kesimden daha çok şehirlerde ve modern yaşam dediğimiz alanlarda gözükme olasılığı daha fazladır. Pedofili hastalığında yüzde yüzüne yakın kız çocuklarına karşı suç işlenir, sapkınlıkta ise oran erkek kız farkı gözetmeden çocuğa karşı suç işlenir.
İsmail Cem Özkan